Ana Sayfa Blog Sayfa 744

Avrasya vaşaklarının soyu hâlâ tehlikede

Ormanın dış tarafında yaşamak Avrasya vaşakları (Lynx lynx) için ölüm tehlikesini arttırsa da, Polonya’nın postkomünist durumundan doğan ekonomik iyileşme, ormanın gizemli avcılarına rahat bir nefes aldırdı.

Ormanların doğal yapısının bozulması ve pek çok ağacın kesilmesi sonucu daha öncesinde ormanın orta kesimlerinde bulunan bölgeler, ormanın dış çemberi olmaya başlıyor. Bir ormandan ağaç eksiltilirken dikkat edilmesi gereken pek çok unsur vardır. Bunun doğru biçimde yapılmasının da çeşitli yolları vardır. Eğer ki düşüncesizce, ağaçların nereden ve kaçar tane kesileceği planlanmadan bu iş yapılırsa habitat bölünmeleri, yama bölgeler ve kıyı etkileri oluşur. Habitat bölünmesi şöyle bir şeydir; siz eğer ki bir panter türü olsaydınız ve el değmemiş ormanda yaşıyor olsaydınız, bir gün insanlar gelip birden ormanın ortasından 15 metre eninde 400 metre boyunda bir alanı kesip götürseydi ve arasına yol yapsaydı, büyük ihtimalle akrabalarınızdan bir kısmı yolun diğer tarafında kalırdı. Buna ek olarak  avladığınız pek çok tür de yolun öteki tarafında kalırdı, ve belki su kaynağınız da. O aradaki bölgeden kaybolan binlerce ağaç, çiçek ve böceği hiç saymıyorum bile. İnsan bakış açısıyla düşünmediğimiz, ekolojik açıdan baktığımızda da yerel popülasyonun bir kısmı karşı tarafta kalmış oluyor, yani iki ayrı popülasyon oluşmuş ve bunların arasına bir bariyer girmiş oluyor.

Bir popülasyon bu veya başka şekillerde bölünerek ayrı popülasyonlar oluşturduğunda her birine metapopülasyon deniliyor. Oluşan metapopülasyonların da genetik dağılımları birbirinden farklı oluyor. Mesela büyük bir popülasyonken içinizden beş tanesi mavi gözlüydü, metapopülasyon oluştuğunda bunlardan sadece biri karşı tarafta kaldı ve sizin tarafta ise büyük bir sel sonucu çok az birey hayatta kaldı, bu şartlar altında mavi gözlülük özelliğinin her iki tarafta da kaybolması çok olasıdır. Anlaşıldığı üzere popülasyonları böylece bölmek genetik çeşitliliği azaltarak türlerin dayanıklılığını azaltır. Şöyle söyleyebiliriz ki, bir popülasyonda belli bir hastalığa karşı direnç sağlayan genler, habitat bölünmesi sonucunda yok olduğunda, o hastalık gelip o popülasyonu enfekte ettiği takdirde, bütün bir popülasyonu tüketme riski vardır. Kıyı etkisi dediğimiz olay ise, iki ayrı doğal ortamın yani habitatın birleştiği yerlerde, her iki habitatın canlılarının ortak bulunması ve şartların karma olmasıdır. Bu doğada sıkça rastlanan bir durum. Bir orman vardır, hemen bitişiğinde bir çayırlık alan vardır. Doğal olduğu vakit, genelde ormandan çayırlık alana geçiş yumuşaktır. Mesela ağaçlar gitgide seyrekleşir ve çayır bitkileri başlar, aralarda pek çok canlı türü vardır ve değişim birden hissedilmez; fakat eğer ki bu kıyı etkisi insanlar tarafından veya herhangi bir olağanüstü doğa olayı tarafından yaratılmışsa, geçişler daha sivri ve yıkıcı olur. Diyelim ki bir ormanın kıyısından 15 metrelik bir araziyi odun elde etmek için kestiniz; ormanın kıyısında bulunan ağaçlar her zaman sert rüzgarlar, çayır kuşları, fazla güneş ışığı gibi şartlara iç kesimlerdekinden daha alışkındır. Bu durumda ne olmuş oluyor, 15 metre gerideki hatta bulunan bütün canlılar şimdi artık ormanın dış kabuğunda yaşamaya başlamış oluyor.

Polonya Bilim Akademisi tarafından yakın zamanda yayınlanan ve 20 yıllık veriler değerlendirilerek oluşturulan makalede Avrupa vaşağı (Lynx lynx) bireylerinin kıyı etkisine bağlı ölümlerinin bölge ekonomisindeki değişimle karşılıklı olarak incelemiş. Çalışmanın yapıldığı Bialowieza İlkel Ormanları, 1979 yılında UNESCO doğal mirası listesine girmiş bir tabiat cenneti. Polonya ve Belarus sınırında bulunan bu cennet, 59 memeli, 250 kuş, 13 amfibi, 7 sürüngen türüne ve ayrıca Avrupa bizonunun da en büyük popülasyonuna ev sahipliği yapmakta. Hepsine ek olarak da 1995’den beri koruma altında olan Avrasya vaşağı burada yaşamakta. 1980-2001 yıllarında büyük bir azalma yaşayan bu tür korunma altında olmasına rağmen hala istenilen büyüklüğe ulaşamamış. Bilim insanlarının kafasını kurcalayan bu durağanlık sonucu daha derin araştırmalar yapılmaya başlanmış. Yöre halkının aktivitelerini dikkatle inceleyen bilim insanları, çıkarttıkları grafik sonucunda 1991-1996 yılları arasında popülasyonda ani bir azalış belirlemiş. Durumu biyolojik açıdan ele alırken, bir yandan da sosyolojik bağlantılar kuran bilim insanları şu sonuca varmışlar; kıyı etkisinde yaşayan vaşaklar, sıklıkla ormandan çıkıp kırsal alanda dolaşıyorlar ve sovyet rejiminin çöküşünden sonra toparlanmaya çalışan fakir halk da o sıralar besinelde edebilmek amacıyla her yere hayvan kapanları kurarak toynaklı hayvanları avlıyor. Bu kapanlar tarafından hapsolan pek çok vaşak türü de popülasyondan eksilerek, popülasyonun kendisini toparlamasına engel oluyor. Bilim insanları daha sonra 2004-2011 yılları arasında popülasyonda tekrar bir artış görüyor ve bunun sebebini araştırdıklarında, ekonomik kalkınma yaşayan köylülerin artık kapan kurmadıklarını ve bu sebeple ormanla köyler arasında gezen vaşakların daha az tehlikeyle karşılaştığını tespit ediyor.

