Eğitimde Görme Engelliler Derneği bünyesinde, bir grup müzisyen ve akademisyenin önderliğinde yürütülen Engelsiz Nota Projesi, görme engelli bireylerin küçük yaştan itibaren müzik ile erişilebilir olarak tanışmalarını sağlıyor.
Projenin web sayfası olan www.engelsiznota.org adresinden kabartma yazıcıdan çıkarılabilecek formatta erişilebilir notalar paylaşılıyor.Ve siteden indirilen notalar kabartma yazıcıdan çıkarılabiliyor ya da braille ekranlar yardımıyla çıktıya ihtiyaç duyulmaksızın okunabiliyor.
Engelsiz nota projesinden yararlanmak isteyen görme engelli bireylerin sitede yer alan üyelik formunu eksiksiz doldurmaları, görme engelli olduklarına ilişkin sağlık kurulu raporlarını ya da Aile, Çalışma ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nca düzenlenen engelli kimliklerini ister üyelik formunda yer alan bölüme yükleyerek, ister üyelik işlemini tamamladıktan sonra [email protected] adresine mail göndererek proje koordinatörlerine ulaştırmaları gerekiyor.
Proje detaylarına web sayfasından ve Engelsiz Nota tanıtım filminden sesli betimlemeli ve alt yazılı olarak aşağıdaki bağlantılardan erişebilirsiniz.
Irmak Zileli’nin Son Bakış romanını okumaya başladığımda Gürcistan uyruklu bir kadının, Tina’nın, beni bu kadar sarsacağını hiç tahmin edemedim. Zaten çoğu zaman bu tahmin edilemez durumlar sizi bulunduğunuz yerden alır ve hiç tahmin edemediğiniz bir yere götürür. Bunu size yapan şey bir romansa eğer; romana başladığınız andaki siz ile, romanın bittiği andaki siz arasında çok fark vardır artık.
Tina ile, Tina’nın bize doğru baktığı, son bakış anında tanışıyoruz. Yani ölürken. Aramızda yabancı uyruklu bir kadın olarak yaşayan Tina’yı yaşadığı müddetçe hiç görmezken onu ölüme götüren anlara şahitlik etmeye başladığımız anda tanımaya başlıyoruz. Onun da bir yaşamı olduğunu, onun da duyguları olduğunu, onun da aynı bizim gibi hissedebildiğini, düşünebildiğini, sevebildiğini görüyoruz.
Irmak Zileli ile çok kapsamlı, çok katmanlı, arşivlik bir söyleşi yapma mutluluğu ile paylaşıyorum. Kişisel olarak bana çok şey katan, beni bir okuyucu olarak tekrar düşünmeye ve yenilenmeye sevk eden Son Bakış romanı ve bu güzel söyleşi için kendisine teşekkür ederim. Son Bakış romanını okuyun lütfen. Bu çok güzel söyleşiyi de tabii.
Aynur Kulak: İlk sorum öğrenim gördüğünüz Sosyal Antropoloji üzerine olacak. Antropoloji ile ilgili şöyle bir tanımı alıntılayacağım: “Antropoloji, insanın biyolojik ve kültürel evrim süreçlerini geniş bir bakış açısı içinde ele alan tek bilim dalıdır.” Irmak Zileli ilk ne zaman yazmaya başladı? Yani Antropoloji eğitiminizi de göz önünde bulundurarak, bu eğitiminiz öncesinde mi başladı ve Antropoloji ile daha da mı sağlamlaştı? Yazma yolculuğunuzu en başından itibaren merak ediyorum aslında.
Irmak Zileli: Aslında kitapların ve dolayısıyla yazının içine doğduğumu söyleyebiliriz. Gazeteci bir anne ile yazar bir babanın kızı olunca… Çocukluğumdan anne-baba manzarası yemek masanın başında yazan, okuyan iki figür. Dolayısıyla ilk öykü çabası da okumayı yazmayı sökünce gerçekleşmiş. 8 yaşında yazdığım Balık ile Çocuk öyküsü. O ilk öykünün benim edebiyatımın ipuçlarını taşıdığını söyleyebilirim. Merhamet duygusu hâkim öyküye ve sekiz yaşındaki bir çocuk için belki şaşırtıcı olabilecek bir final. O finalde ne var? Bir çocuğun hayal kırıklığıyla tanışması var. Bir insan yazmaya ya da sanatla ilgilenmeye neden başlar? Dünyanın böyle bir yer olmasından duyduğu memnuniyetsizlik ya da huzursuzluk nedeniyle olsa gerek. Benim yazmaya başlama nedenlerimin kaynağında da bunun olduğunu düşündürüyor bu öykü bana. Küçüklükten itibaren duyulan bir rahatsızlık. Ama şöyle söyleyeyim, 8 yaşında başladım ve hep yazdım diye bir şey yok. İki haneli yaşlara geçtiğimde bir süre son derece başarısız şiir girişimlerinde bulundum. Sonra yine başarısız öykü girişimleri… Ve uzun bir ara. 11 yaşımdan 18’e kadar günlük tuttum. Bu da yazıyla ilişkimde önemli bir rol oynadı. Yazarak düşünme alışkanlığı, yazarak kendini ifade alıştırması olarak kalemimi çok geliştirdiğini düşünmüşümdür hep günlük tutmanın. Günlük, kişinin kendini irdelemesi için özgürleştirici bir alan. Yazıyı kendi karanlığına bakmanın, onunla yüzleşmenin aracına dönüştürmek, edebiyatta da yaptığım bir şey oldu başından beri. O yüzden aslında antropolojiye gelmeden önce psikolojiden söz etmek isterim. Çünkü ben aslında antropolog değil psikolog olmak istemiştim. Muhtemelen kendi ruh dünyama ve başkalarına yönelik merakım, insanı anlama arzum ve dertli biri olmak beni buna itti. Her liseli gibi etrafımın da dertli arkadaşlarla dolu olmasının bunda payı var mutlaka. Fakat istediğin bölüme girmek için dertli olmak yetmedi ve puanım tutmadığı için annemin ısrarlarıyla son tercihe yazdığım antropoloji bölümünü kazandım. Dediğiniz gibi antropoloji insanı anlama yolunda temel bir bilim. Adı üstünde insan bilimi. İnsanı sadece ruhsallığıyla değil, yaşadığı zamanın, coğrafyanın ve kültürün içinde değerlendiren, anlamaya çalışan bir bilim. Kültür demek aslında aktarım demek. İnsanı anlamamız için onun bireysel yaşantısının sınırlarını aşmak mecburiyetindeyiz, nasıl bir kültürün içine doğduğunu, ailesini, yaşadığı coğrafyayı bütünlüklü bir bakış açısıyla kavramadan insanı çözümlemek mümkün olmaz. Mutlaka ki antropoloji bana bu bakış açısını kazandırdı. Romanlarımda da karakterleri hep aile tarihleri içinde inşa etmiş olmam, birkaç kuşak geriye doğru giderek kurgulamam bu bakış açısıyla ilgili olsa gerek.
Aynur Kulak: O zaman hemen sormak isterim. Eşik, Gözlerini Kaçırma ve Gölgesinde romanlarınız. Dönemler mevzuu bahis bu romanlarınızda. Kuşaklar var. Özellikle kadın odaklı kuşaklar. Fakat görünürde bunlar olmasına rağmen; (dönemler, kuşaklar, kuşak çatışmaları, büyüme hikayeleri, arayış, eşik atlama vb.) hikayelerin derininde dönemlere göre bu toplumda değişmeyen tek şey kadın meselesi. Hızla değişimler olmasına ve siber bir çağa, dijital kuşaklara adım atmamıza rağmen kadının var olabilme mücadelesi değişmiyor. Ne dersiniz? Yani bu romanlarınızı dönemlere göre bir kilometre taşı gibi düşünürsek bu size kendinizi nasıl hissettiriyor? 80’lerdeki mücadele ile şimdiki dertler ve mücadele arasında olayları çok hızlı duyuyor olmamız dışında bir fark yok gibi! Ki bu hissiyat bence Tina’yı size getirdi ve Tina hikayesini yazmanızı istedi.
Irmak Zileli: Ben o kadar karamsar değilim, mutlaka bazı değişimler oluyor, gerçi bu değişim hep ileriye doğru değil, bazı noktalarda ilerleme olurken bazı noktalarda gerileme de olabilir, tabii bu konuda sosyolojik bir araştırmam yok, afaki gözlemleri dile getirmeyi de yararlı bulmuyorum. Ancak benim romanlarımda size bu hissi veren şey belki de temel bazı problemlerin, hem insana hem kadına dair, kuşaktan kuşağa aktarıldığına odaklanmamdır. Söz gelimi Gözlerini Kaçırma, annelik ve kadınlığın, hatta sevgisizliğin aktarımı üzerine bir roman. Kadına dayatılan misyon ve kuralların onun kendi ruhu ve iç dünyasıyla bağını nasıl kestiğini anlatmaya çalışmıştım. Bu gerçeklik bütünüyle değişmedi belki, kadınlar hâlâ benzer dertlerle boğuşuyor elbette ama bir yandan da buna karşı dirençte, uyanışta, kadınların itiraz etme kapasitesinde ve bu kapasiteyi kullanma iradesi göstermelerinde değişen pek çok şey var. Nitekim Gözlerini Kaçırma’daki üç kuşak kadından sonuncusu anneannesinin ve annesinin asla kalkışamayacağı bir şeye kalkışıp babasız çocuk doğurmayı göze alan bir kadın. Bugün çoğunluk böyle bir cesareti gösteremez ya da toplum hâlâ bu deneyimlere hazır değil belki ama 30 yıl öncesiyle de tümüyle aynı olduğunu söyleyemeyiz. Hikayelerin derinindeki ortaklıkla ilgli bir diğer sebep de aslında her birinde kadınların etrafında gelişen mesele ve dertlere yoğunlaşmış olmakla birlikte bunların insan denen varlığın ortak meseleleri olduğunu, varoluşa dair sorular içerdiğini görürüz. İnsan ve hikayesi bir soğana benziyor. Dış kapuk dışarıdan bakıldığında görünen olay, belki dış görünüş; kapuğu soya soya cücüğe ilerlediğimizde, cücük insanın özü ve o öz oldukça evrensel meseleleri temsil ediyor. Evrensel olduğu kadar da tüm zamanlara ait dertlerimiz var. Bizzat insan olmaktan ileri gelen. Bu dertler ile dış kabuk arasında bağlar var, yaşadığımız hayat, hikayemiz, pratiğimiz bu özden gelen kokular ve renklerle şekileniyor, ordan doğuyor. O yüzden bir hikaye anlatacağım vakit, ısrarla hep o öze, merkeze, derindeki cücüğe ulaşmaya, ona dair sorular sorarak hikayeyle bağlarını kurmaya çalışıyorum. Bu da belki bahsettiğiniz o ortaklık, evrensellik, zamansızlık hissini doğuruyor. Tina’nın bütün diğer roman karakterleriyle bağı da buradan geliyor olabilir. Zira ben göçmen bir kadının hikayesini anlatırken onu göçmenliğine sıkıştırsaydım eğer, yani onun insan ve kadın olmaktan doğan meselelerini unutarak, sırf bugünün dünyasında, bu ülkede yabancı olmaktan gelen dertlerine odaklansaydım, Tina tek boyutlu kalırdı ve sizde bıraktığı o öteki karakterlerle arasındaki bağ duygusu oluşmazdı. Bırakın benim önceki romanlarımdaki karakterlerle bağı, okuyan için de yabancı bir kadın olurdu. Göçmen, yabancı bir kadın. Ki zaten romanın meselesi de bu, Gürcü, Ukraynalı, Moldovlyalı, Özbek göçmen kadınların bizim gibi insan olduğunu hatırlatmak, bir hikayeleri olduğunu ve bizimle benzer varoluşsal dertlerle boğuştuklarını göstermek. Bu anlamda belki ben önce kendime yakın addettiğim kadınları yazarak Tina ile aramdaki engelleri kaldırmış olabilirim ve bu anlamda siz de pekâlâ haklı olabilirsiniz.
