Ana Sayfa Blog Sayfa 85

Köklerini müzikte bulanların köyü: Müzik Köyü

Macar besteci-müzikolog Bela Bartok‘un “Topraktan kopuk müzik ölmeye mahkumdur.’’ sözü ile yola çıkarak varlığını sürdüren bir köy, köklerini müzikte bulanların köyü: Müzik Köyü’nden bahsedeceğim.

Farklı etnik kökenlerden gelerek, ortak payda olan müzikte buluşmaktır Müzik Köyü. Avrupa’yı Anadolu’ya, Batı’yı Doğu’ya bağlayan bir köprüdür. Birbirlerinden habersiz yaşayışların kesiştiği nokta, farklı dillerde aynı duyguyu hissetmektir. Kaybolmaya yüz tutmuş müzik geleneklerinin usta-çırak öğretisiyle gün yüzüne çıkmasıdır.

Anadolu Müzik Kültürleri Araştırma ve Yaşatma Derneği (AKAD) tarafından bu sene beşinci yaşını kutlayan, Proje Koordinatörlüğü’nü Aytaç Gökdağ, Genel Sanat Yönetmenliği’ni Mehmet Günay Eser’in üstlendiği Müzik Köyü Fethiye bu sene Fethiye’nin Kargı Köyü’nde hayat buldu.

Güzel oluşumların varlığı çok duyulmaz. Yapılan şey, popüler kültürün ve sistemin dışındaysa hele, onu arayıp bulmak gerekecektir çoğu zaman. Müzik Köyü’nün güzelliği tam da burada başlıyor aslında. Sistemin bize dayattığı çizginin, görünenin dışında, müzikten bir dünya kurularak o eşsiz müzik sofrasında Türkiye’nin ve Dünya’nın farklı köşelerinden çoğu birbirinden daha önce haberdar olmayan 40 yıllık dostlar bir araya geliyor Müzik Köyü’nde. İnsanlar giderek kendisine dayatılan üretim biçimlerini, yaşam şekillerini bir tarafa iterek kendi hikâyesini yazmaya ve bu hikâyede çoğullaşmaya çalıştığı özgün modeller yaratmaya çalışıyor. Bu aslında insanoğlunun çok eskilerden beri kendisine verilenle yetinmeme, kabul etmeme haliyle de çok paralel bir serüven. Şehirlerdeki ofislerinden, plazalardan, unvanlardan ayrılarak toprağa dönen, bunu romantik bir arayışın ötesine götürerek sistemin dışında üretim biçimlerini benimseyen insanların sayısı gün geçtikçe artıyor dünyada olduğu gibi Türkiye’de de.

İşte Müzik Köyü de bu arayışın bir ürünü olarak doğadan beslenerek büyüyen, köklerini topraktan alan, nesli tükenmekte olan bir çiçek misali geleneklerin yeniden yeşerdiği, müzik zeminiyle bir toplumsal değişimin gerçekleşebileceğine inanışın vücut bulmuş şekli. Köye geri dönüşün gitgide hız kazandığı günümüzde köyden hiç kopmamış; aksine yaşadıkları bölgelerden, geleneksel müziğe dair yaptıkları alan araştırmaları sırasında tanıştıkları pek çok ustadan ilham alan bir anlayışın ürünü olarak Müzik Köyü, aynı zamanda farklılıkların ne denli büyük bir zenginlik olduğunu “Müzik” aracılığıyla uygulamalı olarak gösteriyor bize. 

“Bugüne kadar en büyük zenginliğimiz bağımsız olmamız” diyerek müziğe dair pek çok şey üreten Müzik Köyü Ekibi, belki de bağımsız olmanın ülkemizdeki bir sonucu olsa gerek çok kısıtlı imkânlarla sürdürülüyor. Hâlâ da değişen bir şey yok ancak bugüne dek sessiz sedasız Dünya’nın dört bir yanından ayakları toprağa basan müzikten yana özlem duyan pek çok insanın bir araya gelmesini sağlamak, Yunanistan, İspanya, Fransa, Makedonya, Almanya, Suriye, ABD, İran, İngiltere gibi ülkelerden çeşitli müzisyenleri ve müzik geleneklerini Anadolu müzik gelenekleriyle bir araya getirebilmek bu serüvenin sürmesi için yapılan mücadelenin yanı sıra entelektüel arka planın da değerini gösteriyor.

İki periyod şeklinde düzenlenen projenin, 17-21 Ağustos 2019 tarihleri arasında yer alan ilk periyoduna katılarak bu müzik ütopyasının içinde yer almak benim için eşsiz bir deneyimdi. İlk periyod çok farklı kültürlerin ve dillerin bir arada olduğu ve bunların zaten birbirinden asla kopuk olmaması gerektiği farkındalığı içerisinde geçen bir dönemdi. Atölyeden atölyeye koşturuyor, bir yandan İran, Azerbaycan ve Hakkâri yöresi eserlerini öğreniyor, ardından Gürcü müziği atölyesinde çoksesli koroda yer alıyor, panduri ve salamurinin büyülü sesleri içinde mest oluyorduk.

Her köşe başında farklı çalgı sesleri geliyordu. Derslerimiz zeytin ağaçlarının, meyve ağaçlarının gölgesinde, yemyeşil kır manzaralı açık hava dersliklerinde yapılıyordu. Müzik ustadan çırağa öğreniliyordu. Darbukasını, bağlamasını, gitarını, erbanesini alan atölyeden atölyeye koşuyordu. Enerjisini alan Teke, Artvin ve Makedon dansları ritmine katılıyordu. Beden müziği ile kendi kendimizi çalıyor; bedenimizle müzik yapıyorduk. Soundpainting ile işaret dili ile müzik yaratma deneyimi yaşıyorduk.

Coşkunluğumuz aşırı müzikten, yorgunluğumuz yine aşırı müzikten oluyordu. Öğle aralarında biraz dinlenip enerji topluyor, sonra yine müzik seslerini duyduğumuz yerlere doğru ilerliyorduk.

Gündüzleri atölyelerde değerli hocalarımızdan eğitimler alıyor, akşamları ustalarımızın konserlerini dinleyip kulaklarımızı daha da şenlendiriyorduk. Sonrası ise herkesin çalgısını alıp toplaşıp çalıp söylediği, ortak şarkılarda, türkülerde buluşulan eşsiz an oluyordu.

Konserler iki traktör römorkundan yapılmış mütevazı bir sahnede gerçekleşiyordu. Bu sahnede Kemal Dinç ve Barış Kadem çarpraz düzen bağlamasıyla, Veka Aler ve Ali Tekbaş büyüleyici sesleriyle, Arslan Hazreti kamançasıyla, Sami Hosseini erbanesiyle, Efren Lopez Sanz HurdyGurdy adlı enstrümanıyla, Mehmet Günay Eser ve Osman Kırca üç tellisiyle, Fahri Çelebi darbukasıyla, İberya Özkan Melaşvili ve Burcu Saral geleneksel panduri ve salamuri enstrümanlarıyla yaptıkları Gürcü müziği ile, Özgü Bulut beden müziği ile, Riste Gjorgjijev Makedon gaydasıyla, Filiz İlkay Karadeniz tulumuyla akşamlarımızı mest ediyorlardı. 

Fethiye’ye gelip denize girmeden bir tatil geçirmiştim. Hocalarla birlikte geçirilen vakit, onlardan alınan öğretiler “normal” bir tatil anlayışından daha değerliydi.

Müzik Köyü’ne neden gelmeliyim?

Anadolu coğrafyasının müziği, binlerce yıllık süreçte yaşamış halkların bizlere bıraktığı çok kültürlü ve çok köklü bir mirasıdır. Bu coğrafyada ortaya çıkmış olan ve herkesin kendine mâlettiği ezgiler aslında hepimizindir. Aynı duyguların, benzer acıların, umutların veya mutlulukların coşkusuyla ortaya çıkan eserlerin; ister türkü olsun, ister mahnı veya stran; hangi dilde anlatıldığının ne önemi vardır ki?

Velhasılıkelam, topraklarından koparak şehirlere yerleşen farklı kültürden, farklı yaşamlardan insanları ‘nereli, hangi dinden veya hangi mezhepten’ olduğunun bir önemi olmadan, ortak bir müzik durağında buluşturan yerdir Müzik Köyü. Kendi topraklarına ait müziğe bir keşif yolculuğudur. Bu köyde doğa farklılıklardan besleniyor, çeşitleniyor ve verimlileşiyor, dersem yerinde bir ifade olacaktır.

Müzik Köyü’ne neden mi gelmelisiniz? Yaşadığınız coğrafyanın farklı kültürleriyle yeşermek için; memleketlere geri döndüğünüzde ise bu köyde yaşadığınız anları, anıları çevrenize anlatarak usul usul yeşertmek için gelmelisiniz. Nereli olduğunun bir önemi yok diyordum. O iş öyle değil, katılan herkes artık bir Müzik Köylü…

Ulysses: Yeni çağı başlatan edebi bir eser

0

“Dublin yok olursa bu kitabı kullanarak tekrar inşa edebilirsiniz.”
James Joyce

19. yüzyılı kapatan, 20. yüzyılı açan eser olarak nitelendirilen Ulysses üzerine yazmak, romanı tüm detayları ile yorumlamak gerçekten çok zor. Zor okunabilen hatta okumamayı tercih edip mümkünse bir özetle anlatılması istenen Ulysses, yıkılan bir kenti tekrar nasıl kurabilir ki sorusuyla baş başa bırakıyor bizi? Yazarın, romanı için yukarıdaki söylediği cümlenin yanı sıra, “Profesörleri yüzlerce yıl meşgul edeceğim.” dediği de bilinmekte. Romanına böylesine ciddi anlamlar yükleyen James Joyce’un, Ulysses’ini yorumlarken zorlanacağımı baştan belirtmek istedim bu sebeplerden. Üstelik artık hızına yetişemediğimiz 21. yüzyılı yaşamaktayız. Ve Ulysses’i okumak evet, her şeyden önce bir sabır meselesi.