Ekonomi- Ekoloji ilişkisini ele alan bu çalışma, bizi sadece olayın dar bir açısından aydınlatabilir. Ekonomik gelişmenin ekolojiye yararlı olduğu bu örneğe karşılık ekonomik kalkınma amacıyla yapılan pek çok eylemin ekolojik etkileri pek de iyi olmamaktadır. Yol, baraj ve enerji santrallerinin yapımı sonucunda veya ormanlık alanların tarım alanına dönüştürülmesi sonucunda dengesini kaybeden o kadar çok doğal alan var ki; bunların hepsinin güzel çözümleri var, insanların ihtiyaçlarını karşılamak adına doğayı düşüncesizce yapıp bozmamız, onunla bir oyun hamuru gibi oynamamız üşengeçlikten başka bir şey değil. Günümüz bilimi, gerek mühendislik çözümleriyle, gerek ekoloji teknik bilgisiyle ve de dünyanın bir noktasında ortaya çıkan bir sızıntının beş saat içerisinde nereye ulaşabileceğini hesaplayabilen küresel bakış imkanıyla hem bizleri, hem doğayı korumaya yeterlidir.

Haber Kaynağı: BiosphereOnline
Fotoğraf Kaynak: WildLifeArticles
Hazırlayan ve Derleyen: Selma Çam

Çocuk gelişiminde doğanın etkisi

0

Çocukların davranışları, hareketleri, konuşmaları ve düşünceleri kişisel gelişimlerine ve yaşadığı doğaya göre çok fazla değişiklik göstermektedir. İşte bu noktada doğanın ve çevresel faktörlerin değişim göstermesi de çocuk için büyük bir etken oluşturmakta. 

15 yaşını doldurmamış kişiler çocuk sayılabilmektedir. 15 yaşa kadar olan çocukluk süresi bebeklik, çocukluk ve gençliğe giriş süreci olarak değerlendirilirse, işte bu evreler çocukların doğayla orantılı ve çevreci büyümesinde en önemli gelişim evresidir.

Çocuklar, yaşadıkları doğa değişimi nedeniyle çeşitli sağlık problemleriyle karşılaşmaktadır. Farklı iklim ortamlarına uyum sağlayamayan çocuğun ilk olarak psikolojisi etkilenir ve psikolojik rahatsızlıklar başlayabilir.

Günümüzde doğanın yoğun bir şekilde tahrip edilmesiyle birlikte birçok hastalıklar da baş göstermekte. Bunların başında alerjik reaksiyonlar, rahatsızlıklar görülmekte. Doğanın yok olmasının yol açtığı bir diğer etken ise çocukların yemek yeme, uyuma alışkanlıklarının değişmesidir.

Doğa tahribatları ile hastalıklara sebep oluyoruz

Doğanın tahribatıyla ortaya çıkan bu rahatsızlıklara değinmek gerekirse; çocuklarda görülen uykusuzluğa bağlı olarak halsizlik, dengeli ve gıdalı beslenme yitiminden dolayı halk arasında üşütme dediğimiz enfeksiyonel hastalıkların baş göstermesi, yine yemek alışkanlığının bozulmasından kaynaklanan kansızlık buna bağlı olarak zatürre görülebilmektedir.

Okullarda Orman Programı çerçevesinde çocukların, yine biz yetişkinler tahrip ettiği doğanın canlandırılması ve yeşil alanların korunması için bilinçlendirme programları oluşturmalıyız.

Fidan dikerek kendi ormanlarımızı yeşertmek için ilk adımları çocuklarımızla birlikte başarmalıyız.

Sağlıklı, yaratıcı, düşünme yetisi keskin ve çevreye karşı duyarlı çocuklar yetiştirmek için doğada daha fazla zaman geçirelim.

Hazırlayan: Ernest Margaryan

Araba lastiklerinizi değerlendirin…

Araba lastiklerini değiştikten sonra insanlar ne yapıyor bilmiyorum ama eğer bir daha kullanılmamak üzere bir köşeye atılıyorsa bunun yerine çok daha verimli şekilde değerlendirebileceklerini hatırlatırım. 

Kendin yap projelerine her baktığımda şaşkınlıkla nasıl bu aklıma gelmez diye sitem ediyorum kendime. Hemen hemen her şey tekrardan farklı bir biçimde, tabiri caizse can bulabiliyor. Araba lastiklerinden sehpa fikrine ise bayıldım. Düşünsenize, dışarıdan böyle bir şeyi almak istesek dünya pahası! Oysa çok daha az masrafla çok şık bir ev eşyasına sahip olabiliriz. Böylelikle lastiği de değerlendirmiş oluruz.

Araba lastiklerinizi değerlendirirken atıklarınızı azalma yolunda adımlar atmayı da ihmal etmeyin. Hayatınızda farklılıklar yaratmak sizin elinde. Bu farklılıklar ile hem kendinize hem de çevrenize yapacağınız etkinin değeri küçümsenmeyecek düzeyde! 

Bıçkıdere’de Su Gaspı ve Direniş

Sakarya’nın Akyazı ilçesinin Küçücek ve Bıçkıdere adlı iki mahallesinde halkın içme, balıkçılık, değirmencilik ve geçimlik tarım için kullandığı suya el konuldu.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı derenin suyunu ve civardaki ormanın önemli bir kısmını bölgede yapılacak bir termal otele ve ambalajlı su fabrikasına kiralamış. Küçücek ve Bıçkıdere halkı vızır vızır geçen inşaat kamyonlarını takip edince ormanlarının ortasında ağaçların kesildiğini ve toprağın kazınıp boru hattı döşendiğini farketmiş. Mahalleli araştırınca 200 senedir kenarında yaşadıkları akarsuyun ve geçim kaynakları olan Meşelik mevkiindeki 200 dönümlük orman arazisinin EMSEY A.Ş.’ye kiralandığını öğrenmiş. Harekete geçen vatandaşlar Kasım ortasında duruma itiraz etmek için topladıkları 1000 kişinin imzasını Sakarya Valiliği’ne sunmuş. Ancak bürokrasinin çarklarının ağır döndüğü Türkiye’de bu mücadele süreci içinde termal otel için Bıçkıdere’den su alma noktası oluşturulmuş. Hatta otele su taşımak için ormanda kilometrelerce boru hattı döşenmiş.

