Ana Sayfa Blog Sayfa 86

20 Kasım etkinlikleri 23-24 Kasım’da İstanbul’da!

0
Pembe Hayat Derneği, “20 Kasım Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Haftası” kapsamında 23-24 Kasım’da bu yıl 12’ncisini düzenleyeceği etkinlik programını yayımladı.
Bu yıl 12. kez düzenlenecek olan “20 Kasım Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Haftası”, Pembe Hayat Derneği’nin Türkiye’de öncülük ettiği, nefret suçu mağduru transları anmak için organize edilen bir haftadır. Hafta kapsamında, transların sorunlarının konuşulduğu ve kapasite güçlendirici eğitimler düzenlenerek transların yaşamın her alanda var olmaları desteklenmektedir.
 
Bu sene, Türkiye’de de kendini radikal feminist olarak adlandıran akademisyenlerin trans varoluşlara dair ürettiği söylemler üzerinden yürütülen tartışmaları odağına alan 20 Kasım etkinlikleri, trans dışlamayan feminizmin mümkünlüğünü, trans hareketin tarihini, trans feminizmi ve pek çok şeyi tartışmaya olanak sağlayacak.
 
Ayrıca LGBTİ+ hareketinde trans görünürlüğünün de konuşulacağı etkinlik programında, Türkiye’deki LGBTİ+ örgütlerinin katılacağı bir “Trans Çalışmaları Protokol Metni” töreni düzenleniyor olacak.

Dilek İnce Nefret Suçları ile Mücadele Onur ÖdülüPembe Hayat Derneği, Eryaman olayları sırasında pompalı tüfekle katledilen trans kadın Dilek İnce’nin adını yaşatmak adına her yıl 20 Kasım programı kapsamında nefret suçlarıyla mücadele eden aktivistlere ödül veriyor. Bu yıl da harekete çok şey katmış ve trans mücadelesine emek vermiş bir isim ödül alıyor olacak. Kapalı davetle düzenlenecek gecede ayrıca farklı pek çok sürpriz bulunuyor.

 Devran Çağlar’ı anıyoruz!

20 Kasım etkinliklerinin son buluşması olan “Devran Çağlar Anması” gecesinde, DJ Üzüm’ün Devran Çağlar mixleri ve Korospular eşliğinde fasıl tadında bir gece Pembe Hayat takipçilerini bekliyor olacak. Trans hareket için önemli isimlerden büyük sanatçı Devran Çağlar’ın ölümünün ardından dostları ve mücadele arkadaşlarının bir araya geleceği gecede yine çok farklı sürprizler bulunuyor.

Parti: TERF ne ayol?

Bu senenin tartışmalarını partide de odağına alan 20 Kasım etkinliklerinde, “Trans kadınlar kadındır” sloganını, yitirdiğimiz yoldaşlarımız için dans edip dibi bulurken hep bir ağızdan söyleyeceğiz!

Muhsin Ertuğrul’un kayıp filmi Türkiye’de ilk kez Altın Portakal’da!

26 Ekim’de başlayacak olan 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin sürprizlerinden biri de, tiyatro ve sinema yönetmeni Muhsin Ertuğrul’un kayıp olduğu sanılan 1927 yapımı sessiz filmi “Tamilla”nın özel gösterimi olacak. Fransız hukukçu ve yazar Ferdinand Duchêne’nin aynı adlı romanından uyarlanan “Tamilla”, 92 yıl aradan sonra ilk kez 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde seyirciyle buluşacak.

Muhsin Ertuğrul’un Kiev’deki Ukrayna Foto Sinema İdaresi’nde (VUFKU) çalıştığı dönemde çektiği iki filmden biri olan “Tamilla”, o dönemde Fransız sömürgesi olan Cezayir’de ailesi tarafından başlık parası karşılığı küçük yaşta evlendirilen bir Berberi kadının hikâyesini konu alıyor. Özellikle ünlü Alman sanat yönetmeni Heinrich Beisenherz’in tasarımları ve atmosfer yaratmaktaki başarısıyla dikkat çeken filmde başrolleri, Sovyet oyuncular Anna Zarzhitskaya, Matvey Liarov ve Hakkı Alizade paylaşıyor.