Aynur Kulak: Tüm bu söylediklerinize istinaden Son Bakış’a ve Tina’nın hikayesine geçebiliriz. Tina, Gürcistanlı bir kadın. Türkiye’de kimi kimsesi yok. Yatalak bir kadına bakıyor. Onu gören, varlığından haberdar kimse yok çevresinde. Sizin de yukarıdaki cevabınızda belirtiğiniz gibi yabancısı olduğu bir toplumda kendini insan gibi hissetmek istiyor. Bunu hissetmek için de o kadar basit şeylerin olmasını; (mesela gittiği lokantada tanınmak, bu topluma ait hissetmek için Türk kahvesini bile sevmeye çalışmak) istiyor ki; bunlar onun varlık mücadelesi için büyük farklar yaratacak çünkü. Bir gün yanlış anahtarı aldığı için çıktığı eve giremiyor ve çatıdan girmenin yollarını ararken, düşüyor. Düştüğü yerdeki birkaç dakikasına şahitlik ediyoruz. Böyle bir hikaye zihninizde ilk ne zaman belirdi diye sormayacağım. Böyle bir hikayeyi yazıp bitirdikten sonra kendinizi nasıl hissettiğinizi sormak istiyorum?
Irmak Zileli: Tina’nın özel bir yeri oldu bende. Açıkçası onunla kurduğum bağı da bütünüyle anlamak ve kendisiyle vedalaşmak için benim de zamana ihtiyacım olacak. Pek çok okurdan duyduğum şu cümleyi ben de kendim için dile getirebilirim: Sevdiğim birini kaybetmiş gibi hissettim. Diğre yandan romanı bitirdiğimde yüksek bir doygunluk hissi vardı. İyi bir metin olduğuna duyduğum inançtan öte sevdiğimiz birine son dakikalarında eşlik edebildiğimizde hissettiğimiz o görevini hakkıyla yerine getirebilme duygusuydu bu. Bu söylediğimin katiyen bir böbürlenme ya da vicdan temizliği yaparak kendini tatmin etme olarak algılanmasını istemem. Romanı yazarken Tina benim için bir başkasıydı. Başkasının acısına, yaşadıklarına bakarken bir yandan o kişiyle bağ kuruyorsunuz elbette ama bir yandan da o kişinin acısına neden olan haksızlıkların, düzenin, insanlığın bir parçası olarak kendinizin de sorumlu olduğunuzu fark ediyorsunuz. Bunu soyut anlamıyla söylemiyorum, yani hepimiz bu dünyada yaşıyoruz ve sorumluyuz gibi afaki bir düşünceden söz etmiyorum. Bizatihi romandaki Seval gibi ya da Tina’yı görmezden gelen diğerleri gibi davrandığım anlar olduğunu görmemi sağladı Son Bakış’ı yazmak. Başkasının acısına bakmanın böyle de bir tarafı var ve aslında galiba çoğunlukla bu yüzden görmezden geliyoruz, başımızı çeviriyoruz; görürsek sorumluluk almamız gerekecek, en başta da kendimize karşı, kendi hatalarımızı düzeltme sorumluluğu kast ettiğim. Bir statü elde ettiğimde hoyratlaşan taraflarımla yüzleşmemi sağladığı için Tina’ya müteşekkirim. Onun hikayesini yazmak beni daha iyi bir insan haline getirdi. Bu iyiye işaret, çünkü yazarını dönüştüren bir hikaye okurunda da aynı etkiyi yapacaktır. Tabii yüzleşme bir süreç, hayat insanı sürekli sınar, gerçekten yüzleşebildin mi, görmeni sağlar. Tekrar tekrar gözden geçirmen gerekir kendini. Bir kitap okuyunca ya da yazınca hayatı değişmez insanın ama hayatında bir şeyler değişebilir. Ben de Son Bakış’ı bitirdiğimde bir şeylerin değiştiğini hissettim. Bu değişimin bir diğer tarafı da yazarlığımla ilgili aslında. Önceki metinlerimde yarattığım karakterler çoğunlukla kendime benzeyen, benim dünyamdan insanlardı. Kendime bakarak meseleyi derinleştirdiğim, kendimdeki bir derdi aktardığım metinler oldu onlar. Kendimden yola çıkıp başkalarına yöneldiğim, kendimi irdeleyerek başkalarını anlamaya çalıştığım, içten dışa yönelen bir bakış da diyebiliriz. Fakat Son Bakış’ta yolu tersinden yürüdüm. Başkasına bakarken kendimi daha iyi görebildim sanki. Başkasının meselesi, derdi beni kendime ulaştırdı. Burada benmerkezci bir yaklaşımdan söz etmediğimi anlıyorsunuzdur. Yollar her durumda bana çıksın gibi bir çabayı kovalıyor değilim. Ama edebiyatçının kendisiyle uğraşmadıkça yol alamayacağını da düşünüyorum. Belki de kendimiz ve başkası o kadar da birbirinden ayrılabilir varlıklar değil. Birbirine ayna tutan, etkileyen ve birbirine mecbur olan… Bu mecburiyetin farkına varılması da kuşkusuz Son Bakış’ın meselesiyle birlikte düşününce epey anlam kazanıyor.
Aynur Kulak: 2017 yılında verdiğiniz bir söyleşide; “Birimizin hayatı, binlercemize aittir.” demişsiniz. Yukarıdaki cevabınıza istinaden bu söylediğiniz cümle iki yıl öncesine ait ama bir çemberin tamamlanması adına söylenmiş sanki, Tina’ya giden yolda. Tina yerde yattığı o birkaç dakika boyunca etrafına toplananların sarf ettiği sözler yine durumu tam anlamayan insanlardan oluşurken Tina iç çamaşırının kirli olup olmadığını düşünüyor mesela. Çünkü hastaneye gittiğinde utanabilir. Son Bakış toplumdaki korkunç yabancılaşmayı ‘Tina’nın anlattıklarından ziyade’ insanların yerde yatan ve can çekişen o kadınla ilgili yaptığı o kısa yorumlarda çok iyi veriyor. Siz umutlu bir cevap vermişsiniz yukarıda fakat alınacak çok yol var insan olma yolunda sanki. Ne dersiniz?
Irmak Zileli: Alınacak çok yol olduğu muhakkak. Öyle düşünmesem zaten bu romanı yazma ihtiyacı duymazdım. Umutlu yaklaşımım her şeyin çok iyiye gitmekte olduğuna ya da gidişatın o yönde olduğuna inançtan çok, iyi ile kötünün hep bir arada yaşandığını düşünmemden ileri geliyor. Sadece kötüyü görmenin bize bir faydası yok, o kötü deneyim yaşanırken ordan çıkabilmemiz için tutunacak dala ihtiyacımız var. Ki gerçek de bu. Yani polyanacılık oynamıyorum. Kötüyü görmek ve tespit etmek, iyiyi yok saymaya yol açmamalı. Umut buralarda, umut mesela Seval’in tüm zorbaca davranışlarının yanında dans etmeyi isteyen bir tarafı olmasında, ya da Tina’ya haksızlık ettiğinde bunu onarmak için çocukça ve küçük de olsa bazı telafi çabalarına girişmesinde. Demek ki insanın içinde iyilik de kötülük de bir arada bulunuyor, sizin hangisini uyandırıp hangisini beslediğinize bağlı pek çok şey. Topluma sen kötüsün, sen nefret yüklüsün, sen ırkçısın diyerek ordan bir iyilik ya da dönüşüm çıkartabileceğimize inanmıyorum. Tina’nın etrafında toplanan o insanların ağırlıklı tepkisi söylediğiniz gibi bunda haklısınız ama, merhametin işaretleri de yok değil. Yine de yardımcı olmak isteyenler var. Bunu bilinçsizce yapanlar var. Onu orada bırakıp gitmiyorlar en azından, değil mi? Okurun sadece Tina’yla değil bu karakterlerle de bağ kurmasını istedim. Tina’yla bağ kurmak daha kolay, çünkü o mağdur, kimse mağdur tarafla arasındaki benzerlikleri, ortak noktaları bulmakta zorlanmaz. Peki ya kötülükler? Etraftaki o insanların duyarsızlığı, vurdumduymazlığı, hoyratlığı bizde hiç mi yok? Okurun kendi içindeki kötülükle de yüzleşebilmesini istiyorsa yazar, o kötülüğü kopkoyu hale getirmemesi gerekir. Kimse tümden kötü biriyle kendi arasında ortaklık kurmaya yanaşmaz. Oysa buna ihtiyacımız var, yani gerçek bir yüzleşmeye… Okurun “Seval’in Tina’ya ettiği haksızlıkları benim de yaptığım oluyor galiba” diyebilmesi, yani içindeki kötücül tarafları fark edebilmesi için Seval’in dans etmeyi isteyen biri olduğunu da vermeniz gerekir. Edebiyatta ya da sinemada şeytan ve melek ikiliği üzerinden kurulan hiçbir karakter kimseyi kendi içindeki kötülükle yüzleştirmeye yaramamıştır. O kadar kötü bir karakterin bize benzer bir tarafı asla olamaz çünkü ve bu bizim bu kötülükten nasibimizi almadığımıza kendimizi inandırmamız için inanılmaz bir fırsat sunar. Görüyor musunuz soru beni nerelere getirdi, uzaklaşmış gibi görünüyorum biraz belki ama… Aslında öyle değil. Diyeceğim o ki, diyalektik her şeydir! Umut ve karanlık iç içe, tıpkı iyilik ve kötülük gibi.
Aynur Kulak: Aslında Son Bakış daha çok, bakma ve baktığı şeyi görme (Baktığımız ama hiç görmediğimiz, görme noktasına geldiğimizde hikayesi ile ilgili hiçbir şey bilmediğimiz) duyusu üzerine kurulu. İlk etapta böyle gözüküyor. Ama roman bence ses üzerine, duyma meselemiz üzerine kurulu. Tık tık tık… Görüyoruz evet (artık görüyoruz diyeyim, yere çakıldıktan sonra) fakat hala duymuyoruz onu. Tık tık tık… Ses, sesler, ses duyusu sizin için neyin ifadesi? Bu birinci sorum olacak ses üzerine, ikinci soru olarak da; Tina ilk önce onu anlamamızdan ziyade, onun sesini duymamızı istiyor. Seslerini az duyduğumuz, nasıl bir sesi vardı diye sorulsa cevap veremeyeceğiz özellikle, çok fazla -aynı Tina gibi- yabancı uyruklu kadın var. Ve aslında Tina roman boyunca anlatıyor ama onun sesini yine hiç duymadan anlattıklarına şahitlik ediyoruz. Bu durum kadınlar söz konusu olduğunda, özellikle göçmenseniz, yabancı uyruklu bir kaçaksanız, mülteciyseniz hep böyle devam edecek bir durum öyle değil mi?
