Ana Sayfa Blog Sayfa 742

Ninesinin dilinden nehirlere şarkılar söyleyen kadın

Ninesinin dilinden, çocuk göğsüne çimlenen masallarla büyüyen, nehirlere şarkı söyleyen kadın.

Mapuçelerin mis lideri Moira Millan.

Mapuçeler Patagonya’da yaşayan yerli bir halk. Mapu, toprak demek. Mapuçe ise toprağın insanları. Geçmişte Şili ve Arjantin arasında bölünmüş olan Patagonya’da 2 milyona yakın Mapuçe bulunmaktaydı. 16’ncı yüzyılın başlarında İspanyol işgali ile birlikte imzalanan Quillin Anlaşması sonucu Mapuçe toprakları belirlenmişti. Ancak 19’uncu yüzyılla birlikte yeni kurulan iki devlet Şili ve Arjantin, yeni anlaşmalar ile Mapuçe topraklarını kendilerine kattılar. Zaman içerisinde devletin sömürü yemini, Mapuçeleri yuvalarından uzaklaşmak zorunda bıraktı. Topraklarından ayrılan ayrıca yoksullaşan halk kimliklerinden koptu. 1994‘de Arjantin Anayasası ile kültürel ve etnik varlığı kabul edilen Mapuçeler’in kültürlerine, benliklerine ve yaşam alanlarına tacizler müthiş bir hızla devam etmekte.

Toprağın en betonlaştığı, nehirlerin bu denli hesleştiği çağımızda doğanın bir güzel bekçisi Moira, Patagonya’nın yüzyıllardır süren hıçkırıklarını duymuş 1999 yılında ve o günden sonra Pillan Mahuzia adlı toplulukla dağlarda yaşamaya başlamış. Daha öncesinde kentte yaşayan bir kadınmış. Ailesi ondan Mapuçe olduğunu saklamış Arjantin Devleti’nin ayrımcı tutumundan korunmak niyeti ile.

Ninesinin ziyaretleri sırasında ona anlattığı doğa hikâyelerinden pek çok büyülenirmiş Moira. Ben Mapuçe olduğumda diye başlar hep anlatmaya: “Ninemin hikâyelerinden birisi de nehre söylediği şarkılarla ilgiliydi. Ama ben köye gidip nehre kendim şarkı söyleyene kadar onun ne dediğini gerçekten hiç anlayamamıştım. Nehre gittiğim zaman önce onu biraz dinledim,suyun akışını ve çakıl taşlarına çarpışını duydum. Hafif ama sürekli ve dirençli bir sesti bu. Sonra başladım ben de nehre şarkı söylemeye. İşte o zaman ailemin Mapuçe olduğunu anlamakla kalmadım, ben de bir Mapuçe oldum.”

Biz dünyanın koruyucularıyız kadınlar olarak. Geleceği de biz kuruyoruz. O nedenle kadınlar olarak bizlere daha fazla görev düşüyor. Topraklarımız için mücadele etmeye devam edeceğiz.

Toprakları için hayatı savunan Moira ülkesinde defalarca terörist ilan edildi. Hakkında davalar açıldı. “Hakkında en çok dava açılan Mapuçe benim sanırım. Ancak Arjantin devleti ne kadar farklı göstermeye çalışırsa çalışsın, bizimki şiddetten beslenen silahlı bir mücadele değil. Şiddetin kaynağı onlar. Biz sadece daha iyi bir yaşamı birlikte kurmayı amaçlıyoruz. Bizim mücadelemiz şiddet değil.” diye bahseder serüveninden.

mapuce-1
“Nehirlerin sesi kesilirse, halkların sesi de kesilmiş olur.”

Patagonya‘daki madencilik ve baraj projeleri bölge ekosisteminde onarılamaz yaralar oluşturucak biçimde. Arjantin devleti, buna direnen halka oldukça sert tavırlar sergiledi geçmişte. Çocukları ile toprağını bir süre terk etmek zorunda kaldı Moira. Döndüklerinde hala devam etmekte olan devlet baskısını şöyle anlatıyor: “Döndük ama devletin demir pençesi tepemizden hiç eksik olmadı. Kutsal törenlerimize bile karıştılar. Barajlar olmasın ki su aksın ve nehrin sesi kesilmesin diye nehre hep birlikte şarkı söylemek istedik. İzin vermediler. İşte o zaman yetkililere şu soruları sormuştuk: Devletin sinagog, cami ya da kilise yıkma yetkisi var mıdır? Hayır! Bunu yapan bir devlet insanlık mirasına karşı bir suç işlemiş sayılmaz mı? Evet! Mapuçelerin de kutsal mekânı topraktır. Toprağa tecavüz eden, onu defalarca öldüren madencilik ve baraj kurma gibi faaliyetleri teşvik eden devletin, bizim kutsalımız olan toprağa ve nehirlere söylediğimiz şarkıları yasaklamaya çalışması terörün ta kendisi değil de, nedir?”

