Ana Sayfa Blog Sayfa 76

Kapadokya Film Festivali hazırlıkları başladı

0

Nevşehir Belediyesi tarafından bu yıl ilki düzenlenecek Kapadokya Film Festivali için çalışmalara başlandı. Altı gün sürecek festival, 29 Mayıs-3 Haziran tarihleri arasında, Türk ve dünya sinemasından seçkin filmler ve birbirinden değerli isimleri, Nevşehirli sinemaseverlerle buluşturacak.

Nevşehir Belediyesi önemli bir uluslararası organizasyonu daha hayata geçirmeye hazırlanıyor. Belediye, Türkiye’nin önemli turizm merkezlerinden olan Kapadokya’yı sinema sektörünün cazibe merkezlerinden biri haline getirecek Kapadokya Film Festivali için çalışmalara başladı. 29 Mayıs-3 Haziran tarihleri arasında ilki gerçekleştirilecek Kapadokya Film Festivali, bölgenin eşsiz coğrafyası ve kültüründen aldığı ilhamla, yurt içi ve yurt dışından seçkin filmler ve çok sayıda önemli sinemacıyı Nevşehir’de bir araya getirecek.

‘FİLM FESTİVALİ NEVŞEHİR’E ÇOK YAKIŞACAK’

Şehrin cazibe projelerinden birini gerçekleştirmek için çalışmalara başladıklarını söyleyen Nevşehir Belediye Başkanı Rasim Arı, Kapadokya Film Festivali’nin ulusal sinemaya katkı sunmanın yanında, Nevşehir’e sosyal, kültürel ve turizm alanında da önemli yararlar sağlayacağını ifade etti. Günümüzde kentlerin artık kültürel ve sanatsal değerleriyle anıldığının altını çizen Başkan Arı, binlerce yıllık geçmişi ve doğal güzellikleriyle göz kamaştıran Kapadokya ve bölgenin merkezi Nevşehir’in, turizmin yanında, kültürün ve sanatın önemli kavşaklarından biri haline geleceğini söyledi. Kapadokya Film Festivali’nin bunun önemli bir ayağı olacağını beliren Başkan Arı, kültür ve sanata değer veren Nevşehir halkının festivale yoğun ilgi göstereceğine yürekten inandığını ve festivalin Nevşehir’e çok yakışacağını vurguladı. Başkan Arı, çok kısa sürede ayrıntılarını paylaşacakları festivalin bölgedeki sanatseverler, öğrenciler ve turistler için ayrı bir öneme sahip olacağını da sözlerine ekledi.

SİNEMA SEKTÖRÜNE YENİ BİR SOLUK GETİRECEK

Kapadokya Film Festivali için yoğun bir çalışma süreci başlattıklarını söyleyen Festival Direktörü Suat Köçer, ilki yapılacak olan festivalin Nevşehir’in yanı sıra, Türk sinema sektörüne de yeni ve güçlü bir soluk getireceğini ifade etti. Türkiye’nin önemli doğa harikalarından biri olan Kapadokya’ya sinema heyecanı taşıyacak olmaktan mutluluk duyduklarını söyleyen Köçer, Türkiye ve dünyanın dört bir yanından seçkin filmler ve birbirinden değerli konukları Nevşehirli sinemaseverlerle buluşturacaklarını söyledi.

Çok sayıda önemli etkinlik ve sürpriz bölümlerin planlandığı Kapadokya Film Festivali ile ilgili çalışmalar önümüzdeki günlerde belirli aralıklarla kamuoyuyla paylaşılacak.

Ölümün Anlam Arayışı; Deizm

Uzun zamandır inançlara dair sorgulama yapıyorum. Okuyorum, sorular soruyorum, düşünüyorum, varsayımlarda bulunuyorum. Bu çabamın meyvesini topladığımı düşünüyorum. Ve hatta onunla karnımı doyurduğumu hissediyorum. Geçmişe dönüp baktığım zaman ne kadar da körü körüne ve dogmatik yaşadığımı görüyorum. Öylesine sert, öylesine sıkı bir inancım vardı ki bunu hiç kimsenin değiştirebileceğini düşünmüyordum. Fakat okudukça, tartıştıkça, yeni fikirler zihnime hücum etti. Ve hatta orayı ilhak etti.

Bu düşünce deizm. İnanma isteğimin ve bilincimin ortaya çıkardığı bir düşünce. Düşünüyorum da eskiden ne kadar zordu bu mesele. Çünkü anlamsız gelen konular vardı fakat öylesine katı ve sorgulanamazdı ki inancım korkuyla meselenin üstünü kapatıyordum. Her soru korkumu büyütüyordu. Bunca yıl boyunca inandığım düşünce elimden kayıp gidiyordu. Korktum ve sorulara bir süre ara verdim. Ta ki bir ateistle arkadaşlık kuruncaya kadar. Çatırdayan inancım kırılıyordu onunla beraber. Ufuk açıcıydı tartışmalarımız. Ve fakat ben hala inanmaya devam ediyordum. Bu korku, sonsuz ceza fikri, öylesine yer edinmişti ki zihnimde ne olursa olsun onu oradan söküp atamıyordum. Zaman geçti, arkadaşım uzaklara gitti. Şimdi elimde kırılan inancım vardı. O kırıkların arasından yeni, daha önce hiç aklıma gelmeyen fikirler doğuyordu. Korkum azalmıştı, artık daha cesur sorular sorup onlara fikrimce yanıtlar verebiliyordum. Bu benim reformum olmuştu, Martin Luther gelmişti ve bütün cehennemi satın almıştı. Artık korkacak hiçbir şey yoktu.

inanç ile ilgili görsel sonucu

Reformun ardından düşünce sistemim özgürleşti. Ve Rönesans hiç de uzak bir gelecekte değildi. Benim aydınlanma çağımın en büyük yazarı Vladimir Bartol’dur. Bu yazarın uzun zamandır okumak isteyip de fırsatını bulamadığım Fedailerin Kalesi Alamut kitabını okuyuşum bütün inanç sistemimim kökten değiştirdi. Artık bir dindar değildim. Hiçbir din inancıma karşılık vermiyordu. Dinlerin hepsi öylesine insancıldı ki bir Hasan Sabbah ürünü olmadıklarına kendimi ikna edemiyordum. Vaat edilen hep cennetti. Belki de zaafımız. Sonsuzluk ve her şey… Bir afyon yetiyordu inanmaya. Bu inançla insanlar kendini seve seve ölümün kucağına bırakıyordu. Tıpkı zamane dinleri gibi. Ateist arkadaşımla yaptığım tartışmalarda eksik kalan noktalar birer birer doluyordu. Şimdi her şey daha çok anlamlıydı.

Yaşayan Ölüm

İnsan arzuları ve istekleri olan bir canlıydı. Bunların bir kısmını dünya üzerinde tamamlıyordu. Fakat bu istek sonsuzdu. Her şeye sahip olmalıydı insan. O bu dünyanın en ileride gelen sakiniydi. Cennet fikri arzu denen varlığın doyumu için elinden gelen çabayı sarf ediyordu. Hem insanın en büyük korkusu olan ölüme de büyük bir anlam kazandırıyordu. Ve hatta belki arzunun da önüne geçiyordu bu anlam. Kaybolmayacaktı artık toprağa karışanlar. Sevenler kavuşacak, iyiler kazanacaktı. Son nefesimiz artık son olmayacaktı. İlk dinlerin bu fikirle ortaya çıktığını düşünüyorum. Ölüm bilinmezini bilinir hale getirmek için…

Dinlerin başlangıcı ilk insanın ölümüyledir sanırım. Ölüm çok korkunç, kaçınılmaz, anlamlı ve işin enteresan kısmı çok anlamsızdır. Dinler ise bir nevi ölümün anlam arayışıdır. Yok olma fikri insana öylesine ağır gelmektedir ki bizler bu düşünceyle başa çıkmak için türlü yollara başvururuz. Bu yollardan birisi de öldükten sonra yaşamın devam edecek olduğuna dair duyulan inançtır. Bir film izlemiştim Yalanın İcadı adında. Özgürleşme çağında bütün sorular serbesttir. Bu yüzden bu filmde zihnimde bir sürü soru vardı. Film yalanın icat edilmediği topraklarda geçiyordu. Orada hiç kimse yalan söyleyemezdi. Filmdeki insanlar öldükten sonra yok olacakları inancındaydı. Bu ise ölen insanlara korkunç geliyordu. Baş karakter ilk yalanını söyledikten sonra film hız kazandı. Öylesine büyük bir hızdı ki bu ölüme anlam kazandırdı. Yalanı icat eden baş karakterin annesi de bu dertten mustaripti. Ölüyordu. Yok olmak istemiyordu.  Karakterimiz annesine yalan söyleme kabiliyetiyle durumu açıkladı. Öldükten sonra hayat devam edecekti. Bunu duyan insanlar bir anda başkalaşmaya başladı. Bu yeni bilgi büyük çalkantılara ve değişime sebep oldu. Anlam kazandı ölüm. Ve fakat söylenen sözün gerçekliğine dair en ufak bir kanıt yoktu. Ama bu insanlara öylesine iyi gelen bir düşünce yapısıydı ki sağlıklı olduğu düşünülebilirdi. Konuyu epey böldüm fakat anlatmak istediğim düşünceye katkıda bulunduğunu düşünüyorum bu alıntının. Ölüm ve ondan sonrası hakkındaki fikirlerimiz…

Sanırım ilk insanlarda anlam arayışı yoktu. Onlar sadece temel ihtiyaçlarını karşılamak için yaşıyordu. Ve bu ihtiyaçlar karşılandıktan sonra bir üst basamağa geçiş olmuyordu.-Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine göz atmak isteyebilirsiniz.- İnsanlık modernleşmeye başladıktan sonra, ateşi bulduktan, yazıyı yazdıktan, yerleşik hayata geçip tarım yapmaya başladıktan sonra, birinci basamak artık insanların ihtiyaçlarını karşılamamaya başladı. Sevdi sevildi, ait oldu. Sevdiklerini kaybetti. İnsanlık nerede birbirini sevmeye, birbirine sahip olmaya, birbirlerinin varlığına anlam kazandırmaya başladıysa bence ölümle haşır neşir olmaya da orada başladı. Bütün bir ömür birlikte olduğu varlık yok oluyordu. Elinizden kayıp toprağa ya da her nasıl inanıyorsa oraya gidiyordu. Bu çok acıydı. Varlık var olmayı bırakamazdı, varlık var olduğu müddetçe.