Bir İnanç Meselesi

Ama böylesine hızlı bir yüzyılda yaşamamıza rağmen hala inandığımız şeylere büyük sabırlar göstermekteyiz. İnançlarımız doğrultusunda düşünmekteyiz. Ulysses inanarak kaleme alınmış bir roman. 20. yüzyıl şaheseri bu yüzden. Delicesine bir hıza maruz kaldığımız 21. yüzyılda ve sonrasında da sabırla okunmaya devam edeceğiz kendisini hiç şüphesiz. James Joyce’un inandığı şeye karşı en ufacık bir şüphesi olsaydı romanı için böylesine cümleler sarf edebilir miydi sizce, ne dersiniz? Üstelik Joyce’un 1914 ile 1921 yılları arasında kaleme aldığı, 1918 yılında Little Review isimli bir Amerikan dergisinde tefrika edilmeye başlanan fakat Dublin’de çıkan ayaklanmalar nedeniyle Joyce’un 1922’de bir Fransız basımevine verdiği Ulysses, basımevi çalışanlarının sadece Fransızca bilmeleri nedeniyle -ve tabii ki Joyce’un çok karmaşık yazmasından da dolayı- romanın ilk basımda birçok dizgi, harf ve cümle hatalarıyla basılmasına sebebiyet vermiş, bu durum yazar için sıkıntılı dönemleri beraberinde getirmişti.

James Joyce görme zorluğu çeken bir yazar olarak basımevinin yanlışlarını düzeltmekte bir hayli zorlanırken aynı zamanda yeni eklemeler yapmış, yaptığı yeni eklemelerde de bir takım yanlışlar yapmaya devam etmiştir. Fakat daima hikayeye ve hikayeyi anlatma biçiminin tamamına odaklandığından, bilinç akışı tekniğini de anlaşılır mıyım korkusu olmaksızın cesaretle kullandığından ortaya yapısı çok kuvvetli ve her okuyanın ağzını açık bırakacak denli bir edebi eser çıkardı. Tabii ki sonuna kadar inanacaktı Ulysses’e. Böyle bir eserle neler olabileceğini, böyle bir eserle edebiyat dünyasında nelere yol açabileceğini ondan daha iyi kimse bilemezdi!

Bir Güne Sığan Roman

Kafka Yayınları tarafından yayımlanan Ulysses, 24 saat içerisinde geçiyor. Kalınlığına baktığımızda (653 sayfa) bir günde bu kadar anlatılacak ne vardı ki sorusu geliyor aklınıza? Roman bir karşılaşma başlıyor ve 16 Haziran 1904 günü içinde insanların gündelik hayatını nasıl yaşadıklarını anlatıyor. Neden özellikle 16 Haziran 1904? Aslında hiçbir önemi yok. Günlerden bir gün işte. Herhangi bir gün. Genç bir öğrenci olan Stephan Dedalus ile reklam işinde olan Yahudi Leopold Bloom’un karşılaşmaları ile gün boyunca ikili arasında ve çevrelerinde neler yaşanıldığına odaklanılıyor. Stephan romanda ‘sanatsal’ olanı temsil ederken, Bloom ‘bilimsel’ olanın temsil ediyor. Stephan, Joyce’un gençliğine gönderme bir karakter olarak karşımıza çıkarken Bloom, Joyce’un olgunluk dönemine tekamül ediyor. Marion Bloom -yani Molly- Leoplold’un karısı. Joyse, kitabın sonuna doğru kullandığı bilinç akışı tekniğinde Molly’nin düşüncelerini yansıtır. Yeri gelmişken şunu da belirtmekte yarar var: Stephan Dedalus, aslında ilk olarak Joyce’un, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi eserinde yazar olmaya hevesli, meteliksiz bir genç olarak karşımıza çıkmıştır. Bu sebeple Ulysses için devam niteliğinde bir eser diyebiliriz.

Bir gün boyunca Stephan ile Leopold’un tekrar tekrar karşılaşmaları (kişinin kiminle her ne yaşarsa yaşasın günün sonunda kendiyle karşılaşması gibi) Dublin şehri sokaklarını arşınlamaları, , bir kütüphanede -kitapta sayfalarca sürecek olan- Shakespeare ile ilgili koyu bir sohbete dalmaları, yemek yemeleri, randevu evine gitmeleri vb… onların günlük hallerini yansıtan hemen hemen her detayı okuruz. Ayrı ayrı tasvir edilen, ekonomik ve sosyal anlamda birbirinden farklı bu iki karakter toplumun, yani dönemin İrlanda’sının kıtlık, sefalet, dışlanmışlık ve ezilmişlik halinin yansımalarıdır.

Gerçekten Zor Okunan Bir Roman mı?

Ulysses aslında Homeros’un Odessa eserinin yansımasıdır. Zaten romanla Odessa arasında karakterlerden, olay örgüsüne, günlük yaşamın basit gidişatının her ayrıntısının aktarılmasına varana kadar birçok paralellikler bulunur. Leopold Bloom kurnaz Odysseus’a; Stephan Dedalus babasını arayan Telemakho’a; Molly sadık Penelopeia’ya benzer. Bu benzerliklerden yola çıkarak bu tipte eserlerin “zor okunabilir” olmalarına gelmek istiyorum.

Ulysses bizden sabırlı olmamızı isteyen ve bu sabrın sonunda anlayacağınız üzere sanıldığının aksine kolay okunabilir bir roman olduğunu bizlere göstermek isteyen bir roman. Kitabın bitişiyle beraber her şeyin yerli yerine oturduğu, zaten sabra vurgu yapılmasının bu yüzden önemli olduğu bir roman. Ulysses, hayatın kendisinde de olduğu gibi hiçbir ayrıntıyı (gündelik olsa bile) altın tepside sunmuyor bize. Bu yönüyle klasik romanlardan ayrılıyor ve önündeki gelecek tüm yüzyıllarda yazılacak edebi eserlerin öncüsü olup, önünü açıyor.

Dışardan baktığımızda okumaya çekindiğimiz Ulysses’in içi mizahla dolu. Joyce’un romanının bu mizahi tarafı için şunları dediğini biliyoruz mesela: “Keşke bir hayır sahibi de ne biçim matrak olduğunu söyleseydi.” Ya da “İnsanlar bu kitaptan ahlak dersleri çıkaracak diye korkuyorum, oysa içinde tek bir ciddi satır bile yok.” Akan diyaloglar boyunca karakterler durmadan şakalaşıyorlar fakat burada asıl önemli olan Joyce’un içinde her tür zorluğun, sefaletin, kötülüğün, mutsuzluğun olduğu dünyayı nasıl da bir mizah unsuru haline getirip, bu mizahı yansıtmadaki ironi ustalığı.

Kitaptaki mizah şaşırtıcı derecede güzel diyebilirim bu yüzden. Karakterlerin üçü de müzik ile ilgili. Romanın akışında mizahtan sonra gelen en önemli unsur müzik denilebilir bu yüzden. Molly profesyonel bir soprano, Stephan’ın sesi bir tenor kadar güzel ve üç karakter de enstrüman çalıyor. Kitabı her satırıyla ve her bölümüyle analiz eden eleştirmenlerin saptamasıyla Ulysses bir sonattan farksız biçimiyle dahi çok özel bir eser. Romanın ilk üç bölümünde Stephan varken on bir bölümde Bloom temasının işlenmesi sonatın “sunum” bölümüne benzetilirken; romanın ana merkezi olan, tiyatro formundaki Kirke bölümünde Stephan ve Bloom’un tekrar karşılaşmaları sonatın “gelişme” bölümüne; Stephan ve Bloom’un yorgun bir halde eve dönmeleri sonatın “tekrar sunum” bölümüne ve nihayet romanın sonunda erkeklerin devreden çıkıp Molly’nin zihnine girdiğimiz bölümlerin sonatın “code” bölümüne benzetilmesi nefesimi kesmedi değil hani! Klasik müzikle içe içe geçmiş böyle bir saptama gerçekten de müthiş. Bu bağlamda Türk okuyucu için Ulysses’i ikinci defa çeviren Armağan Ekici’nin (2012-Norgunk Yayınları) Ulysses’i Neden Okumalıyız? başlıklı şahane yazısını bulup okumanızı salık veririm. Roman üzerine şaşırtıcı derecede nefis ayrıntıları sabırla anlatmış bizlere.

Çeviri

Evet, tabii ki çeviri konusu Ulysses için ayrıca yazılması gereken bir konu. Ulysses yazılmasından, tefrika edilmiş haline, ilk basımına, sonraki düzeltmelerine ve yeniden basımına bir takım zorlukları atlatarak bize kadar ulaşmış bir kitap. İlk çevirisi Nevzat Erkmen tarafından (1996-YKY) yapılan romanın ikinci çevirisi yukarıda da belirtiğim üzere Armağan Ekici tarafından yapıldı. Ve Kafka Yayınları tarafından yapılan taptaze baskısında roman ellerimizin arasına Fuat Sevimay’in titiz çevirisiyle geldi. Talat Sait Halman çeviri ödülü sahibi Fuat Sevimay için tüm James Joyce kitaplarını çevirdi diyebiliriz. Türk Edebiyatı adına son dönemlerin en iyi çevirmeninden biri olan Fuat Sevimay’dan yeni, güncellenmiş ve tertemiz bir çeviri ile okuduğumuz Ulysses kitaplığınızda her şeyden önce hayatı anlattığı için bulunmalı. Ve tabii ki Fuat Bey’in kitap ve çevirisi üzerine yazdığı yazıları ve verdiği söyleşileri okuyun isterim. Okuyucu olarak çevirmeni söylemese veya işaret etmese bilemeyeceğimiz ince ayrıntılarla dolu bu söyleşilerin her biri zihin açıcı.

Ulysses’i okumanız dileğiyle. Okuyun lütfen.

Ulysses

Yazar: James Joyce

Yayınevi: Kafka Yayınları

Çeviri: Fuat Sevimay

Türü: Roman

Basım Tarihi: Eylül 2019

Sayfa Sayısı: 653

Gerçekçi Olmayan Beklentiler

0

Gerçekçi olmayan beklentilerimiz bizlere sanki bir şeyler yolunda gitmiyormuş gibi hissettirir.

Bu çocuk bakarken böyledir.

Evleneceğimiz kadını/erkeği sürekli tartarken böyledir.

Komşuluk ilişkilerimizde böyledir.

Öğretmen-öğrenci, patron-çalışan, çalışan-stajyer arasındaki ilişkilerde de böyledir.

Çocuk meraklıdır, keşif dönemi ve takibindeki bağımsızlık kazanma, öz yeterlilik geliştirme dönemi gereği başına buyruk olabilir, yaramazlık yapabilir, bozup yapabilir, isteklerinize hayır diyebilir.

