Ana Sayfa Blog Sayfa 743

Kutup Martısı Rize kıyılarında fotoğraflandı

Kuş gözlemcisi Murat Saltuk, çok uzun zamandır, 140 yıldır Türkiye’de rastlanmamış bir martı türünü fotoğraflamayı başardı. Kutup martısı (Larus hyperboreus) olduğu belirlenen tür, Türkiye’de fotoğraflanan 475’inci kuş türü olarak kayıt altına alındı.

Murat Saltuk, geçtiğimiz Cuma günü Rize sahil şeridinde dolaşırken 140 yıldır  Türkiye kıyılarında görülmeyen bir Martı türünü fotoğrafladı. Fotoğraflanan kuşun önce hangi tür olduğuna karar verilemedi. Ancak  Türkiye’nin önde gelen kuş gözlemcilerinin bir araya gelerek fikir yürütmesi sonucu, bu türün en son 1874 yılında İstanbul’da görülmüş “Kutup martısı” olduğuna karar verildi.

Haberin yayılması sonucu ülkenin çeşitli yerlerinden Rize’ye gelen pek çok kuş gözlemcisi Rize Valisi Ersin Yazıcı’nın özel izni ile RİPORT Rize Liman sahasındaki gümrüklü alana girerek, duvar üzerine konmuş kuşu fotoğrafladı.

Kutup martısını ülkemizde fotoğraflayan ilk kişi olan Murat Saltuk, bu durumdan duyduğu gururu şu sözlerle ifade etti: “Bu kuşun görülmesi ülkemiz için çok büyük bir olay. Dünyada genelde kuzey bölgelerde yaşıyor. Buralara kadar gelmiş. Bu kuşun kaydını almak Rize’ye nasip oldu. İlk kaydı almış olmam da benim için büyük bir gurur oldu.”

Türkiye’nin her yerinden, 140 yıldır ülkemizde rastlanılmayan Kutup martısını görmek için kuş gözlemcilerin toplanması üzerine Rize Fotoğraf Sanatı Derneği Yönetim Kurulu üyesi Yusuf Berber, bu bölgenin korunmasını ve kuş gözlem istasyonu haline getirilmesini önerdi.

Rize Fotoğraf Sanatı Derneği (RİFSAD) Başkanı Emin Kanbur ise, Rize’nin gerçekten fotoğraf konusunda doğa harikası bir olduğunu ifade ederek, şunları kaydetti:

“Türkiye’nin 30’a yakın endemik flora çeşitliliğinin yüzde 13’ü Rize’de bulunmaktadır. Florası ve faunası ile mükemmel bir ildeyiz. Bu ilde tabiki başlı başına fotoğrafçılığın bir ana dalıda kuş fotoğrafçılığıdır. İzmir, İstanbul, Samsun, Mersin ve diğer illerden gelen profesyonel kuş fotoğrafçıları, Rize’de toplandı. Bugün 1874 yılından sonra ilimizde ilk defa kuş gözlemcileri tarafından Kutup Martısı’nın fotoğrafı görüntülendi.”

Kaynak: HaberTürk, Deniz Haber
Hazırlayan: Selma Çam
Fotoğraf: ResimSitesi

Dünyadaki altı kuzey beyaz gergedanından biri daha öldü

Hayvanat bahçesi yetkilileri, San Diego Hayvanat Bahçesi Safari Parkında, dünyadaki altı kuzey beyaz gergedanlarından sadece birinin pazar günü öldüğünü söylediler.

Angalifu, 44 yaşlarındaydı ve görünüşe göre yaşlılıktan öldü.

Safari Parkı küratörü Randy Rieches, “Angalifu’nın ölümü bizim için çok büyük bir kayıp. Sadece çok sevildiği için değil, aynı zamanda bu harika türü yok oluşa bir adım daha yaklaştırdı” diye ifade etti.

Onun ölümü ile birlikte San Diego Hayvanat Bahçesinde sadece bir tane kuzey beyaz gergedanı kaldı. Geriye kalan dişi kuzey
beyaz gergedanının ismi Nola. Bir tanesi de Çek Cumhuriyeti hayvanat bahçesinde; üç tanesi de Kenya’da koruma altında.

Gergedan boynuzları hançer sapı yapımı için kaçak avcılar için değerlidir ve ne yazık ki afrodizyak olarak da kullanılır. Sonuç olarak, kaçak avcılık, gergedanları tükenme eşiğine kritik şekilde tehlike altına itti.

Nola ile Angalifu’nun çiftleşme girişimleri başarısızlıkla sonuçlandı.

Sadece geçen hafta, Kenya Ol Pejeta Kutsal Hayvan Korumacıları, bir eril iki dişi kuzey beyaz gergedanının doğal şekilde yeniden üreyemeyeceklerini kabul ettiler. Hayvanlar, Aralık 2009’da, Çek hayvanat bahçesinden Kenyalı korumacılara, esaret ortamından ise doğal çevrede daha kolay üreyebilmeleri umuduyla uçakla transfer edilmişti.

Artık, türleri, tüpte döllenme aracılığı ile canlı tutmak için çaba harcanacak. Bu deney, bir güney beyaz gergedan taşıyıcı anne ile gerçekleşebilir. Güney beyaz gergedanların soyları 19. yüzyılın sonunda neredeyse tükendi. Yıllarca mücadele edilen koruma çabaları, yavaş yavaş hayata geri getirdi.

Kaynak: Huffingtonpost.com
B
aşlık Fotoğrafı: Wikipedia
Çeviri:
Yeşim Özbirinci

Ocak ayında Batı Karadeniz’de petrol aranacak

0

Uluslararası Petrol ve Doğalgaz Stratejileri Sempozyumu Galası ve Türkiye Petrolleri 60. Yıl Resepsiyonu’nda Karadeniz’de petrol arama çalışmalarına başlanılacağını açıklayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu noktada yerli bir petrol sondaj platformunun yapılması ihtiyacının da ortaya çıkabileceğini belirtti.

Uluslararası Petrol ve Doğalgaz stratejileri sempozyumunun Galası ile Türkiye Petrolleri’nin 60. yıl resepsiyonunda konuşan Erdoğan, artık yerel petrol platformuna ihtiyaç duyulduğunu ve sondaj çalışmalarının da yerel kaynaklarca yapılacağını açıkladı.

Petrol, Şile’den 100 kilometre açıkta ve 2 bin 93 metre derinlikte aranılacak. Çalışma Shell ile Türkiye Petrolleri A.O. arasında 14 Şubat 2014 tarihinde yapılan anlaşmaya uygun olarak yürütülecek. Türkiye Petrolleri tarafından yürütülen Batı Karadeniz Petrol Arama Projesi çerçevesinde Shell 4 adet sondaj gemisi kullanacak. Gemiler ise, Liberya bayraklı Noble Globetrotter 2 (Asil Gezgin), Malta bayraklı Ben Nevis ve Makalu, Norveç bayraklı Havila Borg.

2015 yılı boyunca gemiler Bandırma, Derince, İstanbul ve Haydarpaşa limanını kullanarak petrol arayacak. Bildirilene göre, ilk aramanın maliyeti 680 milyon TL olacak. Operasyonun 4 ay içinde tamamlanması planlanıyor ve sondajın ilk 12 haftada tamamlanması hedefleniyor. 16’ıncı haftada hala petrolün bulunmamış olması halinde, gemilerin bölgeyi terk etmesine ve kuyuların kapatılmasına karar verildi.

Kaynak: Enerji Gazetesi
Hazırlayan: Selma Çam
Başlık Fotoğrafı: © Terry Whittaker

Modern Nuh Tufanı, Hasankeyf

0

Yaşamını çevreye, doğaya ve canlılığa adamış biri olarak mücadele veren ve bu mücadeleyi sadece Batman ya da Hasankeyf ile sınırlandırmayıp yeryüzü meselesi olarak gören biri olarak tanıyoruz Emin Bulut’u. Hasankeyf’in tarihselliğini, doğasını merkezimize alarak başlıyoruz röportajımıza. Neleri kaybedebileceğimizi ve her zorluğa rağmen mücadele etmemiz gerektiğini unutmadan…

Kapitalizmin en derin kademelerinde yaşamak önemli bir aşamadır”

Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

Her inanç ve milletten insanların iç içe yaşadığı bir coğrafya olan Batman’ın Hisar Köyü’nde 1973 yılında dünyaya geldim. Bu topluluklar binlerce yıldır beraber yaşadığı için bütün kültürleri ve değerleri içinde hisseden bir aileden ve toplumdan geliyorum doğal olarak. Aile olarak 1978 yılında Batman kent merkezine göç etmemizle farklı bir kültür yapısının ve kapitalizmin en derin kademelerinin içine de girmiş olduk. Bu olayla hem kültürel hem de maddi olarak yoksullaşmamız önemli bir aşamadır benim hayatım açısından.

Bu geçiş aşamasıyla da beraber mücadelenizin şekillenmesini nasıl tanımlarsınız?