Bıçkıdere’nin suyu binlerce insanın, binlerce dönüm toprağın ilacı

Bu proje ortaya çıkmadan önce Bıçkıdere 10 bine yakın insanın içme ve temizlik ihtiyaçları, balıkçılık, değirmencilik faaliyetleri ve geçimlik tarımın yapıldığı 10 bin dönüm toprağın (tarla, bağ ve bahçe) sulanması için kullanılıyordu. Derenin suyu, çevresindeki halkın ihtiyaçlarını karşılamaya ancak yetiyordu. Yaz aylarında halka yetmeyen suyun Emsey Termal Enerji, Sağlık, Gıda, İçecek, Turizm, Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’nin adı gibi çeşitli taleplerine nasıl yeteceği tam bir muamma.

1994 ile 1999 yılları arasında Bıçkıdere mahallesinin muhtarlığını yapmış olan Talat Aşan ile bir araya geldik. Aşan, şirketin kiralama iznini 18 Temmuz 2013 tarihinde Valilik oluruyla aldığını belirtirken, izne konu olan su çekme miktarının iki çeşme musluğunun akıtacağı suya yakın olduğunun altını çiziyor. Ancak Sakarya Valiliği’ne sunulan itiraz dilekçesinde de belirtildiği üzere dereye 2 adet 200’lük boru hattı döşenmiş. Yani iç çapı 20 cm olan iki adet boru söz konusu. Bu iki borunun birlikte çekeceği su miktarı 2013 yılında alınmış olan izinde belirtilen su miktarından kat be kat fazla. Aşan, atalarının 200 sene önce yerleşmek için Bıçkıdere’nin kenarını seçmiş olmalarının bir nedeni olduğunu söylüyor ve ekliyor “Varoluş nedenimizi elimizden alırlarsa, bizi ölüme terk etmiş olacaklar”. Mahalle sakinlerinden Halil İbrahim Baykan ise şöyle diyor: “İstanbullu için İstanbul boğazı neyse, bizim için de Bıçkıdere odur”.

Hukukla hukuksuzluk yapılıyor…

Şirket kimseye haber vermeden başlattığı projeyi gerçekleştirmek için her yolu deniyor. Planan otele termal su sağlayacak kaynak Mehmet Demir adlı bir vatandaşın bahçesinde bulunuyor. Şirket yetkilileri 5686 sayılı Jeotermal Kaynaklar ve Doğal Mineralli Sular Kanunu’na istinaden Demir’in bahçesindeki suya el koyabileceklerini söylemiş. Kanun karşısında suyu elinde tutma ihtimali olmayacağını düşünen Demir, şirketle 20 bin TL’ye anlaşıp satmaya mecbur kalmış.

Su gaspında bürokrasi oyunu

Peki şu anda durum ne? 14 Kasım 2014 tarihinde Sakarya Valiliği’ne verilen itiraz dilekçesi sonrasında Valilik derenin suyuyla ilgili tasarrufun Büyükşehir Belediyesi’nde olduğunu söyleyerek dilekçeyi Sakarya Büyükşehir Belediyesi’ne gönderdiğini ilan etti. Sakarya Su Kanalizasyon İdaresi (SASKİ) Genel Müdürlüğü yetkilileri ise, Bıçkıdere’nin su tahsisiyle ilgili kararın Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından verildiğini belirtiyor. Valilik SASKİ raporunu bekliyor olmasına rağmen 14 Kasım’dan beri SASKİ derede herhangi bir inceleme yapmadı. O bilindik bürokrasi oyunu devam ederken boru döşeme çalışmaları aksamadan devam ediyor. Ancak Bıçkıdereliler kararlı. Onlar derelerini hiçbir şirkete vermeyeceklerini, hukuksal ve toplumsal direnişlerini sürdüreceklerini ve bu yolda ne gerekirse yapacaklarını söylüyor.

Manisa’dan Sapanca Gölü’ne kadar su gaspı

Türkiye’de su gaspı sadece Bıçkıdere’ye has bir vaka değil. Geçtiğimiz Haziran ayında Manisa Alaşehir’in Horzumalayaka Mahallesi Domuzderesi mevkiinde bulunan doğal kaynak suları da halka haber verilmeden Manisa İl Özel İdaresi tarafından su dolum tesisi kuracak olan bir firmaya 30 yıllığına ihale edilmişti. Suları kendi ihtiyaçlarını zor karşılayan mahalleli de gece meşaleli bir yürüyüş düzenlemişti. Hatta bu durum milletvekili Sakine Öz tarafından Meclis gündemine de taşınmıştı.

Türkiye’deki su gaspı vakalarına daha pek çok örnek veribilir. Bunlardan en çarpıcı olanı geçtiğimiz yaz suyu kuraklığın da etkisiyle kritik seviyeye kadar inen koca Sapanca Gölü oldu. Ancak Sapanca Gölü’nü kuruma noktasıa getiren etmenler kuraklıktan çok öteydi. TÜPRAŞ gibi enerji ve sanayi tesisleri Sapanca’nın suyunu soğutma ve temizleme işlemleri için fütursuzca çekiyordu. Gölü besleyen dereler üzerine kurulu onlarca ambalajlı su tesisi su çekiyordu. Ve dünyada suyu doğal olarak içmeye elverişli üç beş gölden biri olan Sapanca Gölü’nde insanların içmesine yetecek su kalmamıştı.

