Ana Sayfa Blog Sayfa 556

Bu proje nefes alabilmeniz için “zenginleştirilmiş” hava üretmenizi sağlıyor

1

Tıbbi, lezzetli ve estetik özelliklerinden hava temizleyici özelliklerine kadar bitkiler, bu gezegende çok büyük bir rol oynuyor. Bitkiler tarafından üretilen oksijeni tüketmenin yanında bu ilişkiyi daha ileri taşımamız mümkün olabilir mi? Eindhoven Tasarım Akademisi mezunu Sarah Daher öyle düşünüyor. Kavramsal “Air Culture” (Hava Kültürü) projesi zenginleştirilmiş hava üretiyor. Bunu belirli bitkilerden, bitki büyümesini ve üretimini belirli iyileştirici bileşenlerle kontrol edebilen bir çevre sağlayarak yapıyor.

Daher, disiplinlerarası projeyi “havanın değerini sorgulayan, düşük ısılarda buharlaşabilen, emisyonların günlük hayatımızın bir parçası olduğu bir gelecek senaryosuna daha sağlamlaştırılmış bir vizyon sunan bir proje” olarak açıklıyor. Fikir, bitki ekiminde çeşitli koşulları kontrol etmeyi sağlayan, böylece de bitkilerin çeşitli kimyasalları yaymasını en iyi seviyeye getiren cam bitki odası, hava ve su pompası gibi aletleri kullanıcıya sağlamak üzerine kurulu. Bu faydalı moleküller daha sonra içinde nefes alınmak üzere torbalarla ya da “hava takımıyla” toplanıyor.

Daher, deneyinde bilimsel olarak odaklanmayı kolaylaştıran bileşimleri olduğu kanıtlandığı için test bitkisi olarak biberiyeyi kullandı: “Bu bileşenleri araştırırken birçoğunun kimyasal bileşenleri sebebiyle tıbbi değerleri ve sağlığımıza bir etkisi olduğunu öğrendim. Çevresel uyarıya bağlı olarak bitkiler bu bileşenlerin sentezine başlıyorlar. Eğer çevre değişirse, bitkilerin kimyasalı da değişecek.”

Zenginleştirilmiş Hava (4)

Daher bu zenginleştirilmiş havanın yemek ve içecek gibi tüketildiği bir gelecek görüyor ve ölçekli bir şekilde içeridekilerin bu güçlendirilmiş ve temiz havayı soluyabilecekleri binaların içine salınabileceğine inanıyor. Air Culture bana giyilebilen teknolojilerin daha güvenli ve yeşil bir versiyonu gibi geliyor, hem de güvenlik problemleri olmadan. Herhangi bir durumda, bitkileri binlerce yıldır kullandığımız için bu konsept akla yatıyor ve binaları hatta bütün mahallelerin ya da “bitkisel” şehirlere kadar yayılabileceğini düşünmek oldukça umut veriyor.

Zenginleştirilmiş Hava (5) Zenginleştirilmiş Hava (7)

Zenginleştirilmiş Hava (8)

Kaynak: Tree Hugger

Geleceğin şehirleri tamamen bambudan mı inşa edilecek?

1

Çin’de düşük karbonlu bir gelecek için yeni fikirler üreten, Pekin ve Viyana merkezli mimarlık Penda’nın kurucularından Chris Precht, “Odak noktamız aslında bir şehir inşa etmek değil, bir şehir yetiştirmek” diyor. Şehirler kirlilik emen bambu ormanlarından oluşsaydı ve çelik yerine bambudan inşa edilseydi nasıl olurdu?

Özellikle de yerel olarak kullanılabilecekken bambunun değerinin anlaşılmadığını ifade ediyor Precht. Bitki, günde 30 cm uzadığı için benzer ağaçlarla aynı miktarda karbondioksit emerken yüzde otuz beş daha fazla oksijen üreterek adeta bir hava temizleyici gibi davranıyor. Hasat zamanı ise tekrar ekime gerek kalmadan kendiliğinden tekrar büyüyor. Bir binada aynı ağırlıkta çelik bir kirişe göre iki üç kat daha güçlü.

Yeni bir tasarımla Precht ve eş kurucu Dayong Sun, X şeklinde bambudan yapılma eklemlerden oluşan modüler bir yapı yarattılar. Çivi ve vida yerine her eklem iplerle sağlamlaştırıldı. Eğer bir binanın kurulması ve dağıtılması gerekiyorsa –Pekin Tasarım Haftası için olduğu gibi- bina kolayca parçalarına ayrılabiliyor ve bambular tekrardan kullanılabiliyor.

Bambu Şehirleri (1)İnşa etmesi kolay ve modüler olduğu için bambunun doğal olarak bulunduğu ortamlar felaket sığınağı olarak da kullanılabilir. Precht: “Sığınaklarla ilgili asıl problem sığınakların felaket bölgesine taşınmak zorunda olması. Eğer bölgede bambu varsa sadece yapım tekniklerinin açıklanması gerekiyor ve sığınak kısa bir sürede yapılabiliyor.”

Bambu Şehirleri (2) Tasarımcılar aynı zamanda Çin’de binaların yanında bambu bitkileri yetiştirerek bütün bir şehir yaratmayı düşünüyorlar. Binalar için kesilen her bambu için temiz hava ve yeni binalara materyal oluşturacak daha fazlası ormanda dikilebilir.

Bambu Şehirleri 3“Sonuç olarak bitkiler tasarım için daha dominant bir element oluyor. Doğa giderek ön plana çıkıyor ve mimarlık ikinci plana itiliyor.”

Bambu Şehirleri 4Yayılmasını umdukları değişik yapı modeli oldukça radikal. “Bütün şehirlerimiz oldukça hızla büyüyor, kirlilik de öyle. 2050’de 9 milyon olacak bir nüfusla nefes alacak temiz havamız ya da içecek temiz suyumuz kalacak mı? Artık alternatifleri düşünmemiz gerekiyor. Özellikle de inşaat endüstrisinde bunu düşünmeliyiz, çünkü kirlilik genellikle bu sebeple ortaya çıkıyor.”

Bambu Şehirleri 7Precht, “Bu olabilecek en az karbon iziyle inşa edilmiş bir şehir. Bir binanın tüm ihtiyaçlarının yerel olarak üretilebileceği bir gelişmeyle doğa da mimarlık gibi filizlenebilir. Sadece insanlara ev olacak bir alan değil, aynı zamanda doğa için de bir alan” diyor.

