Ana Sayfa Blog Sayfa 84

Burak artık bizle değil…

1

Burak’ı tanıyıp da sevmeyen birine rastlamadım. Bir tek devlet sevmedi onu bir de şirketler. Öyle ya sonuçta devletin şirketlerle el ele yaptığı her türlü kötülüğe karşı sesini yükselten, devleti ve şirketleri rahatsız eden biri idi.

Bu yüzden Burak’ı terör davasına bile katmıştı devlet. Gezi direnişi sırasında gaz bombaları yüzünden ölen hayvanlar için yaptığı eylem yüzünden.

Ayrıca Burak bir anti-militaristti. Anti-militariste terörist yakıştırması yapan, en cahil devlet olma ödülünü hiçbir devlete bırakmamışlardı. (2012’de anarşistleri ‘örgüt’ olarak yargılamaya kalkarak tüm dünyayı kendine güldürmüştü aynı devlet)

Hakkında birden fazla bomboş ama can sıkan dava vardı.
Askere gitmeyi reddettiği ve savaşların bir parçası olmadığı için devlet tarafından ‘sosyal ölüm’e mahkum edilmişti.
Sigortalı olarak çalışması yasak.
Tüm banka hesapları blokeli/hacizli
Seyahat ettiğinde hakkında tutanak tutuluyor.
Bir otelde kaldığında gece 3’te polis/jandarma gelip hakkında tutanak tutuyordu.

Burak sosyal manada zaten devlet tarafından öldürülmüştü. Hayatı ise gittikçe zor hale geliyordu. Bu kadar fazla sorunla mücadele ederken hayvanlar ve zulüm görenlerin hakkı için mücadele ediyordu. Birçok insan sadece kendi derdindeyken…

Şimdi devlet mutludur. Şimdi orman ve hayvan düşmanı şirketler memnundur. Artık katliamlarınıza, cinayetlerinize karşı ses çıkaranlar bir kişi daha azaldı. Bu dünya zaten bizim değil bizleri sömürenlerin dünyasıdır.

Sömürenler ne ölmemize izin verir ne kurtulmamıza. Sömürü bir düzendir. Ses çıkmaması gerekir sömürülenlerden ki sömürenler zulmüne devam edip lüks yaşamlarını sürdürebilsin. Şirketler ve devlet zevk-i sefa içinde yaşarken bizler ölmeye ve sömürülmeye devam ediyoruz. Burak, bu rezil dünyaya çok çok fazla bir yürekti. Her manada…

Greta THUNBERG Yardım Hattı | Video

Eğer bir sebepten bir çocuğa bağırma ihtiyacı hisseden bir yetişkinseniz,

Greta Thunberg yardım hattı sizi tolere etmek için burada.

Bu video Greta Thunberg’den tahrik olan tüm yetişkinler için hazırlanmıştır.

Merhaba, ben utanç verici bir sorunu olan orta yaşlı bir adamım.

Gezegeni kurtarmak isteyen İsveçli bir kıza mantıksızca sinirleniyorum.

Neyse ki, şimdi arayabileceğim bir numara var.

Merhaba, Greta Thunberg Yardım Hattını aradınız.

Eğer bir sebepten dolayı bir çocuğa bağırma ihtiyacı hisseden bir yetişkinseniz,

Greta Thunberg yardım hattı sizi tolere etmek için burada.

Lüzumsuz şekilde kaygıyı körüklüyor sadece.

Dünyanın sonunu sanki dünyanın sonuymuş gibi lanse ediyor.

Bütün bu maskaralık çok ileri gitti.

Şimdi de çıkmış kurmaca bir BM önünde konuşuyor.

Bayım, orası gerçekten BM’ydi.

Bu yüzden bir yazıya yapacağınız yorumda CAPS LOCK tuşuna basmadan önce,

uzman danışmanlarımızın durumunuzu değerlendirmesine izin verin.

Efendim, başlamadan önce size bazı sorular sormam gerekiyor.

Twitter profil resminizde bir yumurta mı var?

Evet, napayım yüzümün iyi çıktığı bir fotoğrafım yok.

Şu an kulağa ne kadar saçma geldiğiniz önemli değil, sizi dinleyeceğiz.

Eğer gerçekten çok hoş, tatlı ve sevecen bir İsveçli kızsa,

nasıl olur da benim Billy’min kitaplığını toplamaya yardım edemez?

Yenilenebilir enerji konusunda bu kadar endişeleniyorsa,

neden kafasına güneş panelli bir beyzbol şapkası ve önüne de pervane takmıyor?

Bu Ladybird’ün bir komedi filmi olduğunu söylediler.

Ben bir kere gülmedim.

Efendim, sanırım siz Greta Gerwig yardım hattının peşindesiniz.

Rotten Tomatoes’tan %99 almış! Rotten Tomatoes’tan %99!

Sizi aktarıyorum.

Sorun değil. Yetişkin gibi davranan çocukların,

yetişkinlerin çocuk gibi davranmasına sebep olabileceğini anlayışla karşılıyoruz.

Dürüstçe söylemem gerekirse,

Amerika’ya gemiyle gitmesini kıskanıyorum sadece, hem de bedavaya.

Efendim, aslında kendisi oraya yelkenliyle gitti.

Neden Obama’yla yumruk selamı yaptığını anlamıyorum, ki ben daha hiç yapmamışken.

Siz de kendi küresel hareketinizi başlatmayı düşündünüz mü?

Ama başkasınınkinin içine etmek çok daha kolay.

Bir çocuğu değil, bir uzmanı dinliyor olmalıyız.

Pekala, sizi bir uzmana bağlamamı ister misin?

Bayım?

Greta Thunberg Yardım Hattı.

Çünkü konu iklim değişikliğine gelince, hepimiz asıl sorunun “o” olduğunu biliyoruz.

Thunberg’in kendisi de videoyu Twitter’da paylaştı.

Beklemede kalın! Yardım geliyor.