Büyükşehir Yasası ve su gaspı

Bıçkıdere vakasına dönecek olursak, 1994-1999 döneminde muhtarlık yapmış olan Talat Aşan’ın da belirttiği gibi olup bitenin makro ölçekte yaşanan hukuksal değişikliklerle ilgisi var. Aşan “Büyükşehir Yasası bizim için hiç iyi olmadı” diyor. Aşan, Meclis Genel Kurulu’nda 12 Kasım 2012 tarihinde kabul edilen 6360 sayılı Kanun Kapsamında Büyükşehir Yasası’ndan bahsediyor. Bu kanun kapsamında 2014 Türkiye Yerel Seçimleri’nden itibaren Manisa gibi 13 şehir büyükşehir statüsüne sahip oldu. Daha önceden bu statüye sahip olan Sakarya gibi kentleri de ilgilendiren bu yasaya göre büyükşehir belediyelerinin sınırları il mülki sınırları olarak değişti. Yani bu illere bağlı ilçelerin mülki sınırları içerisinde yer alan köy ve belde belediyelerinin tüzel kişiliği kaldırıldı. Böylece köyler mahalle olarak, belediyeler ise belde ismiyle tek mahalle olarak bağlı bulundukları ilçenin belediyesine katıldı. Ayrıca bu illerdeki il özel idarelerinin tüzel kişiliği de kaldırıldı. Böylece köy tüzel kişiliğine ait gayrimenkullerde köylünün söz hakkı kalmıyor. Örneğin köylü kendinin bildiği mera, orman ve su varlıkları gibi müşterekler üzerindeki hükmünü yitiriyor. Bundan sonra maden ruhsatı, jeotermal kaynaklar ve doğal mineralli sular ruhsatına ilişkin yetki ve görevler il özel idarelerinin tüzel kişiliğinin kaldırıldığı illerde valiliklerce yürütülecek. Köylünün ölüm fermanı anlamına gelen bu yasa yereli yok eden ve mutlak bir merkezileşmeyi inşa eden sürecin hukuksal zemininden başka bir şey değil. Bu yasayla hem Sakarya’da hem de Manisa’da yaşanan su gaspının adeta tereyağından kıl çeker gibi kolay olmasına şaşmamalı. Yani Sakarya’nın bir mahallesine dönüşüp tüzel kişiliğini kaybeden Bıçkıdere ve Küçücek köylerinin suyuna el konulması ne bir tesadüf, ne de münferit bir olay. Pek yakında ülkenin dört bir yanından benzer haberler duymak kaçınılmaz olacak.

Hindistan’dan El Salvador’a su gaspı

Biraz da küre ölçeğine bakalım. Su gaspı son yirmi senedir sadece Türkiye’de değil, dünyanın pek çok yerinde yaşanan bir olgu. Örneğin dünyanın en büyük meşrubat ve ambalajlı su devlerinden Coca-Cola 1999 yılından bu yana Hindistan’ın tatlı su varlıklarını gasp ediyor. Hindistan halkı da şirkete karşı büyük bir mücadele içinde. 2003’te firmanın Kerala’daki tesisi, yeraltı suyunu çektiği ve zehirli atıklarını suya verdiği için yerel halkın direnişiyle karşılaşmış ve Kerala tesisi geçici olarak kapatılmıştı. Ancak halkın karşı çıkmasına rağmen geçtiğimiz aylarda şirkete, Gujarat eyaletindeki ikinci tesisini açmak için 185 bin m2’lik yeni bir alan tahsis edildi. Çevredeki pek çok köy içmeye su bulamazken Coca-Cola civardaki barajdan günde 3 milyon litreden fazla su çekebilecek. Bu miktar megakent İstanbul’un günlük su tüketiminden bile daha fazla.

Coca-Cola El Salvador’daki su varlıklarını da 20 yıldır gasp ediyor. Bir yanda ülkenin başkenti San Salvador’daki Nejapa belediye sınırları içinde yer alan su ve şişeleme tesislerinin (Coca-Cola da dahil) ülkenin su varlıklarından elde ettiği milyonlarca dolarlık kâr. Öte yanda bu su zengini bölgede suya erişemeyen halk. 20 yılın sonunda bölgede bulunan evlerin üçte birinin suya erişimi ya çok kısıtlı ya da hiç yok. Ortalama bir aile suya ayda yaklaşık 7 dolar ödüyor ve bu miktardaki para bir çalışanın maaşının neredeyse %10’unu oluşturuyor. Üstelik su kesintisi ve düşük su kalitesi nedeniyle ambalajlı suya mahkum edilen halkın, suyunu gasp eden bu şirketlerin sattığı suyu alacak parası yok.

Şirketler değil, doğa ve insanlar için su!

Sadece Coca-Cola değil, Pepsi, Danone ve Nestle gibi ambalajlı su ve gıda devleri dünyanın dört bir yanındaki su varlıklarını gasp edip, halkların su hakkını ihlâl ediyor. Ancak bu gasp ve ihlâl, kendi karşıtını da doğurdu. Hızla büyüyen küresel bir mücadele var. El Salvador’dan Hindistan’a, İrlanda’dan Yunanistan’a uzanan su hakkı mücadelesi Türkiye’de de mevcut. Türkiye’de son dönemde çıkarılan kanunlar halkın yaşam hakkını değil, şirketlerin kârını koruyor. Aynı kanunlar Büyükşehir Yasası’nda olduğu gibi yereli ezip, merkezileştirmeyi kutsuyor. Ancak yasaların insan yapımı olduğunu ve değiştirilebileceğini unutmadan hukuk yolunda ilermek ve toplumsal mücadeleyi de birlikte yürütmek şart. Toprağını ve suyunu kâr odaklı doğa düşmanı projelere karşı savunan köylünün ve kentlinin bir araya gelmesinin zamanı geldi. Sakarya Akyazı’da ve Manisa Alaşehir’de yaşananların daha başlangıç olduğunu unutmadan birlikte mücadele etmek gerekiyor.

Su bir bütün. Birinin suyu kirlendiğinde, diğerinin de suyu da kirleniyor. Birinin suyu tükendiğinde, diğerinin suyu da tükeniyor. Çünkü birimizin suyu, hepimizin suyu. Bıçkıdere’nin mücadelesi de hepimizin…

Hazırlayan: Dr. Akgün İlhan
Başlık Fotoğrafı: Ozmsarı

Anadolu kadınının ekoloji mücadelesi

Asırlardır kadın mücadelelerinin en akıl almaz efsaneleri yazıldı Anadolu coğrafyasında. Tarih şeridindeki en mücadeleci ruhlara ev sahipliği yaptı bu topraklar. Kendine yaftalanmış “güçsüz, savunmasız, muhtaç” sıfatlarını çiğneyip dim dik durdu Anadolu kadını. Dik durdu kendisine karşı tüm haksızlıklara ve dik durdu doğayı sömürene.