Bambu Şehirleri 5

Kaynak: Fast Company

Ağaçları tanıma gezisi: ODTÜ Yalıncak Ormanı’nda doğayı keşif yürüyüşü

15 Kasım pazar günü “Ankara Yaşam Çemberi” tarafından organize edilen, ODTÜ Yalıncak ormanında düzenlenen Ağaçları Tanıma Gezisi’nin keyfini sizlerle de paylaşmak istiyoruz. Yaşam çemberi Ankara’daki birçok oluşumu bir çatı altında toplamayı hedefliyor. Ankara’da yeşeren bir umut başlıklı yazımızda bu grup hakkında daha fazla bilgiye ulaşabilirsiniz.

Gezimize sabah 9:30’da ODTÜ İsa Demiray yurdunda buluşup, 20’şer kişilik dört ayrı gruba ayrılarak saat 10:00’da başladık. Harika bir havada güneşle birlikte doğanın binbir güzelliğinin keyfini çıkartarak, ormanın huzurunu paylaşarak yürüdük.

Her gruba bir kolaylaştırıcının rehberlik ettiği 4,5 km’lik gezi boyunca; toros sediri, kara kavak, ak kavak, engerek otu, sığır kuyruğu, geyikdikeni, söğüt, badem, alıç, kara çam, sarı çam, pıtrak, geven otu, deve dikeni, ahlat, kızıl çam, ökse otu, akça ağaç, kuş burnu, adaçayı türlerini yakından görme ve tanıma imkânı bulduk. Bunların yanı sıra yol boyunca tilki yuvaları, kör fare tümsekleri, tarla faresi tünelleri, kuş yuvaları, yaban arısı kovanı, farklı büyük bir örümcek görme imkânımız da oldu.

ODTÜ Bisikletliler

Yürüyüş sürecinde kâh etraftaki canlıları inceledik, kâh yerdeki kozalakları topladık. Bazen C vitamini deposu kuş burnu meyvesini kemirdik, tek tük kalmış alıçları, geyikdikenlerini topladık. Kimi zaman da birbirinden farklı mantarları inceledik. Bazen ökse otunun musallat olduğu ağaçların sunduğu eşsiz manzaralar karşısında kala kaldık. Doğanın büyüsünü nefes nefes içimize çektik.

İlk molamızı bir saatlik yürüşüyüşün ardından ODTÜ Biyoloji Bölümü bünyesinde kurulan Limnoloji laboratuvarında verdik. Avrupa birliği projesi kapsamında uluslararası bir çalışmayla, kurulan bu suni göl ortamında, “iklim değişikliğinin göl ekosistemlerine etkilerini azaltıcı uyum önlemlerinin geliştirilmesinin” hedeflendiğini de öğrendik.

Yalıncakta doğanın tadını çıkaran birtek bizler değildik. Patika boyunca spor yapan birkaç kişiye denk geldik. Gezinin bitmesine az kala da bisikletli bir grupla karşılaştık, selamlaştık.

ODTÜ Gezi

Yaklaşık 3 saatlik bir yürüyüş sonrası ODTÜ Bostanı’na vardık. “Gerçekleşmiş bir hayal” olan ODTÜ Bostanı hasatını yeni almış ve yeni ürünler ekilmiş. Öncülük eden ve emeği geçen herkesin emeğine sağlık. Umarım diğer üniversitelerde de benzerlerini bolca görürüz.

Bu hafta sonu şehirden uzaklaştık, şehri unuttuk, doğanın içinde başka bir diyarı gezdik. Normalde bilim teknoloji, enerji ve ekoloji köşelerinde yazıyor olsam da bu sefer bir istisna yapıp bu deneyimi sizlerle paylaşmak istedim. Umarım o huzuru ve keşif ruhunu bir nebze hissetirebilirim.

Gezi kolaylaştırıcılarımız: Umut Hasanoğlu, Elçin Deniz Özdamar, Can Çokçalışkan, Zerrin Karaaslan, Esin Pekpak’a ve onlara destek veren Filiz Öztürk, Doğukan Sarıkaya’ya teşekkür ederim. Armağan ekonomisinin uygulandığı etkinliği organize eden Filiz ve Doğukan’a da ayrıca teşekkür ederim. Ankara yaşam çemberi, birçok aktiviteyi bir başlık altında toplayarak, bizleri Ankara’daki monotonluktan kurtaracak bir potansiyele sahip. Umarım bol katılımlı, bol aktiviteli yıllara imza atarlar.

Sizleri geziden seçtiğim fotoğraflarla başbaşa bırakıyorum.

Doğadan ayrı düşmeyelim…

Fotoğraflar: Ruken Zilan

Yola çıkarken

Ruken Zilan ODTÜ 1

Kara kavak

Kara Kavak ODTÜ

Geyikdikeni

Geyikdikeni

Kuşburnu

Kuşburnu ODTÜ

Akçaağaç

Akçaağaç ODTÜ

Adaçayı türevi (kokusu adaçayından çok daha keskin bir bitki)

Adaçayı Türevi ODTÜ

Ağaca asılı bir kuş yuvası

Kuş Yuvası ODTÜ

Limnoloji Laboratuvarı

Limnoloji Laboratuvarı ODTÜ

Limnoloji Laboratuvarı

Limnoloji Laboratuvarı ODTÜ 2

Limnoloji Laboratuvarı

Limnoloji Laboratuvarı ODTÜ 3

Mantarlar

Mantarlar ODTÜ

Ökse otu

Ökse Otu ODTÜ

Kolaylaştırıcımız Umut bilgi verirken

Kolaylaştırıcı Umut Hasanoğlu

Terkedilmiş bir yaban arısı bal peteği

Yaban arısı bal peteği

Ökse otu tarafından sarılmış bir ağaç

Ökse otu sarılmış ağaç

Pıtrak otu

Pıtrak otu ODTÜ

Mantar – Tanıyan çıkmadı bu mantarı. Trüf mantarını anımsatan değişik bir mantar türü.

