Ana Sayfa Blog Sayfa 77

Yeni Kaliforniya Yasası Hayvanlar Üzerinde Kozmetik Testlerini Yasakladı

Kaliforniya bu yeni yılda hayvan deneylerinden faydalanan kozmetik ürünlerini yasaklamak için çıkardığı yeni yasayla hayvan dostu eyaletler arasında yerini aldı.

Eyalet bu yükümlülüğe liderlik ediyor, aynı tür sınırlamaları yasallaştıran diğer ülkeler arasına katılıyor ve şu sıralar ABD Kongresi de bu adımları izliyor. Kaliforniya Demokratları ve Cumhuriyetçiler, ülke çapında hayvanlar üzerinde test edilmiş ürünleri sınırlandırabilecek yasa tasarısını ileri taşıyor ancak hayvan hakları aktivisti grupları kongre tasarısındaki yasal boşluğa sesleniyor.

PETA için çalışan Dr. Alka Chandna ömrünün yarısını hayvan hakları için mücadele ederek geçirdi. Göreve, 40 yıl önce öğrenci kampüsündeki gazete ekibine katıldığında başladı.

”Bu, bilirsiniz, yaklaşık 40 yıl önceydi ve asla unutmayacağım” dedi Chandna.

O zamanlar ilk defa, hayvanlar üzerinde yapılan deneyler hakkında bir makale okudu ve bu da hayvan zulmü ve özgürlüğü hakkında yazma kararı vermesini sağladı.

Chandna: ”Hayvanların, ne kadar dehşet verici deneylerde kullanıldığını öğrendiğimde şok oldum.”

Daha öğrenciyken, önceliklerine hayvanlar üzerinde kozmetik testlerin yapılmaması fikrini dahil ederek hayvanları korumak ve yaşatmak için çalışmalara başladı.

Chandna: ”Kör edilen tavşanlar, sakat bırakılan hayvanlar, traş edilmiş derilerine kozmetik ürünlerin sürüldüğü kobay fareleri…”

Matematik alanında yüksek lisans ve doktorasını tamamlarken, hayvan hakları hareketine katıldı ve zamanını hayvan hakları için mücadele etmeye adadı. Ayrıca Clinique, Estee Lauder ve Maybelline gibi hayvanlar üzerinde deney yapan popüler kozmetik markalarından kaçınmaya başladı. Şimdilerde ise Elf ve Urban Decay gibi hayvan dostu markaları kullanıyor.

Chandna birkaç yıl sonra iş için Kaliforniya’ya taşındı ve PETA’ya katılarak gerçek tutkusu olan hayvan hakları hareketini yakından takip etti. 2018’de Vali Jerry Brown’un, hayvan zulmünü destekleyen kozmetik ürünlerin yasaklanmasına dair bir yasa tasarısı sunduğunu görünce heyecanlandı.

Bundan sadece bir yıl sonra, 116. Kongrede Kaliforniya Demokratları ve Cumhuriyetçiler, ”İnsani Kozmetik Yasası” adı verilen benzer bir tasarının sponsorluğunu üstlendiler. Ancak Dr. Chandna bunda yasal boşluk olduğunu söyledi.

Chandna: ”Çünkü Çin Hükümeti laboratuvarlarında test edilen ürünler ”hayvanlar üzerinde test edilmemiştir” olarak etiketleniyor, bu da tüketicilerin kafasını karıştırabiliyor ve şirketler gerçekten hayvanlar üzerinde deney yapmadıklarında ürünlerin reklamının yapılmasına izin veriliyor.

Kaliforniya eyalet hukukunda Chandna; ”Vali Jerry Brown’un imzasında yasal bir boşluk görmüyoruz bu yüzden bu durumdan çok memnunuz.”

Chandna, kanun yapıcıların tasarıyı yasalaştırmadan önce hayvanlar üzerinde yapılan yabancı testlerdeki yasal boşluğu da kapatacağını umduğunu söyledi.

Chandna: ”Hayvanları, göz farı veya rimel ya da yeni bir ruj üretilsin diye işkenceye maruz bırakarak zarar vermek ve öldürmek yanlıştır.”

Bir gün, Çin de dahil ABD ve diğer tüm ülkelerin, kozmetik testlerin hayvanlar üzerinde kullanılmasını yasadışı sayacaklarını ve Çin’in bunun için halihazırda planlarının olduğunu söyledi Chandna. Üstelik bunun, şampuan ve mutfak temizlik ürünleri gibi hayvanlar üzerinde test edilmeden üretilmiş diğer ürünlerin kapısını açabileceğini de ekledi.

Başkan Brown’un imzaladığı ​​hayvanlar üzerinde test edilen ürünlerin yasaklanmasına dair kanun bu yıl yürürlüğe girecek. ”İnsani Kozmetik Yasası” tasarısının şu ana kadar iki partili desteği var ve bunun bir örneği Senato’da da var.

Kaynak: Spectrum News

2020’de “sıfır atık” yaşamaya doğru 5 küçük adım

Yeni yılın ilk günlerinden merhaba! Yepyeni bir enerji, yeni umutlar ve yeni hayaller… Birçoğumuz kabuğumuzu yırtmak için yeni kararlar alacağız, bazılarını uygulayacağız, bazılarıysa unutulup gidecek. Tüm bu bireysel temennilerin yanında, hem kendimiz hem dünyamız için de yeni yıl kararları verebiliriz. 2020 daha az tüketip daha çok dönüştürdüğümüz bir yıl olsun mu? Hem de sadece küçük alışkanlıklarımızı değiştirerek!

Akla ilk gelen küçük değişimlerden daha köklü olanlara doğru ilerleyelim… 

  • Termos ve suluk. Bu iki ürünü yanımızda taşıyarak bir yılda ne kadar kağıt bardağı ve şişeyi tüketmenin önüne geçeceğimizi tahmin bile edemezsiniz! Araştırmalara göre Türkiye’de yılda yaklaşık 2 milyar adet kağıt bardak tüketiliyor. Peki ya siz 2020’ye kadar bir günde kaç tane kağıt bardak ve şişe kullanıyordunuz? Gelin, 2020’de bu sayı sıfıra yaklaşsın!
  • Eve yemek siparişi vermek çoğumuzun sıklıkla yaptığı ve kurtarıcı bir hareket haline geldi. Verdiğimiz yemek siparişlerinde, yemekle birlikte gelen plastik çatal ve kaşığıysa bir daha asla kullanmıyoruz ve genelde çöpe gidiyor. Bunun önüne geçmek için sipariş notu olarak “Plastik çatal, kaşık istemiyorum.” notunu eklediğimizde, fazladan tuşlayacağımız 4 kelime, büyük bir kirliliğin önüne geçecek.
  • Özellikle kış mevsiminde D vitamini sentezlememiz için güneşle temasımızı arttırmamız gerektiğini biliyor muydunuz? Daha çok yürüyüş yaparak ve daha çok toplu taşıma kullanarak hem gerekli D vitaminini sentezleyebilir hem de karbon ayak izimizi azaltmış oluruz.
  • Kendimizi gerekli olmayan ürünleri almamaya alıştırabiliriz. Apaçık ki, hem birikim yapmış olacağız hem de tüketim çılgınlığının içinde kaybolmamış olacağız. İndirimler, ihtiyacımız kadarını tüketme konusunda karşımızdaki en büyük tuzak olabilir! Bu yüzden daha az ücrete daha çok yemek sipariş vermenin veya ihtiyacımız olan 3 adet çorapken aynı fiyata 5 adet almanın bizi kurnaz yapmayacığını kendimize hatırlatmamız gerekiyor.
  • Kompost yapmayı öğrenebiliriz. Aramızda “Kompost”u ilk defa duyanlarımız bile olabilir. Aslında evimizden çıkan birçok atığı komposta çevirebiliriz. Mutfak atıkları, bahçe atıkları, gazete, kullanılmış kağıtlar, kahve posası, kuru yapraklar veya karton kağıtlar kompostu oluşturabileceğimiz atıklardan ilk akla gelenler. Yanlarına delikler açtığımız bir kovaya (ki bu büyük boy bir yoğurt kovası bile olabilir) atıkları koyarız. Ara sıra bu kovaya attığımız atıkları su ile nemlendirerek ve oluşan kompostu havalandırarak 2-3 ayda kompost hazırlamış oluruz. Hazırladığımız bu kompostu tüm bitkilerimizde verimliliği artırıcı olarak kullanabiliriz. Not: Kompost karışımının 2/3 kahverengi, 1/3’ü yeşil atık içerirse ideal bir oran yakalayabiliriz!