Amazon Kadınları’nın Truva’yı savunmasından tutun, Kurtuluş Savaşı’ndaki kadın rolüne kadar direniş ruhunu yaşatmışlardı ve neden yaşatamasınlar hâlâ?

Günümüzde gündemimizden düşmeyen ekoloji mücadelelerinde yine en önde yeşil bayrağı kadın taşır. Doğu Karadeniz’in katledilen derelerinde o kadın tutar nöbeti, Yırca’da o siper olur zeytinine.

Ve işte yakın geçmişimizden en cesur yeşil kadın direnişleri

Bir önceki yıl Erzurum’un Tortum İlçesi Ödük Vadi’sinde yapılacak hidro elektrik santrallerine karşı düzenlenen eylemlerin sembolü olmuştu Leyla Y., cesareti ile hepimizin sesiydi. Ardından “Leyla, görücü usulü evliliğe de direniyor” manşetleri ile gördük onu gazetelerde. Daha 18 bile olmadan ailesinin istediği kişi ile evlenmesi zorunluluğuna tabi tutulan Leyla, mevcut erkek egemen sistemin, bozuk gelenek yapısının şiddeti ile yüz yüzeydi. Evden kaçarak, kendi hayatı üzerinde bir tek kendi kararlarının geçerli olduğunu gösterdi herkese.

Bundan birkaç ay sonra, geçtiğimiz mart ayında, Edirne’nin 1. Murat Mahallesi’nde bir parkın yıkılmasını engellemek için makinelerin önünde oturan Kıymet Teyze, sonuçlanan mahkeme kararıyla mücadelesini kazanmıştı. Tüm Türkiye’yi hayran bırakan kararlılığı, kadının ekolojik mücadeledeki öncülüğünü kanıtladı.

Ve Karadeniz’in dik başlı, akıllı ve çalışkan kadını…

Bölgenin senelerdir hidroelektrik santrallerine (HES’ler) karşı yürüttüğü mücadeleyle derelerini, doğasını korumaya yemin etmiş bu güzel kadınlar.

Her biri direnişçi.

Can suyumuz dedikleri Çağlayan ve Arılı derelerini, doğalarını korumak için mücadelenin hep en ön saflarında yer alırlar.

O isimlerden biriydi, yaşı 70’i aşkın Melahat Alişan. Rize’den Fındıklı’dan. Gençlere taş çıkaran azmiyle, masmavi gözleriyle oralarda her direnişin içindeydi… “Annem beni dere kenarında doğurmuş. Yaşım geldi 70’e… İki kemik kalana kadar uğraşacağım.”, “Eğer istedikleri paraysa iki evim var satarım, oradan buradan toplar Başbakan’a gönderirim. Yeter ki bu dereleri bize bağışlasın.” dedi ve günlerce çadırlarda kalıp, nöbet tuttu.

Sinop Gerze’deki termik santrale direnişte de kadınlar en öndeydi. Altın madenlerinin önü açılmasın diye Bergama Hareketi’ne emek verdiler yıllarca. Ve daha bir çok hikaye… Hepsinde kadın, hepsi kadın. Evine, ona yemek veren deresine, havasına ağacına, hakkına sahip çıkan kadın.

Kadın için ekosistemin devamı kendisinin varlık nedeniyle eştir. Ekonomik statü, inanç, dil ve ırk ne olursa olsun kapitalist endüstriyalist patriyarkal sistem altında kadının ve doğanın yaşadıkları ortaktır. Anadolu kadını kabullenmemiştir, kabullenmeyecektir; betonlaşmayı, kesilmeyi, sömürülmeyi, öldürülmeyi.

Başlık Fotoğrafı: Yusuf Yavuz / Ulusal Kanal

Koç Üniversiteliler, çocuk ve gençlere çevre bilinci kazandırıyor

Geçenlerde, psikoloji bölümünde okuyan bir öğrencim ile Çepeçevre hakkında konuştuk. O da  (ne güzeldir ki) bana içinde bulunduğu gönüllü projelerden bahsetti. Koç Üniversitesi (KU) Çevre Kulübü’nun TURMEPA alt kulübü olarak lise ve ortaokul öğrencilerine çevre bilinci üzerine eğitimler vermeyi amaçlıyorlar ve bu doğrultuda canla başla çalışarak kendileri de eğitmen eğitimleri alıyorlar.

Ayşenur Aldırmaz, Koç Üniversitesi psikoloji bölümü 1.sınıf öğrencisi. KU-Çevre’nin Turmepa ve Tema alt kulüplerinde etkin görev alıyor. Neden bir çevre gönüllüsü olduğunu  sorduğumuzda ise nedenleri şöyle: Hem kendisini çevre konusunda eğitmek hem de yediden yetmişe herkesin çevre farkındalığını artırarak daha yaşanabilir bir dünya yaratabilmek. Bilinçlendirme ve farkındalık ile daha yeşil ve denizi nefes alan bir dünyada yaşamanın mümkün olduğunu düşünüyor ve burada en büyük görevin gençlerde olduğunu belirtiyor.

Şu anda neler yapıyorlar?

Şu anda KU-Çevre TURMEPA alt kulübü olarak “Mavi Kuşak eğitimleri üzerine çalışıyorlar. Öğrencilere suyun ve İstanbul Boğazı’nın önemi, kirliliği hakkında, kirlilikten koruma ve İstanbul Boğazı’ndaki yaşam alanlarıyla ilgili farkındalık oluşturma ve buna bağlı olarak denizi sevme ve koruma duygusu kazandırma amacıyla, öğrencilerin seviyelerine göre 3 aşamalı eğitimler veriyorlar. Eğitimleri öykü tabanlı, problemleme ve sorgulamaya dayalı olarak kurgulanıyor. Örneğin, 1-4. sınıf aralığında çizgi videolar, 5-8. sınıf ve 9-12. sınıflara ise video anlatımlı eğitimler oluyor. Odak noktaları Sarıyer bölgesindeki ilköğretim okullarına kıyı ve deniz temizliği ile ilgili eğitimler vermek.

