Ana Sayfa Blog Sayfa 75

Albert Camus, Yaz ve Badem Ağaçları

Albert Camus, yirminci yüzyılın en önemli düşünce ve edebiyat kişilerinden biridir. Varoluşçuluğun önde gelen isimlerinden Camus, romanları yanında düşünce ekinine kattığı denemeleriyle de unutulmaz eserler bırakmıştır. Bu yazıda Camus’un Yaz kitabından bahsetmek ve onun Badem Ağaçları denemesinden bir kısmı sizlerle paylaşmak istiyorum. Ne de olsa kara kışta badem ağaçlarıdır baharı müjdeleyen ve bunun anlatıldığı belki de en güzel metindir Camus’un Badem Ağaçları.

Yaz

Can Yayınları’nın Tahsin Yücel çevirisiyle, dilimize kazandırdığı ve Camus’un denemelerinden oluşan incecik bir kitaptır: Yaz. İçinde sekiz birbirinden etkileyici deneme bulunur. Dil ve düşünce yetkinliğiyle tam bir seyir zevki sunan bu kitap, içinde bulunduğumuz çağa ışık olabilecek niteliğiyle okurunda da yeniden ve yeniden okuma isteği yaratacaktır.

Denemeler okunurken benzer coğrafyanın, benzer durumlarına aşinalıkla bakmak mümkündür. Bu benzerlikler Camus’un zenginleştirdiği bir düşünce evreniyle bütünleşmekte ve yıllar geçse de tazeliğini korumaktadır.

Çağımızın bireyinin de içinde hissedeceği soru ve sorgulamalar Camus’un Akdeniz ışığıyla bir kere daha yıkanmakta, mitolojiyle beslenmekte ve bir yanıyla da Avrupa kültürünün handikaplarını işaret ederek okura sunulmaktadır.

Badem Ağaçları’ndan

Zemheride bembeyaz çiçeklenerek baharı müjdeleyecek badem ağaçlarından adını alan bu denemeden bir kısım umarım okurlarına da iyi gelecektir.

“Badem Ağaçları

Napoleon, Fontanes’a şöyle dermiş: “Şu dünyada en çok hayranlık duyduğum şey nedir, biliyor musunuz? Gücün herhangi bir şeyi kurmakta yetersiz kalması. Yalnız iki güç var dünyada: kılıç ile ruh. Kılıç sonunda her zaman ruha yenik düşer.”

Görüldüğü gibi, fatihler bazı bazı hüzünlüdür. Bunca boş şanın pahasını da ödemek gerekir biraz. Ama, yüzyıl önce, kılıç için doğru olan, bugün tank için aynı ölçüde doğru değil artık.Fatihler puan kazandılar ve parçalanmış bir Avrupa üzerine yıllar yılı tinsiz yerlerin  donuk sessizliği yerleşti. Korkunç Flandr Savaşları zamanında, Hollandalı ressamlar çiftliklerindeki horozların resmini yapabilirlerdi belki. Aynı biçimde Yüz Yıl Savaşı da unutuldu, bununla birlikte, Silezyalı gizemcilerin duaları hâlâ birkaç gönülde yankılanmakta. Ama bugün iş değişti, ressam ve keşiş de silah altına alındı: Bu dünyaya bağlıyız. Tin, bir fatihin bile kendisine tanınmasını bildiği o krallara yaraşır güvenini yitirdi; şimdi, gücü dizginlemesini bilmediğinden, ona lanet yağdırarak yiyip bitiriyor kendini.

İyi insanlar, bunun bir hastalık olduğunu yineleyip duruyorlar. Bir hastalık mı, bilmiyoruz ama var olduğunu biliyoruz. Çıkarılacak sonuçsa, durumumuzu almamız gerektiği. O zaman ne istediğimizi bilmemiz yeter. İstediğimiz de artık hiçbir zaman kılıcın önünde eğilmemek, tinin hizmetine girmeyen güce bundan böyle hiçbir zaman hak vermemek.

Doğru, sonu olmayan bir iş bu. Ama biz de bunu sürdürmek için buradayız. İlerlemeyi de, herhangi bir tarih felsefesini benimseyecek ölçüde inanmıyorum usa. Hiç değilse, yazgılarına ilişkin bilinçlerinde insanların ilerlemeye hiç ara vermediklerini sanıyorum. Koşulumuzu aşamadık, gene de onu daha iyi tanıyoruz.

… Bu minval düşüncesini beslemeye devam ettikten sonra

“Ben Cezayir’de otururken, kış konusunda hep sabırlı davranırdım, çünkü, bilirdim ki, bir gecede, soğuk ve arı tek bir şubat gecesinde, Consuls Vadisi’nin badem ağaçları ak çiçeklerle kaplanacaktı. Sonra bu cılız karın tüm yağmurlara ve deniz yeline dayandığını görüp hayran kalırdım. Gene de her yıl direnirdi, ancak meyvesini hazırlamaya yetecek kadar.

Bu, bir simge değil. Mutluluğumuzu simgelerle kazanmayacağız. Bunun için daha ciddi olmak gerekir. Yalnız, bazı bazı, mutsuzluğuyla hâlâ ağzına kadar dolu olan bu Avrupa’da yaşamın yükü fazla ağırlaştığı zaman, nice güçlerin hâlâ el değmemiş durumda kaldığı bu göz kamaştırıcı ülkeye yöneldiğimi söylemek istiyorum. Onları öyle iyi tanıyorum ki, düşünümle gözüpekliğin dengelenebileceği gözde alan olduklarını bilmememe olanak yok. Sundukları örnek üzerine düşününce, tini kurtarmak istiyorsak, sızlanan yanlarını bilmezlikten gelip gücünü ve çekici yanlarını yüceltmek gerektiğini anlıyorum. Bu dünya mutsuzluklarla zehirlenmiş, üstelik bundan hoşlanır gibi. Nietzsche’nin ağırlık ruhu dediği şu derde düşmüş tümüyle. Ona el vermeyelim. Tine ağlamak boşuna, onun için çalışmak yeter.

Ama tinin fethedici erdemeleri nerede? Yine aynı Nietzsche ağırlık ruhunun can düşmanları olarak sıralamıştı bunları. Ona göre, bunlar bilgenin kişilik gücü, beğenisi, “dünya”sı, klasik mutluluğu, çetin gururu, soğuk yetingenliğidir. Bu erdemler her zamankinden çok daha fazla gereklidir ve herkes kendine uygun düşeni seçebilir. Ne olursa olsun, başlatılmış savaşın büyüklüğü karşısında, kişilik gücü unutulmamalı. Seçim kürsülerinde, kaş çatmalarla, tehditlerle bir aradan gideninden söz etmiyorum. Aklığın ve özsuyunun erdemiyle tüm deniz yellerine dayanmadan söz ediyorum. Dünyanın kışında meyveyi hazırlayacak güçtür o.” (1940)*

Kaynak

Badem Ağaçları: *Albert, Camus. Yaz. Çeviren: Tahsin Yücel. Can Yayınları, 10. Basım, 2017, İstanbul

Bilsart – Şubat 2020 Sergi Programı

ŞUBAT 2020

MİMİKO

SEDÜKSİYON

05-15 Şubat, 2020

Sanat Konuşmaları: Mimiko & Süreyyya Evren

05/02/2020

Bilsart, 5 Şubat – 15 Şubat tarihleri arasında Mimiko’nun (Gözde Mimiko Türkkan) “Sedüksiyon” isimli solo sergisine ev sahipliği yapıyor.

Geleneksel cinsiyet algısı ve tanımları —yavaş ama emin adımlarla— kadın-erkek polaritesinin çok daha ötesini kapsayacak şekilde dönüşmekte.

Artık cinsiyet, doğumda atanan cinsiyetin, cinsiyet kimliğinin ve ifadesinin (kişinin kendini nasıl hissettiği ve ifade etmeyi seçtiği), sosyal ve yasal statü (beklentiler, görevler, yasaklar ve tabular) ve kişinin cinsel yöneliminin (cinsel ve duygusal olarak çekici bulunan taraf) akışkan bir birleşimi olarak tanımlanmakta ve bu geniş yelpazenin varlığı giderek daha görünür hale gelmekte.

Bu sırada, baştan çıkarıcı içerik yönünden yüklü ana akım eğlence şovları geçmişte kalmış ve de kalıplaşmış kadın, erkek ve transseksüel rollerini sahnelemeye devam ediyor gibi görünüyor.

Hem kadın hem de erkek (biyolojik veya algıdaki) bedenlerin performansları ve hareket kalıpları, ya karşı konulmaz baştan çıkarıcı kadına ya da onun taklidine işaret ediyor. Bu yönüyle tüm şov, kadın olarak algılanan ve / veya kendini kadın olarak tanımlayan bireylere doğru cinsel yönelimi olan seyirciye yönelik gibi.

Kadın-erkek polaritesi tarafından, çiftler ya da büyük kurumsal veya sosyal gruplar halinde birlikte izlenebilecek kadar ‘münasip’ olan bir gösteriye göre, erkeklere (biyolojik, görünüşe göre veya kendi kendini tanımlayan) cinsel yönelimi olan bireyler açısından baştan çıkarıcı ve teşvik edici bedenlerin eksik olduğu söylenebilir.

Tek istisna, aşırı derecede kaslı görünen —sosyal olarak inşa edilen ve küresel olarak ‘cis-erkek’ler için bir rol modeli olarak vurgulanan— bir beden tarafından, bir kadın bekarlığa veda partisinin parçası olarak gerçekleştirilen muğlak kostüm ve hareket kalıplarının teşhiridir.