1985-1995 yılları, yaşadığımız bölge açısından zorlu dönemlerdi. Bu açıdan ilk yaşam mücadelesi öğrenci hareketleriyle başladı tabii. 4-5 arkadaşla birlikte 1995 yıllarında Batman Çevre Gönüllüleri Derneği’ni kurmamızla çevre odaklı bir mücadeleye dönüştü. Bu dönemde Batman’a termik santral kurulması derneğin oluşumunu tetikleyen sorun oldu. 1996-1997 yıllarında  ise Ilısu Barajı’nın yapımıyla göreceği zarardan ötürü Hasankeyf ilçesine yoğunlaştık ve yine kurucuları arasında yer aldığım Hasankeyf Gönüllüleri Derneği’ni kurduk. Hasankeyf için verdiğimiz mücadelenin yanında Hevsel Bahçeleri, Batman Kent Ormanı Projesi, bu bölgedeki dağlarda yaşayan Çorik keçisi olarak da bilinen dağ keçisinin yaşam alanının korunması için geliştirilen projeler ve Batman’ın tanıtımıyla ilgili projeler olmak üzere ekolojik merkezli birçok alanda mücadele vermeye devam ediyorum.

Kent ormanımız bilinçli bir şekilde bakımı yapılmayarak kurumaya terk edildi.”

Sürekli gündemimizde olduğu için öncelikle kent ormanı projenize değinmek istiyorum. Bu proje nasıl bir süreçte devam ediyor?

Şehrin ve Batman Üniversite’sinin alanında 2002 yılından itibaren bu projeyi Batman Çevre Gönüllüleri Derneği olarak oluşturmaya çalışıyoruz. Tüm kurumlar, öğrenciler ve aktivistlerle birlikte bir milyon palamut ekmiştik. Fakat şehirlerdeki yapılaşmaya hakim olan TOKİ buraya göz dikti ve iki bin adet konut yapımına başladı. 3-4 yaşlarındaki meşe ve palamut fidanlarımızın bir kısmı Orman İşletme Müdürlüğü tarafından bilinçli olarak sulanmayarak kurumaya terk edildi. Kırk bin dönüm arazi üzerindeki Batman’a oksijen deposu olacak bu proje malesef şuan büyük tehlike altında. Bu konuda yaptığımız basın açıklamaları ve duyuruların ses getirmesiyle valilik bölgenin orman olarak kalması için Orman İşletme Müdürlüğü’ne yeni bir yazı hazırladı. Şu anki düzenlemeye göre alanın yaklaşık 10 bin dönümü yeni fakülte binaları için üniversiteye bırakıldı. Kurumaya terk edilmiş alan için ise baharda yeniden pilot bir proje ile kent ormanını oluşturma çabalarımızı sürdüreceğiz.

Hevsel Bahçeleri hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Güneydoğu’daki en önemli çevre hareketlerinden biri de Hevsel hareketidir. Hevsel Bahçeleri UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine aday ve binlerce yılllık geçmişe sahip  bir bölge. Diyarbakır’da, Dicle Nehri kıyısında bulunan dünyanın en doğal botanik bahçelerinden biridir. Burada birçok endemik tür olduğuna eminiz. Otuz tür kuş, ağaç türleri, yine otuza yakın henüz sınıflandıramadığımız endemik bitki türleri bulunmakta. Bu bölgede süren çok çeşitli yaşam biçimleri ve canlı türleri var. Fakat Hevsel Bahçeleri de ülke genelinde yaygın olan imar sorununu ciddi olarak halen yaşamakta. Bu konuyu Dicle Üniversitesi ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ile görüşmeye devam ediyoruz. Ben hükümeti eleştirirken Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne de çok büyük görev düştüğünü ve maalesef bu konuda eksikliklerin olduğunu söylemek zorundayım. Biz Hevsel Bahçeleri’ni çok önemsiyoruz ve buraya mutlaka dikkat çekmemiz gerekiyor. Hevsel Bahçeleri mutlak suretle dünyanın en doğal ve en büyük botanik bahçesine dönüştürülmelidir.

Batman’ın tanıtımının ve bu bölgeye özgü olan Çorik keçisinin mücadelenizde nasıl bir yeri var?

Çorik keçisi olarak adlandırdığımız dağ keçisi bu bölgedeki Raman Dağları, Mava Dağları ve Gareto Dağları’nda yaşamını sürdürüyor. Bölge halkı aynı zamanda yetiştiricik de yapıyor. Biz de Batman’da yeni kurduğumuz Batman Doğal Yaşamı Koruma Derneği ile birlikte proje hazırlayarak, Çorik keçisini koruma altına almayı amaçlıyoruz. Bu konuda UNDP ve Birleşmiş Milletler’e de başvurularımız olacak. Ayrıca şuanda başkanlığını yürüttüğüm Batman Turizm ve Tanıtım Derneği olarak çevre duyarlılığı konusunda projelerimiz oluyor. Örneğin mücadelemize katkı sundukları için yaklaşık 2 bin 500 doğa, çevre ve kültür aktivistini Batman’da incir ve nar ağaçlarından oluşturduğumuz doğal kamping alanlarında ücretsiz olarak misafir ettik; ekoloji, çevre, iklim konusundaki bilgilerimizi paylaştık. Bu etkinlikle birlikte mücadelemiz uluslararası ve güzel bir boyut kazandı.

Ilısu Barajı Hasankeyf’e çok zarar verecek bir ahtapot projedir”

Hasankeyf’i ele alırsak, bu konuda birçok şey yazıldı çizildi. O bölgede doğmuş ve yaşamış biri olarak sizin izlenimleriniz nelerdir?

Hasankeyf tarihiyle, doğasıyla ve kültürüyle birlikte; bin 500 canlı türünü, endemik bitkileri, çizgili sırtlanları, sayısı 350’yi bulan ören yerlerini, höyükleri, antik kent yerleşimlerini içinde barındıran çok değerli bir bölge. Dicle Nehri ise, yeryüzünde insanım, canlıyım ve bitkiyim diyen her unsurun varolduğu merkezdir, tarihi bir medeniyettir.

Ilısu Barajı’na yaklaşımınız nasıl?

Planlaması 1954 yılında Adnan Menderes döneminde yapılmış Ilısu Barajı’yla birlikte tüm bu medeniyet; iki Kıbrıs toprağı boyutunda verimli arazi, seksen köy ve dünyanın en önemli antik kentlerinden olan Hasankeyf sular altında kalacak. Göçler uzun süredir devam ediyor, en az yüz bin insan göç etti ve etmeye devam ediyor. Hepsini hesaba kattığımızda büyük değerleri maalesef sulara gömecek devasa ahtapot proje olarak görüyoruz biz HES barajını. Hatta mitolojiye göre Nuh’un gemisinin hikâyesinin geçtiği coğrafya olduğu için ben Ilısu Barajı’nı 2. Nuh Tufanına benzetirim. Birçok medeniyete ev sahipliği yapmış, Yukarı Mezopotamya’nın belki de en eski medeniyet ve inançlarını barındırmış çok verimli bir havza sular altında kalıyor bu proje ile. 

7 kez ölümden döndüğüm suikaste uğradım.”

Bildiğimiz gibi Ilısu Barajı’nı engellemek için birçok aktivistlerden, STKlardan oluşan; çeşitli devlet kurumlarından ve bilimsel alanlardan tepkilerde bulunuldu. Sizin bu noktada duruşunuz nedir?

Hasankeyf mücadelesi bugün Türkiye’deki çevre hareketinin en önemli başlangıç noktasıdır. Nükleerden önce, termik santralden önce Hasankeyf’in ekolojik, doğal, tarihi ve kültürel yapıları için bu HES barajına karşı tepki geliştirilmiştir. Biz de uzun yıllar önce Batman Çevre Gönüllüleri Derneği’ni kurarak çok ciddi tepkiler ortaya koyduk, meydanlarda veya parklarda ağızlarımızı bantlayarak, zincirden insan halkaları oluşturarak eylemler yaptık, yürüyüşler düzenledik. Ve bayağı da ses getirdik, hatta bir arkadaşımız termik santral firmasının saldırısına uğradı ve ölümden döndü. Ben de aynı zamanda devlet memuruyum. Sağlık çalışanıyım. Ilısu Barajı’na karşı mücadele verirken 7 kez sürgün edildim kendi şehrimden, 7 kez ölümden döndüğüm suikaste uğradım. Üstelik bunlardan ikisini birebir hissettim, diğerleri ise bazı güvenlik birimlerince bize söylenenler, bilmediklerimiz.

Peki, tüm bu saldırıların dayanağı ne olabilir?

Tabii biliyorsunuz önceki dönemlerde orada hem devletin bir şiddeti var, hem örgütlerin psikolojik baskısı var -ister PKK olsun ister Hizbullah olsun- ve feodalizm dediğimiz aile baskısı da var. Burada dört büyük gücün arasında çevreyle nasıl haşır neşir olacaksınız, çok farklı bir durum ve çok zor şartlar altında sivil toplum olarak aktivizm açısından çalışmalar yaptık. Aslında projenin başlangıç döneminde Hasankeyf için dönemin firmaları, toprak ağaları ve şeyhleri devletle birlikte çok ciddi bir şekilde lobi yapıyorlardı. Hatta ara ara bazı hükûmetler döneminde bu proje rafa kaldırılıyordu. Fakat toprak şeyhleri, ağaları bu toprak tapularını acilen kendi üzerlerine alıp buradan alacakları istimlak parasının hesaplarını yaparak mevcut hükümete “bu projeyi yapın” diyordu. Böyle bir zihniyet hakimdi ve biz bunlarla da mücadele ettik. 

Hasankeyf dünyanın halen yaşamakta olan en eski ekolojik kentlerinden biridir”

Yüksek mercilerin bu projeye yaklaşımı ekonomikken yerel halkın tepkisi ne oldu? Sizi nasıl karşıladılar?