Mapuçe kültürünce sadece kadınların söyleyebileceği bu şarkılar, onların doğa ile bütünlüğünün ezgisini oluşturuyor. Mapuçe kadınlarının minneti gözlerinden okunuyor. Ağaca, suya bağlılıkları; kucak açışları bu. Şarkıların belli sözleri yok. Toprağın rüzgarla dansı, nehrin coşkun çağlaması, yağmurun ritmi… Kadın özgürlüğünün sesiyle söylenen şarkılar… Irksız, milletsiz, gençsiz, yaşlısız şarkılar… Bağıran, daha çoğunu isteyen, yetmeyen hala isteyen beyaz adama bu şarkılar.

Arjantinli kadının tarih boyunca küçük düşürülmesi, sömürü piramidinin en altında tutulması ve görünmez hale getirilmesiyle kadına olanları; toprağı oyup içini dışına çıkarmak gibi sayısız yıkımla mevcut doğa tahribatını bir tutuyor.

Toprağa yapılanın acısını en iyi kadınlar anlar. Kadının bedeni toprak, kalkınma yalanı ise ona uygulanan bir şiddettir. Biz kadınlar toprağın ve onda yetişen tüm tohumların koruyucusuyuz. Biz yaşamın savunucusuyuz.

mapuce-bayragi
Mapuçe bayrağı

Biz onu 18 Mayıs 2013’te Dünya Nehirler Konferansı için Türkiye’ye geldiğinde tanımıştık doya doya. Ziyaretinin son birkaç gününü Hasankeyf’te geçirmişti Millan, Dicle Nehri üzerinde kurulmakta olan Ilısu Barajı’na karşı dayanışmak ve kendi toprağındaki barajların yıkıcı etkilerini anlatmıştı. Hasankeyf için dualar edip, şarkı söylemişti.

“Nehirlerin sesi kesilirse, halkların sesi de kesilmiş olur”

Mapuçe halkının ekofeminist lideri kültürünün etkileyici yansımalarıyla efsanevi ekoloji direnişleri sürdürüyor durmadan. Yerel ve küresel anlamda bir çok çalışması bulunmakta.

İnsanın kendisini merkeze koyarak yaşadığı materyalist sistem ile etrafında olan canlı cansız her şeyin varlığının kendi için olduğuna inanan günümüz insanının doğal olmadığını ve doğaya karşı durduğunu eleştiren Moira kendi kültürlerinde doğayla konuşabilme gibi kutsal bir vasıfla yüklenmiş kadının, modern uygarlıkta erkekten daha aşağıda görülmesinin doğanın kurallarına aykırı olduğunu savunuyor.

Başka bir dünya mümkün! Kadınlarının erkelerle, milletlerin birbirleriyle eşit olabiliceği, nehirlerin özgürce akabileceği bir dünya hayali peşinde koşarken durmadan gülümsüyor. Cesaretine hayran bırakan Millan. Hala umut var diyor!

Başlık Fotoğrafı: Deviantart

Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türlerin Kırmızı Listesi (IUCN)

IUCN Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türlerin Kırmızı Listesi, belirli bir bölge veya ülkedeki nesli tehlike altında olan bitki ve hayvan türlerini en kapsamlı şekilde derleyen listedir. Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği tarafından (IUCN) tarafından yayımlanır.

Bu liste, binlerce türün neslinin tükenme tehlikesini değerlendirmek, kamuoyu ve yetkilileri uyarmak amacı ile hazırlanıyor. Bilimsel altyapı ile oluşturulan IUCN Kırmızı Listesi, biyolojik çeşitliliğin durumu konusunda en geçerli kaynak olarak kabul edilmektedir.

En son güncelleme 2006 Kırmızı Listesi, 4 Mayıs 2006 tarihlidir. 40 bin 168 türü ve buna ek olarak 2 bin 160 alttürü, sualtı nesillerini, alt nüfusu bir bütün olarak değerlendirir. Bir bütün olarak incelenen türlerden, 16 bin 118 tanesi tehlike altında olarak belirlenmiştir. Bunlardan, 7 bin 725 tanesi hayvanlar, 8 bin 390 tanesi bitkiler ve üç tanesi küf ve mantarlardır.

Doç. Dr. H. Reşit Akçakaya tarafından Türkçe hazırlanan IUCN Kırmızı Liste Sınıfları ve Ölçütlerini Bölgesel Düzeyde Uygulama İlkeleri belgesini inceleyebilirsiniz.

İsviçre merkezli Doğa ve Doğal Kaynakların Korunması için Uluslararası Birliği, 1984 yılında kuruldu. 89 devlet, 109 hükümet kurumu ve 800’den fazla hükümet dışı kuruluşu tek bir çatı altında topluyor.

Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türlerin Kırmızı Listesi sınıf şeması
Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türlerin Kırmızı Listesi sınıf şeması

 

İnternet sitesi: www.nationalredlist.org
Başlık Fotoğrafı: Infographiclist.com

Doğum izninde Asya Turu

Bu hikâye çocuk, hatta bebek sahibi olmanın geziye çıkmaya engel olmadığını kanıtlar nitelikte bir hikâye. Bir küçük çocukları ve yeni doğmuş bebekleri ile Asya turuna çıkan aile ile tanışın.