Bu durum, aklımdaki durgun pek çok soruyu uyandırdı:

Neden müstakbel gelin ve arkadaşları için bir performans ortaya koyan ‘viril’ stereotipli bir beden, kadınlar arasında öforik ifadeler yerine kendinden yarı emin kahkahalara yol açıyor? İzleyici kadınlar arasında bu eylemde bir baştan çıkarılma hali yaşayan, bu eylemi gerçekleştirende bir baştan çıkarıcı rolü gören var mı?

Neden kadınların bekarlığa veda partileri, erkeklerin striptiz ve kucak dansı izleme ritüellerinin içi boşaltılmış, simetrik kopyaları gibidir? Erkeklerin sahip olduklarına benzer bir gücü satın almanın belki de tek fırsatı olduğu için mi? Eylemin kendisinin içinin boşalmış bir taklit olduğu kadar boş bir fırsat olduğu için mi?

Böylece daha da fazla soru ortaya çıkıyor:

Talebi yaratanlar, halen stereotiplere sıkışıp kalan ana akım izleyiciler mi?

Bu eğlence gösterileri kimin için? Cinsel yönelim açısından?

Talep eden kim? Müşteri kim?

Baştan çıkarılan kim?

Kesin olan bir şey var: Birbirinin içine geçmiş çeşitlilikteki bedenlerin tezahürüyle baştan çıkıyorum ve fazlasıyla cinsiyetlendirilmiş bir dünyada seyir halinde olan tüm bedenlere saygılarımı sunma arzusuyla hareket ediyorum.

SERGEN ŞEHİTOĞLU

GSV_SINGAPORE

19-29 Şubat, 2020

Sanat Konuşmaları: Sergen Şehitoğlu & Teo Jing Yi

19/02/2020

Bilsart, 19 Şubat – 29 Şubat tarihleri arasında Sergen Şehitoğlu’nun “GSV_Singapore” isimli solo sergisine ev sahipliği yapıyor.

2007 yılından bu yana İnternet kullanıcıları, Google Haritalar’ın ikonik sarı mandal-adam [pegman] figürüne atanan sürükle-bırak işlevi sayesinde, hâlihazırda bulundukları yerden farklı yerleri görebiliyorlar. Google Haritalar’daki Sokak Görünümü işlevi sayesinde, Sergen Şehitoğlu’nun Google Street View (GSV) (2019) serisindeki her çalışma, izleyicilerin sanatçının bakış açısından gördüğü farklı bir şehrin sokaklarında gezindiği rastgele bir “bırakış”la başlar. Şehitoğlu’nun ekrandaki yolculuğunun Singapur’daki tekrarı olan ve Bilsart’ta sergilenen GSV_Singapore (2019), serideki diğer tüm çalışmalar gibi, Sokak Görünümünü sağlayan dokuz gözlü Google kamerasının gölgesiyle birlikte en az bir insanı tek bir fotoğraf karesi içerisinde yakalamayı hedefler. Şehitoğlu’nun Singapur’daki gezisi, onu ve izleyiciyi, arabanın içinde ağlayan bir kadınla karşılaştırır. Şehitoğlu, söz konusu ikincil olay zincirinin bu ilgili öznesini araba sokak görünümlerinden kaybolana kadar takip eder. Bu gibi ekran hareketleri zincirleri, teknolojik olarak etkin günlük fonksiyonların derinliklerinde, kasvetli de olsa, olası anlatı olanaklarının ötesine geçer.  

Videonun yanı sıra, Şehitoğlu’nun Singapur’daki gezintisinin bir anının ekran görüntüsü olan bir fotoğraf da sergilenmektedir. Bu yan yanalık, süreç ve son iş arasındaki ayrımı bulanıklaştırır: İş sürecinde hatırlatıcı bir not [aide-memoire] olarak işlev gören video, sanatçıyı, videonun bir yan ürünü gibi de görülebilecek fotoğrafa yönlendiren bir yardımcı olarak hizmet eder. Bu ekran kaydı sadece işi oluşturmakla kalmaz; aynı zamanda, işin kendisidir de. Uzun metrajlı bir film süresine sahip olan video, her dakika sanatçı tarafından her adımda verilen kararları ve dolambaçlı son kareyi bulma sürecini göstererek, eserin sanatçının bilgisi olmadan çoğaltılması olasılığını arttırır. Ekran, sanatçıyı izleyiciden ayıran zarsa; bize her iki tarafta da aynı görüntüyü göstereren GSV, bizi eserin temellerini sorgulamaya geri döndürür. 

Teo Jing Yi

BİLSART hakkında:

Bilsar, video sanatının sergilenmesi için bir alan sağlamak amacıyla merkez binasının garajını kâr amacı gütmeyen, video sanatına odaklanan bir sanat mekânına dönüştürdü. 2018 yılından bu yana Bilsart, hem genç hem de deneyimli sanatçıların çağdaş video sanatı üretimlerini her 15 günde bir değişen bir programla sunmaktadır. Bu program, her sergide tek bir iş gösterme ilkesine dayanmaktadır. Bilsart’ın bu alana odaklanan bir kitaplığı da bulunmaktadır. 

Bilsart, bu dinamik sergi programı kapsamında koleksiyoner seçkilerini, küratöryel projeleri, sanat kuruluşları/galerileriyle birlikte düzenlenen sergileri ve diğer çağdaş sanat disiplinleriyle paralel gösterimleri ağırlamaktadır. İstanbul’un çağdaş sanat rotasında konumlanan Bilsart, her sergiyi sergi üzerine gerçekleştirilen sanatçı konuşması etkinliğiyle açmakta ve tüm sanat konuşmalarını Bilsart Youtube kanalında arşivlemektedir.

Sergi programları ve etkinliklerimizden haberdar olmak için bizi sosyal medya hesaplarımızdan takip etmeyi ve bültenimize abone olmayı unutmayın!

ADRES:

Bilsart                                                                                                

Evliya Çelebi Mah, Kıblelizade Sk. 

No: 5/A 34430 

Beyoğlu/İstanbul

İLETİŞİM:

[email protected]                                

www.bilsart.com

ZİYARET:

Salı – Cumartesi

10.00 – 18.00

INSTAGRAM:  www.instagram.com/bilsartistanbul

FACEBOOK: www.facebook.com/bilsartistanbul

YOUTUBE: https://www.youtube.com/channel/UCkcQHkCWfV-oSnwffRtrtrQ/featured 

Nefretle Savaşmak: 71 Yaşındaki Graffiti Büyükanne ile Tanışın

0

Almanya’da Nazi rejiminin ürettiği ideoloji hala yaşamaktadır. Irmela Mensah-Schramm, bir toplama kampına ilk ziyaretinde yaşadığı şok sonrasında nefrete karşı savaşmaya başlamış. Yabancı düşmanlığı, ırkçılık gibi nefret üreten düşüncelere karşı, duvarları kendine mücadele alanı seçen “büyükanne”, elinde spreyleri ile pazar günü hariç her gün sokaklara çıkıyor. Mücadelesini elindeki boyalardan duvarlara işliyor. Onunla tanışın!

Duvarlar, Graffiti ve Almanya

Kent mekanı her an yeni bir imgenin karşımıza çıktığı görsel yükün toplandığı kaotik düzeniyle, hepimizi köşe başlarında, reklam panolarında, metro ekranlarında karşılar. Ancak tüm bunlar kendi içinde kalan ayrı imgesel değerlendirme kategorileri değildir. Çünkü ne göz ne aklımız bu ayrımı sürdürür. Her bir imge aynı zamanda bütün görsel kültürün bir parçası olarak var olur. Dünya deneyimimiz “söz”den “göz”e geçtiğinden bu yana imgeler bizim dünya ile kurduğumuz ilişkinin bir parçası haline gelmiştir. Bu yüzden her görsellik zihnimizde bir iz bırakarak uzaklaşır. Görsel muhalifler ya da karşı-görsellik alanı belleğimizde dünya imgelemleri yaratmak ya da var olanı yeniden kurmak için mücadele ederler.

Mağara duvarlarında başlayan ve bina giydirmelerine kadar uzanan duvarlara bir düşünce işleme fikri, graffiti söz konusu olduğunda kentli bir alt/karşı kültür alanından doğar. Artık, mağaralar kentlerdir. ABD’de, 70’li yıllarda, siyahilere karşı ırkçılıkla mücadelenin filizlendiği hip-hop kültürü içinde ilk örnekleri görülüp daha sonra medya dolayımı ile alt kültür sınırlarını aşan graffiti sanatı da şehrin imaj enflasyonu içinde kendine yer bulur. Sokaklardan metrolara uzanan graffitiler çeşitli stiller, rumuzlarla bir direniş dili yaratır.

Berlin Duvarı, 1989.

