The Absent House(Noksan Ev), Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 2015 etkinliği kapsamında çeşitli illerde gösterime girecek hârika filmlerden sadece biri.
Sürdürülebilir yaşamın içinde sürdürülebilir mimarlığın, ekolojik yapıların, doğa dostu binaların önemini anlatan film, bu önemi, Porto Riko’da yaklaşık 30 yıldır sürdürülebilir yaklaşımla yapılar tasarlayan Fernando Abruña’nın Noksan Ev’i üzerinden anlatıyor.
Yerel halkın mimarın çalışmalarına bakış açılarına da filmde yer veriliyor. Mimarın yapmış olduğu diğer ekolojik yapıların yanı sıra öğrencileriyle birlikte yaptığı çalıştay projelerini de göreceğiniz film bize sürdürülebilir kalkınmada yapı endüstrisine düşen görevleri de anlatıyor. Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımına öncelik veren Noksan Ev; çevreye duyarlı, enerjiyi, suyu, malzemeyi ve bulunduğu çevreyi etkin kullanan ekolojik yapı olmasının yanı sıra farklı konseptiyle de ilgi çekiyor. Yapıda kullanılan sürdürülebilir yapım ilkeleri ve sistemleri hakkındaki detaylı izlenimi filmin tamamını festival kapsamında izleyerek edinebilirsiniz. Şimdiden keyifli seyirler.
Filmin gösterime gireceği il, salon, tarih ve saat bilgilerine linkten ulaşabilirsiniz.
Avusturya’nın dokuz eyaleti içerisinde en büyüğü olan Aşağı Avusturya‘nın kasım ayının ilk haftası itibarıyla yüzde 100 yenilenebilir enerjiye geçiş yaptığı resmi olarak açıklandı. 1,5 milyondan fazla nüfusa sahip eyaletin elektrik enerjisi artık yüzde 100 yenilenebilir enerjiden karşılanıyor.
Dünya liderlerini iklim değişikliği için Paris’te bir araya getirecek BM İklim Değişikliği Konferansı’ndan sadece haftalar önce, Aşağı Avusturya’nın bu başarısı çevre konusunda onca kötü haber arasında bir umut ışığı ve yenilenebilir enerji üretiminde devlet rolünün önemiaçısından bir örnek olarak görülüyor.
Eyalet başkanı Erwin Proellbir basın toplantısında, ağırlıklı olarak enerji verimliliğine yoğunlaştıklarını ve yenilenebilir enerji üretimini artırdıklarını açıkladı. Aşağı Avusturya güneş tarlalarından Tuna nehri üzerindeki hidroelektrik santrallerine, 2002’den itibaren yenilenebilir enerji alanında toplam 2,8 milyar euro yatırımyaptı.
Temiz enerjiye yönelmenin sadece çevresel olarak değil istihdam açısından da çok büyük bir artısı var. Yenilenebilir enerjiye yaptığı yatırımlar sayesinde Aşağı Avusturya 38 bin yeşil istihdam yarattı. Bu sayının 2030 yılına kadar 50 bin’e ulaşması bekleniyor.
1978 yılında yapılan referandumla halkın nükleere karşı çıktığı Avusturya’da ülkenin toplam elektrik tüketiminin yüzde 75’inin kaynağı yenilenebilir enerji.
Yüzde kaçlık dilime denk geliyor bilmiyorum ama dünyadaki birçok insanın sigara bağımlısı olduğunu iki parmak arasının boş kalmamasından anlayabiliyoruz. Kimilerini sadece sosyal içici sayarken bir kısım insanı da pasif içici sayabiliriz. Dumana maruz kalmayan çok az insan var herhalde. Belgeseller ve makalelere göre sigara aslında en tehlikeli, en sağlıksız sıfatıyla ilk sıraya oturuyor.
Çoğu insan birçok kere bırakmayı denese de belirli zaman sonra içmeye tekrardan başlıyor ama başaranlar da var.
Johns Hopkins Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, katılımcılaraartan dozlarla psilosibin verildikten sonra, yüzde 80’i 6 ay içinde sigaraya dokunmadı.
5’i kadın 10’u erkek olmak üzere çalışmaya toplamda 15 kişi katıldı. Katılımcılar son 30 yılda ortalama günde 19 adet sigara içiyordu. Çoğu katılımcı daha önce psychedelic madde kullanmamıştı ve kullananların son deneyimlerinin üzerinden en az 27 yıl geçmişti.
Amerikan Halk Sağlığıdergisine göre nikotin sakızı ve nikotin bantı ile karşılaştırıldığında yüzde 8,2 başarı oranı sağladı.