X Mantar ODTÜ

ODTÜ Bostan

ODTÜ Bostan

Sağlıklı bir yaşam için kapitalizmden uzak doğanın eczanesine güvenin

1

Her gün bedenimiz için aldığımız birçok maddenin aslında besinden çok içimizde barındırdığımız küçük hekimler olduğunun çoğu zaman farkında bile değiliz. Günlük aldığımız su, sarımsak, limon, buz, tuzlar bunların yanı sıra şifalı bitkiler, homeopatik kitler, esansiyel yağlar bizler için tam bir şifa ürünleridir. Yani doğa eczanesinin ürünleri. Doğanın eczanesine güvenin!

Şimdi size doğa eczanesinin çalışma mekanizmasından ve bu mekanizmadan nasıl yararlanılacağından bahsedeceğim. Değineceğim her şey Türkiye’de yetiştirilen bitkiler ve ürünler olacak, çünkü bizler toprak ve suyun bir parçasıyız ve ancak yaşadığımız coğrafyanın toprak ve suyuyla vücudumuzun eksilen noktalarını tamamlayıp sağlamlaştırabiliriz.

Doğa Eczanesi 2

Türkiyeli biri bu coğrafyadan beslenmeli, çok ihtiyaç duyuyorsa bir uzak halkadan ürün almalı. Hindistan’da yetişen bir ürünle beslenmemizin ve tedavi edilmemizin çok doğru olduğunu düşünmeyenlerdenim. Konumuz bitkiler ve doğa olunca da yeni bir kapital sistemin yaratılmak istenildiğini vurgulamakta yarar var. Doğaya hiçbir vefa ödemeden topladıkları bitkileri şarlatanlar fahiş fiyatlara satarak doğallığını fiyatla kanıtlamak istiyorlar. Bizler burada bu bilgiyi toplumsallaştırarak bu zihni de uzaklaştırmış olacağız. Doğa her ne kadar kapitalizmle mücadele etse de hâlâ bize en yakın hekimlerden biri. Onu doğru anlamak ve konuya doğru yaklaşmak gerekir. Yaklaşımınız sizi şifaya götürebilecek yöntemin ta kendisidir.

Sağlıklı kalmak için

Hastalıklardan uzak kalabilmek için önce beden sağlığımızı ve psikolojik sağlığımızı korumamız gerekiyor. Çünkü beden ve ruh hastalandığı vakit, iyileşme süreci çok vaktimizi alıyor. Bunun için yapmamız gerekenler arasında doğadan hiç kopmamak, doğru ve sağlıklı su tüketmek, doğru nefes almak, beslenmek yeterli.

Bakın, sağlıklı kalabilmek için yaptığım önerilerin en başında doğadan kopmamak gereği var. Bunun nedeni, bizlerin doğanın kopmaz bir parçası olmamız ve doğadan uzaklaştıkça kapitalizm ve onunla birlikte envai çeşit hastalıkla kucaklaşmamız. Bir gökyüzüne bakınca evrendeki tüm güzellikler güneşin gülümsemesi uçan kuşların ahengi içimizi kaplıyor ve ruhumuz gitgide rahatlıyor.

Doğa Eczanesi 3

Doğadaki her renk, ruhumuz ve bedenimiz için birer terapi sembolü ve ışığıdır. Bunun yanı sıra günümüzde en çok yaşadığımız solunum sıkıntılarının çözümündeki en büyük şifahanedir. Fakat sermaye doğal alanlara her geçen gün saldırarak insanlığı kimyasala ve kendine muhtaç etmeye hastane, eczane kuyruklarında beklemeye zorluyor. Bu zorluklardan korunmak tamamı ile doğa ile bütünleşmekle mümkündür.

Bencil bir varoluş: Dünyevi

1

Bir Kızılderili hikâyesine göre insanın kötü davranışlarından korkan tanrılar daha önce bahşettikleri gücü saklamaya karar verir. Biri okyanusun dibine gömelim der ama bir gün mutlaka insan okyanusu en derinlerine kadar keşfedecektir, diye itiraz gelir hemen. Diğerinin; gökyüzüne, uzayın derinliklerine saklayalım önerisi de benzer gerekçeyle kabul görmez. En sonunda içlerinden birisi der ki “Kendi içine saklayalım. Oraya bakmak asla aklına gelmez.”

Ay’a ayak basıyor, uzayın derinliklerini keşfediyor ama içinde üzerinde yaşadığımız gezegenden uzaklaşıyoruz. “Karanlık bir boşlukta asılı duran yaşayan bir organizma” üzerinde yaşam devam edebilsin diye farklı türde canlılar, toprak, hava ve su uyum içinde varlığını devam ettirirken biz, insanlar, türlerin toplu yok oluşuna sebebiyet veren krizlere yol açıyoruz.

Dünya’ya ve üzerinde yaşayan diğer canlılara verdiğimiz inanılmaz hasarın boyutu yazılı ve görsel basın tarafından aciliyetle dile getirilmezken, mevcut politik sisteme ait kurumların konuyla ilgili harekete geçtiğini söylemek zor. Kendimizi her şeyin merkezine koyan, bencil bir varoluş yanılgısı içinde çevremizdekilere, içinde yaşadığımız varlığa zarar verirken kendimizin bu süreçten zararlı çıkacağını görebilmek ise hiç zor değil.

Dünyanın en büyük şehirlerinde son teknolojinin sunduğu olanaklar içinde yaşarken aslında ait olduğumuz dünyayı bir açık hava müzesinde gezer gibi yaşıyor, varlığını bir fotoğraf karesindekilere bakar gibi yabancılaştırıyoruz.

Dünya, evimiz, hasta.

Daha önce hiç karşılaşmadığımız, dünya üzerindeki hayatı büyük ölçüde değiştirecek bir ekolojik krizle karşı karşıyayız. Dünya üzerindeki yaşamı mümkün kılan istemlerin büyük bir bölümü yok olursa neler olacağını hiçbirimiz bilmiyoruz.

Planetary 1

Dünyevi, bu gerçeği astronotların, fizikçilerin, felsefecilerin, yazarların, antropologların ve teorisyenlerin bakış açısıyla gözler önüne sererken şiir gibi anlatımıyla harekete geçmemiz gerektiğini ve insanın sebep olduğu ekolojik felaketin önlenebilmesi adına benimsememiz gereken paradigmayı ve anlatıyı açıklıyor. Bilgi yığınlarına değil bilgi parçalarının şekilleneceği, belirli bir amacı, yönü, ivmesi ve vaadi olan bir yapıya, yeni bir anlatıya, dünyanın varlığını tehdit etmeden insan topluluklarının hayatını sürdürülebilir kılacak bir teknolojiye ihtiyacımız var. İçinde yaşadığımız gezegene ait olma farkındalığı içinde, minnet, hayranlık ve sorumluluk duygusuyla kurulacak yeni cümlelere ihtiyacımız var:

“Beni göremeyeceklerini bilse de atalarım beni düşünerek yaşadı ve ben bugün burada hayattayım.”