Gelin 2020’yi hep beraber “sıfır atık” yılı yapalım!

39. İstanbul Film Festivali Sinema Ödülleri belirlendi

0

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 10–21 Nisan tarihlerinde düzenlenecek 39. İstanbul Film Festivali’nin Sinema Ödülleri sahipleri belli oldu.

İstanbul Film Festivali tarafından sinemaya gönül ve emek veren isimlere 2020’de takdim edilecek Sinema Ödülleri’nin sahipleri belirlendi. Festivalin Sinema Onur Ödülleri oyuncu Hümeyra ile yönetmen Birsen Kaya’ya, Sinema Emek Ödülü ise yapımcı ve dağıtımcı Seher Karabol’a verilecek. Ödüller, 9 Nisan gecesi yapılacak 39. İstanbul Film Festivali Açılış Töreni’nde sunulacak.

Müzisyen, besteci, söz yazarı ve oyuncu Hümeyra

Müzisyen, besteci, söz yazarı, sinema ve tiyatro oyunculuğuyla yıllardır hep özgünlüğünü koruyan ve hayran kitlesini artıran Hümeyra, 1969’da kendi besteleriyle yola çıktığı müzik kariyerinde birçok kez Altın Plak kazandı; “Olmasa (Güzelliğin On Para Etmez)”, “Bu Bendeki Aşk Olmasa”, “Kördüğüm”, “Otuz Beş Yaş”, ve “Sessiz Gemi” hâlâ dillerden düşmüyor. 1980’de Atıf Yılmaz’ın Talihli Amele filmiyle ilk kez kamera önüne geçti; Kırık Bir Aşk Hikâyesi (Ömer Kavur), Mine (Atıf Yılmaz), Bir Kadının Anatomisi (Yavuz Özkan), 80. Adım (Tomris Giritlioğlu) ile devam etti. 2000’li yıllarda Çağan Irmak’ın yönettiği Babam ve Oğlum, Kâbuslar Evi, Ulak, Unutursam Fısılda filmlerinde, Caner Özyurtlu’nun yönettiği Biz Böyleyiz’de (2019) ve Avrupa Yakası, Üzgünüm Leyla, Yalan Dünya, Şahsiyet, Kadın gibi birçok TV dizisinde rol aldı.  

Vasıf Öngören’in kaleme aldığı aynı adlı tiyatro oyunundan Atıf Yılmaz’ın beyazperdeye aktardığı Asiye Nasıl Kurtulur? filmindeki rolüyle Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nü, Babam ve Oğlum ile Sinema Yazarları Derneği En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü aldı. Birçok tiyatro oyununda rol aldı; 1991’de Ödüller Kimin ile Ankara Sanat Kurumu’ndan En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü, 2007’de Ben Anadolu ile İsmail Dümbüllü Ödülü’nü kazandı. 

Sinemamızın ilk kadın yönetmen ve senaristlerinden Birsen Kaya

Sinemamızın ilk kadın yönetmen ve senaristlerinden Birsen Kaya 1943’te İstanbul’da doğdu. Lise sonrası gazetecilik kariyerine Artist mecmuasında sinema muhabiri olarak başladı ve bu dönemde Vedat Türkali, Ülkü Erakalın, Agâh Özgüç gibi isimlerle bir arada çalışma imkânı buldu; yine bu dönemde Halit Refiğ ile tanıştı. Refiğ’in 1964’te çektiği Gurbet Kuşları’nda yönetmenin asistanlığını üstlenerek ilk kez kamera arkasında çalıştı. Daha sonra 200’e yakın filmde reji asistanlığı yaptı; bu filmlerden biri de Yılmaz Güney’in Arkadaş’ıdır (1974). Avantür filmler için senaryolar yazdı. Yılmaz Köksal’ın kariyerinde bir dönüm noktası olan western tarzındaki Çeko’nun (1970) senaryosu bunlar arasında en dikkat çekenlerdendir. 1970’te Nazmi Özer’in yarıda bıraktığı Kanlı Kader’i tamamlayarak ilk kez yönetmenlik yaptı. Aynı dönemde kendi yapım şirketi Ufuk Film’i kurdu. Hep “reel hikâyelerin ilgisini çektiğini, aşk hikâyelerinden çok avantür filmler çekmeyi sevdiğini” söyleyen Birsen Kaya sinema kariyeri boyunca 15 filme yönetmen olarak imza attı. Bilge Olgaç ve Cahide Sonku’yla birlikte sinemamızın ilk kadın yönetmenlerinden biri olarak anılan Birsen Kaya, senaryosunu da kaleme aldığı 4 filmlik Dadaş Rıfat serisi ile sinema camiasında geniş yankı uyandırdı. Avantür filmlerin en revaçta olduğu dönemde çizgi roman uyarlaması Killing Ölüm Saçıyor (1971), Vur Kır Geç (1972) ve Hedefte Beş Adam (1972) gibi filmlerle Yeşilçam’ın aranan yönetmenlerinden biri oldu. Yönetmenliğini üstlendiği filmler arasında İntikam Derler Adıma (1970), Sevimli Serseri (1970), Sana Allah Acısın (1970), Aşkolsun (1971), Kanunsuz Yaşayanlar (1971), Kirli Eller (1971), Bitirim Kemal (1972) ve Şeftalisi Ala Benziyor (1975) sayılabilir. 

50 yılda ithalatçılıktan yapımcılık ve dağıtımcılığa: Seher Karabol

Yaşamı boyunca emek ve emekçiden yana olan Seher Karabol, sinema sanatımızın gelişmesi ve uluslararası tanıtımının yanı sıra ülkemizde telif hakları konusunda da yoğun çaba gösterdi. Seher Karabol, 1939’da doğdu. İstanbul Amerikan Robert Koleji’nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Gazetecilik bölümlerine devam etti. Eşi Üstün Karabol ile 1970 yılında film ithalatıyla başladığı sinema yaşamını, Onat Kutlar ile birlikte Türk Sinematek Derneği’nde Polonya, Çek, Macar, Bulgar ve Romen filmlerini sansürsüz olarak izleyiciyle buluşturarak sürdürdü. 1974’te Gülen Ataç ile amblemi değerli dostu Mengü Ertel tarafından tasarlanan Umut Sanat Ürünleri’ni kurdu. Hasan İzzettin Dinamo, Orhan Asena, Güngör Dilmen, Kemal Bilbaşar, Yılmaz Güney, Çetin Altan, Rıfat Ilgaz, Nevzat Üstün, Sennur Sezer, Melisa Gürpınar, Kerim Korcan’ın da aralarında olduğu birçok yazarın temsilcisi olarak yapıtlarının sinema filmine dönüştürülmesini sağladı ve telif haklarını temsil etti. Ömer Faruk Toprak ve Nevzat Üstün adına şiir ve öykü yarışmaları düzenledi. Tüm engelleri göğüsleyip Yılmaz Güney filmlerini yurtdışına çıkardı; bu filmlerin San Remo, Berlin ve Locarno film festivallerinde de gösterilmelerini sağlayarak dünyaya açılmasına öncülük etti. 1985’te sayısı 150’yi bulan, tüm dünyadan yapımevlerinin Türkiye temsilciliğini yürüten Umut Sanat Ürünleri’nin yönetim kurulu başkanlığı görevini üslendi. Umut Sanat, büyük çoğunluğunu sanat ve bağımsız Amerikan filmlerinin oluşturduğu 300’den fazla yapımı izleyiciyle buluşturdu. Sinema salonu olmayan özellikle üniversitelerin bulunduğu kentlerde sinema salonları açarak genç sinema izleyicilerinin yetişmesine katkı sağladı. Bu girişimi, sanat filmlerinin dağıtımını yaparak daha da pekiştirdi. Umut Sanat, 1995’te İstanbul Kanatlarımın Altında’nın yapımcılığını üstlenerek yerli filmlerin farklı bir anlayışla izleyiciyle buluşmasına öncülük etti. 1997’de aynı firma bünyesinde oluşturduğu animasyon bölümü ile ülkemizde çizgi film yapımının gelişmesi için büyük çaba gösterdi. 