Şu anda en başarılı alternatif reçetevarenicline ilacı fakat baş ağrısı, karın ağrısı, düzensiz kalp atışı, üzüntü, boşlukta hissetme, intihar düşünceleri gibi yan etkileri var. Başarı oranı da sadece yüzde 35.
Psilosibin, kontrollü klinik ortamında çoklu oturumlar içinde yönetildi ve bilişsel davranış terapisi ile tamamlandı. Aynı zaman da bu, psilosibin mantarının yasal statüsü için büyük bir adım olabilir.
Araştırmacılar, bağımlılığın kırılmasında psilosibinin psikoaktif etkilerinin gerçekten etkili olduğuna inanıyorlar; çünkü kişi, farklı bakış açısı ile köklü davranışlarını ve düşüncelerini kırarak ve bağımlılıklarını düşünerek kendi davranışlarını gözlemlemeye zorlanıyor.
Ozan şarkıcı geleneğinin yaşayan en büyük isimlerinden biri Neil Young, müzisyenliği kadar özellikle doğayı koruma ve barış konularındaki ödün vermez duruşu ve aktivistliği ile de tanınan bir sanatçı. Çevreye, insana, doğaya ve tüm canlılara karşı barbarlığın fütursuzca devam ettiği günümüzde Neil Young 70 yaşının getirdiği bilgelikle halen yolumuza ışık olmayı sürdürüyor.
Çağımızın müzik dünyasındaki en büyük hikâye anlatıcılarından ve yaşayan efsane tanımlamasını her şeyiyle hak eden Neil Young, 12 Kasım 1945’de Kanada’da doğdu. Kırılgan, ince ve naif sesiyle özdeşleşen farklı vokal tarzı, kendine özgü elektrik gitar çalışı ve akustik yorumlardaki başarısıyla da Kanada’nın dünya müziğine en büyük armağanlarından biri olan Young, 12 Kasım 2015 günü 70 yaşına bastı.
Rock müziğin isyankâr bilgesi Neil Young’ın müzikal kariyeri 60’larda Kanada’nın Winnipeg şehrindeki liselerde çalanThe Squires adlı küçük bir grupla başladı. Neil Young sonra düşlerinin peşinde gitti, hayalini gerçekleştirip dünya çapında bir grup kurabilmek, profesyonel bir müzisyen olarak kariyer yapabilmek için rock’n’roll sahnesinin çok gelecek vadetmediği Kanada’yı terk etti. İstikamet komşu ülke ABD idi. 1966’da Buffalo Springfield grubuna girdi. Young, ilk solo albümünü ise 1968 yılında çıkardı. Bu albümde özellikle “The Loner” ve “The Old Laughing Lady” parçaları onu geniş kitlelere ilk tanıtan şarkılar oldu. 1969’da ileride pek çok kez beraber çalışacağı ve albüm yapacağı grup Crazy Horse‘la “Everybody Knows This Is Nowhere” albümünü yayınladı. Bu iki albümünde elektrik gitara ağırlık veren Young, 1970 yılında ise daha çok akustik çalışmalara yöneldi, efsane albümlerinden biri olan “After the Gold Rush” bu dönemde çıktı. ABD’nin Güney eyaletlerindeki ırkçılığı eleştiren “Southern Man” de bu albümde yer alıyordu ve Young’ın sola meyilli siyasal duruşuyla ilgili ipuçlarını da fazlasıyla veriyordu.
Rock tarihinin başyapıt albümü: Harvest
1972 yılında yayınlanan “Harvest” ise tüm zamanların en iyi albümleri listesinde her zaman ilk sıralarda yer verilen bir albüm oldu. “A Man Needs A Maid”, “Old Man”, “Alabama”, “The Needle And The Damage Done” ve “Words Between The Lines Of Age” gibi şarkılar folk ve rock müziğinin en bilinen şarkıları arasına adlarını yazdırdılar. Young, hiçbir zaman çok büyük satış rakamlarının peşinde olmasa da bu albüm satış rekorları kıran bir albüm haline geldi.
Fakat Young’ı bu başarı bir yandan da rahatsız ediyordu. Rolling Stone dergisine verdiği bir röportajda “Çok satanlar ve benim yaptığım müzik arasında dağlar kadar fark var. Eğer ikisi ortak bir noktada buluşuyorsa bu bir tesadüftür” ifadelerini kullanmıştı. Sonraki dönemlerinde zaten bu albüme göre daha karanlık, depresif ve deneysel bir çizgide devam etmesi belki de bu rahatsızlığının bir izdüşümüydü. Sonrasında yayınladığı üç albüm “Time Fades Away”, “On the Beach” ve “Tonight’s the Night” ticari anlamda önemli başarılar elde edemedi.
