Ana Sayfa Blog Sayfa 76

52. SİYAD Türkiye Sineması Ödülleri Adayları belirlendi!

Sinema Yazarları Derneği (SİYAD), 2019 yılı Türkiye Sineması Ödülleri adaylarını belirledi. En İyi Kadın Oyuncu dalında iki oyuncusu birden aday olan Kız Kardeşler  filmi on dalda toplam 11 adaylık elde etti.

SİYAD üyelerinin 2019 yılında Türkiye’de sinemalarda gösterime giren tüm uzun metraj yerli yapımlar üzerinden yaptığı oylama sonucunda başta En İyi Film olmak üzere 11 dalda beşer aday belirlendi.

Emin Alper’in yazıp yönettiği Kız Kardeşler’i dokuzar adaylıkla Görülmüştür ve Küçük Şeyler ile sekiz adaylıkla Sibel izledi. Bağlılık: Aslı üç, Bir Aşk İki Hayat, Cep Herkülü: Naim Süleymanoğlu, İçerdekiler, Kapı, Kraliçe Lear, Nebula ikişer, 7. Koğuştaki Mucize, Anadolu Turnesi ve Mucize 2: Aşk ise birer dalda adaylık elde ettiler. 

Belgesel, kısa film ve fantastik film dallarındaki SİYAD Ödülü adayları önümüzdeki günlerde açıklanacak.

Ödüller ise SİYAD üyelerinin yapacağı ikinci tur oylamanın ardından Mart ayında düzenlenecek törende sahiplerine verilecek.

Bugün açıklanan 2019 Türkiye Sineması SİYAD Ödülleri adayları:

EN İYİ FİLM

Görülmüştür

Kız Kardeşler

Kraliçe Lear

Küçük Şeyler

Sibel

EN İYİ YÖNETMEN

Emin Alper – Kız Kardeşler

Pelin Esmer – Kraliçe Lear

Serhat Karaaslan – Görülmüştür

Kıvanç Sezer – Küçük Şeyler

Çağla Zencirci, Guillaume Giovanetti – Sibel

EN İYİ SENARYO

Emin Alper – Kız Kardeşler

Tarık Aktaş – Nebula

Serhat Karaaslan – Görülmüştür

Kıvanç Sezer – Küçük Şeyler

Çağla Zencirci, Guillaume Giovanetti ve Ramata Sy – Sibel

EN İYİ KADIN OYUNCU

Cemre Ebüzziya – Kız Kardeşler

Kübra Kip – Bağlılık: Aslı

Başak Özcan – Küçük Şeyler

Damla Sönmez – Sibel

EceYüksel – Kız Kardeşler

EN İYİ ERKEK OYUNCU

Kayhan Açıkgöz – Kız Kardeşler

Berkay Ateş – Görülmüştür

Caner Cindoruk – İçerdekiler

Hayat Van Eck – Cep Herkülü: Naim Süleymanoğlu

Alican Yücesoy – Küçük Şeyler

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU

Saadet Işıl Aksoy – Görülmüştür

Füsun Demirel – Görülmüştür

Elit İşcan – Sibel

Nihal Koldaş – Küçük Şeyler

Ece Yüksel – Bağlılık: Aslı

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU

Timur Acar – Kapı

Müfit Kayacan – Görülmüştür

Erdem Şenocak – Görülmüştür

Settar Tanrıöğen – İçerdekiler

Kubilay Tunçer – Kız Kardeşler

EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ

Necmettin Akdeniz – Nebula

Eric Devin – Sibel

Emre Erkmen – Kız Kardeşler

Hatip Karabudak – Küçük Şeyler

Andreas Sinanos – Bağlılık: Aslı

EN İYİ MÜZİK

Cem Öget – Bir Aşk İki Hayat

Mahsun Kırmızıgül, Tevfik Akbaşlı ve Yıldıray Gürgen – Mucize 2: Aşk

Giorgos Papaioannou ve Nikos Papaioannou – Kız Kardeşler

Güldiyar Tanrıdağlı – Kapı

Venus Music Peace Band (Cem Celal Bilge, Mert Coşar, Uğur Deynekli, Mustafa Aydın) – Anadolu Turnesi

EN İYİ KURGU

Ali Aga – Görülmüştür

Çiçek Kahraman – Kız Kardeşler

Véronique Lange – Sibel

Selda Taşkın – Küçük Şeyler

Aylin Zoi Tinel, Erhan Acar Jr. – Bir Aşk İki Hayat

EN İYİ SANAT YÖNETİMİ

Osman Çankırılı – Kız Kardeşler

Soydan Kuş – Cep Herkülü: Naim Süleymanoğlu

Osman Özcan – Sibel

Hakan Yarkın – 7. Koğuştaki Mucize

Alceste Wegner ve Reyhan Acar – Küçük Şeyler

Hitchcock Renkli 39. İstanbul Film Festivali’nde

0

“Gerilim Ustası” Alfred Hitchcock’un renkli çektiği tüm filmleri, kaçıranlar, özleyenler ve büyük ekranda görmek isteyenler için 39. İstanbul Film Festivali’nde!

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 10-21 Nisan tarihleri arasında yapılacak 39. İstanbul Film Festivali’ne geri sayım başladı. Uluslararası ve ulusal yarışmalar, tematik bölümler, söyleşi ve etkinliklerin yer alacağı festivalin özel retrospektif bölümü ise bu yıl, ölümünün 40. yıldönümünde dahi yönetmen Alfred Hitchcock’a ayrılıyor.

39. İstanbul Film Festivali’nin özel bölümlerinden Hitchcock Renkli, yapıtları yalnızca sanat değil felsefe ve psikoloji alanlarında da konu edilen, “cinayeti ait olduğu yer olan eve geri döndüren” dünya sinemasını ve çağdaş sinemacıları derinden etkileyen gerilim ustası bu efsane yönetmenin filmlerini beyazperdede izleyememiş genç kuşakları sinemaya çağırıyor. Alfred Hitchcock’un yönettiği, her biri bir başyapıt olan 15 uzun metrajlı, renkli filmin yenilenmiş kopyalarından gösterileceği seçki, yönetmenin filmografisine farklı bir açıdan yaklaşıyor.

Hitchcock Renkli bölümünde yer alacak filmler şunlar:

Ölüm Kararı / Rope (1948)

Kapri Yıldızı / Under Capricorn (1949)

Cinayet Var / Dial M for Murder (3D) (1954)

Arka Pencere / Rear Window (1954)

Kelepçeli Âşık / To Catch A Thief (1955)

The Trouble with Harry (1955)

Tehlikeli Adam / The Man Who Knew Too Much (1956)

Ölüm Korkusu / Vertigo (1958)

Gizli Teşkilat / North by Northwest (1959)

Kuşlar / The Birds (1963)

Hırsız Kız / Marnie (1964)

Esrar Perdesi / Torn Curtain (1966)

Topaz (1969)

Cinnet / Frenzy (1972)

Aile Oyunu / Family Plot (1976)

Alfred Hitchcock

Korkuyu değil gerilimi beyazperdeye taşıyan, “başkaları izleyiciye hayat dilimleri versin; ben onlara pasta dilimleri veriyorum” diyen Alfred Hitchcock, 1899’da Londra’da doğdu. 1920’de sinemaya adım atmadan bir süre mühendis olarak çalıştı. 1922-1939 arasında sesli ve sessiz filmlerini kapsayan İngiltere döneminden sonra 1940’ta Hollywood’da çektiği ilk film Rebecca ile En İyi Film Oscar’ını kazandı. 60 yıla ulaşan kariyeri boyunca 50 film çekti, adını taşıyan televizyon programı için çektiği kısa filmlerle ününü pekiştirdi. 1980’de öldü. 

Pek çok filminde kendi görüntüsü ya da siluetini bir imza gibi kullanan Alfred Hitchcock, çağdaş sinemacıların birçoğuna ilham kaynağı oldu. Usta auteur’ler Truffaut ile Rohmer/Chabrol’ün hakkında kitaplar yazdığı Hitchcock, teknik, mizansen, görüntü, kurgu alanlarında hep avangart/öncü sinemacı konumunu sürdürdü. Filmlerinde suç ve ceza, yanlış anlaşılmalar, haksız suçlamalar, iç hesaplaşmalar, kötü anılar, bilinçaltının oyunları ve insan türünün tüm zaaflarını daimi bir tedirginlik, huzursuzluk, kaygı ve elbette gerilim haliyle beyazperdeye aktardı. Alfred Hitchcock, özgünlüğü, kendi temalarını kendi belirlemesi ve biçimi hikâyeyle en iyi harmanlayışıyla sinema tarihine geçti. 

İstanbul Film Festivali ile ilgili tüm gelişmeleri; filmler, etkinlikler ve konuklarla ilgili bilgileri ve programa dair ipuçlarını sosyal medya hesaplarımızdan takip edin, herkesten önce haberdar olun.

Fotozinlerin altın çağının şafağında

0

Konuk Yazar: Cenk Mirat Pekcanattı

Aranızda bu başlığı okur okumaz; fotozinin ne olduğundan bihaber olanlardansanız; “Fotozinde neyin nesi yahu?”, diye kendi kendine soranlarınız, ne olduğunu bilenlerdenseniz de “Hadi canım sende!”, diyenleriniz muhakkak olacaktır. “Dijital bir çağın dibine vurmuşken, ekseriye amatör bir süreç sonunda vücut bulan fotozinleri kim ne yapsın a deli oğlan?”, diye de düşünebilirsiniz. Sorun değil yeter ki siz rahat olun! Siz yeter ki düşünün…Öncelikle fotozinin ne olduğunu bilmeyenler için, bunun ne olduğunu bir paylaşalım, öyle değil mi?

Fotozin; fotoğrafçıların belirli bir tema veya mesele hakkında bir kitleyi bilgilendirmek, görsel bir hikaye anlatmak, yeni bir fikri sergilemek ve tanıtmak ya da devam etmekte olan bir projenin ön izlenimini takipçilerine sunmak için ekseriyetle kendi elcağızlarıyla hazırladıkları basılı bir yayım türüdür.