Hasankeyflileri biliyorsunuz, hem geçmişten hem sistemden kaynaklı olarak biraz muhafazakar bir topluluktur, içe kapalıdır. Geçmişine bakarsak eski Arap bedevi kabileleri oraya yerleşmişler ve açılamıyorlar, o yüzden gelen her sistem onları asimile etmiş. Buranın insanlarına karşı hassasız, onları da düşünüyoruz. Başta çeşitli sebeplerden dolayı ekolojinin ya da yaşamın, nehirlerin akıntısının durdurulmasıyla ekosistemin bozulduğunun farkında değillerdi. Aç oldukları, paraya ihtiyaçları olduğu, sıkıntıda oldukları için ya da yaşamı bir noktadan görebildikleri için bu hareketlere çok sıcak bakamıyorlardı. Biz bu noktada onlara; onların hayat biçimine saygı duyarak, onların benimseyebileceği yaklaşımlar sunduk. Sonradan anladılar ki gerçekten devlet onlar için değil; tamamen sermaye için, atalarının doğduğu mezarları ve kemiklerini dahi yokedebilecek bir sistemle ilerliyor. İşte bu sistemden dolayı yeni yeni farkına vardılar, devletin bu işi ticaret gözüyle, rant gözüyle gördüklerini anladılar. Ama biraz da iş işten geçti; çünkü barajın neredeyse %60’ı tamamlandı. Ama halk da yavaş yavaş bizim eylemsellik hareketimize katıldı, kendi çapında çadırlar kurarak sesini yükseltmeye Hasankeyf’in köprüsünü kapatmaya başladı.

Bu destekte bölge halkının yaşam biçiminin de etkisi olduğunu söyleyebilir miyiz? Nasıl bir yaşam biçimi hakim bu bölgede?

Hasankeyf dünyanın yaşayan ilk ve en eski ekoköylerinden, ekolojik kentlerinden biridir. Çünkü bu bölge, beş bine yakın tescilli mağarası ve buna paralel Dicle Vadisi boyunca uzanan yine yaklaşık beş bin mağara olmak üzere toplamda on bin mağarasıyla Dicle Vadisi boyunca ekolojik yaşamla bütünleşen bir merkezdir. Organik yaşamdan organik tarıma kadar hayatın her yönüyle ekolojik bir yaşam Dicle boyunca sürdürülüyor. Örneğin şuanda vadi boyunca Çayüstü, Oymataş, Alaaddin Köyleri ve Zerraki Mezrası’nda hiçbir yapılaşma olmadan mağara yaşamlarını bin yıldır sürdürüyor. Tarımda damla sulama gibi teknikler kullanılmıyor. Kayalar oyularak veya nehirden kanallar oluşturularak gerek yağmur suyu, gerek nehir suyundan, gerekse içme sularından arta kalan doğal oyuklarla sulama yapıyorlar ve hem bu sistemi devam ettiriyorlar hem de ekolojik yaşamı birebir yaşıyorlar. Gübre olarak da hiçbir zararlı kimyasal gübre kullanmıyorlar ve doğal gübre yetiştiriciliği yapıyorlar. 

Peki, bu köylerin Ilısu Barajı’nın verdiği ve vereceği zararın yanında yaşadıkları zorluklar var mı?

Maalesef devlet bütün bu köyleri de boşaltıp modern köy yapmaya çalışıyor. Biz ise buna karşı köylüleri, vatandaşı bilinçlendirmeye çalışıyoruz. Birebir haftasonlarımızı orada geçirmeye çalışıyoruz. Tiyatro gruplarımızla, çevre gruplarımızla, kültürel faaliyetlerde bulunan derneklerimiz ve oradaki yerel belediyelerin de içinde olduğu yerel kurumlarımızla köylülerimizin moral ve motivasyonunu yükseltmeye çalışıyoruz. Onlara devlet tarafından yeni evler yapılacağı söyleniyor. Devletin burası için devlet eliyle yeni kooperatifler kurup köylüleri borçlandırma politikası var. Devlet köylerde yaşayan halkımızı yine devlet eliyle 50 yıl borçlandırmaya çalışıyor. Biz de devletin bu projelerine karşı diyoruz ki; “Biz geleceğiz, sizinle yaşayacağız, size yardımcı olacağız; köylerinizi terk etmeyin, geleneksel köy yaşamınızı devam ettirin.” Çünkü köylülerimiz o yaşamdan çıktıkları gibi hem kültürlerin, hem topraklarını hem de sağlıklarını kaybedecekler. Şuan bölgede yaşayan 80 yaşlarında insanlarımız var ve bu onların sağlıklarını olumsuz etkileyecek.

Biz anamıza sahip çıkmaya çalışıyoruz”

Tüm bu zorluklara rağmen farklı alanlarda mücadele etmenizi sağlayan nedir?

Hasankeyf sadece Hasankeyflilerin değildir, Dicle Nehri sadece Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Acemlerin, Ermenilerin ya da Süryanilerin değildir. O bölgedeki Ağrı Dağı’ndan Sason Dağı’na bütün o karların eridiği, Güneydoğu Torosları olarak adlandırılan o zincir gibi dağ silsilesinden eriyen karların oluşturduğu Fırat ve Dicle Nehri yeryüzü uygarlığının, medeniyetin başlangıç noktasıdır. Bu açıdan Mezopotamya diyoruz ve bu açıdan sadece şuanda orada bulunan milletlerin değil tüm canlılığın anayurdudur. O yüzden biz anamıza sahip çıkmaya çalıyoruz. Toprağın ana çıkış noktasını sahiplenirken aslında yeryüzünü sahipleniyoruz.  Yerel bir hareket gibi gözükse de aslında bir yeryüzü hareketi olarak önümüze bakıyoruz. Olay basit değil tabii; ama yıkmaya çalışanların karşısında kurmaya ve korumaya çalışanlar da her zaman vardır.

Yeryüzü hareketi anlayışınıza paralel olarak bakarsak, dünya çapında bilim insanlarından destek gördüğünüzü söylemiştiniz. Aynı desteği çevre aktivistlerinden de gördünüz mü?

Evet, sağolsunlar bize Patagonya’daki nesli tükenmekte olan yerel halk Maphuçiler’den Brezilya’daki en son Kızılderili kabilelerine, Afrika’daki kabilelerden Antartika’daki Eskimolar’a kadar, Ortadoğu’dan Arap Bedevileri’ne, Avustralya’dan Kanada’ya kadar Avrupa’nın bütün bölgelerinden destek için gelen aktivistler oldu. Çoğuyla birebir görüştük, belgeseller yaptık, sohbetler ettik. Dicle üzerinden hikâyeler, efsaneler ve masalları paylaştık. Göklerin ahengine, yeryüzüne, suyun sesine eşlik ettik. Hepsiyle duygularımızı  ve düşüncelerimizi paylaştık. Bir anlamda insanlığın çıkış noktasında yeniden buluştuk, birleştik ve neler yapabilceğimizi; insanlığa, doğaya, yeryüzü küresine nasıl bir etkide bulunabileceğimizi araştırdık. Bu baskın kapitalist sistemden korunmanın yollarını sürekli arama ve araştırmaya çalıştık.

Eylemlerimiz filmin son sahnesi olacak”

Geç kalındığını söylemiştiniz, peki artık bu bölgenin kurtarılma şansı yok mu? Kurtarılabilmesi için neler yapabiliriz?

Tabii ki var, bizim bir final eylemimiz daha var. Çünkü o bölgede yaklaşık 5 bin mağara var ve su toplama noktasındaki mağaralara dünyadan milyonlarca aktivisti davet edip mağaralarda yaşayarak mağaraları işgal eylem planımız var. Çevreciler olarak bu bizim için filmin son sahnesi olacak. Diğer yandan eğer devlet bu barajı milyonlar dökerek yapıyorsa barajın alternatifi ne olabilir düşüncesiyle geliştirdiğimiz çalışmalarımız var; suyun yönü değiştirilebilir mi, daha gerilere küçük küçük HESler yapılabilir mi sorularıyla da yaklaşıyoruz. Çünkü sonuçta bütün bir Hasankeyf’i kaybetmektense, Dicle Havzası’nın tamamen yokolmasındansa çok küçük bir alanı feda etme noktasına gidebiliriz. Pes etmiş değiliz, sonuç olarak bu mücadele devam edecek.

Eylemsellikle birlikte başka hangi alanlarda sürüdürüyorsunuz verdiğiniz bu mücadeleyi?

Siyasal taleplerde bulunan kurumlarla birlikte bilimsel ve hukuksal alanda da hem yerel hem de uluslararası mücadele veriyoruz. Bu bilimsel mücadele bizim umut kaynaklarımızdan biri. Türkiye’den tarihçiler, arkeologlar TÜBİTAK ve dünya çapında saygın bilim insanlarıyla birlikte kapsamlı çalıştaylar yapıyoruz. DSİ ve Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın emriyle kurulan bu projeyi bitirmeye çalışan hükümete yakın bir bilim kurulu kuruldu. Biz bu bilim kurulunu kabul etmiyoruz. Bu konuda Batman ve Diyarbakır Bölge İdare Mahkemeleri’ne başvurduğumuz dava süreçlerimiz var. Bir davamız reddedildi, ikinci mahkeme başlatıldı. En önemli mahkememiz de AİHM’de devam ediyor. Dünyada bir baraj için yapılan ilk mahkemedir bu. Çevreyle alakalı bir mahkeme ilk defa AİHM’de kabul edildi; fakat sonuçlanmıyor, mahkeme süreci hızlandırılamıyor. Şuan çeşitli bilim insanlarının hazırladığı bütün raporları ve çalışmaları göz önünde bulundurup büyük bir rapor olarak hem hükûmete, hem AB Parlementosu’na hem de Birleşmiş Milletler’e sunacağız. Buradan da bir beklentimiz var.