1989 tarihli “Freedom” albümü elektrik gitar ağırlıklı şarkılardan oluşan bir albümdü ve bu albümde yer alan bir Amerikan rüyası eleştirisi olan “Rockin’in The Free World” şarkısı Neil Young denince belki de akla gelen ilk şarkı haline geldi. Young, bu şarkıda Amerikan rüyasını eleştirirken özgür bir dünya düşünü de haykırıyordu.
2006 tarihli “Living With War” albümü ise geçen onca yılda Young’un protest kimliğinden en ufak bir ödün bile vermediğini gösteriyordu. Bu albümde özellikle Irak Savaşı için Amerikan Hükümeti’ne çok ağır eleştirilerdebulunuluyordu.
Neil Young, Bob Dylan örneğindeki gibi kariyerinde farklı dönemler yaşamış, farklı yönlere savrulmuş bir müzisyen. “Harvest” ve “After the Gold Rush” albümlerindeki soft country balladlardan, kariyerinin ilk yıllarında Crosby, Stills & Nash ile yaptığı psychedelic rock parçalara, Crazy Horse grubuyla kaydettiği “Everybody Knows This Is Nowhere” ve “Zuma” albümlerindeki gibi cayır cayır blues rock’tan 80’lerdeki new wave denemelerine kadar müziğin birçok alanına dokundu. Young’ın müzikal yolculuğu kesinlikle tek bir çizgide ilerlemeyenbir yolculuk oldu. Bu yolculuk boyunca, lirikler de müzik kadar önemliydi. Neil Young, kesinlikle bir story teller yani hikâye anlatıcısıdır. Amerikan tarihinin 1960 ve 70’lerdeki çalkantılı dönemleri, Woodstock, şöhret, uyuşturucu, hippilik dönemi sonrası büyük hayal kırıklıklıkları ve daha birçok konu. Bunlar hep Neil Young’un dilinde müzikle anlatılan hikâyelere dönüştü. Ama hep vicdanı, isyanı ve de barış özlemini işaret eder şekilde.
İflah olmaz bir aktivist
Young, kariyeri boyunca sisteme muhalif çizgide ve barış yanlısıoldu. Çevreciliği sadece sözlerinde değil eylemlerine de yansıyan, çevreye zarar verdiğini düşündüğü tüm kurum ve kişilere cesurca karşı duran bir isim olan Young bu tutumundan hiçbir zaman ödün vermedi.
Young’ı müzik dünyasında ayrı bir yere yerleştiren en önemli özelliği belki de siyasi, toplumsal ve çevre bilinci, bunlarla harmanlanan protest kimliği idi. Rock müziğin sadece eğlence için olduğu varsayılan 80’li yıllar gibi dönemlerden geçmesine rağmen hiçbir zaman bu protest kimliğinden bir adım bile geri atmayan Young, özellikle Crosby, Stills, Nash & Young döneminde yani Amerika’nın belki de karmaşık yıllarında Vietnam savaşına karşı çıkışın sembolü olan şarkıların altına imzasını attı. “Ohio” şarkısı bunlardan biridir. Bu şarkı, 1970’in Mayıs ayında Kent State’te milli muhafızların Vietnam Savaşı’na karşı çıkan dört öğrenciyi vurarak öldürdüğü kara gün için yazılmış bir şarkı. Şarkıdaki “Four Dead in Ohio” nakaratı adeta bir karşı kültür marşına dönüveriyordu.
Young, bu grup sonrası döneminde de farklı kuşakların vicdanının seslerinden biri olmaya devam etti.
Young aynı zamanda, Willie Nelson ve John Mellencamp ile birlikte Farm Aid adlı Amerika’daki çiftçilerin ailelerine yardım eden konser serisinin de öncülerinden biri de oldu.
Son albümündeki şarkıyla Starbucks’ı salladı
Neil Young’un son albümü “The Monsanto Years” haziran ayında yayınlandı. Albümdeki şarkıların bir bölümü, GDO’nun gelişimiyle paralel olarak büyüyen çok uluslu kimyasal devi Monsanto şirketi ile ilgili. Young, GDO konusunda dünyanın önde gelen markalarını da karşısına almaktan çekinmiyor. Bunlardan biri kahve zinciri Starbucks. Young, Starbucks’ı GDO destekçilerinden olan Grocery Manufacturers Association’a üye olduğu için kendi internet sitesinden boykot ettikten sonra son albümünde de “A Rockstar Bucks a Coffee Shop” isimli de bir şarkıyla kahve zincirini eleştirmişti.