İstanbul Film Festivali ile ilgili tüm gelişmeleri; filmler, etkinlikler ve konuklarla ilgili bilgileri ve programa dair ipuçlarını sosyal medya hesaplarımızdan takip edin, herkesten önce haberdar olun.

Tanıdık Yabancılar

1

Zamanı, kilit altındaki bir mapustan daha iyi kim tanıyabilir? Öyle ki içeride insan zamanın ta kendisine dönüşür. Bunun ise iki boyutu vardır. İlkinde insan zamana esir düşer. Dışında yaprak kımıldamaz iken, sadece gece gece gündüz ve yıllar yılı geçen mevsimler varken, zaman ileri doğru değil de hep enlemesine akarken, içinde hissettiğin zaman andan kopup kopup geçmişe ve geleceğe yelken açar. Sürekli. Günden memnun olmayan bilinç geçmişe sığınır ya da dört duvar bir hafıza arasında faaliyete aç, hayata aç, gerçekliğe aç insan biraz da naif biriyse, hayalperestin biri olup çıkar. Ve tesellisini, aşkını, yaşam sevincini hayalinde yarattığı masalın içinde bulur.

Bir de belleğini, zamanın vicdan azabı gibi yaşayanlar vardır. İnsan geçmişi, sonsuzca geniş bir zaman içinde ince ince eleyerek sorgularken kendisini ve başkalarını yeniden tanır adeta. Ardından kendi yaşam öyküsünü de bambaşka gözlerle görmeye başlar. Zaten her zaman asıl keşif aşina olduğuna başka gözlerle bakmaktır. Böylece öykü değişince hayat da değişir. Kendini yıkıp yeniden inşa edersin. Nasıl olsa dışarıdaki gibi hiçbir şeye zaman bulamayan, aceleyle oraya buraya koşturmaktan kendi yarasını bile hissetmeyecek birisi değilsindir artık. Zamanı kullanacak zamanın vardır ve zamanın hareket olduğunu, hareketin ise devinim olduğunu anlamışsındır…

Metin Turan’ın romanı ‘’Her İnsan Bir Zamandır’’ böylesi bir hikayeye odaklanıyor işte. Eğer bir hikaye bulmuşsanız, bir de hikayeyi anlatacak bir ses ve yaratıcı bir biçim bulmalısınız. Roman, tam da adının ruhuna uygun bir biçimde, karlı bir kış gecesinde, Cemil Cabbar adlı başkişinin hapishane penceresinde kendi içini izler gibi manzaraya dalıp gitmesi anında donup kalıyor ve geçmişe, hep geçmişe gidişi üzerinden sesleniyor bize. Asıl hikaye her zaman geçmişe yapılan bir yolculuktur zaten. Ama saat hep 24:00’dır. Bir gün bile değil bu, sadece bir an ama ardında bir ömür ve ona komşu olan ömürler gizlidir.

Romanın başlarında da belirtildiği üzere, böyle yerlerde bugün, düne ve yarına uzanıyor… Yaşanan her an sadece o anla sınırlı kalmıyor, adamakıllı genişliyor. Önsüz ve sonsuzmuş gibi… İnsan haliyle sonsuzlaşan bir şimdi ile yüz yüze kalıyor. Albert Camus’nün ‘’Yabancı’’sını hatırlatan bu satırlar, aynı zamanda bunun akılda en çok kalan şu sözlerini de anımsatıyor: ‘’İnsan dünyada tek bir gün bile geçirirse, hapishanede ona bir ömür boyu yetecek kadar anı biriktirebilir’’ Aslında bu ifade, romanın kahramanı Meursault’nun teslimiyet ifadesidir bir bakıma. Çünkü tamamen yabancısı olduğumuz bir dünyada, kendi varlığımızın dayanılmaz ağırlığı altında yaşamak zorunda olduğumuz anlamına gelir bu.

Bizim romanımızın başkişisi Cemil’in de omuzlaması gerekiyor bu yükü. O da Camus’nün yabancısı gibi yabancıdır. Hem kendine, hem topluma, hem de sevdiğine karşı ki yabancılaşmanın romantik bir türevidir platonik aşkı. Kendi yüreğinin de, sevdiği kişinin yüreğinin de dışındadır en başta. Neticede bu yüzden, sevdiğini kurtarma düşüncesiyle olsa da, bir katildir o. Çocukluğundan beri aşık olduğu Sare için yapmıştır bunu. Yabancı’dan tek farkı, bir nedene dayanarak hareket etmesi olabilir, ancak varılan sonuç aynıdır.

Ölen, öldüren ve arada kalan… Yalnız onların hayatı mahvolur. Diğerleri hayatın girdabına kapılıp gider. Amiyane tabirle diğerleri, hayatta yırtarken mahvolan, felakete uğrayan, yaşamları sönenler, tutku sahibi olanlardır sadece. Yazar biraz da bu ayrımın altını çizercesine, onların hayatının arkasına bir fon işlevi gören sıradan insanların sıradan hayatlarını yerleştirmiş.

Romanda Cemil ve Sare’nin hikayesi, yaşadıkları Sümbül Sokak ve apartman sakinlerinin geçmişleriyle iç içe anlatılınca hikaye de birdenbire bir kişinin, bir evin, bir apartmanın, bir sokağın, dolayısıyla da bir ülkenin hikayesine dönüşüyor. Bu noktada apartmanın Cumhuriyet ve sonrasının sembolüne dönüştüğünü görüyoruz. Kibirli, kurumlu halleriyle apartmanın yöneticisi olan Neriman Hanım elit sınıfı temsil ederken, Kapıcı Rasim Efendi ise bütün doyurulmamış arzularıyla, en alt sınıfın temsiline dönüşür. Anlatıcı ilerledikçe çeşitlenen karakterler üzerinden hasta bir toplumun tasviri çıkıyor karşımıza. Sosyo-Ekonomik meseleler kadar isteklerini, arzularını bastıran bireyin, çıkışsızlığından doğan marazların nasıl da dehşetli bir akıbete evrildiğini görebiliyoruz böylece. Köyden kente göç edip ufak bir memur olarak çalışan Aziz ve karısı Adile’nin hikayesi gibi. Taşralı Orhan’la Gülden’in hikayesi de öyle. Dahası Efruz Bey, Raci Efendi ve başkaları. Hikayeleri birbirine karışan pek çok karakteri sahneye çıkaran yazar, adeta bize, başkalarını anlatmadan bir kişiyi ya da olayı anlatmak mümkün değildir demektedir. Zira kollektif olan açıklanmadan bireysel olan açıklanamaz. Ve görüyoruz ki, sıradan dediğimiz insanların hayatı da asla sıradan değildir. Onlar da tutku sahibi olanlar kadar felaketten kaçamıyorlar. Felaketse sıradan olan herkesin hayatını bir öyküye dönüştürüyor. Aslında bu karakterlerin hepsi de tanıdık yabancılardır…

Romanda üslup konudan türediği için, parçalı bir anlatım tercih edilmiş. Kuşkusuz aynı parçalardan farklı yapbozlar da oluşturmak mümkündür. Bu yüzden roman, herkesi başka yerlere götüren gizemli bir haritadır. Bu açıdan ‘’Her İnsan Bir Zamandır’’ adlı roman, sıkı bir olay örgüsüyle parçaların birbirine bağlandığı klasik bir kurgusal yapıya sahip değil. Bu yanıyla hayatın kopukluğu ve bağlantısızlığı üzerine bir göndermeye de dönüşüyor.