“Çok yüksekten dünyaya baktığınızda okuldayken haritaların üzerinde gördüğümüz sınır çizgilerini göremezsiniz.”

“Uzaydaki ilk gününüzdeki en olağanüstü an Dünya’ya baktığınız andır. Gördüğünüz şey nefes kesici güzelliktedir.”

Filmin orijinal ismi: Planetary
Editör Notu: 
Bu film Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali (SYFF) 2015 seçkisindendir. SYFF’de gösterime giren filmlerin yönetmen/yapımcı/hak sahipleri ile yazışmalar yapılmakta ve yayımlanmak üzere anlaşma sağlananlar Surdurulebiliryasam.tv internet sayfasından izlenmektedir. Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 2015 seçkisindeki filmlerin çoğunu buradan izleyebilirsiniz.

Savaşın, zulmün, ayrımcılığın ve tahakkümün geçmişi: “Erkeğin” tarihi

0

Tarih. Dede. Tarih. Savaş.
Tarih. Başarı. Tarih. Galibiyet. Dehşet.
Tarih. Erkeğin tarihi. Tarih, hep aynı tarih.

Tarih; keskin çizgilerle çizilmiş, erkeğin, “devlet adamlarının” tarihi. Tarih; zaferin, büyüklerin tarihi. Tarih, zulmün tarihi. Tarih beyaz, zengin, “Avrupalı” heteroseksüel erkeğin tarihi. Kadını, işçileri, çocukları, köleleri, azınlıkları, ezilmişleri susturmuş bu tarih. Kalemi kağıdı tekeline almış “kendi tarihini” yazmış bu tarih. Unutmuş, unutturmuş bu tarih. Köleyi bir kez daha satmış bu tarih.

2007’de gösterime giren Hana Makhmalbaf’ın yönetmenliğini yaptığı “Buddha: Collapsed Out Of Shame” (Utanç) çocukların gözünden anlatıyor “tarihi”. Eril hükmünü kadının “kurban” edilişini, savaşı, zulmü, baskıyı çocuk figürüyle gösteriyor bize Makhmalbaf. “Hiç bu kadar ‘masum’ bir savaş izlediniz mi?” diye sorar sanki.

Annesi tarafından küçük kardeşine bakmakla görevlendirilen Baktay, alfabeye çalışan Abbas’a sessiz olmasını söyleyerek “dokunur” bilgiye ilk kez. “Kendin okuyamadığın için beni kıskanıyorsun!” der Abbas Baktay’a.

Baktay kitaptaki resimlere bakarak okuyormuş gibi yapar ama kitabı ters tuttuğun farkında bile değildir. Bizse “utanmadan” seyrimize devam ederiz!

Buddha, Collapsed Out Of Shame 2 “Gücün” ihtişamına dayanamayıp Kristeva’nın deyimiyle “konuşan özne” olma yolunda “yolculuğa” başlama kararı alan Baktay okuma yazma öğrenmeye kararlıdır. Komik hikâyeler öğrenmek için ister okula gitmeyi Baktay. Defter, kalem alabilmesi için paraya ihtiyacı vardır ve annesini aramaya koyulur. Annesini bulamaz ve Abbas’ın “aklıyla” yumurta satmaya karar verir. Derileri yüzülüp çengellere asılmış hayvanların arasından geçer Baktay. Ölümün çocuğa dokunuşunu, “doğallaştırılan” şiddeti alır koyar önümüze yönetmen.

Buddha, Collapsed Out Of Shame 5Gel de utanma!

Yumurtalarını satmaya çalışan Baktay ile kendimizi çoktan özdeşleştirmişizdir artık. Okula gitmek isteriz hep beraber! Baktay olup kendimizi bulmak isteriz! Ama yumurtalarımızın ikisini kırmışlardır. Diğer ikisinin parasına da sadece bir defter alabiliriz. Kalemimiz bile yoktur. Kalem niyetine annemizin rujunu alıp koyuluruz okulun yoluna.

Rujla okula mı gidilirmiş! Hiç mi utanma yok bizde!

Zorluk üstüne zorlukla mücadele ederiz. Kendilerini “Taliban askerleri” olarak tanıtan yaşıtlarımızla karşılaşırız. Putperest derler bize. Ellerindeki ağaçtan “silahlarla” oyuncak ederler bizi kendilerine. İki yumurta parasıyla aldığımız defterimizi alıp savaş uçakları yapar kağıttan füzeler atarlar üstümüze. Rujumuzu görüp “günahkar” derler taşlamaya kalkarlar bir de üstüne. Artık sadece “çocuk kadar savunmasızızdır” önlerinde.

“Çocukla çocuk olmayalım” gelin eğelim başlarımızı önümüze.

Tebeşir/kireç tozuyla çizdikleri dairelerinin içine tutsak ederler bizi. Ama okula gitmek isteriz artık. “Oynamak” istemediğimizi söyleriz. Biliriz ki bu bir oyundur. Sınırları zorlar çıkarız dairelerinin dışına. Hatta “sınırımızı” aşar oyun ederiz daireleri kendimize.

Kafamıza kese kağıdı geçirilmiştir artık. Ama biz sınırları sevmeyiz. Çıkarmak isteriz, engellerler. Özgür olmamıza izin vermezler. Çünkü kadınızdır biz, rujumuz olduğu için günahkârızdır bir de.

İmgeler girdabı gibidir “Utanç”. Baktay’ın babasını hiç izlemeyiz filmde. Ama “erkeğin eli” hep ensemizdedir. “Taliban askerleri”nin sesi hep yüksek, parmağı hep havadadır. “Şiddet”, kan, ceset yoktur filmde. İhtiyacımız da yoktur zaten görmeye. “Erkeğin gücü” karşımızdadır artık, televizyonumuzda, evimizde, yemek masamızda, yanı başımızdadır. Normaldir artık savaş, “oyundur” sadece.”Erkek çocuklarının” oyunudur.

Buddha, Collapsed Out Of Shame 6Özgür olmamız için, ölmemizin gerektiği bir oyundur (Abbas: “Baktay die, so they will free you.”) 