Bunun yanı sıra, TURMEPA‘nın düzenlediği 23 Nisan projesine katılıyorlar. Bu proje ise, İstanbul’da yaşadığı halde denizi hiç görmemiş ilköğretim çocuklarına bir gün boyunca boğaz gezisiyle denizi, deniz canlılarını ve denizde kirliliğe neden olan atıkları tanıtarak farkındalığı arttırmayı ve kıyı temizliği bilincini anlatmayı amaçlıyor.

Bütün bunlara ek olarak KU-Çevre‘nin TEMA (TEMA kuruluşuna bağlı olarak fidan dikimi, bilinçlendirme gibi) ve kampüs projeleri (Biyogaz-Kompost Tankı projesi, kapak toplama ve plastik şişe geri dönüşümü gibi) olmak üzere iki alt kulübü daha bulunuyor.

“Sen Öğret, Ben Korurum Öğretmenim” 

İki projenin ve Mavi Kuşak eğitimlerinin ana sloganı bu. Bu iki projede de daha çok çocuklara ve gençlere odaklı çünkü çevre bilincinin küçük yaşta daha etkin olacağı ve bu sayede bugünün çocuklarının geleceğin yetişkinleri olup çevreyi, denizi, ağacı koruyup arkalarında daha temiz ve canlı bir dünya bırakacağına dair inançları var.

TURMEPA hakkında

Deniz Temiz/TURMEPA Derneği kuruculuğunu Rahmi Koç’un yapmış olduğu, Deniz Ticaret Odası ve diğer deniz sever gönüllüleriyle birlikte 1994 oluşturulan bir sivil toplum kuruluşudur. Genel amacı deniz ve kıyı temizliğini sağlamak olmak üzere, yola üç ana hedefle çıkmıştır: Deniz ve kıyıların kirlenmesini önlemek, kirlilikle mücadeleye özendirmek bu mücadeleyi geliştirmek ve halkın katılımını sağlamak, ve gelecek nesillere daha yaşanabilir bir dünya bırakmak. “Kıyı Deniz İnceleme Merkez Eğitim Çalışmaları’’ gibi projelerin yanında lise ve üniversitelerde Mavi Kuşak Hareketi kapsamında, Deniz Elçileri Topluluğu (DET) adlı öğrenci topluluklarının oluşmasını sağlamıştır.

Yazının orijinal metni için Ayşenur Aldırmaz’a teşekkürler.

Düzenleme: Ayça Alaylı
Başlık Fotoğrafı: Koç Üniversitesi

Kutsal nehir Dicle’nin hikâyesi

0

Yeryüzünün oluşumu 4 milyar yıl olduğu bilim insanlarınca araştırılırken, Dicle Nehri’nin de 3 milyar yıla uzandığı rivayet edilmektedir. Dicle’yi Güneydoğu Torosları eteğinden eriyen karların vadilerden ve derelerden akarak kutsal nehri oluşturmaktadır. Dicle ilçesinden başlayan sınırı, Diyarbakır merkez, Bismil, Batman, Hasankeyf, Cizre ve Musul’dan geçer. Bağdat’ı ikiye böler, aşkın ve sevginin hazzıyla Şattul Arap’ta Fırat ile olan sevgilisine koşar. Basra Körfezi’nden deryalara ve okyanuslara akar. 

Kutsal kitaplara konu olmuş, Danyal peygamberin mucizesine dönüşmüş, canlıların ilk barınağı ve sığınağına bürünmüştür. Tevrat’ta Digris, İncil’de Tigris, Kuran’da Dijle olarak geçer. İnsanlığın ilk çıkış yeridir. Medeneyitlerin kuruluşlarına şahittir. Bitkilerin rengine ve ahengine bir gizemdir.

Akışıyla toprağa hayat, canlılara can, güneşe ilham, havaya dirhemdir. Adem ile Havva’yı beslemiş; kuşların, kurtların ve kuzuların barınağıdır. İlk evler, ilk köyler, ilk kentler burada kurulmuş. İlk buğday, ilk arpa ve ilk mercimek burada filizlenmiş. İlk ceylan ve tavşan burada avlanmış. İlk kan buralarda akmış. İlk vadiler, kanyonlar, dereler ve kayalar bu nehrin akışına eşlik etmiş. İlk şekiller burada çizilmiş, toprak buralarda değerlenmiş. Kayalar yontularak mağaralara burada boyut almış. İnançlar bu suyun etrafında kutsanmış. Mabedler, göğe burada yükselmiş. Peygamberler, havariler, azizler, sahabeler, evliyalar, ermişler ve dervişler buradan geçmiş; batıya, güneye, kuzeye. Her renkten ve ırktan canlılar Dicle’den göçmüş; yollara, bölgelere, şehirlere ve ülkelere harmanlanmışlar. 

diclen nehri 1

Köprüler, kaleler, antik kentler, surlar ve sırlar suyun etrafında dolanmış. Ordular, krallar, sultanlar buradan dünyaya egemenlik kurmuş. Ne kültürler oluşmuş ne sanatlar yok edilmiş bunca husumetten. Yaslara bürünmüş canlılar insanlığın barbarlığından.

Dicle, vahşetin kırılma noktasıdır. Canlıların boğazı; kutsal kitabın gelmesidir uyarılan ilahi kelamdan. Doğanın sesidir, suyun asaletinden. Geçmişin yorgunluğudur, geleceğin umudu. Yaşamak güzeldir Dicle’de, aşıkların aşkına yol vermektir; sevdanın acısına. İşte size bir yeryüzü cenneti; “Kutsal Dicle’nin hikâyesi”.

Fırat’ına kavuşur, Nil gibi yalnızlığa ve insanlığa akar. Güneş buradan başka bir renkle doğar. Toprak burada kutsal suyla buluşur. Rüzgârlar burada bir başka eser Mereto eteklerinden Karacadağ’a, Batı Raman’dan Mava’ya, Şengal’den dağılır Basra’ya. Prens ve prenseslerin hikâyelerine renk katmış derin vadilerinden. Güneş tapınaklarından, kaya mezarlarına, her tarafı yardan ve Yaradan’a uzanır bir efsane.

dicle nehri 2

Murad’ın payı, Bismil, Batman, Salat, Sason, Silvan, Kulp, Kayser, Pisyar, Garzan, Başur, Botan ve Silopi çayları barınır sende “şibot” balığı. Leyla ile Mecnun aşkı gibi, Mem û Zîn senden esinlendi. Romeo ve Juliet, Seyro û Meyro seninle büyüdü, Siyabend û Xecê sana geldi. 