Bu yılki Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülü’nün de sahibi olan Metin Turan, bu romanıyla edebiyata benzemeyen bir edebiyat örneği sunuyor. 

Zaten edebiyatın başına gelebilecek en güzel şey de edebiyata benzememektir.

Kasım 2019 – Edirne

Yalçın HAFÇI (1)

Metin Turan
Her İnsan Bir Zamandır
Favori Yayınları
Eylül -2019

  1. Daha önce şiir ve öykü kitapları çıkan Yalçın Hafçı’nın en son Temmuz 2017’de ‘’Yağmurdan Sonra’’ adlı romanı yayımlandı.

İklim Sanat Projesi | Yılın ilk sergisi: Kör Baykuş

“Acaba bir gün bu metafizik olguların, ruhtaki bu maddeden geçme halinde ve uykuyla uyanıklık arasında beliren gölgeler yansımasının sırrı anlaşılacak mı?“

Özgür Demirci’nin “Kör Baykuş” adlı sergisi, adını ve çıkış noktasını İran Edebiyatında modern öykücülüğün kurucularından Sadık Hidayet’in aynı adlı eserinden alıyor.

Hidayet’in zaman ve zamansızlık vurgusundan, düşlerden ve gerçeklerden, karşıtlıklardan ve tekrarlardan, bir belirsizlik temasının yarattığı çağrışımlardan ilham alan Demirci, Hidayet’in insanın dünyasını belirleyen toplumu, toplumun ve geleneklerin insanda yarattığı eksiklik ve normal olmama hissini irdeleyişini, varlığın sorununa bakış biçimini yeniden ele alarak, kompozisyonlarına bu sıkışmışlığı ve gerilimli ilişkiyi yansıtıyor.

Sanatçı kompozisyonlarında doğu ile batıyı, eskiyi ve yeniyi birlikte ele alırken, bu zıt dünyaları birleştirmiyor. Doğu Geç Antikitesi’nin ana imgelerini, geleneksel Doğu sanatını oluşturan figürleri çağdaş ve kendine has üslubuyla ele alarak, bu karşıtlıkları, “tuhaf” ve “garip”’ olanı, eski zamanların gölge oyunlarını andırır biçimde yarattığı bükülmüş kolları ve bacakları güncel plastik sanatlar değerlerini kullanarak izleyiciye gösteriyor.

Sanatçının evreninde yarattığı figürlerin temelini Mani’nin dualitesi oluşturuyor. Aydınlığın ve karanlığın, maddenin ve mananın, iyiliğin ve kötülüğün, ruhun ve bedenin savaşında bu kurtuluş ve yok oluş isteği boyutlara sığamayan figürlerin oluşturduğu kompozisyonlarda hissediliyor. Mani’nin ve Uygur Dönemi resimlerinin genel karakteristik özelliği olan badem gözleri, oval, dolgun yüz tiplerini beyaz zemin üzerine yarattığı bu figür çalışmalarında özgün bir üslupla bütünleştiriyor.

Belirleyicinin olmadığı, tanımların dayatmadığı alanlarda dolaşmayı ve üretmeyi tercih eden sanatçı, “uyumsuz” dünyasını bizlere sunuyor.

________________
Açılış: 9 Ocak Perşembe
Saat: 18 – 20:00
Sergi Tarihi: 9-25 Ocak 2019
İklim Sanat Projesi: Mesnevi Cad. 24/3(Ziyaret saatleri: salı-cuma 12-19, cumartesi 14-19)

Ezgi Polat Söyleşisi: Her Yerin Ortasında Hiçbir Yerin Kıyısında Öyküler

0

Edebiyat adına 2019 öykü kitapları yılıydı diyebiliriz. Yılın ilk çeyreğinden son çeyreğine peş peşe gelen öykü kitapları yeni şekillenmeye başlayan, yeni edebiyat anlayışı açısından bayağı heyecanlandığımız, umut verici bir yıldı. Yılın son çeyreğinde gelen bir Ezgi Polat kitabı olan Hiçbir Yerin Ortasında, başta anlatmak istediği konularla, bu konuları kurgulayış şekliyle, her şeyden bağımsız bir şekilde yeni bir anlatım türünü deneyerek, dili, tekniği son derece sağlam bir öykü kitabı olarak raflardaki yerini aldı ve yılın en iyileri arasına giren öykü kitaplarından biri oldu.

Kendisiyle çok güzel bir söyleşi gerçekleştirdim. Bu kapsamlı ve çok güzel geçen söyleşiyi okurken Ezgi Polat’ın öykü anlatıcılığını ne kadar çok sevdiğini ve son derece sağlam adımlarla edebiyatımız adına yol kat ettiğini göreceksiniz.

Buyurun Lütfen 

Ezgi Polat’ın yazı ile iletişime geçme isteği (insanlarla, dünyayla) ilk ne zaman başladı? İlkokulda mıydınız mesela yazma çukuruna ilk düştüğünüzde? Bu büyülü alanın içine dalma ve ne yaparsanız yapın oradan çıkamama hali ne zaman başladı?

Evet ilkokuldaydım. Eski defterleri karıştırdığımda yazdığım öykülere rastlıyorum. Yine de bu duruma bir milat belirlemek çok hoşuma gitmiyor. Bir şeyleri yazı ya da müzik aracılığıyla ifade etmek benim bir parçammış gibi hissediyorum. Böyle olunca içinden çıkamıyorsunuz zaten.

-Merak ettiğim şey şu aslında Endüstri Mühendisliği bölümü mezunusunuz. Tercihleriniz, istekleriniz yazma konusunda sizi nasıl tetikledi? Çünkü çalışırken, iyi bir işiniz varken bu işten çıkıyor ve sadece yazma, yazarak varlığınızı idame ettirme yolunu tercih ediyorsunuz. Çok zor. Kendimden biliyorum

İyi bir iş kavramı nedir, ondan çok emin değilim. Yazma emeğinin de gerçek bir karşılığının olmasını isterdim ama maalesef durum böyle değil. Şimdi yeniden çalışmaya başladım, çok yoğun bir işim var, okumaya yazmaya fırsat yaratabilecek bir düzen kuramadım henüz. Ama her seferinde bambaşka pratiklerin bana kattıklarını bir başka dünyada keşfetmek, onların yaşamımdaki yansımalarını, şeyleri algılayış biçimimi nasıl etkilediğini fark etmek beni mutlu ediyor. Hiçbir şey boşuna değil ve bu akış zor da olsa güzel.

-Öyküleriniz ilkin dergilerde, fanzinlerde yayınlanmaya başlıyor. Dergilerin bu yolculukta size kattığı şeyler ne oldu? Çünkü yayın dünyamızda dergicilik üvey evlatlık gibi pek görülmüyor/görmezden geliniyor.