Çocuğun oyunudur, zulmün oyunudur sadece. “Taliban askerleriyken” birden “Amerikan askerleri” olan çocukların oyunudur.

Gören, gördüğünü benimseyip içselleştiren, gördüğünü depolayan, acıyı, zulmü, vahşeti, dehşeti görüp taklit eden çocukların oyunudur sadece.

“Savaş oyunu oynamak istemeyen” bizlerin okula gidebilmemiz için ölmemizin gerektiği bir oyundur sadece “savaş”.

Yıllardır yalnız bırakılan, yıllardır çaresiz, yıllardır okuma yazma bilmeyen, yıllardır komik hikâyeler öğrenmek isteyen “Baktay’’ın kurtulması gereken bir oyundur “savaş”.

Buddha, Collapsed Out Of Shame 4Kadının renklerine şahit olurken erkeğin sıradanlığını izliyoruz film boyunca. “Erkeğin rengi” hep soluk, üstü başı hep toz içinde. “Boyamış da boyamış” Makhmalbaf “kadını” filminde…

Erkek hep aynı erkek filmde.

Ve bir de: Bir tutam tarih ekmiş “tarihlerine”.

“Erkek aynı erkek olmasın diye, herhalde.”

Kaynak: 
“Utancından Yıkılan Buda (Buda as Sharm Foru Rikht) Utanç Filmi.” YouTube. YouTube, n.d. Web. 15 Nov. 2015.

Monokültür aklın doğa ile savaşı: Tek tipleştirme

Dünyanın varoluşundan bu yana, doğa yaşamın kaynağı olarak görülmüştür ve bu anlayış devam ettiği sürece, çeşitlilik ve sürdürülebilirlik tüm canlıların yaratıcılığıyla beslenmiş ve gelişmiştir. Doğanın yaşamın kaynağı olarak görülme süreci aynı zamanda doğa ile bütünleşen kültürel süreci de yaratmıştır. Son yıllarda ortaya çıkan monokültür akıl; doğa ile bütünleşen sürecin aksine, hayvanlar, bitkiler ve doğa üzerinde “fikri mülkiyet”ini ilan etmekte ve farklı bir sahiplik, kölelik ve kontrol sürecini beraberinde getirmektedir. Buna karşılık doğa ile bütünleşen süreç, aidiyetlik bağı/hissi (canlıların doğaya aidiyeti, bitkinin toprağa aidiyeti gibi) üzerinden şekillenmektedir. Sahip olmak ya da kontrol etmek kavramları başlı başına bir zorlamanın işaretidir. Burada, monokültür aklın, çeşitliliği yok etmesiyle gelişen süreçte doğa, hayvanlar, bitkiler ve hatta insanlar üzerindeki tek tipleştirme bağlantısı ele alınacaktır.

monokültür tarım

Monokültür akıl, bugün çok belirgin şekilde hayvanlar ve bitkiler üzerinde ilan ettiği fikri mülkiyet hakkı ile doğanın birer parçası olan bu canlıları tamamen insan aklının bir ürünü olduğunu iddia etmektedir. Nitekim monokültür akıl, doğanın ve yaşamın hem çeşitliliğine hem de yaratıcılığına ilk ve en büyük darbeyi bu şekilde vurmaktadır. Yaşamın çeşitliliğinden bahsedebilmek için öncelikle kültürel çeşitliliğin varlığından bahsedebilmemiz gerekmektedir. Tüm toplumsal süreçlerin doğa ile bağlantısının yadsınamaz gerçeği de burada bir kez daha tasdik edilmiş olur.

Monokültür akıl, genetiği değiştirilmiş tohumlar ile bu tohumların ekilmesi için alan yaratmak maksadıyla önce doğayı acımasız bir “hizalama” çabasına girişir. Nitekim genetiği değiştirilmiş tohumlar (her ne kadar tersi iddia edilse de) her bölgeye uyum sağlamamakta ve durum böyle olunca da “doğayı tohuma uygun hale getirme” süreci başlamaktadır. Gerek tarım alanı açmak için ormanların tahrip edilmesi gibi doğrudan gerekse yanlış sulama tekniklerinde ısrar edilmesi sonucu sudan yoksun kalan bölge fauna ve florasının olumsuz etkilenmesi gibi dolaylı süreçlerle olsun, monokültür akıl çeşitliliği son derece olumsuz etkilemektedir.

monokültür tarım 2

Bunun yanı sıra geleneksel kültürlerin en önemli simgelerinden biri gıda çeşitliliğidir. Öyle ki yeryüzünde her coğrafyanın “oraya özgü”lüğü atfedilen bir gıda üretim, sunum ve tüketim biçimi mevcuttur. Monokültür zihin, yerel gıda çeşitliliğine neredeyse aşağılık bir rol atfederek geleneksel gıda üretim biçimlerini dışlamaktadır. Dünyanın her yerinde iki büyük firmanın gazlı içeceklerinin yanı sıra paketli ürünler (cipsler başta olmak üzere) zenginlik göstergesi olarak yansıtılmaktadır. Ayrıca bu ürünler tatlarının herkes tarafından her zaman beğenileceğinin garantisini de vermektedir. Monokültür akıl, yerel gıdanın beğenilmeme ihtimali çok büyük bir risk olarak yansıtmaktadır.

fast food

Hayvanların insan aklının bir ürünü olarak görülmesi, aynı zamanda hayvan sömürüsünün dünya tarihi kadar eski olduğu dünyamızda bu sömürünün artmasına aynı zamanda acımasızlığı, vahşeti ve şiddetin her türlüsü gibi son derece vahim kelimeleri de eklemektedir. Burada hayvanların zulmünün bambaşka bir boyuta taşındığını gösteren gerçeklerden biri üzerinden değerlendirme yapmak gerekmekte. Bu noktada monokültür aklın fikri mülkiyet çemberine yerleştirdiği genetiği değiştirilmiş hayvanların pet shoplarda hatta market raflarında; huyunu dahi seçebildiğimiz (sevecen, uysal, oyuncu ve benzeri), memnun kalmazsak iade edebileceğimiz (garantili) ve son olarak satın aldıktan sonra paketini ilk açanın biz olduğumuz, paketi açıldıktan yaklaşık yirmi dakika sonra yaşamaya başlayan, son kullanım tarihleri olan hayvanların piyasaya sürüldüğü ile ilgili haber son derece ürkütücü gelmiştir hepimize. (1)

Bu konu ile ilgili tartışmalar süredursun, canlıların doğal gelişim süreçlerinin monokültür akıl tarafından hiçe sayılmasının en büyük örneği olarak zihnimize kazınmıştır. Tamamıyla satış için ortaya konan bu monokültür ürünü, aynı zamanda tercihlerinde tek tipleştirildiği bir çağı da yansıtmaktadır. Öyle ki bir ya da birkaç özelliğin genetik oynamalarla yüklendiği hayvanlar arasında tercih yapmak zorunda bırakılan müşteriler, “tam aradıkları”nı satın aldıkları zaferiyle tercihinin tek tipleştirildiği sürecini aklının ucuna dahi getirmemektedir. Çünkü üretilenlerden herhangi birini tercih etmek tamamen kendi özgürlükleridir.