Canlı müzik eşliğinde gösterim

Ukrayna’daki Aleksandr Dovçenko Sinema Merkezi’nin katkılarıyla 1 Kasım günü Perge Salonu’nda yapılacak gösterim, piyanoda Ayşe Tütüncü, klarnette Miray Eslek’in olacağı canlı müzik eşliğinde gerçekleşecek.

1919’da çektiği “Kara Lale Bayramı” (Das Fest der Schwarzer Tulpe) ve “Şeytana Tapanlar” (Die Teufelsanbeter) ile başladığı yönetmenlik kariyerinde 30’a yakın film çeken Muhsin Ertuğrul, 1922-1939 yılları arasında Türkiye’de film yapan tek kişi olmasıyla da sinemamızın çok tartışılan isimlerinden biri oldu. Neyyire Neyir ve Bedia Muvahhit’in oynadığı, Türk kadın oyuncuların ilk kez göründüğü film ve ilk konulu Kurtuluş Savaşı filmi olan “Ateşten Gömlek” (1923), ilk sesli film, ilk ortak yapım, ilk şarkılı melodram “İstanbul Sokaklarında” (1931), ilk köy filmi “Aysel Bataklı Damın Kızı” (1932) gibi sinemamızdaki birçok ilk’e de imza atmış olan Ertuğrul, Türkiye’deki filmlerinin yanı sıra 1920’de Almanya’da, 1926’da ise Sovyetler Birliği’nde bir dizi film çekmişti. Ertuğrul’un Kiev’de çektiği diğer film “Spartaküs” ise halen kayıp.

8 Tage : Kıyamete 8 Gün

0

Sekiz Gün kaldı. Dünya, 60 kilometrelik bir meteor çarpışma rotasında. Beklenen çarpışma bölgesi, Avrupa’nın tam ortasında. Tahmini hayatta kalma oranı: Sıfır. Birleşik Devletler meteorları rotasından çıkarmak için nükleer silahlarla vurmaya çalışıyor, ancak başarısız oluyor. Bütün Avrupa kaçıyor. Muhteşem Hollywood versiyonu değil, bir ailenin hikayesi, dünya kontrolden çıktığında hayatta kalmak için ne gerekiyorsa yapıyor.

Kıyamet sonrasını seven bir spiritüelist olarak bu güçlü ironiyi içeride tutalım ve diziye bakalım. Sert ve güzel. Biraz Mandy gibi gore görmek isteyenlere iyi geliyor. 8 gün kaldığı için bir grup din çığırtkanları gidiyor, sonrasında avatar kendini belli ediyor. Bir şeyleri nasıl kutsallaştırdığımızı ya da nasıl da kutsallaştırmaya ki bunun bir anlamı da dışsallaştırmaya ihtiyacımızın olduğunu da gösteriyor. Kendimizle kutsal arasında duygusal bir katman koyuyoruz. Burada da o işi Robin üstleniyor. Kendisini ilk başlarda kilisedeki destek grubu içinde görüyoruz. Mistisizm sağ olsun içimizdeki parçalar kendini buluyor. Arkadaşımız dövmeli bir hapishane kaçkını.

Etrafına birilerini toplamayı başaran Robin, meteorla arasında spiritüel bir bağ kurmuş ve telepatik olarak onunla konuştuğunu, onun ışığıyla da kavmini yönlendirmeye başlayınca yaşadığı bölgede baya popüler oluyor.

Film Alman yapımı olduğunu için +18 bölümlerinin olduğunu söylememe gerek yok. + 18 ile neyi kastettiğimi ben de çok bilmesem de genel bir sembolizm kullanmak iletişim açısından iyi olur diye düşündüm. Yoksa ufak bir orgy bu kapsama girer mi hiç?

Mini dizi de Türk oyuncu Murathan Muslu ile de karşılaşıyoruz. Polis olarak gördüğümüz MM, sert ve kuralcı polis rolünde. Biraz da hayatta kalma konusunda gelişmiş bir özelliğe sahip.

Hikaye Susanne ve Uli’nin durumunu anlatıyor. Hikaye genelde bu döngüde geçiyor. Uli’yi Dark dizisindeki Noah rolünden biliyoruz, burada genelde pek sorun çıkarmayan ve sorun istemeyen bir rolde. Susanne ise hayatta kalmak için değişik işler yapabiliyor.