Karşınızdaki partnerin bir mizacı vardır, aksini istemek ya da ummak ikinizi de bu nihayetsiz umut savaşında yorabilir.

Komşunuz ortalama bir insandır, zihninizi okuyamaz, yaranıza solüsyon olamaz, sizi sürekli arayıp soramaz, her davete çağıramaz, devamlı memnun etmeye/hoş tutmaya çalışamaz.

Öğrencinin limitleri vardır, çalışanın da iki kolu, stajyerinse hata yapma hakkı…

Gerçekçi olmayan beklentiler üretip sonra da gerçekleşmedi diye şaşırmayı ve öfkelenmeyi bırakın; bizler Alice Harikalar Diyarı’nda yaşamıyoruz. 

Bizler ve karşımızdaki her kişi gelişim döneminin özelliklerini taşıyan ve insan olmayı, insanın farklı rollerini öğrenen/deneyimleyen; 

kendisi olma yolunda Ayşe Fatma Ahmet Mehmet olmayı binbir güçlükle bugüne gelip keşfeden insanlar.

Bu insanlar neden yarım değil diye, tam olup sizin isteğinize göre şekillenmeye gönüllü hamurlar olmuyorlar diye kendinizi strese sokmayı bırakın. 

Her insan biriciktir, iki yaşındaki çocuğunuz bile artık birey olma sürecindeki bir insan olarak kendi yaratımı içerisinde yarınını şekillendiren; size “hayır” diyebilen, yeri gelince oyuncağını paylaşmak istemiyorsa kesin sınırlar çizebilen, irade sahibi bir bireydir.

Öteki adına beklentiye girmek genellikle insanı yorar; gerçekçi olmayan beklentiye girmekse hem yorar hem anlamsızlaştırır hem de yalnızlaştırır.

Sağlıklı kimse kendini bu sanrılı beklentilere uzun süre maruz bırakmak istemez, hem istiyorsa bir yerde bir eksiklik ya da yarımlıktan konuşmamız gerekebilir.

En basitinden sevgi eksikliği, öz güven eksikliği, öz yeterlilik eksikliği, zeka geriliği gibi gibi.

Çocuk gelişimi ve ruh sağlığı uzmanları hayır diyen, oyuncağını paylaşmayan okul öncesi çocuktan değil; oyuncağının alınmasına ses çıkartmayan, kendi başına bir şeyler başarmak ve ben olmak nasıl bir şeydir keşfetmek istemeyen çocuktan çekinin der, diyoruz. 

Bu yaşamın başlangıcından verilen örnek diğer saydığım tüm örnekler, yaşlar, roller için yordayıcı temel bir görüş olma niteliği taşıyor.

Gerçekçi olmayan beklentilerinizden lütfen kurtulmayı deneyin, gerekirse bir uzman yardımı alın.

Böylece kendi yarattığınız gergin ruh hali, memnuniyetsizlik ve yinelenen hayal kırıklıklarınızdan kurtulursunuz. 

Günlük hayatta zaten dış etkenler, çevre ve diğer insanlar yoluyla bu duyguları sık sık deneyimliyoruz; size önerim bir de siz iş açmayın başınıza, o güzel kafanızı dinlendirin.

Daha az stresli günler dilerim.

Engelsiz Yarışma ödülleri sahiplerini buldu

0

Herkesin kültürel yaşama katılma hakkına sahip olduğu basit gerçeğinden yola çıkan ve bu yıl yedinci kez düzenlenen Engelsiz Filmler Festivali’nin Engelsiz Yarışma bölümünde yarışan filmlerin ödülleri, 19 Ekim Cumartesi günü Goethe-Institut Ankara’da gerçekleşen Ödül Töreni’nde sahiplerini buldu.

Sunuculuğunu sinema yazarı Melikşah Altuntaş’ın üstlendiği Ödül Töreni’ne Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçiliği Kültür Ataşesi Saad Bokhari, Hollanda Büyükelçisi Yardımcısı Erik Weststrate, Festival destekçileri, Festival sponsorları ve programda yer alan filmlerin konuklarının yanı sıra birçok davetli isim ile birlikte basın mensubu katıldı.

Melikşah Altuntaş’ın Türk sinema tarihini eğlenceli bir şekilde anlattığı açılış konuşmasında Engelsiz Filmler Festivali’nin, büyük festivallerde olmayan niteliğe sahip olduğunu dile getirerek sinema ve seyirci arasındaki engelleri kaldırdığının altını çizdi. Konuşmasının devamında Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın Festivale gönderdiği tebrik telgrafını okuyan Altuntaş, Belediye Başkanı Mansur Yavaş’a teşekkürlerini iletti.

Sesli betimleme ve işaret dili çevirisiyle gerçekleşen törende açılış konuşmasından sonra Festivalden bir hafta önce yapılan Mural Ankara etkinliğinin video dokümantasyonu ve 3 farklı şehirde sinemaseverlerle buluşan Festival’in yedinci yılında neler yaşandığına dair tanıtım filmi izlendi. Törenin devamında ise Engelsiz Yarışma’nın jüri üyeleri yapımcı Yonca Ertürk, film eleştirmeni ve senarist Burak Göral ve sanat yönetmeni Natali Yeres ile birlikte Festivalin seyircilerinin belirlediği Engelsiz Yarışma Ödülleri sahiplerini buldu.

En İyi Senaryo Ödülü: “Sibel”

Törende Engelsiz Yarışma Ödülü’nün ilk sahibiEn İyi Senaryo, yönetmenliğini Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti’nin yaptığı, senaristliğini ise Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti ile birlikte Ramata Sy’ın üstlendiği Sibel filmi oldu. Ödülü açıklamak üzere sahneye gelen Hollanda Büyükelçisi Yardımcısı Erik Weststrate konuşmasında, Hollanda olarak burada olmanın mutluluğunu dile getirerek film izlemenin herkesin hakkı olduğunu düşünerek Festivale destek olduklarını dile getirdi ve Festival ekibine teşekkürlerini iletti. Konuşmasının devamında ödülü açıklayan Weststrate, ödülü filmin yönetmen ve senaristlerinden Çağla Zencirci’nin annesi Nevin Zencirci’ye teslim etti. Zencirci, yönetmenlerin gelemedikleri için üzgün olduğunu dile getirerek emeği geçen herkese teşekkür etti.

En İyi Yönetmen Ödülü: “Mahmut Fazıl Çoşkun”

Yarışmada En İyi Yönetmen Ödülü ise “Anons” filmiyle Mahmut Fazıl Çoşkun’un oldu. Ödülü takdim eden Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçiliği Kültür Ataşesi Saad Bokhari konuşmasında öncelikle Festivale teşekkürlerini iletti. Bokhari, konuşmasının devamında Festivalin, engellik meselesine karşı endişesi ve korkusu olan herkes için bir fırsat ortaya koyduğunun altını çizdi. Konuşmasının sonunda En İyi Yönetmen Ödülünü açıklayan Bokhari, ödülü filmin idari yapımcısı Sinan Yusufoğlu’na teslim etti. Yönetmenin teşekkürlerini ileterek konuşmasına başlayan Yusufoğlu, Festivalin kendisine çok şey kattığını ve engellik konusunda bilinçlendiğinin altını çizerek Festival ekibine teşekkürlerini iletti.

En İyi Film Ödülü: “Anons”

Engelsiz Yarışma Ödülleri’nden En İyi Film ödülünün sahibi de yine yönetmenliğini Mahmut Fazıl Çoşkun’un üstlendiği “Anons“ filminin oldu. Ödülü Engelsiz Yarışma jüri üyelerinden Yonca Ertürk açıkladı. İlk filmi festivalde gösterildiği için Festivalin kendisi için çok kıymetli olduğunu dile getiren Ertürk, En İyi Film Ödülü’nü filmin başrol oyuncularından Şencan Güleryüz’e teslim etti. Güleryüz ise konuşmasında filmin meslek hayatının son zamanlarında çok büyük motivasyon yarattığından bahsederek filmle ödül aldıkları birçok festivale katılmalarına rağmen bu kadar samimi ve güzel bir Festival yaşamadığının altını çizerek Festivalin kendisine ayrı bir motivasyon kazandırdığının altını çizdi.

Seyirci Özel Ödülü: “Sibel”

Törende Engelsiz Yarışma Ödülü’nün son sahibi ise 723 izleyici oyu ile Seyirci Özel Ödülü’ne layık görülen, yönetmenliğini Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti’nin yaptığı Sibel filmi oldu. Festivalde kendi hayat hikayesinin anlatıldığı bir kısa filmle yer alan ve Avrupa’nın önemli festivallerinde çalan DJ Kendis, Festivalde olmaktan mutlu olduğunu dile getirerek Seyirci Özel Ödülü’nü, yine Çağla Zencirci’nin annesi Nevin Zencirci’ye teslim etti.

Programında yer alan tüm film ve yan etkinlikleri görme ve işitme engelli bireylerin erişimine uygun olarak sunan Engelsiz Filmler Festival’in bu yılki destekçilerine teşekkür edildiği törenin sonunda davetliler, Bruno Simões’in yönettiği 4 dakikalık kısa film, Pip’i sesli betimlemeyle izlediler.

Engelsiz Filmler Festivali, Ankara’daki son gününde (20 Ekim Pazar) Goethe-Institut Ankara ve Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde film konuklarının katılımıyla sinemaseverlerle buluşmaya devam edecek.

Ankara’da gösterimler sonrası gerçekleşecek söyleşilere ulaşılabilir.

Tüm Gösterim ve Etkinlikler Ücretsiz

Engelsiz Filmler Festivali bu sene de tüm gösterimlerini ve yan etkinliklerini ücretsiz olarak seyircilere sunuyor.

Engelsiz Filmler Festivali hakkında ayrıntılı bilgiye www.engelsizfestival.com adresinden ulaşabilir; Festival’in Facebook, Instagram, Twitter hesaplarından duyuruları takip edebilirsiniz.

20. İzmir Kısa Film Festivali’nde Yarışacak Filmler Belli Oldu!

Sinemaseverlerin büyük bir merakla beklediği ve bu yıl 20’ncisi düzenlenecek olan İzmir Kısa Film Festivali’nde ulusal ve uluslararası dallarda animasyon, belgesel, deneysel ve kurmaca kategorilerinde Altın Kedi Ödülleri için yarışacak filmler belli oldu.