Neil Young internet sitesinden yaptığı açıklamasında, “Ben latte almayayım. Starbucks, Monsanto ile bir olup GDO içeren ürünlere basılacak olan etiketleri kaldırmanın derdine düştü. Grocery Manufacturers Association’ın arkasına saklanarak etiketlerin basılması için çıkarılacak ulusal çapta bir yasayı engellemek adına açılmış bir davaya destek veriyor. İlginçtir ki, yasanın şirketlerinin konuşma hakkına tecavüz olduğunu düşünüyor” diyordu.
Müziğin MP3 ile kalitesizleştirilmesine isyan etti, Pono’yu kurdu
Günümüzde müziğin kötü bir kaliteyle dinleniyor olması da Young’un hep eleştiregeldiği bir konu oldu. Young, MP3 formatının müziği sıkıştırarak ses kalitesini ciddi oranda düşürdüğünü savunan Young, sadece söylenmekle yetinmedi, Pono adlı girişimi hayata geçirdi. Pono ile Young, yüksek ses kalitesini kriter alan kendi müzik servisini yarattı. Sting’den Jack White’a Beck’ten Eddie Vedder’a ve Arcade Fire’a kadar birçok isim de Pono için Neil Young’a destek verdi.
Mucit yönüyle de farkını ortaya koydu
Karbondioksit emisyonu konusu da Young’un dert edindiği konulardan biri. Young, bu durumu protesto etmek için isyanını turneye çıkmanın da ötesine taşıdı, biyolojik yakıt ve elektrikle çalışan kendi otomobilini icat etti. Young’un diğer bir ayırdedici yönü ise tren maketi hobisi. Young, evinde maket trenlerle devasa bir demiryolu şebekesi inşa etti.
Ve şunun de altını çizmek lazım. Çocuk felci, şeker hastalığı, epilepsi, anevrizma. Bunlar Young’un hayatı boyunca geçirdiği hastalıklar. Young, tüm bu hastalıklara karşı hayatı boyunca mücadele vermek zorunda kaldı ve bu mücadelelerini diğer toplumsal mücadelerle birlikte sürdürdü.
Neil Young aynı Bob Dylan gibi yaşı arttıkça üretkinliğini koruyan müzisyenlerden biri. Hâlâ yeni şarkılar kaydetmeye devam ediyor. Canlı performanslarında da hâlâ verebileceğinin en fazlasını sunmaya çalışıyor. Çevreye, insana, doğaya, tüm canlılara karşı barbarlığın fütursuzca devam ettiği günümüzde Neil Young, 70 yaşının getirdiği bilgelikle halen yolumuza ışık olmayı sürdürüyor.
“En kötü barış, en haklı savaştan daha iyidir.” – Cicero
Cicero’nun bu sözü aslında pek çok sorunun da cevabı. Özellikle Sanayi Devrimi’nden sonra yükselişe geçen savaş çanları; doğanın, çocukların, hayvanların ve herhangi bir cinsiyete bağlı kalmadan tüm insanların yaşamlarında büyük yaralar açıyor. Silah satanlar kazanıyor, ötekiler kaybediyor.
Gazeteci, fotoğrafçı ve film yapımcısı Lalange Snow’un hazırladığı fotoğraf serisi, eli silah tutan erkeklerin savaştan ne denli etkilendiğini kanıtlamak için en güzel delillerinden bir tanesini oluşturuyor. Kimisi savaşmak zorunda hissediyor, kimisinin de savaşmak dışında para kazanabilecek herhangi bir seçeneği yok. Suçlu ise savaşı dayatan sistem ve buna boyun eğenler.
Thinking Humanityisimli internet sitesinin belirttiğine göre, fotoğrafçının bu seriyi hazırlamaktaki amacı; savaştan önce, savaş sırasında ve savaştan sonra bireylerin yüz hatlarındaki değişimi göstermek.
Snow, fotoğrafını çektiği 14 asker ile savaşın insan üzerinde bıraktığı fiziksel etkilerin yanı sıra duygusal deneyimlerin insan suratına nasıl yansıdığını betimliyor.
Karla Jacinto‘nun hayatı yıllardır kabus içindeydi. 12 yaşındayken, dünyanın seks ticareti başkentidiye anılan Meksika’nın Tenancingo şehrindeki bir metro istasyonunda bir erkek tarafından kandırıldı.
Şu an 22 yaşında olan Jacinto’nun CNN‘e verdiği röportajda şöyle diyordu: “Beni tekmelemeye, itelemeye ve saçımı çekmeye başladı. O gün beni ütü ile bile yaktı.”Yıllar boyunca, Jacinto’yu alıkoyan kişi, onu günde 30 müşteri ile beraber olması için zorladı ve Jacinto’nun tahminine göre 43 bin kezden fazla tecavüze uğradı.
Röportaj boyunca Jacinto, polisin genelevi bastığı günü anlatıyor; fakat polis, kurbanları kurtarmak yerine sahibi ile anlaşmaya varmıştı.