Avusturalya’daki ABC 7.30 programı da bu eleştirel videoyu yayımladı.

Videonun metin yazarları Evan Williams & Mark Humphries

Mizah eğlendiriyor olsa da mesaj gerçekti.

Greta Thunberg’ün iklim aktivizmi

yetişkinler tarafından dalga geçilerek eleştirildi.

Bunlara Trump ve Fox News’den Laura Ingraham da dahil.

Yapabilecekleri daha iyi şeyler varken yetişkinlerin zamanlarını niye bilime katkı koyan çocuk ve gençlerle

dalga geçip onları tehdit etmeye harcadıklarını gerçekten anlamıyorum.

Greta Thunberg

Tahminimce bizi tehdit olarak görüyorlar.

Ama onları umursayarak vaktinizi boşa harcamayın..

Dünya uyanıyor.

İsteseler de istemeseler de değişim yolda…

Çeviri: Mehmet KAYIN

Video Kaynağı: ABC News

Altyazı Kaynağı: seninhikayen

Bozkırlı bir öze dönüş: Hoş geldin 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali

Ekim’in sonu, Kasım’ın başı… Bir büyük film festivalini daha acısıyla tatlısıyla sonlandırdık. 56’ncısı bu yıl düzenlenen Antalya Film Festivali, daha doğrusu geleneksel ve yeni adıyla “Antalya Altın Portakal Film Festivali” Antalyalı sinemaseverlerle buluştu. Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin parti ve el değiştirmesiyle birlikte festivalin “Altın Portakal” adı da festivale iade edilirken; 2 yıl önce kaldırılan “Ulusal Uzun Film Yarışması” ve birer yıl önce aralıklarla kaldırılan Belgesel ve Kısa Film yarışmaları da festivale döndü. Bu dönüşlerle birlikte “Öze Dönüş” temasıyla 56. yılına giren festivale, 29 Ekim günü yani 4. gününde dahil oldum.

Antalya’ya ilk olarak 52. yılında gelmiştim ve ilk şehir dışı festivalimdi, o yüzden benim için yeri her zaman ayrıdır. Son olarak da, 2 yıl önce kaldırılan “Ulusal Yarışma”nın olmadığı ilk festival olan 54. Antalya Film Festivali’ne gelmiştim. O yıl ‘ulusal yarışma’nın yokluğunun festivale büyük bir zarar verdiğini ve daha önceki yıllarda var olan o ışıltılı havayı, sönük bir hale getirmiş olduğunu gözlemlemiştim. 56. yılında festivalin daha hareketli bir hal aldığını görmek sevindiriciydi. Daha çok ‘nitelikli’ yerli oyuncu görmek, filmleri takip ettiklerine şahit olmak ve en önemlisi Antalya halkının o salonları hınca hınç doldurduğunu görmek mutlu edici bir gelişme… Çünkü festivalin yer aldığı şehir tarafından takip ediliyor ve fark ediliyor olması önemli.

Festival gönüllüleri ve çalışanları da oldukça hoşgörülü ve yardımcıydılar. Salon girişlerinde koltuklara geçiş için koşturmaları ve salonlardan konakladığımız yerlere gidişimiz için hızlı olmaları çok önemliydi. Ayrıca Otelimizde bize yardımcı olan ve neye ihtiyacımız sevgili Zehra Dilek Yıldız’a da çok teşekkür ediyorum, çünkü neye ihtiyacımız olsa koşturdu. Ayrıca festivalin bu yıl basın koordinatörlüğünü üstlenen sevgili arkadaşım Uğur Yüksel’e de destekleri için kucak dolusu sevgiler.

Ayrıca yakında yayına başlayacak kanalımız tvON da yayına başlayan “On Matinesi” programımda Soluk, Aşk Büyü Vs, Kronoloji ve Bilmemek filmlerinin ekipleriyle bir araya geldim ve şahane sohbetler ettik festival ve filmlere dair. You Tube üzerinden takip etmenizi şiddetle tavsiye ederim!

“Ulusal Uzun Film Yarışması” nasıldı? Hangi filmleri izledim ve ödülleri nasıl değerlendiriyorum?

Festivalin bu yıl merakla beklenen “Ulusal Uzun Film Yarışması” nda ise bir yandan çok merakla beklediğimiz filmleri izleme şansı bulmuşken, diğer tarafta ise daha iyisi olabilir diyebileceğimiz filmler de izledik. Yarışmada yer alan “Kronoloji” ve “Küçük Şeyler” i Adana Altın Koza’da takip etsek de geriye kalan 8 film, prömiyerlerini Antalya Altın Portakal’da gerçekleştirdi. Benim en favori filmlerim, Adana’da izlemiş olduğum ve Antalya’da da yarışan Kronoloji ve Küçük Şeyler filmleriydi. Kronoloji, bir kayıp durumundan akıllıca bir şekilde cinayet hikayesine dönüşmesiyle izleyenlere şaşırtıcı ve oldukça düşündürtücü bir izleti sunduğu için en favori yarışma filmimdi. Tabi Tansu Biçer, Cemre Ebüzziya ve Birkan Sokullu’nun başarılı oyunculuklarının yanında, Ali Aydın’ın yenilikçi bir gözle iyi bir yönetim gerçekleştirmesi de cabası. Küçük Şeyler, absürtlük ve mizahi bir harman içerisinde başlayıp ilerlerken; izleyenleri kimi zaman güldüren, kimi zaman kızdıran halleri güçlü ve komik bir anlatım diliyle sunuyor. Alican Yücesoy ve Başak Özcan’ın karşılıklı şahane performanslara imza atmaları da cabası…

Festival yarışma sonucu ise bir çoğumuzda şok etkisi yarattı. Zeki Demirkubuz başkanlığındaki ana jüri, vermeleri beklenen 14 ödülden 10 tanesini, ilk filmini çeken Ali Özel’in yönetmenliğini üstlendiği “Bozkır” filmine verdi. Ayrıca 1 ödülü de “Film-Yön” jürisi Bozkır’ın yönetmeni Ali Özel’e verdi. Bozkır, bana göre izlediğim ulusal yarışma filmleri arasında en zayıf olanıydı. Bir köyde yaşayan baba ve uzun zamandır görüşmedikleri oğlu ile olan yıllar sonra hesaplaşmasına odaklanıyor. Film bu hesaplaşmayı odağına alırken, köydeki baraj çalışmasından dolayı oluşan toprak kayması ve su altında kalma tehlikesiyle karı karşıya kalan köy evi bahçesinde bulunan annenin mezarının taşınması durumunu da izleyicine anlatmaya çalışmakta.