Irmak Zileli: Kelimelerin olmadığı yerde kendimizi ifade edebileceğimiz son çarelerden biri ses. Son ama en güçlü belki de. Dilimiz, sözcüklerimiz elimizden alındığında kendimizi nasıl dile getireceğiz? Tina’nın dili burada geçmiyor, kendi dilinde konuşacak olsa onu anlayacak kimse yok. Beş katlı apartmanın çatısından düştüğünde ise konuşacak halde değil artık ve ancak bedeninin seğirmesiyle avucuna batmış anahtarın asfalta vurunca çıkarttığı tık tık’ların onun sesini duyurabileceği bir noktada. Tina’nın aile geçmişinde onun gibi dilsizleştirilen, konuşması imkansızlaştırılan, başkalarıyla iletişime geçmesi engellenen kişilerin bulduğu bir çareyi de hatırlatıyor bu tık tık’lar. Aslında insanlık tarihinde pek çok hapishanenin hücre duvarında yankılanmış bir ses bu. Mahkumların birbirleriyle haberleşmek için bulduğu şifreli bir dil, duvarların yardımıyla yaratılan bir ses ve ritimle konuşmak, insanların iktidarın engellemelerine karşı buldukları bir yol. Öyleyse tık tık’lar ya da ses çıkarmak bir yanıyla bastırılmaya, engellenmeye karşın sesini duyurmanın bir yolunu bulmak demek. Kelimelerimiz olmasa da sesimizi duyurabiliriz. Ve aslında anlamak isteyen, bu sesi duymaya açıksa bizi anlar. Anlaşmamız için belki de illa ki aynı dili konuşmamız gerekmiyordur. İnsan ötekiyle ilişki kurmak istediğinde bunun bir yolunu bulur. Kaldı ki kelimeler iletişim aracı gibi görünse de bazen engel de oluşturabilir. Tina’nın durumunda onlar yabancı şeyler. Yanlış anlamalar zincirini de başlatabilir mesela değil mi? İskender isteyecekken, işkembe demesi, sonra işkence demesi gibi. İyi bilmediğimiz bir dilde konuşmaya zorlandığımızda o dilin sözcükleri ağzımızda büyüyen lokmalara dönüşebilirler. İletişime değil suskunlaşmaya neden olabilir bu yabancılık. İşte Tina’nın etrafı bu yabancılık hissiyle sarılmışken, kendi dilinde konuşması, konuşsa da anlaşılması imkansızken, buna bir de aile tarihinin, aile üyelerinin bireysel geçmişindeki susturulmalar, bunların aktarımları eklendiğinde romanda ses duyusunun anlamı derinleşiyor. Tina’nın bu ülkede kendini hayalet gibi hissetmesini de buna ekleyince… Bir türlü görülmediğini, fark edilmediğini hisseden biri için ses çıkarmak yine son çarelerden biri gibi gelir bana hep. Çünkü birini görmezden gelseniz de, ani bir sese tepki verirsiniz değil mi, refleks olarak döner bakarsınız en azından. Tina o çatıdan düştüğünde muhtemelen büyük bir gürültü olmuştur ve orada bulunan herkes en az bir kez dönüp bakmıştır. İşte Tina’nın ilk kez fark edildiği anın o çatıdan düştüğü an olması, sese tepki vermeme şansımızın olmamasından da ileri geliyor biraz. Tina düştü ve bu büyük bir gürültü kopardı, gel de onu görme, mümkün mü? Ses duyusunun benim için anlamından söz etmişsiniz, bununla ilgili olarak bir okurumun yorumu geldi aklıma, önceki romanlarımda sesler tespit etmişti. Bunlar çın çın gibi, Son Bakış’taki tık tık gibi seslerdi. Kelimelere muhtaç olmadığımız sesler. Ama mesela çığlık da değil. Hareketin doğurduğu sesler. Bunları oldukça sık kullandığımı fark ettirmişti bana. Bir diğer okur da kokuları çok kullandığım yorumunu yapmıştı. Biri işitme, diğeri koku duyumuzla ilgili. İki romanımın isminin ise görme duyusuyla bağı düşünülecek olursa; Gözlerini Kaçırma ve Son Bakış… Görme, görülme ile ilgili bir meselem olduğu yorumu da yapılabilir pekâlâ. Tıpkı Tina gibi. Belki de Tina’yla en derin bağ kurduğum yer burasıdır. Yok sayılmaya karşı bir tepkidir tüm bu sesler, kokular ve bakışlara yapılan vurgular. Sorunun ikinci kısmına gelince… Tina’nın sesini duymuyoruz evet ama iç sesini işitiyoruz. İç ses, bence edebiyatın en güçlü anlatım aracı. Sinemada iç ses her ne kadar kullanılmaya çalışılsa da esas anlatım aracı olamıyor mesela. İç ses, edebiyatla müsemma. Gerçeklikte insanların iç seslerini duyabilseydik ne olurdu? Her şeyin o denli deşifre olduğu bir yerde hayat sürdürülebilir olmaktan çıkardı elbette. Ancak edebiyat için bu bir şans. İnsanların eylemleri, ya da söylediklerinden öte iç sesleri bize o insanın derinliğini kavrama, görme, anlama olanağı sunuyor. Tina’nın sesini duymuyoruz belki ama ruhunun derinliklerine nüfuz edebiliyoruz. Bu da sesini duymadığımız, konuşmadığımız, hatta görmezden geldiğimiz insanların iç dünyalarının ne kadar zengin olabileceğini hatırlatıyor bize. Sustuğu için bir hikayesi olabileceğini aklımıza getirmediğimiz insanların iç sesleri var. O iç sesi zihnimizde kurgulasak mesela, o insan bir anda başka bir varlığa dönüşebilir bizim için. Hayatta bunu deneyebiliriz, çok da işe yarar. Size sesini çıkaramayan birinin o an aklından geçenlerin ne olabileceğini, yani hislerini duymaya çalışın, o bir şey söylemediği halde yapın bunu, kim bilir neler duyacaksınız. Edebiyat insanın iç sesini kelimelere dökerek, yazıya aktararak aslında bize hayatta yapamadığımızı yaptırdığı için ruhumuzu ve zihnimizi zenginleştiriyor. Bu nedenle Tina’nın sesini duymadığımız fikrine katılmıyorum. Evet romanın kendi gerçekliği içinde etraftaki karakterler duyamıyor ama biz okur olarak duyuyoruz. İşte edebiyatın muktedir olduğu şey tam da bu, sesini çıkaramayanların iç sesini duyulur kılarak gerçekliğe etkide bulunmak. (Bu arada muktedir kelimesi iktidar olmakla, hatta siyasi bir güç olarak iktidarla karıştırılıyor son dönemde, oysa muktedir bir şeyi yapabilme gücü olan demektir, ben de bu anlamıyla kullanıyorum.) En azından bu romanı okuyanlar romanın içindeki kişilerden ayrışabilirler. Bu açıdan düşündüğümüzde sorunuzun son kısmına katılmıyorum. (Bu söyleşinin umutlusu benim.) “Bu durum kadınlar söz konusu olduğunda, özellikle göçmenseniz, yabancı uyruklu bir kaçaksanız, mülteciyseniz hep böyle devam edecek bir durum öyle değil mi?” diye sormuşsunuz. Hep böyle devam edeceğini düşünsem yazamazdım, hep böyle devam etmeyebileceğine inandığım için, buna bir etkide bulunabileceğimizi düşündüğüm müddetçe yazmayı sürdürebilirim. Büyük etkiler, büyük dönüşümler olmayacak belki ama ben “zerre”lerin kıymetine inanıyorum. Değişimin o zerrelerin zaman içerisinde büyük bir etki yaratmasıyla gerçekleşeceğini düşünüyorum. Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabının yazarı Clarissa P. Estes’in bir mektubu yayınlanmıştı. Orda şöyle diyordu: “Bizim görevimiz bütün dünyayı tek seferde düzeltmek değil, ama onarım için dünyanın bir bölümüne ulaşabildiğimiz kadar uzanmak. Bir ruhun yapabileceği herhangi bir, küçücük ve sakin şey başka bir ruha yardımcı olabilir, bu zavallı acı çeken dünyada birine yardım etmek gayet yeterli olacaktır. Dramatik bir değişim için gerekli olan bu davranışı, arttırmak, arttırmak, ve daha çok ekleyerek devam etmektir.”
Aynur Kulak: Tina anlatmaya başlar başlamaz ilk annesi ve ninesiyle bağ kurmaya çalışıyor. Ömrü onlar üzerinden bir resmi geçit gibi seriliyor gözümüzün önüne. Erk toplum (Düştüğü yerde gözlerini ona dikmiş vaziyette bakanlar) ve babası onun anlattığı hikayenin hem baş rolündeler aslında hem de dışında kalıyorlar. Çünkü bir kadının (genelde tüm kadınların aslında) -Tina’nın hikayesi- gücü elinde bulunduran erk toplum üzerinden değil de ailenin diğer kadınları üzerinden hayat buluyor. Başta ailelerimizdeki kadınlarla olan bağımız olmak üzere kadınlarla kadınlar arasındaki bu kuvvetli bağı biraz açmanızı rica ediyorum. Çünkü erk olan her şeye karşın ben hep, asıl meselenin ve tüm meselelerin kadınların birbirleriyle olan ilişkilerinden kaynaklı olduğunu düşünürüm. Bundan sebep belki de savaşları hep erkekler çıkarır. Kadının içine doğduğu evrenle düşünce, iletişim, dirayet, bağ kurma, tutunma vb… birçok şey olması gerektiği gibi iken, erkekte var olmanın şartı iktidar olarak gücünü ortaya koyma, varlığını ortaya çıkarma adına kurulu olduğu içindir belki de buna sebep. Cevabınızı, yorumunuzu en merak ettiğim soruyu soruyorum size şu an. Ne söylemek istersiniz?