Bütün bu fikir muharebesinden sonra dinler hayatımı terk etti. Yaşam ve bu kadar büyük bir evren hakkında dinlerin hepsi yetersiz görüşler beyan ediyordu. Sorgulamamız gerekiyordu. Ölüm korkusuyla başa çıkmak için farklı bir görüş ortaya koymamız gerekiyor. Yaşadığımız günlere…

Ayça Damgacı “Cis-Hetero Rollere Lubun Yaklaşımlar Atölyesi” ile KuirFest’te!

Film gösterimleri ve çeşitli atölyelerle İstanbul ayağını 23-26 Ocak tarihlerinde gerçekleştirecek olan Pembe Hayat KuirFest’te oyuncu Ayça Damgacı, “Cis-Hetero Rollere Lubun Yaklaşımlar Atölyesi” ile katılacak. Atölyeye katılım için başvuru formunu doldurmak gerekiyor!
“Lubunyaları görmeyen ya da kendi kafalarındaki genel geçer lubunyalığa göre bizlere rol veren oyunculuk alemine, bu yapıyı bozacak şekilde zembille iniyoruz.” diyen atölye çalışması, sinema ve tiyatrodan tüm sanat dallarına bizleri ve karakterleri cis-heteroluğa zorlayan düzeni eğip bükmeye, bozmaya davet ediyor.
25-26 Ocak günlerinde 14.00-17.00 saatleri arasında gerçekleşecek olan atölyeye gelecek katılımcıların hayallerindeki ya da istedikleri herhangi bir rolü belirleyerek ona uygun rollerle gelmeleri bekleniyor. Atölyenin devamındaysa Ayça Damgacı’nın kolaylaştırıcılığında katılımcıların sahne ve kamera önünde nasıl varlık göstermek istedikleri belirleyecek.
Teknik bilgilerden, içsel dünyanın inşasına; lubunyalaştırılan cis-hetero rolden, bu rolün sahne ve kamera önündeki icrasına kadar iki gün sürecek olan bu atölyede katılımcı sayısı 10 kişi ile sınırlandırılmıştır. Oyunculuğa ve sanata yatkınlığı olan kişilerin 22 Ocak tarihine kadar aşağıdaki bağlantıdaki linkten kayıt olması gerekiyor.Kayıt için tıklayınız.

Ayça Damgacı Kimdir?
İstanbul Üniversitesi Dramaturji ve Tiyatro Eleştirmenliği bölümü mezunu. 1998-2011 yılları arasında Tiyatro Oyunevi’nde birçok oyunda rol aldı ve yardımcı yönetmenlik yaptı. Son olarak New York LaGuardia Performing Arts Center’da Özen Yula’nın Sahibinden Kiralık oyununda; Sismanoglio Megaro’da Agapi Molivyatis’in günlüğünden esinlenerek kendisinin oluşturduğu Lodos ve Afroz performansında oynadı. Gitmek: Benim Marlon ve Brandom sinema filminin oyuncusu ve ortak senaryo yazarı. 2003 yılındaki Irak savaşı sırasında, Irak Kürdistanı’ndaki sevgilisine kavuşmak için yaptığı yolculuğu anlatan film ile, İstanbul, Saraybosna, Adana, Tetouan ve Nürnberg Film festivallerinde en iyi kadın oyuncu ödüllerine
lâyık görüldü. Aylavyu, 72. Koğuş, Unutma Beni İstanbul ve Yozgat Blues sinema filmlerinde oynadı. Göçebe Şarkılar isimli müzik grubunun kurucusu ve vokalisti. Avlu, Aramızda Kalsın ve O Hayat Benim gibi TV dizilerinde yer aldı. Şu anda ilk yönetmenlik denemesi olacak olan belgesel filmini kurgulamakta.

“Küür Belgesel Geliştirme Atölyesi”, 9. Pembe Hayat KuirFest’te!

İstanbul ayağını 24-26 Ocak tarihlerinde gerçekleştirecek Pembe Hayat KuirFest’te, filmlerin dışında çeşitli atölyeler de yer alıyor. Katılmak isteyenlerin başvuru formunu doldurmayı unutmaması gerekiyor!
“Küür Belgesel Geliştirme Atölyesi” kurmaca dışı sinemanın geliştirme, prodüksiyon ve post-prodüksiyon evrelerini kapsamaktadır. Atölyede hikâye, yapım ve fonlama, etki ve dağıtım gibi başlıklarda kolaylaştırıcıların yönlendirmesi ve sorularıyla katılımcılar hem kendi projelerini geliştirecek hem de diğer projelere destek verecekler. Kuir bakış açısıyla “sinemacılığa alttan üstten, önden arkadan yaklaşımlarla” yapılacağı belirtilen atölye çalışmasına Metin Akdemir, Rüzgar Buşki, Burcu Melekoğlu ve Vuslat Karan kolaylaştırıcılığını üstlenecektir.

25 Ocak Cumartesi günü 10:30 – 17:30 arasında düzenlenecek olan atölye, toplamda 7 saat sürecektir. Katılımcıların karşılıklı olarak birbirlerinin yaratıcılıklarını sorgulayacakları ve geliştirmeleri hedeflenen bu keyifli atölyede, katılımcı sayısı 6 kişi olarak belirlenmiştir.“Eey lubunya, hayalindeki filmi çekmek için gaza mı ihtiyacın var? O zaman başımızın üstünde yerin var” diye çağrıda bulunan atölye çalışmasına katılmak isteyenler linkteki formu 20 Ocak’a kadar doldurmayı unutmasın! Forma ulaşmak için tıklayınız.

Metin Akdemir Kimdir?

Metin Akdemir, queer aktivist, yönetmen ve yapımcıdır. Ben Geldim Gidiyorum ve Küpeli gibi uluslararası ödüllü kısa filmlerin yönetmenliğini yaptı. 2012’den itibaren LGBTQ+ temalı güncel sanat sergileri organizasyon komitesinde görev aldı. ‘Sınırsız’ isimli queer-feminist sanatçıların yer aldığı sergiler düzenlemeye devam etmekte ve dramaqueer Sanat Kolektifi içerisinde çalışmalarını sürdürmektedir. Metin Akdemir halen Türkiye sinemasında eşcinsel arzunun sansürü üzerine olan Çekilemeyen Sahneler adlı belgeseli üzerinde çalışmaktadır.

Rüzgar Buşki Kimdir?

Berlin’de yaşayan sanatçı Rüzgar Buşkin, İstanbul Üniversitesi’nde Gazetecilik okudu. Sanatsal üretiminde baskı sanatları ve videonun yanı sıra performans ve fotoğraf üzerine yoğunlaşıyor. Aidiyet, kimlik, arzu ve gelenek gibi temaları araştırıyor. Buşki eski medyayı çağdaş konularla hackleyerek, ahşap ve taş gibi malzemeleri değiştirilebilir medyumlar olarak geri alıyor. Ötekileştirilmiş ve marjinal topluluklarla güçlendirici prodüksiyonlar oluşturarak, film yapım kurallarını kuirleştirerek hibrit belgeseller üretiyor ve yönetiyor. documenta14 – Parliament of Bodies, Atina (2016), 59. Leipzig Uluslararası Belgesel ve Animasyon Film Festivali (2016), Translations – 12. Seattle Transgender Film Festivali (2017), “Queer Disruptions” Konferansı, Columbia Üniversitesi, New York (2018), Berlin Fotoğraf Müzesi (2018), Schwules Museum Berlin (2018), Badischer Kunstverein, Karlsruhe (2019) çalışmalarının sergilendiği festival ve kurumlar arasında. 2019 yılında Zeliş Deniz Queer Sinema Ödülü’nü aldı. Aynı yıl Berlin Sanat Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hito Steyerl’in Yeni Medya sınıfından Meisterschüler ünvanıyla mezun oldu. Yine 2019 yılında 26 genç sanatçı arasında yapılan yarışmada birinci seçilerek Karl Hofer Topluluğu ödülüne layık görüldü. Berlin Sanat Üniversitesi’nde Art in Context Yüksek Lisans programına devam ediyor.

Burcu Melekoğlu Kimdir?

Burcu Melekoğlu İstanbul’da yönetmen ve kurgucu olarak çalışmaktadır. Pennsylvania Üniversitesi Sistem Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Philadelphia’daki çeşitli yapım şirketleri ve yerel televizyon kanallarında serbest olarak çalıştı. İkinci durağı olan Los Angeles’da, UCLA School of Film and Television’da yüksek lisans yaptı. Ardından, 2 sene boyunca Los Angeles’da reklam, televizyon ve film projelerinde yardımcı yönetmen olarak görev aldı. Türkiye’ye dönünce, bağımsız filmlerin, özellikle belgesel sinemanın değiştirici gücüne inanarak yapım şirketi MOXIE’yi kurdu. Şu anda post prodüksiyonu tamamlanmakta olan uzun metraj belgesel filmi Mavi Kimlik’in ortak yönetmenliğini ve yapımcılığını yapmaktadır. Kısa Belgesel Projeleri: My First Second Home (2006, Philadelphia IGLF Festival, Chicago Reeling Festival, Girl Fest Hawaii, Poppy Jasper Festival, Out for Reel) , Choose to Heal (2003), Reiki (2002), Bamako (2000).

Vuslat Karan Kimdir?

Vuslat Karan (1984) Marmara Üniversitesi Sinema ve Televizyon bölümünden mezun oldu. Kısa filmleri Aşk Saçması (2011) ve Akrep (2010) !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali seçkisinde yer aldı. İstanbul’daki ilk kentsel dönüşüm bölgeleri olan Roman mahalleleri ve Romanların yer değiştirtilmesini konu alan belgesel türdeki Şehirden Sökülürken (2007) isimli kısa filmi konuyla ilgili ilk projelerden biridir. Pek çok uzun metraj film ve televizyon projesinde yardımcı yönetmen olarak çalıştı. Ardından, 3 sene boyunca bir dijital reklam ve yapım şirketinde yapımcı olarak ve 2 yıl boyunca da bir müzik yapım şirketinde yerel içerik yönetimi ve proje geliştirme departmanlarından sorumlu olarak görev aldı. Son yıllarda ortak yönetmen ve yapımcı olarak üzerinde çalıştığı Mavi Kimlik isimli ilk uzun metraj belgeseli post-prodüksiyon sürecinin son aşamasındadır.