Filmin görüntü yönetimine lafım yok, oldukça güçlü ve ilk filme göre teknik bir başarı görebiliyoruz. Ayrıca “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ödülünü rol arkadaşıyla paylaşan Ozan Dağara’nın da performansını oldukça beğendim. Fakat filmin senaryosu ve anlatmaya çalıştığı hikaye ile büyük bir sıkıntı var. Evet yola çıkılan hikâye bir film yapmaya değer olabilir, çünkü doğal afetlerden en çok köyler etkileniyor ve bir vicdan hesaplaşmasının, doğal afet ile bir araya gelmesi de enteresan bir fikir. Ancak bunu anlatma şekli oldukça türevlerine benzer ve bir fark görülemiyor. Sürekli diyoruz ya ‘taşra hikayesi izlemekten bıktık’ diye, aslında farklı bir şeyler katmayı başarıp başka bir göz geliştirip üstüne fazla düşündürtebilse o taşra hikayesi o kadar da sıkmaz. Fakat Bozkır, iyi bir yönetim gösteremediği gibi filme boş gözlerle bakmamıza neden oluyor. Filmdeki ağaç kesme sahneleri de oldukça beni rahatsız edici derecede fazla gerdi. Filme büyük bir gerginlik havası veren bu ağaç kesim sahneleri, güçlü ses ve çekim teknolojisinde gerçekleşmiş gibi görünse de, izleyenleri bir noktaya da bağlamakta oldukça zorlandırıyor. Belki de Antalya tarihinde en yüksek bütçeli ödül kazanan film olarak yerini alsa da Bozkır ekibi, umarım daha nitelikli bir senaryo, daha iyi oyunculuklar ve tekrara düşmeyen hikâyeleri izleyenlere aktarır.

Ümit Ünal’ın çekimlerini Büyükada’da gerçekleştirdiği “Aşk, Büyü, Vs.” filmi, festivalin merakla beklenen filmlerindendi. Ünal’ın filmlerinde her zaman umudu, zerre bir şeyin bile nasıl kıymetli bir şey olduğunu ama fark edilmediğini ve ya kim ne derse desin hayallerinin ve istediğin şeyin peşinden giden karakterler görmüşüzdür. “Aşk, Büyü Vs.” filmi de bu filmlerin arasına başarıyla girmekte. Filmin teknik anlamda büyük bir başarıda olmayacağını filme görmeden önce de tahmin ediyorduk. Çünkü Ümit Ünal bu kez, büyük yapımcılara gitmeden kendi küçük ekibi ile bu filmi gerçekleştirdi. Evet zayıf teknikte bir film izledik, kameraların birçoğunda sallantı rahatsız edici gibi durmakta. Buna rağmen filmin çok cesur bir senaryoya sahip olduğunu düşünüyorum. Çünkü eşcinsellik konusunu kullanacak kadar cesur senarist ve yönetmenlerimiz yok denecek kadar az. Ama ben daha güçlü bir senaryo bekledim filmden. Ayrıca bana Eren karakterinin 20 yıl aradan geçmiş olmasına rağmen bu kadar tutkuyla Reyhan’a gelmesini çok inandırıcı bulamadım. Ufak tefek senaryo sıkıntılarım olsa da filmle, genel itibariyle cesur konusu olan, iyi bir hikayeye sahip ve güçlü oyunculuklarla ön plana çıkan bir film olmuş.

Törende En İyi Kadın Oyuncu ödülünün açıklandığı anda, büyük bir mutluluk yaşadık. Filmdeki rolüyle ödülü kazanan Selen Uçer, bu ödülü sonuna kadar hak etti. Hatta bence Ece Dizdar ile birlikte de hak ettiler, ben ikisinin birlikte almasını daha anlamlı bulurdum. Ancak Uçer, Reyhan karakterinin yaşanmışlıklarını , ekonomik sorunlarını ve ‘hayatının o günde asılı kaldığı’ o günü ve Eren’le yeniden karşılaşma yaşayınca yeniden hayat dolu olmasını muhteşem ve ruha işlenen bir performansla izleyenlerine sunuyor. Ece Dizdar de Eren karakterinin yıllar sonra gelen tutkusunu ve vazgeçmeyişini filmde lezzetle aktarıyor. Filme falcı karakteriyle dahil olan başarılı oyuncu Ayşenil Şamlıoğlu’nun da nefes aldıran ve kimi zaman gülmekten yerlere yatıran bir performansla izleyenlere selam verdiğini unutmamak gerek. Bir yandan Emrah Kolukısa’nın yer aldığı anlarda absürt anlara şahit olarak güldüğümüzü fark ediyoruz, biraz uzun bir sahne olsa da… Ayrıca Emrah Özçelik’in Gökhan karakteri ile aslında Reyhan ve Eren karakterlerine doğrudan çizdiği yol ve bir handa hallendiği psikoloji de çok önemli, çok iyi yazılmış ve başarılı bir performansla izleyenlere sunulmuş durumda.