Başlık Fotoğrafı: SırtÇantam

Ekolojik yıkımlardan doğan sosyal ve siyasal çöküşler

0

Jared Diamond’ın Tüfek, Mikrop ve Çelik adlı kitabından sonra çıkardığı Çöküş adlı kitabı “Medeniyetler nasıl ayakta kalır ve yıkılır?” temel sorusundan hareketle geçmişte büyük medeniyetlerin neden ve nasıl kendilerini çöküşe sürüklediğini incelerken günümüzde de bazı toplumların geçmişteki medeniyetlerin yaptığı hatalara benzer hataları devam ettirerek bugün kendilerini nasıl bir yıkım sürecine ittiklerini açıklıyor.

Jared Diamond’ın analizlerinde onun sadece tarihçi ya da antropolojist kimliğini değil aynı zamanda biyoloji ve çevre konusunda uzmanlığı ile geçmişte ve günümüzde toplumların yıkım süreçlerini nasıl büyük bir ustalıkla analiz ettiğini görmek mümkün. Zaten kendisi de toplumlardaki sosyal, siyasal çöküşlerin, toplumların yaşadığı ekolojik yıkımlar ve sömürgeleştirilmiş geçmişleri ile çok yakın ilişkili olduğu mesajını Çöküş adlı kitabında net bir şekilde örneklerle veriyor.

Kitabın 11’inci bölümünde yazar, aynı adada yer almalarına rağmen birbirlerinden sosyal, siyasal ve ekonomik açıdan farklılıklar gösteren Haiti ve Dominik Cumhuriyeti’ni karşılaştırıp Haiti’nin günümüzdeki yıkım süreci analiz etmiş.

Haiti’de her geçen gün daha da derinleşen siyasi bir kriz yaşanıyor, ülkede 2011 yılından beri seçim yasası çıkarılamadığı için seçimler yapılamıyor (1). Jared Diamond’ın kitabının Haiti ile alakalı bölümünü okuduktan sonra bu durumun sadece siyasi bir kriz olarak değerlendirilmesinin çok yüzeysel bir bakış açısı olduğunu fark ettim. Ülkelerin ormansızlaştırma, hava kirliliği, nehir ve göllerin korunması gibi konularda yürüttüğü çevre politikalarının, uzun vadede sosyal çöküş ve siyasi istikrarsızlıklarla birebir ilişkili olduğu bir gerçek.

Bugün Dominik Cumhuriyeti’nin yüzde 28’i ormanlık arazi iken Haiti’nin sadece yüzde 1’i ormanlık arazi konumunda. Bu durumda geçmişte Fransa’nın kolonisi olan Haiti halkının tekrar köleleştirilip tarım işinde çalıştırılmamak için sistematik bir şekilde bu arazileri yok etmesinin de önemi büyük elbette. Geçmişte İspanya’nın kolonisi olan Dominik Cumhuriyeti’nin yaşadığı sömürge dönemi Haiti’ye göre biraz daha farklı. Dominik Cumhuriyeti’nde özellikle Başbakan Balaguer diktatörlüğü döneminde çok keskin çevre politikaları uygulanmış, kaçak ağaç kesimi yapan pek çok ormancı öldürülürken, ormanlık alanlarda gecekondularda yaşayan birçok fakir insan zorla evlerinden çıkarılmış.

Joaquin Balaguer
Joaquin Balaguer

Balaguer yaklaşık 30 yıl iktidarda kalan zalim bir diktatör olmasına rağmen çok katı çevre politikaları uygulayarak bugün ülkesinin Haiti’nin düştüğü duruma düşmesini engellemiş. Bugün Haiti dünyanın en fakir ve en kalabalık ülkelerinden birisi, öyle ki ülke dışarıdan gelen yardımlardan bile faydalanacak altyapıya sahip değil, ülke sadece yüksek oranda yolsuzlukla mücadele etmiyor aynı zamanda AIDS, tüberküloz ve sıtma gibi hastalıkların görülme sıklığı bakımından da dünyada neredeyse birinci sırada. Dominik Cumhuriyeti’nde de durum çok parlak değil fakat Haiti’ye kıyasla Dominik Cumhuriyeti ekonomik ve sosyal açıdan çok daha iyi durumda.

Sonuç olarak Dominik Cumhuriyeti ve Haiti aynı adayı paylaşan komşu ülkeler cokusolmalarına rağmen, birbirlerinden ciddi farklılıklar gösteriyorlar. Tarımsal verimliliğin oldukça düşük, nehir ve göllerin hayli kirli, hava kirliliğin çok yüksek olduğu Haiti, yemyeşil çam ormanları ve çok daha bereketli topraklara sahip Dominik Cumhuriyeti’ne kıyasla her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Birçok Haiti vatandaşı, Dominik Cumhuriyeti’ne göç edip orada Dominik Cumhuriyeti vatandaşlarının çalışmak istemediği düşük ücretli ağır işlerde çalışıyor.

Ekolojik yıkımlar beraberinde sosyal ve siyasal çöküşleri de getiriyor.

Çevresel problemlerini çözemeyip tarıma elverişli topraklarını kaybeden ve halklarını artık doyuramayacak konuma düşen toplumlar çöküyor. Bu doğanın ayrılmaz bir parçası olan biz insanların birincil görevi yaşadığımız doğayı korumak adına bir şeyler yapmak olmalıdır.

Başlık Fotoğrafı: Green Prophet
Kaynak:
(1) Diamond Jared, Collapse, United States of America, 2011
Euronews

Yavaş yavaş sona doğru

0

Nazım Hikmet Paris’te arkadaşı ressam dostu Abidin Dino’ya sormuş “Abidin, bana mutluluğun resmini çizer misin?” Acaba Abidin Dino, ne çizdi?

Kitleleri uyutan futbol maçından bir an mı? Kaynamakta olan bir suya canlı olarak daldırılan bir ıstakoz mu? Önü çeşit çeşit yemek dolu bir masada oturan şişman gurme mi? Elinde sigara ile Jaguar marka bir arabaya binen ünlü bir show-man mi? Onlarca hayvanın canlı canlı yüzülerek derilerinden elde edilen vizon kürkü ile yerleri süpüren ünlü bir star mı? Kırmızı halı üzerinde binlerce dolara diktirdikleri çirkin kıyafetleri ile suni gülümsemelerle poz veren Hollywood yıldızlarını mı? Hayır, hiçbirini çizmedi Sayın Dino! Sadece bir şiir yazdı, adı Mutluluğun Resmi idi.

Mutluluk aslında ufak detaylardır. Belki görme engelli bir çocuğa kitap okumak, susamış bir güvercine su sunmak, sakin bir parkta kitap okumaktır. Özel günlerden hiç hoşlanmıyorum. Anneler gününde annesi olmayanları, Sevgililer Gününde sevgilisi olmayanları, üzüyorsunuz. Yılbaşında herkes kendini eğlenmek zorunda hissediyor. Noel’de sadece ABD’de harcanan para ile iki yıl dünyanın tüm açlık çeken insanlar doyar. Noel ve Yılbaşında olan, çam ağaçlarına ve zavallı hindilere oluyor. Tüm bu günlerin tek bir amacı vardır: “Tüketirken tükenmek”.

İnsanlık aslında bencildir ve rahatına düşkündür. Herhalde yetmiş sene içinde, bu duyarsız yaşamımızı devam ettirmek için yeni bir gezegen bulmak zorunda kalacağız. Tabii bu “vurdumduymazlık” ve “tüketim hızı” ile aynı hataları tekrar ederek yeni gezegeni de adım adım yok edebiliriz. Kuraklaşma, ormansızlaşma, çölleşme ve yer altı sularının tükenmesi, göl, nehir ve derelerin kirlenmesi, denizaltının renkli yaşamının sona ermesi, deniz seviyesinin global ısınma ile yükselmesi, ilaç endüstrisinin hammaddesi olan biyolojik çeşitliliğin yok olması, tarım arazilerinin sanayi ve konutlara kurban gitmesi ve daha nice çevre sorunları. Örneğin Marmara’da bulunan 160 çeşit balık türünden bugün sadece 10’u kaldı. Yakında balıkları gençler sadece internette görebilecek.

Günümüz tüketim ekonomisi dünya nüfusunun ancak altıda birini oluşturan zengin azınlık için üretim yaparken tüm canlılara ait doğal kaynaklar adım adım elden çıkmaktadır. Dünya üretiminin ancak dörtte biri insanların temel gereksinmelerini sağlamak için kullanılırken geriye kalan dörtte üçü ise “lüks” tüketim mallarına harcanmaktadır. Dünyadaki toplam servetin yüzde 60’ı gibi önemli bir kısmı on Amerikan ailesinin elinde. Amerikalılar fazla “refahın” ve rahatlığın verdiği “mutsuzluk” ile habire çılgınca “reklamları” yapılan sağlıksız yiyecek ve içecekleri tüketip benim üç katım hacme ulaşıyorlar.