Herkes her şeyi göremez. Böyle bir zorunluluk da yok elbette. Herkes gördüğünü kendi içinde bir dönüşüme sokup orada zenginleşebiliyorsa bu kâfi, kıymetli de. Yayın dünyamızdan kastın ne olduğunu açmak lazım. Yazarlar mı? Yayıncılar mı? Okurlar mı? Ticari bir çıkar elde etmek zorunda olan kurumlardan çok bir şey beklememek gerek. Onlar değer verse de kapitalist düzenin dayattığı vahşi isterleri yerine getirmek durumunda. Bence yazarlar da edebiyata gönülden değer veren okurlar da dergileri görüyor, önemsiyor. Elbette bu kısıtlı bir kitle ve dergilerin hayatta kalması için yeterli olmuyor.

-Hiçbir Yerin Ortasında. 6 öykü. 94 sayfa. İsmiyle, kapağıyla, öykü sayısı ve sayfa sayısıyla minimal bir kitabı elime aldığımda çok heyecanlanıyorum. Minimal olmasına karşılık dolu dolu metinler, öyküler ile karşı karşıyayım çünkü; bir okuyucu olarak bunu hissetmek heyecanlandırıyor beni. Ezgi Polat özelinde sorarsam nasıl bir zamandı sizin için bu öyküleri yazma süreci? Ya da nasıl bir süreçten geçiyordunuz öykülerinizi yazarken?

Her bir öyküyü farklı farklı dönemlerimde defalarca yazdım. Bu yüzden birbirinden çok ayrı gibi görünen duyguların ve ruh hallerinin etkisi altında kalmış olabilirim. Ama nihayetinde metni kendi teknik kriterleri ve duygusu içinde değerlendiriyor, öyle hareket ediyorum. Bununla birlikte bir metinle çok fazla uğraşırsanız her seferinde başka bir şey keşfetme fırsatınız oluyor. Bu öyküler için işlerin böyle yürüdüğünü söyleyebilirim. Genel olarak hayatımın epey zor bir dönemiydi diyebilirim.

Yukarıdaki soruyu biraz açmam gerekiyor şimdi. Kitabınıza ismini de veren Hiçbir Yerin Ortasında Sebastiao Salgado’dan bir alıntıyla açılıyor. Kaybolmuş, içi mühürlenmiş bir adamın öyküsü. İnsanın ruhen dağılışının, sonra toparlanmaya çalışmasının ama hayır yapamayışlarının öyküsü bu. Öykünün şimdiki zamanına döndüğümüzde ailesiyle beraber çok güzel bir yerde olsa da zihnin psikolojisi, duyguların yarattığı psikoloji insanın peşini bırakmıyor. Gidiyoruz bir yerlere (ya da dönüyoruz da diyebiliriz bunun için) ama kendi öykümüzün içinde yaşamak için gidiyoruz günün sonunda değil mi? Bu anlamda sürekli bir umut propagandasıdır gidiyor ama çaresiziz, umut veya mutluluk bir an için görebildiğimiz bir ışık huzmesi sadece diyebilir miyiz?

Elbette kendi öykümüzün içinde yaşayacağız, aksi mümkün değil zaten. Bence umut hep var ama derinlerde, vakti gelince yüzeye çıkıyor, bize kendini gösteriyor ve tekrar derine inerken peşine takılıp gitmemizi istiyor. Yapıyoruz da. Yoksa yaşamak pek mümkün olmazdı. Önemli olan da bizi o yolculuğa çıkarması. Gittiğimiz yerde her şeyin muhteşem olacağını vadetmeden.

Kıyıya Vuran. Bu öykünün katmanları biz okuyuculara aktardığınızdan daha fazla. Öyküde bir çocuk var çünkü. Doğan. Öyküde çok fazla hayal, çok fazla hayal kırıklığı, çok fazla umut, umutsuzluk fakat birçok noktada da belirsizlik var. Öykünün hissettirdiği belirsizlik duygusu belki de (biz okuyuculara bunu açık açık vermemenize rağmen) içi şiddet dolu bir öykü olduğundandır. Doğan’a annesiyle ilgili hiçbir şey söylenmiyor mesela. Fakat hissediyor o, farkındalığı inanılmaz derecede yüksek ve bu durum acayip bir büyüme hikayesini de beraberinde getiriyor. Öykülere çocuklar girdiğinde niye bu kadar ürperiyor ve içinde büyüme umudu taşımamıza rağmen bir belirsizlik kuyusuna düşüyoruz?

Çocukluk yaşamımızın temellerinin şekillendiği yer. Çocukluk deyince akla hep masum şeyler gelse de çoğu kez vahşiliğin, şiddetin öğrenildiği ilk evre burası. Çocuklar hesapsız oldukları için çok daha acımasız olabiliyorlar. Kıskançlığı, üzüntüyü, mutluluğu hepsini delilik içeren bir yoğunlukta yaşayabiliyorlar. Bahsettiğiniz öykülerin ürperticiliği çocuklukla ilgili değil bence. Büyüme öyküsü olmalarıyla ilgili. Büyümek, yaşamı kabullenmeyi, savaşmayı, şiddeti öğrenmeyi, sorgulamayı, yüzleşmeyi de beraberinde getiriyor. Bu da ister istemez ürpertici bir durum.

Başka Bir Boyutta. Bir kadının büyülü bir zaman içinde kendine yeni bir yer bulmaya çalışmasının öyküsü. “Büyülü bir zaman içinde kendime yeni bir yer bulma” ifadesi öykünün içinde geçiyor. (55. Sayfa) Böylesine naif bir ifadeye rağmen inanılmaz derecede tedirginlik veren bir öyküydü. Evli bir kadının bunalmış hali, kocasıyla olan ilişkisinin kadının erk ile olan ilişkisini (Toplumla, devletle, bir gece evlerinde kalacak olan Hasan ile) yansıtması, ‘hayır’ diyememe sıkıntısı, tüm bunlar izleğinde kadının kaçma ve kurtulma isteği. Kadınların (evli kadınların veya bekar kadınların) bundan başka çareleri yok mu? Bu öyküyü okurken kendimi çok sıkışmış hissettim mesela.

Buradaki sıkışmışlığı hissetmenize sevindim. Birçok şeyin çözümü beyinde. Kabullenmekte, inkâr etmekten vazgeçmekte. Bunu hepimiz biliyoruz aslında ama uygulayamayabiliyoruz. Şartlar, bize dayatılanlar, birey olamamamız, yetiştiriliş biçimimiz, konfor alanının cezbetmesi ve bütün bunların temelinde yatan toplumsal kodlar yüzünden ne istediğimizi bilemememiz, karar veremememiz, kendimizi çok geç ve zor bulmamız bu sıkışmışlığa neden olabiliyor. Bir de kadınsak sıkışmışlığın şiddeti artıyor. İşler bu raddeye gelene kadar beklersek maalesef kaçmaktan başka çare kalmıyor. Kaçmadan önceki son çıkış da o isyan hali bence. Önce kendimizi ikna etmemiz gerekiyor ve bunu ancak çıldırarak yapabiliyoruz.

Sığınak. Aslında yine Başka Bir Boyutta öykünüzde olduğu gibi çok basit, gündelik bir meseleden veya diyalogdan yola çıkılarak hayatın yön değiştirmesi, başka bir boyuta kayması. Bir telefon mesajı ile akşam yemeğine gelmeyeceğini yazma veya evin anahtarını almadan kapıyı çekip, evden ayrılış. Günümüz insanı neden mutsuz olduğunun çok iyi farkında ama çareyi bırakmakta değil de kurtarmakta veya görmezden gelmekte arıyor. (Kişisel gelişim mevzuları, bisiklet alma, yeni araba alma, ev değiştirme vb…) Siz öykülerinizde bu insan hallerini cesur bir yerden somutlaştırmayı tercih ediyorsunuz. Bunda kişisel hikâyenizin de rolü büyük diye düşünüyorum. Son hamleyi yapmak adına çok gereksiz şeyler yaptığımızı ve sorunlarımızı görmezden geldiğimizi düşünüyorum. Ne dersiniz?