Küresel pazar odaklı üretilen ve tüketilen her ürünün tek tipleşmesini sağlayacak yegâne unsur üretim sürecinin tek elden yönetilmesidir. Monokültür akılca yönetilen bu üretim süreci daima tek tiplidir ve yukarıdan (en güçlü) aşağı doğru (en zayıf) şekillenmiştir. Bu yönetim sürecinde, yukarıdakiler yani süreci yönetenler daima dayatmacı iken, aşağıdakiler yani yönetilenler daima dayatmaya ve tahakküme maruz kalanlar olmaktadır. Sürecin tersine şekillenmesi mümkün olmadığı gibi şiddet ve baskının yoğun olduğunu söylemek mümkündür.

fast food 2

Monokültür akıl, insanların yaşamlarında da son derece derin ve kısa sürede anlaşılamayacak olumsuz etkilere sebebiyet vermektedir. Bilindiği üzere her insanın bir birey olarak kabul edildiği ve diğer canlılardan üstün niteliklerinin daima vurgulandığı dünyada, birey olma sıfatının yok edilişini simgeleyen ve herkesi neredeyse “birbirinin aynısı” haline getiren şey; monokültür akıldır. Monokültür akıl farklı fikir, inanç ve kültürlere karşı son derece kör ve dışlayıcıdır. Günümüz dünyasında neredeyse tüm insanlar, birkaç büyük fast food firmasının yiyecekleri ile beslenmekte, iki büyük gazlı içecek firmasının içeceklerini tüketmektedirler. Giyim – kuşam konusunda ise neredeyse birbirinin türevi/tekrarı olan ve günümüzde şıklık simgesi olan deriden ve kot kumaşından yapılan giyecekleri giymektedirler. Bunlar, monokültür aklın insanların nasıl tek tipleştirdiğinin en gözle görülür örnekleridir.

Doğayı ve canlıları oligarşik bir biçimde kontrol etmek için doğal çeşitliliğe adeta savaş açmış monokültür akıl, doğayı kimsesizleştirmekte kılmakta yahut doğanın kimsesiz kalmasını fırsat bilmektedir. Bizler, doğanın kimsesiz olmadığını monokültür akla ağaçların ve derelerin, toprağın ve güneşin, yağmurun ve gökkuşağının, köpeklerin ve kuşların, tohumların ve gıdanın, farelerin ve sincapların, balıkların ve denizin, kısacası doğanın çeşitliliğini var eden her öznenin kendinden değerini hatırlatarak gösterebiliriz.

(1) Genetiği değiştirilen evcil hayvan haberi için tıklayınız.

Başlık Görseli: Mario S. Nevado

USB cihazları “güvenli kaldırmak” gerçekten gerekli mi?

1

“USB cihazları bağlı oldukları bilgisayardan güvenli çıkartmak ya da çekip çıkartmak” arkadaşlar arasında sık sık müdahale konusu olan bir durumdur. Bilgisayar ekranında görünen “çıkartmamalısınız” uyarısı da cabası… Peki, gerçekte durum nedir? Hiç merak ettiniz mi?

İşin aslı; 30 saniye bekleyip cihazı güvenli çıkartmak verinizi ve yazılımı koruyor. Ancak gerçek risk, yani veriyi kaybedip, kaybetmemek hem USB portuna bağlı cihazı nasıl kaldırdığınıza hem de işletim sisteminize bağlı.

İşletim sistemleri USB cihazlarla işlemler yaparken okuma ve yazma yaparlar. Mesela; USB bellekleri kullanırken, bilgisayar, okuma ve yazma işlemleri sırasında bu cihazların ulaşılabilir olmalarını bekler. Bir dosyayı okuyan bilgisayar programı, işleme ara verip geri döndüğünde okumaya devam edebileceğini kabul eder, sistem buna göre çalışır. Benzer şekilde, yaz komutu bir altprograma yollanmış olabilir ve ana program tarafından unutulabilir. Bu arada USB bellek aniden çıkartılırsa, bilgisayar için cihaz birden ortadan kaybolmuş olur. Dolayısıyla, altprogramın çağrılması ve verinin belleğe yazılması arasındaki bu süreçte veri sonsuza dek kaybolur.

flashdrive

Quora’da oldukça popülerliği olan, CISCO Sys.’de seçkin sistem mühendisi Philip Remaker bu durumu şöyle açıklıyor: “İşletim sistemleri USB bellek gibi harici cihazları her zaman oradaymışlar gibi görürler ve davranırlar. Dolayısıyla dosyalara sonsuz şekilde ulaşılabilecekmiş gibi davranılır, bu da USB bellek ile olan etkileşimi değiştirir.”

Yani bilgisayarınızdaki program dosyaları okuyor ve veri kaydetmiyorsa aniden çekip çıkarmanız durumunda çok büyük bir karmaşa yaratmayacak, ancak Remaker’ın tabiriyle bu durumda “Bilgisayarınızın kafası karışacak.” Ani çekme ile ayırma sırasında bilgisayar dile gelse, size “Hey, ne yapıyorsun? Ben hâlâ cihazı kullanıyorum” diyecek. Bunun semptomları; veri kaybı, hasar görmüş dosya sistemleri, çöken programlar, ya da yeniden açılmaya ihtiyaç duyan kilitlenmiş bilgisayarlardır.