Irmak Zileli: Süregelen patriarkal düzen içinde erkeklik iktidar kavramıyla özdeş olmuştur. Savaşları çıkaran, ülkeleri yöneten, en küçük birimden en büyüğüne dek karar mekanizmalarının başında bulunan hep erkekler. İlkokul sıralarında bize ezberletilen şu cümleden de belli değil mi: Toplumun en küçük birimi ailedir, ailenin reisi babadır. Ailenin reisi baba ise toplumun reisi de babadır… Dolayısıyla toplumda sözü geçen, erk sahibi olan erkekler olarak görülür. Kuşkusuz ki bu mesele biyolojik olarak kadınlık ya da erkeklikle ilgili değil, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir sonucudur. Öte yandan bu eşitsizliğin sonucu olarak kadınların erk ve iktidardan uzak tutulmaları, ezilen cins olarak ötelenmeleri, yok sayılmaları bir yanıyla olumsuz bir durum yaratmış olmakla birlikte bir yandan da katı, sabit, kapalı, muhafazakar bir kimlik inşa etmelerinin de önüne geçmiştir. Kadını, öteki ezilenlere, normdışı olana yaklaştırmış, bu da bence onun iletişim, bağ kurma becerilerini beslemiştir. Erk ve iktidar sahibi olmak, kişiyi katılaştıran, dolayısıyla değişmeye kapalı hale getiren, başta kendi statüsü olmak üzere var olan statükoyu korumaya meyyal kılan bir şeydir. Tam da bu yüzden herhangi bir alanda kazara iktidar olan bir kadının da hızla patriarkal kodlarla hareket ettiğine tanık oluruz sık sık. Bu demek değil ki kadınlar edilgen ve pasif kalsın, böyle daha güzeller(!). İnsanın, kadın ya da erkek fark etmeksizin eril ve dişil tarafları var. Eril tarafı insanı eyleme geçmeye, etkin olmaya yöneltirken, dişil tarafı yeri geldiğinde geri çekilmeyi bilmeyi öğretir mesela. Bu ikisinin dengede olabildiği durumlarda kadınlık ve erkeklik rollerinin dengesini ve insan olmanın güzelliğini yaşayabiliriz sanıyorum. Ancak iktidar ve güç sahibi olmak insanı sarhoş edebilir ve eril tarafını fazlasıyla beslerken, dişil tarafı ihmal etmesine neden olabilir. Soruya dönersem, Son Bakış’taki kadınlar, iktidar sahibi olmayan, öte yandan sizin deyiminizle dirayetli, güçlü kadınlar. Güçlerini iktidardan değil de sanki bu eril ve dişil dengesinden alıyorlar. Bir yandan zorluklar karşısında başı dik bir halleri var, bir yandan da dişilliklerinden gelen şefkatten tümüyle yoksun değiller. En azından Tina son anlarında tutunacak şefkatli anılar bulabiliyor. Sertliklerine rağmen böyle bu. Bütünüyle ortadan kalkmış değil annesinin de ninesinin de o şefkatli tarafı. Romanda kadınlara böyle bir rol vermemin bir nedeni belki derinlerde bir yerde kadının bu güçlü tarafını ona hatırlatma arzusu olabilir. Zira bütün romanlarımda güçlü kadınlar var. Bu gücü, erk sahibi olmaktan ya da eril taraflarının baskınlaşmasından almadıklarını hatırlatayım. Tina’nın anne ve ninesiyle bağ kurma arzusunun bir nedeni onlardan bu gücü devralma arzusu olabilir. Son anlarında, onu doğuran kadın ve manevi doğumunda, bir insan olarak yetişmesinde payı büyük olan ninesini yanına çağırmak istemesi ölüm karşısında bir kuvvet arayışı belki de. Ayrıca bu romanın dertlerinden bir tanesi de kuşaktan kuşağa aktarılan korkularımız, otorite karşısındaki suskunluğumuz, mağduriyetlerinimiz, acılarımız, öfkelerimiz. Bu aktarımın baba değil de daha çok anne üzerinden gerçekleştiğine inanıyorum. Çünkü bu çok temel duygular yaşamımızın çok erken yıllarında ekiliyor ruha. Baba figürünü iç dünyamıza alışımız ise anneden bir parça daha geç. Böyle düşününce annelerin ve kadınların kudreti daha da önem kazanıyor. Boyun eğmek de aktarılabilir, dirayet, iletişim becerisi, şefkat ve güç de aktarılabilir. Bunlar bir arada dişilliğin hamurunda var çünkü. Öte yandan romanda bir de farklı bir erkek figür olarak Kaveh’i görüyoruz. Kaveh bir şair ve tahta oymacısı. Kaveh’i de mesela bir eril figür olarak kodlayamayız bana göre. Erkek olmasına karşın, dişil tarafını geliştirip beslemiş biri. Dolayısıyla konu erkek ya da kadın olmak değil. Bu yönlerimizi nasal işleyib dengeye getirip getiremediğimiz…
Aynur Kulak: Sanki okuyucu ile Tina arasına hiçbir şey girmesini istemeyerek, bölümsüz bir şekilde, aralara hiçbir ayırıcı işaret koymaksızın romanı tek bir blok halinde yazmışsınız. Bu böyle mi oluştu yoksa özellikle mi tercih ettiniz? Bir yazar olarak sizin varlığınız da çok görünür değil. Hikaye ve hikayenden dolayı ortaya çıkan tüm durumlarla baş başayız. Bu anlamda didaktik olmamayı özellikle tercih etmiş gibisiniz! Yani “Tanrı Yazar” olmak istememe, bu anlamda bıraktığı boşlukları ve hikaye aktarımıyla okuyucunun kendini dahil hissedebileceği bir roman ortaya çıkarmak istemiş gibisiniz, değil mi, diye soracaktım Ne dersiniz?
Irmak Zileli: Tanrı Yazar, bütün romanlarımda kaçındığım bir anlatıcı. Bunun pek çok sebebi var. Bir tanesi, evet sizin söylediğiniz gibi karakter ile okurun arasına girmek istemeyişim. Çünkü yazarın kendini geri çekebilmesinin, karakterin derdinin, meselesinin, hikayesinin alabildiğine açılması için gerekli olduğunu düşünüyorum. Okurun o karakterle ve hikayeyle olabildiğince saf bir karşılaşma yaşamasını önemsiyorum. Kendim de bir okur olarak, içimden yazara fazla gölge etme başka ihsan istemem diyenlerdenim. Fakat Tanrı Yazar’ı tercih etmiyor olmamın tek nedeni bu değil. Yazarın her şeyi bilebileceğine olan inancıyla mücadele etmesinin, yazı yolculuğunda kendisinin de karakter ve hikaye tarafından dönüştürülmeye açık olmasının önemine inanıyorum. Yazar metnin tek hakimi olmadığının farkında olunca çok sesli yapıtlar çıkarabiliyor ortaya. Çünkü ancak bu şekilde yazar içindeki öteki sesleri duyabilir hale geliyor. Hikayeyi kuran, karakteri yaratan o olsa da, aslında bir noktadan sonra kendi iktidarının da sorgulanabilir olduğunu fark etmesi için o seslere kulak vermesi, kişiliğinde, ruhunda ve düşünce dünyasında henüz kendisinin de keşfedemediği benliklere, yaklaşımlara sahip olduğunu kabul etmeye ihtiyacı var. Bunun hem felsefi hem de politik anlamda gerekliliğine inanıyorum. Sanatsal açıdan da böylesi bir yaklaşım metni çok daha zengin kılıyor. Anlatım teknikleri metnin poetikasından çıkar ve o poetikaya da hizmet eder. Bana göre Tanrı Yazar’ı tercih etmemek bu anlamda politik bir tutum. Roman çok sesli bir türdür, hem bir çok türü içinde barındırması nedeniyle, hem de karakter çeşitliliği açısından, bu çok sesliliğe uygun olan ise yazarın kendi sesini bu seslerin arasında kaybedebilme, kendini o seslere teslim edebilme becerisidir. Kurmaca yazarının bir diğer sahip olması gereken beceri de başkası olabilme, bir süreliğine de olsa başkasının yerine geçip onun gibi hissedebilme becerisidir. Bunu yapamadığınız ve katı şekilde kendiniz kalarak kurmaca yazdığınız bir durumda yazarlığın bir zevki, keyfi de yok. Ben bu başkasına dönüşme deneyiminin kendisi için yazıyorum en çok. Çünkü böylece benliğim, ruhum daha akışkan hale geliyor. Halden hale geçebilmek insanı, ruhunu zenginleştiren bir deneyim. Okur için de kuşkusuz bu geçerli. Başkası olabildiğinizde, onun yerine geçip düşünme beceriniz gelişir, gerekiyorsa bu şekilde ters yüz olursunuz, sarsılırsınız, hiç bakmadığınız açılardan bakarsınız. Ben öncelikle kendim bu deneyimi yaşamak, sabit kalmamak, değişip, dönüşmek için yazıyorum. Bunun olabilmesi içinse tanrı rolüne soyunmamam gerekir.
Aynur Kulak: Tüm kitaplarınızda (80 döneminin anlatıldığı Eşik romanınız da bile aslında) anlatmak istediğiniz şeylerin politika ile ilgili olmadığını biliyoruz. Fakat özellikle bu romanda daha da bir apolitiksiniz. Sanki Tina’nın hayatı karşısında politikanın hiçbir önemi yok der gibisiniz. Göç alma ve göç verme konusunda dünyada birinci sıradayız. Fakat özellikle mültecilik konusunda, mülteci olmak konusunda hiçbir fikrimiz, empatimiz yok. Toplumsal vicdanımızın, bilincimizin de bu konuda çok iyi işlemediğini düşünüyorum. Hatta yeri geldiğinde uygulanan politikaları eleştiriyoruz fakat bireysel olarak ne doğru bir bilgiye sahibiz ne de bir şeyler yapma konusunda aktifleşebiliyoruz. Sanatın tüm dallları ve özellikle edebiyat burada devreye giriyor aslında değil mi?
Irmak Zileli: Anlatmak istediklerimin politikayla ilgisi var aslında ama kast ettiğinizin gündelik siyaset olduğunu anlıyorum. Güncel siyasi gelişmeler, insanlığın temel, var oluşsal, felsefi ve politik meselelerinin birer yansıması sadece. Edebiyat her şeyi kendine konu edinebilir. Önemli olan bu konuyu, -söz gelimi güncel bir siyasi mesele olarak mültecilik ya da göç olsun bu konu- katmanlarına inerek, yani insanın varoluşsal dertleriyle ve tarihselliği içinde, sadece bugüne sıkışıp kalmadan ya da felsefi bir soruya bağlayarak işlemek. Edebiyatın ve sanatın farkının bu olması gerektiğini düşünüyorum. Aksi halde gündelik veriler arasında sıkışır kalırız ve meseleyi o sıkışıklık içinde tartışırken buluruz kendimizi. Bu da bizi bir fasit dairenin içine sokar. Oysa ihtiyacımız olan bu gündelik meselinin içindeki insanı anlamak, çok daha köklü ve derin soruların yanıtlarını araştırmak, üzerine düşünmek. Güncel siyasetin kısır döngüsünden ve dolayısıyla çözümsüzlüğünden bizi çıkaracak olanın sanat olması da böyle mümkün. Bu söylediklerim ışığında vurgulamak isterim ki, metinlerim bugün anladığımız anlamda politikadan uzak gibi görünse de son derece politik metinlerdir. Zira ben her şeyin politik olduğunu düşünüyorum. Tina’nın o çatıdan düşmesi politik bir olaydır. Tina neden düştü? Anahtarı unuttuğunu patronuna söylemeye çekindiği için düştü. Bırakın bir göçmeni, bir işçinin patronuna anahtarı unuttum demeye korkmasının kaynağındaki nedenler politik bir derde işaret eder. İnsanlar arası ekonomik, sınıfsal eşitsizliklerin doğurduğu bir derttir bu. Politik iktidarların yarattığı biat kültürünün bir sonucudur. Otoriteler karşısında hissettiğimiz korkunun kaynağındaki meseleler politiktir. Tina’nın hiçbir esnafla diyaloga girememiş olması, toplumsal dayanışmadan mahrum bırakılması politik bir derttir. Toplumun dayanışma kültürünü yitirmesi, bu mekanizmaların zayıflaması, bunlar hep politik meselelerdir. Dolayısıyla Son Bakış oldukça politik bir roman bana göre. Ama haklısınız ben bütün bu politik dert ve meseleleri günümüzün parametrelerine sıkışıp kalarak anlatmamayı tercih ettim. Çünkü bu politik meselelerin hiçbiri sadece bugünle ilgili değil. Bugünün iktidarıyla değil, tüm zamanların iktidarlarıyla ilgili bir dert bu. Sadece Türkiye toplumuyla değil, tüm coğrafyaların toplumlarıyla ilgili bir dert. Dolayısıyla meseleyi kavramsallaştırarak ve insanın evrensel bir meselesi olarak ele almak gerekirdi. Bunun için de öyküyü ona göre kurdum ve Tina’yı sadece bugün Türkiye’de yaşadıkları ışığında değil, aile geçmişiyle, ailesindeki öteki kadınların hikayesiyle bir arada anlatmayı tercih ettim.