Yanlış bir şeyler yapma korkusundan hiçbir şey yapamaz hale gelmiş olabilir miyiz? Açıkçası burada önemsediğim şey gittiğimiz yer neresi olursa olsun oraya kendimizi de götürdüğümüz. Komplekslerimizi, hırslarımızı, arzularımızı, endişelerimizi yanımızda taşıyoruz. Yani mekân ya da eşya değiştirmek iç huzurumuzu bulmamızı sağlamaz, kısa süreli bir aldatmacadır genelde. Yeni olan da sıradanlaştığı zaman sıkıntılar tekrar yüzeye çıkar. Hep aynı döngünün içindeyiz. Mühim olan bunu kabul edip birlikte yaşamayı öğrenebilmek galiba. Günümüz insanının içinde yaşadığı vahşi dünyada hayatta kalabilmesi için önce kabul etmesi gerekiyor. Çünkü o dünyayı kendisi yarattı. Ve evet son sözü söylemekten korktuğumuz için çok sustuğumuz ya da son hamleyi yapabilmek için uzunca bir süre saçmaladığımız oluyor. Çoğunlukla var olan gerçeği inkar ettiğimiz için.

-Aynadaki Bataklık ve Yunus öyküleri. Charlotte ve Pierre arasındaki ilişki, dışardan gelen bir şey olduğunda (bir duygu, hareket) insanın kozasının, kabuğunun hemen devreye girmesi. Sığınak alanına çekilip yönetiyorum zannederken duygularınızdan dolayı düşülen tuzaklar. Yunus öykünüzde de kişileri çoğaltmak istemeniz. Derdinizi çok karakter üzerinden anlatmak istemenizin ilişkilerdeki duygulara çok anlam katmaması aslında. Konunun bir şekilde büyüyor olması (Deniz başlı başına bir karakter gibi bu öykünüzde) fakat anlamının insan ilişkileri söz konusu olduğunda neredeyse aynı kalması… Aradıklarımızı bulabilecek miyiz? O insanı bulabilecek, o güzel duyguları hissedebilecek ve kendimizi bir gün gerçekten iyi hissedebilecek miyiz? Yoksa insan başlı başına huzursuz bir varlık mıdır zaten?

İkisi çok farklı öyküler ama ikisinde de kontrolün yitirildiği kırılma anları ve egemen olanın kendi çıkarı doğrultusunda olayları yönetme çabası var, belki buraların ortak olduğunu söyleyebiliriz. Uyumsuz olan huzursuzdur. Nihayetinde uyumlu bile olsak her şeye uyum sağlayamayız. Böylece huzursuz olduğumuz zamanlar olmaması mümkün değil bana kalırsa. Aradığını bulmak ne demek bilmiyorum. Bana her şeyin sonu gibi görünüyor. Benim dünyamda arayış biten bir şey değil. Bence yaşamın tadı da burada.

Bir söyleşinizde birkaç öykücünün de adı zikredilerek “Kuşak Öykücüsü” tanımlaması yapılıyor. Kuşak öykücüsü müsünüz? İlla bir tanımın içine veya bir gurubun içine yerleştirmeniz gerekmiyor kendinizi elbet. Merak ettiğim, duyguların, düşüncelerin, anlatımın, ifade ediş biçiminin ve dilin kuşak farkları var mı? Bu konuda önemli olan kıstas ne sizce?

Kendimi bir şeyin içine yerleştirmek istemiyorum. Dilin, anlatım biçiminin dönemsel farkları ve benzerlikleri olması çok normal. Şu anda bir kuşaktan söz edilebilir mi bilmiyorum. Yazılanların, dönemi nasıl ve ne biçimde yansıttığına, bir ortaklık yakalayıp yakalanmadığına bakmak lazım. Şüphesiz bu iş bir yerde esinlenme işi ve rüzgâr bazen birçok kişiye dokunup geçebiliyor.

-Yukarıdaki sorunun devamı niteliğinde, bu yeni kuşak, art arda gelen yeni yazarlar ve kitaplar Türkiye’nin yenilenen kültür sanat ortamına nasıl katkı sağlayacaklar? Çünkü her anlamda edebiyat, sinema, tiyatro, sahne sanatları yeni bakış açılarının olduğu, yeni ve taze alanların açıldığı bir dönemin içindeyiz. Ne söylemek istersiniz bu konuda?

Elimizde çok fazla imkân var. Ama bunu ne kadar iyi yönde kullanabiliyoruz, emin değilim. Kendimizi daha çok geliştirmeliyiz. Bu ülkede işler çığırından çıktı ve dönem dönem çıldırış anlarına tanıklık ediyoruz. Çok mücadele edip yenilmenin, tekrar ayağa kalkıp devam etmenin ne demek olduğunu bu farkındalığa sahip insanlar iyi biliyorlar ve bunu sanatına yansıtanların sayısı az değil. Azınlıkların sesinin, bastırılma çabalarına rağmen her seferinde daha gür çıkması, bunların sanat aracılığıyla temsil edilmesi çok kıymetli. Sürekli isyan halindeyiz. Bu isyanların bir çıktısı olacak elbet.

Kafanızda hiç roman yazmakla ilgili bir düşünce var mı? Yoksa öykülere devam mı?

Bu kitaptan çıkardığım uzunca bir öykü vardı. Onun novellaya ya da romana evrilmesi gibi bir öngörüm var. Fakat bu işlere belli olmuyor biliyorsunuz. Henüz çalışmaya başlamadım. İkinci kitabın yayımlanma aşamasında aklımda bir roman fikri de vardı. Çok azı kâğıda döküldü, daha çok notlar var elimde. Karar vermiş değilim ama öykü yazmak da bırakabileceğim bir şey değil. Önce ne çıkar şu an pek kestiremiyorum. Daha çok yaşamı soğurduğum bir dönemdeyim. Gerisini zaman gösterecek.

Teşekkür ederim.

Güzel soruların için ben teşekkür ederi

Dünyanın bütün çocukları Pal Sokağı’ndadır!

0

Kitabın yazarı Ferenc Molnar Budapeşte’de doğmuş, hukuk eğitimi almasına rağmen gazeteciliğe geçmiş ve Birinci Dünya Savaşı’nda savaş muhabirliği yapmış bir yazardır. Molnar’ın çok sayıda öyküsü ve romanı olmasına rağmen; yazarın, başyapıtı olarak kabul edilen ve yazarın tüm dünyada tanınmasına sebep olan kitabı; Pal Sokağı Çocukları’dır.

Bu kitapla Molnar, yoksul yaşantıları ve çocuk kalbinin nasıl işlediğini, çarpıcı bir dil ve duygusal bir anlatımla okuyucuyla buluşturmuştur. Molnar’ın bu ölümsüz eseri ile Pal sokağı çocukları tüm dünyada tanınmıştır. İyiliğin ve dürüstlüğün ölümsüzlüğünü kanıtlayan bir dünya klasiği olan Pal Sokağı Çocukları, 20. yüzyıl Macar edebiyatının en önemli üç eserinden biri seçildi. 2007 yılında kitabın birinci baskısının 100. yıldönümünde de kitabın kahramanı Nemecsek’in bir heykeli Budapeşte’ye dikildi ve Pal Sokağı Çocukları için büyük önem taşıyan arsa, aslına uygun bir şekilde inşaa edildi. Bugün Macar çocukların gurur kaynağı olan Boka, Nemecsek ve diğerleri aslında çocukluğun her yerde ne kadar saf ve ne kadar masum yaşandığının birer kanıtı.