Onur Ünlü her zaman değişik kafadaki filmlerle izleyicisini şaşırtmayı ve bin tane farklı düşünceyi izleyenlerin kafasında gezdirmeyi seviyor. Çünkü Onur Ünlü bir tarza bağlanmıyor, kendine has üslubunu yaratıyor her filminde. “Topal Şükran’ın Maceraları” yine bu şekilde ilerleyen bir yapım olarak karşımızda. Diyalogsuz bir film izliyoruz ve bundan rahatsızlık duymadan filmi ilerletebiliyoruz. Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok’tan sonra bir Onur Ünlü filmini daha sevdiğimiz söyleyebilirim. Filmde güçlü bir ‘Şükran’ karakteri yaratılmış. Tabi ki Demet Evgar’ın üstün performansı da karakterin psikolojisini anlamamızda büyük bir etken olarak karşımıza çıkıyor. Serhat Kılıç ve Halil Babür’ün de zevkli performanslara imza attığına şahit olurken, Ayşe Melike Çerçi’nin de sinemamız ve ekranımız için gözden kaçmaması gereken kaliteli bir oyuncu olduğunu yeniden fark etmemizi sağlıyor film.

Leyla Yılmaz’ın ilk uzun metrajlı filmi olan “Bilmemek” de başarılı yarışma filmleri arasındaydı. Ergen bir gencin içinde yaşadığı travmaları, küçük yaşta bu kadar fazla sorumluluğu sırtına alması ve bunların üstesinden gelmeye çalışma gayesi çok önemli. Film, izleyenlere şu soruları film boyunca sorgulatıyor: ‘Merak ve bilgi aynı şey midir? Her şeyi bilmek zorunda olduğumuzu nereden biliyoruz? Kime ve neye göre kendi kişisel alanımızı korumalıyız?’ Genç oyuncu Emir Özden’in sinemaya umut vaad eden bir oyuncu olduğunu, güçlü performansından anlayabiliyoruz. Karakterin psikojisini, ailesel iletişim problemini ve maruz kaldığı baskılara güçlü bir direnç gösteren karakter olarak son derce başarılı. Yurdaer Okur’un da baba figürü olarak filmde karakterine hakim bir performansla izliyoruz.

Uğur Polat ve Aslı İnandık’ın başrollerini paylaştığı Soluk filmi, ölümü bekleyen 3 bambaşka insanın bir aradaki iletişimlerine odaklanıyor. Filmin hikayesinin Ankara’da geçmesi bile ilgilimi filme yönelten şeylerden bir tanesi oldu. Fakat filmde Ankara’yı çok geri fonda hissedebiliyoruz, yani Ankara’da yaşayanlar ancak belki de Ankara’da geçtiğini ufak da olsa anlayabilir durumda hikayede. Hasta olan bir adamın aksi, huysuz ve sevimsiz hallerini başarılı oyuncu Uğur Polat’ın enfes performansında izliyoruz. Uğur Polat’ın yeniden ne kadar ulu bir oyuncu olduğunu ve her role bir anda nasıl girebildiğine bir kez daha şaşırıp kalıyoruz. Filmdeki rolüyle ödül alan Aslı İnandık’ın da hayata tutunmaya çalışan ve hasta bir adama yarenlik eden genç bir kız rolünde ilk başta afallıyoruz. Çünkü Aslı İnandık’a daha çok komedi rollerinden aşina olmamız bunda bir etken. Ama daha sonra karakterine inanmış ve iyi bir performans çıkarmış kaliteli bir oyuncu görüyoruz…

9. Malatya Film Festivali’nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması Filmleri Belli Oldu!

Malatya Büyükşehir Belediyesi ve Malatya Valiliğinin destekleriyle 15-19 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek 9. Malatya Uluslararası Film Festivali’nin ulusal yarışmalarında uzun metraj kategorisinde yarışacak filmler açıklandı.


44  filmin başvuru yaptığı 9. Malatya Uluslararası Film Festivali’nde Yönetmen Haydar Işık’ın direktörlüğünde oluşturulan ön jüride; ulusal uzun metraj festival koordinatörü Yasemin Sezin, yapımcı yönetmen Mehmet Ali Arslan, yönetmen Özgür Özbalık, yönetmen senarist Faruk Karaçay,sinema eleştirmeni İhsan Kabil ve oyuncu Hülya Şen’den bulundu. Ön jürinin yaptığı değerlendirmeler sonucu finale kalan 10 film belirlendi.

Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda bu yıl yarışacak filmler, şu şekilde belirlendi;

Burak Çevik’in yönetmenliğini üstlendiği Aidiyet

Burcu Esenç ve Cantekin Cantez’in yönetmenliğini üstlendiği Bir Rüya Gördüm Anlatsam da Anlamazsınız

Murat Pay’ın yönetmenliğini üstlendiği Dilsiz

Seyid Çolak’ın yönetmenliğini üstlendiği Kapan

Olgun Özdemir ’in yönetmenliğini üstlendiği Kızım Gibi Kokuyorsun

Rıdvan Karaman’ın yönetmenliğini üstlendiği Kimsesizler Oteli

Eylem Kaftan’ın yönetmenliğini üstlendiği Kovan

Kıvanç Sezer’ın yönetmenliğini üstlendiği Küçük Şeyler

Maryna Er Gorbach ve Mehmet Bahadır Er’in yönetmenliğini üstlendiği Omar ve Biz

Ece Cantürk’ün yönetmenliğini üstlendiği Sınırlar

İlk Görüşte Aşka Savrulan Fikirler

Aşkın varlığına dair içimde bastırılması güç düşünceler var. Özellikle magazin programlarını izledikten sonra fikrim katılaşmaya başlıyor. Öylesine sertleşiyor ki fikrim adeta bir dogma, bir kanun, bir din haline geliyor.