Daha önce çocuklarla birlikte dışarıya çıkmanın yararlarından bahsetmiştik, işte size uç bir örnek.

Chris Herwig, yeni doğan bebekleri ile birlikte nasıl 7 aylık bir Asya gezisine çıktıklarını anlatıyor. Yeni bebeklerinin dünyaya gelmesi ile birlikte bir karar vermişler. 3 yaşındaki çocuklarını anaokulundan almışlar ve toparlanıp 11 ülkelik bir geziye çıkmışlar.

Bebekleri 4 haftalık olduğunda önce 2 haftalık kısa bir İsveç gezisi yapmışlar, bir aile etkinliği evlenme törenine katılmışlar. Bu iki haftalık sürecin güzel bir deneme olduğundan bahsediyor Chris Herwig. Ardından da hemen Tayland’a gidip, kendilerini sahil kenarında bir ağaç evde bulmuşlar.

Devam eden 6 boyunca 11 parça bavulları gittikçe küçülerek, büyükçe bir sırt çantası haline gelmiş. Yavaş yavaş, acele etmeden, çılgınlık amaçlamadan sevimli bir aile gezisi olmuş. Vietnam, Kamboçya, Burma ve Yeni Zellanda. Tren, gemi, araba, bisiklet, fil ve at üzeri yolculuklar ve yürüyüş.

Peki ya çocuklar?

Çocukların durumundan da bahsediyor Chris Herwig. Bebekleri henüz emzirme döneminde olduğu için annesinin yanında olması yeterli olmuş. Büyük oğlu için ise şöyle diyor Chris: “Jasper gün geçtikçe çok daha sağlıklı hale geldi, hatta anaokulunda olduğundan daha sağlıklı. O harikaydı; büyüdü ve güçlendi. Hatta belki de daha da cesurlaştı ve akıllandı.”

Çocuklar ile birlikte böylesine uzun ve zorlayıcı bir gezinin kolay olmadığını da ekliyor tabi. Ama çok katı bir plan yapmamışlar, eğer bir şeyler ters giderse her zaman eve dönebilirdik diyor Chris. Çocukların iyiliği için her adımda daha temkinli olmuşlar. Bebek bakmanın zorlukları bile onlar için ilginç tecrübeler haline gelmiş. Fakat en önemlisi, her yaşadıkları onlar için eğlenceli hale gelmiş.

Çocuklar varken, çantaları nasıl hazırlamalı, sırada nereye gitmeli, nasıl gitmeli, çocukları nasıl güvenli ve mutlu tutmalı ve bunları yapmaya çalışırken yolculukların keyfini nasıl çıkarmalı gibi sorular elbette olmuş. Fakat, çocuklar olmasının bu tür tecrübelere engel olmadığını kanıtlamıyor mu Herwig ailesinin gezisi? Sadece bir seyahatten öte, çocuklarla birlikte edindikleri tecrübeler çok daha farklı bakış açıları katmış gezip gördükleri yerlere.

Şöyle bitiriyor Chris: “Sonuç olarak, o kadar da çılgın olduğumuzu düşünmüyorum. Tamam, belki biraz… Ama kış boyunca New York’ta tıkılı kalmak yerine, hayatımızın en iyi zamanlarını geçirdik”.

Kaynak: Maptia

TMMOB’a Polis Müdahalesi

Yapılması planlanan yasa değişikliğine tepki göstermek için Ankara Güvenpark’ta toplanan TMMOB üyelerine polis biber gazı ve cop ile müdahale etti.

TMMOB ve İmar Kanunu ile ilgili görüşlerini belirtmek için Türkiye’nin çeşitli yerlerinden Ankara’ya gelen TMMOB üyeleri bugün saat 12.30’da Güvenpark’ta toplandı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yürüyerek orada bir basın açıklaması yapmak isteyen üyeler kolluk kuvvetlerinin gazlı ve coplu müdahalesiyle karşılaştı. Arbedenin ardından dağılmayan üyeler basın açıklamasını Güvenpark’ta gerçekleştirdi.

Yasa değişikliği ile mimar ve mühendislerin itibarsızlaştırılmak istendiğini belirten üyeler adına basın açıklamasını TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı okudu. Siyasal iktidarın, baskı ve zor araçlarlarıyla halka korku salmak ve tüm muhalif sesleri susturmak için elinden gelen azami çabayı sergilediğini ifade eden Sobacı AKP diktatörlüğüne direnmeye devam edeceklerini belirtti. Basın açıklamasının ardından ‘TMMOB susmadı susmayacak’, ‘Her yer rüşvet her yer yolsuzluk’, ‘ Hırsız katil AKP’ sloganlarıyla yürüşe geçen TMMOB üyeleri olaysız bir şekilde dağıldı.