Öte yandan, şayet USB belleğinize yeni veri eklediyseniz ya da bir dosyayı değiştirdiyseniz, yani yazma işlemi yaptıysanız daha riskli bir durum söz konusu. Verim açısından USB belleğe yollanan dosyalar birkaç tane oluncaya kadar yazılmazlar, ilerde yazılmak üzere ön belleğe kaydedilirler. Daha sonra ön bellekteki dosyalar belleğe yazılır. Bilgisayarı uyarmadan cihazı çektiğinizde yazma işlemi bitmemiş olabilir. Yani harici belleği bilgisayarı uyarmadan çekmeniz, kaydetmek istediğiniz ya da kaydettiğiniz dosyanın (saatler önce kaydetmiş olsanız bile) geri dönüşümü olmaksızın kaybolmasına yol açabilir.

USB Cihazları güvenli kaldırmak gerçekten gerekli mi (2)

Bu problemlerden kurtulmayı sağlayan USB cihazların güvenli kaldırılması şunları sağlar:
– Bilgisayardaki tüm aktif yazma durumlarını temizler. Böylece siz cihazı çektiğinizde bilgisayar yazmak için harici belleği aramaz.
-Tüm programları USB cihazın gideceği konusunda uyarır ve uygun önlemin alınmasını sağlar. Bu sayede bilgisayar kendini bu duruma hazırlar.
– Programlar hâlâ işlem halindeyse ve durdurulamadıysa ya da dosyalar hâlâ açık durumdaysa kullanıcıyı uyarır. Kullanıcıya gerekli önlemi alıp ilgili dosyaları kaydedip, kapma imkânı tanır.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Öte yandan her geçen gün gelişen işletim sistemleri, bu konunun üstesinden gelmek için dosyaları olası en yüksek hızla okuma ve yazma üzerine çalışıyorlar. Hatta Windows “hızlı kaldırma özelliği” bile ekledi, bu sayede ön belleğe yazım yerine dosyaların hızlı yazıldığından emin olunuyor. Ancak bilgisayarın, harici bellekle işinin tam olarak ne zaman bittiğinden hiçbir zaman emin olamazsınız, bu sebeple de cihazı çekmek büyük bir risk almak mânâsına geliyor. Yani USB belleği istediğiniz zaman çekip çıkarabilirsiniz, ancak aldığınız risk, bilgisayarınızdaki işletim sisteminin ve programların diskin bu ani ortadan kayboluşuyla nasıl başa çıktığına bağlı.

Artı ve eksilerine bakıldığında USB cihazları güvenli kaldırma işleminin, kazanılması faydalı bir alışkanlık olduğu görülüyor. Ya cihazı çekip “hızlı yaşa” mottosuyla riskler alacaksınız, ya da “30 saniye bekleyip” daha huzurlu ve daha az riskli bir yaşam tercih edeceksiniz. Bazılarının dediği gibi “ya güvenli çıkartmak için hayat çok kısa” deyip, 30 dakika hatta 30 saatin bile telafi edemeyeceği hasarlarla karşılaşabileceğiz ya da “30 saniyeyi gözden çıkarıp hayatta bazı riskler gereksiz” diyeceğiz. Tercih sizin…

Kaynak: Science Alert, Gizmodo, Quora 

Sonsuz dönen felsefe: Wilhelm Friedrich Hegel

“Tarih aslında, insanlığın ‘suçlarının, çılgınlıklarının ve felaketlerinin’ kaydından pek fazla bir şey değildir; ama tecrübenin bize öğrettiği odur ki, halklar ve devletler tarihten asla bir şey öğrenmemişlerdir.”

Baş döndürücü felsefe gelenekleri arasında, şüphesiz ki 18’inci ve 19’uncu yüzyıl Alman idealizminin ayrı bir yeri vardır. Her felsefe tarihçisinin uğramadan geçemeyeceği ama uğramak için kendini hiçbir zaman yeterli hissetmediği bir alan olan 18’inci ve 19’uncu yüzyıl Alman idealizmi, dönem felsefelerini hayli meşgûl etmiş ve hatta günümüz felsefelerini de hatırı sayılır ölçüde etkilemiş görünür. Geleneğin Immanuel Kant (1724-1804) ile başladığını söylemek çok yanlış olmaz. Ama geleneğin doruk noktasında duran filozoflar, Johann Gottlieb Fichte (1762-1814), Friedrich Schelling (1775-1854) ve elbette Georg Wilhelm Friedrich Hegel‘dir. Ölümünün 184’üncü yılında, bu filozoflardan Hegel’e ve onun felsefesine dair bazı dipnotlar paylaşacağız.

hegel 327 Ağustos 1770 tarihinde, Stuttgart’ta dünyaya gelen Hegel, bir dehâ yaşama nasıl başlıyorsa, o da öyle başlamıştır. Daha sekiz yaşında iken Shekeaspeare’in 18 ciltlik eserini okumaya başlayan, üzerinden çok geçmeden teoloji üstüne öğrenim gören, kısa sürede teoloji eğitimini tamamlayan ve üstüne de doktora veren Hegel’in bir dehâ olmadığını iddia edecek hiçbir dehâ yoktur. Doktorasını verdikten sonra hayatına özel öğretmen olarak devâm eden Hegel, babasının ölümüyle birlikte, ondan gelen mirasla da maddi açıdan rahatlamış gibidir. Bu sayede Jena’ya giderek üniversite hocası olabilmiştir.

Bir yandan üniversite hocalığına devam eden Hegel, belki de en önemli eseri Tinin Görüngübilimi‘ni 1807 senesinde yayımlamıştır. Bu seneden sonra şansı iyice dönen Hegel, önce Heidelberg’de, sonra ise Berlin Üniversitesi’nde profesörlük görevini üstlenir. Önlenemez çıkışı burada da süren Hegel, burada rektörlüğe kadar yükselmiştir. Sene 1829’dur. Fakat bu görevi çok uzun yıllar sürdüremeyecek olan Hegel, 14 Kasım 1831’de kolera salgınının kurbanlarından birisi olmaktan kurtulamamıştır.

Hegel’in felsefesinden bahsetmeden önce, şunun altını iyice çizmek gerekir ki; Hegel felsefe tarihinin en anlaşılmaz, en zor filozoflarından birisidir. Onun felsefesini anlayabilmek için felsefe terimlerinin hâkimiyeti ve detaylı bir felsefe tarihi analizi elzemdir. Ama en yalın biçimde özetlemek gerekirse: Hegel, öncelikle mutlak idealist bir filozoftur.