aşk ile ilgili görsel sonucu

İlk görüşte aşka inanır mısınız? Birçokları evet diyecektir. Aşka dair fikrim bu olgu üzerine gelişti. İlk görüşte aşkı anlamlandırmak üzerine yordum zihnimi. Bir insan bir insanı nasıl oluyordu da gördüğü ilk andan itibaren sevmeye başlayabiliyordu? İlk görüşte aşk ne kadar da güzel… Güçlü, yaratıcı, doğurucu, bilim insanı aşk. Peki, bu yeni bir aşka yelken açmak deyimi kendinde kullanılma yetkisini nereden buluyor? Nasıl oluyor da aşk ölünce tekrar doğabiliyor? Bu bir Anka kuşu da değil üstelik. Yapay bir şeyler var yüzyılımızda aşkta. O kadar yapay ki televizyonlarca manipüle edilebiliyor. Kolayca her şeyden etkileniyor. Adeta buluttan nem kapıyor 21. yüzyıl aşkları. Âşık olan aşkına kızabiliyor bu yüzyılda, bu yüzyılda aşk ölebiliyor. Geldiğimiz çağda sevgililer birbirlerini kolayca terk edebiliyor. Hâlbuki aşk yitirilebilecek bir olgu mu? Acaba onu düşürebilir misiniz? Ya da birisi kolayca söküp alabilir mi yüreğinizdekini? Sanırım yüzyılımızda aşk böyle. İyi de ben bu yüzyılda doğdum, bu yüzyılın insanıyım. Peki, o halde bu kalın yargılarım da neyin nesi? Hangi yetkiyle savuruyorum tümceleri. Sanırım bunun cevabı gerçek aşkı bulmuş olmamda yatıyor. Onu buldum, kaybettim, üzüldüm, ağladım, güldüm, yaşadım, yeni şeyler gördüm. Aşkla… Âşık olduğum insan yanımda değildi belki fakat içimde duran his kaybolmuyordu. O gitse bile onun hülyası kalbimden silinmiyordu. Acı veriyordu bu tatlı şey. Canımı yakıyordu bu oyun. Güldürüyordu gözyaşlarım. Ve bir daha hiçbir kadına ona baktığım gibi bakamıyordum. Aşk tekil bir olguydu. Yalnızca bir tane bahşedilmişti. Onunla birlikte olun ya da olmayın fark etmezdi. O yanınızda olmasa da yanınızdaydı sevgisi.

Fakat bu sevgide acıya çalan bir tat vardı.  İnsan aşkı yitirince kapanmayan bir yara açılırdı göğsünde. Ne yaparsanız yapın yine de o yarayı iyileştiremezdiniz. Ne ünlü cerrahlar ne de koca karı ilaçları bu yaraya merhem olurdu. Aşkın varoluş sebebindendi bu, gittikten sonra geri gelmezdi. Bir daha ondan başka hiç kimseye tutulamazdınız bu denli. Hiç kimse öyle çarptıramazdı kalbinizi.

aşk ile ilgili görsel sonucu

Ve aşkı aşk yapan şey onun ilk anda başlamasıydı. Yoksa üçüncü buluşmanın ardından göğüste uçuşan kelebekler aşka işaret değildi. Sevgiydi, hoşlanmaktı. İkinci  haftadan sonra birini sevmeye başladığınızı söylemeyin inanmam. Aşka dair ne çok cümle kurdum. O kadar çok cümle sarf ettim ki neredeyse anlamında eksilmeye yol açtım. Ve fikirlerim o kadar dogmalarla dolu ki sanırsınız orta çağ engizisyon mahkemesindeyim. Bu düşünce aşkın hiçbir değişikliğe uğramıyor oluşundan mı kaynaklanıyor acaba? Acaba Âdem ve Havva birbirini nasıl seviyorduysa öyle mi seviyorum sevdiğimi? Acaba Mecnunun hisleri mi bu göğsümde yanan ateş? Aşk Tanrı mıdır? Tekilliği bundan mütevellit midir? Biricikliği, değişmezliği, dogması bu yüzden midir? Tıpkı Tanrıdaki gibi mi seviyorum seni? Ya da Tanrının insanı sevdiği gibi midir bu aşk? Heyhat kimlerin eline kaldı aşk! Sevgilisinden ayrıldığı haftanın şafağında yeni bir sevgiliye edilen ilanı aşklara, magazin programlarında dönen daldan dala konan aşklara, paranın koynunda uyuyan vadesi kısa aşklara kaldı sanırım yeni yüzyılımız.  Keşke içimde patlayan şu fırtına bir anlam ifade etse. İlk görüşte aşk… Seni seviyorum… 

Çocuk yayıncılığı üzerine: Bakış açımız nasıl olmalı?

Çocuk tanımı en geniş haliyle UNESCO’ya göre 18 yaş altındaki tüm bireyleri kapsıyor. Bu yaş altındaki bireyler kendilerinden sorumlu olan ebeveynlerin verdiği kararlar ve sağladığı şartlarla yaşamlarına devam ediyor. Günümüzde epey fazla gündem olan çocuklar bireydir, kendileri hakkında karar verebilirler, seçim yapabilirler tartışmalarıyla çocuk odaklı yaklaşım birçok alana yayılmıştır lakin yeterli değildir.

Çocuklar her alanda ihmal etme, duygusal istismar gibi maalesef kolay kolay da ölçülemeyen ve dikkate değer bulunmayan istismar çeşitlerine maruz kalıyor. Fiziksel istismar ise ancak başka bir kişinin çocuğu izlemesi ve incelemesiyle ortaya çıkmaktadır. Cinsel istismara da evde-okulda-sokakta her yerde rastlanabilmektedir. 

Çocukları aile içinden okula, okuldan sokağa saran bu sarmal içinde nasıl koruyacağız diye düşünmemize fırsat verilmeden bir de kitaplar çıkıyor karşımıza…

Sadece hikaye vb. de değil, bizzat devlet tarafından sağlanan ücretsiz kitaplarda da maalesef çocuk odağını temel almayan, sakıncalı içerikler yer alıyor. Ne bu sakıncalı içerikler? Şiddet içeren görseller, cinsiyet eşitliğine aykırı söylemler ve hatta açıkça cinsel istismar anlatıları…

Tüm bunların yanında internet aracılığıyla denk gelecek derya deniz içerikler… Maalesef devletin bir eğitim politikasının olmaması yanında bir çocuk politikası da yok. Yasalar çocukları dinlemiyor ve dinlese bile inanmıyor, ya da onlarca kez anlatmak zorunda bıraktırıyor.