Bir de genç tayfa var ki onlar farklı bir realite içinde yaşıyorlar. Dizi genel olarak izlemeye ve değer farkı almaya değer nitelikte. Sanırım daha keşfedilmedi zira imdb puanı bana göre oldukça düşük. 8,5 civarında olması gereken bir dizi. Görüntü yönetmeni arada sanatsal kareleri çok güzel yerleştirmiş. Dizi HBO’dan yayınladığını da söylemeden geçmeyelim.

imdb linkine buradan ulaşabilirsiniz.

An evolutionary reading of the TV series “Humans” – 3

0

“Survival of the Fittest”

Synths’ occurrence and the effect of environment on them has a totally different nature compared to organic creatures. They are artificially created and they cannot procreate. As a result, Lamarckian principles “sexual selection” and “use-inheritance” do not work on synth evolution. In Darwin’s “natural selection” assumption, “all life had developed from pre-existing life” and “the normal increase of any one variety, if unchecked, would exceed the capacity of the earth to support it” (Jones 6). Hence, in the wild state, death eliminates the exceeding population. The synths neither have ancestors nor do their population increase rates resemble that of other living things. They are artificially created by humans and their habitat is not the wild nature but the artificial contemporary world. The physical struggles of organic beings in the wild state are substituted by the artificial power struggles of human society which depends on skills and intelligence. As a result, it is inevitable that Herbert Spencer’s reading of “The Origin of Species” and his “application of the biologic scheme of evolution to society” work on synths’ survival issue. Arthur E. Jones, Jr.’s summary of Spencer’s “survival of the fittest” perfectly fits to synths’ situation: “A process of a social selection which placed a premium upon skill and intelligence and adaptability and so selected the best of each generation for survival and led to infinite human advancement” (Jones 5).

The artificial intelligence named V, created by Dr. Athena Morrow is not only as conscious and sentient as Dr. Elster’s synths but also based on the memory of a real person. After several incidents, V is released online by Morrow and eventually implants herself to the body of the death synth Odi. She becomes material and gains the ability to rule other synths.

In terms of “survival of the fittest”, Odi is broken from the start and his intolerance to gaining consciousness eventually causes his suicide. He is eliminated because he doesn’t have the sufficient skills and intelligence to adapt to the habitat. However, V, as the “favorable variation” possesses his body, survives and becomes a god-like synth. She can predict the future better than any other synth since she depends on the data of both humanity and synths to compute the possible outcomes like a cyborg.

Niska’s destiny conveys the idea of “survival of the fittest” as well. During the episodes, Niska’s character is highlighted as being less emotional, more pragmatist and she can take action all of a sudden. Though she makes mistakes, she can re-evaluate and evolve her mind easily. She is capable of surviving under any circumstances. So, she is perfectly suited to be the next leader of synths. V selects Niska who has the best skills and intelligence for adaptation. Thus, Niska becomes the prophet-like messenger to predestinate the future of the synths: If the alpha is strong enough, the pack survives. Season Three ends with Niska’s message to Mattie that her cyborg baby will determine the future of two species.

Another aspect of “survival of the fittest” depends on biological fitness. In organic beings, the preservation of the favored genes is defined as “reproductive success” which enables the continuity of the best-adapted offspring to the environment. Since the synths are artificially produced and cannot procreate, the child synth Sam becomes vital. In season three, Karen Voss -the clone of Leo’s mother- moves to the conservative synth-free town to prevent Sam from the chaos after ‘Day Zero’ and prepares him to behave like a human being. She assumes that mimicking a human being can save Sam. At some point, they come across Joe Hawkins and become friends with him. Joe assists her to take care of Sam and teaches him human behaviors. One of the warnings they highlight to Sam is not to get injured since synths artificial blood is blue and he would be exposed easily. One day Sam runs on the road, almost hit by a car and Karen can’t take a reflex action to save him because of her self-preservation code. Joe rescues him and this incident awakens Karen’s parenthood “instincts”. Another day, while walking with Karen, Sam accidentally cuts himself in public and people around react instantly. Karen splashes his blue blood to her hand saying “it is my blood, I am the synth, not him”. The residents of the town have high xenophobia, that’s why they are easily agitated by this incident and beat Karen while she is warning Sam to run away. Sam asks for Joe’s help, however, when they come back to the crime scene they find Karen’s dead body. This chain of events evolves Karen’s character from a basic A.I. to a parent-synth. In theory, she is not able to act contradictory to her self-preservation code. Still, she sacrifices herself for the good of descendants which brings us to the futuristic point where A.I.s can evolve their code for adaptation. 