Meksika Senatörü ve bir mağdurun avukatlığını yapan Rosi Orozco‘nun CNN’e verdiği demece göre, çocuk kurbanlar; yargıç, papaz, polis gibi müşterileri de olduğu için makamlara kaçmanın bir kurtuluş olmadığının farkındalar.
Raporlara göre, 2 milyon çocuk her yıl küresel seks ticaretin kurbanı oluyor.
Hermann Hesse, Alman edebiyatının Nobel ödüllü yazarlarından biri. Çocukluğunu dindar bir çevreye uyum sağlayamadığı için zor geçirmiş. Yetişkinliğinden itibaren toplumun dayatmalarına, bu toplumsal dayatmaların kişinin kendini gerçekleştirme sürecine zarar verdiğini düşünmüş ve savaşmıştır. Bireyin gelişimini sağlıklı bir şekilde tamamlaması için bütün oluşumlardan, kutuplaşmalardan, gruplardan ve cemaatlerden uzak durmasını savunur. Bütün toplum bir uyuşmuşluk içinde olsa da birey yalnız başına tıpkı doğada kendini ancak yalnızlığıyla var eden bir bozkırkurdu gibi olmalıdır.
Bozkırkurdu, 20’nci yüzyılın kült kitaplarından biri. Kimlik sorunlarına yönelen Hesse’nin “Der Steppenwolf” adıyla yayımlanan romanının başat karakteri Harry Haller (H.H). Baş harflerinin yazarı Hermann Hesse ile aynı olması, roman içinde otobiyografik detaylar olduğu izlenimi verir. Diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de yoğun bir şekilde yaşam kaygısı güden, yaşamı anlamlandıramayan, sürekli düşünen, düşündükçe anlayan, anlamın ağırlığı altında ezilen bireyi görürüz.
Bozkırkurdu’nun Türkçe edebiyatımızda izlerini taşıyan, kimlik sorunlarına yönelen, kişinin toplum içinde sığ yaşamlara sığdırılmaya karşı verdiği savaşın belki de en güzel temsili Oğuz Atay‘ın Tutunamayanlar‘ı. Yaşadıkları dönemler arasında yüzyıllar olsa da insanın yazgısı değişmiyor. Her dönem belli acılar, savaşlar, yokluklar, değişimler yaşansa da toplum diye adlandırdığımız kitlenin içinde her daim tutunamayan bozkırkurtları olmuştur, olacaktır.
Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar‘ı bir intiharla başlar. Selim Işık çevresinde Turgut Özben’in kendini bulma çabasını anlatır. Gitgide yalnızlaşmasını. Selim Işık, yaşama tutunma derdi olmayan bir bireyken; Turgut Özben yaşam savaşının sonucunu kaybederek bir tutunamayana dönüşmüştür. Yani kabul gören hayat şartlarına uymuş, mühendis kimliği altında evli ve bir çocuk babası. Dönemin beğenisiyle döşenmiş bir eve ve ayaklarını yerden kesecek bir arabaya sahip. Ancak gözlerini bir kere farklı bir dünyaya açtığı için topluma ayak uyduramadığını sonradan fark eder.
Hesse ve Atay’ın eserlerinde, bireyin kimlik sorununu, kendini bulma çabasını, varlığını hiçbir topluluğa armağan edememesinin sonunda intiharın eşiğinde bireyleri görürüz. Oğuz Atay bu bireyleri disconnectus erectus yani “tutunamayan” olarak tanımlar. Hermann Hesse ise “Amaçlarından hiçbirini paylaşmadığım, sevinçlerinden hiçbiri bana bir şey söylemeyen bir dünyanın ortasında bir bozkırkurdu, bir sefil münzevi olmayıp ne yapacaktım!”* diyerek bireyini haklılaştırır. Atay, disconnectus erectus tanımını yaparken Hesse gibi bir hayvan olarak tanımlar: “Tutunamayan (disconnectus erectus): Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsan boyunda olanları bile vardır. İlk bakışta, dış görünüşüyle, insana benzer. Yalnız, pençeleri ve özellikle tırnakları çok zayıftır.”**
Türkçe edebiyatı için değerli bir roman olan Tutunamayanlar‘ın yazarı Oğuz Atay; yaşarken anlaşılmak istenen bir yazar olmak istemiş. Kuşkusuz Hesse de. Okurlarına öncelikle kendilerini hemen bir tutunamayan ya da bozkırkurdu olarak değerlendirmemelerini önermişler. Dönemlerinde her iki yazar da büyük eleştirilerle karşı karşıya kalmıştır. Çünkü toplumsal değil bireysel konulara yönelmişler. Hesse’nin eserleri yaşadığı dönemde, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Almanya’da yasaklanmıştır. Her iki yazar, büyük acılar çeken topluma odaklanıp, toplum sorunlarını çözmek yerine bireyi deşmeyi, eleştirmeyi tercih etmişler. Böylece birey kendini eleştire eleştire, hiçbir sisteme uymak istemez, topluma yararsız insanlar haline gelir.