İşte böyle bir ortamda çocuklar için yayın seçerken çok dikkatli olmak gerekiyor. Peki, en doğru kaynağı nasıl seçeceğiz? Nelere dikkat edeceğiz?

Öncelikle güvendiğimiz ve bildiğimiz yayınevlerinin kitaplarını seçmemiz gerekiyor. 

Seçtiğimiz yayınevinin çocuk kitaplığıyla ilgili kurullarına göz atmak, bu kurullarda eğitimcilerin, pedagogların, çocuk gelişimcilerin ve alanında uzman insanların olduğuna emin olmak önemli bir unsur.

Çocuktan önce kitabın kesinlikle ebeveynler tarafından incelenmesi gerekmektedir. Bu sırada dikkat edilmesi gerekenleri şu şekilde sıralayabiliriz;

Kitabın yaş aralığının çocuğa uygun olup olmadığı kontrol edilmelidir.

Kitabın belirttiği yaş aralıklarına uygun içeriğe sahip olup olmamasına bakılmalıdır.

Görsel ve metin arasında ilişki kurulabilmesi gerekmektedir. (Örn: eşeğin anlatıldığı bir metinde resim olarak at kullanılması)

Hiçbir şiddet içeriğini barındırmaması (Herhangi bir canlıya zarar verilmemesi, fiziksel olarak dalga geçmemesi, kan, ölü, tank, silah bulundurmaması) 

Cinsiyetçi ögelere kesinlikle yer verilmemesi gerekmektedir.

Düzgün, akıcı ve yaş grubunun anlayabileceği, basit cümlelerden oluşan, yine yaş aralığıyla bağlantılı olarak kitapların az yazı, çok görselle desteklenmesi önemlidir.

Yazım kurallarına uygun olmakla birlikte yazıların büyük puntolu, görsellerin renkli ve dikkat çekici olması gerekmektedir.

Kurgu tabii ki gerçek olmayabilir ama çocuğun anlamlandıramayacağı boyutta tanımlamalar ve olaylar zaten gerçek ve hayal arasında ayrım gücü yeni oluşan bireyler için sakıncalı olabilir.

Kitap; politik olmamalıdır, dini bilgiler içermemelidir. Kısacası kitap, çocuğu sadece bir duygu ya da tarafa itmemelidir.

Çocuğun ilgi alanına göre seçim yapılması okuma alışkanlığı kazanmada önemli bir etken olacaktır.

ENG-KAD Gönüllülerini Arıyor!

Her ne kadar öyle olmadığını söyleyenlerin sayısı artsa da ders kitaplarından dizilere sürekli pekiştirilen ve varlığını sarsılmadan sürdüren ataerki, kadınları yarım varlıklar olarak görmeye devam ediyor. Engelli kadınlar ise sistemin sıfır noktasında, çoğu zaman görmezden gelinen ve dışlanan çok katmanlı bir ayrımcılığa maruz kalıyor. Öyle ki ataerkil sisteme karşı olduğunu söyleyenlerin bile bazen görmezden gelip bir köşede beklemesini istediği engelli kadınlar, söz hakkı çalınmış bir vaziyette var olma, kesilen sesini kazanma mücadelesi veriyor. Engelli Kadın Derneği de bu mücadelenin önemli bir noktasında yer alıyor. 

Merkezi Ankara’da bulunan Engelli Kadın Derneği, engellilik ve toplumsal cinsiyet alanında hak temelli çalışmalar yapıyor. Gönüllülerini arayan dernek, engellilik ve toplumsal cinsiyet konularında ve bu bağlamda yapılan sivil toplum alanındaki çalışmalarda deneyim sahibi olmak isteyen herkesi gönüllü olmaya davet ediyor.

Çeviri dışındaki görevlerde yer alacak gönüllülerin Ankara’da yaşamasının tercih sebebi olduğunu belirten derneğin konuyla ilgili duyuru metni ise şu şekilde;

Gönüllülerin, 

-Etkinliklerin düzenlenmesinde ve yürütülmesinde destek olma 

-Derneğimizi ilgilendiren durumlarda engelli üyelerimize asistanlık yapma (eşlik etme, fiziksel ihtiyaçlarda destek olma vs.)

-Evrak işlerinde yardımcı olma

-Sosyal medya paylaşımlarına destek olma

-İngilizce-Türkçe yazılı çevirilerde destek olma gibi görevler alması beklenmektedir.

Bunların birinde ya da daha fazlasında görev almak isteyen kişilerin, kendilerini tanıtan ve Engelli Kadın Derneği’nde neden gönüllü olmak istediklerini anlatan bir yazıyı iletişim bilgileriyle birlikte [email protected] adresine göndermeleri rica olunur.

Aramızda, Kadınların Güçlenmesine Yönelik Görsel Bir Manifesto

Size tüm ötekilere atfedilmiş bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Una’nın Aramızda’sı. Travmayla başa çıkmak zorunda kalmış bir insanın hikayesi, görsel bir hikaye. Kitap aslında bir kadının büyüme macerası olarak da okunabilir. Belki dinlemişsinizdir, Susamam şarkısında Deniz Tekin’in söylediği,

“Ben bilmem,

hiç kendimi korumak zorunda kalmadım

Bilmem, ben bir çocuğu düşünmek zorunda olmadım

Hiç evlendirilmedim,

evde dayak görmedim,

kendi evimde kendi odama zorla hapsedilmedim.

Hiç abimden korkmadım

Okuldan alınmadım.

BEN HİÇ ÖLDÜRÜLMEDİM.”

demesindeki gibi bir masumiyetle hikaye anlatılıyor ama hikayenin kahramanı Una maalesef Deniz Tekin kadar şanslı olamayanlardan. 

Una Kimdir? 