Avrupa ise benzer yıllarda graffiti ile tanışır. Bunun gerisinde Berlin Duvarı yatmaktadır.* Duvar, Doğu ile Batı Almanya arasında yalnız somut bir sınır değil aynı zamanda kültürel ve imgesel bir sınır çeker. İnsanlar da bunu tersine çevirmek için Duvar’ı bir mücadele alanı olarak görür ve seslerini duyurabilecekleri bir medya olarak ele alıp graffitiler üretmeye başlarlar. Duvar üzerine ilk grafiti uygulamalarını yapan sanatçı Thierry Noir, kendine özgü bu yaratım biçimini şöyle anlatır: “İnsanlara bu mitik duvarın sonsuza kadar inşa edilmediğini ve değiştirilebileceğini göstermek için bir yoldu.” Nitekim öyle oldu, duvar yıkıldı. “Yeni dünya”nın insanlara güzellik ve eşitlik getireceği umutları ile birlikte. Ancak, bu umutlar çok uzun süremedi, insanlar arasındaki duvarlar yıkılmamıştı. Sanırım, göz ardı edilen şey maddi bir sınırın yıkılmasından öte, nefret ideolojisinin neredeyse kültürel olarak insanlarda kalmış olmasıydı. Bugün de hala, aşırı-sağ gruplar her gün yeni bir nefret söylemi üretiyor ya da saldırı gerçekleştiriyor. Bunu sadece fiziksel olarak değil, görsel olarak da sürdürüyorlar. Gamalı haçlar hala kendi hegemonyasını kurmak için duvarlara iliştiriliyor. Nefret hala sürüyor, buna karşı mücadele de!

Thierry Noir’in Berlin Duvarı üstüne yaptığı bir çalışma, 1985.

*Görseller ve Duvar’ın politik anlamı hakkında detaylı inceleme için: https://www.khanacademy.org/humanities/art-1010/architecture-20c/a/the-berlin-wall-as-a-political-symbol-edit

Animated GIF - Find & Share on GIPHY

Fadime Uslu Söyleşisi: İçimizde Patlayan Duygulardan Öyküler

0

Anlatmanın bir zamanı olduğu kadar yazmanın da bir zamanı var. Ay Eskir Gün Işırken öykü kitabı ile Fadime Uslu tam da bunu gerçekleştiriyor. Konuşma zamanı gelince konuşan, susma zamanı gelince susan, yazma zamanı gelince yazan ve okuma zamanı gelince okunan öyküler kaleme alan Fadime Uslu hiç şüphesiz ki çağdaş Türk edebiyatının en önemli kalemi. Kalemi böylesine değerli bir yazarla, eleştirmen ve eğitmenle söyleşi gerçekleştirmiş olmaktan mutluluk duyarak paylaşıyorum. Bu söyleşi çok katmanlı yapısıyla Fadime Uslu edebiyatıyla henüz tanışmadıysanız tanışmanız adına size geçerli nedenler sunuyor.

Buyurun lütfen 

Aynur Kulak: Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nü okuduktan sonra Dokuz Eylül Üniversitesi’nde sınıf öğretmenliği eğitimi almışsınız. Ankara’da öğretmenlik görevinizi sürdürmektesiniz. Yazarlık ve öğretmenlik birbirini tamamlayan iki meslek olarak baştan beri bilinçli bir eğitim süreci geçirmişsiniz. Birincisi gerçekten bilinçli süreçler mi yaşadınız eğitiminizde? Yani edebiyatı çok seviyordum ve sanat tarihini seçtim diyebilir misiniz? İkinci olarak; yazarlık ve öğretmenlik ile ilgili yaptığım yoruma katılır mısınız? Yoksa birbirinden farklı tarafları var birbirini beslese de diyebilir misiniz?

Fadime Uslu: Bilinçli bir tercihle girdim sanat tarihi bölümüne. Tercih listemde üçüncü sıradaydı. Hevesle başladığım bölümün ilk yılında hayal kırıklığı yaşamıştım; ağırlıklı olarak dini mimarinin literatürüyle boğuşmuştum çünkü. İkinci yılda resim ve heykele, eleştiriye yönelince tarihin katmanlarını eleştirel gözle incelemeye başlayınca okuduğum alanı daha da sevdim. Mimariye bakışım da değişmişti. İlgi alanlarım çeşitleniyordu. Sonuçta kütüphane kuşu olmuştum. Araştırmalar okuma iştahımı artırıyordu. Edebiyat gizli bir aşk gibiydi benim için. Öğretmenlik ise, annemin yakın arkadaşı anaokulu öğretmenim Türkân İnan’la aramdaki bağın, çocuklara duyduğum sevginin ve inancın sonucunda gene tercihimle yaşadığım deneyimdir.

İkinci sorunuzdaki yorumunuza katılırım. Siz böyle söyleyince Nabakov’un yazarı üç özelliğiyle değerlendirdiği sözünü anımsadım. Söz şu: “Bir yazara üç noktadan bakılabilir: Bir öykücü olarak görülebilir, bir öğretmen olarak, bir büyücü olarak. Büyük yazar bu üç niteliği –öykücü, öğretmen, büyücü –birleştirir, ama onda ağır basan, onu büyük yazar kılan özellik, büyücülüğüdür.” Doğrusu, büyücülüğü olmadan yazarın iki özelliği de yavan kalır. Meslek, koşullarla ilgili rastlantısal bir seçim olabilir. Şunu kesinlikle söyleyebilirim; yazarlık mesleğim değil, yaşamımdır. Büyücülüğüm ise –ki geliştirmek için çalışmayı sürdürdüğüm bir şeydir bu- kişiliğimin uzantısıdır. Kişiliğimdeki büyücülüğü büyütmek için gösterdiğim özeni sadece beni yakından tanıyanlar bilir.

Aynur Kulak: İlk öyküleriniz Sözcükler Dergisi’nde yayınlanıyor. Dergiler öyküler için; sonrasında yayınevlerine gönderilen öykü dosyaları için biçilmiş kaftan galiba. Zira birçok öykücünün yolu dergi öykücülüğünden geçiyor bir şekilde. Dergiler, dergilerin öykülere, öykücülere katkısı ve Türkiye’de dergicilik yapmak ile ilgili düşünceleriniz neler? Çünkü önemli dergilerden Notos’da düzenli olarak yazıyorsunuz aynı zamanda. Dergicilikle bağınız sadece öykülerinizin yayınlanmasıyla sınırlı değil yani.

Fadime Uslu: Dergilerin her biri tavrıyla, savunduğu değerle bir ekolü temsil eder. Öykü yazarı, şair, denemeci olarak siz hangi ekolün parçası olmak istiyorsunuz. Sanatın hangi safında yer alıyorsunuz. Bunlar etraflıca değerlendirilmeli kanımca. Edebiyattan ödün vermeden kendi ayakları üstünde durmaya çalışan dergilere saygım sonsuz. Sözcükler Dergisi benim biricik okulum. Öykülerimin çoğu kitaplaşmadan önce Sözcükler’in beğenisinden geçti. Benimle birlikte birçok öykücü, şair için okuldur Sözcükler. Notos’da ‘Atölye’ sayfasında yayımlanmayan öykülerin değerlendirmelerini yapıyorum. Notos, Sözcükler gibi edebiyatımızda önemli bir okuldur, yeni öykücülerin yetişmesindeki katkısı öyle büyük ki.

Aynur Kulak: Yazmış olduğunuz çocuk kitapları da var fakat hep öykü kitapları yazmışsınız. İfade biçiminiz hep öyküler olmuş. Bu bir tesadüf müydü yoksa hayır tercihim bu yönde mi dersiniz? Fadime Uslu: Öykü, içinde kendimi en rahat hissettiğim dil. Çocuk kitaplarının gölümdeki yeriyse bambaşka, neşeyi, umudu en çok çocuk dilinde yaşıyorum.

Aynur Kulak: Büyük Kızlar Ağlamaz, Yaz Korkuları, Yüzen Fazlalıklar ve Gölgede Yaşamak (Ki Gölgede Yaşamak dosyanızla Yunus Nadi Öykü Ödülünü aldınız) Şimdiye kadar yayımlanan öykü kitaplarınızla ilgili öyküleri en naif, abartıdan uzak, kendi yatağında sakince akan ritmiyle en çok sevilen öyküler arasında yorumları yapılmakta. Hatta Türk modern öykü tekniğini en iyi uygulayan yazar nitelemesi yapılmakta sizin için. Bu yorumlara katılıyor musunuz? Daha doğrusu yukarıda saydığım kitaplar hangi süreçlerin sonucuydu? Bu öykü kitaplarını ortaya çıkaran teknikten ziyade duygu durumlarınız neydi; bunu merek etmekteyim aslında?

Fadime Uslu: Yorumlara yorum yapmamayı tercih ediyorum çünkü öykü tamamlandıktan sonra kendisi oluyor, benim için değil kendisi ve okuru için var oluyor. Saydığınız kitapların her birinin, her öykünün hikâyesiyle yazılma serüveni farklı. Öykünün düşüncesini, duygusunu öykünün kendisinde bulabilir, öyküyle aramdaki yakın ilişkiyi görebilirsiniz.

Aynur Kulak: Yukarıdaki duygu durumlarınız ile ilgili soruya sorma sebebim son kitabınız Ay Eskir Gün Işırken içindeki öykülerin duygularımı derinden etkilemesi oldu. Kitaba da ismini veren ilk öykünüzle başlamak isterim. Tam da ay tutulması olduğu gün okumaya başladım kitabınızı ve pat ilk öykü olarak karşıma çıkan öykü oldu Ay Eskir Gün Işırken. Dünya her açıdan (iletişim, ilişkiler, öfke, korku, mutluluk, mutsuzluk) hız rekorları kırarken, kıyametin alametleri her açıdan teker teker büyük bir hızla gerçekleşirken, seçtiğiniz öykü tonu naif olmasına ve öyküyü masalsı bir havaya büründürüyor olmanıza rağmen öykü bana sonu iyi bitmeyecek bir rahatsızlık duygusu verdi. “Hikaye işte şimdi başlıyor” demeniz de buna etken. Aslında sanıldığı kadar naif bir öykücü değilsiniz sanki!