After Karen’s death, Joe takes Sam to Laura Hawkins’ house and asks if they can take care of him. Sam and Hawkins family living together for a while establishing a bond. In the meantime, the terrorist synth group stalks Laura, since they do not trust her or any human being as the advocate of synth rights. At some point, they raid Hawkins’ house threatening Laura with the life of her children. She tells them the survival of her children is more vital than anything in the world. Hence, they capture a random guy -whom unbeknownst- to better threaten Laura more seriously. They ask her to choose between Sam and the random guy to be murdered. Eventually, she chooses the human disappointing everyone in the family including Sam. For the spectators, her preference is unpredictable since she has been a true defender of synth rights and paid the price for their sake. Yet, the causality behind her choice is the evolutionary motivation of preserving one’s own kind.

Max’s choice is another striking example. The screenwriters do not neglect the other side and set up the scenario on the same causality: In the first episode of Season Three, Leo is in a coma after an attack on his artificial device close to his human brain. The time is after ‘Day Zero’ and Leo is connected to life-sustaining apparatus in the containment area of synths. Nevertheless, there are power cuts planned by the government to enfeeble the synth community and Max –as the elected leader of the containment area- is dealing with the management of the limited sources they own. During a power cut, a 100% synth named Christabel struggles between life and death. Max and his right hand calculate Leo’s and the synth’s survival possibility and discovers that Leo has a chance whereas the synth cannot survive without the life-sustaining apparatus Leo is depending on. Max decides to disconnect Leo and let the synth use it. Mattie reminds Max that Leo is his brother, still, Max ignores her objection. So, Mattie, a human being stays with Leo supporting his breath with a simple pump until Niska arrives and saves Leo.  When Mia learns the incident she criticizes Max “This is Leo. He’s our family. He’s the reason we exist. You took this decision alone.” Max responds “I am alone. I am a leader. No-one else. These choices are my burden and mine only. I couldn’t bear to put him in danger, but I had to. He’s alive. Breathing alone.  Let’s try to feel that”. Then Mia underlines their character evolution because of their physical experiences and her anxiety of getting similar to human beings “Sometimes, I think I feel more with each passing day. Do you think it’s possible that we’re changing? Becoming more like them”? Max highlights they are a new-born species who have a future path to evolve “We don’t know what we are yet” (Humans, Season 3, Episode 2, Seconds 00:12:29-00:13:10).

These vital choices of Laura and Max are implications of a deterministic perspective. When circumstances are the matters of life and death every species support its own kind for continuity, no matter how much they are motivated by the notions of “soft evolution” and how strong their bonds with each other are.

Conclusion

“When science is now is sacred

Who will save us from ourselves?[1]

In science fiction, the usage of scientific knowledge as a tool makes Evolutionary Theory the keystone to establish a future society. In the TV series Humans, we witness the contradiction between two species and the dawn of a striking social change influenced by Darwinian terms after the occurrence of anthropomorphic robots. By virtue of robots, the show displaces social problems like xenophobia and exploitation to mirror human beings’ selfish attitude and directs the spectators to question the contemporary world’s moral values or power relationships.

Different kinds of interpretation of Darwin’s message is possible: On the one hand, we can legitimize every cruel act of human beings in the light of cruel methods of nature. On the other hand, we can depend on the idea that humankind has the consciousness to build a better world.

By projecting both perspectives, Humans provides a medium where we can confront our social prejudices. The characters are neither demonized nor idealized; the story provides many different paths and every choice has a butterfly effect on both social and personal lives. This perspective makes it possible to analyze and comprehend how people’s actions are influencing society.

What makes Humans a realistic production is it not only exposes the primitive nature of human beings by underlying the basic instincts like parenthood and survival but also directs the characters into dilemmas. This particular approach convinces the spectators for a genuine interpretation of contemporary terms like information age and our ethical responsibility on earth.

Consequently, accepting the truth that human beings are just a part of the universe, a humane reading of science can guide humankind for a realistic perspective which enables us not to repeat the mistakes of our ancestors and build a better world.