Kitabın sonunda Una şöyle tanıtılır:

“Ressam, akademisyen ve çizgi roman sanatçısıdır. Grafik roman ve anlatılarında, engellilik, psikoz, siyasi aktivizm ile kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddet konularına odaklanır. Una, İngiltere’nin Yorkshire vilayetinde yaşıyor.”

Una Aramızda’da kendi hikayesini anlatır. Hikayesi 1977 yılında başlar. O yine Yorkshire’dadır. Yorkshire’da 12 yaşında bir kız çocuğudur. Yorkshire’ı rahatlıkla taşra olarak düşünülebilecek bir yerdir. O yılların Yorkshire’nın buradaki seksenlerden, doksanlardan ve hatta iki binlerden pek farkı yoktur.

Una büyürken istismara uğramış bir çocuktur. Yaşadığı olayın istismar olduğunu anlaması da zaman alacaktır ve maalesef ki bu Una’nın yaşamındaki üzücü olaylardan sadece birisidir. 

Aramızda’nın Anlattığı

Konuşulması zor konular vardır: Tecavüz, istismar, şiddet gibi… Una’nın anlattığı farklı olduğunu hissederek büyüme hikayesinin ana ekseninde de bunlar var. Bunlar ve çok daha fazlası…

Aramızda’nın bir var olma mücadelesini anlattığı ve bu mücadeleyi de görünür kıldığı söylenebilir. Una, kendi durumunu, içinde hapsolmamak için ve benzer durumdakiler de bu durumların içine hapsolmasın diye anlatıyor. Samimi, yaşandığı gibi, olması gerektiği gibi değil de tümüyle aslına bağlı kalınarak sunulan bir hikaye.

Una’nın yaptığı, sessizleştirilmiş, sessizleştirilerek yok sayılmaya çalışılan, istismar, taciz, şiddet ve tecavüz gibi suçların mağdurları için gerçeği dillendirmek. Una, 1977’de Yorkshire’da bir kız çocuğu olduğu gibi, 1982 Berlin’de, 1986 California’da, 1995 İstanbul’da, 2003’de Meksika’da da olabilirdi.

İşin aslı maalesef ki dünyanın her yerinde ve hâlâ Una’lar ve Aramızda’da anlatılan olaylar var. Onun hikayesi, görmediğimiz, duymadığımız, bilmediğimiz nicesinden sadece biri.

Arka Plandaki Şiddetin Yansıması

Bu yazımın başında Susamam şarkısından bahsettim. Bu başlıkta da Ezhel’in Olay’ına gönderme yapacağım. Çünkü nasıl ki Deniz Tekin’in anlatım masumiyeti Aramızda’nın anlatımına benziyorsa, Una’nın arka fonunu tetikte tutan şiddeti de bana Ezhel’in Olay’ını anımsatıyor.

Una’da şiddet değişen, farklılaşan bir şiddet değil. Onun anlattığı olaylar, o yıllarda seri kadın cinayetleri işleyen bir katilin toplumsalda yarattığı tramvaya dönük. İlk başta katilin sadece “kötü” kadınları öldürdüğü düşünüldüğünden toplumsal vicdanın nasıl iki yüzlü olabileceğini de deşifre eden türden bir anlatım. Diğer yandan cinayetlerin yol açtığı korkunun, olumsuz etkilerini de gözler önüne seriyor. Bir yansıtıcı olarak aynı zamanda tüm bunlardan yola çıkıp cinsiyet ayrımcılığını da ortaya çıkaran oldukça da sade bir anlatım.

Okurken ister istemez Ezhel’in Olay şarkısında dillendirdiği, sürekli maruz kaldığımız şiddet haberleri, kim bilir bizi, hepimizi nasıl olumsuz etkiliyordur diye düşünmeden edemedim. Kitabı okuyacaklar belki benzer şeyleri düşüneceklerdir.

Yazarın Kendine Una Demesi

Yazarın görsellerini çizmesiyle bu kitap aslında hikayesini hem okunabilir hem de görülebilir kılarak paylaşıma açmış oluyor. Bahsedilen bu açıklığı sağlayabilmek için de yazar kendi adını kullanmaktan vazgeçiyor. Böylece onu Una olarak biliyor ve tanıyoruz.

Kitapla ilgili Una:

“Bu belki toplumun değer vereceği bir kitap değil, ama iyi bir kitap olduğunu umuyorum. Sağaltıcı da değildi, ama özgürleştiriciydi. Bunu kendi kanaviçem olarak düşünmek hoşuma gidiyor: tıpkı dili kesildikten sonra kendi hikayesini dokuyan Filomela gibi. Bu yığının bir parçası olarak benim iletişim kurma biçimim, benim katkım.” diyor.

Belki bu yazıda, kitabın başka okurlarla buluşmasına benim katkım olur. Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

İşitme Engelli Bireyler Flört Etmeyi Öğretiyor | Video

0

Birisi, ilgilendiği işitme engelli birine nasıl yaklaşmalı?

Eğer biri bana gelip de…

İşitme Engelli İnsanlar Flört Etmeyi Öğretiyorlar

Partnerin var mı?

Evet, bir kız arkadaşım var.

O da işitme engelli

İşitme engelli olmayan insanlarla çıkar mısın?

Aslında işitme engelli biriyle hiç çıkmadım.

İşitme engelli biriyle hiç çıkmadım, işitme engelli biriyle hiç sevişmedim.

Kısa süreli ilişkilerin oldu mu?

Evet, birkaç tek gecelik ilişki.

Bu kişilerle internette mi tanıştın?

Evet, dating uygulaması aracılığıyla.

Onlarla ilk karşılaştığınızda nasıl iletişim kurarsın?

Onları öncesinde bilgilendirim.

Buluşma ya da her neyse işte.

Sadece bilmeni istiyorum, işitme engelliyim gibi.

Eğer tek gecelik bir ilişkiyse konuşmanıza çok da gerek yok.

İkiyüzlü olmayan bir ilişki istiyorum sadece.

İşitebilen bir insanın seni etkilemesinin yolları nelerdir?