Ünlü Hintli lider M. Ganhdi’nin ülkesini işgal eden İngilizlere söylediği çarpıcı bir söz var: “Britanya İmparatorluğunu bugünkü durumuna getirmek için dünya kaynaklarının yarısını tükettiniz, ülkem Hindistan’ın sizin refah düzeyinize çıkması için acaba kaç dünyaya ihtiyacımız var.” Yapılan hesaplara göre tüm dünya fertlerinin bugün Amerikan vatandaşlarının seviyesinde yaşam sürmesi için bizlerin 5 adet daha dünyaya gereksinimimiz var. Bugüne kadar çok hoyratça, düşünmeden, kullandığımız, kirlettiğimiz ve zaman zaman kaynağından tükettiğimiz dünyayı kurtarmak, yıllar sonra öfke ile mezarımızı tekmeleyecek olan çocuk ve torunlarımız adına hepimizin görevidir. Evet dünyayı biz, her gece başımızı yastığa koyarken kendi kendimize yaptığımız muhasebe ile yanlışlıkları söyleyerek, faks çekerek, e-posta yollayarak, sosyal medyayı kullanarak, dilekçe yazarak, mahkemelerde dava açarak, hataları sürekli medya kanalı ile duyurarak kurtaracağız.

Din adamları, politikacılar, bilim insanları ve duyarlı vatandaşlar yaşadığımız yaşlı dünyayı adım adım yükselen yaşam standardımız ve vazgeçemediğimiz zevkimiz için nasıl yok ettiğimizin yıllar öncesinde fark etmiş ve her fırsatta dile getirmektedirler. Tibet’in hem dini hem de politik lideri Budizm’in en renkli siması, Uzun yıllardır Kuzey Hindistan’da sürgünde yaşayan Dalai Lama’ya kulak verelim, “Çevrenin ve doğal hayatın tahribi tamamen tabiattaki zengin canlı türlerini hesaba katmayan ve onlara karşı saygı duymayan cahilliğin aç gözlülüğün ve saygısızlığın bir sonucudur.”

Ünlü Çinli düşünür TaoTanrı taşta uyur, çiçeklerde rüya görür, hayvanlarda uyanır, insanlar da ise uyandığının bilincine varır” demiş. İnsan önce doğayı tanımalı, öğrenmeli, sevmeli, saymalı ve ancak sonra onu koruyabilir. Ekoloji’de bir denge vardır. Daha doğrusu vardı ama insan müdahalesi ile bu denge maalesef bozuldu. Bir filozof yıllar öncesinden çok doğru sözlerle bize sesleniyor. “Doğanın en büyük hatası insandır.” “Akıl” ve “doğa” ikisi de ayrı ayrı bağımsız birer çizgiye sahip. “Hep ben” diyen bencil yaklaşım sayesinde “oy potansiyeli”, “avukatı” veya “sendikası” olmayan hayvan ve bitki dünyasının milyonlarca elemanının yaşam alanı biz insanlar tarafından yok edildi.

Leeds Üniversitesi öğretim üyesi ve psikoloji dalında uluslararası araştırma yapan Prof. Dr. Chris Thomas tarafından, “Bugüne kadar bilim adamları iklim değişikliklerinin getireceği tehlikelerden söz ediyorlardı, ancak hiç kimse bu kadar ciddi rakamları telaffuz etmiyordu. Yüzyıl içinde denizlerin bir metre yükselmesi bekleniyor. Bir milyondan fazla bitki ve hayvan türü yok olma tehlikesi ile karşı karşıya” şeklinde açıklama yapıldı. Gene ABD Başkanına verilmek üzere hazırlanan sözü geçen raporda “Bundan sonraki savaşlar ne din ne de milli hisler nedeniyle çıkacak. Artık ülkeler hayatta kalmak üzere birbirleri ile savaşacak” denilmektedir. Dünya genelinde sera gazlarının artışından yüzde 65 oranında enerji sektörü, yüzde 17 ormansızlaşma, yüzde 14 tarım, yüzde 1 endüstriyel gazlar, yüzde 3 ise atıkların sorumlu olduğu açıklandı.

Bilim insanları hep böyle “felaket senaryoları çizerler, bak işte hayat aynen devam ediyor diyecekler!” Gerçek hiç de böyle değil, durum çok ciddi. Doymak bilmeyen tutkularımız sonucu doğayı hep yok ettik. Karışan mevsimler, türü yok olan hayvan ve bitkiler, kirlenen ve zehir deposuna dönüşen denizler, göğsümüzü bir hançer gibi delen kirli hava, verimsizleşen ve beton çirkin binalarla örtülen toprak bizden şefkat ve sevgiyi belki de boşuna bekliyor. Aslında bu sadece bir ulusun veya bir kesimin sorunu değil, tüm insanların sorunu.

Polinezya’daki Cook Adalarının, Maldiv Adaları’nın, Tuvalu Cumhuriyeti’nin bir bölümü su altında kaldı bile. Tüm dünyayı reklam ve dizileri ile uyutarak kendisi gibi tüketime davet eden ABD şimdiden sahil güvenliğini kuvvetlendirip, silahlandırıyor. Böylece Bangladeş gibi toprakları yakında su altında kalan ülkelerden gelen mültecileri ülkesine kesinlikle sokmayacak.

Hazırlayan: Prof. Dr. Orhan Kural
Başlık Fotoğrafı: WWF

Meksika Kongresi hayvanların sirklerde kullanımını yasakladı

0

Meksika Senatosunun bir hafta önce kabul ettiği “Hayvanlara kötü davranışı, işkenceyi engellemeyi hedefleyen yasa tasarısı” parlamentonun da onayını aldı.

Meksika Devlet Başkanı Enrique Pena Nieto’nun imzalaması ile yasa tasarısı yürürlüğe girecek. Ülkedeki altı eyalet, gelecek yıl yürürlüğe girecek benzer bir yasayı kabul etmişti.

Meksika bu yasayı kabul ederek sirklerde hayvan kullanımının yasak olduğu birçok ülke arasında katılacak.

Hayvanların Sirklerde Kullanılmasını Yasaklayan Ülkeler:
Yunanistan, Kosta Rika, Avusturya, Singapur, Finlandiya, Hindistan, Portekiz, Hırvatistan, İsrail, İsveç, Macaristan, İngiltere, İrlanda’nın Fingal İl Meclisi.

Hayvanlı sirklerde; ayılar, köpekler, filler ve aslanlar daracık kafeslerde tutularak gösterilerde kullanılıyor. Acımasız işkencelere maruz kalabiliyor. Kilometrelerce yol gidiyor, aç bırakılıyor. Bütün bunlar eğlence olarak sunuluyor. Tüm hayvanlar doğal yaşam alanlarında yaşama hakkına sahiptir. Böyle bir yasanın ülkemizde de kabul edilmesi için birçok sivil toplum örgütü mücadele vermektedir. Unutmamalı; aldığımız her bilet tüm sirk hayvanlarının ömürlerini zincirli kafesler arasında adeta cezaevi ortamında geçirmesine neden olmaktadır. Onların acısı bizim eğlencemiz olmamalıdır.

İklim değişikliğinin gıda güvenliğine etkileri ve pratik bilgiler

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin 5. Değerlendirme Raporunda da (IPCC 5th Assessment Report) açıkça belirtildiği şekilde iklim değişikliği bir gerçek ve bugün büyük oranda biz insanlar yüzünden gerçekleşiyor.

İklim değişikliğinin temel nedenlerinden biri olan karbon gazının yüzde 98’i fosil yakıt tüketiminden yani biz insanlardan kaynaklanıyor. Yapılan araştırmalara göre 1880 yılından beri dünyamız 0,8 C ısınmış durumda ve eğer gerekli önlemler alınmazsa bu ısınma artarak devam edecek ve büyük felaketlere sebep olacak. 0,8 C’lik ısınma pek çoğumuza ilk duyduğumuzda önemsiz gelebilir. Hatta “ne güzel hava ısınıyor, kışlar sert geçmeyecek bunda ne var, pek çok iklim bilimci durumu abartıyor, çok daha önemli problemler” var şeklinde yorumlanabilir. Ama ne yazık ki durum pek çoğumuzun verdiği bu tepki kadar basit değil.

Yerkürenin doğal serasının bozulması, sıcaklık dengesinde büyük önem taşıyan ve sera gazı olarak adlandırılan gazların “battaniye etkisi” diye tanımlanan etkisinin değişikliğe uğraması, bugün yaşadığımız ve bu şekilde devam edersek gelecekte çok daha fazlasını yaşayacağımız pek çok felaketin temel sebebi aslında. Bu genel tanımlamalardan sonra bu yazıda daha fazla küresel ısınma ve iklim değişikliği gerçekliğinin sebeplerinden bahsetmeyeceğim. Bu bilimsel gerçekliğin dışında iklim değişikliğinin sebep olduğu ve bu şekilde devam ederse sebep olabileceği felaketlerden genel hatlarıyla bahsedip, gıda güvenliği konusuna değinip sonuç bölümünde pratik bilgiler vereceğim.

Bugün iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini sadece doğa üzerindeki etkiler açısından düşünmek doğru değil, biz insanlar da bu doğanın ayrılmaz bir parçası olarak birincil derecede bu olumsuz etkilerin gölgesi altındayız ne yazık ki.