Fadime Uslu: Bence de.

Aynur Kulak: Kitaptaki ilk öykü anlatacağınız öykülere bir girizgah niteliğinde aynı zamanda. Çünkü asıl olarak sonraki öykülerinizde anlatmaya başlıyorsunuz; kurduğunuz mizansenle, diyaloglarla, yıkıcı insan ilişkileri ve yapıcı duygularla… Öyküleri birbirine yakın olan kişiler oluşturuyor aslında, uzakta olanlar değil. Yakıcı Dokunuşlar öykünüzle başlamak isterim mesela. Öykünün ilk hissettirdiği duygular bunlar oldu. Ne söylemek istersiniz?

Fadime Uslu: Yakınlığı, dolayısıyla uzaklığı belirleyen mesafenin ölçüsü nedir? Bunu ben de merak ediyorum. Fiziksel olarak çok yakınınızda bulunan biri dünyanın en uzak noktasında olabilir size göre. Tam tersi de mümkün. Kilometrelerce ötenizde olan birinin varlığını teninizde dahi duyumsayabilirsiniz. Zamanı, mekân kavramını dehanız, büyücülüğünüzle aşabilirsiniz. Büyücülüğünüz karşılık bulduğunda arada sınır kalmayacaktır. Bir de zaman geçse de değişmeyen kimi durum, olgu ve yaşama biçimi var. Zamanın ve mekânın neresinde olursa olsun aynı kalabilen, yaşaması da aynı olan duygular. Egemen köle ilişkisi, aldatılma aldanma ilişkisi, zamanın imkânlarıyla söylemi yenilik diye sunulsa da sadece yinelenen gerçekler. Birinin bir başka kişiyi baskılamasıyla birinin bir başka kişi ya da grupları birdenbire öldürüvermesi arasındaki fark nedir, sürecin örüntüyle devrettiği şiddet her iki taraf için nerede, hangi noktada başlar; noktanın şartlarla bağı ne düzeydedir? Bunların etrafında başka sorular da soruyorum kendime. Öykülerin temelinde aradığım yanıtlarla sorduğum yeni soruların varlığını hissediyorum. “Yakıcı Dokunuşlar”da intihar süsü verilen bir cinayetin kurbanı Serkan Eroğlu ile modern yaşamın hasta ettiği, ameliyat olan Feriha karşı karşıya geliyor. Kurgu karakterleriyle yaşamımızın doğal karakterleri, akrabalarımız, sadece sevdiğimiz için yakınımızda dolan dostlarımız bir arada bulunuyor. İşte o bulunma tavrından doğuyor öykü.

Aynur Kulak: Zamanın her bir bireydeki farklı algısı ön plana çıkıyor öykülerinizde. Dönemsellik var fakat derin bağlar üzerinden var. Aile bağı, karı koca bağı var fakat dediğim gibi algı başka işliyor geri planda. İlişkiler aradan ne kadar geçerse geçsin zamansal boyutta birbirine sıkı sıkıya bağlıyken, algılar farklı olsa da çok da uzaklaşmamıza gerek yok diyorsunuz belki de. O kıymetli zamanlarımızı iyi ve olması gerektiği gibi geçiremedik değil mi? Hep bir şeyler patlak verdi veya patladı yanı başımızda.

Fadime Uslu: Kişiler yaşam yolunu tek başına belirleyemiyor. Evden dışarıya çıkıyor, işinize gücünüze gidiyorsunuz, şehirde bir bomba patlıyor. Gecenin bir yarısı sizi deprem yakalıyor. Binaların altında kalıyor kent. Bombayla ilgili ihmal, depreme karşı alınacak önlemle ilgili ihmal birbiriyle aynı kaptan besleniyor kanımca. Patlama, yıkım birdenbireymiş gibi görünse de uzun geçmişin birikimiyle gerçekleşir genelde. Bunlar tarihsel süreçte birbirine eklenerek gelen düşüncenin sonuçları. İyi yanıtlar alabilmek için iyi soru sormak gerekir. İyi soruları zamana, dönemin düşüncesine, sisteme, kişilere bakarak sorabiliriz. Kıymetli zamanımızı iyi değerlendirmek ve daha fazla aldanmamak için yapabiliriz bunu. İlk öykü kitabıma adını da veren Büyük Kızlar Ağlamaz’ın merkezinde deprem vardı. Son kitap Ay Eskir Gün Işırken’de bombanın yankısını duyduk. Yanı başımızda ya da uzağımızda patlayan, içimizde patlayan duyguların sonuçlarını ve kaynağını öyküyle şiirle direnerek arayabiliriz.

Aynur Kulak: Öykülerde gözünüzü dışarıda olup bitene gezdirmiyorsunuz aslında. İçeriye doğru bakan gözler söz konusu. Yani öyküde öne çıkan bağlar yabancı kişilerle ilgili değil. Düşman dışarıda değil. İçeride. Öykülerinizde değindiğiniz yaşadığımız toplumsal travmalara gelmek istiyorum. Toplum olarak bir gün rahata erip; dışarıda bunlar oluyor, biraz da bunlara göz gezdirelim diyerek rahatlayacağımız dönemlerimiz olacak mı? Bu tür öyküler de çıkabilecek mi bu topraklardan?

Fadime Uslu: Verileri diyalektik düşünceyle değerlendirdiğinizde analizdeki doğruluğun gerçeklikten şaşma olasılığı azalır. Rahata ermek için önce rahatsız olmak gerekir kanımca. Sonra sorunu çözmek için harekete geçmek. Sorun ve çözüm yollarını egemen tarafından dayatılan düşünme kalıplarıyla değil akılcı yöntemlerle arayıp bulduğumuzda erişmek istediğimiz noktaya varabiliriz. Mümkün bu.

Aynur Kulak: Kitabın son öyküsünde tüm karakterler, tüm öyküler aslında bir araya geliyor. Niye bir araya getirmek istediniz, neye vurgu yapmak istediniz? Bir önceki soruya istinaden aslında; bir araya gelemiyor ve bir arada duramıyor muyuz? Niye bu coğrafyadaki bu insanlar bunu başaramıyorlar?

Fadime Uslu: “Biz” vurgusunu öne çıkarmak için karakterler bir araya geldi; “siz ve onlar”ı içermeyen, ayırımı reddeden “biz”den söz ediyorum. Söz etmekle kalmayıp yaşamaya geçireceğimize de inanıyorum.

Aynur Kulak: Tüm öykü kitaplarınızı baz alarak sormak isterim: Öykülerinizde yer verdiğiniz cinsiyet meselesi. Kadın olma durumu. Erkek olma durumu. Eş cinsellik mevzuu. Özellikle eş cinsellik konusunu önemsiyorsunuz. Fadime Uslu için cinsellik neyin ifadesi veya ifade edilememesi? Özellikle de bizim toplumumuz için soruyorum.

Fadime Uslu: Cinsellik hayatın ereği olmayan bir parçası, bu bana göre böyle. Benim dışımdaki kişi ya da gruplar için farklı değer taşıması cinselliğin bireysel ve kamusal alandaki karşılığını açıklar mı, açıklamanın bağlayıcı nüvelerinden sıyrılabilir mi, yani cinsellik kendisi için kendi olabilir mi, bugün için sanmıyorum. Kapalı toplumlarda tabuyla ilişkisi neyse liberal alanlardaki hizmet işlevi öyle değerlendiriliyor çünkü. Cinselliğin sanattaki, toplumdaki, siyasetteki karşılığı ilgilendiriyor beni. İktidarın özel hayat üzerindeki tahakkümü, bunun dile yansıması. Kişilerin baskıya karşı tavrı; içselleştirmesi ya da ona karşı koyması. Cinselliği, aşkı yaşama biçimi, bir de uykusu kişinin en özel, biricik, dokunulmaz, varoluşuyla ilgili en yalın eylemi bence. Ne var ki müdahaleye, istismara açık her biri. Cinsiyet kategorilerini belirleyen tıp ve yargı söylemlerinin tarihsel süreç içerisinde değiştiğini gördük. Eşcinsel sözcüğü İngilizce’de ilk kez 1892 tarihinde kullanılmış sözgelimi, ondan önce “delilik, sağlıksızlık, pislik” suçlamalarıyla geçmiş kayıtlara. Kişiler yaşamsal cezalara çarptırılmış. Bugün açık bir biçimde kimlik olarak kabul edilen eşcinselliğin adı, toplumsal değer kategorisindeki konumu belki de zaman içerisinde değişecek. Zamanın ölçüsünü belirleyen nedir, ölçüyü değiştiren güce hâkim olan nedir, her şeyden önce buna bakmak iyi olabilir. Birinin diğerini “öteki” yaptığı, bunun üstünden güç elde ettiği, cemaatleştiği alanlardan biri de cinsiyet kategorileri. Cinsiyete ait verili rollerle onun ötesine geçme, var olma halleri öykülerimde doğallıkla yer alıyor. Sınırla, baskıyla derdim var çünkü.

Aynur Kulak: Sanat Tarihi öğrenimi görmenizden dolayı olabilir, öykülerinizin renkleri var. Ya da şöyle nitelendirebilirim hikaye anlatımınızda renklere baş vuruyorsunuz. Sanat Tarihi ve öyküler; bu iki kulvar birleşiyor sanki öykülerinizde. Ne söylemek istersiniz bu konuda? Sanat Tarihi öykü yazma konusunda sizi nasıl besledi?