 ‘AKP iktidarı hedefine bir kez daha TMMOB’u koydu’ 

“AKP iktidarı yaşamın her alanını neo-liberal gerici politikalarıyla yeniden biçimlendirmeye devam ediyor. AKP iktidarı hukuku, bilimi yok sayan bir perspektifle, mühendisleri, mimarları ve şehir plancılarını itibarsızlaştırmayı kendisine görev edinmiştir. Bu çerçevede yeni bir torba yasa tasarısı ile on iki yasada yapacağı değişikliklerle kamusal alanlara el koyma ve rant süreçlerinin önündeki son engelleri kaldırma ve çevre sorunlarına dair algı yönetme hazırlığındadır. Toplumdaki tüm demokrasi mücadelelerini hak-hukuk tanımaz bir şekilde ezmeye çalışan AKP iktidarı hedefine bir kez daha TMMOB’u koydu. TMMOB ve bağlı odalarını yasa teklifleri, kanun hükmünde kararname gibi araçlarla etkisizleştirmeyi başaramayan AKP iktidarı, şimdi Odalarımızın bütünlüklü merkezi yapısını parçalamak için yeni atraksiyonlara girmeye kalkışıyor.”

‘TMMOB, AKP diktatörlüğüne karşı direnmeye devam edecektir’

“Doğal alanlarımız bir bir ranta açılıyor, ülke ekonomisi inşaat sektörüyle ayakta tutulurken, iş cinayetleri olağan bir “kaza” olarak gösteriliyor ve ülkenin tümünden bu durumu sessizce izlemesi bekleniyor. AKP, TMMOB’nin örgütlü gücünden ve tarihinden bihaber olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. TMMOB, üyelerinden, halkından ve bilimsel çalışmalarından aldığı güçle, ülkenin sömürülmesine, derelerin, ormanların, parkların yağmalanmasına ve AKP diktatörlüğüne karşı, kamusal alanları korumaya, halkımızın çıkarlarını savunmaya ve bu doğrultuda mücadele etmeye, direnmeye devam edecektir. Odalarımız ve Birliğimiz TMMOB, 1970’lerden bugünlere dek oluşturduğu demokratik mevzileri koruyacaktır. Toplumsal muhalefet güçleriyle birlikte eşit, özgür, demokratik, halkının refah,  kardeşlik ve barış içinde yaşadığı, gericiliğin dogmatizminin alt edildiği, bilim ve tekniğin aydınlatıcılığındaki yeni bir Türkiye mücadelesini kararlılıkla sürdürecektir.”

Yapılan basın açıklamasına göre iktidar tarafından amaçlanan değişiklikler ise şöyle;

– Kentsel topraklara el koyma amaçlı kentsel dönüşüm/rant projeleri sürecini merkezileştirme ve hızlandırmaktır,

– Halka ait özel mülkiyet varlıklarına mülksüzleştirme yoluyla el koymak, “Kamulaştırma”yı yeni sermaye birikim süreci için kullanmaktır,

– Bütün kamusal ülke kaynaklarını metalaştırmaktır,

– Yapı ve kent mimarisini AKP’nin eklektik, öykünmeci, dinsel ideolojik motifleriyle bezemektir,

– Yapı üretim sürecini ve mühendislik, mimarlık, şehir planlama hizmetlerini kimliksizleştirmek ve kuralsızlaştırmaktır, kamusal denetimi ortadan kaldırmaktır,

– Anayasal dayanağı bulunan kamu kurumu niteliğindeki, özerk, demokratik, yerinden yönetim kuruluşları olan TMMOB ve bağlı Odalarını yapısal dönüşüme uğratmaktır,

– Özel teknik müşavirlik şirketleri yoluyla meslek alanlarımız ve örgütlerimizi işlevsizleştirmektir,

– Yapı üretim sürecinde şehir planlama, mimarlık ve mühendisliğin tasarım sürecini teknik müşavirlik firmalarının faaliyet alanına sokarak önemsizleştirilmektir.

 

 

 



Fotoğraflar:
 © Burak Avşar

Kültür, sanat ne demek? Tez varlığı yok edile!

Mülkiyeti Emek İnşaat A.Ş’ de bulunan, Ankara’nın en önemli iki tiyatro sahnesi, Akün ve Şinasi sahneleri tüm protesto ve karşı çıkmalara rağmen satıldı.

Ankara’nın kültür simgelerinden olan iki yapı gizlice Karadenizli bir şirkete satıldı. Her iki sahnenin satışının 23 milyon TL’ye gerçekleştiği belirtilirken, satış talimatının bizzat Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik tarafından verildiği dile getirildi.

Sivil toplum kuruluşları ve sanatçıların tepkileri nedeniyle ihalenin Kamu İhale Yasası kapsamı dışında tutularak, gizli ihale ile gerçekleştirildiği de dile getirildi. Satışı gerçekleştirilen her iki sahne için 2014-2015 sezonu sonuna kadar kullanım hakkı verildi. Sonrası için ne yapılacağı konusunda bir açıklama yapılmadı.

Sahnelerin yeni sahibi olduğu öğrenilen Maritza İnşaat’ın da ortaklarından Ahmet Meriç, sahnelere ne olacağıyla ilgili “Sahnelerin de bulunduğu yerle ilgili alışveriş merkezi yapma gibi bir düşüncemiz yok. Otel projemiz var. Tabii eğer Devlet Tiyatroları (DT) kiralamak isterse, menfaatlerimize de uyarsa, kiralayabiliriz.” dedi.