Bu sene dokuzuncusu düzenlenecek Pembe Hayat KuirFest’in 3D afişi yayında. Afişe 3D gözlük ile bakıldığında farklı bir geyik gözüküyor! #DönerizElbet
Bu sene de pek çok LGBTİ+ yapımı ve etkinliği takipçisiyle buluşturmaya hazırlanan KuirFest, 23 Ocak’ta düzenleyeceği açılış galası ve gösteriminin ardından, Banu Alkan’ın sahne alacağı konser ile dokuzuncu senesini açacak. Düzenlenecek partide DJ performansı ile Zahter, Şevval Kılıç, Özgür Kaktüs, Asîde ve Deus ex Machina sahne alıyor olacak. Aynı zamanda Dudakların Cengi, KuirFest’e özel performanslar ile geceyi şenlendirecek.Programına dair detayları duyurmaya başlayan festivalin afişi yayımlandı. 3D olarak tasarlanan afiş, gözlükle bakıldığında farklı bir geyik gösteriyor. Geçtiğimiz sene de kesilip birleştirildiğinde karanlıkta parlayan 3 boyutlu geyik haline gelen afişiyle dikkat çeken festival, bu yıl da takipçilerini özel bir afiş ile karşılıyor!Festivale dair detaylar zamanla www.pembehayatkuirfest.org’ta yer alacak. Takip etmeyi unutmayın!Festival heyecanınızı #DönerizElbet hashtagi ile paylaşabilirsiniz! Aynı zamanda İşaret Dili çevirisi de olacak! 23-26 Ocak tarihleri arasında İstanbul’da unutulmayacak bir festival yaşatmaya hazırlanan Pembe Hayat KuirFest’in dokuzuncu senesine dair ipuçları gelmeye başladı! 4 gün boyunca sürecek festival, onlarca filmin yanı sıra pek çok söyleşi, panel ve partiye ev sahipliği yapacak. Üstelik düzenlenecek tüm söyleşi ve panellerde İngilizce-Türkçe çevirinin yanı sıra İşaret Dili çevirisi de olacak!
Hindistan, asırlara dayanan tarihiyle ve bu tarihin getirisi olan ilginç kültürel özellikleri ile oldukça ilgi çekici bir ülkedir. Her sene milyonlarca kişi bu ülkenin ilginç kültürünü deneyimlemek ve ülkenin asırlara dayanan tarihi dokusunu görmek için Hindistan’a akın etmektedir.
Elbette ki Hindistan ile ilgili en çok ilgi çeken nokta ülkenin yaklaşık %80’inin inandığı Hinduizm inancı. Hinduizm, dünyada en çok Hindistan’da görülen bir inanç biçimi. Elbette ki bir ülkenin kültürel biçimlenmesini o ülkenin inanç sistemleri belirlediği için Hindistan’ın kültürel yaşamını da yoğun olarak Hinduizm belirlemiş durumda. Hindistan’ın büyük bir çoğunluğunun bu dine inanıyor olması nedeniyle Hinduizm aynı zamanda İslamiyet ve Hristiyanlıktan sonra dünyanın en çok inanılan 3’ncü dini olmuştur.
Ülkenin kültürünü şekillendiren en önemli unsurun Hinduizm olduğu ülkede 3000 yıldır uygulanan kast sistemi ile de anlaşılabilir. Ülkede yaşayan insanları katı bir şekilde sınıflara ayıran bir sistem olan kast sistemi, Hinduizm inanıcının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Kast sistemine göre ülkede yaşayanlar 5 farklı sınıfa ayrılıyorlar ve bu sınıfların her birinin esas görevi en üst sınıfa bir şekilde hizmet etmek.
Dolayısıyla kültürel çeşitlilik kast sisteminden dolayı sınıflar arasında oldukça farklı olarak görülebiliyor. Öyle ki nüfusun büyük bir çoğunluğu Hindu oldukları için kast sistemi ülkedeki Hristiyan ve Müslümanlar arasında bile birebir olmasa da bir şekilde görülmektedir.
Hindistan’ın ilginç gelenekleri
Hindistan’ın kültürel yapısına genel bir bakış attıktan sonra burayı dünyanın en renkli ülkelerinden biri yapan ilginç geleneklerinden bahsedelim.
Hinduizm’de intihar etmek günah değildir.
Bizdeki anlayışa göre oldukça farklı bir inanış türü olan Hinduizm’e göre insanların intihar etmeleri yanlış bir davranış değildir. Hatta Hindistan’da intihar ederek yaşamına son verenler takdir görmektedirler. Bu doğrultuda bir kişi intihar etmeye karar verirse intihar etmeden önceki 3 gün Hinduizm anlayışı çerçevesinde oruç tutmakta ve oruçlu geçirdiği bu günlerde intihar şeklini belirlemektedir.
Hindistan’da 7 yaşına gelen her kız bir köpek ile evlendirilir.
Hindistan kültürünün oldukça ilginç bir başka geleneği de 7 yaşını dolduran her kızın bir köpek ile temsili olarak evlendirilmesidir. Her ne kadar temsili evlilik de olsa kız ile köpek arasında gerçekleşen evlilik merasimi geleneksel Hindistan düğünlerine uygun bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Bu inanışın arkasında yatan sebep ise kızın gerçek evlilik çağına gelene kadar evlendirildiği köpek tarafından korunacağıdır.
Yaşlı dul kadınların Sati geleneğine göre yakılması
Hindistan’da kocası ölüp de dul kalan yaşlı kadınların Sati geleneğine göre yakılarak öldürülmesi gerekiyor. Eğer bir erkek karısından önce ölmüşse o kadının kötü bir kadın olduğu inancına dayanan bu gelenekle eğer kocası ölen kadın yakılarak öldürülürse kendisini kötü yapan günahlarından arındığı ve kocasının yanına gittiğine inanılmaktadır. Dul kadınların yakılması olan Sati geleneğine göre kocası ölen kadın kendini yakabilir veya bir başkası tarafından yakılabilir.
Holi Festivali
Ülke genelinde baharın gelişinin kutlandığı Holi festivalinde genç yaşlı bütün Hintliler doyasıya eğlenirler. Birbirlerine boya atma Holi festivalinin alametifarikası olmuş durumda. Dünyanın pek çok ülkesinden Holi festivaline gelmek için her yıl milyonlarca kişi Hindistan’a akın ediyor. Hatta bu festivale özel olarak turlar düzenlenmektedir.
Holi festivalinin bir diğer amacı da festival kapsamında ülkedeki yaşlıların yalnızlıklarını bir nebze olsun gidermek ve onları eğlendirmektir.
Hindistan’da esrar kullanmak suç değil.
Genellikle yurtdışı ülkelerinde esrarın yasal olduğu ülke olarak Hollanda bilinmektedir. Ancak Hindistan’da da esrar kullanmak yasal ve herhangi bir suç teşkil etmemektedir.
Hindu geleneklerine göre matemin rengi beyazdır.
Bizim geleneklerimize tam ters olacak şekilde Hindu geleneklerine göre cenaze merasimlerine katılan kişiler beyaz giymektedir. Hinduizme göre ölüm bir arınma şekli olduğu için saflığın rengi olan beyaz, matem rengi olarak kabul görmüştür.
Dünyanın en geniş katılımlı festivali Hindistan’da yapılır
Her ne kadar dünyanın en meşhur festivali Brezilya’da bilinse de dünyanın en geniş katılımlı festivali Hindistan’da yapılan Kumbh Mela festivali dünyanın en çok katılımcıya sahip festivalidir.
Ülkenin kutsal nehirlerinde özel tarihlerde yıkanmak ve arınmak için her yıl Hindistan’a milyonlarca kişi gelmektedir. En çok katılımcıya sahip festival rekoru da 2001 yılında 60 milyon kişi ile Kumbh Mela’ya aittir.
Festival, her sene oldukça renkli anlara sahip olmaktadır. Sadece festival fotoğraflarına bakmak bile oldukça tuhaf bir deneyim olan Kumbh Mela’nın atmosferini solumak için gelen turistlerin sayısı her yıl daha da artmaktadır.
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Hicabi Arslan’ın editörlüğünü üstlendiği “Küreselleşen Dünyada İletişim Üzerine Disiplinler Arası Yaklaşımlar” kitabı, yayınlandı.
İletişimin iç içe geçmiş çok sayıda benzer ve farklı özellikleri barındıran disiplinler arası bir alan olduğunu ifade eden Arslan, bu kitapta medya araştırmaları, kültürler arası iletişim ve sosyal medya çalışmalarını ön plana çıkardıklarını dile getirdi. Ayrıca Arslan, kitapta sekiz ayrı konunun çalışıldığını ve on yazarın yazdığı bölümlerin yer aldığını söyledi. Arslan, “Yazar arkadaşlarımız, medyayı çeşitli yönlerden ele aldıkları çalışmalarla bu kitaba katkı sağladı. Kitap, altı aylık bir çalışmanın ürünüdür. Bilime ve iletişim alanına katkı sağlayacağına inanıyorum. Yazar olarak yer alan tüm hocalarıma teşekkür ediyorum” dedi.