Fadime Uslu: Sanat tarihi dalında öğrenim görmek de sanatın görünen yüzünde doğrudan görünmeyen bilgiye ulaşmamda, biçimsel değerlerin estetik çözümlemelerini yapabilmemde referans oldu. Sanat dallarını kendi prensipleriyle anlayıp değerlendirmek; disiplinlerin birbiriyle bağlantısını, temas noktalarını inceleyebilmek için uçsuz bucaksız evren sunuyor bu bölüm. Sonuçta, bir dalda uzmanlaşmak için alınan eğitim o alanın okuryazarlığını kazandırmayı hedefler önce, süreç içerisinde görme konusunda alana odaklı duyarlık geliştirmeyi, sonra da bilgiyi dönüştürmenizi amaçlar.Ben de yöntemi pratiğe yazarak aktarma deneyimini önce okulda edindim. Şu veya bu biçimde aldığımız formal eğitimin yanında dünyaya geldiğimiz andan itibaren ailenin, toplumun, dolayısıyla kültürün, egemen ideolojinin çeşitli konu başlığındaki eğitimlerinden geçiyoruz. Kimimiz bu sistemli yapıya boyun eğip uyum sağlıyor; eğitim zincirinin taşıyıcısı oluyor, kimi de ona karşı koyup direnç gösteriyor. Direncin eylem ve örgüt alanından en etkili olanı sanat bence. Anlatı gereci ne olursa olsun sanatçının eseriyle yaşadığı zamanın koşullarına yanıt verdiğini düşünüyorum. Renk vurgusuyla yaptığınız tespite katılıyorum. Görüntü oluşturmada resim sanatından, sinemadan yararlanıyorum. Renkler, doğadaki tonlarıyla yansıyor öykülere; ışık ve gölgenin boyutlarını görerek yazıyorum çünkü. Bunun sözcüklerle perspektif etkisi yaratmada da payı var kanımca.

Aynur Kulak: Edebiyat ve sanatla başarabilmek mümkün mü Fadime Hanım? Yani bu coğrafyada bunca parçalanmışlığın içinde kültür sanatla hayata tutunabilecek miyiz? Öyküler sağaltabilecek mi içimize zerk edilmeye çalışılan zehirleri?

Fadime Uslu: Sanat, yalnız olmadığınızı söyleyen savunma hattı olduğu için onca acıya onunla direnebiliyoruz.

Türkiye Ormancılar Derneği ve Kuzey Ormanları Savunması’nın Kanal İstanbul hakkında basın açıklaması

0

İstanbul’un Kuzey Ormanları uzun yıllardır insan baskısı nedeniyle sürekli azalmaktadır. 1971 yılı orman envanterine göre yaklaşık 270 bin ha kadar olan İstanbul’un orman varlığı 2018 yılında 243 bin ha’a kadar gerilemiştir. 47 yılda kaybedilen orman alanı 27 bin ha kadardır. Orman alanlarındaki azalmanın en önemli nedeni Orman Kanunun 16. ve 17. Maddeleri kapsamında orman alanlarından verilen izinlerdir. Bu maddeler kapsamında verilen izinlerin yaklaşık üçte birine karşılık gelen 8.700 ha’ı 3. Havaalanı ve 3. Köprü bağlantı yollarının yapımı için son 8 yılda verilmiştir. Bunlara ek olarak maden, savunma, çöplük, su, eğitim ve enerji yatırımları gibi faaliyetler için de 20 bin ha’a yakın bir orman alanı vasfını yitirmiştir. 

Kanal İstanbul ile de 458 ha kadar bir orman alanı tamamen yok olacaktır. Üstelik yok olan bu orman alanlarının 287 ha’ı Türkiye’deki koruma değeri en yüksek olan Muhafaza Ormanı statüsündeki Terkos Gölü Muhafaza Ormanı sınırları içinde kalmaktadır. Özetle İstanbul ili özelinde kitlesel bir ormansızlaşma süreci daha yaşanacaktır.  

Terkos Gölü ile Karadeniz arasında kalan kumul üzerindeki ağaçlandırmalar tarihi öneme sahiptir. Şiddetli kuzey rüzgârları ile taşınarak gölün dolmasını engellemek için söz konusu kumul, 1880’li yıllarda ağaçlandırılmaya çalışılmış olup ülkemizdeki ilk ağaçlandırma örneklerindendir. Çok başarılı olmayan bu ağaçlandırmadan sonra 1950’lerde Terkos Kumulu özel tekniklerle yeniden ağaçlandırılmış ve gölün kumla dolması engellenerek İstanbul’un susuz kalması önlenmiştir. Bu ağaçlandırma 22.12.1961 tarihinde Muhafaza ormanı olarak ilan edilmiştir. Çok sayıda araştırmanın yapıldığı aynı zamanda eğitim amaçlı olarak da kullanılan muhafaza ormanının bir bölümü kanaldan çıkacak hafriyatın dökülmesi için yapılacak yollarla ve kıyı dolgusuyla yok olacaktır. Bu ormanlar, dolgudan kaynaklanacak toz ve gemi ile araç trafiğinden kaynaklanacak hava kirliliğinden de olumsuz etkilenebilecektir. Bu kumul ağaçlandırmasının tamamen kaybedilmesi Terkos Gölünün de içme suyu özelliğinin yok olmasına yol açabilecektir.

İstanbul’un Kuzey Ormanları ile kumul, mera, sulak alan ve fundalık gibi doğal ekosistemleri, sayısı 2500’ü bulan bitki çeşidine, 38 memeli hayvana, 35 kurbağa ve sürüngene ev sahipliği yapmaktadır. Sulak alanlarla birlikte bu doğal karasal ekosistemler 350 kadar kuş türünü de barındırmaktadır. ÇED Raporuna göre kanal güzergâhında; sadece 399 bitki türü, 37 memeli, 8 yarasa, 239 böcek, 7 iki yaşamlı, 24 sürüngen ve 249 kuş türü yaşamaktadır. Bitkilerden 13’ü endemik, 16’sı ise tehdit altındaki türlerdir. Benzer şekilde fauna elemanlarından da 153’ü Bern Sözleşmesi gereğince korunan türlerdir. Tehdit altında 5 kuş türü de bulunmaktadır. 

Ancak ÇED Raporunda verilen flora ve fauna listeleri eksiktir. ÇED raporunda da canlıların habitat parçalanmasından zarar göreceği kabul edilmiş olup bitkilerin korunması için endemik olanlarından sadece 5’inin tohumlarının taşınacağı açıklanmıştır. ÇED Raporunda, diğerleri için de başka habitatlarda da yayılış göstermesi nedeniyle taşınmasına dahi gerek olmadığı yer almaktadır. Bilimsellikten uzak bu taşıma şeklindeki önlem neredeyse tüm ÇED Raporlarında bulunmakta olup doğaya verilen zararın küçük gösterilmesinde kullanılmaktadır. Benzer bir sözde önlem de kesilen ormanların yerine başka yerlerde ağaçlandırma yapılacağıdır. Kanal İstanbul için kesilen orman alanlarında 201 bin kadar ağaç olduğu ÇED Raporunda belirtilmiştir. Bu ağaçların bir kısmının taşınabileceği, taşınamayan ağaçların yerine de uygun alanlarda ağaçlandırma yapılacağı açıklanmıştır. Bu şekildeki gerekçelerde orman alanlarında yapılan tüm yatırımların ÇED Raporlarında yer almaktadır. Ağaçlandırmaların orman ekosistemi haline gelmesi için onlarca yıl geçmesi gerektiği artık tüm kamuoyunca bilinmesine rağmen ÇED Raporlarında halen “kesiyoruz ama yerine dikiyoruz” açıklamalarına Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Orman Bakanlığı tarafından halen itibar edilmesini de anlamamaktayız.

Aslında Istrancalardan Düzce’ye tüm kuzey ormanları tehdit altındadır.

Rant Kanalı projesi; Trakya, İstanbul ve Anadolu’nun su, nefes ve yaşam kaynağı olan ve Marmara’nın Karadeniz kıyısına paralel olarak Kırklareli’nden Düzce’ye eşsiz güzellikteki ekosistemler birliği oluşturan Kuzey Ormanları’nı,  3. Havalimanından sonra bir kez daha bölecektir. Bu aynı zamanda bölgede yoğunlaştırılan ağır sanayi ve hizmet faaliyetlerine paralel olarak büyüyen yapılaşma baskısı altında kalan yaban hayatının da bir darbe daha almasına yol açacaktır.

Her ne kadar Kanal güzergâhında kesilecek orman alanının 458 ha (595 futbol sahası) olduğu açıklansa da Kanal çevresinde oluşturulacak yeni yerleşim yerleriyle birlikte kaybedilen orman alanı miktarı 3.000 ha (3.896 futbol sahası)’a çıkacaktır. Ek olarak kanal ve yeni yerleşim yerlerinin inşası için gerekli olan taş, mıcır ve çimento için de orman alanlarından yeni izinler verilmesi de söz konusu olabilecek ve kaybedilen orman alanı miktarı daha da artabilecektir. 