Kitap, Pal Sokağı Çocuklarının okul çıkışında bilya oynadıkları ve macun derneği toplantılarını yaptıkları arsa üzerinde geçiyor. Bir tarafta yoksul Pal Sokağı Çocukları diğer tarafta onların rakipleri olan varlıklı Kızıl Gömlekliler, iki taraf arasındaki mücadelenin asıl sebebi, eski bir odun deposu olan arsa. Bu iki grup birbirlerine savaş ilan ediyorlar ama savaşın ne olduğunu bilmeden. Takım liderleri komutan edasında savaş stratejileri oluştutuyor. Takım üyeleri de onların kurallarından çıkmamaya özen gösteriyorlar. Küçücük bedenlerin istedikleri tek şey arsa dedikleri eski bir odun deposunda çocukluklarını yaşamak aslında. Hırs nedir öfke nedir tam olarak bilmeden mücadele ediyor iki taraf da.  

Kitapta önemli kırılma noktaları var; ki bunlardan bana göre bir tanesi kitabın kahramanı Nemecsek’in  gerçekten bir kahramanlık sergileyerek,  Kızıl Gömleklilerin arsasına gizlice girip, bir ağaç dalında onların toplantılarını dinlerken; “Pal Sokağı Çocuklarının arasında tek bir cesur çocuk yok.” sözünü duyup; – Olmaz olur mu hiç! “ diyerek, kendini riske attığı ancak Pal Sokağı çocuklarına sahip çıktığı anlar ve akabinde yaşanan olaylar. Diğer bir kırılma noktası ise; Nemecsek’in terzi olan babasının ölüm döşeğindeki oğlunun ceneza masraflarını karşılamak için gece boyu elindeki işi yetiştirmeye devam etmesi. Yazar,  burada bir babanın çaresizlik duygusu altındaki mücadelesine yer veriyor. Okuyucunun bu çaresizliği sorgulamasını istiyor.

Kitap, ortaokul düzeyinde okutulsa da çocukluğun saf ve temiz duygularını özleyen yetişkinlerin de okuyabileceği bir başyapıt. Akıcı bir dil ve üslupla kaleme alınmış, tekrar tekrar dönüp okunabilir.

Kitaptan geriye ne kaldı diye soracak olursanız? Nemecsek’in mücadelesi, Boka’nın adil bir lider olarak diğer çocukların gözünde kazandığı saygınlık, Kızıl Gömlekliler liderinin karşı tarafta olmasına rağmen Nemecsek hastalandığında onun için gerçekten endişelenmesi ve terzi babanın yürek burkan çaresizliği. Evet kitaptaki iyi niyet, saf ve temiz duygular; Dünyanın bütün çocuklarının Pal Sokağında olduklarının kanıtıdır aslında.

Festivalin tüm interaktif etkinliklerinde İşaret Dili çevirisi de olacak!

9. Pembe Hayat KuirFest’in İstanbul ayağındaki tüm söyleşi, paneller ve açılış gecesinde; İngilizce-Türkçe çevirinin yanı sıra İşaret Dili çevirisi de olacak.

23-26 Ocak tarihleri arasında İstanbul’da unutulmayacak bir festival yaşatmaya hazırlanan Pembe Hayat KuirFest’in dokuzuncu senesine dair ipuçları gelmeye başladı! 4 gün boyunca sürecek festival, onlarca filmin yanı sıra pek çok söyleşi, panel ve partiye ev sahipliği yapacak. Üstelik düzenlenecek tüm söyleşi ve panellerde İngilizce-Türkçe çevirinin yanı sıra İşaret Dili çevirisi de olacak!

8. Pembe Hayat KuirFest’in açılış aşamasında Pembe Hayat’ın YouTube kanalına konuk olarak festivalden bahseden ekip, festivalin engelli erişebilir hale gelmesi noktasında çalışmalara başladıklarını ve dokuzuncu sene için daha erişebilir bir festival kurgulayacaklarını söylemişlerdi. Konu üzerine çalışan KuirFest ekibi, 9. Pembe Hayat KuirFest’in İstanbul ayağında düzenlenecek tüm interaktif etkinliklerde İşaret Dili çevirisinin olacağını belirtti.

Filmlerde de İşaret Dili çevirisi olması için çalışan festival ekibi, onuncu senesinde daha erişebilir bir festivalle takipçileriyle buluşmayı hedefliyor.

23-26 Ocak tarihleri arasında düzenlenecek 9. Pembe Hayat KuirFest’i takip etmeyi unutmayın!

2019 Türkiye’de müzikte rap ve dark wave’in yükseliş yılı oldu

0

2019’a Türkiye’de müzik dünyasına damgasını rap vurdu. 2019 adeta Türkçe rap’in yılı oldu, daha çok bilindi, farkına varıldı, dinlendi, merak edildi ve de gündem yarattı. Dark wave akımı da yine yükselişteyken, Türkiye’den çıkan örnekler dünyada da bu alanda ses getirdi.

İşte yılın albümlerinden sizler için seçtiğimiz şarkılar. Ve tabii yılın en gündem yaratan şarkı ve klibi, Susamam.

Jakuzi – Hata Payı 

Altın Gün – Gece

Kül – Ait ve Dair

Eda Baba – Bir Küçük Tebessüm

Susamam (Çeşitli Sanatçılar)

Güney Marlen – Boş Lunapark

Bajar – Altüst/ Ser U Bin 

She Past Away – Disko Anksiyete

Aga B – Muaf

Mahmut Çınar – Bul Beni

Ayyuka – Maslak Halayı

Doğal Kaynaklardan Yeni İlaç Molekülerinin Keşfi (Mni Wichoni)

Konuk Yazar: Dr. Süleyman Özakın

Natura non facit saltum (Charles Darwin)

Sulak alanlar veya gezegenin 3/4’ünü çevreleyen su ekosistemleri canlılığın ve yaşamın önemli habitatlarındandır. Bunun en önemli nedenlerinden biri bu ekosistemlerinin temel bileşeni olan su moleküllerinin fiziksel, kimyasal ve biyolojik özellikleri bakımında diğer moleküllerden farklılık göstermesidir. Tüm bu özellikler su ekosistemleri yaşamsal ve varoluşsal açıdan özel kılan en önemli nedenlerden biridir. Suyun veya daha geniş anlamda su ekosistemlerinin canlılık üzerindeki tarihsel, sosyolojik, antropolojik ve ekolojik etkisi farklı disipliner araştırma alanlarınca incelenmektedir. Peki bu alanlar dışında su ekosistemlerinin günümüzün önemli sorunlarından biri olan ilaç keşfi açısından biri rolü var midir? sorusu temelinde okyanus ekosistemlerinin farmakolojik önemini son zamanlarda üzerinde yoğunca çalışılan bilimsel alanlardan biridir. Su ekosistemlerinin farmakolojik öneminin  daha iyi anlaşılabilmesi için  doğal kaynaklardan ilaç keşfi araştırmaları incelenmelidir.

İlaç araştırmaları, tüm dünyada geçmişten günümüze kadar oldukça dikkat çekici alanlardan biri olmuştur. Bu açıdan araştırmalara sağlanan ekonomik destekler göz önüne alındığında uzay araştırmalarından sonra en fazla bütçeli bilimsel araştırmaların uygulanma alanlarından biridir. Özellikle son yıllarda patojenlerin mevcut antibiyotiklere direnç geliştirmesinden ötürü kitlesel sağlık sorunları, tüm dünya ülkelerinin en önemli sorunlarındandır. Öyle ki 2015 yılının hemen başında ABD’de bu sorunun çözümüne yönelik araştırmalar için geniş bütçeli projelerin desteklenmesi ilgili otoritelerce onaylanmış olup bilimsel araştırmalar devam etmektedir. 

Enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde de kullanılan antimikrobiyallerin aşırı miktarda ve gelişigüzel kullanımı birçok bakteri türünün mevcut ilaçlara karşı dirençlilik geliştirmesine yol açmaktadır. Bundan dolayı, bakteriyel enfeksiyonlar dünya çapında halk sağlığını ciddi bir şekilde tehdit etmektedir. Patojenlerin mevcut ilaçlara dirençlilik kazanmasının yanısıra antibiyotiklere dirençli türlerin ortaya çıkması ve risk altındaki hasta sayısının gün geçtikçe artmasından dolayı, hem hastane hem de kitlesel enfeksiyonların tedavisinde kullanılmak üzere yeni ve daha etkili ilaçlara gereksinim duyulmaktadır.