Iklim degisikligi Dunya Ekonomik Forumu’nun gundeminde 3

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, 2. çalışma grubu 4. ve 5. Değerlendirme raporlarında detaylı bir şekilde iklim değişikliğinin doğa üzerinde etkileri ifade ediliyor. Hidrolojik dengedeki bozulmadan kaynaklı olarak deniz seviyesindeki yükselmeler, göl nehirlerin akış trendlerindeki değişiklikler, bölgesel yağış rejimlerinin değişmesi, sel felaketleri, kasırga, fırtına ve kuraklık gibi aşırı hava olaylarında ki artış hatta erozyon ve toprak kayması bile iklim değişikliğinden kaynaklı olarak ortaya çıkan felaketlerdir. Hayvanların yaşam alanlarının yok edilmesi, mevsimsel trendlerin değişmesinden kaynaklı olarak pek çok hayvan çeşidinin değişen sisteme kendini adapte edemeyişi ve türlerin yok olması ise iklim değişikliğinden kaynaklı olarak ortaya çıkan diğer felaketlerdir. Aslında bu felaketlerin pek çoğu sadece doğaya değil bu doğada yaşayan biz insanlara da etki yapıyor.

Küresel İnsani Forum tarafından 2009 yılında yayınlanan İnsan Etkileri Raporuna göre her yıl en az 300 bin insan iklim değişikliği yüzünden hayatını kaybederken, 325 bin insan ciddi ölüm riski altında. Rapor iklim değişikliğinin toplumlar üzerindeki etkilerini; gıda güvenliği, salgın hastalıklar, artan fakirlik, su kıtlığı, zorunlu göçler, artan siyasi istikrarsızlıklar şeklinde listeliyor ve ne yazık ki bu listelenen bütün olumsuz etkiler büyük oranda gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri vuruyor. Bugün küresel gaz salımının sadece yüzde 1’i dünyanın az gelişmiş 50 ülkesinden kaynaklanırken, geriye kalan yüzde 99’luk gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerden kaynaklanıyor. Büyük oranda gelişmiş ülkelerin saldığı karbon gazlarından kaynaklı olarak her geçen gün etkileri daha fazla görülen küresel ısınma, ne yazık ki genelde fakir ülkeleri etkiliyor. Temel geçim kaynağı genelde tarıma dayalı, kaynakları ve kapasitesi sınırlı ve genel olarak marjinal iklim bölgelerinde yaşayan az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler, iklim değişikliğinin sebep olduğu felaketlere birincil dereceden maruz kalıyor.

(Görsel: CNN)
(Görsel: CNN)

Su kaynaklarının azalması, mevsimsel yağış trendlerindeki değişiklikler, kuraklık ya da sel felaketleri sebebiyle pek çok insan temel geçim kaynaklarını kaybediyor. Bu durum toplumlarda sadece fakirliğin artmasına değil bununla bağıntılı olarak salgın hastalıklar, şiddet, siyasi dengesizlikler, zorunlu göçler yaşamasına sebep oluyor. Hatta okula gitmesi gereken yaşta evine ekmek getirmek zorunda kalan pek çok çocuğun alması gereken eğitimi alamaması bile bu durumun bir sonucu.

İklim değişikliğinin doğa ve toplumlar üzerinde sebep olduğu felaketlerden genel hatlarıyla bahsettikten sonra, toplumlar üzerindeki en önemli etkilerinden biri olan gıda güvenliği konusuna daha detaylı değinmek ve sonuç bölümünde de pratik bilgiler vermek istiyorum. Yukarıda da ifade ettiğim gibi tarım alanlarını yani geçim kaynaklarını kaybeden pek çok çiftçi ekonomik olarak çöküş yaşıyor, fakat bu durum sadece onların çöküşü değil onların yaşadığı toplumun çöküşü anlamına geliyor. Üretim yapamaz hale gelen çiftçiler sebebiyle çoğu toplumda mahsul üretiminde ki ciddi düşüşler gözlemleniyor. Birleşmiş Milletler (BM) Gıda ve Tarım Örgütü‘nün verilerine göre yetersiz beslenme ve açlık sınırında yaşayan yaklaşık 900 milyon insanın büyük bir çoğunluğu iklim değişikliğinin getirdiği felaketler dolayısıyla bu durumda yaşamını sürdürmeye çalışıyor.

Gıda Adaletsizliği 1

BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün 2008 yılı İklim Değişikliği ve Gıda Güvenliği Raporu‘na göre gıda güvenliği dört temel boyutta tanımlanmış, bunlar: Gıdaya erişilebilirlik, gıda kullanımı, gıda yeterliliği ve gıda sisteminde ki istikrar. Bu sınıflandırmadan da anlaşılacağı gibi, gıda güvenliği, toplumların kendilerini doyurabilecek kadar gıda üretilebilmesi, üretilen gıdaya erişebilecek ekonomik düzeyde olması, sürdürülebilir gıda sistemine sahip olması, sağlıklı depolama yöntemleri, erişilen gıdanın kalitesi, besin değeri ve hijyen koşulları olarak ifade edilebilir.

Gıda güvenliği ile alakalı olarak diğer bir konuda biyoyakıt kullanımıdır. Tarım arazilerinin gıda üretimi dışında enerji üretimi için kullanılması da gıda üretiminde azalma ve buna bağlı olarak fiyatlarda artışa sebep olacağından kimi çevreler tarafından eleştirilmekte ve bu durumun gıda güvenliğini tehdit ettiği düşünülmektedir fakat burada bu konuya değinmeyeceğim.

Hızla artan dünya nüfusu düşünüldüğünde buna paralel olarak bu artan nüfusu doyurabilmek için gıda üretiminin de artması gerekmektedir. Fakat küresel ısınmaya bağlı olarak su kaynaklarının niteliksel ve niceliksel olarak azalması ve bozulması, kuraklık gibi aşırı hava olaylarındaki artış ekilebilir tarım alanlarında azalmaya sebep olacağından gıda ihtiyacına olan talep artacaktır. Bu durum doğal olarak gıda fiyatlarının artmasına neden olacak ve gıdaya erişilebilirlik pek çok az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşayan toplumlar için neredeyse imkansız hale gelecektir. Öte yandan tarımsal gıdalara ulaşım bu toplumlar için zorlaşacağından kalitesiz besin değeri düşük yapay gıda tüketimi artacak ve bu ülkelerin kapasitesi düşünüldüğünde sağlıksız koşullarda depolanmış gıda tüketimi toplumlarda hastalıkların artmasına sebep olacaktır. Dünya Sağlık Örgütü 2013 yılı raporuna göre iklim değişikliği insan sağlığı üzerinde yetersiz beslenmeye de bağlı olarak önemli belirleyici bir etkendir.

Gelişmiş ve gelişmekte olan pek çok toplumun temel besin kaynağı olan tahıl, buğday gibi ürünler bu toplumlarda genellikle sulama olmadan yani mevsimsel yağışlara bağlı olarak yetiştirildiğinden, mevsimsel yağış trendlerinde ki en küçük değişiklik ve aynı zamanda artmakta olan kuraklığa bağlı olarak olumsuz etkilenecektir. Bu bir felaket tablosudur, halihazırda büyük ölçüde iklim değişikliği sebebiyle açlık sınırında yaşayan insanların sayısı düşünüldüğünde bu rakamın gerekli önlemler alınmadığı takdirde artacağı ne yazık ki kabul edilemez bir gerçektir.

Yazımın başında da ifade ettiğim gibi küresel ısınma kaynaklı iklim değişikliği Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli‘nin 4. ve 5. değerlendirme raporlarında da açıkça belirtildiği şekilde çok büyük oranda insan kaynaklıdır ve etkileri yukarıda listelediğim şekilde ne yazık ki sadece felakettir. Çölleşen dünya da kaynakların dengesiz dağılması, iklim değişikliğinin etkilerinin bölgesel olarak farklılık gösterecek olmasından kaynaklı olarak adaletsiz dağılımın toplumlar tarafından paylaşılmasında savaşlara bile sebep olabilecektir. Bu durumda tehdit altında olan dünya değil uygarlıktır.

Bütün bu açıklamaların ardından milli ve uluslararası düzeyde çevre – iklim politikalarının belirlenmesi, analizi ve nasıl olması gerektiğinden ziyade sonuç bölümünde daha faydalı olacağını düşündüğümden biz bireyler olarak kendi çapımızda neler yapabiliriz, eğer büyük oranda dünyanın bu hale gelmesinden biz sorumluysak ne tip alışkanlıklarımızı değiştirerek bu gidişata biraz da olsun son verebiliriz konusuna değinmek istiyorum. Burada kendi adıma uygulamaya çalıştığım bir kaç pratik bilgiyi paylaşacağım.

Tüketim toplumu

Tüketimi azaltmak ve tüketim hırsımızı biraz da olsa törpülemek küresel ısınmayı durdurmak adına atabileceğimiz en önemli ve en gerekli adım. Canımız sıkıldığında alışveriş merkezlerine (AVM) gitmeyi bırakmayı, alışveriş yapmayı kendimiz adına bir hobi olarak tanımlamamalıyız. Bunu bir kültür haline getirebilmek adına aile, arkadaşlar olarak buluşma, etkinlik noktalarımızı AVM’ler olarak belirlememeliyiz.

Plastik torba kullanımını mümkün olduğunca azamiye indirmeli, alışverişlerimizde evden getirdiğimiz bez torbaları kullanmalıyız. Genelde Avrupa ülkelerinde alışveriş merkezlerinde plastik torba kullanımını azaltmaya yönelik çeşitli politikalar var bunlardan en etkin olanı plastik poşetlerin ekstra bir ücrete tabi tutulması böylelikle pek çok insan ekstra ödeme yapmak istemediğinden evinden getirdiği bez torbaları kullanıyor. Buradan da anlaşıldığı gibi tüketimi azaltmakta bireyler olarak yapabileceğimiz en önemli şeylerden birisi tek kullanımlık, kullan at ürünler yerine çok kullanımlı ürünleri tercih etmek böylelikle gereksiz enerji tüketimini de engellemiş olmaktır.