İstanbul Rotary Sanat Ödülü Yarışması Ve Sergisi

Beksultan arkadaşımın güncellemesiyle yarışmadan haberim oldu ve katılmak isteyen diğer sanatçı dostlarımıza Gaia Dergi olarak haber verelim istedik.

2019-2020 Dönemi İstanbul Rotary Sanat Ödülü Yarışması Ve Sergisi

İstanbul Rotary Kulübü Derneği genç sanatçıların tanıtım, kariyer ve eğitimlerine destek olmak ve ülkemizin sanat alanındaki gelişimine katkı sağlamak amacıyla İstanbul Rotary Sanat Ödülü yarışması düzenlemektedir.

Yarışmaya katılarak ilk elemeyi geçen sanatçıların eserlerinden oluşacak İstanbul Rotary Sanat Ödülü Sergisi, en az 10 gün boyunca ziyarete açık tutulacaktır. Sergi açılışında yapılacak ödül töreninde İstanbul Rotary Kulübü Deniz Kocaoğlu Büyük Ödülü ile birlikte “Floransa Villa Romana’da Onbeş Günlük Bir Residency Programı ve Sergi” Ödülü ve İstanbul Rotary Sanat Başarı Ödülleri ile birlikte “Nesin Sanat Köyü’nde Onbeş Günlük Residency Programı” Ödülleri’ni kazananlar açıklanacaktır.

2020 yılının seçici kurulu (isim sırasıyla) Ayşe Umur, Başak Şenova, Can Elgiz, Işın Önol, Dr. İpek Duben, M. Özalp Birol ve İstanbul Rotary Kulübü Derneği 2019-2020 Dönem Başkanı Aykut Şener

Sergi, 31 Mart – 18 Nisan 2020 tarihleri arasında, Maslak’taki Elgiz Müzesi’nde gerçekleştirilecektir.

Detaylar için http://istrotarysanat.com/

Doğa Fukuşima’yı Geri Aldı

1

Geçtiğimiz günlerde yeni bir haber dolaşıma girdi. Haberin başlığı ‘Doğa Fukuşima’yı geri aldı’ idi. Hiç kuşkusuz doğa, insanların tüm çabasına rağmen bir yolunu buluyor ve kendine ait olanı geri alıyor. 

2011 yılında Japonya’da gerçekleşen Tōhoku depreminin ardından tsunami oluşmuş ve Fukuşima Nükleer Santrali’nden atmosfere radyoaktif maddeler salınmıştı. Uzmanlara göre yaşanan facia Çernobil’den sonraki en büyük felaketti. 200 binden fazla insan facia sırasında evlerinden tahliye edildi. Bir milyon tondan tondan fazla radyoaktif su bir tankta depolanıyor ancak 2022’de bu tankta da yer kalmayacak.

Facianın etkileri hala devam ederken Georgia Üniversitesi’nden araştırmacılar insan yaşamının bulunmadığı bölgelerde doğal yaşam popülasyonun arttığını açıkladı. Fukuşima Tahliye Bölgesi’ne koyulan kameralar sayesinde 267.000’in üzerinde görüntü elde edildi. Görüntülere göre 20’den fazla hayvan türü bölgede yaşamaya başladı. Özellikle yaban domuzunun bölgede sıkça rastlandığı ve popülasyonunun giderek arttığı belirtildi. Araştırmanın bir diğer ayrıntısı ise bölgede tespit edilen hayvanların yüzde 60’ının insanların tamamen uzaklaştırıldığı, yüzde 30’a yakınının insanlara yasaklanan orta seviye radyasyon bölgesinde ve yüzde 15’e yakının ise insanların girebildiği alanda olduğuydu.

Evet doğa bir yolunu buluyor ve Fukuşima’yı insanların elinden geri alıyor. Fakat araştırmacıların henüz bilmedikleri bir konu var. Yasaklı bölgede yaşayan hayvanlar radyasyondan ne derece etkilendi? İnsanların girmesi yasak ve çok tehlikeli olduğu için bölgeye girilemiyor. Bu hayvanlar radyasyondan etkilense ve bunun farkında olsalar dahi seçenekleri olmadığı açık. Bu hayvanlar, insanlardan kaçarak onların olmadığı bölgelerde yaşıyor. Hayvan tespit edilen 46 bin fotoğraftan 39 bininin bulunduğu alana girişler yasaklanmış durumda. 

Hayvanların yaşam alanlarını hızla ve artarak işgal ettik. İşgal ettiğimiz bu yerlerden olan Fukuşima’da ellerimizle bir facia gerçekleştirdik. Facia’nın ardından mahvettiğimiz bu yerleri doğaya ve hayvanlara bırakmak zorunda kaldık. Bu facia alanında hayvanların radyasyondan ne derece etkilendiği, bunun nasıl sonuçlara yol açacağını henüz bilmiyoruz. Olayın üstünden neredeyse 10 yıl geçmesine karşın, facia henüz son bulmuş değil. Hala radyoaktif atık su sorunumuz bulunuyor. Facianın sorumlusu bizler olsak da faturayı yalnızca biz ödemiyoruz.

Fukişima Nükleer Santrali’nde tüm önlemler alınmıştı. Santralin 5.7 metrelik bir tsunami duvarı da vardı. Yaşanan depremin ardından her şey normal görünüyordu. 15 dakika sonra 14 metrelik bir tsunami geldi ve tüm önlemleri boşa çıkarırcasına santrali sular altında bıraktı.

Doğa bir gün Akkuyu’yu da geri almak isteyecek ve kendi yöntemleriyle bunu yapacak. Yapımı devam eden santralden çok geç olmadan geri dönmek zorundayız. Yaşanacakların sorumlusu bir kez daha insanken, fatura yine tüm doğaya kesilecek. Fakat kendimizi yok etmeyi becersek dahi doğa yine bir yolunu bulacaktır, tıpkı Fukuşima’da olduğu gibi. 

9. Pembe Hayat KuirFest programı açıklandı!

9 Pembe Hayat KuirFest, 23 Ocak Perşembe akşamı Institut français’ta düzenleyeceği açılış seremonisinin ardından Babylon’da düzenleyeceği açılış partisi ile dokuzuncu senesine merhaba diyecek!

Gökkuşağının Altında

Her yıl pek çok uzun metraj kuir yapımı festival severlerle buluşturan KuirFest, “Gökkuşağının Altında” seçkisi kapsamında bu yıl da dünyanın dört bir yanından kuir kurmacaları ağırlıyor! Yaşlılık, göçmenlik, gençlik, biseksüel haller, mistik kurgu gibi temaları odağına alan seçki, Amerika’dan Lübnan’a çeşitli ülkelerden hikayelerle yaşamın her anında ve alanında lubunya olma hallerini harmanlıyor! Günceli ve gündemi takip ederek izleyicinin özdeşlik kurup kendi hayatından hikâyeler bulabileceği filmlere ev sahipliği yapan seçki içerisinde TRANSONSUZ (TRANSFINITE, 2019)Şifa (Chronic, 2017)Greta (2019)Kavak Yelleri (These Peculiar Days, 2019) ve Karanlıkta Parlayan (Tinta Bruta, 2018) filmleri yer alıyor.

Festivalin açılış filmi olan Amerika yapımı, TRANSONSUZ, parça parça trans hikâyelerinden oluşan, kuir mistik kurgu üzerine bir film olarak sinemaseverlerin karşısına çıkıyor. Film, trans hallerin günlük hayatta karşı karşıya kaldığı tüm olumsuzluklara karşı izleyiciyi lubunyanın ahıyla biçimlendirilmiş mistik bir gezintiye çıkarıyor ve lubunyanın gücünü evrenin farklı bir kurgusuyla birleştirerek izleyiciye fantastik bir mücadele alanı sağlıyor. Amsterdam merkezli TranScreen Film Festivali’nden “Seyirci Ödülü” ile dönen ve birçok trans öznenin tekil deneyimleriyle tek bir bütünlüklü hikâye oluşturan yapımda kamera arkasından kamera önüne ekibin çoğu translardan oluşuyor. Filmin yönetmeni Neelu Bhuman KuirFest için İstanbul’da olacak ve 23 Ocak’ta festivalin açılışında ve 25 Ocak tarihindeki gösterimlerinin ardından gerçekleşecek soru-cevap etkinliklerinde izleyicilerle söyleşecek.

Şifa, Lübnan’da yaşayan bir fotoğraf sanatçısı olan Omar’ın acılarına odaklanıyor. Sevgilisini bir bombalı saldırıda kaybeden Omar, bu kayıpla baş edebilmek için sevdiklerini kaybeden insanlarla fotoğraf çalışmaları yapıyor. Onlarla kurduğu ilişkiyle hem kendi acısını yaşıyor, hem de yaralarını sarıyor. Sanatın iyileştirici ve dönüştürücü yanını, kolektif çalışmanın yarattığı hafiflik hissiyle birleştiriyor ve seyirciye sunuyor. Yasla olan ilişkimize bakan film, lubunyaların Orta Doğu’da yaşadığı acılara ortak oluyor ve savaşın karanlık yönünden sanat sayesinde nasıl sıyrılabileceğimizi fısıldıyor.

Greta, toplumun yaşlı dediği, ancak aşkla tazelenerek yaş almaya devam eden Greta’nın hikâyesine götürüyor izleyiciyi. Brezilya yapımı film, yoldaşı olan bir lubunyaya yardım ederken hayatının aşkını imkânsızlıklarıyla beraber tazelenerek yaşayan karakterinin öyküsü üzerinden lubunyaların dostluğunun hayatta ne gibi pencereler açtığını gösteriyor. Aşkın tüm iniş çıkışlarını ve o aşk için yapılabileceklerin sınırsızlığını gözler önüne seren Greta, kendi karakteriyle aslında varoluşun ne kadar değişken, öngörülemez ve kararlı olduğunun altını çiziyor. Armando Praça’nın yönetmen koltuğunda oturduğu film Milano Uluslararası Lezbiyen ve Gey Film Festivali’nden “En İyi Film” ve “Jüri Özel Ödülü” ile döndü.