Hem Akün’ü ve Şinasi’yi şehrin önemli birer değeri olarak gören başta Ankaralı tiyatro izleyicilerinin ve yurt genelindeki diğer sanatçı ve sanatseverlerin ciddi tepkisini çeken bu hareket; Türk sanatına yapılan bir hakaret ve değerlere peşkeş çekilmesi olarak yorumlandı.

Atatürk Bulvarı üzerinde bulunan Akün Sahnesi, 1975 yılından 2002 yılına dek Akün Sineması olarak hizmet vermişti. 2002 yılında DT Genel Müdürlüğünce, dönemin genel müdürü Lemi Bilgin tarafından tiyatro sahnesine çevrilmişti.

Akün Sahnesi’nin hemen arkasında yer alan ve Tunus Caddesi’ne bakan Şinasi Sahnesi de Ankara’nın en eski tiyatro sahnelerinden. Sahne, 13 Mart 1988’de Yüksel Pazarkaya’nın “Meliha” adlı oyunuyla açılmıştı.

Başlık Fotoğrafı: Gallery Hip

Sürdürülebilir tarım uygulamaları

İnsanların yerleşik hayata geçmesini sağlayan tarım, bu sayede toplumların ve devletlerin ortaya çıkmasını sağladı. Aynı zamanda bir geçim kaynağı olan tarım, gelişen teknoloji ile birlikte günümüzde şekil de değiştirdi.

20’nci yüzyıl tarım adına önemli değişikliklerin yapıldığı dönemdir. İlk yapay gübre amonyum nitrars karıştırılan tezek ile elde edildi. İlerleyen teknoloji tarımda kısa zamanda daha fazla mahsul elde edilmesini sağlarken bu sefer de işsizliğin artmasına neden oldu.

Ülke ekonomisi için önemli bir yere sahip olan tarıma, çoğu hükûmet tarafından birçok kaliteli gıda yatırımları yapılıyor. Lakin çoğu yapılan bu yatırım etkisiz ve doğa düşmanıdır. Yapay gübre ve makineleşme tarımdan elde edilen kaliteyi düşürüyor. 21’inci yüzyılda iklim değişikliği ve çevre sorunlarının farkındalığının artması ile birlikte tarımda makineleşme ve yapay gübre kullanımı düşürülmüştür.

Endüstriyel tarım:

Tarım alanları geniş arazilerde gerçekleşen, ticaret amacı ile yapılan tarımdır. 20’nci yüzyıldaki tarımsal kimyadaki gelişmeler, üretimi katladığı gibi insan gücüne oranını da düşürdü ve üretimde işsizliğe sebep oldu.

Endüstriyel tarıma karşı yapılan farklı uygulamalar sürdürülebilir tarım adı altında toplandı.

Organik Tarım (Ekolojik Tarım):

20. yüzyıl başlarında Sir Albert Howard tarafından ortaya konumuştur. Çevre zararlarına alternatif olarak geliştirilen organik tarım, temiz ve sağlıklıdır. Çevreye ve insanlığa zarar veren kimyasal gübre, ilaçlama gibi yöntemler yapılmaz. Ülkemizde organik tarım, sertifikasyon sürecine tabidir ve denetimden geçmektedir. İnsan sağlığına zararlı kabul edilmeyen ilaç uygulamaları mümkündür. Ülkemizde, organik tarım yapan bir çiftçi 5262 Sayılı Organik Tarım ve Kanunu ile ilgili yönetmelikler çerçevesinde Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın kontrol ve denetime tabidir.

IFOAM’ın (Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu) tanımına göre organik tarımın hedefi gelenek, yenilik ve bilimi birleştirerek paylaştığımız çevreye faydada bulunmak için adil ilişkilerle yaşamın içinde yer alan herkes için iyi bir hayat sağlamaktır.

Ekolojik kelimesi ile bir bağı olmaması sebebiyle ekolojik tarım ismi üzerinde tartışmalar var lakin “organik tarım” daha doğru bir kavram olduğu ifade ediliyor. Bir başka tartışma konusu ise organik tarımın endüstriyelleşmesi konusunda.

permakultur

Permakültür:

1970’lerde, Bill Mollison’un özellikle sürdürülebilir tarım ile ilgili yaptığı araştırmalar ve uygulamalar sonucu ortaya çıktı. Permekültür, permament (kalıcı) ve agriculture (tarım) kelimelerden ortaya çıkarıldı.

Doğadaki insan yerleşimlerini, doğal ekosistemlerden örneklenen ziraat uygulamaları ve sürdürülebilirlik görüşüne göre uygulayan bir ekolojik tasarım anlayışıdır.(1) Yani, permakültür sadece sürdürülebilir tarım için yöntemler geliştirmez.