Kitapta yayınlanan makaleler ve yazarları ise şöyle;
Medyada Mültecilere Yönelik Olarak Yapılan Haberlerin Göç Politikalarının Belirlenmesi Üzerindeki Yönlendirici Etkisinin Değerlendirilmesi / (Hicabi Arslan – Aslıhan Topal – Gizem Gürel Dönük
Liberal, Eleştirel ve Fenomenolojik Yaklaşımlara Göre Haber / (Aynur Örnek)
Kültürlerarası İletişimin Önündeki Yerel Engel: Eğitimde Algı
Farklılıklarına Kültürel Boyutlardan Bakış / (Çağlayan Babacan)
Kültürlerarası İletişim Bağlamında Pippa Bacca Olayının Türk ve Dünya BasınındakiYansımaları Üzerine Bir Değerlendirme / (Serhat Yetimova)
Atatürk Karikatürlerinde Küresel Etki / (Menderes Akdağ)
Sosyal Medyada Suskunluk Sarmalı ve Kamusal Alana Trol Müdahaleler / (Ali Emre Dingin)
Küresel Bilgi Pazarı ve Sosyal Medyada Metalaşan Bilgi / (Gül Dilek Türk)
“Bahar da gecikebilir unutmayalım!” / (Mehmet Utku Şentürk)
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 2002 yılında 2004’te bitmesini beklediği 15. Yaygın Polio (Çocuk Felci) Aşılama kampanyasını belgelemeyi planlamıştır. Bu çalışma Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın önsözüyle yayınlanmıştır. Kitabın fotoğraflarını ise dünyaca ünlü Brezilyalı fotoğrafçı Sebastio Salgado çekmiştir. Eylül 2003 ayında yayınlanan Polionun Sonu: Hastalığı Bitirmek için Küresel Çaba (The End of Polio: A Global Effort to End a Disease) kampanyanın son yıllarını belgeleyen görsel bir belge olmuştur. DSÖ 1988 yılında 125 endemik polio ülkesinde Küresel Polio Eradikasyon programını başlatmıştır. İki binli yılların başında ise ülke sayısı altıya düşmüştür: Afganistan, Mısır, Hindistan, Nijer, Nijerya ve Pakistan. Bu listeye Somali de dahil iken, bir yıl kadar polio vakasına rastlanmaması üzerine 2003 yılında bu listeden çıkarılmıştır. Dünyada birçok ajans ve sivil toplum örgütünün desteği ile yürütülen aşılama programı ise 1988 yılında 350 000 olan polio vakası sayısının 2003 yılının sonuna doğru 556’ye düşmesini sağlamıştır. Günümüzde ise dünyada rapor edilen polio vakası sayısı 2017 yılı itibariyle 22’ye düşmüştür (Pakistan, Afganistan ve Nijerya’da rastlanmıştır).
Sebastio Salgado çalışmalarında handikaplı grupların sorunlarına dikkat çekme konusunda büyük üne sahip bir fotoğrafçıdır. Özellikle İşçiler (1994) ve Göçmenler (2000) çalışmalarıyla bu gruplara dikkat çekmiştir. 1988 yılında başlayan ve Dünya Sağlık Örgütü’nün öncülüğünde yürütülen ve 2004 yılında bitmesi beklenen Global Polio Eradikasyon programını (Global Çocuk Felci Eradikasyon Planı) beş endemik ülkede izlemeye almıştır. İnsani krizleri fotoğraflamaya alışık olan ve bu uğurda neredeyse sağlının kaybeden Salgado, dünyanın bu sorunlara yönelik geliştireceği çözüme dair kaybettiği umudunu, Global Polio Eradikasyon programı ile yeniden kazandığını söyler.
Çekmiş olduğu fotoğraflar daha sonra Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın ön sözüyle yayınlanır. Fotoğraflar ayrıca New York Times gibi gazetelerde yerini bulur. Çocuk felci ile ilgili çalışmalar konusunda muazzam bir heyecan yaratır. Çoktan batılı ülkeler tarafından unutulmuş çocuk felcinin az gelişmiş ülkelerde olan varlığı ve aşılama ile engellenebildiği halde, çocukların aşılanmadıkları için sakat kalmaları üzüntü vericiydi. New York Times’da çıkan fotoğraflardan birisi, örneğin, Yeni Delhi’de çekilmişti (Şekil 1). Bu fotoğraf bir okulun bahçesinde bulunan bir bankı gösteriyordu. Üzerinde neşeli, gülen, birbirleriyle şakalaşan öğrencilerle doluydu. Çocuklar her yerde çocuktur, ama bunlar farklıydı. Hepsinin değnekleri ya da bacaklarında atel bulunuyordu. Öğrencilerin çoğunda çocuk felci vardı. Birkaçının sırtı dönük ya da yalnızlığa terkedilmiş görünüyordu, diğerleri ise neşeliydi. Bu fotoğrafta Salgado iki temel fotoğraf ilkesini zorlar. Birincisi bireylerin “kusurlarını” çekinmeden gösterir ve ikincisi nihilistik bakış açısına karşı gelir. Çocukları dünyada umutsuzluk içindeki insanlar olmaktan çıkarır, yaşayan birer birey haline getirir. Geleceği ve umutları olan geleceğin büyüklerine dönüştürür.
Şekil 1: Neşeli Öğrenciler
(Yeni Delhi, 2001. Amar Jyoti Rehabilitasyon ve Araştırma Merkezi. 540 öğrencisi bulunur.)
Salgado fotoğraflarında insanları yoksullukları ve koşulları ile olağan çevrelerinde resmetmektedir. Kendilerini ne insan olmaktan çıkarıyor, ne de güzellemeye tabi tutuyor. Ama fotoğraflarında yine de estetik ve gerçekçiliğe dair kaygıları vardır. Örneğin bir fotoğraf Pakistan’da Peşaver yakınında mülteci Pencaplı’ların ekipler tarafından aşılanmasını, ve aşılayanların ve babanın yüzünden okunan mutluluğu gösteriyor (Şekil 2).
Şekil 2: Aşılama Mutluluk Verir
Diğer fotoğrafta ise Afrika’da aşılanan bir çocuğun annesini gösteriyor. Anne, acısız bir işlem olmasına rağmen, çocuğu aşılanırken onun kadar ızdırap çekiyor (Şekil 3). Arka fonda uluyan köpek kareyi tamamlıyor.
Şekil 3: Ana Yüreği
(Sudan 2002 yılında tamamıyla çocuk felcinden arınmıştır).
Etkileyici diğer bir sahne ise Hindistan’da tren penceresinde aşılan çocuk fotoğrafıdır. Yani aşılanmamak için hiçbir bahane kabul edilmiyor (Şekil 4). Hatta trenler trende bulunan tüm çocuklar aşılanıncaya kadar tren garını terk edememektedirler.
Şekil 4: Aşıdan Kimse Kaçmasın
(Utar Pradesh 2002 yılında en yüksek polio vakasının görüldüğü yerdir).
Aşılama her zaman tehlikesiz bir eylem değildir. Örneğin Somali’de aşı ekipleri silahlı koruma ile kampanyalarını yürütmüşlerdir (Şekil 5).
Şekil 5: Her şeye Rağmen Aşılama
Hindistan’da aşılanan çocukları takip edebilmek için ise aşılanan çocukların parmakları boyanmaktadır (Şekil 6).
Şekil 6: Ben Aşılandım.
Tüm bu çabalar çocukların çocuk felci geçirmemeleri için yapılmaktadır. Örneğin, Somali’de yaşayan ve fotoğrafı çekildiğinde (2001) 11 yaşında olan Muhammet Aden Ali, Baidoa Stadı’nda Polio 2000 ve Polio 2001 takımlarının maçını izlemek için seyirci koltuğuna ilerlerken görüntülenmiş (Şekil 7). Bu maçlar aşıyı popülerleştirmek için o yıllarda sıkça düzenlenmekteydi.
Şekil 7: Çocuklar Engel Tanımaz.
Salgado’nun eşsiz fotoğraflarına eşlik eden metin Siddharth Dube tarafından yazılmıştır. Kendisi de polionun etkisi altında kalmıştır. 1961 yılında kardeşine polio teşhisi konulduğunda bu hastalığın yazgısını bizzat yaşamıştı. Daha sonra da kendisine bu kitabı yazma teklifi gelince tereddütsüzce kabul etmişti. Kendisi belki bu insani krizi en iyi yazabilecek kişilerden birisiydi, çünkü bizzat hastalığın tüm aşamalarını izleme fırsatı bulmuş ve kardeşiyle birlikte yaşamıştı. Salgado ise polio ile belki ilk defa karşılaşıyordu, ama dünyanın her türlü kriz bölgesini gezen birisi olarak, birçok hastalık, sakatlık ve ölümü görmüştür. Hatta neredeyse kendi sağlığını kaybetmiştir. Kendisi de gelişmekte olan bir ülkeden geldiği için bu konuyu anlatmak kendisine cazip gelmişti.
Kendi ifadesiyle, “ (durumun) boyutu dikkatimi çekti. Polionun hala bir sorun olduğu ülkelerin birçoğunu başka vesilelerle ziyaret etmiştim ve bu hastalığın berbat etkilerinin farkına varmamıştım. Bu hastalığı yok etmek için verilen mücadeleyi gördüm. Onlarca milyon çocuğun ağzına aşı damlatmaya çalışan milyonlarca sağlık çalışanı emek sarf ediyor. Çok keyif verici bir durum olduğu için bu öyküyü paylaşmak istedim“.
Günümüzde polio mücadelesi devam etmektedir. Az gelişmiş, sağlık alt yapısı zayıf olan ve mülteci sorununun olduğu ülkelerde hala bir sorun olarak devam etmektedir. Rapor edilen polio sebebiyle engellilik sayıca azalmıştır ve hala Pakistan, Afganistan ve Nijer gibi ülkelerde rastlanmaktadır. Bu nedenle mülteci sorununun ve aşı karşıtlığının arttığı bu dönemde geçmişte bu uğurda verilen mücadele unutulmamalıdır. Herkes bilinçli ebeveyn ve bireyler olarak bu mücadeleye katkıda bulunmaya devam etmelidir. Salgado’ya ise iyi bir görsel öykü anlatıcısı olarak yeniden teşekkür etmek gerekir. Kendisi çevresel sorunlar, işçi hakları, terk edilmiş bebekler, soykırım gibi konulardan sonra halk sağlığını önemli ölçüde etkileyen bu sorunu insanlara ulaştırmış ve dikkat çekmiştir.
Kaynaklar:
CDC Continues to Support the Global Polio Eradication Effort. Erişm: https://www.cdc.gov/polio/updates/index.htm. Erişim Tarihi: 18.12.2019.
Does polio still exist? Is it curable? Erişm: https://www.who.int/features/qa/07/en/. Erişim Tarihi: 18.12.2019.
Bulletin of the World Health Organization. Photo special. The last days of polio. Erişm: https://www.who.int/bulletin/volumes/82/1/photo_essay_0104/en/. Erişim Tarihi: 18.12.2019.
The End of Polio: A Global Effort to End a Disease. Erişm: http://www.siddharthdube.com/end_polio.html. Erişim Tarihi: 18.12.2019.
Dube S, Dennis M, McNab Ch. The End of Polio: A Global Effort To End A Disease. New York: Bullfinch Press. 2003.
İyi bir müzik dinleyicisi olan ailesi sayesinde,
müziğe olan ilgisini çocukluğunun ilk yıllarında keşfeden Bilge Su; ilk projesi
“Yaralı” yı dinleyiciyle buluşturdu. Müzik eleştirmenleri ve dinleyiciden
aldığı olumlu geri dönüşlerden sonra akustik versiyonuyla platformlarda yer
alan “Yaralı” ya ve Bilge Su’nun müzik hayatında dair sohbet ettik…
“Müzik benim için; yalnız kalmama hali, şarkı söylemek
ise kendimi ifade etme şeklim…”
Müziğe olan tutkun, çocukken ailenin
müzik tutkusu sayesinde geliyor sanırım. Okul döneminde de ilerledi, fakat lise
yıllarında orkestra ile ileri bir düzeye evrildi. Peki, sen çocukluğundan
bugüne kadar müzikle olan bağını ve tutkunu hangi cümlelerle anlatırsın?
Ailem çok iyi bir müzik dinleyicisidir, bu durum
müziğe ilgimin başlamasında çok etkili oldu. Özellikle ortaokuldan sonra her
anıma, duygu durumuma bir şarkı eşlik etti benim. Açıp dinleyemesem bile
zihnimin bir köşesinde müzik, hiç susmadan bana destek oldu. Müzik benim için;
yalnız kalmama hali, şarkı söylemek ise kendimi ifade etme şeklim diyebilirim.