Başta Kültür Bakanlığı ve İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere Buca Belediyesi, Bayraklı Belediyesi ve Konak Belediyesi’nin destekleri ile gerçekleştirilen İzmir Kısa Film Festivali 4-10 Kasım tarihleri arasında yüzlerce filmi ücretsiz olarak sinemaseverler ile buluşturacak. 120 ülkeden 10 bin filmin başvuruda bulunduğu festivalde, ulusal ve uluslararası dallarda animasyon, belgesel, deneysel ve kurmaca kategorilerinde Altın Kedi Ödülleri için yarışacak olan filmler belli oldu.

Bu yıl Fransız Kültür Merkezi, İzmir Sanat, Konak Sineması, Tarık Akan Kültür Merkezi salonlarının yanısıra yine üniversite salonlarında filmler üniversite öğrencileri ile de buluşturulacak. Festival programı ve jüri üyeleri önümüzdeki günlerde açıklanacak.

YERLİ FİNALİSTLER

Sevinç Vesaire / Kurtcebe Turgul

Eksik / Volkan Budak

Ablam / Burcu Aykar

Otis Tarda / Emre Öksüz

G.K. / İnan Erbil

Bugün Ölmek İstiyorum / Onur Sefer

Kömür / Reşat Fuat Cam

Tahta Kurusu / Tunahan Kurt

Ağır Yük / Yılmaz Özdil

Önce İsimler Gitti / Ayşe Nur Gençalp

Taş / Alican Yücesoy

YABANCI FİNALİSTLER

My Name is Petya / Daria Binevskaya (Rusya)

Terror / Yonatan Shehoah (İsrail)

Fault Line / Soheil Amirsharifi (İran)

How To Fly a Kite / Lorand Gabor (Romanya)

The Trap / Nada Riyadh (Almanya)

Dimo’s Forest / Hristo Simeonov (Bulgaristan)

Tomatic / Chiristophe Saber (Fransa)

The Last Tale About Earth / Magdalena Seweryn (Polonya)

Dark Sand / Thanasis Trouboukis (Yunanistan)

Jupiter / Benjamin Pfohl (Almanya)

Animasyon Finalistler

Avarya / Gökalp Gönen

Sonsuz Armoni / Cengiz Dallıkavak

Monolog / Selin Akalın

XYZ(T) / Bilal Uğur Liman

Derezon / Nesli Doğan – Sezgin Öztürk

Belgesel Finalistler

Mavi Kelebek / Okan Erünsal

Kusurlu / Bilen Sevda Könen

Acil Çırak Aranıyor / Osman Çakır

Diş Ağrısı / Özer Kesemen

Uçurtmanın Peşinde  / Anıl Tokur

Deneysel Finalistler

Nostalji / Resul Aşlak

Derevan / Feyzullah Erikli

Donut Paradise / Erdem Arslan

Kırmızı / Elif Şimşek

Fraktal: Munchies / Zahid Çetinkaya

Çağımızın En Büyük Şovmeni – Kaan SEKBAN

Herkesin Kuzeni

Sosyal medya fenomeni olarak tanındıktan sonra esprilerini sahneye de taşıyan Kaan Sekban, son yılların dikkat çeken isimlerinden biri haline geldi.

Kaan Sekban, on yıl bankada çeşitli görevlerde çalıştıktan sonra yurtiçi ve yurt dışında oyunculuk ve müzikal atölyelerine katıldıktan sonra istifa ederek sahne performansları alanına yöneldi.

Türkiye’de İstanbulname müzikali ve İtalya’da Bir Yaz Gecesi Rüyası operasında rol aldıktan sonra kendi evinden yayınladığı Kaan Sekban Saçmalar adlı ev yapımı canlı şovlarla tanınan Sekban, beyaz yakalı hayatı hicvettiği Yakam Beyaz Beynim Ayaz skeçleriyle plaza dünyasında büyük ilgi görmektedir.

Onur A. K.

Aslında hikayeniz birçok insan tarafından biliniyor. 30lu yaşlarda, bir cesaret ile 10 senelik bir banka kariyerini geride bırakarak sahne yoluna baş koydunuz. Bu serüveninizde, daha önceki tecrübeleriniz de birçok şovunuza da esin kaynağı yaptınız.

Kaan SEKBAN

Tabii ki, birçok içeriğin kaynağı o deneyimlerden geliyor.

Benim için, bir okyanusa atlamak gibiydi.

OAK

Çoğu kesim bir raddeden sonra başarıyı görmekle yetiniyor ancak yoldaki zorlukları göz ardı ederek, olanları  şansa bağlıyorlar. Kendi yolunuzu çizmeye çalışırken; kendi içinizde ne çeşit çelişkiler, ne çeşit korkular yaşadınız?

KS

Benim için, bir okyanusa atlamak gibiydi. Hiçbir hazırlığım, planım, maddi kaynağım olmadan kendimi bu yolda buldum. Bir kaç reklamda ve sahnede yer almaya başlamıştım ki onlar da bütün zamanımı bu alana yönlendirdiğim takdirde çok rahat ilerleyebileceğime inanmama neden olmuştu.

Ancak hayatın beklediğim gibi ilerlemediğini gördüm. Piyasanın fiziksel beklentilerine de tam olarak uyan bir görüntüm yoktu ve bu nedenle birçok işten de geri dönmem gerekmişti. İlk basarimi, bankadan ayrıldıktan sonra İstanbul’da bir müzikal seçmesine girdiğim zaman yaşadım. İstanbulname müzikalinde oynamaya başladım. Maalesef, Türkiye’de müzikal dendiği zaman çok fazla işle karşılaşmıyoruz ve karşılaştığımız işler de layığıyla yapılmayabiliyor.

Amerika’da müzikal atölyesine gidip geldikten sonra istifa edip, kendimi bir müzikal seçmesinde bulmak; hayatın bana doğru yolda olduğumu söylediği bir mesaj gibiydi. Hayatımın psikolojik olarak beni en çok hırpalayan üç ayına girmiştim. Bu dönemde, psikolojik şiddet seviyesinde bir zorlanma hissettim. Bazı insanlar köklerim bankadan geldiği için, herkesten daha çok zorlanmam ve daha çok acı çekmem gerektiğini inanıyorlardı.

Bu provalar süresince, kendimi ilkokul talebesi gibi hissettiğim anlar yaşadım.

Bu provalar süresince, kendimi ilkokul talebesi gibi hissettiğim anlar yaşadım. Çok çalışmaktan ya da daha çok sınırlarımı zorlamaktan hiçbir zaman çekinmedim ancak Damien Chaze’nin “Whiplash” filmindeki gibi bir psikolojik baskının gerekli olmadığını düşünüyorum. Bir süre sonra oyunu sahneye koyabildik ancak birçok değerli sanatçımıza rağmen beklediğimiz başarıyı yakalayamadık. Bunun nedeninin, yine bazı insanların işin sorumluluğunu can-ı yürekten almamış olmalarına ve sonuç olarak ince işlenmiş bir tablodan ziyade bir görsel kalabalık yaratılmış olmasına bağlıyorum.

Bu oyun da altı, yedi kere oynadıktan sonra perde kapatınca; ben yine  kendimi bankadan istifa ettiğim noktada buldum. En büyük zorluğu;  işe yaramaz, aileme yük olduğumu hissettiğim anlarda ve tekrar eski alana dönme ihtimalini değerlendirdiğim zamanlarda yaşadım. Bunlar yaşadığım maddi sıkıntıların yani sıra boğuşmak durumunda kaldığım manevi problemlerdi.

OAK

Kültürümüzden ileri gelen bir yapı olarak; üniversiteye kadar, üniversite boyunca, hatta evlenene kadar aile yanında yaşadığımız için bağımlı bir hayat sürdürüyoruz. Bir yandan da kendi hayatımızı sürdürmeye çalışıyoruz. Bu da yeni alanlara, okyanuslara kendimizi atmamızı zorlaştırıyor. Belki de birçok insan, yeni ve farklı hayatlar sürdürmek isterken bu korkular nedeniyle her gün tekrar hayallerinden vazgeçiyor.

KS

Kesinlikle.

OAK

Ancak korkularınıza rağmen bu adımı atmış durumdasınız. İyi ki de atmışsınız ve hem kendinizi hem de izleyicilerinizi daha da güzel günlere taşıyacağınıza eminim.

KS

Teşekkür ederim, inşallah.

Bunların yanında, insanlar çoğu zaman istediklerinin tam olarak ne olduğunu bilemiyorlar.

OAK

Günlük hayatta bu dilemma ile boğuşan insanları da, sizin gibi yeni yollara atılan insanları da göz önünde bulundurarak; okuyucularımıza neler söylemek istersiniz?

KS

Cesaret etmek her ne kadar kulağa çok güzel geliyor olsa da bu kadar büyük adımları bir anlık heyecanlarla atmak doğru değil. Benim durumumda; bekar olmanın ve çocuk sahibi olmamanın verdiği maddi serbest alan da mevcuttu. Geçindirmekle ve bakımıyla yükümlü olduğum başka bireyler yoktu. Kişilerin, kendi durumlarına göre çok iyi planlayarak ve durumu mantıksal çerçevede değerlendirerek harekete geçmeleri gerekiyor.

Bunların yanında, insanlar çoğu zaman istediklerinin tam olarak ne olduğunu bilemiyorlar. En klişe hayal ve hatta esprilerimde de kullandığım bir nokta olarak, herkes bir sahil kasabasında küçük bir kafe açtıkları takdirde çok mutlu olacağına inanıyor. Öyle bir dünya yok.

Ya da durmadan karşılaştığım bir soru olarak; herkes senin kadar yetenekli mi? Kesinlikle!

Ya da durmadan karşılaştığım bir soru olarak; herkes senin kadar yetenekli mi? Kesinlikle! Yetenek sadece sanat alanlarına mevcut değil ki insanları yetenekli, yeteneksiz diye ayıralım. Herkesin keşfedilmeyi bekleyen, farklı bir yeteneği, yapabilirliği var. Günlük hayatta yaptığımız en büyük hata ise bu yeteneği keşfetmeye üşenmek oluyor. Halbuki, en önce onu keşfetmek gerekiyor ki sonraki adımlar planlanabilsin.