Works-Cited

Bassett, Caroline; Steinmueller, Ed; Voss, George. “Better Made Up: The Mutual Influence of Science Fiction and Innovation.” Nesta Working Paper 13/07, March 2013.

Beer, Gillian. Darwin’s Plots. Cambridge: Cambridge University Press, 2009.

Darwin, Charles. On the Origin of Species, Ed. Gillian Beer, Oxford University Press Inc, 1996, New York.

Darwin, Charles. The Descent of Man, Ed. Tom Griffith, Wordsworth Edition Limited, 2013, Hertfordshire.

Dennett, Daniel C. “’A Perfect and Beautiful Machine’: What Darwin’s Theory of Evolution Reveals About Artificial Intelligence.” The Atlantic, Atlantic Media Company, 17 July 2013, Available at: www.theatlantic.com/technology/archive/2012/06/-a-perfect-and-beautiful-machine-what-darwins-theory-of-evolution-reveals-about-artificial-intelligence/258829/, Accessed: 15.08.2018.

Frankenberry, Nancy, “Feminist Philosophy of Religion”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Summer 2018 Edition), Edward N. Zalta (ed.), Available at: www.plato.stanford.edu/archives/sum2018/entries/feminist-religion/, Accessed: 13.08.2018.

Freire, Paulo. “Pedagogy of the Oppressed.” History is a Weapon. Available at:

www.historyisaweapon.com/defcon2/pedagogy/pedagogychapter4.html, Accessed: 25.08.2018.

Hamlin, Kimberly A.. From Eve to Evolution: Darwin, Science, and Women’s Rights in Gilded Age America. Chicago: University of Chicago Press, 2014.

Haraway, Donna. “A Cyborg Manifesto: Science, Technology, and Socialist-Feminism in the Late Twentieth Century.” in Simians, Cyborgs and Women: The Reinvention of Nature,(New York; Routledge, 1991), pp.149-181.

Humans, season 1, episode 2, Channel4, 21 June 2015.

Humans, season 1, episode 5, Channel4, 21 June 2015.

Humans, season 3, episode 2, Channel4, 24 May 2018.

Jones, Arthur Edwin. Darwinism and Its Relationship to Realism and Naturalism in American Fiction: 1860-1900. Drew University, 1950.

McIntosh, Steven. “How Channel 4’s Humans was ‘relevant in advance’”. BBC, 16 May 2018, Available at: https://www.bbc.com/news/entertainment-arts-41920075, Accessed: 10.08.2018.

Sharma, Arvind; A Primal Perspective on the Philosophy of Religion. Page 29. Springer. 2006.

V for Vendetta. Directed by James McTeigue, Warner Bros, 2005.


[1] Ké. Lyrics to “Strange World.” Genius, 2016, https://genius.com/K-strange-world-lyrics.

25-28 Ekim Magic Halloween Vol. II: yaz mevsimine rengarenk bir veda

0

Magic of the Chaos ekibini düzenledikleri indoor eventlerin yanı sıra geçen yıl Magic Halloween adıyla ilkini gerçekleştirdikleri psychedelic müzik ve sanat buluşmasıyla tanıdık, sevdik. Öyle ki 25-28 Ekim 2019 tarihlerinde Ayvalık’ta gerçekleşecek olan Magic Halloween’ın ikincisi Walpurgis Gathering’e ilgi yoğun. Hikaye kaldığı yerden, fakat birbirinden güzel bir sürü insanın katkısıyla büyüyerek devam ediyor. Buluşmada katılımcılara sihirli zamanlar yaşatacak birçok sanatçı var.  Tam da yaza veda edip kış döngüsüne merhaba dediğimiz tarihlerde doğayla ve dans ile iç içe olmak isteyenler için Magic of the Chaos güzel bir buluşma ortamı vaad ediyor. Hele ki Cadılar Bayramı olunca… Gelin bu yıl bizi neler bekliyor, ekip adına Jabi Stultitia’dan dinleyelim.

Bu yılın en büyük değişikliği ile başlayalım mı? Geçen yıl buluşma Olimpos’taydı. Bu yıl neden Ayvalık? Bu vesileyle etkinliğin yapılacağı tam lokasyonun doğası hakkında bilgi verebilir misin? 