Daha çok yerel ürünleri tercih etmek, yerel üreticiyi desteklemek de iklim değişikliği ile mücadelede önemli elbette. Kullandığımız ürünleri bozulduğunda, yada yıprandığında atmak yerine tamire vermek ve tekrar kullanmak bu süreçte çok gerekli. İkinci el eşya kullanımının yaygınlaşması ve bir kültür haline getirilebilmesi aslında özellikle Türkiye gibi genç nüfusu yüksek ülkemizde çok gerekli bir durum. Pek çok Avrupa ülkesi özellikle Almanya’da ikinci el marketler, bizim tabirimizle bit pazarları, çok yaygın. Hem birey olarak pek çok kişi gidip kendi kullanmadığı eski – yeni eşyasını satıyor hem de buralardan alışveriş yapıyor. Ne yazık ki ülkemizde bu durum çoğu insan için bir “utanç” kaynağı, bu algının acilen değişmesi ikinci el ürün kullanımının bir kültür haline gelmesi gerekiyor. Bunun dışında gereksiz kağıt tüketimine son vermek, müsvedde kağıt kullanımını yaygınlaştırmalıyız.

Duş alırken, dişinizi fırçalarken, bulaşık durularken musluğu sürekli olarak açık bırakmayın, su hayattır, gereksiz su tüketimine son verin. Elde yıkama yerine bulaşık makinesini tamamen dolduğunda çalıştırıp, bulaşık makinesini dolduğunda kullanmayı tercih edin. Elde yıkamada harcanan su miktarı bulaşık makinesine göre kat kat fazla.

et atlası

Yapılan araştırmalar et tüketiminin iklim değişikliğini artırdığını ispatlıyor, son olarak Henrich Böll Vakfı‘nın 2014 Ocak ayında yayınladığı et atlasına göre bir kg et üretimi 15 bin 500 litre su harcandığı ifade edilmiştir. Atlas et üretiminde harcanan su miktarının tarımsal üretime göre kat be kat fazla olduğunu gösteriyor. Ayrıca atlas, bugün tarımsal üretim amaçlı olarak kullanabilecek alanların yüzde 70’inin hayvancılık amaçlı kullanıldığını ve bugün hayvancılığın dünyada sera gazı salınımının üçte birinden sorumlu olduğu ifade ediyor. Burada kimseye et yemeyi bırakmasını söyleyemem fakat yeme alışkanlıklarımızı değiştirip porsiyonlarımızı küçültebiliriz. Dünya da “etsiz Pazartesi” hareketi kapsamında pek çok insan en azından sadece Pazartesi günleri et tüketmiyor. Siz de bu harekete rahatça katılabilir ve en azından bir gününüzü etsiz geçirebilirsiniz.

Geri dönüşüm elbette belediyeler düzeyinde uygulanması gereken bir sistem, ve ne yazık ki ülkemizde çok rahatça uygulanabilir bir sistem olmasına rağmen uygulanmıyor fakat biz bireyler olarak plastik ve kağıt çöplerimizi ayrı poşetlerde biriktirebilir ve çöpümüzü yaşadığımız bölgede ki büyük çöp konteynerlarının yanına ayrı olarak atabiliriz. En azından kağıt, plastik toplayıcılarına yada daha sonra bunları ayırmaya çalışan belediye görevlilerine biraz fayda sağlayabiliriz.

Son olarak, inanmak başarmaktır! Sizin çevrenizden hiç kimsenin inancı olmadan değiştirdiğiniz davranışınız, doğa adına iklim değişikliğinin azaltılmasında çok büyük bir adım. Unutmayın yazımın başında da ifade ettiğim gibi bugün küresel ısınma kaynaklı iklim değişikliğinden çok büyük oranda biz insanlar sorumluyuz, kendi çöplüğümüzde boğulmadan önce bir şeyler yapmak hepimizin görevi.

Kaynakça

1. Intergovernmental Panel on Climate Change ( IPCCC) , Working Group 1 ,5th Assessment Report ( AR5),2013
2. Demirbaş Ayhan, Biorefineries, s:1, Londra,2010.
3. German Advisory Council on Global Change ( WBGU ), Solving the Climate Dilemma: The Budget Approach, s:2, Berlin, 2009.
4. Maslin Mark, Küresel Isınma, s:18, Ankara, 2011
5. Global Humanitarian Forum, Human Impact Report Climate Change, Geneva, 2009.
6. Food and Agriculture Organization of the United Nations, Climate Change and Food Security, Rome 2008.
7. World Health Organisation, Fact sheet N°266, Climate Change and Health, 2013.
8. Kempf Herve, Zenginler Dünyamızı Nasıl Mahediyor, s:13, Ankara, 2010.
9. Henrich Böll Foundation, Meat Atlas – Facts and figures about the animals we eat, Berlin, 2014

Doğal tarımın babası: Masanobu Fukuoka

Son zamanların bir diğer önemli konusu permakültür hakkında her geçen gün bir şeyler öğreniyoruz. Peki, doğal tarımın babası denilen Masanobu Fukuoka’yı tanıyor muyuz?

2008 yılına kadar yaşam sürmüş Masanobu Fukuoka, Japonya’da yaşamış bilim insanı, filozof ve çiftçidir. Gümrük bürosundan ayrılarak, çiftçiliğe başlar. 1947 yılında en son çalıştığı yerden ayrılır ve doğal tarım yapmak için Şikoku’daki köyüne döner. 55 dönümlük arazideki modern tarımın yok edici etkilerini tersine çevirmeyi başarır. Fukuaka sayesinde doğanın kendini her türlü sonuca göre yenileyebildiğini görebiliyoruz. Hatta nükleer kazadan sonra boşaltılan, kendi haline terk edilmek zorunda bırakılan Pripyat’ta bile doğanın mücadelesine şahit oluyoruz. 

Fukuoka köyüne dönmeye ve çiftçi olmaya, öğrendiklerini uygulayıp kanıtlamaya karar verdi. Eğer herhangi bir teknoloji, hiçbir insan bilgisi kullanmadan tahıl, sebze, meyve ağaçları yetiştirebilirsek, gerçek bu gerçeği kendi gözleri ile görebilecektir. Fukuoka, yaklaşık 15 yıl sonra ortaya çıkan şeyi “doğal tarım” (Natural Farming ya da Do-nothing Farming / shizen nōhō) olarak adlandırdı. (1)

Toprağı işlememek, suni gübre yada hazırlanmış kompost kullanmamak, toprağı sürme ya da herbisist kullanma yoluyla yabani otları temizlememek, kimyasallara bağlı kalmamak doğal tarımın dört ilkesi olarak sayılıyor. (Doğal Tarım ve Fukuoka Semineri notlarında bu ilkelere “meyve ağaçları söz konusu ise budamak da yok” ifadesi de eklenerek doğal tarımın beş ilkesi olarak belirtilmiştir.) Kısacası, yapılan, doğaya en az müdahale ile tarım yaparak en iyi sonucu elde etmek. Çünkü, doğa kusursuz. Fukuoka, tüm bunları deneme yanılma yoluyla keşfetmiş biraz da. Kendi tarlasında yürüttüğü fikirleri deneyerek, kimi zaman mahsulleri kaybederek en sonunda doğru yollara ulaşmış.

Sebzeleri meyve bahçesindeki turunçgil ağaçları arasındaki boşluklarda yetiştirir. Hangi zebzelerin hangi bölgelerde daha iyi yetişeceğine karar vermek yerine tüm tohumları bir araya karıştırır ve tohumları her yere saçar. Sebzelerin kendi bölgelerini bulmalarına izin verir, buralar çoğu kez en az umduğu alanlardır. Sebzeler tohuma kalkarlar ve yıldan yıla meyve bahçesi içerisinde hareket ederler. Bu şekilde yetişen sebzeler daha güçlüdür ve yavaş yavaş yarı-vahşi atalarının formuna dönerler. (2) 

Permakültür ve doğal tarım birbirinden farklı şeyler olduğunu bilmeyenler için belirteyim. Birbirlerine zıt yöntem olsalar da yakın benzerliklerinin olduğu ifade ediliyor. Başka bir yazıda da tarım yöntemlerinin farklılıklarından bahsederiz.

Permakültür Fukuoka’dan pek çok şey edindi. Yabani bitkiler gibi sebzeler yetiştirme, ziraat içermeyen aralıksız tahıl yetiştirme gibi tarımsal tekniklerin yanında, pratik stratejiler planlamak için ayrıca önemli bir yeni yaklaşım öğrendi. En önemlisi, doğal çiftçilik felsefesi permakültüre daha önceki ilkelerde eksik olan gerçekten ruhsal bir temel verdi. (3)

İnsan doğal tarımın ilkelerini öğrenince şaşmadan kalamıyor. Artvin gibi bağın bahçenin bol olduğu yerden geliyorum ve böcekleri ilaçladıklarını biliyorum. Her şeyin çok yanlış yapıldığını düşünmeye başladım. Kesinlikle, daha detaylı araştıracağım konulardan biri. Doğal tarım ilkelerini deneyimleyen birileri var mı aramızda acaba? 