Daha iyi bir yola girmen de Süheyla
Yengi’nin teşvikleriyle olmuş galiba. Süheyla Yengi’nin müzikal anlamda senin
hayatında nasıl bir önemi var?
Süheyla Yengi bir insanın sahip olabileceği en iyi
öğreticilerden biridir. Hayatı yeni yeni anlamaya başladığım bu yaşlarda
yanımda olması ve bana kariyerime adımımda önerileriyle ışık olması çok değerli
bir süreç. Müzikal anlamda ise bir sene ondan ses eğitimi aldım ve hem ses hem
de tarzımı algılayabilmemde etkisi çok büyüktür.
Profesyonel kariyerine başlangıcını
“Yaralı” şarkısı ile gerçekleştirdin. Sözü Suat Kavukluğu’na ve aranjesi Oğuz
Çetiner’e ait şarkının. Bu şarkı ile yolunun kesişmesi nasıl gerçekleşti?
Kalbimin çok kırık olduğu ve ikinci şansa inanmaya
ihtiyaç duyduğum bir dönemdi. Yaralı, ilk dinlediğim andan itibaren beni
iyileştireceğine inandığım bir enerjiye sahip oldu. Şarkının sözleri ve bestesi
nasıl hissettiğimi bana tekrar hatırlattı, sözlerindeki acı ve müziğindeki
ritim bana aslında yaşadığım şeylere rağmen gücümü tekrar kazanma fırsatı
verdi.
“En başından beri bir akustik versiyonun bu şarkıya
yakışacağını düşünüyorduk.”
Her şarkının ‘akustik’ versiyonu
olamıyor, ama “Yaralı” için çok hoş olmuş. Bu da büyük bir risk aslında.
“Yaralı” nın akustik versiyonun gerçekleştirmeye nasıl karar verdiniz?
Aslında en başından beri bir akustik versiyonun bu
şarkıya yakışacağını düşünüyorduk. Şarkının hüznünü akustik bir şekilde de
ifade etmek istedik. Yaralı yayınlandıktan hemen sonra akustik çalışmalarımıza
başladık, Oğuz Çetiner’in düzenlemesiyle akustik versiyonu bitirdik. Bize
kışın hüznünü hissettirdiği için Aralık ayında dinleyicimizle buluşturduk.
Yaralı’nın klipleri de oldukça hoş.
Hareketli versiyonda; deniz kıyısında dans figürleri ile kimi zaman yüksekte
kimi zaman sokakta olan sen varsın. Akustik versiyon, bir stüdyo ortamında
geçiyor ve tam da akustik yapıya uygun. İki klibin de süreci nasıl ilerledi?
İlk klibimizi genç yönetmen Meltem Şentürk çekti.
Karaköy civarında gece çekildi. İlk kamera deneyimimdi gayet keyif aldım. Akustik
klibini Suat Kavukluoğlu ve Gökhan Kalan birlikte yönettiler. Zuhal Müzik
stüdyolarında çekildi. Biz sade olmasını ve şarkının ruhunu yansıtması
açısından hüzünlü olmasını tercih ettik. Ve tam istediğimiz gibi bir klip
ortaya çıktı diyebilirim.
“Yaralı” ile ilgili hem hareketli hem de
akustik versiyonlardan nasıl geri dönüşler aldın?
Genel olarak iyi geri dönüşler aldım. Şarkımızı
insanların sevmesi ve beğenmesi benim için çok önemliydi. Müzik
eleştirmenlerinin olumlu dönüşleri bizleri çok mutlu etti.
“Adele’i, dinlerken yaşadığı hüzün ve onu anlatışı…
Adeta onun yaşadıklarını yaşamışım gibi hissediyorum.”
İlham aldığın şarkıcı olarak “Adele” i
söylemişsin. Adele i dinlerken neler hissediyorsun ve onunla aranda nasıl bir
bağ olduğunu düşünüyorsun?
Adele, bence yaşadığı şeyleri çekinmeden paylaşan
özgün ve güçlü bir sanatçı. Ben bir sanatçının içinde olduğu durumu
anlatmasından çok keyif alıyorum. Yeni bir şarkısı çıktığından bakalım neler
yaşamış diye dinleyebilmek beni mutlu ediyor. Adele dinlerken yaşadığı hüzün ve
onu anlatışı… Adeta onun yaşadıklarını yaşamışım gibi hissediyorum. Adele sanatın dış görünüşle ilgili değil
sanatçının yeteneğiyle ilgili olduğunu dünyaya göstermiş bir kadın. Onun güçlü
duruşu ve özgüveni bana bu yola çıkarken ilham oldu. Onunla ortak yönlerimiz
olduğunu bilmek müzikal ve genel anlamda bana güç veriyor. Aynı gün doğmuş
olmamız da cabası…
Adele’nin en çok sevdiğin şarkısı
hangisi? Hangi şarkılarını söyleyebiliyorsun?
En sevdiğim şarkısı Turning Tables. Söylemekten en
keyif aldığım şarkıları ise; Chasing Pavements ve When We Were Young…
‘Hayatımın şarkısı’ dediğin ve ya senin
için ayrıksı olan ve ‘Söylerken çok mutlu oluyorum’ dediğin bir şarkı var mı?
Son dört senedir durmadan sıkılmadan bana eşlik eden
bir şarkı var,o da: “Sezen Aksu- Kaybedenler”… Söylerken gerçekten kendimi çok özgür hissettiğim
ve çok sevdiğim bir şarkıdır.
Bilge Su’dan 5 kişilik bir müzik grubu
kurmasını isteselerdi, bu grupta yerli-yabancı ayrımı olmaksızın hangi
müzisyenler olurdu?
Tuluğ Tırpan, Cenk Erdoğan, Murat Çopur, Mark Ronson,
David Garrett
Müzikal kariyerinde nasıl hedeflerin
var? Yeni projelerin neler?
Kariyerimin çok başındayım ama hedefim çok üretip, çok
paylaşmak. Acılara, mutluluklara ortak olabilecek şarkılar üretmek istiyorum.
İkinci şarkımıza başladık yakın bir zamanda sizlerle buluşturacağız. Çok
teşekkür ederim.
Kaliforniya bu yeni yılda hayvan deneylerinden faydalanan kozmetik ürünlerini yasaklamak için çıkardığı yeni yasayla hayvan dostu eyaletler arasında yerini aldı.
Eyalet bu yükümlülüğe liderlik ediyor, aynı tür sınırlamaları yasallaştıran diğer ülkeler arasına katılıyor ve şu sıralar ABD Kongresi de bu adımları izliyor. Kaliforniya Demokratları ve Cumhuriyetçiler, ülke çapında hayvanlar üzerinde test edilmiş ürünleri sınırlandırabilecek yasa tasarısını ileri taşıyor ancak hayvan hakları aktivisti grupları kongre tasarısındaki yasal boşluğa sesleniyor.
PETA için çalışan Dr. Alka Chandna ömrünün yarısını hayvan hakları için mücadele ederek geçirdi. Göreve, 40 yıl önce öğrenci kampüsündeki gazete ekibine katıldığında başladı.
”Bu, bilirsiniz, yaklaşık 40 yıl önceydi ve asla unutmayacağım” dedi Chandna.
O zamanlar ilk defa, hayvanlar üzerinde yapılan deneyler hakkında bir makale okudu ve bu da hayvan zulmü ve özgürlüğü hakkında yazma kararı vermesini sağladı.
Chandna: ”Hayvanların, ne kadar dehşet verici deneylerde kullanıldığını öğrendiğimde şok oldum.”
Daha öğrenciyken, önceliklerine hayvanlar üzerinde kozmetik testlerin yapılmaması fikrini dahil ederek hayvanları korumak ve yaşatmak için çalışmalara başladı.
Chandna: ”Kör edilen tavşanlar, sakat bırakılan hayvanlar, traş edilmiş derilerine kozmetik ürünlerin sürüldüğü kobay fareleri…”
Matematik alanında yüksek lisans ve doktorasını tamamlarken, hayvan hakları hareketine katıldı ve zamanını hayvan hakları için mücadele etmeye adadı. Ayrıca Clinique, Estee Lauder ve Maybelline gibi hayvanlar üzerinde deney yapan popüler kozmetik markalarından kaçınmaya başladı. Şimdilerde ise Elf ve Urban Decay gibi hayvan dostu markaları kullanıyor.
Chandna birkaç yıl sonra iş için Kaliforniya’ya taşındı ve PETA’ya katılarak gerçek tutkusu olan hayvan hakları hareketini yakından takip etti. 2018’de Vali Jerry Brown’un, hayvan zulmünü destekleyen kozmetik ürünlerin yasaklanmasına dair bir yasa tasarısı sunduğunu görünce heyecanlandı.
Bundan sadece bir yıl sonra, 116. Kongrede Kaliforniya Demokratları ve Cumhuriyetçiler, ”İnsani Kozmetik Yasası” adı verilen benzer bir tasarının sponsorluğunu üstlendiler. Ancak Dr. Chandna bunda yasal boşluk olduğunu söyledi.
Chandna: ”Çünkü Çin Hükümeti laboratuvarlarında test edilen ürünler ”hayvanlar üzerinde test edilmemiştir” olarak etiketleniyor, bu da tüketicilerin kafasını karıştırabiliyor ve şirketler gerçekten hayvanlar üzerinde deney yapmadıklarında ürünlerin reklamının yapılmasına izin veriliyor.
Kaliforniya eyalet hukukunda Chandna; ”Vali Jerry Brown’un imzasında yasal bir boşluk görmüyoruz bu yüzden bu durumdan çok memnunuz.”
Chandna, kanun yapıcıların tasarıyı yasalaştırmadan önce hayvanlar üzerinde yapılan yabancı testlerdeki yasal boşluğu da kapatacağını umduğunu söyledi.
Chandna: ”Hayvanları, göz farı veya rimel ya da yeni bir ruj üretilsin diye işkenceye maruz bırakarak zarar vermek ve öldürmek yanlıştır.”
Bir gün, Çin de dahil ABD ve diğer tüm ülkelerin, kozmetik testlerin hayvanlar üzerinde kullanılmasını yasadışı sayacaklarını ve Çin’in bunun için halihazırda planlarının olduğunu söyledi Chandna. Üstelik bunun, şampuan ve mutfak temizlik ürünleri gibi hayvanlar üzerinde test edilmeden üretilmiş diğer ürünlerin kapısını açabileceğini de ekledi.
Başkan Brown’un imzaladığı hayvanlar üzerinde test edilen ürünlerin yasaklanmasına dair kanun bu yıl yürürlüğe girecek. ”İnsani Kozmetik Yasası” tasarısının şu ana kadar iki partili desteği var ve bunun bir örneği Senato’da da var.
Yeni yılın ilk günlerinden merhaba! Yepyeni bir enerji, yeni umutlar ve yeni hayaller… Birçoğumuz kabuğumuzu yırtmak için yeni kararlar alacağız, bazılarını uygulayacağız, bazılarıysa unutulup gidecek. Tüm bu bireysel temennilerin yanında, hem kendimiz hem dünyamız için de yeni yıl kararları verebiliriz. 2020 daha az tüketip daha çok dönüştürdüğümüz bir yıl olsun mu? Hem de sadece küçük alışkanlıklarımızı değiştirerek!