Kavak Yelleri, izleyiciyi kaybolan yılların geri gelmesi arzusuyla yanıp tutuşturacak! Film, lise mezuniyetini kutlamak için şehirden uzak bir yere giden bir grup arkadaş üzerinden aşk ve bağlılık gibi kavramları işliyor. Ergenliğin tüm karmaşasını zihinsel, fiziksel ve cinsel deneyimleriyle geçiştirmeye çalışan grup; kendilerini nefret, tutku ve sevgi ekseninde özgürce inşa etmeye çalışıyorlar. Kolektif ortaklığın şoke edici bir şekilde birleştirdiği, gençlik esintisi tadındaki yapım, Playa Del Carmen Uluslararası Queer Film Festivali ve La Frontera Queer Film Festivali’nde “Jüri Özel Ödülü”ne lâyık görüldü.

Karanlıkta Parlayan, vücuduna sürdüğü neon boyalarla sohbet odalarında kamerada şov yapan ve “tekinsiz bir şehirde” kendine bu şekilde güvenli alan yaratan bir gencin yalnızlığından hareketle; bu yalnızlıkların nasıl çoğalabileceğini ve çoğalan bu yalnızlıkların varlığın öz inşasına ne gibi etkileri olduğunu bizlere güçlü bir hikaye ve seyirciyi filmin bir parçası haline getiren kurgusuyla karşımıza çıkıyor. Türkiye prömiyerini yapılacağı filmin Berlin Uluslararası Film Festivali’nden Teddy Ödülü ve C.I.C.A.E Ödülü ile dönüyor ve toplamda 14 ödülü ve 8 adaylığı bulunuyor.

Kuir Belgeseller

Çeşitliliği ile ön plana çıkan Kuir Belgeseller, dokuzuncu senesinde Türkiye’de LGBTİ+ kamuoyunda yeni tartışmalara yer açacak! Başka ülkelerin deneyimleri ile zenginleştirilen bu seçki, farklı pencerelerden bakma imkânı sağlarken; lubunya hallerden mülteciliğe, şair olmaktan kendi tarihimizi yazmaya kadar pek çok odağı göz önüne seriyor.

Kuir Belgeseller’de bu yıl Geçiş/Uyum (Transitioning, 2016)Sığınak: Cennet’in Kaybı (Shelter: Farewell to Eden, 2019) Lemebel (2019)Arşivciler (The Archivettes, 2018)Ne Havva’dan Ne Adem’den: Bir İnterseks Hikayesi (No Box for Me. An Intersex Story, 2018)Ben Moshanty. Beni seviyor musun? (I’m Moshanty. Do you love me? 2019) ve Ataerkil Ritüeller (Paternal Rites, 2018) yer alıyor.

Geçiş/Uyum, güncel tartışmalara translar cephesinden verilen bir cevap niteliği taşıyor. Trans varoluşun hayatın hangi aşamalarından geçtiğini, trans hallerin kendini gerçekleştirmesi için ne gibi imkânların ortaya konması gerektiğini, karşı karşıya kalınan fobinin dili, dini ve ırkı olmadığını; bir transın kendini inşasının ve yine bu süreçte karşı karşıya kaldığı engellerle mücadelesinin ne kadar çok ortak yönü olduğunu bizlere farklı bakış açılarıyla sunuyor film. Yapım, Türkiye lubunya hareketine de yeni bir tartışma alanı açıyor.

Sığınak: Cennet’in Kaybı, uzun yıllardır bir yangın yerine dönmüş olan Libya’da yaşamının peşinden koşan bir transın hikâyesini bugünün gerçekliğiyle gözler önüne seriyor. Yaşamak için çok zorlu deneyimlerin içinden geçen lubunyanın, hayatının peşinden koşarken yaşadığı tüm zorlukları seyirciye hissettiren yapım, duyarsızlaştığımız yanlarımızı bizlere hatırlatıyor. Empatinin önünü de açan İtalya ve Fransa ortak yapımı Shelter, Copenhagen Uluslararası Belgesel Festivali’nde büyük ilgi toplamıştı.

Türkiye prömiyerinin KuirFest’te yapılacağı Lemebel, Latin Amerika’nın en önemli kuir aktivistlerinden şair ve çağdaş sanatçı Pedro Lemebel’in hayat hikâyesine odaklanıyor. Lemebel’in sanata ve hayata bakışını, lubunyalığını ve tarihsel önemini “Lemebelce” anlatan yapım, Türkiye lubunya hareketine karşılaştırmalı bir örnek sunarak aktivistleri güçlendirecek ve yoldaşlık duygusunu pekiştirecek şiirsel bir anlatım taşıyor. Berlin Uluslararası Film Festivali’nden “Teddy Ödülü”nü kazanan Lemebel’in pek çok ödülü ve adaylığı bulunuyor. 25 Ocak’ta Institut français’ta düzenlenecek gösterimin ardından film üzerine bir söyleşi gerçekleştirilecek.

Arşivciler, His’tory’nin eril tahakkümüne karşı Her’story’de ısrar ediyor; öznelerin kendi tarihlerini yazmalarının ve kendi belleklerini oluşturmalarının önemini vurguluyor. Film, lezbiyen olmanın ve feminist olmanın kesişimselliğini lezbiyen feminist bir örgütlenmede gören Amerikalı bir grup aktivistin bir araya gelişlerini, örgütlenişlerini ve kendi tarihlerini yazışlarını aktarıyor. The Archivettes, bu yanıyla Türkiyeli lezbiyen feminist varoluşları güçlendirecek başka bir bakış açısı sunma potansiyeli taşıyor. Filmin 25 Ocak Cumartesi günü Feminist Mekan’da yapılacak gösteriminin ardından bir söyleşi gerçekleştirilecek.

Toplamda 8 ödülle bu yılın en iyi interseks yapımı olma iddiasını taşıyan Ne Havva’dan Ne Adem’den: Bir Interseks Hikayesi, interseks bireylerin kendi hikâyelerinden hareketle yan yana gelerek birbirlerinin dertlerine derman oluşlarının hikâyesini sunuyor. Kuir Belgeseller bölümü bu filmle, Türkiyeli izleyicinin zihnine “İnterseksler vardır!” sözünü kazımayı hedefliyor!

Ben Moshanty. Beni seviyor musun?, Papua Yeni Gine’nin ilk ve tek LGBTİ+ filmi olarak karşımıza çıkıyor! Kadınlar açısından dünyanın en tehlikeli ülkelerinden biri olan Papua Yeni Gine’de trans kadın olmayı, Moshanty’nin hikâyesiyle gözler önüne seriyor. Her şeye rağmen yaşama ısrarının hem yürekleri burkan hem de sistemi büken hikâyesini konu alan yapım; gullümün evrenselliğini, lubunyalığın aynılıklarını ve dünyanın bir ucunda trans olmanın öteki ucunda trans olmayla ne kadar benzerlik taşıdığını anlatıyor ve seyircinin içinden güçlenerek çıkacağı bir tecrübe vaat ediyor. Festivalin ikinci günü olan 25 Ocak’ta Institut français’ta düzenlenecek olan gösterimin ardından seyirciler yönetmen Tim Wolff ile soru-cevap etkinliğinde buluşacak.

Ataerkil Ritüeller, seçkideki diğer filmlerin yanında biçimsel farklılığıyla öne çıkıyor. Film, yönetmenin kendi hikâyesini, çok küçük yaşlarda yaşadığı travmatik deneyimlerden kurtuluş çabasını ve güçleniş biçimini sergiliyor. Feminist yönteme yeni bir tarz katarak seyircinin kendi travmalarından güçlenerek çıkmasının yeni bir yolunu paylaşan Paternal Rites’ın yönetmen koltuğunda bir trans oturuyor: Jules Rosskam! Filmin 24 Ocak’taki gösteriminin ardından hayatta kalan hikâyelerinin dönüştürücü olasılıkları üzerine konuşulacak.

Kuir Diziler

Kuir Diziler bölümümüz, bu yıl Kulüp Splendida’ya (Club Splendida, 2019) ev sahipliği yapacak!

Kulüp Splendida, kuir bilim kurgu dalında bizleri uzaya çıkarmaya hazırlanıyor! Beş lubunyanın fezada, hayallerindeki gezegeni bulma macerasına odaklanan yapım, komedi unsurlarının da yer aldığı beş bölümlük mini dizi olarak karşımıza çıkıyor. Almanya yapımı olan dizinin yönetmen koltuğunda Caio Soares oturuyor.

kÜLT

Pembe Hayat KuirFest her yıl olduğu gibi bu yıl da kuir film tarihinin kült yapımlarını takipçileriyle buluşturuyor. Sinefillerin ve festival takipçilerinin sabırsızlıkla beklediği kÜLT seçkimiz bu yıl kuir sinemanın öncü yapımlarından Benim Şugar Çamaşırhanem (My Beautiful Laundrette, 1985) ve Küründen Dolapta (The Celluloid Closet, 1995) filmlerini ağırlıyor.

İngiliz sinema tarihinde özel bir yere sahip Benim Şugar Çamaşırhanem 35. yaşını kutlarken göçmen olmaktan öteki lubunya olmaya, dönemin İngiltere’sinde hayatta kalmaktan aşka tutunmaya ve kapitalizmin o dönem lubunyalara yaklaşımından temsil sorununa kadar retrospektif bir aynalamayla bugüne sarkastik eleştiriler sunmaya devam ediyor. Ünlü yazar Hanif Kureishi’nin kaleme aldığı My Beautiful Laundrette, Pakistanlı bir genç olan Omar ile çocukluk arkadaşı Johnny’nin sonunda aşka dönüşen tanıdık öyküsü üzerinden hırs, rekabet, hayatta kalma, şehrin ötekisi olma ve tüm bunların beyazlıkla çarpışmasını seyircinin gözleri önüne seriyor. Bir dönem filmi olan bu yapım, lubunyalığın dününden bugününe bir perspektif sunarak hala çözülememiş sorunları ve ne kadar yol aldığımızı bizlere hatırlatıyor. İngiliz Film Enstitüsü’nün (BFI) 20. yüzyılın en iyi 50 İngiliz filmi arasında saydığı yapım, “En İyi Senaryo” Oscar’ına aday olmuş, ünlü aktör Daniel Day Lewis bu filmdeki Johnny rolüyle çok konuşulmuştu. Filmin 26 Ocak’taki gösteriminin ardından İskoçyalı Kuir Uluslararası Film Festivali ekibinden Marc David Jacobs izleyicilerle film üzerine soru-cevap tadında bir söyleşi gerçekleştirecek.