Bozkırkurdu kahramanı Harry Haller, bulunduğu ortamlarda düzene, rahatlığa dayanamaz. Harry’ye göre bu insanlar anlamı olan her şeyin içini boşaltıp odalara dolduruyorlar. Umarsız bir şekilde son derece rahat koltuklarına gömülüp binlerce kez çoğaltılıp, değiştirilmiş tabloları izler. Harry’yi rahatsız eden bu durumu Tutunamayanlar‘ın kahramanı Selim Işık ise böyle değerlendirir:
“Duvarlar, resim yaptığı dönemden kalma ‘eserler’le doluydu. Nermin çerçeveletmiş hepsini; benimle öğünüyor. (…) Bir resim aşağıda, bir resim yukarıda; bir duvar resimle doldurulmuş, bir duvarın yarısı boş; simetriyi bozmak için. (…) Ev sahibi de kızmıştı duvarların bu renge boyandığını görünce ama belli etmemişti. Tavana kadar aynı renk, böylece düzlemler daha kesin beliriyor, modern sanatın burjuva yaşantısına katkısı. Efendim? Oysa ne güzeldi eskiden: tavana bir karış kala bir parmak kalınlığında koyu renk, yatay bir çizgi çizilirdi; duvarın rengi orada biterdi işte. (…) Tek parti devrinin kalıntısı, fazla askeri bir düzen.”
Düşünen bireylerin, düşündükçe ayrımına vardıkları yaşama gitgide yabancılaştığını Harry Haller böyle nitelendirir:
“İnsanların büyük çoğunluğu yüzmesini öğrenmeden yüzmek istemez.’ Ne anlamlı bir söz, değil mi? Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için dünyaya gelmişler, suda değil. Ve düşünmek istememeleri de doğal, çünkü yaşamak için yaratılmışlar, düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri bir noktaya ulaşabilir; ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir. Böyle biri ve bir gün gelip suda boğulur.“
Harry Haller, Selim Işık, Turgut Özben. Farklılıklarının farkına vardıklarında artık hiçbir zaman mutluluğa erişemeyeceklerini anlarlar. Yaşamın ortasına açılmış o koca delikten yalnız başlarına ya düşeceklerdir ya tutunacaklar. Çünkü Turgut Özben’in de dediği gibi “Yaşamak ölmek gibi değil. Bazı zorlukları var bir kere. Daha çok tehlike karşısında insan. Çoğunlukta değiliz. Ezilebiliriz. Biz…”
* Bozkırkurdu, Hermann Hesse, Kamuran Şipal, Yapı Kredi Yayınları ** Tutunamayanlar, Oğuz Atay, İletişim Yayınları
Cinsiyetçilikle mücadelede bir numaramız olan Erktolia, Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği’ne TÜSİAD’da geçen iş adamı tabirinin iş insanı şeklinde değiştirilmesi çağrısında bulundu.
İş dünyasında kadın erkek eşitliğini sağlamak amacıyla çalışmalar gerçekleştiren ve bildirilerinde cinsiyetçi “iş adamı” tabirini kullanmayan TÜSİAD’a isminin de değiştirilmesi hususunda çağrı yapan Erktolia bir de imza kampanyası başlattı.
Erktolia“Adam kelimesini insan kelimesinin yerine kullanmaya devam ettiğimiz sürece, adam olmayan insanlar, yani kadınlar toplumsal hiyerarşide daima daha aşağıda yer almaya, bu şekilde yaşamaya ve çalışmaya mecbur bırakılacaklardır. Erktolia tam da bu hiyerarşinin yıkılması için, kadın ve erkeğin dilde de eşit olarak temsil edilmesi için çalışma gösteren bir platformdur” şeklinde açıklama yaptı.
İklim değişikliği ciddi boyutlara gelirken herkes kendi alanı içerisinde sorumluklarını yerine getirip, farkındalık yaratmaya çalışıyor.
Felaket düzeyine varan iklim değişikliği karşısında müze ve kültür kurumlarının sorumlulukları nelerdir? Gelecek kuşaklar için kültür mirasının koruyucusu ve bilgi üreticisi olarak bu kurumların, gezegenin geleceğine ilişkin tartışmalara katılmaktan başka çaresi yok. Toplumsal değişimi etkileme ve ilham verici düşünce pratiklerini teşvik etme potansiyelleri sayesinde bu kurumlar, ne yapılabileceği ve neler yapılması gerektiğine dair temel bir konumda bulunuyor.