Hasan’ı boğma, tıpkı kavuşmayan sevdaların gibi. Kayaların piri seni gözler, pire Bûzê seni izler tıpkı Piri Reis’in çizgileri gibi. Yar olmak, yardan gelmek. Dağ olmak, doğadan gelmek, bir hayattır Dicle ve ondan doğmak…

Hazırlayan: Emin Bulut – Bat-Der Başkanı
Başlık Fotoğrafı: Batman Bel

Atık plastiklerimiz nereye gidiyor?

0

Five Gyres Enstitüsü’nden Marcus Eriksen ve iş arkadaşlarının 10 Aralık 2014 tarihinde yayınladıkları PLOS ONE isimli açık erişimli bültene göre, Dünya okyanuslarında 269 bin tona yakın atık plastik kirliliği bulunuyor olabilir.

Mikroplastik kirliliğinin, dünya okyanuslarında yüzen mikro ve makro plastiklerin yoğunluk ve kütleleri ile ilgili yeterli destekleyici verinin olmamasına rağmen; dünya okyanuslarında değişken yoğunluklarda bulunduğu biliniyor.

Dünya okyanuslarında yüzen plastik parçacıklarının miktarını ve ağırlığını daha başarılı hesaplamak için, 2007 ve 2013 yılları arasında altı ülkeden bilim insanları beş farklı alt tropikal girdap bölgelerine, Avustralya sahillerine, Bengal körfezine ve Akdeniz’e düzenledikleri 24 farklı keşif seferleriyle veri topladılar. Plastik dağılım modeli oluşturmak için büyük plastik parçacıkları ve ağlarla toplanan mikroplastiklerin görsel araştırmalarda gözlemlenen verileri toparlanmıştır.

5,25 trilyon plastik parçacığı olabilir

Dağılım modeline ve toparlanan verilere istinaden bilim insanları okyanuslarda, en az 269 bin ton ağırlığında 5,25 trilyon plastik parçacığının olabileceği tahmininde bulunuyorlar. Büyük plastik parçacıkları sahil kesimlerinde bolca bulunurken, beş alt tropikal girdap bölgesinde mikroplastik boyutuna ve bilim insanlarının olasılık dâhilinde olmayacağını düşündükleri izole alt kutup girdap bölgelerinde çok küçük mikroplastik boyutlarına çözünüyorlar. Küçük ölçekli mikroplastiklerin oluşumu ve dağılımı, okyanusların izole bölgelerinde oluşan girdapların öğütücü etkisi gösterip büyük plastik parçalarını mikroplastiğe indirgemesi ve ardından okyanusa saçmasıyla gerçekleşiyor.

Five Gyres Enstitüsü’ndeki araştırmanın yöneticisi Dr. Markus Eriksen, araştırmaların, dünyanın yüzen çöp parçalarının son durağının beş alt tropikal girdap bölgeleri olmadığını mikroplastik boyutta tüm okyanus ekosistemi ile etkileşimde olduklarını açıkladı.

Kaynak: Science Daily
Hazırlayan: Sasun Bazaryan

Deniz yosunlarından biyoyakıt üretimi

0

Biyoyakıt konusu aslında tartışmalı bir konu; çünkü biyoyakıt yapımı için besin olarak kullanılabilecek ve tarım alanı isteyen bitkiler kullanılıyor. Buna alternatif olarak, kumsalları ayak basmaya yer bırakmayacak şekilde saran ve ziyan olan yosunlar kullanılsaydı daha hesaplı ve geri dönüşümlü olmaz mıydı?

Yosunlar bazı yörelerde yemeklerde kullanıldığı gibi, gübre olarak tarlalara serpildikleri de oluyor. Buna ek olarak arabalarımıza mazot olabileceklerini veya evimizi ısıtmakta kulanılabileceklerini biliyor muydunuz?

Alg türlerinden biri olan şeker yosunu (Laminaria saccharina) bu aralar Norveç’li bilim insanlarını heyecanlandırıyor. Norveç’in kıyılarında kendiliğinden büyüyen ve isminden de anlaşıldığı üzere içeriğinde bolca enerji barındıran bu tür gıdayı, biyoyakıta çevirmek için güzel bir fırsat. İçeriğinde de şeker pancarına oranla üç kat daha fazla şeker bulunmakta. Şeker yosunu denizdeki fazladan nitrojeni kullanıp, denizlerde gübrelerin denize dökülmesinden doğan nitrojen artışını dengelemektedir; fakat çok çabuk ürediği ve her yeri sardığı için, aynı zamanda kirlilik de yaratmaktadır.

Bilim insanları da kendi aralarında kimin bu alg türünü en hızlı ve etkili şekilde biyoyakıta çevireceği konusunda yarışıyor.

Bu bilim insanlarından Fredrick Gröndahl, ki kendisi KTH Kraliyet Teknoloji Enstitüsünde çalışıyor, Deniz Tarlası Projesi’nin yürütücüsüdür. Gröndahl, bu alglerin ekolojik bir problemken, ekolojik başka bir problemin çözümüne dönüştürülebileceğine inanıyor. “Olay şu ki, şeker yosunu sudan en az, bir atık arıtma tesisi kadar etkili bir şekilde fazladan nitrojeni uzaklaştırabilir” diye de ekliyor.

Bazı bölgelerde yosun o kadar hızlı ürüyor ki, kıyılardaki günlük aktiviteleri engelliyor; ama Gröndahl’ın projesi bu algleri doğa dostu besinlere, ilaçlara, plastiklere ve enerjiye çevirmek üzere oldukça başarılı. “Biz algleri bir kaynak olarak görüyoruz” diyor ve ekliyor “Fazla algleri sahilden topluyoruz ve türlerinin tükenmemesi için yenilerini yetiştiriyoruz.”