İngilizce ‘photography’ ve ‘magazine’ kelimelerinin bir araya gelmesiyle türemiştir. Dolayısıyla da photo-zine, güzide dilimize fotozinleşerek yer etmeye yüz tutmuştur. Fotozinler az miktarda metin içerir, genellikle ciltsiz, çoğunlukla siyah-beyaz (maliyetten ötürü), muhtemelen bir lazer yazıcıda basılmış, sırtı ya el dikişli ya da zımbalanmış olur. Malum günümüzde fotoğrafları çılgınca tüketme refleksimizi kati surette engelleyemiyoruz. Bunda şaşıracak bir yanda yok. İnternet ve sosyal medya sağ olsun, hazırlop fotoğraflara doyamaz olduk. Öyle ki 2017 yılında toplamda dünyada çekilen fotoğraf sayısı 7.5 trilyon adetti. Bunun 333 milyarı çeşitli tipteki fotoğraf makineleriyle çekilmişler. Bu da genel toplamın ancak %5’ine tekabül ediyor. Kısacası fotoğraflar ekseriyetle mobil telefonlar, tabletler, v.b. ile çekiliyorlar. 2018 yılı için dünyada çekilen fotoğraf sayısının artarak toplamda 8.5 trilyon adet oldu. Bu trilyonlarca fotoğrafın ortalama %10’u flu olduğundan ya da saklamaya değer görülmediğinden kısa bir süre sonra siliniyor. %25’i meşhuuur! aile albümleri için karta bastırılıyor ya da sms, e-posta veya sosyal medya aracılığıyla paylaşılıyor. Fotoğrafların %40’ı çekildikleri cihazlarda bırakılıyor, basılmışsa bir kutuya ya da albüme hapsediliyor. Kimisi bulut-mulut gibisinden sanal bir yerlere otomatik olarak stoklanıyorlar. %25’i ise Araf’ta bir yerlerde; ama onların ne sonu var ne de soranı… 2019 yılında kaç zirilyon fotoğraf çekildiği ve akibetlerinin ne olduğuna dair şimdilik yayımlanmış net bir rapor yok! Lakin sayının arttığından herkes emin…

Nazlı YILDIRIM‘ın HAYRET adını verdiği fotozininden bir kare

Hepimizin sabit ve flaşdisklerinde binlerce… hatta fotoğrafla ilgileniyorsak on binlerce fotoğraf var. Hiç düşündünüz mü? Bunlar talihsiz bir arıza sonrasında öylece ‘PAT!’ diye yok olabilirler. Bu tartışmasız, kocamaaan bir risk! Ayrıca hayatlarımızdan eşsiz enstantaneler yansıtan fotoğrafların büyük kısmının fiziksel olarak mevcut olmadığını bilmek, sizi bilmem ama bana hayli korkunç geliyor.
Dolayısıyla konu fotoğraf olduğunda, ben basılı malzemeyi tek geçenlerdenim… İşte tam da bu noktada fotozinler harika bir alternatif olarak insanın aklına geliyor ve tam da zihin okyanusunun orta yerine demir atıyor. Fotozin çok ciddi boyutta bir takıntı ve bu takıntının, albümlerden çok daha demokratik bir şekilde doğrudan bir tezahürü… Yani bir yayıncı, galeri ya da başka bir gücün baskısının yoğun olarak hissedildiği, manipüle olabilir bir ticari yayından ziyade, sanatçıyı hedef kitlesiyle daha doğrudan bağlamaya eğilimli bir yayım türü…

Fotozinlerin amacı, bağımsız yayımcılığın son 10 yıldaki patlamasıyla oluşan tazyiki kullanarak, mevcut fotoğrafçılık pratiğinin en ileri görüşlü ve kışkırtıcı alanlarından birisi için cazibeli bir vitrin oluşturmaktır.

Fotozin, günümüzün yaygın tabiriyle ‘lens tabanlı’ sanatçılarının çalışmalarını, geleneksel yayım biçimlerinin maliyetlerinin karşılanmasının hayli güç olduğu bu dönemde, ham ve deneysel bir aciliyetle yayımlayacakları kağıt tabanlı 🙂 bir platform olarak karşımıza çıkıyor.

Fotozinler, daha deneysel fikirleri çabucak keşfetmenin veya daha büyük bir şeyin tasarım ya da taslaklarını pratiğe dökmenin bir yolu olabilir… Aynı zamanda güzide bir topluluğun içinde var olmanın alternatif bir yolu da olabilir… Hoş ülke çapında ufak tefek bir takım buluşma ve etkinlikler var. Fakat yeterli değil… Ve tam da şimdi bu etkinlikleri arttırmanın, hatta belki de bir fotozin fuarının temellerini atmak için çalışmaya başlamanın zamanı… Bunu gerçekleştirmek için aynı tutkuyu paylaşan insanların bir araya gelmesi yeterli…

20. yüzyılıın sonlarına ait fanzinlerin yayımına harcanan enerjinin çoğu, artık hayranların hemen hemen her türlü mevzuyu irdeleyebileceği sanal blog dünyasında yaşıyor. Modern yaşamın neredeyse her alanında dijitalin iyiden iyiye yaygınlaşmasına rağmen basılı bir yayım organına dokunmanın -hatta benim gibi fetişistlerdenseniz anlayacağınız üzere- koklamanın yerine hiçbir şey tutamaz. Kanaatimce bu elle tutulur kağıt tabanlı yayımların, kışkırtıcı ve ilgi çekici içeriği, kolaylıkla erişilebilir oluşu onları günümüzde karşı konulmaz kılıyor. Bir hikayeyi anlatmak için; fotoğrafları bir akışa yerleştirmek, onları yan yana koyarak bir etki yaratmak ve izleyiciye bir duygu aşılamak, insana mevcut diğer fotoğraf araçlarından oldukça farklı bir tecrübe yaşatıyor.

Ayrıca fotozinler yapımlarında kullanılan çok farklı estetik, malzeme ve yöntemlerle ilgi çekici bir modern sanat formu haline gelmeye de namzetler.

Akli melekelerinde çıtırdan çıldırışlar meydana gelmiş, kendini fotoğraflarla ifade etme isteği, söyleyecek ilginç ve önemli olduğuna inandığı bir mesajı olan tüm fotoğrafçıların; bu formatta tekelleşip, ticarileşmeden önce mutlaka bir fotozin yapması gerekiyor.
Benden söylemesi… Esen kalın!

Engelsiz Nota Projesi

Konuk Yazar: Emine Can Çetinkaya

Eğitimde Görme Engelliler Derneği bünyesinde, bir grup müzisyen ve akademisyenin önderliğinde yürütülen Engelsiz Nota Projesi, görme engelli bireylerin küçük yaştan itibaren müzik ile erişilebilir olarak tanışmalarını sağlıyor.

Projenin web sayfası olan www.engelsiznota.org adresinden kabartma yazıcıdan çıkarılabilecek formatta erişilebilir notalar paylaşılıyor.Ve siteden indirilen notalar kabartma yazıcıdan çıkarılabiliyor ya da braille ekranlar yardımıyla çıktıya ihtiyaç duyulmaksızın okunabiliyor.

Engelsiz nota projesinden yararlanmak isteyen görme engelli bireylerin sitede yer alan üyelik formunu eksiksiz doldurmaları, görme engelli olduklarına ilişkin sağlık kurulu raporlarını ya da Aile, Çalışma ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nca düzenlenen engelli kimliklerini ister üyelik formunda yer alan bölüme yükleyerek, ister üyelik işlemini tamamladıktan sonra [email protected] adresine mail göndererek proje koordinatörlerine ulaştırmaları gerekiyor.

Proje detaylarına  web  sayfasından ve Engelsiz Nota tanıtım filminden sesli betimlemeli ve alt yazılı olarak aşağıdaki bağlantılardan erişebilirsiniz.

Sesli betimleme ve alt yazılı video için

Irmak Zileli Söyleşisi: Son Bakış; Varlığımıza Tutulan Anlamlı Bir Büyüteç

Irmak Zileli’nin Son Bakış romanını okumaya başladığımda Gürcistan uyruklu bir kadının, Tina’nın, beni bu kadar sarsacağını hiç tahmin edemedim. Zaten çoğu zaman bu tahmin edilemez durumlar sizi bulunduğunuz yerden alır ve hiç tahmin edemediğiniz bir yere götürür. Bunu size yapan şey bir romansa eğer; romana başladığınız andaki siz ile, romanın bittiği andaki siz arasında çok fark vardır artık.

Tina ile, Tina’nın bize doğru baktığı, son bakış anında tanışıyoruz. Yani ölürken. Aramızda yabancı uyruklu bir kadın olarak yaşayan Tina’yı yaşadığı müddetçe hiç görmezken onu ölüme götüren anlara şahitlik etmeye başladığımız anda tanımaya başlıyoruz. Onun da bir yaşamı olduğunu, onun da duyguları olduğunu, onun da aynı bizim gibi hissedebildiğini, düşünebildiğini, sevebildiğini görüyoruz.

Irmak Zileli ile çok kapsamlı, çok katmanlı, arşivlik bir söyleşi yapma mutluluğu ile paylaşıyorum. Kişisel olarak bana çok şey katan, beni bir okuyucu olarak tekrar düşünmeye ve yenilenmeye sevk eden Son Bakış romanı ve bu güzel söyleşi için kendisine teşekkür ederim. Son Bakış romanını okuyun lütfen. Bu çok güzel söyleşiyi de tabii.

Aynur Kulak: İlk sorum öğrenim gördüğünüz Sosyal Antropoloji üzerine olacak. Antropoloji ile ilgili şöyle bir tanımı alıntılayacağım: “Antropoloji, insanın biyolojik ve kültürel evrim süreçlerini geniş bir bakış açısı içinde ele alan tek bilim dalıdır.” Irmak Zileli ilk ne zaman yazmaya başladı? Yani Antropoloji eğitiminizi de göz önünde bulundurarak, bu eğitiminiz öncesinde mi başladı ve Antropoloji ile daha da mı sağlamlaştı? Yazma yolculuğunuzu en başından itibaren merak ediyorum aslında.

Irmak Zileli: Aslında kitapların ve dolayısıyla yazının içine doğduğumu söyleyebiliriz. Gazeteci bir anne ile yazar bir babanın kızı olunca… Çocukluğumdan anne-baba manzarası yemek masanın başında yazan, okuyan iki figür. Dolayısıyla ilk öykü çabası da okumayı yazmayı sökünce gerçekleşmiş. 8 yaşında yazdığım Balık ile Çocuk öyküsü. O ilk öykünün benim edebiyatımın ipuçlarını taşıdığını söyleyebilirim. Merhamet duygusu hâkim öyküye ve sekiz yaşındaki bir çocuk için belki şaşırtıcı olabilecek bir final. O finalde ne var? Bir çocuğun hayal kırıklığıyla tanışması var. Bir insan yazmaya ya da sanatla ilgilenmeye neden başlar? Dünyanın böyle bir yer olmasından duyduğu memnuniyetsizlik ya da huzursuzluk nedeniyle olsa gerek. Benim yazmaya başlama nedenlerimin kaynağında da bunun olduğunu düşündürüyor bu öykü bana. Küçüklükten itibaren duyulan bir rahatsızlık. Ama şöyle söyleyeyim, 8 yaşında başladım ve hep yazdım diye bir şey yok. İki haneli yaşlara geçtiğimde bir süre son derece başarısız şiir girişimlerinde bulundum. Sonra yine başarısız öykü girişimleri… Ve uzun bir ara. 11 yaşımdan 18’e kadar günlük tuttum. Bu da yazıyla ilişkimde önemli bir rol oynadı. Yazarak düşünme alışkanlığı, yazarak kendini ifade alıştırması olarak kalemimi çok geliştirdiğini düşünmüşümdür hep günlük tutmanın. Günlük, kişinin kendini irdelemesi için özgürleştirici bir alan. Yazıyı kendi karanlığına bakmanın, onunla yüzleşmenin aracına dönüştürmek, edebiyatta da yaptığım bir şey oldu başından beri. O yüzden aslında antropolojiye gelmeden önce psikolojiden söz etmek isterim. Çünkü ben aslında antropolog değil psikolog olmak istemiştim. Muhtemelen kendi ruh dünyama ve başkalarına yönelik merakım, insanı anlama arzum ve dertli biri olmak beni buna itti. Her liseli gibi etrafımın da dertli arkadaşlarla dolu olmasının bunda payı var mutlaka. Fakat istediğin bölüme girmek için dertli olmak yetmedi ve puanım tutmadığı için annemin ısrarlarıyla son tercihe yazdığım antropoloji bölümünü kazandım. Dediğiniz gibi antropoloji insanı anlama yolunda temel bir bilim. Adı üstünde insan bilimi. İnsanı sadece ruhsallığıyla değil, yaşadığı zamanın, coğrafyanın ve kültürün içinde değerlendiren, anlamaya çalışan bir bilim. Kültür demek aslında aktarım demek. İnsanı anlamamız için onun bireysel yaşantısının sınırlarını aşmak mecburiyetindeyiz, nasıl bir kültürün içine doğduğunu, ailesini, yaşadığı coğrafyayı bütünlüklü bir bakış açısıyla kavramadan insanı çözümlemek mümkün olmaz. Mutlaka ki antropoloji bana bu bakış açısını kazandırdı. Romanlarımda da karakterleri hep aile tarihleri içinde inşa etmiş olmam, birkaç kuşak geriye doğru giderek kurgulamam bu bakış açısıyla ilgili olsa gerek.