Bitkiler ve mikroorganizmalar önemli ilaç öncülü bileşiklerin sentezinden sorumlu canlı gruplarıdır. Öyle ki şu an klinik kullanımı mevcut ilaç etkin maddelerinin % 70’inden fazlası bu iki doğal kaynaktan elde edilmektedir. Tarihsel gelişimini incelediğimizde eski dönemlerde özellikle tıbbi önemi olduğu düşünülen bitkilerin çeşitli hastalıkların iyileştirilmesinde kullanılması bugünkü etnobotanik temelli tedavi yöntemlerinin temelini oluşturmuştur. O dönemlerde mikroorganizmalar halen bilinmediğinden çalışmalar bitkiler üzerinde yoğunlaşmıştır. Bunun sonucunda tıbbi öneme sahip bitkiler belirlenmiştir.

Bundan yaklaşık 3000 yıl önce Maya’ların bazı tahılları sindirim yolu rahatsızlıkları tedavisinde kullandıkları,  Çin imparatoru Shen Nung’un sıtma tedavisinde bitkileri kullandığı, eski yunanda haşhaşın, acıların dindirilmesinde ve anestetik olarak kullandıklarına dair önemli tarihsel kayıtlar mevcuttur. Bugün bile Avustralya’da yaşayan Aborjin kabilelerindeki yerlileri, çeşitli yaraların tedavisinde, bağırsak rahatsızlıklarında, baş ağrısı gibi sorunların iyileştirilmesinde bazı bitkileri kullanmaktadır. Ayrıca günümüzde Çin, dünya genelinde bitki temelli geleneksel tıbbi tedavi yöntemlerinin en fazla kullanıldığı ülke konumundadır. 

1806 yılına gelindiğinde Afyon bitkisinden izole edilen analjezik özelliğe sahip Morfin ticari olarak saflaştırılan ilk doğal üründür. 1928 yılında A. Fleming tarafından Penisillin’in keşfi, mikroorganizma orjinli ilaç öncülü bileşik araştırmalarının başlangıcı açısından milat sayılır. Penisilin’in keşfinden sonra Selman Waksman’ın toprak mikroorganizması tarafından üretilen streptomisini keşfi ile yeni ilaç etkin madde keşfi alandaki çalışmalar özellikle mikroorganizmalar üzerinde yoğunlaşmıştır. Literatürde “mikrobiyal doğal ürün” olarak adlandırılan bu moleküller,  sahip oldukları özel kimyasal yapıları ve biyolojik aktivitelerinden dolayı önemli ilaç öncü bileşiklerdir. Bu bileşiklerin kanser, diyabet ve enfeksiyon gibi birçok hastalığın tedavisinde kullanılabilir olması farmakolojik endüstrinin en önemli araştırma alanını teşkil etmektedir.

Son yıllarda, farklı doğal kaynaklardan (deniz, mağara, bataklık, çöl, endemik bitkiler vb.) yeni mikroorganizmaların izole edilmesine ilişkin çeşitli metotlar uygulanabilmektedir. Bu habitatlardan mikroorganizmaların izole edilmesinin yeni ilaç öncülü moleküllerin keşfine yol açacağı tahmin edilmektedir. Bu amaçla gerçekleştirilen bilimsel araştırmalar sonucunda yeni ilaç öncülü moleküller tespit edilmekte ve ilaç etkinlikleri araştırılmaktadır.

Bilindiği üzere yeryüzünün %70’i denizlerle kaplıdır. Karasal habitatlara oranla biyolojik çeşitliliğin daha fazla olduğu denizler, 36 filumdan oluşan canlılar aleminin 34 filumuna ev sahipliği yapmaktadır (yaklaşık 2,2 milyon tür). Denizler; sahip oldukları sıra dışı (tuz konsantrasyonu, basınç, sıcaklık, ışık) abiyotik koşullarla karasal ortamlardan farklılık gösterirler. Bu sebepten dolayı denizlerde yaşayan canlılar bu sıra dışı koşullarda canlılıklarını devam ettirebilmeleri için çeşitli adaptasyonlar geliştirirler. Evrimsel ve mikrobiyal ekoloji açısından büyük öneme sahip ilaç öncülü moleküller, mikroorganizmaların bu tür ortam şartlarına en iyi şekilde adaptasyon sağlamasında çok önemli rol oynarlar.

Özellikle son yıllarda yapılan çalışmalar göstermiştir ki deniz mikroorganizmaları, sıra dışı habitatlara eşsiz fizyolojik ve metabolik adaptasyonlarından dolayı, farklı biyolojik aktivitelere sahip ilaç öncülü molekülleri yüksek kapasitede sentezleyebilme potansiyeline sahiptir. Mikrobiyal orjinli ilaç araştırmalarına önemli ve yeni bir boyut kazandıran deniz mikroorganizmalarından yakın zamanda ilaç öncülü moleküllerin keşfedilmesiyle bu mikroorganizmaların ilaç araştırmalarında en önemli doğal kaynaklardan biri olduğunu kanıtlamaktadır. 

Deniz mikroorganizmalarının ekolojik rolleri tam olarak bilinmemesine rağmen, karasal akrabalarındaki gibi organik materyallerin ayrışması ile ilgili görevleri olduğu düşünülmektedir. Bunun yanı sıra kompleks polimerlerin ayrışması, azot döngüsünde rol almaları, çeşitli patojen bakteri ve funguslara karşı değişken oranlarda inhibisyon etkisi gösteren kimyasal bileşiklerin üretilmesinden sorumludurlar. Bu durum deniz mikrobiyal çeşitliliğini, mikroorganizmaların yaşam ortamlarına adaptasyonunu ve ilaç öncülü molekül biyosentezinin mekanizmalarını açıklar niteliktedir. Örneğin;  bir deniz mikroorganizma grubu tarafından sentezlenen Diazepinomicin bileşiği oldukça yüksek bir potense sahip olup, antitümör ajan olarak binlerce kanserli hastanın tedavisinde kullanılmaktadır. Benzer şekilde bir başka deniz mikroorganizmasınca sentezlenen Salinisporamide bileşigi de farklı türlerinin kanser tedavisinde kullanılmak üzere ilgili otoritelerce onay almıştır. 

Gezegenimizin en önemli sorunlarından biri olan küresel iklim değişikliğinin okyanus ve denizler üzerindeki olumsuz etkisi bu habitatlarda yaşamakta olan tüm taksonomik gruplardaki canlıları etkilemektedir. Evrensel çapta halk sağlığını ciddi bir şekilde tehdit eden antibiyotik dirençliliği nedeniyle yeni antibiyotiklerin keşfine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu nedenle yeni ilaç öncülü molekülleri keşfi açısından da deniz/okyanus ekosistemlerinin ve biyolojik çeşitliliğin korunması oldukça elzemdir. Su ekosistemleri sadece insanlığın en önemli yaşamsal habitatları olmayıp bunun yanı sıra farklı hastalıkların tedavisinde kullanılan yeni ilaç moleküllerinin keşfedildiği doğal kaynaklardır. Bu nedenle de Lakota dilinde suyun yaşamın kendisi olduğu anlamını taşıyan `Mni Wichoni`  ifadesine bu açıdandan bakılması gerekmektedır.

Kaynaklar:

1) Özakin S, Ince E. Genome and metabolome mining of marine obligate Salinispora Strains to Discover New Natural Products. Turk J Biol. 2019;43(1):28–36.1807-136. 

2) WHO, Global Priority list of Antibiotic Resistant Bacteria to Guide Research Discovery and Development of New Antibiotics 27. Feb. 2017.