Ek olarak yeni yerleşim alanları için yol, enerji vb. yatırımların da gerekli olabileceği, bunlar için ilk önce ormanların gözden çıkarılacağı da unutulmamalıdır. Çünkü kamulaştırma bedellerinden kaçınmak için feda edilen ilk yerler hep ormanlar olmuştur. Oysa ormanlar ve diğer ekosistemlerin hoyratça yok edilmesinin aslında geleceğimizi de riske attığının farkına varılması gerekmektedir. Çünkü bu doğal ekosistemler İstanbul İçme suyu havzalarında temiz su biriktirilmesine, İstanbul’un havasının temizlenmesine ve sel gibi doğal afetlerin önlenmesine katkı sağlamaktadır. Yapılması gereken; on yıllardır ağır tahribata maruz bırakılmış olan Kuzey Ormanlarının tümüyle ‘Muhafaza Ormanı’ ilan edilerek her türlü rant ve yağma projesine derhal kapatılması ve diğer doğal ekosistemlerle birlikte koruma altına alınarak her türlü baskı ve yapılaşmadan uzak tutulmasıdır (30.01.2020).

Saygılarımızla,

Türkiye Ormancılar Derneği

Kuzey Ormanları Derneği

Shenema Uluslararası İstanbul Kısa Film Platformu 4 – 6 Mart tarihleri arasında İstanbul’da…

0

Konusu ve içeriğiyle, dünyada bir ilk olan Shenema Uluslararası İstanbul Kısa Film Platformu 4 -6 Mart tarihleri arasında İstanbul’da… 

Festival İstanbul Kültür ve Sanat Derneği organizasyonu olan Shenema Uluslararası İstanbul Kısa Film Platformu, görsel algının önem kazandığı günümüzde, sinema ve reklam sektörü vasıtasıyla toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması konusunda farkındalık yaratıp destek olmayı amaçlıyor. 

Konusu her yıl ‘kadın’ olarak belirlenen ve her yıl başka bir temada gerçekleştirilmesi planlanan platformun bu yılki teması ‘önyargılar’ olarak belirlendi. 4-5-6 Mart tarihleri arasında gerçekleşecek olan platformda üç ayrı başvuru platformu yer aldı. 

İlki Kısa Film Proje Yarışması. Kısa Film Proje Yarışması, kısa film yapım olanaklarını arttırmayı, kısa film üretimini bir endüstri haline getirmeyi ve filmlerin fikir aşamasından desteklenmesinin önemine dikkat çekmeyi amaçlıyor. 

2 Dakikada Çek Getir Video Yarışması, başvuruların açıldığı tarihte ilk etapta katılımcıların başvuru yapacağı ve daha sonra iki dakikalık videolarıyla platformda yer alacakları bir proje.  Shenema yönetimi, şubat ayında, daha önceden anons edilmemiş bir saat ve tarihte, belirlenen temayı başvuru sahipleriyle paylaşacak ve katılımcılardan en fazla 2 dakikalık videolarını, 48 saat içinde sisteme yüklemesini isteyecek. 

Kadın Konulu Doktora Tezi Araştırma Bursu Başvurusu, Shenema Uluslararası İstanbul Kısa Film Platformu Yönetmeliği’nde yazan şartlara uygun başvuruların Danışma Kurulu tarafından değerlendirilmesi sonucunda seçilen doktora tezine burs verilmesini amaçlanıyor. 

Platformun Ön Jürisi şu isimlerden oluşuyor:

Sevinç Baloğlu  Yapımcı, Yönetmen
Vuslat Saraçoğlu  Yapımcı, Yönetmen
 İpek Tugay  Dağıtımcı, Yapımcı
Aysel Turhan  Senaryo Doktoru
Sami Başut  Manajans, Creative Direktör

Kısa Film Proje Yarışması Finalistleri

Kısa Film Proje Yarışması’nın ödülleri; 

Babil Sokağında Oturan Funda ve Hikayesi; Zühre Yıldırım

Bayrak; Pınar Göktaş

Bloke; Ecem Gündoğan

Garameten; Fulya Özcan

Lohusa; İlyas Soner Yıldırım

O Yaz; Ayça Çiftçi

Ögretmen; Serap Çelik Öz

Plastik Rüya, Merve Bozcu

Birincilik Ödülü: 20.000 TL Ortak Yapım + 1 Yıl Süre ile Uluslararası Festival Katılım Desteği

İkincilik Ödülü : 10.000 TL Para Ödülü

Üçüncülük Ödülü : 5.000 TL Para Ödülü

WMC Turkey : Talent Ödülü

1 yıl süreyle seçilen bir projeye senaryo, kurgu, festival danışmanlık desteği verilecektir.

Filmarka : Ekipman Ödülü

Seçilen bir projeye prodüksiyon ekipmanı desteği verilecektir.

Woman TV : Medya Sponsorluğu Ödülü

Seçilen bir projeye medya sponsorluğu desteği verilecektir.

Post Prodüksiyon Ödülü

Seçilen bir projeye post prodüksiyon desteği verilecektir.

 2 Dakikada Çek Getir Video Yarışması

Birincilik Ödülü : 5.000 TL Para Ödülü

   Kadın Konulu Doktora Tezi Araştırma Bursu

10.000 TL Burs

04-05-06 Mart 2020 tarihlerinde gerçekleşecek olan platformda yer alan etkinlikler arasında:

Yerli ve yabancı sinema profesyonellerinin eğitimleri, finalistler için kısa film proje eğitimi, Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun düzenleyeceği ve Federasyon Başkanı Canan Güllü’nün ev sahipliği yapacağı Önyargılar Paneli, Galatasaray Üniversitesi’nin ev sahipliğinde Sinema’da Kadın Araştırmaları Paneli ile WMC’nin ev sahipliğinde “Kızdıran Kadın Karakterler” Paneli yer alıyor.

Kısa Film Yönetmenleri Derneği’nin moderasyonunda “Hikayeni Anlat” ile sinema sektörü profesyonellerinin, daha önceden bu çalışmaya başvuran öğrencilerle buluştuğu, “Yuvarlağın Köşeleri” Bire Bir Görüşmeler bölümleri ise diğer etkinliklerden bazılarını oluşturuyor. Sürpriz isimlerden oluşan ana jüri ve diğer etkinlikler ise ilerleyen günlerde açıklanacak. 

Shenema’nın ana paydaşları arasında, STL3 Film & Dağıtım, Reklam Verenler Derneği, Reklamcılık Vakfı, Reklamcılar Derneği, GSÜ Mediar ve Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu yer alırken paydaş olarak da Mimar Sinan Üniversitesi, Women With Cameras ve Kısa Film Yönetmenleri Derneği bulunuyor. 

Shenema destekçileri ve sponsorları arasında ise IBB, Beşiktaş Belediyesi, Bakırköy Belediyesi, Derin Film, PBA Project, Santral Fotoğraf, Düet Reklam, YapımLab, WomanTV, Beyazperde.com yer alıyor. 

Festival Direktörlüğü’nü STL3 Film&Dağıtım Genel Müdürü ve Festiva İstanbul Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Asu Sanem Kaya’nın yaptığı platform ile ilgili tüm gelişmeleri www.shenema.org adresinden ve sosyal medya hesaplarından takip edebilirsiniz. 

Etkinlikler için akredite olmak zorunludur. Akreditasyonlar Eventival sistemi üzerinden, Shenema web sitesi vasıtasıyla yapılacak.

Akreditasyon tarihleri

29 Ocak 2020 – 19 Şubat 2020 

Platform programı 

04 Mart 2020

Pitching Prova-Finalistler

09:30 – 11:30

Açılış

12:30

This Changes Everything Belgesel Gösterimi

12:30 – 14:00

Master Class – Yapımcı, Tom Donahue

14:15 – 15:15

Master Class – European Audiovisiual Network (EWA)

15:30 – 16:30

Master Class TRT Ortak Yapımlar ve Dış Alım Müdürü, Faruk Güven

16:45 – 17:45

05 Mart 2020

Finalistler Ana Jüri Sunumları

10:00 – 12:30

Galatasaray Üniversitesi – Önyargısız Bir Sinema İçin

13:00 – 14:00

Kısa Film Yönetmenleri Derneği – Hikayeni Anlat

14:15 – 15:15

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu – Önyargılar

15:30 – 16:30

Women With Cameras Platformu – Kızdıran Kadın Karakterler

16:45 – 17:45

Networking & Kokteyl

18:00 – 20:00

6 Mart 2020

Yuvarlağın Köşeleri – Bire Bir Eğitim

10:00 – 14:00

Cinsiyet Eşitliği İletişim Rehberi Eğitimi – Elçin Cavlan

11:00 – 14:00

Ödül Töreni & Kokteyl – Mimar Sinan Üniversitesi , Sinema TV Bölümü

19:00 – 22:30

instagram : shenemakisafilmplatformu

Craven Malikanesi

0

Goodreads okurlarına göre 2018’in en iyi korku kitaplarından biri olarak gösterilen Craven Malikanesi, USA Today Bestseller yazarı Darcy Coates’in kaleminden çıkmış. Bizler de Leyla Esen’in çevirisini, Çınar Yayınları etiketiyle okuyoruz. Okumak ifadesi yetersiz kalabilir, çünkü en azından kendi adıma Craven Malikane’sini bir gecede yuttuğumu söyleyebilirim. Kesinlikle sürükleyici ve arada sırada kitabın üzerinden bulunduğum odaya göz atmama sebep olacak kadar da ürperticiydi.