Aynur Kulak: O zaman hemen sormak isterim. Eşik, Gözlerini Kaçırma ve Gölgesinde romanlarınız. Dönemler mevzuu bahis bu romanlarınızda. Kuşaklar var. Özellikle kadın odaklı kuşaklar. Fakat görünürde bunlar olmasına rağmen; (dönemler, kuşaklar, kuşak çatışmaları, büyüme hikayeleri, arayış, eşik atlama vb.) hikayelerin derininde dönemlere göre bu toplumda değişmeyen tek şey kadın meselesi. Hızla değişimler olmasına ve siber bir çağa, dijital kuşaklara adım atmamıza rağmen kadının var olabilme mücadelesi değişmiyor. Ne dersiniz? Yani bu romanlarınızı dönemlere göre bir kilometre taşı gibi düşünürsek bu size kendinizi nasıl hissettiriyor? 80’lerdeki mücadele ile şimdiki dertler ve mücadele arasında olayları çok hızlı duyuyor olmamız dışında bir fark yok gibi! Ki bu hissiyat bence Tina’yı size getirdi ve Tina hikayesini yazmanızı istedi.

Irmak Zileli: Ben o kadar karamsar değilim, mutlaka bazı değişimler oluyor, gerçi bu değişim hep ileriye doğru değil, bazı noktalarda ilerleme olurken bazı noktalarda gerileme de olabilir, tabii bu konuda sosyolojik bir araştırmam yok, afaki gözlemleri dile getirmeyi de yararlı bulmuyorum. Ancak benim romanlarımda size bu hissi veren şey belki de temel bazı problemlerin, hem insana hem kadına dair, kuşaktan kuşağa aktarıldığına odaklanmamdır. Söz gelimi Gözlerini Kaçırma, annelik ve kadınlığın, hatta sevgisizliğin aktarımı üzerine bir roman. Kadına dayatılan misyon ve kuralların onun kendi ruhu ve iç dünyasıyla bağını nasıl kestiğini anlatmaya çalışmıştım. Bu gerçeklik bütünüyle değişmedi belki, kadınlar hâlâ benzer dertlerle boğuşuyor elbette ama bir yandan da buna karşı dirençte, uyanışta, kadınların itiraz etme kapasitesinde ve bu kapasiteyi kullanma iradesi göstermelerinde değişen pek çok şey var. Nitekim Gözlerini Kaçırma’daki üç kuşak kadından sonuncusu anneannesinin ve annesinin asla kalkışamayacağı bir şeye kalkışıp babasız çocuk doğurmayı göze alan bir kadın. Bugün çoğunluk böyle bir cesareti gösteremez ya da toplum hâlâ bu deneyimlere hazır değil belki ama 30 yıl öncesiyle de tümüyle aynı olduğunu söyleyemeyiz. Hikayelerin derinindeki ortaklıkla ilgli bir diğer sebep de aslında her birinde kadınların etrafında gelişen mesele ve dertlere yoğunlaşmış olmakla birlikte bunların insan denen varlığın ortak meseleleri olduğunu, varoluşa dair sorular içerdiğini görürüz. İnsan ve hikayesi bir soğana benziyor. Dış kapuk dışarıdan bakıldığında görünen olay, belki dış görünüş; kapuğu soya soya cücüğe ilerlediğimizde, cücük insanın özü ve o öz oldukça evrensel meseleleri temsil ediyor. Evrensel olduğu kadar da tüm zamanlara ait dertlerimiz var. Bizzat insan olmaktan ileri gelen. Bu dertler ile dış kabuk arasında bağlar var, yaşadığımız hayat, hikayemiz, pratiğimiz bu özden gelen kokular ve renklerle şekileniyor, ordan doğuyor. O yüzden bir hikaye anlatacağım vakit, ısrarla hep o öze, merkeze, derindeki cücüğe ulaşmaya, ona dair sorular sorarak hikayeyle bağlarını kurmaya çalışıyorum. Bu da belki bahsettiğiniz o ortaklık, evrensellik, zamansızlık hissini doğuruyor. Tina’nın bütün diğer roman karakterleriyle bağı da buradan geliyor olabilir. Zira ben göçmen bir kadının hikayesini anlatırken onu göçmenliğine sıkıştırsaydım eğer, yani onun insan ve kadın olmaktan doğan meselelerini unutarak, sırf bugünün dünyasında, bu ülkede yabancı olmaktan gelen dertlerine odaklansaydım, Tina tek boyutlu kalırdı ve sizde bıraktığı o öteki karakterlerle arasındaki bağ duygusu oluşmazdı. Bırakın benim önceki romanlarımdaki karakterlerle bağı, okuyan için de yabancı bir kadın olurdu. Göçmen, yabancı bir kadın. Ki zaten romanın meselesi de bu, Gürcü, Ukraynalı, Moldovlyalı, Özbek göçmen kadınların bizim gibi insan olduğunu hatırlatmak, bir hikayeleri olduğunu ve bizimle benzer varoluşsal dertlerle boğuştuklarını göstermek. Bu anlamda belki ben önce kendime yakın addettiğim kadınları yazarak Tina ile aramdaki engelleri kaldırmış olabilirim ve bu anlamda siz de pekâlâ haklı olabilirsiniz.

Aynur Kulak: Tüm bu söylediklerinize istinaden Son Bakış’a ve Tina’nın hikayesine geçebiliriz. Tina, Gürcistanlı bir kadın. Türkiye’de kimi kimsesi yok. Yatalak bir kadına bakıyor. Onu gören, varlığından haberdar kimse yok çevresinde. Sizin de yukarıdaki cevabınızda belirtiğiniz gibi yabancısı olduğu bir toplumda kendini insan gibi hissetmek istiyor. Bunu hissetmek için de o kadar basit şeylerin olmasını; (mesela gittiği lokantada tanınmak, bu topluma ait hissetmek için Türk kahvesini bile sevmeye çalışmak) istiyor ki; bunlar onun varlık mücadelesi için büyük farklar yaratacak çünkü. Bir gün yanlış anahtarı aldığı için çıktığı eve giremiyor ve çatıdan girmenin yollarını ararken, düşüyor. Düştüğü yerdeki birkaç dakikasına şahitlik ediyoruz. Böyle bir hikaye zihninizde ilk ne zaman belirdi diye sormayacağım. Böyle bir hikayeyi yazıp bitirdikten sonra kendinizi nasıl hissettiğinizi sormak istiyorum?

Irmak Zileli: Tina’nın özel bir yeri oldu bende. Açıkçası onunla kurduğum bağı da bütünüyle anlamak ve kendisiyle vedalaşmak için benim de zamana ihtiyacım olacak. Pek çok okurdan duyduğum şu cümleyi ben de kendim için dile getirebilirim: Sevdiğim birini kaybetmiş gibi hissettim. Diğre yandan romanı bitirdiğimde yüksek bir doygunluk hissi vardı. İyi bir metin olduğuna duyduğum inançtan öte sevdiğimiz birine son dakikalarında eşlik edebildiğimizde hissettiğimiz o görevini hakkıyla yerine getirebilme duygusuydu bu. Bu söylediğimin katiyen bir böbürlenme ya da vicdan temizliği yaparak kendini tatmin etme olarak algılanmasını istemem. Romanı yazarken Tina benim için bir başkasıydı. Başkasının acısına, yaşadıklarına bakarken bir yandan o kişiyle bağ kuruyorsunuz elbette ama bir yandan da o kişinin acısına neden olan haksızlıkların, düzenin, insanlığın bir parçası olarak kendinizin de sorumlu olduğunuzu fark ediyorsunuz. Bunu soyut anlamıyla söylemiyorum, yani hepimiz bu dünyada yaşıyoruz ve sorumluyuz gibi afaki bir düşünceden söz etmiyorum. Bizatihi romandaki Seval gibi ya da Tina’yı görmezden gelen diğerleri gibi davrandığım anlar olduğunu görmemi sağladı Son Bakış’ı yazmak. Başkasının acısına bakmanın böyle de bir tarafı var ve aslında galiba çoğunlukla bu yüzden görmezden geliyoruz, başımızı çeviriyoruz; görürsek sorumluluk almamız gerekecek, en başta da kendimize karşı, kendi hatalarımızı düzeltme sorumluluğu kast ettiğim. Bir statü elde ettiğimde hoyratlaşan taraflarımla yüzleşmemi sağladığı için Tina’ya müteşekkirim. Onun hikayesini yazmak beni daha iyi bir insan haline getirdi. Bu iyiye işaret, çünkü yazarını dönüştüren bir hikaye okurunda da aynı etkiyi yapacaktır. Tabii yüzleşme bir süreç, hayat insanı sürekli sınar, gerçekten yüzleşebildin mi, görmeni sağlar. Tekrar tekrar gözden geçirmen gerekir kendini. Bir kitap okuyunca ya da yazınca hayatı değişmez insanın ama hayatında bir şeyler değişebilir. Ben de Son Bakış’ı bitirdiğimde bir şeylerin değiştiğini hissettim. Bu değişimin bir diğer tarafı da yazarlığımla ilgili aslında. Önceki metinlerimde yarattığım karakterler çoğunlukla kendime benzeyen, benim dünyamdan insanlardı. Kendime bakarak meseleyi derinleştirdiğim, kendimdeki bir derdi aktardığım metinler oldu onlar. Kendimden yola çıkıp başkalarına yöneldiğim, kendimi irdeleyerek başkalarını anlamaya çalıştığım, içten dışa yönelen bir bakış da diyebiliriz. Fakat Son Bakış’ta yolu tersinden yürüdüm. Başkasına bakarken kendimi daha iyi görebildim sanki. Başkasının meselesi, derdi beni kendime ulaştırdı. Burada benmerkezci bir yaklaşımdan söz etmediğimi anlıyorsunuzdur. Yollar her durumda bana çıksın gibi bir çabayı kovalıyor değilim. Ama edebiyatçının kendisiyle uğraşmadıkça yol alamayacağını da düşünüyorum. Belki de kendimiz ve başkası o kadar da birbirinden ayrılabilir varlıklar değil. Birbirine ayna tutan, etkileyen ve birbirine mecbur olan… Bu mecburiyetin farkına varılması da kuşkusuz Son Bakış’ın meselesiyle birlikte düşününce epey anlam kazanıyor.