Hassas Uygulamalı Tarım:

Bilişim teknolojilerin tarım uygulamalarında kullanılmasıdır. ABD ve AB ülkeleri 90’lı yıllarda bu uygulamayı kullanmaya başlarken ülkemiz için yeni bir tarımsal yöntemdir. Hassas tarım; gelişen teknolojilerinin tarımsal üretimle bütünleştirilerek kullanılması çerçevesinde düşük maliyet, değişken girdi kullanımı, azami gelir hedefleyen, ve çevre koruma ilkelerini göz önünde tutan tarımsal uygulamalar bütünüdür. (2) Tarımsal girdi kullanımı azaltması açısından sürdürülebilir bir teknik gibi tanıtılmaktadır. (3)

geleneksel tarim

İyi Tarım Uygulamaları:

İyi Tarım Uygulamaları (İTU) FAO tarafından, “tarımsal üretim sisteminin sosyal açıdan yaşanabilir, ekonomik açıdan karlı ve verimli, insan sağlığını koruyan, hayvan sağlık ve refahı ile çevreye önem veren bir hale getirmek için uygulanması gereken işlemler” olarak tanımlanmaktadır.(4) Yönetmeliği ve sertifikasyonu olan bu tarım yönteminde kimyasal girdiye belirli miktar da olsa izin veriliyor.

Geleneksel Tarım:

Geleneksel tarım sentetik kimyasallar, sulama sistemleri, enerji ile desteklenmekte olup doğal kaynaklardan yoksundur ve birim alandan yüksek verim hedeflenmektedir. Geleneksel tarımda her sorun tek tek ele alınmakta, entegre bir yaklaşımla çözümler üretilmemekte ve uzun yıllara yönelik bir planlama söz konusu değildir. (5)

biodynamic

Biyodinamik Tarım:

Sürdürülebilir tarım içinde ele alınan biyodinamik tarımın öncüsü Avusturyalı filozof Rudolf Steiner’in doğa ve insana dair holistik (bütünsel) ve sipiritüel (tinsel, duyu üstü) yaklaşımını esas alan dünya görüşünden kaynaklanan araştırmalarına dayanmaktadır. Esası tarımsal sistemin bir bütün olarak algılanmasına ve tarımsal girdilerin azaltılmasına dayanıyor. Farklı olarak astronomik takvimler üzerinden yapılan çalışmalara hayvanlar için bitkisel ilaçlar hazırlanması, toprağı beslemek için kozmik güçleri toprağa çekecek bazı özel karışımlar yapılması gibi çalışmaları da içeriyor. (6)

Başlık Fotoğrafı: Blurrent.com

Kaynaklar:
tr.wikipedia.org/wiki/Organik_tarım
tr.wikipedia.org/wiki/Tarım
(1) permakulturplatformu.org/2012/02/25/gida-ve-permakultur
(
2) www.tzymb.org.tr
(
3) (5) agroekoloji.wordpress.com/2011/11/04/surdurulebilir-tarim-2
(
4) belgelendirme.ctr.com.tr/iyi-tarim-uygulamalari-nedir.html
(
6) www.eto.org.tr

New York’ta evcil hayvanlara yapılan eziyete karşı önlem alındı

15 Aralık 2014 Pazartesi günü eyalet valisi Andrew Cuomo tarafından imzalanan yasaya göre, New York’ta 120 gün sonra, evcil hayvanlara uygulanan vücut süsleme sanatları yasak kabul edilecek. Pirsing ve dövmeyi kapsayan yasaya göre, veterinerlerin mecburi kıldığı durumlar haricinde ve hayvan deneylerindeki uygulamalar dışında hayvanların vücuduna yapılan keyfi müdahaleler suç kabul edilecek.

Meclis üyesi Linda Rosenthal bu konudaki fikirlerini şu şekilde belirtti: “İnsanlar kendi estetik tercihleri uğruna acı çekmeyi kabullenebilirler; ama hayvanların bu konuda fikirlerini belirtmek gibi bir lüksleri yoktur. Hayvanlara uygulanan pirsing ve dövmeler, canilikten başka bir şey değildir.

Veterinerlerin sağlık sebebiyle uygun gördükleri veya kimlik belirleme amacıyla yapılan işaretlemeler bu yasanın dışında tutulacak. Rosenthal’in kısırlaştırıldıktan sonra küçük yeşil bir dövmeyle işaretlenen kedisi, yasanın dışında kalan uygulamalara bir örnek.

Tavşan ve Ginedomuzlarının kulağına takılan ve deneylerde kimlik belirlenmesine imkân sağlayan halkalar da bu uygulamanın dışında kalıyor.

Yasaya uyulmaması halinde hayvanların sahiplerine 15 günlük hapis cezası ile 250 dolara kadar para cezası verilmesi söz konusu olacak.

2008 yılının Aralık ayında benzer bir harekette bulunan Pennysylvanialı Holly Crawford, PETA‘nın da uğraşlarıyla mahkemeye çıkartılarak suçlu bulunup, hapis cezasına çarptırılmıştı. Küçük kedilerin kuyruklarını kesip, kulak ve boyun bölgelerine pirsing taktıktan sonra “gotik kedi” adı altında E-Bay’de satışa çıkartan Crawford basında büyük çalkantı yaratmıştı.