Kitabın ana karakteri Daniel, kitabı çaresizlik ve umutsuzluk ile açıyor. İş bulmak için bütün çabaları sonuçsuz kalmış, bazen kazanabildiği az bir miktar parayla geçinmeye çalışıyor. Kuzeninin yanında küçük ve pis bir evde kalıyorken, kira ödediği halde istenmeyen biri gibi hissediyor. Hayatını değiştirmek için elinden bir şey gelmediğini görüyoruz ve elindekilerden vazgeçmesi de sokakta yaşadığı kötü günlerine dönebileceği anlamına geliyor. Daniel’ın içinde bulunduğu durumun karanlığı bir korku kitabına yakışır ölçüde. O yüzden, bir gün eline bir zarf ulaştığında ve Bren adındaki birinin Craven Malikanesi’nde bahçıvan olarak çalışmasını istediğini söylediğinde bu fırsata nasıl atladığını anlayabiliriz.

Craven Malikanesi çoğu korku eserindeki gibi bir malikane, bakımsız ve ıssız. Daniel’ı işe alan kişi, bu kişinin kendisi de pek gizemli, ona muhtemelen hayatı pahasına uyması gereken kurallar bırakıyor: Mülke yabancıların girmesi yasaktır, kuleye girmeyin, gece yarısından şafağa kadar bahçıvan evinden ayrılmayın, perdelerinizi çekin, kapıyı kilitli tutun, (kapının) çalındığını duyarsanız cevap vermeyin. Gün boyunca çalışan ve yorulan Daniel, dinlenmek ve uyumak için evine gittiğinde her şeyin yolunda olduğunu düşünüyor, ta ki gece yarısından bir süre sonra bir şey kapıyı tıklatmaya başlayana kadar. Buradan itibaren okuyucunun sinirleri bozulmaya başlayabilir, çünkü korku eserlerinden alışkın olduğumuz üzere Daniel’ın merakına yenilip kapıyı açacağına eminiz. Ama Craven Malikanesi’nin onu diğer korku eserlerinden ayıran yönü işte burada karşınıza çıkıyor: Daniel, bütün gece boyunca ne kadar tıklatılırsa tıklatılsın ne kapıyı ne pencereyi açıyor, ne de kendisini tutamayıp camdan bakmaya karar veriyor.

Daniel’ın sağduyulu bir karakter olması, elbette gerilimi azaltmıyor. Aksine, her korku filmi izlediğimizde “Aman bodruma inme, kapıyı açma, terk edilmiş hayaletli evlere girme!” diye içimizden geçirirken, bu kez aklı başında hareket edenlerin nasıl bir korku serüveni yaşayacağını görüyoruz. Bu durum, benim için beklenmedikti ve hiç tahmin edemediğim bir şekilde tüyler ürperticiydi. Daniel’ın sıra dışı bir karakter olmasını ve kurgudaki yerini, şekil-değiştirenleri, hayaletleri, en çok da kitabın sonunu sevdim. Başından sonuna kadar şaşırtıcıydı. Bitirdikten sonra bütün gece üzerinde düşünebilir ve uykusuz kalabilirsiniz, çünkü uykunuzu açacak kadar canlandırıcı bir kitap Craven Malikânesi. Tavsiye ediyorum, gece okuyun!

9. Pembe Hayat KuirFest Yarın Başlıyor!

0
Yarın yapılacak sürprizlerle dolu ‘Açılış Gecesi’yle birlikte 9.Pembe Hayat KuirFest, konuklarını ağırlamaya başlayacak. Toplam dört gün sürecek festival, filmlerden atölye çalışmalarına, söyleşilerden partilere pek çok farklı etkinliğe ev sahipliği yapacak.
23-26 Ocak arası gerçekleşecek 9.Pembe Hayat KuirFest, yarın yapılacak ‘Açılış Gecesi’yle birlikte İstanbul programına başlayacak. Bu yılki açılış filmi ‘TRANSONSUZ’un (TRANSFINITE) gösterileceği Açılış Gecesi’nde, aynı zamanda filmin yönetmeni Neelu Bhuman da eşlik edecek. “Gündelik hayatın zorluklarına karşı süper güçleriyle dünyayı döndüren karakterlerin bir araya geldiği ve bizleri kendi güçlerimizi keşfetmeye davet ettiği bir bilim kurgu antolojisi” diye tanıtılan TRANSONSUZ filminden sonra yönetmenle soru/cevap yapılacak.Festival programının açıklanacağı Açılış Gecesinde, aynı zamanda konuklar için birbirinden güzel sürprizler de olacak. 18.30’da başlayacak Açılış Gecesi’nden sonra Babylon’da yapılacak Banu Alkan’ın sahne alacağı Açılış Partisine geçilecek.Zeliş Deniz Queer Sinema Ödülü Bu Yılki Sahibiyle Buluşacak2015 yılında hayatını kaybeden LGBTİ+ aktivisti Zeliş Deniz adına verilen Zeliş Deniz Queer Sinema Ödülü, mücadelenin ortak bir zemini olan kuir sinemayı güçlendirmeyi, kuir sinemanın tarihine sahip çıkmayı ve bu alanda emeği olanları görünür kılmayı amaçlamaktadır. İlk defa geçen sene sanatçı Ayta Sözeri tarafından Rüzgâr Buşki’ye takdim edilen Zeliş Deniz Queer Sinema Ödülü, bu yıl da Rüzgar Buşki tarafından sahibine sunulacak. Aynı yıl Berlin Sanat Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hito Steyerl’in Yeni Medya sınıfından Meisterschüler ünvanıyla mezun olan Rüzgar Buşki, yine 2019 yılında 26 genç sanatçı arasında yapılan yarışmada birinci seçilerek Karl Hofer Topluluğu ödülüne layık görüldü. Rüzgar Buşki, şuanda Berlin Sanat Üniversitesi’nde Art in Context Yüksek Lisans programına devam etmektedir.

17. Geleceğin Sinemasında Yerinizi Alın

0

Sinema öğrencilerinin kısa film projelerini hayata geçirmeleri için 17 yıldır destek veren TÜRSAK Vakfı’nın gerçekleştirdiği “Geleceğin Sineması”na başvurular başladı.

Sinema öğrencilerinin iyi bir kısa film yapabilmeleri için gerekli maddi ve ayni imkanları yaratabilmek adına T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü ve Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı (TÜRSAK) iş birliğiyle gerçekleştirilen “Geleceğin Sineması”na başvurular başladı.

Öğrencilerin senaryolarını filme dönüştürmeleri için gerekli desteği sunarak hayallerini özgürce gerçekleştirmelerine imkân sağlamayı amaçlayan “Geleceğin Sineması” bu yıl 17’nci kez gerçekleştiriliyor. “Geleceğin Sineması” ile hayata geçen filmlerden birçoğu gerek Türkiye’de gerekse de uluslararası festivallerde birçok festivalden ödüllerle dönerek bu konuda yaptığı çalışmaların karşılığını alabilmiş nadir festivallerden biri olarak kabul ediliyor.

Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı (TÜRSAK) tarafından bu yıl 10 projeye 6 bin TL maddi destek, post-prodüksiyon desteği ve danışmanlık hizmeti verilecek.

Türkiye genelindeki tüm üniversitelerin sinema ve medya bölümlerinde eğitim gören ön lisans, lisans ve yüksek lisans öğrencilerine açık olan yarışmanın başvuruları geleceginsinemasi.tursak.org.tr adresindeki başvuru formu üzerinden gerçekleştirilecek. 

Başvurular için son tarih 9 Mart 2020 olup, yarışma Türkiye Cumhuriyeti’nde ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bulunan üniversitelerde lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde eğitim alan tüm sinema ve medya bölümlerinin öğrencilerine açıktır.

Geleneksel olarak 17 yıldır başarıyla gerçekleştirilen “Geleceğin Sineması” bir yandan Türk sinemasının geleceğine giden yolu aydınlatırken bir yandan da akademik başarıları için film yapması gereken öğrencileri daha iyi projeler hayal edebilmeleri konusunda motive etmeye devam edecek. 

Yarışmayla ilgili ayrıntılı bilgiler ve güncel duyurular yarışmanın web sitesinden ve TÜRSAK Vakfı’nın sosyal medya hesaplarından takip edilebilir.

Son 10 Yılın En İyi 10 İklim İnovasyonu

Eğer Dünya’nın ortalama sıcaklığını bu on yıl içerisinde Paris Antlaşması’nda hedeflenen 1,5⁰C altında tutmak istiyorsak, daha yapacak çok işimiz var. Bu hedefi gerçekleştirmek için karbon emisyonlarını ciddi şekilde azaltmalı ve küresel ısı artışını yavaşlatmalıyız. Neyse ki birçok bilim insanı iklimsel krizle başa çıkabilecek yeni teknolojiler üzerinde çalışmalarını sürdürüyor. Geçtiğimiz on yılda ulaşım şeklimizi, yiyecek sistemlerini değiştiren, okyanusları temizleyen ve daha birçok alanda bu probleme çözüm olacak teknolojik gelişmeler yaşandı. Biz de 2010’ların en iyi 10 çevresel inovasyonunu anlattık!

1. The Ocean Cleanup

2013’de kurulan The Ocean Cleanup, dünyanın her yerinde okyanuslardan plastik temizleme sistemlerini tasarlayan ve kuran, kâr amacı gütmeyen bir organizasyon. 2018’in Eylül ayında başlayan System 001B adlı projeleri, 2019’un Ekim ayında sonlandı. Organizasyon, bu kısa yılın sonunda Büyük Pasifik Çöp Alanı’nı temizlemeyi başardığını açıkladı.