Hollywood endüstrisindeki ünlü kişiler ile sohbet eşliğinde ilerleyen Küründen Dolapta, 25. yılında Türkiye izleyicisiyle ilk kez buluşacak! Bu gösterim üzerinden, ünlülerin temsil ettikleri lubunya karakterlerle ilişkilerini ve Hollywood endüstrisinin LGBTİ+ karakterleri ele alışını dönemin ruhuyla bugüne taşımaya hazırlanan KuirFest; belgesel niteliğinde olan bu filmle dünden bugüne temsilde ne kadar yol alındığını ve buna yönelik eleştirileri canlı tutmayı hedefliyor.

Kısa Seçkileri

Pembe Hayat KuirFest her yıl kısa seçkileriyle sinemayı kuirleştiren kısa film seçkilerine geniş yer ayırıyor. Festival programı kapsamında bu yıl tam yedi kısa film seçkisi gösterilecek.

KuirFest’in yıllara yayılan Türkiye’den Kuir Kısalar (Queer Shorts from Turkey) seçkisi, Türkiye kuir sinemasının gelişimine de ayna tutuyor. Birçok yeni kuir sanatçının çeşitli formlarda ve konularda filmlerle dâhil olduğu seçki, bizim hikâyemizi bizim gözümüzle bize anlatıyor. Lubunyalığın farklı hallerini bambaşka renklerle programa taşıyan festival, Türkiyeli sanatçıların aşk, fetişler, lirik haller, akışkanlık ve lubunyalık hallerini Türkiyeli sinemasever lubunlarla buluşturuyor.

Seçkide bu yıl Kardelen Eren’in Örtünün Altı (Under The Blanket, 2019)Özgür Can Taşcı’nın Yıkımın Üstünde Dans (Dancing On The Ruins, 2019)Kübra Bekmez’in Öteki (The Other, 2019)Harun Güler’in 2740 Nolu Oda (Room 2740 – Shot on iPhone, 2019)Volkan Güleryüz’ün Iris (İris, 2019)Gizem Aksu’nun SOULSOLESOURCE (SOULSOLESOURCE, 2019)Ömer Tevfik Erten’in Misafirhane-Bir Vardım Bir Yoktum (Guesthouse-Twice Upon a Time, 2019)Gökçe Onur’un Akışkan (Fluid, 2019)Nicolas Jakubiak’ın Barbo (Barbo, 2019) ve Şeyhmus Altun’un Zerreler (Fragments, 2019) filmleri yer alıyor. Seçkinin 24 Ocak’ta düzenlenecek gösteriminin ardından bir de söyleşisi bulunuyor.

KuirFest, kısa seçkilerinde her yıl olduğu gibi bu yıl da yurtdışından programcılarla işbirliği yapıyor. Festival, geçtiğimiz sene jüri üyeleri arasında KuirFest’ten Esra Özban’ın da yer aldığı, Amsterdam merkezli Uluslararası Kuir & Göçmen Film Festivali’nin hazırladığı IQMF Amsterdam Kısalar Seçkisi: IQMF Yükselen Yıldızlar (IQMF Amsterdam Shorts Selection: IQMF Rising Stars) seçkisini ağırlayacak. Çeşitli kimliklerin kesişimselliğine değinen seçki, yeni kuir ve mülteci filmleri festivale taşıyarak gençlik hallerine, transların deneyimlediği zorbalıklara, kuir tarihin önemli bir parçası olan vogue kültürüne, fetişlere ve animatif dokunuşlara yer veriyor. 24 Ocak’ta Fransız Kültür Merkezi’nde düzenlenecek gösterimin ardından izleyiciler seçkinin küratörü Chris Belloni ile soru-cevap etkinliğinde sohbet etme şansı yakalayacak.

Çek Cumhuriyeti merkezli Mezipatra Kuir Film Festivali, hazırladığı Mezipatra Kısa Seçkisi: Soyu Tehlikede Tür (Mezipatra Shorts Selection: Endangered Species) seçkisiyle ilk kez KuirFest’in konuğu oluyor! Bugünün lubunyasının yabancı olmadığı varoluş sıkıntısını, seçki boyunca yüreklere çöreklenecek olan o aynı hisle işte şöyle dürtüyor: “Sırlar insanların gözünden yansır; tıpkı soyu tehlikede olan türler gibi nadiren görünürler. Zaten her tünelin sonunda ışık olduğunun garantisini kim vermiş ki?” Seçkinin 25 Ocak’ta Vault34’te düzenlenecek gösteriminin ardından festival ekibinden Pavel Bicek ile bir soru-cevap etkinliği düzenlenecek.

KuirFest bu yıl romantik bireylerin kalplerine aşkla dokunmayı bu seçkiyle hedefliyor: Tariz Seçkisi! (Tariz Section). Aşk için hangimiz neler yapmadık ki? Daha neler yapacağız kim bilir? Tüm bu soruların cevabını dünyanın dört bir yanından kısalarla Tariz Seçkisi’nde bir araya getiren KuirFest, aşkın gücünü cinsel yönelimlerin üstünde ele alıp her birimize tarizliğin gücüyle dokunmayı hedefliyor!

Festivalin bir diğer kısa seçkisi ise Lavinya! (Lavinia!). Lubuncanın ilk yıllarında, lubunyalar kendilerinden “Lavinya” diye bahsederlerdi… Hepimiz önce Lavinya değil miyiz? Lavinya, şiirlere konu olduğu kadar lubunyalığın özü değil mi? Hayatın akışı, cinsiyetleri de kendine uydurmuyor mu?

Lubunyalık (#birömürboyu) (Queerness #Forever) kısa seçkisi aşkın, sevginin ve mücadelenin zamanın çok ötesinde olduğunu ve lubunyalığın yaşsızlıkla anılmasının ne kadar doğru olduğunu bizlere gösteriyor. Çizgisel algıladığımız zaman, her geçen gün yüzlerimize birer çizgi atarak hatırlatıyor kendini: Yaşlılık. Bir kısmımızın dününü, bir kısmımızın bugününü ve bir kısmımızın yarınını seyretme zamanı şimdi!

İsmi ile müsemma Koli Koliye Bakar! (Koli Gazes Upon Kolis!) seçkisi; koli kesenlere, koli hallerini, koli heyecanıyla anlatıyor! Kolinin birçok anlamını malum nihayetlerle tamamlayan seçki, “Arzular şelale!” diyerek koli kesenleri koli kesmeye davet ediyor!

ETKİNLİKLER

SÖYLEŞİ/TALK: BEDENİYLE YAZMAK, YAZARKEN ÇOĞALMAK / WRITING WITH ONE’S BODY, MULTIPLYING IN WRITING
25 Ocak saat 20:00, Institut français

Yazar, aktivist ve görsel sanatçı Pedro Lemebel’in hayatını anlatan belgesel film Lemebel’in gösteriminin ardından gerçekleşecek söyleşide, bir eylem pratiği olarak yazmak üzerine konuşulacak. Edebiyatın ve yazının sunduğu imkanlar, görünürlüğü yazı yoluyla büyütmek ve heteronormatif olmayan kimliklerin ürettiklerinden örnekler üzerine gerçekleşecek tartışma için Seçil Epik ve Sevcan Tiftik bizimle olacak.

SÖYLEŞİ/TALK: BİZİM ŞUGAR FİLMLERİMİZ: QTIPOC FİLMLERİ ÜZERİNE / OUR BEAUTIFUL FILMS: ON QTIPOC FILMS
26 Ocak saat 19:15, Vault34

1980’lerin Yeni Kuir Sinema akımının önemli filmlerinden olan Benim Şugar Çamaşırhanem filminin hemen ardından, Scottish Kuir Uluslararası Film Festivali’nden Marc David Jacobs ile birlikte geçmişten bugüne QTIPOC (renkli* kuir, trans ve interseksler) sineması üzerine bir sohbet gerçekleştirilecek.

*Özellikle ABD’de 1960 sonrası birarada antikolonyalist/antisömürgeci mücadele veren etnik olarak ‘beyaz olmayan’ bireylerin (Asya, Afrika, Güney Amerika gibi) kullandığı şemsiye bir terim olan ‘people of color’ Türkçe literatürde tam bir karşılık bulunamadığı için ‘renkli’ olarak çevrilmiştir.

SÖYLEŞİ/TALK: LGBTİ+ ARŞİVCİLİK NEDEN ÖNEMLİ? / LGBTI+ ARCHIVING – WHY IMPORTANT?
25 Ocak saat 20:15, Feminist Mekan

New York’ta 1970’lerden beri aktif olan lez-bi feminist arşiv kolektifinin belgeseli olan Arşivciler filminin gösteriminin ardından Lara Güney Özlen ve Okay Gökmen ile LGBTİ+ tarihi ve arşivciliği üzerine konuşulacak.

SÖYLEŞİ/TALK: DÖNÜŞEN HİKAYELER / STORIES TRANSFORMED
24 Ocak saat 19:00, SALT Galata
Kuir Belgeseller bölümünün dikkat çeken filmlerinden Ataerkil Ritüeller’de yönetmen Jules Rosskam, ailesiyle arasındaki kopukluğu anlamlandırabilmek için başladığı yolculuğunda kendisini hayatta kalma hikayesini yeniden keşfederken buluyor. Hayatta kalan perspektifinden anlatılan ve trans öznelliğine sahip Ataerkil Ritüeller, Rosskam’ın geçmişi ve bugünü arasında köprü kurarken hikayelerin dönüştürücü gücüne değerli bir örnek sunuyor. Filmin gösterimini takip eden söyleşide filmden yola çıkarak hayatta kalan hikayelerinin dönüştürücü olasılıkları Nayuk (Nazlı Mayuk) ve Hilal Esmer’in katılımıyla ele alınacak.