Kaynak: PETA, HuffingtonPost
Hazırlayan: Selma Çam
Başlık Fotoğrafı: © Richard New Forest

Kanada’da 37 milyon arı tarım ilaçları yüzünden öldü

“Eğer arılar yeryüzünden kaybolursa insanın sadece 4 yıl ömrü kalır.  Arı olmazsa döllenme, bitki, hayvan olmaz.” Einstein tarafından dile getirilmiş bu önsezi ne kadar doğrudur yaşamadan bilemeyiz; fakat o kadar beklemeden önlem almamız gerekmektedir ki geri dönüşü olmayan bir sürece girmeyelim.

Kanada’nın Ontario bölgesinde 37 milyon arının ölümü sonucu bilim insanları sebeplerini araştırmaya başladı ve DDT’nin yasaklanması sonrası kullanılmaya başlanan neonikotinoid böcek ilaçlarının buna sebep olduğu sonucuna vardı.

Arıların, bitki polenleştirmesinde çok önemli bir rolü olduğunu bilmeyenimiz var mıdır? Albert Einstein‘in teorisi bazı bilim insanları tarafından, arıların buğday ve tahıl polenleşmesinde kilit bir rol oynamadığı öne sürülerek etkisiz hale getirilmeye çalışılsa da elma, şeftali, salatalık, kiraz, kabak, kavun bitkileri gibi her mutfağın demirbaşı olabilecek çeşitler arısız döllenemez. Ayrıca tahıl ve buğdayın döllenmesini yapan kelebek ve kuş türlerinin de yaşamlarının arılar tarafından döllenen çiçek ve meyve türlerine bağlı olduğu, bütüncül bir dünyada yaşamaktayız ki her şey domino taşları gibi birbirine bağlıdır.

Kanada‘nın Ontario bölgesinde yapılan GDO’lu mısır ve soya fasulyesi tarımı sonucunda 37 milyon arının öldüğü ve bölgedeki kovanların yarısına yakınının arısız kaldığı saptanıldı. Arıların ölüm sebepleri, ekilen tohumların havadan serpilmesi sonucunda tohumların üzerinde bulunan neonikotinoid böcek ilacının tozlaşarak havaya karışması olarak saptandı. Bölgede iki yıl içerisinde arı popülasyonunun yüzde 35 azaldığı, tarım ilaçları sebebiyle sadece arıların değil, kuş ve kelebeklerin de sayısında düşüş görüldüğü kaydedildi. Durumun düzeltilmesi için, neonikotinoid tarım ilaçlarının kullanımının yasaklanması talebiyle Ontario Arıcılar Birliği tarafından Change.org sitesinde kampanya başlatıldı.

Hükümet kanadında ise neonikotinoid tarım ilaçlarının kullanımının yasaklanması, tarım ürünlerini tarım zararlılarına karşı savunmasız bırakarak mahsül miktarını azaltacağı gerekçesiyle kabul edilmedi. Alternatif bir çözüm olarak hükümet, mısır ve soya fasulyesi ekim alanlarını küçültmeyi ve 2017 yılına kadar bu alanları yüzde 80 oranında azaltmayı planladı. Bunlara ek olarak çiftçilere, tarım zararlılarıyla mücadele konusunda eğitimlerin verilmesi ve bu konudaki yetkinliklerinin belgelenmesi zorunlu tutuldu ve ilaçlanmış tohumların yüzeyi balmumu benzeri bir maddeyle kaplanılarak, tarım ilacı tozlarının havada dağılmasına karşı önlem alındı. Bütün bu düzenlemeler sonucunda arıların kışlama ölümlerinin 2020 yılına kadar yüzde 15 azalacağı öngörülmektedir.

Kaynak: FinancialPost, TheGlobeAndMail
Fotoğraf: USGS Bee Inventory and Monitoring Lab
Hazırlayan: Selma Çam

Ozzy Osbourne’un ismi Amazon’da keşfedilen bir kurbağaya verildi

1981 yılındaki bir konserinde kendisine bir hayranı tarafından atılan yarasanın kafasını ısırarak kopartan, sonra da “Ben onu plastikten yapılma bir oyuncak zannetmiştim” şeklinde açıklamada bulunan doom metalin babası Ozzy Osbourne, bu olaya dayanılarak, Amazon’da keşfedilen, yarasa sesli kurbağanın isim babası oldu.

Amazon ormanlarının el değmemiş derinliklerini keşfe çıkan bilim insanları, kulakları delen bir ses duydular. Yarasa çığlığına benzeyen bu sesin kaynağına doğru giden bilim insanları, sesi çıkaranın 19.4 milimetrelik turuncumsu, kahverengi bir kurbağa olduğunu tespit ettiler. Ekipte bulunan ve Brezilya’daki Museu Paraense Emílio Goeldi müzesinde çalışan doktora sonrası öğrencisi Pedro Peloso “ Sesi duyduğumda, bunun yeni bir tür olduğunu anlamıştım. Daha önce hiç böyle bir ses duymamıştım” şeklinde heyecanını dile getirdi. Daha sonra kurbağaya bir isim bulmak için fikirleşen ekip, aralarındaki eski metalcilerin Ozzy Osbourne‘un konserinde yaşanılan olayın konusunu açmasıyla, keşfedilen bu yeni kurbağa türüne Dendropsophus ozzyi ismini verdi. Çiftleşme döneminde dişisini bulmak için yarasa benzeri tiz sesler çıkaran ve ses torbası şeffaf ve alışılagelmişin dışında büyük olan bu yeni tür, ismini müziğin büyük isimlerinden alan ilk canlı türü değil.