Aynur Kulak: 2017 yılında verdiğiniz bir söyleşide; “Birimizin hayatı, binlercemize aittir.” demişsiniz. Yukarıdaki cevabınıza istinaden bu söylediğiniz cümle iki yıl öncesine ait ama bir çemberin tamamlanması adına söylenmiş sanki, Tina’ya giden yolda. Tina yerde yattığı o birkaç dakika boyunca etrafına toplananların sarf ettiği sözler yine durumu tam anlamayan insanlardan oluşurken Tina iç çamaşırının kirli olup olmadığını düşünüyor mesela. Çünkü hastaneye gittiğinde utanabilir. Son Bakış toplumdaki korkunç yabancılaşmayı ‘Tina’nın anlattıklarından ziyade’ insanların yerde yatan ve can çekişen o kadınla ilgili yaptığı o kısa yorumlarda çok iyi veriyor. Siz umutlu bir cevap vermişsiniz yukarıda fakat alınacak çok yol var insan olma yolunda sanki. Ne dersiniz?

Irmak Zileli: Alınacak çok yol olduğu muhakkak. Öyle düşünmesem zaten bu romanı yazma ihtiyacı duymazdım. Umutlu yaklaşımım her şeyin çok iyiye gitmekte olduğuna ya da gidişatın o yönde olduğuna inançtan çok, iyi ile kötünün hep bir arada yaşandığını düşünmemden ileri geliyor. Sadece kötüyü görmenin bize bir faydası yok, o kötü deneyim yaşanırken ordan çıkabilmemiz için tutunacak dala ihtiyacımız var. Ki gerçek de bu. Yani polyanacılık oynamıyorum. Kötüyü görmek ve tespit etmek, iyiyi yok saymaya yol açmamalı. Umut buralarda, umut mesela Seval’in tüm zorbaca davranışlarının yanında dans etmeyi isteyen bir tarafı olmasında, ya da Tina’ya haksızlık ettiğinde bunu onarmak için çocukça ve küçük de olsa bazı telafi çabalarına girişmesinde. Demek ki insanın içinde iyilik de kötülük de bir arada bulunuyor, sizin hangisini uyandırıp hangisini beslediğinize bağlı pek çok şey. Topluma sen kötüsün, sen nefret yüklüsün, sen ırkçısın diyerek ordan bir iyilik ya da dönüşüm çıkartabileceğimize inanmıyorum. Tina’nın etrafında toplanan o insanların ağırlıklı tepkisi söylediğiniz gibi bunda haklısınız ama, merhametin işaretleri de yok değil. Yine de yardımcı olmak isteyenler var. Bunu bilinçsizce yapanlar var. Onu orada bırakıp gitmiyorlar en azından, değil mi? Okurun sadece Tina’yla değil bu karakterlerle de bağ kurmasını istedim. Tina’yla bağ kurmak daha kolay, çünkü o mağdur, kimse mağdur tarafla arasındaki benzerlikleri, ortak noktaları bulmakta zorlanmaz. Peki ya kötülükler? Etraftaki o insanların duyarsızlığı, vurdumduymazlığı, hoyratlığı bizde hiç mi yok? Okurun kendi içindeki kötülükle de yüzleşebilmesini istiyorsa yazar, o kötülüğü kopkoyu hale getirmemesi gerekir. Kimse tümden kötü biriyle kendi arasında ortaklık kurmaya yanaşmaz. Oysa buna ihtiyacımız var, yani gerçek bir yüzleşmeye… Okurun “Seval’in Tina’ya ettiği haksızlıkları benim de yaptığım oluyor galiba” diyebilmesi, yani içindeki kötücül tarafları fark edebilmesi için Seval’in dans etmeyi isteyen biri olduğunu da vermeniz gerekir. Edebiyatta ya da sinemada şeytan ve melek ikiliği üzerinden kurulan hiçbir karakter kimseyi kendi içindeki kötülükle yüzleştirmeye yaramamıştır. O kadar kötü bir karakterin bize benzer bir tarafı asla olamaz çünkü ve bu bizim bu kötülükten nasibimizi almadığımıza kendimizi inandırmamız için inanılmaz bir fırsat sunar. Görüyor musunuz soru beni nerelere getirdi, uzaklaşmış gibi görünüyorum biraz belki ama… Aslında öyle değil. Diyeceğim o ki, diyalektik her şeydir!  Umut ve karanlık iç içe, tıpkı iyilik ve kötülük gibi.

Aynur Kulak: Aslında Son Bakış daha çok, bakma ve baktığı şeyi görme (Baktığımız ama hiç görmediğimiz, görme noktasına geldiğimizde hikayesi ile ilgili hiçbir şey bilmediğimiz) duyusu üzerine kurulu. İlk etapta böyle gözüküyor. Ama roman bence ses üzerine, duyma meselemiz üzerine kurulu. Tık tık tık… Görüyoruz evet (artık görüyoruz diyeyim, yere çakıldıktan sonra) fakat hala duymuyoruz onu. Tık tık tık… Ses, sesler, ses duyusu sizin için neyin ifadesi? Bu birinci sorum olacak ses üzerine, ikinci soru olarak da; Tina ilk önce onu anlamamızdan ziyade, onun sesini duymamızı istiyor. Seslerini az duyduğumuz, nasıl bir sesi vardı diye sorulsa cevap veremeyeceğiz özellikle, çok fazla -aynı Tina gibi- yabancı uyruklu kadın var. Ve aslında Tina roman boyunca anlatıyor ama onun sesini yine hiç duymadan anlattıklarına şahitlik ediyoruz. Bu durum kadınlar söz konusu olduğunda, özellikle göçmenseniz, yabancı uyruklu bir kaçaksanız, mülteciyseniz hep böyle devam edecek bir durum öyle değil mi?

Irmak Zileli: Kelimelerin olmadığı yerde kendimizi ifade edebileceğimiz son çarelerden biri ses. Son ama en güçlü belki de. Dilimiz, sözcüklerimiz elimizden alındığında kendimizi nasıl dile getireceğiz? Tina’nın dili burada geçmiyor, kendi dilinde konuşacak olsa onu anlayacak kimse yok. Beş katlı apartmanın çatısından düştüğünde ise konuşacak halde değil artık ve ancak bedeninin seğirmesiyle avucuna batmış anahtarın asfalta vurunca çıkarttığı tık tık’ların onun sesini duyurabileceği bir noktada. Tina’nın aile geçmişinde onun gibi dilsizleştirilen, konuşması imkansızlaştırılan, başkalarıyla iletişime geçmesi engellenen kişilerin bulduğu bir çareyi de hatırlatıyor bu tık tık’lar. Aslında insanlık tarihinde pek çok hapishanenin hücre duvarında yankılanmış bir ses bu. Mahkumların birbirleriyle haberleşmek için bulduğu şifreli bir dil, duvarların yardımıyla yaratılan bir ses ve ritimle konuşmak, insanların iktidarın engellemelerine karşı buldukları bir yol. Öyleyse tık tık’lar ya da ses çıkarmak bir yanıyla bastırılmaya, engellenmeye karşın sesini duyurmanın bir yolunu bulmak demek. Kelimelerimiz olmasa da sesimizi duyurabiliriz. Ve aslında anlamak isteyen, bu sesi duymaya açıksa bizi anlar. Anlaşmamız için belki de illa ki aynı dili konuşmamız gerekmiyordur. İnsan ötekiyle ilişki kurmak istediğinde bunun bir yolunu bulur. Kaldı ki kelimeler iletişim aracı gibi görünse de bazen engel de oluşturabilir. Tina’nın durumunda onlar yabancı şeyler. Yanlış anlamalar zincirini de başlatabilir mesela değil mi? İskender isteyecekken, işkembe demesi, sonra işkence demesi gibi. İyi bilmediğimiz bir dilde konuşmaya zorlandığımızda o dilin sözcükleri ağzımızda büyüyen lokmalara dönüşebilirler. İletişime değil suskunlaşmaya neden olabilir bu yabancılık. İşte Tina’nın etrafı bu yabancılık hissiyle sarılmışken, kendi dilinde konuşması, konuşsa da anlaşılması imkansızken, buna bir de aile tarihinin, aile üyelerinin bireysel geçmişindeki susturulmalar, bunların aktarımları eklendiğinde romanda ses duyusunun anlamı derinleşiyor. Tina’nın bu ülkede kendini hayalet gibi hissetmesini de buna ekleyince… Bir türlü görülmediğini, fark edilmediğini hisseden biri için ses çıkarmak yine son çarelerden biri gibi gelir bana hep. Çünkü birini görmezden gelseniz de, ani bir sese tepki verirsiniz değil mi, refleks olarak döner bakarsınız en azından. Tina o çatıdan düştüğünde muhtemelen büyük bir gürültü olmuştur ve orada bulunan herkes en az bir kez dönüp bakmıştır. İşte Tina’nın ilk kez fark edildiği anın o çatıdan düştüğü an olması, sese tepki vermeme şansımızın olmamasından da ileri geliyor biraz. Tina düştü ve bu büyük bir gürültü kopardı, gel de onu görme, mümkün mü? Ses duyusunun benim için anlamından söz etmişsiniz, bununla ilgili olarak bir okurumun yorumu geldi aklıma, önceki romanlarımda sesler tespit etmişti. Bunlar çın çın gibi, Son Bakış’taki tık tık gibi seslerdi. Kelimelere muhtaç olmadığımız sesler. Ama mesela çığlık da değil. Hareketin doğurduğu sesler. Bunları oldukça sık kullandığımı fark ettirmişti bana. Bir diğer okur da kokuları çok kullandığım yorumunu yapmıştı. Biri işitme, diğeri koku duyumuzla ilgili. İki romanımın isminin ise görme duyusuyla bağı düşünülecek olursa; Gözlerini Kaçırma ve Son Bakış… Görme, görülme ile ilgili bir meselem olduğu yorumu da yapılabilir pekâlâ. Tıpkı Tina gibi. Belki de Tina’yla en derin bağ kurduğum yer burasıdır. Yok sayılmaya karşı bir tepkidir tüm bu sesler, kokular ve bakışlara yapılan vurgular. Sorunun ikinci kısmına gelince… Tina’nın sesini duymuyoruz evet ama iç sesini işitiyoruz. İç ses, bence edebiyatın en güçlü anlatım aracı. Sinemada iç ses her ne kadar kullanılmaya çalışılsa da esas anlatım aracı olamıyor mesela. İç ses, edebiyatla müsemma. Gerçeklikte insanların iç seslerini duyabilseydik ne olurdu? Her şeyin o denli deşifre olduğu bir yerde hayat sürdürülebilir olmaktan çıkardı elbette. Ancak edebiyat için bu bir şans. İnsanların eylemleri, ya da söylediklerinden öte iç sesleri bize o insanın derinliğini kavrama, görme, anlama olanağı sunuyor. Tina’nın sesini duymuyoruz belki ama ruhunun derinliklerine nüfuz edebiliyoruz. Bu da sesini duymadığımız, konuşmadığımız, hatta görmezden geldiğimiz insanların iç dünyalarının ne kadar zengin olabileceğini hatırlatıyor bize. Sustuğu için bir hikayesi olabileceğini aklımıza getirmediğimiz insanların iç sesleri var. O iç sesi zihnimizde kurgulasak mesela, o insan bir anda başka bir varlığa dönüşebilir bizim için. Hayatta bunu deneyebiliriz, çok da işe yarar. Size sesini çıkaramayan birinin o an aklından geçenlerin ne olabileceğini, yani hislerini duymaya çalışın, o bir şey söylemediği halde yapın bunu, kim bilir neler duyacaksınız. Edebiyat insanın iç sesini kelimelere dökerek, yazıya aktararak aslında bize hayatta yapamadığımızı yaptırdığı için ruhumuzu ve zihnimizi zenginleştiriyor. Bu nedenle Tina’nın sesini duymadığımız fikrine katılmıyorum. Evet romanın kendi gerçekliği içinde etraftaki karakterler duyamıyor ama biz okur olarak duyuyoruz. İşte edebiyatın muktedir olduğu şey tam da bu, sesini çıkaramayanların iç sesini duyulur kılarak gerçekliğe etkide bulunmak. (Bu arada muktedir kelimesi iktidar olmakla, hatta siyasi bir güç olarak iktidarla karıştırılıyor son dönemde, oysa muktedir bir şeyi yapabilme gücü olan demektir, ben de bu anlamıyla kullanıyorum.) En azından bu romanı okuyanlar romanın içindeki kişilerden ayrışabilirler. Bu açıdan düşündüğümüzde sorunuzun son kısmına katılmıyorum. (Bu söyleşinin umutlusu benim.) “Bu durum kadınlar söz konusu olduğunda, özellikle göçmenseniz, yabancı uyruklu bir kaçaksanız, mülteciyseniz hep böyle devam edecek bir durum öyle değil mi?” diye sormuşsunuz. Hep böyle devam edeceğini düşünsem yazamazdım, hep böyle devam etmeyebileceğine inandığım için, buna bir etkide bulunabileceğimizi düşündüğüm müddetçe yazmayı sürdürebilirim. Büyük etkiler, büyük dönüşümler olmayacak belki ama ben “zerre”lerin kıymetine inanıyorum. Değişimin o zerrelerin zaman içerisinde büyük bir etki yaratmasıyla gerçekleşeceğini düşünüyorum. Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabının yazarı Clarissa P. Estes’in bir mektubu yayınlanmıştı. Orda şöyle diyordu: “Bizim görevimiz bütün dünyayı tek seferde düzeltmek değil, ama onarım için dünyanın bir bölümüne ulaşabildiğimiz kadar uzanmak. Bir ruhun yapabileceği herhangi bir, küçücük ve sakin şey başka bir ruha yardımcı olabilir, bu zavallı acı çeken dünyada birine yardım etmek gayet yeterli olacaktır. Dramatik bir değişim için gerekli olan bu davranışı, arttırmak, arttırmak, ve daha çok ekleyerek devam etmektir.”