Kendi hayatimi düşündüğüm zaman, uzun senelerdir insanları espri anlayışım ile eğlendirebildiğimi keşfettim. Bu nedenle biliyordum ki alameti farikam oyunculuk, komedi ve sahneydi. İlk zamanlarda canımı sıkan birçok olayla karşılaşmama rağmen, çok çalıştığım takdirde iyiye gideceğimi biliyordum. Sırf insanlar, o an yaptıkları işi sevmedikleri için kendilerine bilmedikleri bir boşluğa atmak yerine; isteklerine dair kendilerini değerlendirip, ona göre hareket etmelerini tavsiye ederim.

Bir de her ne olursa olsun, insanlar üretmeye muhtaç yaratıklardır. Bu nedenle çalıştıkları her alanda, bir kısmında dahi olsa, üretim olması gerektiğine inanıyorum. Bir unlu mamulüler fırını açmayı hayal eden bir insanın; pasta yapmayı,, kurabiye yapmayı bilmemesi nasıl makul değilse, herhangi bir alan içinde de kişinin üretim kısmını öğrenmemesi, parçası olmaması kabul edilemez. Üretmeyen insanların artık tutunamadığı bir dünyadayız, hazıra konmak mantığı artık boş bir hayalden öteye gitmiyor.

Yüzde otuz beş yetenek ise yüzde altmış beş çalışmak, kaynaklar ve emek.

OAK

Günümüzde insanların teknoloji aracılığıyla birçok bilgiye ve hizmete kolayca erişebiliyor olmalarından ötürü, emek vermenin önemi tam kavranamamakta. Kişisel adanmışlığın ve çalışmanın size ne anlam ifade ettiğinden bahsetmek ister misiniz?

KS

Kesinlikle, katılıyorum. Yine de bu durumun tam tersi yönde ilerlemesini temenni ederdim. İnternetin sağladığı kaynaklara daha kolay ulaştıkça; daha çok çalışarak, daha çok emek vererek, kişinin kendisini daha çok geliştirmesi gerektiğine inanıyorum. Örneğin; yakın zamanda Harbiye Gösterisi var ki biletler tükendi. Bu belli sayıda insanın yakalayabildiği bir başarı. Bu başarıyı yakalayabilmenin temelinde yatan neden: milyonlarca insanın beni takip ediyor olması değildi. Kaldı ki sadece üç yüz bin takipçim var, birçok sosyal medya fenomenin sahip olduğundan çok daha az bir rakam bu. Bu başarıyı sadece ve sadece çok çalışarak yakaladık.

Fırsatları kaçırmadan, küçük ama emin adımlarla ilerleyerek.

Gösterinin olduğunu duyurduktan sonra, sosyal medyada beni üç yüz bin kişi takip ediyor diyerek, posteri paylaştıktan sonra gelen gelir demek yerine devri-daim ve yaratıcı bir sistem ile sinerjiyi ve momentumu yüksek tutarak, gelen her yoruma cevap vererek, insanlara ulaşmaya devam ettik. İlmek ilmek işlemek suretiyle bu biletlerin satışlarını gerçekleştirdik. İnsanlar maalesef takipçi sayılarına aldanarak gaflete düşüyorlar; tek bir paylaşımla herkesi ürettikleri alana getirebileceklerine inanıyorlar. Sizin müşteriniz olan seyircilere emek vermeniz gerek; internet üzerinden günümüzde her istediklerine ulaşabilen bir kitleyi evinden çıkarabilmek için samimiyetle nakış gibi işlemek gerek. Dolayısıyla; çalışmak ve kaynakları doğru kullanmak, yetenekten bile daha önemli diyebiliriz. Yüzde otuz beş yetenek ise yüzde altmış beş çalışmak, kaynaklar ve emek.

Çalışma ve emek sadece kişinin kendi alanında kendini parlatmasıyla biten bir kavram değil. Bütün konsepti çalışmak gerekir. Sınırlarını bilerek, yay gibi hedefe yöneltilmiş bir vizyona sahip olmak gerekir. Fırsatları kaçırmadan, küçük ama emin adımlarla ilerleyerek. İnternet cağında herkesin her türlü bilgiye kolayca ulaştığı bir noktada; market alışverişine kadar her eylemi internet üzerinden gerçekleştirdiğimiz noktada, üretmek isteyen bir insan için çalışmak ve sistematik olabilmek çok büyük önem taşıyor.

Hayatımda asla pişman olmadığım iki tecrübe oldular benim için.

OAK

Disiplinleriyle de öne çıkan American Musical and Dramatic Academy (AMDA) ve New York Film Academy’deki tecrübeleriniz anlatabilir misiniz?

KS

Üniversite’deyken New York Film Academy’e başvurmuştum ve çok istememe rağmen ücretlerin durumu ortadaydı, ben de daha öğrenciydim. Ailem de orta halli, klasik bir Türk ailesiydi. O zamanlardan beri, oyunculuk her daim içimde ukde kalmıştı. Yıllar geçtikten sonra, kendi finansmanımı sağlamaya başlayınca; yine borç harç içindeyken, atölyelere gitmeye başladım. Bir ay, iki hafta özel izinler alarak gittim.

Los Angeles’ta müthiş bir deneyim yaşadım. Dört buçuk hafta içerisinde, Los Angeles’ta sıcakta, sadece yarım günü tatile ayırdım. Bütün varlığımla çalıştım. Verilen ödevleri, diyalogları, okumaları… Bir sürü arkadaşım sabah akşam gezerken, ben çalışmaya devam ettim. Elbet birisi çıkıp da bana “O kadar çalışmayla Hollywood aktörü mü oldun?” diye sorabilir. Hayır ama o süreçte hayatin bana verdiği bir hediye vardı. Bir ay bu eğitimi alacaktım ve en iyisini yapmak istediğime, kendimi geliştirmek istediğime emindim.

Özellikle yabancı dilde, böyle bir deneyimden geçmek benim için ciddi bir hendek atlama yarışına döndü. Devlet lisesi mezunu olarak; hem hocayı anlamak, hem etrafta konuşulanları anlamak, hem de senaryoyu anlamak benim için çok zorlayıcı olmuştu. Hatta, kitabımda da başıma gelen birçok trajikomik olayı anlatmıştım. Bunlardan biri; bir gün pizzacıya gittiğimde kasiyer bana büyük bir kampanyadan bahsediyormuş. Ben de anlamadığım zaman karşımdakine evet derim, yine evet diyerek geçiştirdim. Sonuç olarak, restorandan altı adet pizzayla ayrılmak durumunda kaldım. İki hafta boyunca pizza yemiştim.

Bu tecrübeden sonra bir sene daha bankada çalışmaya devam ettim. Çok doğal bir yaklaşım olarak etrafımda hevesimi aldığımı düşünenler de vardı ama benim aklımda durmadan sonraki adımlar dönüyordu. Bir sene sonra da yaz aylarında Müzikal Atölyesine gittim. Önceki tecrübemden çok daha zorlayıcı oldu. Psikolojik ve sağlık açılarından, belki de olabilecek en zor zamanımda gitmiştim. Bütün o sıcağa, zorluklara rağmen hayatımın en güzel iki haftasını yaşamıştım. Sabah sekizde şan dersleriyle başladıktan sonra, on bir gibi tap dansı ile devam ediyorduk, ardından da oyunculuk dersleri geliyordu. Bu iki hafta sonunda dönünce ilk yaptığım istifa etmek oldu.

Bana kalırsa, bu hayatta her alınan karar başka bir yola eviriliyor.

Diyebilirsiniz ki komedi gösterilerinizde bu müzikal eğitimi neye yaradı; verdiği disiplinin yanı sıra, bazı şovlarımda müzikal havasıyla başlıyoruz. Dansçılarla, ses sanatçılarıyla açılışlar gerçekleştiriyoruz. Komedi gösterilerinin yanında, bu sene Son Beş Yıl müzikalini gerçekleştiriyoruz. Belki de bu yola çıkmamıza vesile oldu bu atölye.

Bana kalırsa, bu hayatta her alınan karar başka bir yola eviriliyor. Emek ve enerji bizi belli yerlere taşıyor ve öğrendiklerimizi başka başka noktalarda kullanıyoruz. Hayata dönüp baktığında, nereden nereye geldik diyebiliyor insan. Bu nedenle, hayatımda asla pişman olmadığım iki tecrübe oldular benim için.

OAK

Harbiye’deki şovunuz ve gelecek kitabınızla beraber ileri tarihlere bakarsak; Kaan Sekban’ı gelecekte ne gibi planlar bekliyor?

KS

Umuyorum ki kış aylarında ikinci kitabim yayınlanacak. Yeni kitabımda geçen iki yılımı ele almaya; işlerin ne kadar zor işleyebildiğini, hayatın getirdiği zorlukları işleyeceğim. Örneğin, son zamanlarda fazla mesai konusunu itinayla gündeme getiriyorum ve bu da bazı şirketlerle yaptığımız anlaşmaların sonlanmasına neden oluyor. Yaptığım işte, vizyonunu korumaya ant içmiş olmak insanın yoluna çıkabiliyor olsa da asla vazgeçilmemesi gerektiğine inanıyorum, bu da bazı durumları zorlaştırıyor.

Kitabın yanında; şu an üzerinde çalıştığımız ve yakında sahneye çıkaracağımız “Son Beş Yıl” isimli müzikalimiz var. İstanbul başta olmak üzere, Türkiye’nin farklı yerlerinde de komedi gösterilerimize devam edeceğiz. Geçen sene New York, Cenevre, Zürich, Londra, Amsterdam, Dubai olmak üzere uluslararası platformlarda da sahne almıştık, umuyoruz ki bu sene yine farklı lokasyonlarda yer bulacağız. Son olarak da, çok yetenekli arkadaşlarımla dizi senaryosu üzerinde çalışmaya başladık. Dijital platformlarda gösterime girebilecek şekilde; modern ve orta kesim insanların komedisi üzerinde ilerliyoruz. Daha henüz çok erken aşamada olsa da heyecanla gideceği yeri gözlemliyoruz. İlerisi için yine İngilizce işler ortaya koymak istiyorum ama planlarım arasında henüz yok.

Daha ne olsun, bir eve temizliğe gitmediğim kaldı.

Yine de gönlümden geçen Broadway kalitesindeki işleri kendi sahnelerimizde de ortaya koyabilmek.

OAK

Kim bilir, belki bir gün sizi Broadway sahnelerinde de izleyebiliriz.

KS

Keşke! O sahnelerin de disiplini ve ambiyansı bambaşka. Yine de gönlümden geçen Broadway kalitesindeki işleri kendi sahnelerimizde de ortaya koyabilmek. Orada izlediğimiz oyunları, müzikalleri, gösterileri aynı kalitede hatta mümkünse daha da yüksek kalitede seyircilerimize sunabilelim.