Aynı zamanda 2019’un sonbaharında Interceptor(Yol Kesici) projesini tanıtan organizasyon, nehirlerdeki atıkları temizleyerek bunların okyanuslara dökülmesinin önüne geçmeyi hedefliyor. Okyanuslardaki plastik atıklar büyük bir problem ve bununla mücadele eden The Ocean Cleanup, önümüzdeki yıllarda da dikkatimizi çekecek gibi görünüyor.

2. Apeel Yenilebilir Koruyucu Kaplama

2012 yılında Bill & Melinda Gates Vakfı’nın katkılarıyla kurulan Apeel Sciences, yiyeceklerin taze kalma süresini uzatmaya çalışırken yiyecek israfı ve gıda atığı sorunlarıyla savaşıyor. Şirket, yenilebilir bitkilerden oluşturduğu, herhangi bir zehirli madde içermeyen ve her türlü meyve ve sebzenin korunmasında kullanılabilecek bir kaplama üretiyor.

Apeel, oksijeni dışarıda ve nemi içeride tutarak yiyeceklerin bozulmasını yavaşlatıyor. Yiyecek markaları, çiftlikler, marketler gibi çok sayıda partneri bulunan Apeel, yiyeceklerin bozulmasını 2-3 kat yavaşlatabiliyor.

3. 3D Yazıcıdan Evler

Evsizlik problemiyle ilgilenen New Story, 2018 yılında, inşaat teknolojisi firması ICON ile partner olarak Austin, ABD’deki ilk 3D yazıcı kullanılarak yapılmış evi inşa etti. 2019 yılında ise, her biri yaklaşık 46 metrekare olan 50 evden oluşan dünyanın ilk 3D yazıcıyla yapılan toplu yaşam ortamını Tabasco, New Mexico’da bizlere tanıttı. Evler, barınacak alanı olmayan, imkansızlık içinde yaşayan ailelere bağışlanıyor.

ICON, şirketin Vulcan II adlı yazıcısını kullanarak evleri yazdırıyor. Evler uzun süre dayanma özelliği olan çimentodan yapılıyor, 3D yazdırma süreci ise klasik inşaat süreçlerinden çok daha az atık ortaya çıkarıyor. Şirketin CEO’su ise yeni mottolarının “Dayanıklılık, yeni sürdürülebilirlik” olduğunu söylüyor.

4. Araç Paylaşma

Uber, Lyft, Juno ve Via gibi şirketlerin geliştirdiği araç paylaşma teknolojisi, sadece yabancıların birlikte taksi tutmasını sağlayarak fiyatları düşürmedi, aynı zamanda karbon emisyonunun düşmesine de ciddi etkisi oldu. Her ne kadar bu uygulamaları kullanarak tek başınıza araç tutabilseniz dahi, araç paylaşmanın çevre üzerine olumlu etkileriyle ilgili bir bilinç oluşturuyorlar.

Bazı araç-paylaşım uygulamaları son birkaç yıldır daha sürdürülebilir olmak için çeşitli çalışmalarda bulunuyor. Örneğin Lyft, 2018 yılında sürüşlerinin karbon emisyonlarını sıfırlamak adına her bir aracı için carbon offset’ler satın almaya başladı. Lyft aynı zamanda geçtiğimiz günlerde bazı lokasyonlarda GreenMode özelliğini kullanmaya başlayarak kullanıcının elektrikli ya da hibrid bir araç tarafından taşınma isteğini dikkate almaya başladı.

5. Impossible Burger

Geçtiğimiz on yılda et, süt, yumurta ürünlerine vegan alternatif üretimi ciddi şekilde arttı. 2000’lerde hamburger isteğini bastırmak için en iyi alternatifler basit bir soya burger ya da vejetaryen burgerdi, hatta vegan peynir üretimi yapan tek firma 2008’de pazara giren Daiya’ydı. Ancak geçtiğimiz on yılda vegan ürünler pazarı inanılmaz bir hızla büyüdü. Bu büyümede yer alan şirketlerden en dikkat çekici olanı şüphesiz Impossible Burger.

Impossible Burger, ete “et” tadını verdiğini tespit ettikleri ve kanda bulunan, yüksek miktarda demir içeren Heme(alsı) molekülünü DNA’sı üzerinde değişiklikler yapılmış soya bitkilerinin köklerinden elde ediyor. Sonrasında elde edilen miktarı genetiği değiştirilmiş maya kullanarak çoğaltıyor. Bu sayede Impossible Burger’lar gerçek bir et tadına sahip oluyor, hatta kanıyor! Birçok insan bu burgerleri tercih ederek daha az hayvan tüketimine katkıda bulunuyor ve çevresel etkiler azalıyor.

6. Elektronik Otoyollar

7 yıllık geliştirmenin sonucunda Almanya’nın e-Highway’i 2019’un Mayıs ayında 10 km’lik bir kısmıyla halka açıldı. Siemens ve Almanya Çevre Bakanlığı’nın ortaklığıyla gerçekleştirilen e-Highway, üzerinde bulunan güç hattı sayesinde elektrikli ya da hibrid kamyonları şarj edebiliyor. Önce kamyonların üzerine özel ekipmanlar takılması gerekiyor, sonrasında otoyola çıktıkları zaman bu ekipmanlar otomatik olarak güç hattına bağlanıyor ve araç ilerledikçe şarj olmasını sağlıyor.

Bu otoyol, türünün ilk örneği olarak çığır açan Stockholm’deki elektrikli yolun izinden gidiyor. The Guardian’daki makaleye göre, yaklaşık 2 km olan bu yol, elektrikli bir ray sayesinde hem binek araçları hem kamyonları şarj edebiliyor.

7. IBM Volcat

2019 yılında teknoloji devi IBM, geri dönüşümü zor olan maddelerin geri dönüşümünü basınç reaktörü içinde gerçekleştiren VolCat adında bir süreç tanıttı. Fast Company’deki açıklamaya göre VolCat; kumaş, halı, oyuncak ve sert plastik gibi maddeleri dahi ayrıştırabiliyor.

En ilginç özelliği ise, VolCat’in pamuk-polyester birleşimi olan kumaşları pamuk toplarına ve tamamen polyesterden oluşan tozlara ayırabilmesi. Aynı zamanda normalde gerekli olan yıkama aşaması olmadan sert plastikleri de toza dönüştürebiliyor. Klasik geri dönüşüm süreçlerinde plastikler numaralarına göre ayrılıp sonrasında temizlenmeli ancak VolCat’te karışık bir şekilde sürece giren kirli maddeler de geri dönüştürülebiliyor.

8. Tesla

2003 yılında kurulan Tesla, ilk arabası olan Roadster’ı 2008 yılında piyasaya sürdü. Brittanica Ansiklopedisi’ne göre Roadster, lityum-iyon batarya sahibi olan ilk elektrikli araba. O günden bu yana Tesla, elektrikli araba pazarını ciddi boyutlarda büyütürken bir yandan da bunu “moda” haline getirdi.

Tesla’nın şirketin büyümesinde katkısı olan en önemli yeniliklerinden biri ise şirketin Supercharger adını verdiği şarj ünitesi. Otoyollar, park yerleri, benzin istasyonları gibi ABD’de 7000 lokasyonda bulunan şarj ünitelerinde Tesla sahipleri, diğer elektrikli araç sahiplerine göre arabalarını çok daha hızlı şarj edebiliyor. Bu şekilde elektrikli araç kullanımı kolaylaşıyor.

Tesla oldukça pahalı ve özellikli arabalar üretiyor, ancak elektrikli araba için talep çoğaldıkça daha alt ekonomik segmentlere de hitap edebileceklerini düşünebiliriz. Daha ulaşılabilir hale gelen elektrikli arabalar, çevre üzerine oldukça olumlu etki yapacaktır.

9. Ooho Pods

Maratonlar her zaman arkalarında sonu gelmeyen bir çöp yığını bırakır. Bu yığının bir çoğu da tek sefer kullanılan plastik kaplar ve şişelerden oluşuyor. Buna bir çözüm olarak spor içeceği şirketi Lucozade Sport ve sürdürülebilir paketleme start up’ı Skipping Rocks Lab birleşerek Ooho pods’u üretti.

Ooho’lar; içlerinde sporcu içeceği ya da su bulunan, aralarında yosun da olan toprakta çözünebilir ve yenilebilir maddelerden oluşturulan küçük kaplar. Ürün geçtiğimiz sene Londra Maratonu’nda kullanıldığında manşetlere çıktı. Yarışmacılara eldiven giymiş gönüllüler tarafından verilen Ooho’lar, içlerindeki sıvı tüketildikten sonra geride herhangi bir atık bırakmadan yenilebiliyor ya da yere atılabiliyordu.

10. Kapalı Mekanda Tarım

Alternatif tarım yöntemleri yüzyıllardır mevcut, ancak geçtiğimiz on yılda teknolojik gelişmeler sayesinde bu alan ciddi miktarda büyüme gösterdi. LED ışıklandırmalar, ısı kontrollü yük konteynerı çiftlikleri ve kapalı mekanda dikey tarım gibi gelişmeler üretim şeklimizi oldukça geliştirdi. Aynı zamanda tarımsal üretimi daha ulaşılabilir ve bu üretimin çevresel etkisini daha düşük kıldı.

Geleneksel tarım ile kıyasladığımızda kapalı mekan tarımında daha az alan ihtiyacı var, daha fazla ekin veriyor ve yerel işletmelere yıl boyunca üretim yapma fırsatı tanıyor. Bunun faydalarından bir tanesi de ürünlerin dünyanın her yerinden gelmemesi ve yerel üretim sayesinde karbon ayak izinin azalması.

Kaynak: Green Matters