Mutlak idealizm, her şeyin Ben‘in içinde olduğu, bir başka ifadeyle Bilinç‘in dışına taşan hiçbir şey olmadığı ya da daha kabacası Tin‘in her şeyi kapsadığı yönündeki radikal bir düşüncedir. Hegel; Tin, Geist, Ben, Bilinç, Saltık gibi kavramları yaklaşık anlamlardan kullandığından, bu kavramların ayrımında zorluk yaşanabilir. Ama basit bir felsefe okuması için bu kavramlarının her birini aynı anlamda almak bizi Hegel felsefesine biraz olsun yaklaştırabilir.

hegel-phenomenologyHegel’in asıl derdi, özgür bilinci yeterince iyi kavrayabilmek ve ortaya koyabilmektir. Bu kavrayış için ünlü efendi-köle diyalektiğini ortaya koyan Hegel, iki farklı bilinç biçiminin egemenlik ilişkisi içinde kendilerini tanımaya çalıştığını ifade eder. Elbette bu kaba bir ifadeyle böyledir. Kezâ bilinç içerisinde kalan bu egemenlik çatışması çok daha karmaşık bir süreci ifade etmektedir. Ulaşılan nokta ise şudur: Bu egemenlik ilişkisi içerisinde kendisini tanıyan Ben, yabancılaşmadan kurtulur ve kendisini Saltık‘ın içerisindeki bir nokta olarak tanımlayabilir. Bahsedilen Saltık aslında çok da karmaşık değildir, ama Hegel felsefesi için muğlak bir kavramdır. Saltık, Hegel’in döngüsel tarih anlayışında her Ben’in kendisini tanımasının bir toplamına verilen isimdir. Aslında Tin ve Geist de bu tanımın hemen hemen aynısına denk gelir.

Hegel’in Geist teorisinin, üç ayaklı bir açımlama ayrıntısı gözden kaçmaması gereken bir husus olarak görülür. Geist, Hegel’e göre kendisini üç şekilde açar ki bu diyalektik yöntemin bir eseridir. Öncelikle Geist, kendisini Öznel Tin olarak açar. Bu kaba söyleyişle insan ruhuna denk gelen bir söylemdir. Bundan sonra, yukarıda basitçe bahsedilen efendi-köle diyalektiğiyle kendisini tanıyan Ben, Nesnel Tin olarak bedenselleşir. Nesnelleşen ruh için artık, hukuk, devlet, ahlâk, kültür gibi kavramlar Mutlak Tin’e varış sürecinde birer basamak olarak sıralanır. Mutlak Tin ise, üç aşamada ulaşılan bir noktadır Hegel felsefesinde. Birinci aşama sanattır ki, bu tezdir. İkinci aşama dindir ve bu da antitez olarak söylenebilir. Sentez ise, felsefedir. Hegel bu uslamlama ile Mutlak Tin’in bilgisine ancak ve ancak filozofun ulaşacağını da vurgulamış görünür.

schopenhauer_and_hegel
Schopenhauer ve Hegel

Hegel felsefesi mantıksal bir felsefedir, daha açığı önermeler birbirini mantıksal açıdan izlerler. Hemen her konuya dokunabilen bir felsefe olan Hegel felsefesi, siyaset felsefesinden ahlâk felsefesine, sanat felsefesinden kültür felsefesine, zihin felsefesinden varlık felsefesine birçok felsefe içi disipline dokunmayı başarır. Belki de bu yüzdendir, felsefe tarihi için Hegel’in birçok eleştiri oku yönelmiştir. Örneğin; Marx, Hegel diyalektiği için “baş aşağı” durduğu eleştirisini yapmış ve kendisinin diyalektik yöntemi ayakları üstüne oturttuğunu söyler. Ama, Marx’ın baş aşağı durduğundan Hegel’i baş aşağı görebileceği yönündeki karşı sav bu eleştiriyi kolayca savuşturabilir. Şu bilinmelidir ki, başlı başına bir sistem filozofu olan Hegel felsefesinin bir eleştirisini sunmak için en baştaki önermeyi çürütmek gerekir. Çünkü bütün diğer önermeler, en baştaki önermeyi mantıksal olarak izler. İlk önerme çürütülmedikçe, diğerlerine itiraz etmek anlamsız bir çaba olacaktır.

Bu yorucu yazının ardından şu basit cümleleri de eklemek gerekir: Hegel, felsefe tarihinin dönüm noktalarından birisidir. Onun felsefesi, ilgi çekiciliğini, esprisini ve güncelliğini sürdürmekte ısrar etmektedir. Ve öyle görünüyor ki, bundan sonra da onun felsefesi felsefe disiplinini oldukça meşgûl edecektir.

Dipnot: Saltık, Geist ya da Tin denilen şeyi “Tanrı” olarak basitleştirenler ekseriyettedir. Ama böyle bir kolaylığa kaçmak, Hegel’in dehâsına yapılan sağlıksız bir hakarettir. Günümüzdeki Hegel okumalarında hararetle sürdürülen “sağ Hegel” “sol Hegel” tartışmalarına ise girmek şu noktada anlamsız olacaktır.

“Sınırlamaların farkında olmak, şimdiden onların ötesinde olmaktır.”

İsveç’in Kungsleden patikasında 7 günde 130 kilometre

Batı dünyası işkolikler ve görkemli “iş merkezleri” ile dolup taşıyor. Dur durak bilmeyen bir tempo ile “yaşam”ın ne olduğunu unutturarak süregelen bir döngünün içerisine sıkışıp kalmış durumda. Fotoğrafçı Adelina Darvina ise içinde bulunduğu yoğun programının kendisini sindirdiğini fark etmesinin ardından “kaçış” vaktinin geldiğine karar verdi. Kendisi ve dört arkadaşı Letonya’da süregelen hayatlarını geride bırakıp zil sesleri ve klavye tıkırtılarının yerini doğanın sükûnetinin aldığı bir yere gitmeye karar verdiler. İsveç’in Kungsleden patikasında yedi gün süreyle toplamda 130 km yol teptiler. Aşağıda göreceğiniz fotoğraflar, Adelina ve arkadaşlarının yolculuklarının ayrıntılarını betimlemenin dışında, ara sıra “yoğun” hayatlarımızı geride bırakıp daha “basit” yaşamanın önemini vurguluyorlar.

Kaynak: Plaid Zebra, Adelina Darvina