Yine de hayallerimde Ellen’a konuk olmaktan, kitabımı farklı dillere çevrilmesine kadar birçok isteğim var. Sonuçta, hayal etmenin ve çalışmanın sonu yok; bu nedenle imkansız diye bir şey de yok. Çalıştıkça, ürettikçe, hayat güzellikleri de getirecektir zaten.

OAK

Okuyucularımızla paylaşmak istediğiniz, söylemek istediğiniz bir şey var mıdır?

KS

Sanat platformlarına ve dijital sanat platformlarına sahip çıkılması çok kıymetli. Okumaları, paylaşmaları, buradaki üretimleri kıymetli bulmaları çok önemli. Ancak öbür yandan da tek bir tavsiyem var ki; yorumları, eleştirileri nihai karar bellemeden okuyabilelim, son kararı herkes şahsına uygun olarak verebilsin. Son sözü yine kişisel boyutta söyleyebilelim.

OAK

Zamanınız ve ilginiz için teşekkür ederiz.

KS

Röportaj için ben çok teşekkür ederim.

“Engelsiz Filmler Festivali ile farklılıklarımızın ayrıştırıcı değil, birleştirici olması gerektiğini vurguluyoruz.”

İlk 4 yılında “Ankara Engelsiz Filmler Festivali” olarak yola çıkan ve son 3 yılında “Engelsiz Filmler Festivali” olarak düzenlenen festival, Ankara’nın yanında İstanbul ve Eskişehir’de de düzenleniyor. Herkesin eşit bir şekilde kültürel hayata katılımını hedefleyen Engelsiz Filmler Festivali, 7 yılında da zengin film seçkisi ile izleyicisinin karşısına çıktı. Festival hakkında merak edilenleri, festivalin genel koordinatörü Kıvanç Yalçıner’e sorduk…

“Festival izleyicisinin engelli bireylerin sahip oldukları dezavantajların yaşamlarını nasıl farklılaştırdığına, verdikleri mücadelelere biraz daha yakından tanık olmalarını istedik.”

İlk 4 yılında Ankara Engelsiz Filmler Festivali” olarak yola çıktığınız festival, son 3 yılında Engelsiz Filmler Festivali” adı altında 3 şehirde birden düzenleniyor. Kültürel hayata eşit katılıma olanak sağlamak amacıyla gerçekleşen festivalinizin 7. Yılındaki yola çıkış teması nedir?

Festival için her yıl bir tema belirlemiyoruz, fakat bu yıl programda engellilik meselesini odağına alan filmlerden oluşan başlıklar geçtiğimiz yıllara oranla ağırlık kazandı. Festival izleyicisinin engelli bireylerin sahip oldukları dezavantajların yaşamlarını nasıl farklılaştırdığına, verdikleri mücadelelere biraz daha yakından tanık olmalarını istedik.

Festival uzun süredir Ankaralı sinemaseverlerin heyecanla takip ettiği bir film festivali haline geldi. Son iki yılda da Ankaranın yanına İstanbul ve Eskişehir eklendi. Bu iki şehrin festivale bakışı ve katılımı nasıl?

Evet bu yıl üçüncü kez İstanbul ve Eskişehir’i ziyaret etti Festival. Aslında ilk yılın hemen ardından başka şehirlerden davet almaya başlamıştık. Fakat önceliği Ankara’da kalıcı olmaya, Festival’i sürdürebiliyor olmaya verdik. Festival’i götüreceğimiz şehirlerde yerel partnerler bulmak; sivil toplum örgütlerinin, belediyelerin isteği, gideceğimiz şehirde izleyiciye ulaşabileceğimizi görmek ve devamlılık önemli. Eskişehir buna iyi bir örnek. Belediye, Festival’i Eskişehirlilere ulaştırmak için çok iyi çalışıyor ve üçüncü yılında da çok ilgi gören bir etkinlik oldu Engelsiz Filmler Festivali Eskişehir’de.

Festival gösterimlerinde izleyicilerin sesli betimle, işaret dili ve ayrıntılı altyazılı şekilde film izledikten sonra nasıl yorumları oluyor?

Hem izleyiciler, hem de yönetmen, oyuncu ve yapımcılar, filmleri üretenler diyelim, sesli betimleme ile film izledikten sonra etkilendiklerini, bu kadar detaylı bir anlatım beklemediklerini söylüyorlar. Saf filminin yönetmeni Ali Vatansever, Eskişehir’deki gösterimin ardından yapılan söyleşide filmi izleyen seyircilerinin yüzde 75’inin kaçırdığı bir detayı sesli betimlemede duyduğunu ve buna çok şaşırdığını söyledi örneğin.

“Engelsiz Filmler Festivali olarak her fırsatta aslında hiçbirimizin farklı olmadığını, farklılıklarımızın ayrıştırıcı değil, birleştirici olması gerektiğini vurgulamaya çalışıyoruz.”

Bu yıl Ulusal Yarışmada; Mahmut Fazıl Coşkunun Anons, Banu Sıvacı’nın Güvercin, Ali Vatanseverin Saf, Guillaume Giovanetti ve Çağla Zencircinin Sibel ve Emre Yeksan’ın Yuva filmleri yarışıyor. Sonyıllarda festivallerde yarışıp bol ödül alan filmler oldular aslında. 5 filmin seçim aşamasında nelere dikkat ettiniz?

Engelsiz Filmler Festivali basit bir gerçekten yola çıktı; kültürel ve sosyal hayata katılmak herkes için bir hak . Yıl içinde pek çok film festivali / etkinliği gerçekleşiyor ama bunların maalesef hemen hiçbiri erişilebilir değil. Üretilen onlarca film nüfusun önemli bir oranına ulaşamıyor, sunulmuyor dahi. Engelsiz Yarışma programı da yıl içinde üretilen önemli yerli yapımlar arasından yaptığımız bir seçki. Yurt içi ve yurt dışında beğeniyle karşılanan filmleri bu programda izleyiciyle buluşuyoruz.

Guillaume Giovanetti ve Çağla Zencircinin Sibel” filmi de; köylüler tarafından dışlanan dilsiz bir genç kızın hikayesini anlatıyor. Bu filmin festivalin temasına da tamamen örtüşmesi konusunda fikirleriniz nelerdir?

Sibel karakteri, dilsiz olduğu için kabul görmeyen, farklı bir dille iletişim kurmaya çalıştığı için ötelenen bir karakter. Engelsiz Filmler Festivali olarak her fırsatta aslında hiçbirimizin farklı olmadığını, farklılıklarımızın ayrıştırıcı değil, birleştirici olması gerektiğini vurgulamaya çalışıyoruz. Bu anlamda filmin anlattığı hikaye ile örtüşen bir durum var. 2014 yılında Çağla ve Guillaume’nin Camera Obscura adlı belgesellerini  festivalde göstermiştik. Onda da görme engelli bir karakter ön planda idi. Yönetmenleri bu sefer yarışmamızda görmek bizi çok mutlu etti.

Engelsiz Yarışmanın yanı sıra Dünyadan, Çocuklar İçin, Uzun Lafın Kısası, Otizm Dostu Gösterim gibi festival takipçilerinin merakla beklediği bölümlerin yanı sıra Ayrıksı Otu, Rehber Köpekler, Be In!, Bizim için, Bizsiz Asla! ve Kim Demiş? Gibi bölümler de yeni eklendi. Bu bölümlere seçilen filmlerle ilgili neler dersiniz?

Söylediğiniz gibi,  Dünyadan, Çocuklar İçin, Uzun Lafın Kısası, Otizm Dostu Gösterim bölümleri Engelsiz Yarışma ile birlikte Festival takipçilerinin aşina olduğu, beklediği bölümler. Geçtiğimiz senelerde Engel Tanımayan Filmler başlığı altında topladığımız engellilikle ilgili meseleleri konu edinen filmleri bu yıl daha spesifik alt başlıklarda toplayarak sunduk. Engeli olduğu için ötelenen, kendini izole eden veya bir mücadele veren karakterlerin hikayelerini takip eden “Ayrıksı Otu”, sanatın özgürleştirici gücünü keşfeden ve sıra dışı işler başaran karakterleri izleyeceğimiz “Kim Demiş?”, hak mücadelelerini izleyebileceğimiz “Bizim İçin, Bizsiz Asla!” ve sadece görme engellilere değil, fiziksel ve ruhsal sorunlar yaşayan bireylerin hayatında büyük farklar yaratan kahramanları tanıyacağımız “Rehber Köpekler” her üç şehirde de ilgi gören bölümler oldular.

“Mural Ankara, engelli kadınların yaşadığı sorunların mural sanatı ile temsiliyet ve ifade alanı bulmasını sağlamayı amaçladı.”

Festival tarihleri öncesinde, ama festival kapsamında bu yıl ilk kez Mural Ankara” adında bir etkinlik düzenlendi. Bu etkinliğin festivalle olan bağlantısı hakkında neler dersiniz?

Bu yılı geçtiğimiz yıllardan farklı kılan etkinlik Mural Ankara oldu.  Engelli kadınların yaşadığı sorunların mural sanatı ile temsiliyet ve ifade alanı bulmasını sağlamayı amaçlayan etkinlik, 26 Eylül Perşembe günü 3 mural sanatçısı ve engelli hakları alanında çalışan 3 aktivistin buluşmasıyla başladı. Buluşmada klinik psikolog ve engelli hakları aktivisti Beyza Ünal, gazeteci, fotoğrafçı ve Engelsiz Sanat Derneği danışmanı Elif Gamze Bozo ve Engelli Kadın Derneği başkanı Fatma Köseoğlu Güldal çalışma alanlarındaki deneyimlerini ve düşüncelerini projeye katılan sanatçılarla birlikte paylaşarak, toplumsal cinsiyet ve engellilik, engelli bireylerin bağımsız yaşam hakkı, sağlamcılık gibi konularda fikir alışverişinde bulundular. Ardından sanatçılar, işlerini Ankara’nın üç farklı duvarında uyguladı. Görmek isteyenler bu duvarların adreslerini Festival’in web sayfasında bulabilirler. Bu etkinliği önümüzdeki senelerde büyüterek sürdürme niyetimiz var.