Akla ilk gelen küçük değişimlerden daha köklü olanlara doğru ilerleyelim…
Termos ve suluk. Bu iki ürünü yanımızda taşıyarak bir yılda ne kadar kağıt bardağı ve şişeyi tüketmenin önüne geçeceğimizi tahmin bile edemezsiniz! Araştırmalara göre Türkiye’de yılda yaklaşık 2 milyar adet kağıt bardak tüketiliyor. Peki ya siz 2020’ye kadar bir günde kaç tane kağıt bardak ve şişe kullanıyordunuz? Gelin, 2020’de bu sayı sıfıra yaklaşsın!
Eve yemek siparişi vermek çoğumuzun sıklıkla yaptığı ve kurtarıcı bir hareket haline geldi. Verdiğimiz yemek siparişlerinde, yemekle birlikte gelen plastik çatal ve kaşığıysa bir daha asla kullanmıyoruz ve genelde çöpe gidiyor. Bunun önüne geçmek için sipariş notu olarak “Plastik çatal, kaşık istemiyorum.” notunu eklediğimizde, fazladan tuşlayacağımız 4 kelime, büyük bir kirliliğin önüne geçecek.
Özellikle kış mevsiminde D vitamini sentezlememiz için güneşle temasımızı arttırmamız gerektiğini biliyor muydunuz? Daha çok yürüyüş yaparak ve daha çok toplu taşıma kullanarak hem gerekli D vitaminini sentezleyebilir hem de karbon ayak izimizi azaltmış oluruz.
Kendimizi gerekli olmayan ürünleri almamaya alıştırabiliriz. Apaçık ki, hem birikim yapmış olacağız hem de tüketim çılgınlığının içinde kaybolmamış olacağız. İndirimler, ihtiyacımız kadarını tüketme konusunda karşımızdaki en büyük tuzak olabilir! Bu yüzden daha az ücrete daha çok yemek sipariş vermenin veya ihtiyacımız olan 3 adet çorapken aynı fiyata 5 adet almanın bizi kurnaz yapmayacığını kendimize hatırlatmamız gerekiyor.
Kompost yapmayı öğrenebiliriz. Aramızda “Kompost”u ilk defa duyanlarımız bile olabilir. Aslında evimizden çıkan birçok atığı komposta çevirebiliriz. Mutfak atıkları, bahçe atıkları, gazete, kullanılmış kağıtlar, kahve posası, kuru yapraklar veya karton kağıtlar kompostu oluşturabileceğimiz atıklardan ilk akla gelenler. Yanlarına delikler açtığımız bir kovaya (ki bu büyük boy bir yoğurt kovası bile olabilir) atıkları koyarız. Ara sıra bu kovaya attığımız atıkları su ile nemlendirerek ve oluşan kompostu havalandırarak 2-3 ayda kompost hazırlamış oluruz. Hazırladığımız bu kompostu tüm bitkilerimizde verimliliği artırıcı olarak kullanabiliriz. Not: Kompost karışımının 2/3 kahverengi, 1/3’ü yeşil atık içerirse ideal bir oran yakalayabiliriz!
Gelin 2020’yi hep beraber “sıfır atık” yılı yapalım!
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 10–21 Nisan tarihlerinde düzenlenecek 39. İstanbul Film Festivali’nin Sinema Ödülleri sahipleri belli oldu.
İstanbul Film Festivali tarafından sinemaya gönül ve emek veren isimlere 2020’de takdim edilecek Sinema Ödülleri’nin sahipleri belirlendi. Festivalin Sinema Onur Ödülleri oyuncu Hümeyra ile yönetmen Birsen Kaya’ya, Sinema Emek Ödülü ise yapımcı ve dağıtımcı Seher Karabol’a verilecek. Ödüller, 9 Nisan gecesi yapılacak 39. İstanbul Film Festivali Açılış Töreni’nde sunulacak.
Müzisyen, besteci, söz yazarı ve oyuncu Hümeyra
Müzisyen, besteci, söz yazarı, sinema ve tiyatro oyunculuğuyla yıllardır hep özgünlüğünü koruyan ve hayran kitlesini artıran Hümeyra, 1969’da kendi besteleriyle yola çıktığı müzik kariyerinde birçok kez Altın Plak kazandı; “Olmasa (Güzelliğin On Para Etmez)”, “Bu Bendeki Aşk Olmasa”, “Kördüğüm”, “Otuz Beş Yaş”, ve “Sessiz Gemi” hâlâ dillerden düşmüyor. 1980’de Atıf Yılmaz’ın Talihli Amele filmiyle ilk kez kamera önüne geçti; Kırık Bir Aşk Hikâyesi (Ömer Kavur), Mine (Atıf Yılmaz), Bir Kadının Anatomisi (Yavuz Özkan), 80. Adım (Tomris Giritlioğlu) ile devam etti. 2000’li yıllarda Çağan Irmak’ın yönettiği Babam ve Oğlum, Kâbuslar Evi, Ulak, Unutursam Fısılda filmlerinde, Caner Özyurtlu’nun yönettiği Biz Böyleyiz’de (2019) ve Avrupa Yakası, Üzgünüm Leyla, Yalan Dünya, Şahsiyet, Kadın gibi birçok TV dizisinde rol aldı.
Vasıf Öngören’in kaleme aldığı aynı adlı tiyatro oyunundan Atıf Yılmaz’ın beyazperdeye aktardığı Asiye Nasıl Kurtulur? filmindeki rolüyle Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nü, Babam ve Oğlum ile Sinema Yazarları Derneği En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü aldı. Birçok tiyatro oyununda rol aldı; 1991’de Ödüller Kimin ile Ankara Sanat Kurumu’ndan En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü, 2007’de Ben Anadolu ile İsmail Dümbüllü Ödülü’nü kazandı.
Sinemamızın ilk kadın yönetmen ve senaristlerinden Birsen Kaya
Sinemamızın ilk kadın yönetmen ve senaristlerinden Birsen Kaya 1943’te İstanbul’da doğdu. Lise sonrası gazetecilik kariyerine Artist mecmuasında sinema muhabiri olarak başladı ve bu dönemde Vedat Türkali, Ülkü Erakalın, Agâh Özgüç gibi isimlerle bir arada çalışma imkânı buldu; yine bu dönemde Halit Refiğ ile tanıştı. Refiğ’in 1964’te çektiği Gurbet Kuşları’nda yönetmenin asistanlığını üstlenerek ilk kez kamera arkasında çalıştı. Daha sonra 200’e yakın filmde reji asistanlığı yaptı; bu filmlerden biri de Yılmaz Güney’in Arkadaş’ıdır (1974). Avantür filmler için senaryolar yazdı. Yılmaz Köksal’ın kariyerinde bir dönüm noktası olan western tarzındaki Çeko’nun (1970) senaryosu bunlar arasında en dikkat çekenlerdendir. 1970’te Nazmi Özer’in yarıda bıraktığı Kanlı Kader’i tamamlayarak ilk kez yönetmenlik yaptı. Aynı dönemde kendi yapım şirketi Ufuk Film’i kurdu. Hep “reel hikâyelerin ilgisini çektiğini, aşk hikâyelerinden çok avantür filmler çekmeyi sevdiğini” söyleyen Birsen Kaya sinema kariyeri boyunca 15 filme yönetmen olarak imza attı. Bilge Olgaç ve Cahide Sonku’yla birlikte sinemamızın ilk kadın yönetmenlerinden biri olarak anılan Birsen Kaya, senaryosunu da kaleme aldığı 4 filmlik Dadaş Rıfat serisi ile sinema camiasında geniş yankı uyandırdı. Avantür filmlerin en revaçta olduğu dönemde çizgi roman uyarlaması Killing Ölüm Saçıyor (1971), Vur Kır Geç (1972) ve Hedefte Beş Adam (1972) gibi filmlerle Yeşilçam’ın aranan yönetmenlerinden biri oldu. Yönetmenliğini üstlendiği filmler arasında İntikam Derler Adıma (1970), Sevimli Serseri (1970), Sana Allah Acısın (1970), Aşkolsun (1971), Kanunsuz Yaşayanlar (1971), Kirli Eller (1971), Bitirim Kemal (1972) ve Şeftalisi Ala Benziyor (1975) sayılabilir.
50 yılda ithalatçılıktan yapımcılık ve dağıtımcılığa: Seher Karabol
Yaşamı boyunca emek ve emekçiden yana olan Seher Karabol, sinema sanatımızın gelişmesi ve uluslararası tanıtımının yanı sıra ülkemizde telif hakları konusunda da yoğun çaba gösterdi. Seher Karabol, 1939’da doğdu. İstanbul Amerikan Robert Koleji’nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Gazetecilik bölümlerine devam etti. Eşi Üstün Karabol ile 1970 yılında film ithalatıyla başladığı sinema yaşamını, Onat Kutlar ile birlikte Türk Sinematek Derneği’nde Polonya, Çek, Macar, Bulgar ve Romen filmlerini sansürsüz olarak izleyiciyle buluşturarak sürdürdü. 1974’te Gülen Ataç ile amblemi değerli dostu Mengü Ertel tarafından tasarlanan Umut Sanat Ürünleri’ni kurdu. Hasan İzzettin Dinamo, Orhan Asena, Güngör Dilmen, Kemal Bilbaşar, Yılmaz Güney, Çetin Altan, Rıfat Ilgaz, Nevzat Üstün, Sennur Sezer, Melisa Gürpınar, Kerim Korcan’ın da aralarında olduğu birçok yazarın temsilcisi olarak yapıtlarının sinema filmine dönüştürülmesini sağladı ve telif haklarını temsil etti. Ömer Faruk Toprak ve Nevzat Üstün adına şiir ve öykü yarışmaları düzenledi. Tüm engelleri göğüsleyip Yılmaz Güney filmlerini yurtdışına çıkardı; bu filmlerin San Remo, Berlin ve Locarno film festivallerinde de gösterilmelerini sağlayarak dünyaya açılmasına öncülük etti. 1985’te sayısı 150’yi bulan, tüm dünyadan yapımevlerinin Türkiye temsilciliğini yürüten Umut Sanat Ürünleri’nin yönetim kurulu başkanlığı görevini üslendi. Umut Sanat, büyük çoğunluğunu sanat ve bağımsız Amerikan filmlerinin oluşturduğu 300’den fazla yapımı izleyiciyle buluşturdu. Sinema salonu olmayan özellikle üniversitelerin bulunduğu kentlerde sinema salonları açarak genç sinema izleyicilerinin yetişmesine katkı sağladı. Bu girişimi, sanat filmlerinin dağıtımını yaparak daha da pekiştirdi. Umut Sanat, 1995’te İstanbul Kanatlarımın Altında’nın yapımcılığını üstlenerek yerli filmlerin farklı bir anlayışla izleyiciyle buluşmasına öncülük etti. 1997’de aynı firma bünyesinde oluşturduğu animasyon bölümü ile ülkemizde çizgi film yapımının gelişmesi için büyük çaba gösterdi.
İstanbul Film Festivali ile ilgili tüm gelişmeleri; filmler, etkinlikler ve konuklarla ilgili bilgileri ve programa dair ipuçlarını sosyal medya hesaplarımızdan takip edin, herkesten önce haberdar olun.