Başlık Fotoğrafı: bornagain.it

Kaynaklar:
(1) Doğal Tarım ve Fukuoka Semineri, 6.11.2010

(2), (3) Korn, L., Çev: Demirkol, S. E., Masanobu Fukuoka’nın Doğal Çiftçiliği ve Permakültür, yabanil.net, 12.02.2008
Fukuoka, M., Doğal Tarımın Dört İlkesi, yabanil.net, 24.05.2007
en.wikipedia.org/wiki/Masanobu_Fukuoka

Eski günlere dönüş: Ekolojik temizlik

0

Bu yazıda sizlere, yıllarca gözardı ettiğimiz bir sağlık tehditine tepki olarak yazılmış bir kitaptan bahsedeceğim. Kitabın ismi “Ekolojik Temizliğin Kitabı“, yazarı ise Erkan Şamcı. Kitap 2014 yılında Hayat Yayınları tarafından İstanbul’da basılmış. Oldukça kapsamlı ve renkli bir derleme olan bu kitap bizlere “temizlik” anlayışımızın aslında kirliliğin ta kendisi olduğunu anlatmak için yazılmış.

Yazıma başlarken yazarın ön sözünü hiç bozmadan sizlere aktarmak istiyorum;

“Bu kitabı kızdığım için yazdım…
Temizlik ürünü yapıp satan çoğu dünya çapında çalışan firmalara insan sağlığını hiçe sayarak sadece leke-kir odaklı çalıştıkları için kızıyorum. Lekeyi temizlerken insan ve çevre sağlığını bozdukları için kızıyorum.
Zehirli ama hoş kokuların kamuflajında parayla hastalık potansiyeli sattıkları için kızıyorum. Ünlü kişileri reklamlarında kullanıp insanımıza hayatı kolaylaştıracağını söyledikleri ürünlerle alerji, astım, kanser, egzama, üreme problemleri, çocuklarda gelişme problemleri, sinir sistemi bozuklukları, doğum kusurları gibi birçok hastalığa yol açabilecek ürünlerini hiçbir uyarı yapmadan insanların hayatına soktukları için kızıyorum.
Bu deterjan ve temizlik ürünlerinin atıkları ile kirlenen sayısız canlının yaşamını olumsuz etkileyen çevre sorunlarına neden oldukları için kızıyorum.
Siz de kızın…
Çözüm için öneriler var bu kitapta…”

ekolojik temizliğin kitabı

Kitabın kısa analizine ve olası eleştirisine geçmeden önce size Hasta Bina Sendromu‘ndan biraz söz etmek isterim. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) raporuna göre yılda 4,3 milyon kişi iç mekanlardaki hava kirliliğine bağlı sebeplerden hayatını kaybetmektedir. Evde kullandığımız temizlik malzemelerinin buharlaşan kimyasalları, oda spreyleri, kurşunlu duvar boyalarının havaya karışan tozları ve içilen sigaranın dumanı iç mekân hava kalitesini etkiler. Havaya karışan formaldehit, amonyak, kresol ve fenol gibi pek çok kimyasal, havalandırılan bir odada bile vücudumuza ciddi zararlar vermeye yeter. Camı açıp odamızı havalandırsak bile, bu gazlar bu sefer de atmosfere karışarak dünyamızı kirletir.

Binaların içinde bahsedilen tarzda kimyasalların birikmesiyle beraber içinde bulunan insanlarda; baş ağrısı, mide bulantısı, astım, kusma, kronik yorgunluk, burun tıkanması, gözde tahriş ve çeşitli alerjiler oluşabilir. Bunun gibi belirtilerin oluşmasına Hasta Bina Sendromu denir ve bu, yaşadığınız yerin sizi zehirlemeye başladığının bir kanıtıdır. Kullandığımız temizlik malzemelerinde en sık rastlanan kimyasallardan biri sodyum dodesilbenzenesulfonattır, hemen hemen bütün markaların içeriğinde bulunan bu kimyasalın akciğer yıkımı olan anfizeme sebep olduğu pek çok makaleye konu olmuştur, ayrıca hücrelerimizin enerji fabrikaları olan mitokondrilerde de aksaklıklara sebep olduğu gibi sinir sisteminde çok hayati rol taşıyan asetilkolin nörotransmiterinin sinir hücreleri arasında iletilmesini engeller, kısaca sinirlerimizi bozar.

Sirke hem beslenme için hem de temizlik için oldukça kullanışlı...
Sirke hem beslenme için hem de temizlik için oldukça kullanışlı…

Kitapta mutfak temizliğinden banyodaki yüzeylerin dezenfektasyonuna kadar pek çok işlemde kullanabileceğimiz doğal alternatifler verilmiş. Tuz, sirke, arap sabunu, boraks, kekik yağı, çay ağacı yağı ve karbonat kitapta geçen tariflerde yer alan maddeler arasında. Tarifler genelde kolayca hazırlanabilen cinsten ve içeriği de aktarlardan veya eczanelerden alabileceğimiz malzemelerden oluşuyor.

Kitapta önerilen tariflerin mikropları ne derece öldürdüğünü laboratuvarda incelemeden bilemeyiz; ancak bazı bitkilerin antiseptik ve antimikrobiyal etkileri olduğu doğru. Buna karşılık günümüz mikropları artık, kullanmakta olduğumuz ağır deterjanların etkisini savuşturmak üzere evrimleştikleri için belki de eski usül arap sabunlu tarifler onların yok edilmesi için yeterince etkin değildir. Buna ek olarak boraks maddesi Birleşik Devletler Çevre Koruma Ajansı tarafından sağlığa zararlı maddeler listesinde yer almış, pek de masum olmayan bir temizlik maddesidir. Böyle bakıldığı takdirde kitap kendi içinde çok da tutarlı bir tablo çizmiyor; ama sizler için kitapta yer alan bir öneriyi, şu an kullanmakta olduğumuz bir market ürünüyle kıyaslayabilirim.

Esans kokulu bulaşık deterjanı için malzemeler:

Evde yapılabilen ekolojik bulaşık deterjanı (Fotoğraf temsili, yaklaşık bir görüntüdür)
Evde yapılabilen ekolojik bulaşık deterjanı (Fotoğraf temsili, çıkacak sonuca “yaklaşık” bir görüntüdür)
  • 1 adet doğal zeytinyağı sabunu
  • 1 çay bardağı boraks
  • 10 damla limon yağı
  • 6 damla biberiye yağı
  • 4 damla lavanta yağı
  • Yarım litre kaynamış su
  • 2 damla portakal yağı

Bu içerikteki yağların doğal olduğunu ve vücuttan atılabilecek miktarlarda olduğunu varsayarsak, geriye bir tek boraks kalıyor. Toksisite ölçümleri ortalama öldürücü dozu (LD50) bulacak şekilde fareler üzerinde kimyasalların denenmesiyle yapılan işlemlerdir. Boraksın toksisitesi 2,66 g/kg ‘dir, yani bir kiloluk farelerden oluşan bir grubun yarısını öldürmek için hepsine 2,66 gram veya 2660 miligram boraks vermeniz gerekmektedir. Evde bulduğum bir bulaşık deterjanının ise içerisinde miktarı belirtilmemiş şekilde bronopol, metilkloroizotiazolinon, metilizotiazolinon, limonin ve boya varmış. Boyanın ne olduğunu ve ortalama ölümcül dozajını bilmesem de sırayla diğerlerinin öldürücü dozları, 307 mg/kg, 40 mg/kg, 235 mg/kg ve 4,4 g/kg’dir, bu da demek oluyor ki aynı fareyi öldürmek için 40 miligram metilkloroizotiazolinon vermek yeterlidir. Bu maddelerin hazır deterjanın içerisindeki yoğunluğu bilinmese de yaptığımız kıyasla boraksın en azından zehirlilik miktarı olarak hazır deterjanlarda kullanılan diğer maddelerden daha masum olduğunu görebiliriz; ama tabii ki eğer hazır deterjanda bu maddeler çok fazla seyreltilerek eklendiyse bu kıyasımız anlamsız kalacaktır.

Yine de marketlerden almakta olduğumuz temizlik ürünlerinin formüllerinin tam olarak açıklanmaması aklımızı kurcalamalı, reklamlarda temizliğin bunlarsız olmayacağının beynimize kazınmaya çalışılan bir illüzyon olabileceğini bilmeliyiz. Gördüğünüz gibi kendi kendimize kıyaslamaya çalıştığımızda bile ihtiyaç duyduğumuz bilgilere erişemiyoruz, yani bize formüle koydukları bu zararlı maddelerden kaç gram sattıklarını açıklamıyor, miktarı belirsiz bırakıyorlar. Tüketici olarak bu tarz şeyleri bilmek hakkımızdır. “Ekolojik Temizliğin Kitabı” derlemesinden hazırladığımız temizlik ürünleriyle belki hayatlarımıza ve çevremize daha az zarar vermemiz mümkündür, en azından iyice duruladığımız takdirde kalan kimyasalların daha az zehirli ve çoğunlukla doğal malzemeler olduğunu bilmek içimize su serpebilir. Erzurum’un yaylalarında bulaşıklarımızı peynir kazanının altında kalan kaynar suyla, yani kaynar peynir altı suyuyla yıkardık, hala daha bulaşıkları öyle gıcır gıcır yapan bir deterjan görmedim; ama şehrin göbeğinde bu tarz imkanlarımız olmadığından elimizden gelenin en iyisine bir şans verebiliriz.

Başlık Fotoğrafı: Happy Mothering