Aynur Kulak: Tina anlatmaya başlar başlamaz ilk annesi ve ninesiyle bağ kurmaya çalışıyor. Ömrü onlar üzerinden bir resmi geçit gibi seriliyor gözümüzün önüne. Erk toplum (Düştüğü yerde gözlerini ona dikmiş vaziyette bakanlar) ve babası onun anlattığı hikayenin hem baş rolündeler aslında hem de dışında kalıyorlar. Çünkü bir kadının (genelde tüm kadınların aslında) -Tina’nın hikayesi- gücü elinde bulunduran erk toplum üzerinden değil de ailenin diğer kadınları üzerinden hayat buluyor. Başta ailelerimizdeki kadınlarla olan bağımız olmak üzere kadınlarla kadınlar arasındaki bu kuvvetli bağı biraz açmanızı rica ediyorum. Çünkü erk olan her şeye karşın ben hep, asıl meselenin ve tüm meselelerin kadınların birbirleriyle olan ilişkilerinden kaynaklı olduğunu düşünürüm. Bundan sebep belki de savaşları hep erkekler çıkarır. Kadının içine doğduğu evrenle düşünce, iletişim, dirayet, bağ kurma, tutunma vb… birçok şey olması gerektiği gibi iken, erkekte var olmanın şartı iktidar olarak gücünü ortaya koyma, varlığını ortaya çıkarma adına kurulu olduğu içindir belki de buna sebep. Cevabınızı, yorumunuzu en merak ettiğim soruyu soruyorum size şu an.  Ne söylemek istersiniz?

Irmak Zileli: Süregelen patriarkal düzen içinde erkeklik iktidar kavramıyla özdeş olmuştur. Savaşları çıkaran, ülkeleri yöneten, en küçük birimden en büyüğüne dek karar mekanizmalarının başında bulunan hep erkekler. İlkokul sıralarında bize ezberletilen şu cümleden de belli değil mi: Toplumun en küçük birimi ailedir, ailenin reisi babadır. Ailenin reisi baba ise toplumun reisi de babadır… Dolayısıyla toplumda sözü geçen, erk sahibi olan erkekler olarak görülür. Kuşkusuz ki bu mesele biyolojik olarak kadınlık ya da erkeklikle ilgili değil, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir sonucudur. Öte yandan bu eşitsizliğin sonucu olarak kadınların erk ve iktidardan uzak tutulmaları, ezilen cins olarak ötelenmeleri, yok sayılmaları bir yanıyla olumsuz bir durum yaratmış olmakla birlikte bir yandan da katı, sabit, kapalı, muhafazakar bir kimlik inşa etmelerinin de önüne geçmiştir. Kadını, öteki ezilenlere, normdışı olana yaklaştırmış, bu da bence onun iletişim, bağ kurma becerilerini beslemiştir. Erk ve iktidar sahibi olmak, kişiyi katılaştıran, dolayısıyla değişmeye kapalı hale getiren, başta kendi statüsü olmak üzere var olan statükoyu korumaya meyyal kılan bir şeydir. Tam da bu yüzden herhangi bir alanda kazara iktidar olan bir kadının da hızla patriarkal kodlarla hareket ettiğine tanık oluruz sık sık. Bu demek değil ki kadınlar edilgen ve pasif kalsın, böyle daha güzeller(!). İnsanın, kadın ya da erkek fark etmeksizin eril ve dişil tarafları var. Eril tarafı insanı eyleme geçmeye, etkin olmaya yöneltirken, dişil tarafı yeri geldiğinde geri çekilmeyi bilmeyi öğretir mesela. Bu ikisinin dengede olabildiği durumlarda kadınlık ve erkeklik rollerinin dengesini ve insan olmanın güzelliğini yaşayabiliriz sanıyorum. Ancak iktidar ve güç sahibi olmak insanı sarhoş edebilir ve eril tarafını fazlasıyla beslerken, dişil tarafı ihmal etmesine neden olabilir. Soruya dönersem, Son Bakış’taki kadınlar, iktidar sahibi olmayan, öte yandan sizin deyiminizle dirayetli, güçlü kadınlar. Güçlerini iktidardan değil de sanki bu eril ve dişil dengesinden alıyorlar. Bir yandan zorluklar karşısında başı dik bir halleri var, bir yandan da dişilliklerinden gelen şefkatten tümüyle yoksun değiller. En azından Tina son anlarında tutunacak şefkatli anılar bulabiliyor. Sertliklerine rağmen böyle bu. Bütünüyle ortadan kalkmış değil annesinin de ninesinin de o şefkatli tarafı. Romanda kadınlara böyle bir rol vermemin bir nedeni belki derinlerde bir yerde kadının bu güçlü tarafını ona hatırlatma arzusu olabilir. Zira bütün romanlarımda güçlü kadınlar var. Bu gücü, erk sahibi olmaktan ya da eril taraflarının baskınlaşmasından almadıklarını hatırlatayım. Tina’nın anne ve ninesiyle bağ kurma arzusunun bir nedeni onlardan bu gücü devralma arzusu olabilir. Son anlarında, onu doğuran kadın ve manevi doğumunda, bir insan olarak yetişmesinde payı büyük olan ninesini yanına çağırmak istemesi ölüm karşısında bir kuvvet arayışı belki de. Ayrıca bu romanın dertlerinden bir tanesi de kuşaktan kuşağa aktarılan korkularımız, otorite karşısındaki suskunluğumuz, mağduriyetlerinimiz, acılarımız, öfkelerimiz. Bu aktarımın baba değil de daha çok anne üzerinden gerçekleştiğine inanıyorum. Çünkü bu çok temel duygular yaşamımızın çok erken yıllarında ekiliyor ruha. Baba figürünü iç dünyamıza alışımız ise anneden bir parça daha geç. Böyle düşününce annelerin ve kadınların kudreti daha da önem kazanıyor. Boyun eğmek de aktarılabilir, dirayet, iletişim becerisi, şefkat ve güç de aktarılabilir. Bunlar bir arada dişilliğin hamurunda var çünkü. Öte yandan romanda bir de farklı bir erkek figür olarak Kaveh’i görüyoruz. Kaveh bir şair ve tahta oymacısı. Kaveh’i de mesela bir eril figür olarak kodlayamayız bana göre. Erkek olmasına karşın, dişil tarafını geliştirip beslemiş biri. Dolayısıyla konu erkek ya da kadın olmak değil. Bu yönlerimizi nasal işleyib dengeye getirip getiremediğimiz…

Aynur Kulak: Sanki okuyucu ile Tina arasına hiçbir şey girmesini istemeyerek, bölümsüz bir şekilde, aralara hiçbir ayırıcı işaret koymaksızın romanı tek bir blok halinde yazmışsınız. Bu böyle mi oluştu yoksa özellikle mi tercih ettiniz? Bir yazar olarak sizin varlığınız da çok görünür değil. Hikaye ve hikayenden dolayı ortaya çıkan tüm durumlarla baş başayız. Bu anlamda didaktik olmamayı özellikle tercih etmiş gibisiniz! Yani “Tanrı Yazar” olmak istememe, bu anlamda bıraktığı boşlukları ve hikaye aktarımıyla okuyucunun kendini dahil hissedebileceği bir roman ortaya çıkarmak istemiş gibisiniz, değil mi, diye soracaktım  Ne dersiniz?

Irmak Zileli: Tanrı Yazar, bütün romanlarımda kaçındığım bir anlatıcı. Bunun pek çok sebebi var. Bir tanesi, evet sizin söylediğiniz gibi karakter ile okurun arasına girmek istemeyişim. Çünkü yazarın kendini geri çekebilmesinin, karakterin derdinin, meselesinin, hikayesinin alabildiğine açılması için gerekli olduğunu düşünüyorum. Okurun o karakterle ve hikayeyle olabildiğince saf bir karşılaşma yaşamasını önemsiyorum. Kendim de bir okur olarak, içimden yazara fazla gölge etme başka ihsan istemem diyenlerdenim. Fakat Tanrı Yazar’ı tercih etmiyor olmamın tek nedeni bu değil. Yazarın her şeyi bilebileceğine olan inancıyla mücadele etmesinin, yazı yolculuğunda kendisinin de karakter ve hikaye tarafından dönüştürülmeye açık olmasının önemine inanıyorum. Yazar metnin tek hakimi olmadığının farkında olunca çok sesli yapıtlar çıkarabiliyor ortaya. Çünkü ancak bu şekilde yazar içindeki öteki sesleri duyabilir hale geliyor. Hikayeyi kuran, karakteri yaratan o olsa da, aslında bir noktadan sonra kendi iktidarının da sorgulanabilir olduğunu fark etmesi için o seslere kulak vermesi, kişiliğinde, ruhunda ve düşünce dünyasında henüz kendisinin de keşfedemediği benliklere, yaklaşımlara sahip olduğunu kabul etmeye ihtiyacı var. Bunun hem felsefi hem de politik anlamda gerekliliğine inanıyorum. Sanatsal açıdan da böylesi bir yaklaşım metni çok daha zengin kılıyor. Anlatım teknikleri metnin poetikasından çıkar ve o poetikaya da hizmet eder. Bana göre Tanrı Yazar’ı tercih etmemek bu anlamda politik bir tutum. Roman çok sesli bir türdür, hem bir çok türü içinde barındırması nedeniyle, hem de karakter çeşitliliği açısından, bu çok sesliliğe uygun olan ise yazarın kendi sesini bu seslerin arasında kaybedebilme, kendini o seslere teslim edebilme becerisidir. Kurmaca yazarının bir diğer sahip olması gereken beceri de başkası olabilme, bir süreliğine de olsa başkasının yerine geçip onun gibi hissedebilme becerisidir. Bunu yapamadığınız ve katı şekilde kendiniz kalarak kurmaca yazdığınız bir durumda yazarlığın bir zevki, keyfi de yok. Ben bu başkasına dönüşme deneyiminin kendisi için yazıyorum en çok. Çünkü böylece benliğim, ruhum daha akışkan hale geliyor. Halden hale geçebilmek insanı, ruhunu zenginleştiren bir deneyim. Okur için de kuşkusuz bu geçerli. Başkası olabildiğinizde, onun yerine geçip düşünme beceriniz gelişir, gerekiyorsa bu şekilde ters yüz olursunuz, sarsılırsınız, hiç bakmadığınız açılardan bakarsınız. Ben öncelikle kendim bu deneyimi yaşamak, sabit kalmamak, değişip, dönüşmek için yazıyorum. Bunun olabilmesi içinse tanrı rolüne soyunmamam gerekir.