Amazonlar'da keşfedilen bir kurbağaya Ozzy Osbourne'un adı verildi.
Fotoğraf: © Pedro Peloso

Daha öncesinde buna benzer sayısız örnek yaşanmıştı. Megadeath grubu solisti Dave Mustaine‘den esinlenilerek isim alan tarantula Aphonopelma davemustainei, Motörhead grubundan olan Lemmy Kilmister‘den esinlenilerek isim alan deniz solucanı Kalloprion kilmisteri ve ismini John Lennon’dan alan tarantula Bumba lennoni  bunlardan sadece birkaçı. Yeni kurbağa türüyle ilgili bilim insanlarının yayınladığı makaleye ise Zootaxa dergisinin 3881’inci cildinin, 4’üncü sayısından ulaşabilirsiniz.

Kaynak: Loudwire, Io9, Iflscience
Fotoğraf: 4ukrainians
Çeviren ve Derleyen: Selma Çam

Çevre haberciliği felaket haberciliği mi?

0

Çevre gazeteciliğinin en güzel yanı dünyanın iyiliği için haber yapmaktır. Bu yüzden zor bir alandır. Çevre haberciliğinde “bağımsızlık” çok önemlidir. Çünkü çevre habercileri savunduklarını ispatlayabilecek durumda olmalıdır. Bu da kendine özgü, hassas bir duruş ister. Siyasetçileri, iktidarı utandırmak gereklidir.

Çevre gazeteciliği deneyim ve artalan bilgisi ister. Vurucu ve yeni olan bilgiyi bulmak için de, bulduktan sonra haberi geliştirmek için de bu konuda bilgiye gereksinim vardır. Dolayısıyla daha fazla çalışılmalıdır. Çevreyle ilgili haberleri düz mantıkla yapamazsınız. Çünkü tek bir gerçek yoktur. Birden fazla gerçek olabilir ve bu gerçekler çoğu zaman karmaşıktır. Ayrıca görüşler arasında denge kurmak gerekmektedir.

Günümüz habercilik anlayışı, daha çok okuyucunun hoşuna gidecek, popüler kültüre ayak uydurmuş, tam tabiriyle “topluma vermesi gerekeni değil, istediğini veren” bir anlayıştır. Medya insanlara belirli bir düşünceyi benimsetmek konusunda çok başarılı değilken, buna karşılık gündem oluşturmak konusunda daha etkili olduğu bilinmektedir. İnsanların haber alma aracı olan medyayı, ekoloji, çevre kirliliği, iklim değişliği gibi toplumu ilgilendiren konularda kullanmak gerekmektedir.

Başında “çevre” ya da “çevre sorunu” gibi kelimelerin geçtiği haberler okuyucuyu korkutan ve can sıkan haberlerdir. Görsel medyada gülen bir ifadeyle “orman yangını” haberi veren spikerler ya da gazetenin ara sayfalarında küçük bir “Türkiye tropikal kuşağa geçti” haberi görüp yalnızca endişelenen izleyici/okuyucu kitlesi bulunuyor. Dünyada 20 yıllık su kalmış diye yakınıp, “ben mi kurtaracağım dünyayı?” mantığı yanlıştır.

Herkes ekolojik yıkımdan, küresel ısınmadan ya da buna benzer sorunlardan bahsederken “20 yıl kaldı veya gelecek 10 yıl içinde…” gibi kalıplar kullanıyor. Bu kelime ve kalıpları kullanmaktansa onların gündelik hayatlarını etkileyecek, sebep-sonuç ilişkisine dayalı ifadeler kullanmak çevre haberciliğini, felaket haberciliği algısından kurtaracaktır.

Türkiye’de çevre gazeteciliği çok sorunludur. Bu, Türkiye’de “medyanın neresi sorunlu değil ki?” sorusunu akıllara getiriyor. Gazeteciler belli yayın politikası dışına çıkamamaktadırlar. Editörler insanların canını sıkacak ve birilerinin yaptıklarını ortaya çıkaracak haberleri yayınlamak istememektedirler. Bu sebeptendir ki, çevre haberciliği, Türkiye’de ve dünyada olması gereken yerde değildir. Ancak, güçlenen sivil toplum kuruluşlarının (STK) etkisiyle bilinçlenmeye başlayan toplumun çevreye ve sorunlarına olan ilgisi gün geçtikçe artmaktadır. Bu da çevre gazeteciliğinin gelişmesini ve medya içindeki yerini almasının önünü açmaktadır. Çevre haberleri “felaket haberi” algısından çıkarak, “bilgilendirme haberleri” algısını güçlendirmektedir.

Başlık Fotoğrafı: The Huffington Post