Baltık Denizi’nden, İsveç’in güney kıyılarına kadar uzanan kısımda alglerden biyomazot üreterek çok büyük kazanç sağlanıldı. Bu kıyıların alg bakımından çok zengin olduğu bilinmekte, sadece Trelleborg şehrinin sahilleri göz önünde bulundurularak yapılan kaba hesaba göre, o bölgedeki fazladan alglerin işlenmesiyle 2,8 milyon litre biyomazot üretilmesi mümkün.

İsveç’in Strömstad kasabasında ilk alg çiftliği çoktan kuruldu ve işliyor, tam da İsveç’i Danimarka’dan ayıran sularda. Gröndahl’a göre Deniz Tarlası Projesi İsveç’in kırsal kesimine yenilenebilir bir gelişme ve kalkınma sunacak ve yerli halk için de yeni iş imkanları yaratacak. Tarlanın oluşturulması ise çok kolay. “Sporofit Fabrika Tarlaları” adı verilen bir yöntemde, küçük algler iplere dikilerek tutturuluyor ve denize atılıyor. Algler büyümeye başladıklarında ise denizin dibine batıyor ve orada daha fazla büyüme imkanı buluyor. Altı ay sonra, algler iyice büyüdüğünde toplanılıp işleniliyor.

“Denizin ortasında bir enerji ormanı gibi olacak ve ilk başta iki hektarlık iki büyük tarla kurmayı planlıyoruz, daha sonrasında insanların ilgisini çeken bu durum, yeni yatırımcıları ve çiftçileri bu alana yöneltecektir” diyor Gröndahl. “15 yıllık bir zaman içerisinde, kıyılarda pek çok büyük alg tarlamız olacak ve bu aynı zamanda, insanların hayatlarını kazanabilmeleri için de yeni bir endüstri alanı açmış olacak” diye de ekliyor.

Norveç Bilim ve Teknik Üniversitesinde doçent doktor olan Khanh-Quang Tran da aynı alg türü üzerinde araştırma yapmakta. Üniversitenin Enerji ve İşletimi Mühendisliği bölümündeki Tran, ürettikleri yeni ürüne biyo-hammadde ismini koymuş. “Burada yapmak istediğimiz şey, doğayı taklit ederek petrol üretmek, nitekim petrol doğal yollarla jeolojik çağlar içerisinde, çok uzun zamanda oluşuyor; ama biz bunu dakikalar içerisinde yapabiliyoruz” şeklinde konuşan Tran’ın araştırmaları makale olarak “Algal Research” dergisinde yayınlandı. Ucu kapalı hasırlara benzeyen, küçük akıllı quartz tüpler kullanarak reaktörü bir dakika içerisinde 350°C’den 585°C’ye ısıtarak reaktörün içine doldurulan yosun ve suyun yüzde 79 verimle biyo-petrole dönüştürülmesini sağlıyor. Bu tekniğe ise hidrotermal sıvılaştırma denilmekte.

Birleşik Krallık’ta bu uygulamanın benzeri olan bir yöntem aynı alg türünü kullanarak sadece yüzde 19 verim edebilmişti. Tran’ın bildirdiğine göre işin sırrı, bir dakika içerisinde uygulanan şok ısıtmada gizli.

Deniz yosunundan üretilen biyomazotlar insanlık için daha çevre dostu ve aydınlık bir hayat tarzı vaadediyor. Mantık basit, bitkilerden üretilen biyo-yakıtlar oluşurken doğadan bir miktar CO2 alırken, yandıklarında da aynı miktar CO2’yi geri doğaya salıyor. Besin maddelerinden üretilen bu yakıtlarda odak artık yavaş yavaş, hızlı büyüyen ağaçlar, çimenler ve yosunlara kaymakta. Deniz yosunları diğer alternatiflerine kıyasla hem daha çabuk ürüyor hem de gıda sektöründen kaynak eksiltmiyor. Yalnız Tran’ın reaktörleri küçük oldukları için, henüz endüstriel kullanıma uygun değil. Bunun için halihazırda bir fikri olduğunu belirten Tran, yeni bir reaktör geliştirmeyi düşünüyor. Araştırmalarının devamı için yatırımcı arayan Tran, gelecekte bu fikrin insanlığa çok yararlı olacağı konusunda oldukça umutlu.

Kaynak: Ecology.com
Çeviri: Selma Çam
Başlık Fotoğrafı: FastCompany

Lima’daki iklim değişikliği eylemi renkli anlara şahit oldu

Compo de Mate’de başlayarak gerçekleşen iklim değişikliği eyleminde Lima, renkli anlara şahit oldu.

Geçtiğimiz günlerde (Salı günü) Çevre ve Şehircilik Bakanımız İdris Güllüce’nin de konuşma yaptığı Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi, Peru’nun Başkenti Lima’da devam etmekte. Son günlerine yaklaşılan Zirve’de konferansa katılan 190 ülkeden temsilciler, küresel ısınma sorununa yönelik ortak ve acil çözümler içeren bir ‘iklim anlaşması’ üzerinde uzlaşı aramakta.

Ve 10. Gün, eylem günü!

Çok sayıda STK, iklim kampanyacıları, partiler, yerel örgütler, çevre toplulukları, sendikalar ve yerlilerin düzenlediği ‘’Alternatif İklim Zirvesi’’ tarafından organize edilen ‘’İklim Yürüyüşü’’ne yaklaşık 15 bin kişi katıldı. Oldukça kalabalık olmasıyla birlikte ilginç kostümlerin, yaratıcı afişlerin ve dev kuklaların dikkat çektiği bu yürüyüşte feminist gruplar da oldukça aktiflerdi.

Müzik ve sloganlarla süren eyleme ‘’ Dünya için iklimi değil, sistemi değiştir’’ fikri hâkimdi. Taşınan pankartlarda ‘’Petrolü toprakta tut’’, ‘’Besinini koru’’, ‘’İklim için hemen hareket’’ gibi sloganlar atıldı.

İklim savunucuları “iklim sorunlarının şirket ve devlet çıkarlarını güderek, kapalı kapıların ardında konuşularak” çözülemeyeceğini belirtti.

Kaynak: The Guardian
Başlık Fotoğrafı: Abc.au