TERF ARGÜMAN(?)LARIN KAKAFONİSİ / TERF ARGUMENTS(?) CACOPHONY
24 Ocak saat 20.00, Institut français

Son dönemde gerek Türkiye gerek dünya trans hareketi başta olmak üzere, LGBTİ+ hareketinin gündemini Trans Dışlayıcı Radikal Feminizm (TERF) olarak bilinegelen transfobik odakların çıkışları meşgul ediyor. Tüm dünyada benzer argümanlarla trans varoluşları transfobik neşterlerinin hedefi haline getiren bu unsurlara karşı gerek entelektüel gerek pratik alanda karşı koyuşlar çeşitli biçimlerde sürdürülüyor. KuirFest bu yıl, Geçiş/Uyum belgeseli ile birçok farklı öznenin gözünden bu transfobik söylemlere cevap vererek; sonrasında aktivistler Beren Azizi ve Vanessa Lee Nic’in katılımıyla tartışmaların kökenine iniyor ve bu transfobik ittifakın tüm argümanlarını yeniden ele alarak teker teker çürütmeyi hedefliyor.

SÖYLEŞİ/TALK: KUİR OYUNCULAR KONUŞUYOR! / QUEER PERFORMERS SPEAK!
24 Ocak saat 18.00, Institut français

Türkiye’den Kuir Kısalar seçkisinin gösteriminin hemen ardından, Bulut B.Sezer ve Nihal Albayrak’la, oyunculuğa ve heteronormatif sahne dünyasına adım atmaları, sahne dünyasında kuir oyuncu olarak deneyimleri ve hayatta kalış mücadelelerine dair bir sohbet gerçekleşecek.

YUVARLAK MASA / ROUND TABLE: NA-BİNARYLER BİR ARAYA GELİYOR! NON-BINARIES COME TOGETHER!
25 Ocak saat 15.00, SPoD Ofis

Filmin, video sanatının ve görsel içeriğin; sanatın, performansın ve hikayenin; bizden bir alanın, mücadelenin ve yeni tartışmaların festivali, hepimizin festivali olan KuirFest yuvarlak masa etkinliğinde bu kez, tüm na-binary oluşları aynı masanın etrafında oturmaya çağırıyor. Bir arada olmanın iyicil atmosferinde bir temas alanı yaratmayı amaçlayan bu toplaşma, na-binary oluşları daha sık yan yana getirerek görünürlüğün artmasını ve trans şemsiyesinin tüm kapsamının daha da aydınlatılmasını hedefliyor. Bu temas zemininde hikayeleri dinlemek, hikayelerini paylaşmak ya da sadece orada olmak isteyen tüm na-binaryler masaya oturmaya davetli.

Katılım formu: https://forms.gle/ZXGNEwRvjqFUmY5v5

ATÖLYELER

VİDEO İÇİN SES-ATÖLYESİ / SOUND-WORKSHOP FOR VIDEO
25-26 Ocak, Altyazı Sinema Derneği

Dijital işitsel yazılım, DJ’likten ses dizaynına kadar yaratıcı fikirlerimizi kolaylıkla, hızlı bir şekilde gerçekleştirmemizi sağlar oldu. Gizem Oruç’un kolaylaştırıcılığındaki Video İçin Ses Atölyesi, görsel anlatıya sesin nasıl eşlik edip anlatıyı zenginleştirebileceğine dair içgörüler sunmayı amaçlıyor. Atölye süresince tüm katılımcılara kendi seslerini kaydetmesi, düzenlemesi ve manipüle etmesinin yolları gösterilecek, “Ableton Live” yazılımının temel kullanım biçimleri verilecek. Katılımcılardan programın kurulumu yapılmış halde kendi laptoplarını, kulaklıklarını, kendi seçtikleri hareketsiz görüntü, video, ses veya müzik dosyalarını yanlarında getirmeleri bekleniyor.
25 Ocak saat 18:00’da ve 26 Ocak saat 17:00’da başlayacak atölye çalışmaları, toplamda 6 saat sürecek.

Katılım formu: https://forms.gle/eZCSPSADrz6kQdMc8

Kolaylaştırıcı Hakkında
Gizem Oruç 1985 yılında Ankara’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi’nde Kimya lisans ve yüksek lisansını tamamlamasının ardından öğrenim yönünü müziğe çevirdi. MIAM İşitsel Sanatlar öğrenimi sırasında ses ve multimedya sanatlarına yöneldi. 6zm ismiyle elektronik müzik üretmenin ve icra etmenin yanı sıra çeşitli film ve disiplinler arası sanat projelerinde ses/multimedya tasarımcısı ve teknisyen olarak çalışmaktadır. 2015 yılından beri Berlin’de ikamet etmekte olan Gizem, queer-DIY (do-it-yourself) kolektif Raumerweiterungshalle ve pop / r’n’besk müzik grubu Gazino Neukölln gibi trans-feminizm odaklı kolektiflerde aktif olarak yer almaktadır. 2019 KuirFest Berlin’in açılış ve kapanış partilerinin koordinasyon ve kürasyonunu yapmıştır.

CİS-HETERO ROLLERE LUBUN YAKLAŞIMLAR / QUEER APPROACHES TOWARDS CIS-HETERO ROLES
25-26 Ocak 14.00-17.00, The Circle

Ayça Damgacı’nın kolaylaştırıcılığında, “lubunyaları görmeyen ya da kendi kafalarındaki genel geçer lubunyalığa göre bizlere rol veren oyunculuk alemine, bu yapıyı bozacak şekilde zembille iniyoruz” diyen atölye çalışması, bizleri ve karakterleri cis-heteroluğa zorlayan düzeni eğip bükmeye, bozmaya davet ediyor. Sinema ve tiyatro dünyasındaki cis-heteronormativiteyi ve toplumsal cinsiyet rollerini eleştirel bir mercekle ele alacak olan atölye; katılımcılarının hayallerindeki ya da oynamayı istedikleri herhangi bir rolü, tiplemeyi belirlemelerini ve atölyeye tekstleriyle gelmelerini bekliyor. Sonrası ise katılımcının sahne ve kamera önünde nasıl bir varlık göstermek istediğine göre şekillenecek. Atölyede, teknik bilgiler, içsel dünyanın inşası, lubunyalaştırılan cis-hetero rol ve bu rolün sahne ve kamera önündeki icrası ele alınacak.

Katılım formu: https://forms.gle/uP72wdxrhJYaGJ3n6

Kolaylaştırıcı Hakkında
İstanbul Üniversitesi Dramaturji ve Tiyatro Eleştirmenliği bölümü mezunu. 1998-2011 yılları arasında Tiyatro Oyunevi’nde birçok oyunda rol aldı ve yardımcı yönetmenlik yaptı. Son olarak New York LaGuardia Performing Arts Center’da Özen Yula’nın Sahibinden Kiralık oyununda; Sismanoglio Megaro’da Agapi Molivyatis’in günlüğünden esinlenerek kendisinin oluşturduğu Lodos ve Afroz performansında oynadı. Gitmek: Benim Marlon ve Brandom sinema filminin oyuncusu ve ortak senaryo yazarı. 2003 yılındaki Irak savaşı sırasında, Irak Kürdistanı’ndaki sevgilisine kavuşmak için yaptığı yolculuğu anlatan film ile, İstanbul, Saraybosna, Adana, Tetouan ve Nürnberg Film festivallerinde en iyi kadın oyuncu ödüllerine lâyık görüldü. Aylavyu, 72. Koğuş, Unutma Beni İstanbul ve Yozgat Blues sinema filmlerinde oynadı. Göçebe Şarkılar isimli müzik grubunun kurucusu ve vokalisti. Avlu, Aramızda Kalsın ve O Hayat Benim gibi TV dizilerinde yer aldı. Şu anda ilk yönetmenlik denemesi olacak olan belgesel filmini kurgulamakta…

KÜÜR BELGESEL GELİŞTİRME ATÖLYESİ / QUEER DOCUMENTARY DEVELOPMENT WORKSHOP
25 Ocak 10.30-17.30, Altyazı Sinema Derneği

Küür Belgesel Geliştirme Atölyesi, kurmaca dışı sinemanın geliştirme, prodüksiyon ve post-prodüksiyon evrelerini kapsayacak şekilde tasarlandı. Atölyede hikâye, yapım ve fonlama, etki ve dağıtım gibi başlıklarda kolaylaştırıcıların yönlendirmesi ve sorularıyla katılımcılar hem kendi projelerini geliştirecek hem de diğer projelere destek verecekler. Atölyede ayrıca filmin duygusu, rengi, sesi gibi belgesel sinemacılıkta ilk anda akla gelmeyen alanlar da tartışılarak hikaye anlatımını güçlendirici öğelere yoğunlaşılacak. Kuir bakış açısıyla “sinemacılığa alttan üstten, önden arkadan yaklaşımlarla” yapılacağı belirtilen atölye çalışmasının kolaylaştırıcılığını Metin Akdemir, Rüzgar Buşki, Burcu Melekoğlu ve Vuslat Karan kolaylaştırıcılığını üstlenecek.

Katılım formu: https://forms.gle/87kX2GS7uCu5jswC6

Kolaylaştırıcılar Hakkında
Metin Akdemir, queer aktivist, yönetmen ve yapımcıdır. Ben Geldim Gidiyorum ve Küpeli gibi uluslararası ödüllü kısa filmlerin yönetmenliğini yaptı. 2012’den itibaren LGBTQ+ temalı güncel sanat sergileri organizasyon komitesinde görev aldı. ‘Sınırsız’ isimli queer-feminist sanatçıların yer aldığı sergiler düzenlemeye devam etmekte ve dramaqueer Sanat Kolektifi içerisinde çalışmalarını sürdürmektedir. Metin Akdemir halen Türkiye sinemasında eşcinsel arzunun sansürü üzerine olan Çekilemeyen Sahneler adlı belgeseli üzerinde çalışmaktadır.