Festivale büyükelçiliklerin ve yurtdışı bağlantılı kurumsal vakıfların da destekleri oluyor. Festivale destek olan bu kurumlarla nasıl bir iletişim halinde oluyorsunuz hazırlık sürecinde?

Kültürel ve sosyal yaşama katılma hakkı Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi’nde tanımlanmış bir hak. Bu saydığınız kurumların hemen hepsi Festival bu hakkı teslim ettiği, bu imkanı yarattığı için Festival’i destekliyorlar.  Destekçilerle erişilebilir bir sosyal yaşam idealinde birleşiyor ve birlikte bu Festival’i gerçekleştiriyoruz.  

Anlaşılır Yazılar: Tamlık Üzerine

Şükürler olsun ki ruhumuz ölmüyor. Cebimizdeki altı patların hesabını yapmıyoruz. İstediğimiz kadar buffalo öldürebiliriz tren yolculuğu sırasında? Beyaz adam bu topraklara kan dökerek geldi sanırım.

Artık kuzeyde buffalo kalmadı. Sıkıntılı ve yoluculuk yıkım getirebiliyor. Şaman kültürü böylesine bir kaybı kaldıramaz. Yazıklar olsun. Atalar kültü şimdi boşta. Ya da bir dakika? Hafta sonu bir workshop ile yaparız bu işi. Zaten oturan boğa bunların hepsini öngörmüştü vizyonunda, gitmeden önce.

Acımız büyük. Anlaşılabilir olanın ötesinde bir duygu halindeyiz. Şimdi de insanlık ailesi olarak yoluculuk yapıyoruz ancak vuracak buffalomız yok. Eh, karma böyle bir şey. Dünyanın da karması var, aynı ülkelerin insanların olduğu gibi hayvanların da karmaları var tabii ki. Ancak onların karması “bireysel” değil. Burada işler biraz değişiyor sanki?Aramız açılıyor hayvan krallığı ile. Evimizde kedilerimiz var, köpeklerimiz var. At besleyen bile var evinde. Bu iş hacim işi, mekan yaratabiliyorsanız evinizi hayvanat bahçesi gibi yapabilirsiniz. Sonuçta her şey ense damlasında bitiyor. İç ve dış. Ne harika, insan varlığına da böyle güzel şeyler lazım. Enseden olmak zorunda da değil, başka bölgelerden de uygulayabiliriz. Mesela alt batın diye bir yer var. Acaba neresi orası?

Latince sağ olsun bilim peşini bırakmadı ve bir harf devrimi ile kafamız döndü. Bir de bunlar için değişik uyarıcılar alırlar. Değişik bir şeyler görmek ne kadar da önemli bir beklenti. Çok normal. Hepimiz üzülüyoruz. Kafaların dönmesi için devrim yapıyoruz arkadaşlar. İçsel devrim yapıyoruz ve içimizdeki proletarya ile burjuvazi yer değiştiriyor. Şimdi proletaryanın da latinceden geldiğini belirtelim. Geldiği yer de şurası ” Proletarya (Latince proles kelimesinden gelir) alt sosyal sınıfı tanımlamak için kullanılan terim, bu sınıfa mensup kişilere proleter denir.” Burjuvazinin bir yeden gelmesine gerek yok, her yerden gelebilir ne de olasa dualite gereği bir şeylerin gelmesi gerekiyor.

Gelsin. Biz de gelelim. İçsel devrim dedik. Bir tanımlama getirelim, diyelim ki bizler (?) -kimse artık bunlar- spiritüel materyalistiz. Bu güzel oldu, OSHO’dan da duymuştum böyle bir şeyi belgeselinde. Aslında kavram Nicoll’lere dayanıyor. Ancak doğru, her şey madde ve fiziksel kurallara dayanıyor şimdilik bazılarına fizik ötesi diyoruz. Bu alem madde alemi dostlar. Flash & Black bu iş böyle. İçinde balamın da olduğu, D&R’ın da olduğu, ekolojik köylerin olduğu, starbucksların ve neroların olduğu bir dünya. Dostlar, daha da ileriye gidelim. Karşı kıyılara geçelim.

Don’t Know How To Keep Loving You – İlk şarkı yeterli. Steve Vai gelip geçti bir an stüdyodan.

Şimdi tarot destesinden sizin için bir kart çekeyim. Adı da değer farkı olsun, bunları bulmak kolay değildir. Yolunuzda hızlı aydınlanma yaratır. Evet, geliyor. Bir hal açıyor oktavda; ” Tamlık”. Hiçbir eksik yok fazlalık da yok. Ne öğrenme isteği ne günlük zihinsel akıl, ne merak. Hareket var, doğal, hareket kaynağının yukarıdan geldiği düşünmeden hareket etmek var. Bir saniye sonrasını düşünmek yok. Bir sonraki saniye eş zamanlılık içinde gizlenmiş halde. Plansız plan ile ilerlediğiniz anlar. İçinde ne haz var ne duygu. Derin bir mutluluk ve bağ.

Lafı uzatalım. Kartı kısa çektim, kalan kısımları siz doldurursunuz. Ne de olsa artık bir tanımımız var spiritüel marteryalist diye. Bir sonraki karşılaşmamızda masaya siz koyun Flash & Black örneğini.

Devam edelim.

Altın Portakal’ın Uluslararası Yarışması da iddialı geçecek!

0

26 Ekim’de başlayacak 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması’nın filmleri belli oldu. Japonya’dan İran’a, Brezilya’dan Tunus’a, dünyanın dört bir yanından bir araya gelen 10 film, Türkiye’de ilk kez Antalya’da gösterilecek. “Good Bye Lenin! / Elveda Lenin!” ile dünya çapında üne kavuşan yönetmen Wolfgang Becker’inbaşkanlığında, İzlandalı bağımsız sinemacı Rúnar Rúnarsson, Hollandalı oyuncu Johanna ter Steege, Polonyalı yapımcı Ewa Puszczynska ve Busan Film Festivali’nin yönetmeni Jay Jeon’dan oluşan Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması Jürisi, 10 film arasından bir filme 65 bin TL değerindeki En İyi Film Ödülü’nü verecek. 

26 Ekim’de başlayacak 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin, uluslararası yarışmasında yer alacak filmler açıklandı. Almanya, Belçika, Brezilya, Çekya, Fransa, Hırvatistan, İran, İsveç, Japonya, Katar, Lübnan, Norveç, Ruanda, Sırbistan, Slovenya, Slovakya ve Tunus’tan toplam 10 film, En İyi Film ve En İyi Yönetmen dallarında 100 bin TL’ye yakın para ödülü için yarışacak.

Jüri Başkanı Wolfgang Becker

Bu yıl Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması Jürisi’nin başkanlığını; Alman yönetmen ve senarist Wolfgang Becker yürütecek. 1988’de yönettiği ilk filmi “Schmetterlinge” ile Locarno’da Altın Leopar kazanan, ardından çektiği “Kinderspiele” (1992) ve Berlin’de Jüri Özel Ödülü’nü alan “Life Is All You Get” ile başarısını sürdüren Becker, Altın Küre dahil bir çok ödüle aday olan ve Goya, César ödüllerinde yılın Avrupa filmi, Avrupa Film Ödülleri’nde ise En İyi Film seçilen “Good Bye Lenin! / Elveda Lenin!” (2003) ile adını uluslararası alana da taşımıştı. En son, 12 yıl aradan sonra çektiği ve Daniel Brühl, Jesper Christensen, Denis Lavant, Geraldine Chaplin gibi önemli isimleri bir araya getirdiği “Me and Kaminski / Ben ve Kaminski” adlı komedisini izlediğimiz usta yönetmen, Türkiye’ye ilk kez konuk olacak.

Jüride Wolfgang Becker’e eşlik edecek isimler ise; 2011’de çektiği ilk uzun metraj filmi “Volcano” ile Cannes’da yarışan, San Sebastián, Selanik, Varşova film festivallerinden ödüllerle dönen “Sparrows” (2015) ve bu yıl, Locarno’da Genç Jüri Ödülü’nü kazanan uzun filmi “Echo” ile ülkesinin önde gelen bağımsız sinemacılarından birine dönüşen İzlandalı senarist ve yönetmen Rúnar Rúnarsson, István Szabó klasiği “Édes Emma, drága Böbe / Tatlı Emma Sevgili Böbe” (1992) başta olmak üzere, “Vincent & Theo” (1990), “Meeting Venus / Venüsle Buluşma” (1991), “Immortal Beloved / Ölümsüz Sevgi” (1994) filmlerinin unutulmaz Hollandalı oyuncusu Johanna ter Steege, Pawel Pawlikowski’nin Oscarlı başyapıtı “Ida” (2013) ve Oscar adayı son filmi “Cold War / Soğuk Savaş”ın (2018) da aralarında olduğu bir çok filmin Polonyalı yapımcısı Ewa Puszczynska ve yapımcı ve sinema yazarı kimlikleriyle Kore sinemasını uluslararası alanda temsil eden, Busan Film Festivali’nin yönetmeni Jay Jeon olacak. 

Türkiye’de ilk kez Antalya’da 

Antalyalı sinemaseverlerin, yılın ödüllerle karşılanmış yeteneklerini bir arada izleme fırsatı bulacakları yarışmadaki filmler, Türkiye’de ilk kez 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde gösterilecek

İlk filmi “Eva Nová” (2015) ile övgüler alan Slovak yönetmen Marko Škop’un Karlovy Vary’de Ekümenik Jüri Ödülü ve En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazanan filmi “Let There Be Light / Işık, Daha Fazla Işık”, Macaristan’dan, Barnabás Tóth’un Zsuzsa F. Várkonyi’nin romanından uyarladığı ve ülkesinin 2020 Oscar aday adayı olan lirik yapıtı Those Who Remained / Geriye Kalanlar”, Japonya sinemasının popüler oyuncularından Joe Odagiri’yi 10 yıl sonra ikinci kez kamera arkasına geçiren ve prömiyerini yaptığı Venedik’te Christopher Doyle imzalı görüntüleri ile övülen “They Say Nothing Stays The Same / Zaman Her Şeyi Siler”, Norveçli yönetmen Dag J. Haugerud’un Venedik’te Kuir Aslan’a aday olan filmi “Beware Of Children / Çocuklar”, İran sinemasının önde gelen yönetmenlerinden Reza Mirkarimi’nin Fajr’da En İyi Senaryo Ödülü’nü alan, Şangay’da ise En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini kazanan son filmi “Castle Of Dreams / Şirin’in Kalesi”, Sandra Kogut’un Toronto’da Çağdaş Dünya Sineması bölümünde gösterilen ve Brezilya sinemasının önemli oyuncularından Regina Casé’yi başrole taşıyan komedisi “Three Summers / Üç Yaz” ve Dominik Moll’un Venedik Film Festivali’nde yarışan, Denis Ménochet, Damien Bonnard ve Valeria Bruni Tedeschi gibi isimleri buluşturan gerilimi “Only The Animals / Yalnızca Hayvanlar”, “Sabır Taşı, “Kahrolsun Dostoyevski” kitapları Türkçeye de çevirlen Afgan asıllı Fransız yazar ve film yönetmen Atiq Rahimi’nin Toronto’da gösterilen filmi “Our Lady Of The Nile / Nil’in Meryem’i”, yarışmanın merakla beklenen yapımları arasında yer alıyor. 

Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması’nda bu yıl, ödüllerle karşılanmış iki ilk film de dikkat çekiyor. Tunuslu yönetmen Mehdi Barsaoui’nin Venedik’te En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazanan filmi “A Son / Bir Oğul” ve Hırvat video sanatçısı ve belgeselci Dana Budisavljević’in 2. Dünya Savaşı sırasında tutulan bir günlükten yola çıkarak yazıp yönettiği, Pula Film Festivali’nde En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerini kazanan “The Diary Of Diana B. / Diana B.’nin Hatıra Defteri”, seyirciyi geleceğin yaratıcı yönetmenleriyle tanıştırıyor.

Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması’nın kazananları ise 1 Kasım’da festivalin Kapanış ve Ödül Töreni’nde belli olacak.

Antalya Büyükşehir Belediyesi Başkanı Muhittin Böcek’in ev sahipliğinde düzenlenecek olan 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin İdari Direktörlüğünü Cansel Çevikol Tuncer, yönetmenliğini Ahmet Boyacıoğlu üstlenirken, sanat yönetmenliğini Başak Emre, Antalya Film Forum’un yöneticiliğini ise Olena Yershova Yıldız yürütecek.

56. Antalya Altın Portakal Film Festivali

26 Ekim – 1 Kasım 2019

TWITTER + INSTAGRAM + FACEBOOK + YOUTUBE

ULUSLARARASI UZUN METRAJ FİLM YARIŞMASI

 ÖDÜLLER & ADAYLAR

En İyi Film 65.000 TL

En İyi Yönetmen 32.500 TL

En İyi Erkek Oyuncu

En İyi Kadın Oyuncu

Bir Oğul | A Son

Mehdi Barsaoui | Tunus-Fransa-Lübnan-Katar | 2019

Çocuklar | Beware Of Children

Dag J. Haugerud | Norveç-İsveç | 2019

Diana B.’nin Hatıra Defteri | The Diary Of Diana B. 

Dana Budisavljević | Hırvatistan-Sırbistan, Slovenya | 2019

Geriye Kalanlar | Those Who Remained

Barnabás Tóth | Macaristan | 2019

Işık, Daha Fazla Işık | Let There Be Light 

Marko Škop / Slovakya-Çek Cumhuriyeti | 2019

Nil’in Meryem’i | Our Lady Of The Nile

Atiq Rahimi | Fransa-Belçika-Ruanda | 2019

Şirin’in Kalesi | Castle Of Dreams

Reza Mirkarimi | İran | 2019

Üç Yaz | Three Summers

Sandra Kogut | Brezilya-Fransa | 2019

Yalnızca Hayvanlar | Only The Animals 

Dominik Moll | Brezilya-Fransa | 2019

Zaman Her Şeyi Siler | They Say Nothing Stays The Same 

Joe Odagiri | Japonya | 2019

antalyaff.com

Engelsiz Filmler Festivali Ankara’da

0

Herkesin eşit bir şekilde kültürel hayata katılımını hedefleyen Engelsiz Filmler Festivali, İstanbul ve Eskişehir’in ardından Ankara’da sinemaseverlerle buluşuyor. Festival 16-20 Ekim tarihleri arasında Ankara’da Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Goethe-Institut Ankara’da sinemaseverleri ağırlayacak.

Bu yıl yedinci kez düzenlenen Engelsiz Filmler Festlivali’nin Ankara durağında 48 erişilebilir film seyirciyle buluşacak. Programda bu yıl Engelsiz Yarışma, Dünyadan, Çocuklar İçin, Uzun Lafın Kısası, Otizm Dostu Gösterim bölümlerinin yanı sıra bu sene eklenen Ayrıksı Otu, Rehber Köpekler, Be In!, Bizim için, Bizsiz Asla! ve Kim Demiş? olmak üzere 10 tematik başlık yer alıyor. 

Engelsiz Yarışma Ödülleri Sahiplerini Bulacak!

Festivalin bu yılki Engelsiz Yarışma bölümünde; Mahmut Fazıl Coşkun’un Anons, Banu Sıvacı’nın Güvercin, Ali Vatansever’in Saf, Guillaume Giovanetti ve Çağla Zencirci’nin Sibel ve Emre Yeksan’ın Yuva filmleri Engelsiz Yarışma Ödülleri için yarışmaya devam ediyor. 

Sinema sektörünün değerli isimleri Natali Yeres, Yonca Ertürk ve Burak Göral ile seyirciler tarafından belirlenen Engelsiz Yarışma ödülleri 19 Ekim Cumartesi akşamı Goethe-Institut Ankara’da düzenlenecek Ödül Töreni’nde sahiplerini bulacak.

Festival Konuklarıyla Gösterimler Sonrası Söyleşiler 

Programda yer alan gösterimler sonrası Festivalin Program Koordinatörü Ezgi Yalınalp ve Genel Koordinatörü Kıvanç Yalçıner’in moderatörlüğünde Festival konuklarıyla söyleşiler de gerçekleşecek. 

Sanal Gerçeklik Deneyimi de Ankara’da!

Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu iş birliği ile hazırlanan sanal gerçeklik programında bu yıl Kanada, Arjantin ve İngiltere’den 3 proje yer alıyor. Kalina Bertin’ın,bizi bipolaritenin istikrarsız fakat büyüleyici dünyasına davet eden Manik VR Manic VR; epilepsi nöbetleriyle mücadele eden sanatçı Jane Gauntlett’in kendi hikayesinden esinlendiği Kendimle Dans In My Shoes: Dancing with Myself ve tekerlekli sandalye kullanan genç bir kadının bedenini tanımasını anlatan 120 Cm: Kör Randevu 4 Feet: Blind Date adlı projeler sanal gerçeklik gözlüğü aracılığıyla festival gösterim mekanlarının fuaye alanlarında saat 12:00 ile 20:00 arasında deneyimlenebilecek.

Otizm Dostu Gösterim Gerçekleşecek

Engelsiz Filmler Festivali’nin Ankara programında, otizmli çocuk ve gençlerin rahat bir şekilde film izleyebilmelerine imkân sağlayan “Otizm Dostu Gösterim”de Japon animasyonunun başarılı yönetmeni Mamoru Hosoda’nın Küçük Kardeşim Mirai adlı filmi seyircilerle buluşacak. Film, loş bir salonda, ses seviyesi düşük tutularak gösterilirken, seyirciler gösterim sırasında salonda yiyecek ve içecek bulundurabilecek ve diledikleri gibi hareket edebilecekler.

Engelsiz Filmler Festivali’nin programında yer alan tüm filmler göremeyenler için sesli betimleme, duyamayanlar içinse işaret dili ve ayrıntılı altyazı ile gösteriliyor. Festival’de gösterimlerin yanı sıra, gösterim sonrası film ekipleriyle yapılan söyleşiler de işaret dili çevirmeni eşliğinde gerçekleşiyor. 19 Ekim tarihinde düzenlenecek olan festivalin Ödül Töreni’nde de işaret dili çevirisi ve sesli betimleme yapılacak. 

Tüm Gösterim Ve Etkinlikler Ücretsiz

Engelsiz Filmler Festivali bu sene de tüm gösterimlerini ve yan etkinliklerini ücretsiz olarak seyircilere sunuyor.

Engelsiz Filmler Festivali hakkında ayrıntılı bilgiye www.engelsizfestival.com adresinden ulaşabilir; Festival’in Facebook, Instagram, Twitter hesaplarından duyuruları takip edebilirsiniz. 

Ankara’da gerçekleşecek söyleşilere bu linkten ulaşabilirsiniz. 

16- 20 Ekim Ankara Programı: 

Goethe-Institut Ankara

16 Ekim Çarşamba 10.00 Küçük Kardeşim Mirai, 12.00 Kim Demiş, 14.15 Saf, 16.30 Yuva, 19.00 Badi

17 Ekim Perşembe 10.00 Corgi: Kraliyet Afacanları, 12.00 Bizim İçin, Bizsiz Asla!, 14.15 Merak Etme, Fazla Uzaklaşamaz, 16.30 Soğuk Savaş, 19.00 Sibel

18 Ekim Cuma 10.00 Uçan Halı ve Kayıp Elmas, 12.00 Yavru Seçimi, 14.15 Canavar, 16.30 Anons, 19.00 Güvercin

20 Ekim Pazar 12.00 Küçük Kardeşim Mirai, 14.15 Ayrıksı Otu, 16.30 Uzun Lafın Kısası, 19.00 Zihnimin Ötesindeki Dünya

Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi

16 Ekim Çarşamba 10.00 Corgi: Kraliyet Afacanları, 12.00 BE IN! Seçkisi, 14.15 Rehber Köpekler, 16.30 Sınır, 19.00 Anons

17 Ekim Perşembe 10.00 Uçan Halı ve Kayıp Elmas, 12.00 Otizm Dostu Gösterim – Küçük Kardeşim Mirai, 14.15 Uzun Lafın Kısası, 16.30 Güvercin, 19.00 Saf

18 Ekim Cuma 10.00 Küçük Kardeşim Mirai, 12.00 Zihnimin Ötesindeki Dünya, 14.15 Ayrıksı Otu, 16.30 Sibel, 19.00 Yuva

19 Ekim Cumartesi 12.00 Merak Etme, Fazla Uzaklaşamaz 14.15 Kim Demiş?, 16.30 Soğuk Savaş, 19.00 Yavru Seçimi

20 Ekim Pazar 12.00 Badi, 14.15 Bizim İçin, Bizsiz Asla, 16.30 Sınır, 19.00 Canavar