SALT, 2015 Paris İklim Konferansı paralelinde, herkesi çevre üzerindeki bireysel ve küresel etkileri sorgulamaya teşvik eden, iklim değişikliği odaklı bir program başlatıyor.
SALT Beyoğlu’nda 27 Kasım ile 4 Aralık tarihleri arasında gerçekleştirilecek ilk program kapsamında, iklim değişikliğiyle doğrudan ilişkili çevre meselelerinde çeşitli eylem ve araştırmaları irdeleyen sekiz belgesel filmingösterimi yapılacak.
SALT, Eylül 2015’te petrol, kömür veya gaz şirketlerinden destek kabul etmeyeceğini duyurmuştur.
Fotoğraf: SALT Beyoğlu, Iwan Baan
ArtCOP21 düzenlediği iklim değişikliği odaklı küresel kültür festivali filmleri aşağıdaki gibidir:
27 Kasım, 19.00 Gösterim: Avi Lewis, This Changes Everything, 2015 SALT Beyoğlu, Açık Sinema
28 Kasım, 12.00-19.00 STK Fuarı SALT Beyoğlu, Forum
28 Kasım, 17.30 Gösterim: Jerry Rothwell, How to Change the World, 2015 SALT Beyoğlu, Açık Sinema
28 Kasım, 19.30 Gösterim: Wim Wenders ve Juliano Ribeiro Salgado, The Salt of the Earth, 2014 SALT Beyoğlu, Açık Sinema
29 Kasım, 16.00 Gösterim: Orlando von Einsiedel, Virunga, 2014 SALT Beyoğlu, Açık Sinema
29 Kasım, 18.00 Gösterim: Jeff Orlowski, Chasing Ice, 2012 SALT Beyoğlu, Açık Sinema
1 Aralık, 19.00 Gösterim: Rachel Boynton, Big Men, 2013 SALT Beyoğlu, Açık Sinema
2 Aralık, 19.00 Gösterim: Robert Kenner, Merchants of Doubt, 2015 SALT Beyoğlu, Açık Sinema
4 Aralık, 19.00 Gösterim: Kip Anderson ve Keegan Kuhn, Cowspiracy: The Sustainability Secret, 2014 SALT Beyoğlu, Açık Sinema
Medeniyetimizi hayvanlar üzerinde kurduğumuz tahakkümün üzerine inşa ettik. Onlar doğdular; biz araç olarak, yemek olarak, eğlence aracı olarak onları sömürdük. Katliamlar düzenledik, bayram dedik. Auschwitzler inşa edip ismine ticarethane diye seslendik. Hapishanelere tıktık merakımızı giderdik.
Döve döve dans etmeyi, itaat etmeyi, şaklabanlık yapmayı öğretmeye çalıştık. Onlar ise sürekli direndi. Başkaldırdı. Gözlerinden yaşamak istediklerini söyleyen cümleler fışkırmasına rağmen, bizler görmezden geldik. Peki, neden yaptık bunları? Farkında mıydık tüm bunları gerçekleştirirken? Planlı yok oluşumuzun projesiniçizip ellerimizle inşa ettiğimiz uygarlık, gerçekten gerekli miydi? Peki, şu an mutlu muyuz? Huzurla mı dolup taşıyor içimiz? Gırtlakladığımız dünya varlıklarının vicdan azabını derinlerimizde bir yerlerde hissetmiyor muyuz?
Geçtiğimiz günlerde Hollanda‘nın kuzeyinde bulunan Purmerendkentinde yaklaşık 50 kişiyiyaraladığı gerekçesiyle bir baykuş, ömür boyu hapse çarptırıldı. Bölgede yürüyüş ya da koşu yapan kişilere gaga darbeleriyle zarar verdiği iddia edilen baykuşun salınması durumunda benzer davranışları sergileyeceği düşünüldüğünden, verilen kararın gerçekleştirilmesi gerekliliği de dile getirildi. Belediye tarafından kuşların hapsedildiği bir barınağa konan baykuşun doğaya salınması için bölgedeki hayvan özgürlükçüsü ve çevreci topluluklar eylem başlattı. Kurulan baskılar sonucu ilgili baykuşun başka bir yere sevk edildiği de dile getirilenler arasında.