Aynur Kulak: Tüm kitaplarınızda (80 döneminin anlatıldığı Eşik romanınız da bile aslında) anlatmak istediğiniz şeylerin politika ile ilgili olmadığını biliyoruz. Fakat özellikle bu romanda daha da bir apolitiksiniz. Sanki Tina’nın hayatı karşısında politikanın hiçbir önemi yok der gibisiniz. Göç alma ve göç verme konusunda dünyada birinci sıradayız. Fakat özellikle mültecilik konusunda, mülteci olmak konusunda hiçbir fikrimiz, empatimiz yok. Toplumsal vicdanımızın, bilincimizin de bu konuda çok iyi işlemediğini düşünüyorum. Hatta yeri geldiğinde uygulanan politikaları eleştiriyoruz fakat bireysel olarak ne doğru bir bilgiye sahibiz ne de bir şeyler yapma konusunda aktifleşebiliyoruz. Sanatın tüm dallları ve özellikle edebiyat burada devreye giriyor aslında değil mi?

Irmak Zileli: Anlatmak istediklerimin politikayla ilgisi var aslında ama kast ettiğinizin gündelik siyaset olduğunu anlıyorum. Güncel siyasi gelişmeler, insanlığın temel, var oluşsal, felsefi ve politik meselelerinin birer yansıması sadece. Edebiyat her şeyi kendine konu edinebilir. Önemli olan bu konuyu, -söz gelimi güncel bir siyasi mesele olarak mültecilik ya da göç olsun bu konu- katmanlarına inerek, yani insanın varoluşsal dertleriyle ve tarihselliği içinde, sadece bugüne sıkışıp kalmadan ya da felsefi bir soruya bağlayarak işlemek. Edebiyatın ve sanatın farkının bu olması gerektiğini düşünüyorum. Aksi halde gündelik veriler arasında sıkışır kalırız ve meseleyi o sıkışıklık içinde tartışırken buluruz kendimizi. Bu da bizi bir fasit dairenin içine sokar. Oysa ihtiyacımız olan bu gündelik meselinin içindeki insanı anlamak, çok daha köklü ve derin soruların yanıtlarını araştırmak, üzerine düşünmek. Güncel siyasetin kısır döngüsünden ve dolayısıyla çözümsüzlüğünden bizi çıkaracak olanın sanat olması da böyle mümkün. Bu söylediklerim ışığında vurgulamak isterim ki, metinlerim bugün anladığımız anlamda politikadan uzak gibi görünse de son derece politik metinlerdir. Zira ben her şeyin politik olduğunu düşünüyorum. Tina’nın o çatıdan düşmesi politik bir olaydır. Tina neden düştü? Anahtarı unuttuğunu patronuna söylemeye çekindiği için düştü. Bırakın bir göçmeni, bir işçinin patronuna anahtarı unuttum demeye korkmasının kaynağındaki nedenler politik bir derde işaret eder. İnsanlar arası ekonomik, sınıfsal eşitsizliklerin doğurduğu bir derttir bu. Politik iktidarların yarattığı biat kültürünün bir sonucudur. Otoriteler karşısında hissettiğimiz korkunun kaynağındaki meseleler politiktir. Tina’nın hiçbir esnafla diyaloga girememiş olması, toplumsal dayanışmadan mahrum bırakılması politik bir derttir. Toplumun dayanışma kültürünü yitirmesi, bu mekanizmaların zayıflaması, bunlar hep politik meselelerdir. Dolayısıyla Son Bakış oldukça politik bir roman bana göre. Ama haklısınız ben bütün bu politik dert ve meseleleri günümüzün parametrelerine sıkışıp kalarak anlatmamayı tercih ettim. Çünkü bu politik meselelerin hiçbiri sadece bugünle ilgili değil. Bugünün iktidarıyla değil, tüm zamanların iktidarlarıyla ilgili bir dert bu. Sadece Türkiye toplumuyla değil, tüm coğrafyaların toplumlarıyla ilgili bir dert. Dolayısıyla meseleyi kavramsallaştırarak ve insanın evrensel bir meselesi olarak ele almak gerekirdi. Bunun için de öyküyü ona göre kurdum ve Tina’yı sadece bugün Türkiye’de yaşadıkları ışığında değil, aile geçmişiyle, ailesindeki öteki kadınların hikayesiyle bir arada anlatmayı tercih ettim.

9. Pembe Hayat KuirFest’in 3D afişi yayında!

0
Bu sene dokuzuncusu düzenlenecek Pembe Hayat KuirFest’in 3D afişi yayında. Afişe 3D gözlük ile bakıldığında farklı bir geyik gözüküyor! #DönerizElbet
Bu sene de pek çok LGBTİ+ yapımı ve etkinliği takipçisiyle buluşturmaya hazırlanan KuirFest, 23 Ocak’ta düzenleyeceği açılış galası ve gösteriminin ardından, Banu Alkan’ın sahne alacağı konser ile dokuzuncu senesini açacak. Düzenlenecek partide DJ performansı ile Zahter, Şevval Kılıç, Özgür Kaktüs, Asîde ve Deus ex Machina sahne alıyor olacak. Aynı zamanda Dudakların Cengi, KuirFest’e özel performanslar ile geceyi şenlendirecek.Programına dair detayları duyurmaya başlayan festivalin afişi yayımlandı. 3D olarak tasarlanan afiş, gözlükle bakıldığında farklı bir geyik gösteriyor. Geçtiğimiz sene de kesilip birleştirildiğinde karanlıkta parlayan 3 boyutlu geyik haline gelen afişiyle dikkat çeken festival, bu yıl da takipçilerini özel bir afiş ile karşılıyor!Festivale dair detaylar zamanla www.pembehayatkuirfest.org’ta yer alacak. Takip etmeyi unutmayın!Festival heyecanınızı #DönerizElbet hashtagi ile paylaşabilirsiniz! Aynı zamanda İşaret Dili çevirisi de olacak!
23-26 Ocak tarihleri arasında İstanbul’da unutulmayacak bir festival yaşatmaya hazırlanan Pembe Hayat KuirFest’in dokuzuncu senesine dair ipuçları gelmeye başladı! 4 gün boyunca sürecek festival, onlarca filmin yanı sıra pek çok söyleşi, panel ve partiye ev sahipliği yapacak. Üstelik düzenlenecek tüm söyleşi ve panellerde İngilizce-Türkçe çevirinin yanı sıra İşaret Dili çevirisi de olacak!

Hint kültürünün ilginç yanları

Hindistan, asırlara dayanan tarihiyle ve bu tarihin getirisi olan ilginç kültürel özellikleri ile oldukça ilgi çekici bir ülkedir. Her sene milyonlarca kişi bu ülkenin ilginç kültürünü deneyimlemek ve ülkenin asırlara dayanan tarihi dokusunu görmek için Hindistan’a akın etmektedir

Elbette ki Hindistan ile ilgili en çok ilgi çeken nokta ülkenin yaklaşık %80’inin inandığı Hinduizm inancı. Hinduizm, dünyada en çok Hindistan’da görülen bir inanç biçimi. Elbette ki bir ülkenin kültürel biçimlenmesini o ülkenin inanç sistemleri belirlediği için Hindistan’ın kültürel yaşamını da yoğun olarak Hinduizm belirlemiş durumda. Hindistan’ın büyük bir çoğunluğunun bu dine inanıyor olması nedeniyle Hinduizm aynı zamanda İslamiyet ve Hristiyanlıktan sonra dünyanın en çok inanılan 3’ncü dini olmuştur. 

Ülkenin kültürünü şekillendiren en önemli unsurun Hinduizm olduğu ülkede 3000 yıldır uygulanan kast sistemi ile de anlaşılabilir. Ülkede yaşayan insanları katı bir şekilde sınıflara ayıran bir sistem olan kast sistemi, Hinduizm inanıcının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Kast sistemine göre ülkede yaşayanlar 5 farklı sınıfa ayrılıyorlar ve bu sınıfların her birinin esas görevi en üst sınıfa bir şekilde hizmet etmek. 

Dolayısıyla kültürel çeşitlilik kast sisteminden dolayı sınıflar arasında oldukça farklı olarak görülebiliyor. Öyle ki nüfusun büyük bir çoğunluğu Hindu oldukları için kast sistemi ülkedeki Hristiyan ve Müslümanlar arasında bile birebir olmasa da bir şekilde görülmektedir. 

Hindistan’ın ilginç gelenekleri 

Hindistan’ın kültürel yapısına genel bir bakış attıktan sonra burayı dünyanın en renkli ülkelerinden biri yapan ilginç geleneklerinden bahsedelim. 

Hinduizm’de intihar etmek günah değildir. 

Bizdeki anlayışa göre oldukça farklı bir inanış türü olan Hinduizm’e göre insanların intihar etmeleri yanlış bir davranış değildir. Hatta Hindistan’da intihar ederek yaşamına son verenler takdir görmektedirler. Bu doğrultuda bir kişi intihar etmeye karar verirse intihar etmeden önceki 3 gün Hinduizm anlayışı çerçevesinde oruç tutmakta ve oruçlu geçirdiği bu günlerde intihar şeklini belirlemektedir. 

Hindistan’da 7 yaşına gelen her kız bir köpek ile evlendirilir. 

Hindistan kültürünün oldukça ilginç bir başka geleneği de 7 yaşını dolduran her kızın bir köpek ile temsili olarak evlendirilmesidir. Her ne kadar temsili evlilik de olsa kız ile köpek arasında gerçekleşen evlilik merasimi geleneksel Hindistan düğünlerine uygun bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Bu inanışın arkasında yatan sebep ise kızın gerçek evlilik çağına gelene kadar evlendirildiği köpek tarafından korunacağıdır. 

Yaşlı dul kadınların Sati geleneğine göre yakılması

Hindistan’da kocası ölüp de dul kalan yaşlı kadınların Sati geleneğine göre yakılarak öldürülmesi gerekiyor. Eğer bir erkek karısından önce ölmüşse o kadının kötü bir kadın olduğu inancına dayanan bu gelenekle eğer kocası ölen kadın yakılarak öldürülürse kendisini kötü yapan günahlarından arındığı ve kocasının yanına gittiğine inanılmaktadır. Dul kadınların yakılması olan Sati geleneğine göre kocası ölen kadın kendini yakabilir veya bir başkası tarafından yakılabilir. 