Emin olmanız gereken ilk şey bize dokunmanızdır.

Bu yüzden işitme engelli bireylerin omzuna dokunmak çok kibarca.

Bazen sadece merhaba dersin,

bana birkaç işaret dili hareketi göstersene hadi.

Ve bunu öyle çekici ve sevimli şekilde yaparsın ki

benim için bir tavlama numarası olabilir.

Beni bir şeyler içmeye davet etmelerine bayılırım.

Bu harika bir yol olabilir ve ben de

kağıt kalem hazırlarım.

Eğer duyabiliyorsa yazabileceğim bir şeyler olmalı sonuçta.

Bazı insanlar flört konusunda çok zorluyorlar.

Onları illa kabul edeceğimi filan düşünüyorlar.

Ne yapıyorlar, ne diyorlar?

Selam bebeğim,

biraz konuşmak ister misin ?

Bana işaret dili bilmeyen biriyle

son zamanlarda yaşadığın

bir olaydan bahsedebilir misin ?

Bir keresinde Starbucks’a gittiğimi ve bir adamla buluştuğumu hatırlıyorum.

O gergin bir tipti ve ben sadece sakin olmaya,

onu rahatlatmaya ve onunla flört etmeye çalışıyordum.

Çıktınız mı?

-Evet, çıktık.

Ne yazık ki ayrıldık.

Neyse ki hepsi geride kaldı.

Birinin işaret dilini öğrenmek istemesi sence seksi midir?

Umarım biraz da olsa öğrenebilirler.

Demek istediğim kolay değil ve zaman alıyor.

İlişkide olduğum kişiye biraz işaret dili öğrenmesinin gerekli olduğunu söylerim hep.

Çünkü lazım olacağı zamanlar olacak.

“Ha, ha” yaptığım, denileni anlamadığım zamanlar.

İşaret dili bilmeyen biriyle olan en kötü randevundan bahset bana.

Bir keresinde sarılmıştık, hem de çok sıkı.

Bir işaret yapmak istiyordum

ama elim arkasında kalıyordu

e onun ne dediğini de duyamıyorum tabii.

Üstüne bir de sertleşince işler iyice garip bir hal aldı.

Tabii ki, neredeyse her gün.

Ve her gün başkalarıyla flört ediyorum, flört etmeyi seviyorum.

Biriyle nasıl flört ediyorsun?

Çok kötü.

İyi bir tavlama lafı biliyor musun ?

Evet, birkaç tane.

Hey, cennetten düştüğünde canın yandı mı?

Hey, naber?

McDonalds mısın be yavrum, “cause I’m lovin it.” (çünkü seni seviyorum)

Baban fırıncı olmalı.

Harika çöreklerin var çünkü.

Ben gerçekten bu tür laf oyunlarından bıktım.

Yani sadece kendin olup flört edebilirsin.

Biraz sohbet edersin ve her şey olacağına varır.

Çeviri: Ferhat SULUDERE

Amazon’un Kahramanları – The Boys –

0

The Boys, süper kahramanların güçlerini ve şöhretlerini kötüye kullandığı bir evrende geçiyor. Kendilerini süper kahramanların yaptığı cinayetleri çözmeye ve adaleti uygulamaya adayan, “The Boys” olarak adlandırılan bir grup insan, yozlaşmış süper kahramanları ortadan kaldırmak için zorlu bir yolculuğa çıkar.

Preacher’ın yazarı Garth Ennis ile Derick Robertson’ın kaleme aldığı çizgi romandan uyarlanan dizi, Supernatural’ın yaratıcısı Eric Kripke’nin imzasını taşıyor. Yönetmen koltuğunda ise en son Preacher’da birlikte çalışan Evan Goldberg ile Seth Rogen var.

Süper kahramanlar ya da dizide geçtiği şekliyle “SÜP” sekiz kişilik bir ekip. Sekize seçilmek çok önemli bir hedef özellikle de gençler arasında. Toplumda SÜP ekibini kahraman olarak görmeye devam ediyoruz çünkü süper kahramanları çalıştıran firma (Vought) milyar dolarlara sahip. Bu maddi güç birçok şeyi manipüle etmesine ve toplumsal bir algı yaratmasına olanak veriyor.

Ancak bizim çocukların herbirinin süper kahramanlarla ilgili bir sorunu var. En son katılan ve ilk başlarda cesaret eksikliğini oynayan arkadaşımız Hugie, kaldırımda sevgilisiyle öpüşürken içinden A-Train geçince yaşadığı travma ile ekibe dahil oluyor. Vought firması (Süper kahramanları çalıştıran ve diğer politik işlerde de kullanan firma) olayı kapatmak için 50k dolar önerir Hugie’ye ve babasına. Babası teklifi alıp olayı kapatmasını istese de, adamımız kahramanın yolculuğuna çıkmak istemektedir. Olay, Billy’nin onu bulmasıyla başlar ve Billy ekibi toplar.

İçinde güzel göndermelerin ve kahramanların duygularının da olduğu bir dizi. Jim Carey’nin “Dilerim herkes bir gün zengin ve ünlü olur ve hayalini kurduğu her şeye kavuşur; böylece aranılan esas cevabın bu olmadığını anlar.” sözünü bir bakıma işlemişler gibi. Ünlü olmanın yalnızlığı ve dostluk duygusunun olamayışı da incelenmiş.

SÜP kısmındaki adamımız homelander, kendisinin değişik fetişleri var. Ancak o kısmı izleyiciye bırakalım. 8 Tage kadar Alman konulu bölümleri olmasa da bizi üzmüyorlar, ancak tatmin psikolojik seviyede.

Doğa ile paylaştığımız hayatın yaratıcı kollarından birisi de cinsel enerji. An’ın içine Immortan Joe ve Mothers Milk kavramı düştü. Zaten Billy’den sonraki ikinci adamın adı da MM yani Mother’s Milk. Konuyu Burning Man’a ve Jedi’lere bağlamadan buralardan gidelim.