Rüzgâr Buşki Berlin’de yaşayan bir sanatçı. 1987 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde Gazetecilik okudu. Sanatsal üretiminde baskı sanatları ve videonun yanı sıra performans ve fotoğraf üzerine yoğunlaşıyor. Aidiyet, kimlik, arzu ve gelenek gibi temaları araştırıyor. Buşki eski medyayı çağdaş konularla hackleyerek, ahşap ve taş gibi malzemeleri değiştirilebilir medyumlar olarak geri alıyor. Ötekileştirilmiş ve marjinal topluluklarla güçlendirici prodüksiyonlar oluşturarak, film yapım kurallarını kuirleştirerek hibrit belgeseller üretiyor ve yönetiyor. documenta14 – Parliament of Bodies, Atina (2016), 59. Leipzig Uluslararası Belgesel ve Animasyon Film Festivali (2016), Translations – 12. Seattle Transgender Film Festivali (2017), “Queer Disruptions” Konferansı, Columbia Üniversitesi, New York (2018), Berlin Fotoğraf Müzesi (2018), Schwules Museum Berlin (2018), Badischer Kunstverein, Karlsruhe (2019) çalışmalarının sergilendiği festival ve kurumlar arasında. 2019 yılında Zeliş Deniz Queer Sinema Ödülü’nü aldı. Aynı yıl Berlin Sanat Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hito Steyerl’in Yeni Medya sınıfından Meisterschüler ünvanıyla mezun oldu. Yine 2019 yılında 26 genç sanatçı arasında yapılan yarışmada birinci seçilerek Karl Hofer Topluluğu ödülüne layık görüldü. Berlin Sanat Üniversitesi’nde Art in Context Yüksek Lisans programına devam ediyor.

Burcu Melekoğlu İstanbul’da yönetmen ve kurgucu olarak çalışmaktadır. Pennsylvania Üniversitesi Sistem Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Philadelphia’daki çeşitli yapım şirketleri ve yerel televizyon kanallarında serbest olarak çalıştı. İkinci durağı olan Los Angeles’da, UCLA School of Film and Television’da yüksek lisans yaptı. Ardından, 2 sene boyunca Los Angeles’da reklam, televizyon ve film projelerinde yardımcı yönetmen olarak görev aldı. Türkiye’ye dönünce, bağımsız filmlerin, özellikle belgesel sinemanın değiştirici gücüne inanarak yapım şirketi MOXIE’yi kurdu. Şu anda post prodüksiyonu tamamlanmakta olan uzun metraj belgesel filmi Mavi Kimlik’in ortak yönetmenliğini ve yapımcılığını yapmaktadır. Kısa Belgesel Projeleri: My First Second Home (2006, Philadelphia IGLF Festival, Chicago Reeling Festival, Girl Fest Hawaii, Poppy Jasper Festival, Out for Reel) , Choose to Heal (2003), Reiki (2002), Bamako (2000).

Vuslat Karan (1984) Marmara Üniversitesi Sinema ve Televizyon bölümünden mezun oldu. Kısa filmleri Aşk Saçması (2011) ve Akrep (2010) !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali seçkisinde yer aldı. İstanbul’daki ilk kentsel dönüşüm bölgeleri olan Roman mahalleleri ve Romanların yer değiştirtilmesini konu alan belgesel türdeki Şehirden Sökülürken (2007) isimli kısa filmi konuyla ilgili ilk projelerden biridir. Pek çok uzun metraj film ve televizyon projesinde yardımcı yönetmen olarak çalıştı. Ardından, 3 sene boyunca bir dijital reklam ve yapım şirketinde yapımcı olarak ve 2 yıl boyunca da bir müzik yapım şirketinde yerel içerik yönetimi ve proje geliştirme departmanlarından sorumlu olarak görev aldı. Son yıllarda ortak yönetmen ve yapımcı olarak üzerinde çalıştığı Mavi Kimlik isimli ilk uzun metraj belgeseli post-prodüksiyon sürecinin son aşamasındadır.

Ayrıntılı bilgi ve program için:

[email protected]
www.pembehayatkuirfest.org
www.instagram.com/kuirfest
www.facebook.com/PembeHayatKuirFest
https://twitter.com/kuirfest

52. SİYAD Türkiye Sineması Ödülleri Adayları belirlendi!

Sinema Yazarları Derneği (SİYAD), 2019 yılı Türkiye Sineması Ödülleri adaylarını belirledi. En İyi Kadın Oyuncu dalında iki oyuncusu birden aday olan Kız Kardeşler  filmi on dalda toplam 11 adaylık elde etti.

SİYAD üyelerinin 2019 yılında Türkiye’de sinemalarda gösterime giren tüm uzun metraj yerli yapımlar üzerinden yaptığı oylama sonucunda başta En İyi Film olmak üzere 11 dalda beşer aday belirlendi.

Emin Alper’in yazıp yönettiği Kız Kardeşler’i dokuzar adaylıkla Görülmüştür ve Küçük Şeyler ile sekiz adaylıkla Sibel izledi. Bağlılık: Aslı üç, Bir Aşk İki Hayat, Cep Herkülü: Naim Süleymanoğlu, İçerdekiler, Kapı, Kraliçe Lear, Nebula ikişer, 7. Koğuştaki Mucize, Anadolu Turnesi ve Mucize 2: Aşk ise birer dalda adaylık elde ettiler. 

Belgesel, kısa film ve fantastik film dallarındaki SİYAD Ödülü adayları önümüzdeki günlerde açıklanacak.

Ödüller ise SİYAD üyelerinin yapacağı ikinci tur oylamanın ardından Mart ayında düzenlenecek törende sahiplerine verilecek.

Bugün açıklanan 2019 Türkiye Sineması SİYAD Ödülleri adayları:

EN İYİ FİLM

Görülmüştür

Kız Kardeşler

Kraliçe Lear

Küçük Şeyler

Sibel

EN İYİ YÖNETMEN

Emin Alper – Kız Kardeşler

Pelin Esmer – Kraliçe Lear

Serhat Karaaslan – Görülmüştür

Kıvanç Sezer – Küçük Şeyler

Çağla Zencirci, Guillaume Giovanetti – Sibel

EN İYİ SENARYO

Emin Alper – Kız Kardeşler

Tarık Aktaş – Nebula

Serhat Karaaslan – Görülmüştür

Kıvanç Sezer – Küçük Şeyler

Çağla Zencirci, Guillaume Giovanetti ve Ramata Sy – Sibel

EN İYİ KADIN OYUNCU

Cemre Ebüzziya – Kız Kardeşler

Kübra Kip – Bağlılık: Aslı

Başak Özcan – Küçük Şeyler

Damla Sönmez – Sibel

EceYüksel – Kız Kardeşler

EN İYİ ERKEK OYUNCU

Kayhan Açıkgöz – Kız Kardeşler

Berkay Ateş – Görülmüştür

Caner Cindoruk – İçerdekiler

Hayat Van Eck – Cep Herkülü: Naim Süleymanoğlu

Alican Yücesoy – Küçük Şeyler

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU

Saadet Işıl Aksoy – Görülmüştür

Füsun Demirel – Görülmüştür

Elit İşcan – Sibel

Nihal Koldaş – Küçük Şeyler

Ece Yüksel – Bağlılık: Aslı

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU

Timur Acar – Kapı

Müfit Kayacan – Görülmüştür

Erdem Şenocak – Görülmüştür

Settar Tanrıöğen – İçerdekiler

Kubilay Tunçer – Kız Kardeşler

EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ

Necmettin Akdeniz – Nebula

Eric Devin – Sibel

Emre Erkmen – Kız Kardeşler

Hatip Karabudak – Küçük Şeyler

Andreas Sinanos – Bağlılık: Aslı

EN İYİ MÜZİK

Cem Öget – Bir Aşk İki Hayat

Mahsun Kırmızıgül, Tevfik Akbaşlı ve Yıldıray Gürgen – Mucize 2: Aşk

Giorgos Papaioannou ve Nikos Papaioannou – Kız Kardeşler

Güldiyar Tanrıdağlı – Kapı

Venus Music Peace Band (Cem Celal Bilge, Mert Coşar, Uğur Deynekli, Mustafa Aydın) – Anadolu Turnesi

EN İYİ KURGU

Ali Aga – Görülmüştür

Çiçek Kahraman – Kız Kardeşler

Véronique Lange – Sibel

Selda Taşkın – Küçük Şeyler

Aylin Zoi Tinel, Erhan Acar Jr. – Bir Aşk İki Hayat

EN İYİ SANAT YÖNETİMİ

Osman Çankırılı – Kız Kardeşler

Soydan Kuş – Cep Herkülü: Naim Süleymanoğlu

Osman Özcan – Sibel

Hakan Yarkın – 7. Koğuştaki Mucize

Alceste Wegner ve Reyhan Acar – Küçük Şeyler

Hitchcock Renkli 39. İstanbul Film Festivali’nde

0

“Gerilim Ustası” Alfred Hitchcock’un renkli çektiği tüm filmleri, kaçıranlar, özleyenler ve büyük ekranda görmek isteyenler için 39. İstanbul Film Festivali’nde!

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 10-21 Nisan tarihleri arasında yapılacak 39. İstanbul Film Festivali’ne geri sayım başladı. Uluslararası ve ulusal yarışmalar, tematik bölümler, söyleşi ve etkinliklerin yer alacağı festivalin özel retrospektif bölümü ise bu yıl, ölümünün 40. yıldönümünde dahi yönetmen Alfred Hitchcock’a ayrılıyor.

39. İstanbul Film Festivali’nin özel bölümlerinden Hitchcock Renkli, yapıtları yalnızca sanat değil felsefe ve psikoloji alanlarında da konu edilen, “cinayeti ait olduğu yer olan eve geri döndüren” dünya sinemasını ve çağdaş sinemacıları derinden etkileyen gerilim ustası bu efsane yönetmenin filmlerini beyazperdede izleyememiş genç kuşakları sinemaya çağırıyor. Alfred Hitchcock’un yönettiği, her biri bir başyapıt olan 15 uzun metrajlı, renkli filmin yenilenmiş kopyalarından gösterileceği seçki, yönetmenin filmografisine farklı bir açıdan yaklaşıyor.