Holi Festivali

Ülke genelinde baharın gelişinin kutlandığı Holi festivalinde genç yaşlı bütün Hintliler doyasıya eğlenirler. Birbirlerine boya atma Holi festivalinin alametifarikası olmuş durumda. Dünyanın pek çok ülkesinden Holi festivaline gelmek için her yıl milyonlarca kişi Hindistan’a akın ediyor. Hatta bu festivale özel olarak turlar düzenlenmektedir. 

Holi festivalinin bir diğer amacı da festival kapsamında ülkedeki yaşlıların yalnızlıklarını bir nebze olsun gidermek ve onları eğlendirmektir. 

Hindistan’da esrar kullanmak suç değil. 

Genellikle yurtdışı ülkelerinde esrarın yasal olduğu ülke olarak Hollanda bilinmektedir. Ancak Hindistan’da da esrar kullanmak yasal ve herhangi bir suç teşkil etmemektedir. 

Hindu geleneklerine göre matemin rengi beyazdır.

Bizim geleneklerimize tam ters olacak şekilde Hindu geleneklerine göre cenaze merasimlerine katılan kişiler beyaz giymektedir. Hinduizme göre ölüm bir arınma şekli olduğu için saflığın rengi olan beyaz, matem rengi olarak kabul görmüştür. 

Dünyanın en geniş katılımlı festivali Hindistan’da yapılır

Her ne kadar dünyanın en meşhur festivali Brezilya’da bilinse de dünyanın en geniş katılımlı festivali Hindistan’da yapılan Kumbh Mela festivali dünyanın en çok katılımcıya sahip festivalidir. 

Ülkenin kutsal nehirlerinde özel tarihlerde yıkanmak ve arınmak için her yıl Hindistan’a milyonlarca kişi gelmektedir. En çok katılımcıya sahip festival rekoru da 2001 yılında 60 milyon kişi ile Kumbh Mela’ya aittir. 

Festival, her sene oldukça renkli anlara sahip olmaktadır. Sadece festival fotoğraflarına bakmak bile oldukça tuhaf bir deneyim olan Kumbh Mela’nın atmosferini solumak için gelen turistlerin sayısı her yıl daha da artmaktadır. 

Küreselleşen Dünyada İletişimin Değişen Yüzü Bu Kitapta!

Aydın Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Hicabi Arslan’ın editörlüğünü üstlendiği “Küreselleşen Dünyada İletişim Üzerine Disiplinler Arası Yaklaşımlar” kitabı, yayınlandı.

İletişimin iç içe geçmiş çok sayıda benzer ve farklı özellikleri barındıran disiplinler arası bir alan olduğunu ifade eden Arslan, bu kitapta medya araştırmaları, kültürler arası iletişim ve sosyal medya çalışmalarını ön plana çıkardıklarını dile getirdi. Ayrıca Arslan, kitapta sekiz ayrı konunun çalışıldığını ve on yazarın yazdığı bölümlerin yer aldığını söyledi. Arslan, “Yazar arkadaşlarımız, medyayı çeşitli yönlerden ele aldıkları çalışmalarla bu kitaba katkı sağladı. Kitap, altı aylık bir çalışmanın ürünüdür. Bilime ve iletişim alanına katkı sağlayacağına inanıyorum. Yazar olarak yer alan tüm hocalarıma teşekkür ediyorum” dedi.

Kitapta yayınlanan makaleler ve yazarları ise şöyle;

  • Medyada Mültecilere Yönelik Olarak Yapılan Haberlerin Göç Politikalarının Belirlenmesi Üzerindeki Yönlendirici Etkisinin Değerlendirilmesi  /  (Hicabi Arslan – Aslıhan Topal – Gizem Gürel Dönük
  • Liberal, Eleştirel ve Fenomenolojik Yaklaşımlara Göre Haber  / (Aynur Örnek)
  • Kültürlerarası İletişimin Önündeki Yerel Engel: Eğitimde Algı
    Farklılıklarına Kültürel Boyutlardan Bakış  /
    (Çağlayan Babacan)
  • Kültürlerarası İletişim Bağlamında Pippa Bacca Olayının Türk ve Dünya Basınındaki Yansımaları Üzerine Bir Değerlendirme  /  (Serhat Yetimova)
  • Atatürk Karikatürlerinde Küresel Etki  /  (Menderes Akdağ)
  • Sosyal Medyada Suskunluk Sarmalı ve Kamusal Alana Trol Müdahaleler  /    (Ali Emre Dingin)
  • Küresel Bilgi Pazarı ve Sosyal Medyada Metalaşan Bilgi  /  (Gül Dilek Türk)
  • “Bahar da gecikebilir unutmayalım!” /  (Mehmet Utku Şentürk)

Polio’nun Sonu: Salgado’nun Az Bilinen Fotoröportajı

0

Konuk Yazar: Dr. Hakan Yaman

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 2002 yılında 2004’te bitmesini beklediği 15. Yaygın Polio (Çocuk Felci) Aşılama kampanyasını belgelemeyi planlamıştır. Bu çalışma Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın önsözüyle yayınlanmıştır. Kitabın fotoğraflarını ise dünyaca ünlü Brezilyalı fotoğrafçı Sebastio Salgado çekmiştir. Eylül 2003 ayında yayınlanan Polionun Sonu: Hastalığı Bitirmek için Küresel Çaba (The End of Polio: A Global Effort to End a Disease) kampanyanın son yıllarını belgeleyen görsel bir belge olmuştur. DSÖ 1988 yılında 125 endemik polio ülkesinde Küresel Polio Eradikasyon programını başlatmıştır. İki binli yılların başında ise ülke sayısı altıya düşmüştür: Afganistan, Mısır, Hindistan, Nijer, Nijerya ve Pakistan. Bu listeye Somali de dahil iken, bir yıl kadar polio vakasına rastlanmaması üzerine 2003 yılında bu listeden çıkarılmıştır. Dünyada birçok ajans ve sivil toplum örgütünün desteği ile yürütülen aşılama programı ise 1988 yılında 350 000 olan polio vakası sayısının 2003 yılının sonuna doğru 556’ye düşmesini sağlamıştır. Günümüzde ise dünyada rapor edilen polio vakası sayısı 2017 yılı itibariyle 22’ye düşmüştür (Pakistan, Afganistan ve Nijerya’da rastlanmıştır).

Sebastio Salgado çalışmalarında handikaplı grupların sorunlarına dikkat çekme konusunda büyük üne sahip bir fotoğrafçıdır.  Özellikle İşçiler (1994) ve Göçmenler (2000) çalışmalarıyla bu gruplara dikkat çekmiştir. 1988 yılında başlayan ve Dünya Sağlık Örgütü’nün öncülüğünde yürütülen ve 2004 yılında bitmesi beklenen Global Polio Eradikasyon programını (Global Çocuk Felci Eradikasyon Planı) beş endemik ülkede izlemeye almıştır. İnsani krizleri fotoğraflamaya alışık olan ve bu uğurda neredeyse sağlının kaybeden Salgado, dünyanın bu sorunlara yönelik geliştireceği çözüme dair kaybettiği umudunu, Global Polio Eradikasyon programı ile yeniden kazandığını söyler. 

Çekmiş olduğu fotoğraflar daha sonra Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın ön sözüyle yayınlanır. Fotoğraflar ayrıca New York Times gibi gazetelerde yerini bulur. Çocuk felci ile ilgili çalışmalar konusunda muazzam bir heyecan yaratır. Çoktan batılı ülkeler tarafından unutulmuş çocuk felcinin az gelişmiş ülkelerde olan varlığı ve aşılama ile engellenebildiği halde, çocukların aşılanmadıkları için sakat kalmaları üzüntü vericiydi. New York Times’da çıkan fotoğraflardan birisi, örneğin, Yeni Delhi’de çekilmişti (Şekil 1). Bu fotoğraf bir okulun bahçesinde bulunan bir bankı gösteriyordu. Üzerinde neşeli, gülen, birbirleriyle şakalaşan öğrencilerle doluydu. Çocuklar her yerde çocuktur, ama bunlar farklıydı. Hepsinin değnekleri ya da bacaklarında atel bulunuyordu. Öğrencilerin çoğunda çocuk felci vardı. Birkaçının sırtı dönük ya da yalnızlığa terkedilmiş görünüyordu, diğerleri ise neşeliydi. Bu fotoğrafta Salgado iki temel fotoğraf ilkesini zorlar. Birincisi bireylerin “kusurlarını” çekinmeden gösterir ve ikincisi nihilistik bakış açısına karşı gelir. Çocukları dünyada umutsuzluk içindeki insanlar olmaktan çıkarır,  yaşayan birer birey haline getirir. Geleceği ve umutları olan geleceğin büyüklerine dönüştürür. 

Şekil 1: Neşeli Öğrenciler

(Yeni Delhi, 2001. Amar Jyoti Rehabilitasyon ve Araştırma Merkezi. 540 öğrencisi bulunur.)

Salgado fotoğraflarında insanları yoksullukları ve koşulları ile olağan çevrelerinde resmetmektedir. Kendilerini ne insan olmaktan çıkarıyor, ne de güzellemeye tabi tutuyor. Ama fotoğraflarında yine de estetik ve gerçekçiliğe dair kaygıları vardır. Örneğin bir fotoğraf Pakistan’da Peşaver yakınında mülteci Pencaplı’ların ekipler tarafından aşılanmasını, ve aşılayanların ve babanın yüzünden okunan mutluluğu gösteriyor (Şekil 2). 

Şekil 2: Aşılama Mutluluk Verir

Diğer fotoğrafta ise Afrika’da aşılanan bir çocuğun annesini gösteriyor. Anne, acısız bir işlem olmasına rağmen,  çocuğu aşılanırken onun kadar ızdırap çekiyor (Şekil 3). Arka fonda uluyan köpek kareyi tamamlıyor. 

Şekil 3: Ana Yüreği

(Sudan 2002 yılında tamamıyla çocuk felcinden arınmıştır).

Etkileyici diğer bir sahne ise Hindistan’da tren penceresinde aşılan çocuk fotoğrafıdır. Yani aşılanmamak için hiçbir bahane kabul edilmiyor (Şekil 4). Hatta trenler trende bulunan tüm çocuklar aşılanıncaya kadar tren garını terk edememektedirler. 

Şekil 4: Aşıdan Kimse Kaçmasın

(Utar Pradesh 2002 yılında en yüksek polio vakasının görüldüğü yerdir).

Aşılama her zaman tehlikesiz bir eylem değildir.  Örneğin Somali’de aşı ekipleri silahlı koruma ile kampanyalarını yürütmüşlerdir (Şekil 5).

Şekil 5: Her şeye Rağmen Aşılama

Hindistan’da aşılanan çocukları takip edebilmek için ise  aşılanan çocukların parmakları boyanmaktadır (Şekil 6).

Şekil 6: Ben Aşılandım.

Tüm bu çabalar çocukların çocuk felci geçirmemeleri için yapılmaktadır. Örneğin, Somali’de yaşayan ve fotoğrafı çekildiğinde (2001) 11 yaşında olan Muhammet Aden Ali, Baidoa Stadı’nda Polio 2000 ve Polio 2001 takımlarının maçını izlemek için seyirci koltuğuna ilerlerken görüntülenmiş (Şekil 7). Bu maçlar aşıyı popülerleştirmek için o yıllarda sıkça düzenlenmekteydi.