Dünya üzerindeki söz sahibi olduğunu düşünen bir türün temsilcisi bizler, baykuşlara yaşamayı reva gördüğümüz dünyaya sırtımızı çevirerek bizlere zarar verdiği gerekçesiyle kanatlı bir hayvanı kafes ardında yaşamaya itebiliyoruz. Merak ediyorum baykuşlar tarafından öldürülen bir insan mevcut mu? Mevcutsa sayısı kaç? Bizim öldürdüğümüz baykuşların sayısından fazla mı? Üzerine bastığımızda yılanlar bizi neden ısırır? Kesmeye götürdüğümüz boğalar elimizden kurtulduğunda neden kaçar? Afrika’da filler insanlara saldırma eğilimlerini neden sıklaştırdılar? Bir hayvan direnişi ile karşı karşıya mıyız yoksa? Kitlesel bir direniş elbette ki söz konusu değil, fakat bireysel inisiyatiflerin sonucu karşımızda bizlere itaat etmek istemeyen varlıkların gerçekliği ile karşı karşıyayız. Hayvanlar, düzenimizin gönüllü bekçileri veya paralı köleleri olmaya niyetli değil. İtaat olgusuna o kadar takılmış durumdayız ki bunun için sayfalar dolusu yazdığımız yasal düzenlemelerimiz var. Peki, bu düzenlemeler ne kadar vicdan odaklı? Ne kadarı tüm dünyayı huzura erdirebilecek nitelikte? Sanırım henüz böyle bir düzenleme dünya genelinde insan medeniyetleri tarafından hayata geçirilemedi.
Fotoğraf: Rick and Nora Bowers/VIREO
Yargı ile çözmeye çalıştığımız adalet anlayışımızın hapsettiği binlerce beden, verilen cezaların tamamlanmasını ya da ölmeyi gri duvarlar arkasında beklemekle beraber, yaptıklarını hata olarak algılaması bekleniyor. Baykuş örneğinde olduğu gibi çevresel koşullar, yaşamların içerisinden geçtiği süreçler ve beyinlere sokulan dogmaların hiçbir önemi yokmuşçasına, yapılan eylemle sınırlandırılarak kişiler cezalandırılmakta ve verilen cezalar sonuçlansa dahi dönülen yaşamda benzer olayları tekrar ederek yaşamak durumunda kaldıkları bir dünyaya geri yollanmaktadırlar. Bir çocuk hırsızlık yaptığında karşılığında yıllarını bir kafes içerisinde tecrit ettirirken huzurlu olduğunu iddia ettiğimiz küçük dünyamızda ne kadar da vicdanımız rahat. O çocuktan daha suçlu olduğumuz halde. Merak ediyorum canavarca eğilimler göstermiyor oluşunuzun nedeni – ki kendimizden olana verdiğimiz zararlar da dâhil birçok kötü davranışı bizler geliştirdiğimiz ahlaki yapılanmanın dışında tuttuğumuzdan canavarca davranmıyormuş gibi hissediyoruz.- gerçekten yasalar karşısında suçlu olarak nitelendirilip cezalandırılmaktan korktuğumuzdan mıdır? Eğer öyle ise vay halimize.
Başlıca problemimiz yasal düzenlemelerimizi vicdani ve etik bir anlayış üzerine kuramayışımız ve dünya üzerinde bulunan çok küçük bir kitlenin çıkarlarına uygun biçimde düzenlemiş olmamızdan kaynaklıdır. Güney Afrikalı yazar ve hukukçu Cormac Cullinan tarafından kaleme alınan Vahşi Hukuk isimli kitapta mevcut batılı hukuk anlayışına sahip yapılanmalarımızın baştan sona köklü bir değişikliğe gitmesi üzerine durulmakla beraber, gereken hukuki yapılanmanın tüm çevreyle ilgili yapıları ve canlı varlıkların kendi doğal yaşam tutumlarını gözetmemizin üzerine eğilir. Bu durum yalnızca hayvanların yaşamlarını hukuk ile garanti altına almayı öğütlemekle kalmaz aynı zamanda insanların da maruz kaldığı çevresel durumların ve onları sergilediği davranışlara iten etkenlerinde detaylı irdelenmesine olanak sağlayacaktır. Gün boyu reklamlara maruz bıraktığınız bir bireyin kredi kartı borçlusu olmasının nedeni bilinçsiz harcama mı yoksa harcamanın yaşamı mutlu kıldığına inandırılmış olması mı? Peki, cinayetler suçken, savaşlarda binlerce inanın öldürülmesinin cesaret örneği olarak nitelendirilmesinin nedeni nedir? Adaletten anladıklarımızın çöp oldukları aşikâr. Peki, gerçek adalet nerede? Nietzsche’nin dediği gibi “İki temel sorunu var insanlığın; Adaletsizlik ve anlamsızlık. Birine karşı hukuku bulduk, diğerine karşı sanatı. Ama insanlar hukuka ulaşamadı… Ve sanat insanlara…”
Kafeslerin olmadığı bir dünya dileğiyle… Yaşasın özgür baykuşlar!