Hitchcock Renkli bölümünde yer alacak filmler şunlar:

Ölüm Kararı / Rope (1948)

Kapri Yıldızı / Under Capricorn (1949)

Cinayet Var / Dial M for Murder (3D) (1954)

Arka Pencere / Rear Window (1954)

Kelepçeli Âşık / To Catch A Thief (1955)

The Trouble with Harry (1955)

Tehlikeli Adam / The Man Who Knew Too Much (1956)

Ölüm Korkusu / Vertigo (1958)

Gizli Teşkilat / North by Northwest (1959)

Kuşlar / The Birds (1963)

Hırsız Kız / Marnie (1964)

Esrar Perdesi / Torn Curtain (1966)

Topaz (1969)

Cinnet / Frenzy (1972)

Aile Oyunu / Family Plot (1976)

Alfred Hitchcock

Korkuyu değil gerilimi beyazperdeye taşıyan, “başkaları izleyiciye hayat dilimleri versin; ben onlara pasta dilimleri veriyorum” diyen Alfred Hitchcock, 1899’da Londra’da doğdu. 1920’de sinemaya adım atmadan bir süre mühendis olarak çalıştı. 1922-1939 arasında sesli ve sessiz filmlerini kapsayan İngiltere döneminden sonra 1940’ta Hollywood’da çektiği ilk film Rebecca ile En İyi Film Oscar’ını kazandı. 60 yıla ulaşan kariyeri boyunca 50 film çekti, adını taşıyan televizyon programı için çektiği kısa filmlerle ününü pekiştirdi. 1980’de öldü. 

Pek çok filminde kendi görüntüsü ya da siluetini bir imza gibi kullanan Alfred Hitchcock, çağdaş sinemacıların birçoğuna ilham kaynağı oldu. Usta auteur’ler Truffaut ile Rohmer/Chabrol’ün hakkında kitaplar yazdığı Hitchcock, teknik, mizansen, görüntü, kurgu alanlarında hep avangart/öncü sinemacı konumunu sürdürdü. Filmlerinde suç ve ceza, yanlış anlaşılmalar, haksız suçlamalar, iç hesaplaşmalar, kötü anılar, bilinçaltının oyunları ve insan türünün tüm zaaflarını daimi bir tedirginlik, huzursuzluk, kaygı ve elbette gerilim haliyle beyazperdeye aktardı. Alfred Hitchcock, özgünlüğü, kendi temalarını kendi belirlemesi ve biçimi hikâyeyle en iyi harmanlayışıyla sinema tarihine geçti. 

İstanbul Film Festivali ile ilgili tüm gelişmeleri; filmler, etkinlikler ve konuklarla ilgili bilgileri ve programa dair ipuçlarını sosyal medya hesaplarımızdan takip edin, herkesten önce haberdar olun.

Fotozinlerin altın çağının şafağında

0

Konuk Yazar: Cenk Mirat Pekcanattı

Aranızda bu başlığı okur okumaz; fotozinin ne olduğundan bihaber olanlardansanız; “Fotozinde neyin nesi yahu?”, diye kendi kendine soranlarınız, ne olduğunu bilenlerdenseniz de “Hadi canım sende!”, diyenleriniz muhakkak olacaktır. “Dijital bir çağın dibine vurmuşken, ekseriye amatör bir süreç sonunda vücut bulan fotozinleri kim ne yapsın a deli oğlan?”, diye de düşünebilirsiniz. Sorun değil yeter ki siz rahat olun! Siz yeter ki düşünün…Öncelikle fotozinin ne olduğunu bilmeyenler için, bunun ne olduğunu bir paylaşalım, öyle değil mi?

Fotozin; fotoğrafçıların belirli bir tema veya mesele hakkında bir kitleyi bilgilendirmek, görsel bir hikaye anlatmak, yeni bir fikri sergilemek ve tanıtmak ya da devam etmekte olan bir projenin ön izlenimini takipçilerine sunmak için ekseriyetle kendi elcağızlarıyla hazırladıkları basılı bir yayım türüdür.

İngilizce ‘photography’ ve ‘magazine’ kelimelerinin bir araya gelmesiyle türemiştir. Dolayısıyla da photo-zine, güzide dilimize fotozinleşerek yer etmeye yüz tutmuştur. Fotozinler az miktarda metin içerir, genellikle ciltsiz, çoğunlukla siyah-beyaz (maliyetten ötürü), muhtemelen bir lazer yazıcıda basılmış, sırtı ya el dikişli ya da zımbalanmış olur. Malum günümüzde fotoğrafları çılgınca tüketme refleksimizi kati surette engelleyemiyoruz. Bunda şaşıracak bir yanda yok. İnternet ve sosyal medya sağ olsun, hazırlop fotoğraflara doyamaz olduk. Öyle ki 2017 yılında toplamda dünyada çekilen fotoğraf sayısı 7.5 trilyon adetti. Bunun 333 milyarı çeşitli tipteki fotoğraf makineleriyle çekilmişler. Bu da genel toplamın ancak %5’ine tekabül ediyor. Kısacası fotoğraflar ekseriyetle mobil telefonlar, tabletler, v.b. ile çekiliyorlar. 2018 yılı için dünyada çekilen fotoğraf sayısının artarak toplamda 8.5 trilyon adet oldu. Bu trilyonlarca fotoğrafın ortalama %10’u flu olduğundan ya da saklamaya değer görülmediğinden kısa bir süre sonra siliniyor. %25’i meşhuuur! aile albümleri için karta bastırılıyor ya da sms, e-posta veya sosyal medya aracılığıyla paylaşılıyor. Fotoğrafların %40’ı çekildikleri cihazlarda bırakılıyor, basılmışsa bir kutuya ya da albüme hapsediliyor. Kimisi bulut-mulut gibisinden sanal bir yerlere otomatik olarak stoklanıyorlar. %25’i ise Araf’ta bir yerlerde; ama onların ne sonu var ne de soranı… 2019 yılında kaç zirilyon fotoğraf çekildiği ve akibetlerinin ne olduğuna dair şimdilik yayımlanmış net bir rapor yok! Lakin sayının arttığından herkes emin…

Nazlı YILDIRIM‘ın HAYRET adını verdiği fotozininden bir kare

Hepimizin sabit ve flaşdisklerinde binlerce… hatta fotoğrafla ilgileniyorsak on binlerce fotoğraf var. Hiç düşündünüz mü? Bunlar talihsiz bir arıza sonrasında öylece ‘PAT!’ diye yok olabilirler. Bu tartışmasız, kocamaaan bir risk! Ayrıca hayatlarımızdan eşsiz enstantaneler yansıtan fotoğrafların büyük kısmının fiziksel olarak mevcut olmadığını bilmek, sizi bilmem ama bana hayli korkunç geliyor.
Dolayısıyla konu fotoğraf olduğunda, ben basılı malzemeyi tek geçenlerdenim… İşte tam da bu noktada fotozinler harika bir alternatif olarak insanın aklına geliyor ve tam da zihin okyanusunun orta yerine demir atıyor. Fotozin çok ciddi boyutta bir takıntı ve bu takıntının, albümlerden çok daha demokratik bir şekilde doğrudan bir tezahürü… Yani bir yayıncı, galeri ya da başka bir gücün baskısının yoğun olarak hissedildiği, manipüle olabilir bir ticari yayından ziyade, sanatçıyı hedef kitlesiyle daha doğrudan bağlamaya eğilimli bir yayım türü…

Fotozinlerin amacı, bağımsız yayımcılığın son 10 yıldaki patlamasıyla oluşan tazyiki kullanarak, mevcut fotoğrafçılık pratiğinin en ileri görüşlü ve kışkırtıcı alanlarından birisi için cazibeli bir vitrin oluşturmaktır.

Fotozin, günümüzün yaygın tabiriyle ‘lens tabanlı’ sanatçılarının çalışmalarını, geleneksel yayım biçimlerinin maliyetlerinin karşılanmasının hayli güç olduğu bu dönemde, ham ve deneysel bir aciliyetle yayımlayacakları kağıt tabanlı 🙂 bir platform olarak karşımıza çıkıyor.

Fotozinler, daha deneysel fikirleri çabucak keşfetmenin veya daha büyük bir şeyin tasarım ya da taslaklarını pratiğe dökmenin bir yolu olabilir… Aynı zamanda güzide bir topluluğun içinde var olmanın alternatif bir yolu da olabilir… Hoş ülke çapında ufak tefek bir takım buluşma ve etkinlikler var. Fakat yeterli değil… Ve tam da şimdi bu etkinlikleri arttırmanın, hatta belki de bir fotozin fuarının temellerini atmak için çalışmaya başlamanın zamanı… Bunu gerçekleştirmek için aynı tutkuyu paylaşan insanların bir araya gelmesi yeterli…

20. yüzyılıın sonlarına ait fanzinlerin yayımına harcanan enerjinin çoğu, artık hayranların hemen hemen her türlü mevzuyu irdeleyebileceği sanal blog dünyasında yaşıyor. Modern yaşamın neredeyse her alanında dijitalin iyiden iyiye yaygınlaşmasına rağmen basılı bir yayım organına dokunmanın -hatta benim gibi fetişistlerdenseniz anlayacağınız üzere- koklamanın yerine hiçbir şey tutamaz. Kanaatimce bu elle tutulur kağıt tabanlı yayımların, kışkırtıcı ve ilgi çekici içeriği, kolaylıkla erişilebilir oluşu onları günümüzde karşı konulmaz kılıyor. Bir hikayeyi anlatmak için; fotoğrafları bir akışa yerleştirmek, onları yan yana koyarak bir etki yaratmak ve izleyiciye bir duygu aşılamak, insana mevcut diğer fotoğraf araçlarından oldukça farklı bir tecrübe yaşatıyor.

Ayrıca fotozinler yapımlarında kullanılan çok farklı estetik, malzeme ve yöntemlerle ilgi çekici bir modern sanat formu haline gelmeye de namzetler.

Akli melekelerinde çıtırdan çıldırışlar meydana gelmiş, kendini fotoğraflarla ifade etme isteği, söyleyecek ilginç ve önemli olduğuna inandığı bir mesajı olan tüm fotoğrafçıların; bu formatta tekelleşip, ticarileşmeden önce mutlaka bir fotozin yapması gerekiyor.
Benden söylemesi… Esen kalın!