Şekil 7: Çocuklar Engel Tanımaz.

Salgado’nun eşsiz fotoğraflarına eşlik eden metin Siddharth Dube tarafından yazılmıştır. Kendisi de polionun etkisi altında kalmıştır. 1961 yılında kardeşine polio teşhisi konulduğunda bu hastalığın yazgısını bizzat yaşamıştı. Daha sonra da kendisine bu kitabı yazma teklifi gelince tereddütsüzce kabul etmişti. Kendisi belki bu insani krizi en iyi yazabilecek kişilerden birisiydi, çünkü bizzat hastalığın tüm aşamalarını izleme fırsatı bulmuş ve kardeşiyle birlikte yaşamıştı. Salgado ise polio ile belki ilk defa karşılaşıyordu, ama dünyanın her türlü kriz bölgesini gezen birisi olarak, birçok hastalık, sakatlık ve ölümü görmüştür. Hatta neredeyse kendi sağlığını kaybetmiştir. Kendisi de gelişmekte olan bir ülkeden geldiği için bu konuyu anlatmak kendisine cazip gelmişti. 

Kendi ifadesiyle, “ (durumun) boyutu dikkatimi çekti. Polionun hala bir sorun olduğu ülkelerin birçoğunu başka vesilelerle ziyaret etmiştim ve bu hastalığın berbat etkilerinin farkına varmamıştım. Bu hastalığı yok etmek için verilen mücadeleyi gördüm. Onlarca milyon çocuğun ağzına aşı damlatmaya çalışan milyonlarca sağlık çalışanı emek sarf ediyor. Çok keyif verici bir durum olduğu için bu öyküyü paylaşmak istedim“.

Günümüzde polio mücadelesi devam etmektedir. Az gelişmiş, sağlık alt yapısı zayıf olan ve mülteci sorununun olduğu ülkelerde hala bir sorun olarak devam etmektedir. Rapor edilen polio sebebiyle engellilik sayıca azalmıştır ve hala Pakistan, Afganistan ve Nijer gibi ülkelerde rastlanmaktadır. Bu nedenle mülteci sorununun ve aşı karşıtlığının arttığı bu dönemde geçmişte bu uğurda verilen mücadele unutulmamalıdır. Herkes bilinçli ebeveyn ve bireyler olarak bu mücadeleye katkıda bulunmaya devam etmelidir.  Salgado’ya ise iyi bir görsel öykü anlatıcısı olarak yeniden teşekkür etmek gerekir. Kendisi çevresel sorunlar, işçi hakları, terk edilmiş bebekler, soykırım gibi konulardan sonra halk sağlığını önemli ölçüde etkileyen bu sorunu insanlara ulaştırmış ve dikkat çekmiştir.

Kaynaklar:

  • CDC Continues to Support the Global Polio Eradication Effort. Erişm:  https://www.cdc.gov/polio/updates/index.htm. Erişim Tarihi: 18.12.2019.
  • Does polio still exist? Is it curable? Erişm: https://www.who.int/features/qa/07/en/. Erişim Tarihi: 18.12.2019.
  • Bulletin of the World Health Organization.  Photo special. The last days of polio. Erişm: https://www.who.int/bulletin/volumes/82/1/photo_essay_0104/en/. Erişim Tarihi: 18.12.2019. 
  • The End of Polio: A Global Effort to End a Disease. Erişm: http://www.siddharthdube.com/end_polio.html. Erişim Tarihi: 18.12.2019.
  • Dube S, Dennis M, McNab Ch. The End of Polio: A Global Effort To End A Disease. New York: Bullfinch Press. 2003.
  • Finger A. Luminous photos, lousy text.  Erişim: http://www.raggededgemagazine.com/reviews/salgadopolio0304.html. Erişim Tarihi: 18.12.2019.
  • Marshall SJ. The last days of polio. Bulletin of the World Health Organization. 2004; 82 (1):67-70.

Bilge Su: “Açıp dinleyemesem bile müzik, zihnimin bir köşesinde hiç susmadan bana destek oldu.”

İyi bir müzik dinleyicisi olan ailesi sayesinde, müziğe olan ilgisini çocukluğunun ilk yıllarında keşfeden Bilge Su; ilk projesi “Yaralı” yı dinleyiciyle buluşturdu. Müzik eleştirmenleri ve dinleyiciden aldığı olumlu geri dönüşlerden sonra akustik versiyonuyla platformlarda yer alan “Yaralı” ya ve Bilge Su’nun müzik hayatında dair sohbet ettik…

“Müzik benim için; yalnız kalmama hali, şarkı söylemek ise kendimi ifade etme şeklim…”

Müziğe olan tutkun, çocukken ailenin müzik tutkusu sayesinde geliyor sanırım. Okul döneminde de ilerledi, fakat lise yıllarında orkestra ile ileri bir düzeye evrildi. Peki, sen çocukluğundan bugüne kadar müzikle olan bağını ve tutkunu hangi cümlelerle anlatırsın?

Ailem çok iyi bir müzik dinleyicisidir, bu durum müziğe ilgimin başlamasında çok etkili oldu. Özellikle ortaokuldan sonra her anıma, duygu durumuma bir şarkı eşlik etti benim. Açıp dinleyemesem bile zihnimin bir köşesinde müzik, hiç susmadan bana destek oldu. Müzik benim için; yalnız kalmama hali, şarkı söylemek ise kendimi ifade etme şeklim diyebilirim.

Daha iyi bir yola girmen de Süheyla Yengi’nin teşvikleriyle olmuş galiba. Süheyla Yengi’nin müzikal anlamda senin hayatında nasıl bir önemi var?

Süheyla Yengi bir insanın sahip olabileceği en iyi öğreticilerden biridir. Hayatı yeni yeni anlamaya başladığım bu yaşlarda yanımda olması ve bana kariyerime adımımda önerileriyle ışık olması çok değerli bir süreç. Müzikal anlamda ise bir sene ondan ses eğitimi aldım ve hem ses hem de tarzımı algılayabilmemde etkisi çok büyüktür.

Profesyonel kariyerine başlangıcını “Yaralı” şarkısı ile gerçekleştirdin. Sözü Suat Kavukluğu’na ve aranjesi Oğuz Çetiner’e ait şarkının. Bu şarkı ile yolunun kesişmesi nasıl gerçekleşti?

Kalbimin çok kırık olduğu ve ikinci şansa inanmaya ihtiyaç duyduğum bir dönemdi. Yaralı, ilk dinlediğim andan itibaren beni iyileştireceğine inandığım bir enerjiye sahip oldu. Şarkının sözleri ve bestesi nasıl hissettiğimi bana tekrar hatırlattı, sözlerindeki acı ve müziğindeki ritim bana aslında yaşadığım şeylere rağmen gücümü tekrar kazanma fırsatı verdi.

“En başından beri bir akustik versiyonun bu şarkıya yakışacağını düşünüyorduk.”

Her şarkının ‘akustik’ versiyonu olamıyor, ama “Yaralı” için çok hoş olmuş. Bu da büyük bir risk aslında. “Yaralı” nın akustik versiyonun gerçekleştirmeye nasıl karar verdiniz?

Aslında en başından beri bir akustik versiyonun bu şarkıya yakışacağını düşünüyorduk. Şarkının hüznünü akustik bir şekilde de ifade etmek istedik. Yaralı yayınlandıktan hemen sonra akustik çalışmalarımıza başladık, Oğuz Çetiner’in düzenlemesiyle akustik versiyonu bitirdik.  Bize kışın hüznünü hissettirdiği için Aralık ayında dinleyicimizle buluşturduk.

Yaralı’nın klipleri de oldukça hoş. Hareketli versiyonda; deniz kıyısında dans figürleri ile kimi zaman yüksekte kimi zaman sokakta olan sen varsın. Akustik versiyon, bir stüdyo ortamında geçiyor ve tam da akustik yapıya uygun. İki klibin de süreci nasıl ilerledi?

İlk klibimizi genç yönetmen Meltem Şentürk çekti. Karaköy civarında gece çekildi. İlk kamera deneyimimdi gayet keyif aldım. Akustik klibini Suat Kavukluoğlu ve Gökhan Kalan birlikte yönettiler. Zuhal Müzik stüdyolarında çekildi. Biz sade olmasını ve şarkının ruhunu yansıtması açısından hüzünlü olmasını tercih ettik. Ve tam istediğimiz gibi bir klip ortaya çıktı diyebilirim.

“Yaralı” ile ilgili hem hareketli hem de akustik versiyonlardan nasıl geri dönüşler aldın?

Genel olarak iyi geri dönüşler aldım. Şarkımızı insanların sevmesi ve beğenmesi benim için çok önemliydi. Müzik eleştirmenlerinin olumlu dönüşleri bizleri çok mutlu etti.

“Adele’i, dinlerken yaşadığı hüzün ve onu anlatışı… Adeta onun yaşadıklarını yaşamışım gibi hissediyorum.”  

İlham aldığın şarkıcı olarak “Adele” i söylemişsin. Adele i dinlerken neler hissediyorsun ve onunla aranda nasıl bir bağ olduğunu düşünüyorsun?

Adele, bence yaşadığı şeyleri çekinmeden paylaşan özgün ve güçlü bir sanatçı. Ben bir sanatçının içinde olduğu durumu anlatmasından çok keyif alıyorum. Yeni bir şarkısı çıktığından bakalım neler yaşamış diye dinleyebilmek beni mutlu ediyor. Adele dinlerken yaşadığı hüzün ve onu anlatışı… Adeta onun yaşadıklarını yaşamışım gibi hissediyorum.  Adele sanatın dış görünüşle ilgili değil sanatçının yeteneğiyle ilgili olduğunu dünyaya göstermiş bir kadın. Onun güçlü duruşu ve özgüveni bana bu yola çıkarken ilham oldu. Onunla ortak yönlerimiz olduğunu bilmek müzikal ve genel anlamda bana güç veriyor. Aynı gün doğmuş olmamız da cabası…

Adele’nin en çok sevdiğin şarkısı hangisi? Hangi şarkılarını söyleyebiliyorsun?

En sevdiğim şarkısı Turning Tables. Söylemekten en keyif aldığım şarkıları ise; Chasing Pavements ve When We Were Young…

‘Hayatımın şarkısı’ dediğin ve ya senin için ayrıksı olan ve ‘Söylerken çok mutlu oluyorum’ dediğin bir şarkı var mı?

Son dört senedir durmadan sıkılmadan bana eşlik eden bir şarkı var,o da:  “Sezen Aksu- Kaybedenler”…  Söylerken gerçekten kendimi çok özgür hissettiğim ve çok sevdiğim bir şarkıdır.

Bilge Su’dan 5 kişilik bir müzik grubu kurmasını isteselerdi, bu grupta yerli-yabancı ayrımı olmaksızın hangi müzisyenler olurdu?

Tuluğ Tırpan, Cenk Erdoğan, Murat Çopur, Mark Ronson, David Garrett

Müzikal kariyerinde nasıl hedeflerin var? Yeni projelerin neler?

Kariyerimin çok başındayım ama hedefim çok üretip, çok paylaşmak. Acılara, mutluluklara ortak olabilecek şarkılar üretmek istiyorum. İkinci şarkımıza başladık yakın bir zamanda sizlerle buluşturacağız. Çok teşekkür ederim.