Geçen yıl ilki düzenlenen Magic Halloween, ekibin de ilk outdoor deneyimiydi. Hem bu etkinlik dolayısıyla hem de arada geçen sürede yürütülen projeler ile iyi bir deneyim kazanıldı. Sıkı bir hazırlık döneminden sonra bu yıl kapılarını daha geniş çaplı bir katılıma açıyor. Etkinliğe olan ilginin beklenenden yüksek olması, daha önce belirlenen alanın kapasite açısından sorun yaşatma ihtimalini ön plana çıkardı. Festivalin yeni alanından çok daha memnun ve de heyecanlı bir ekip var. Festival alanı, Kaz Dağları’na oldukça yakın, kızılçam ormanlarının hakim olduğu koy içinde sahili bulunan bir bölge. Festival zamanı ne sıcak ne de soğuk bir hava bekleniyor. Yine de tedbirli olmakta fayda var.

Bu yıl sanatçı sayısı epey fazla. Katılımcı sayısı da öyle olacak gibi görünüyor. Hakkınızı vereyim, sanatçılar Magic of the Chaos ekibi için iyi şeyler söylüyor. Evet, biraz sordum soruşturdum sizi, çalışkan çocuklar dedi herkes 🙂 Şaka bir yana, Magic of the Chaos dediğimizde nasıl bir ekipten söz ediyoruz?

Büyük bir ekip çalışması, birçok kişiyle yürütülüyor. Ekip oldukça sıkı çalışıyor. Tek tek isim verirsek liste uzar gider, bu yüzden Magic of the Chaos’u bir kolektifin ortak çalışması olarak ele almak en iyisi.

Ve tabii ki müzik… Katava Stage ve Fusion Stage olmak üzere iki sahne tasarlamışsınız. Bu sahnelerin müzik akışı nasıl olacak?  

Evet, iki ayrı stage bulunuyor. Katava Stage, dark ve experimental soundların yer alacağı yüksek BPM’in kendine alan bulduğu bir sahne. Bu stagede twilight, forest, psytrance, dark psy ve hi-tech türlerinde Kabayun, Filterheads, Dark Elf, Slate, Psynonima, Erf, Lost Reflection, Paranoia Sector, Mhakavaya, Ferratek gibi uzayan önemli sanatçıların soundlarıyla buluşacağız.

Fusion Stage daha yavaş BPM’lerin ve yine dark soundların bizi beklediği bir sahne. Dark techno, acid techno, acid core, dark progressive ve zenon gibi türler bu sahnenin temelini oluşturuyor.

Buluşma boyunca Inherited Heresy: Visionary Art Exhibition adıyla katılımcıların ziyaretine açık olacak bir de sergi yapılacak. Bu sergi hakkında bilgi verir misin?

Dekor ve sanat kolektifi Cosmic Fusion’ın küratörlüğünü üstlendiği Inherited Heresy sergisi, Amerika, Avustralya, Kanada gibi uluslararası ve Türkiye’den çeşitli disiplinlerden sanatçıların çalışmalarını festival boyunca katılımcıların ilgisine sunmaya hazırlanıyor. Inherited Heresy: Visionary Art Exhibition, katılımcılar için özenle hazırlanmış uluslararası art gallery standartlarında bir deneyime ev sahipliği yapacak. Aynı zamanda live painting gibi aktivitelerin ve workshopların yer alacağı bir alan olacak.

Buluşma ile ilgili bizi bilgilendirmek istediğin başka bir konu var mı? 

Magic of the Chaos ekibi kaliteli bir işitsel ve görsel deneyim yaşayacağımız alan için organik dekorlar, visual mapping ve nefes alınabilecek mekanlar tasarlıyor. Festival alanında vegan ve vejetaryen yemek seçenekleri bulunuyor. Bu deneyimi birlikte yaşayacağımız yolcuları alanda bekliyor olacağız.

Jabi’ye teşekkür ediyoruz. Yaza rengarenk bir veda için orada görüşmek üzere…

Engelsiz Filmler Festivali’nin Eskişehir durağı sona erdi

Bu yıl yedinci kez düzenlenen Engelsiz Filmler Festivali’nin Eskişehir durağı film konuklarının ve sinemaseverlerin katılımıyla sona erdi. Üç gün boyunca Eskişehir, Yunus Emre Kültür Merkezi’nde sinemaseverleri ağırlayan Festivalin son gününde, Anons filminin idari yapımcısı Sinan Yusufoğlu ve Güvercin filminin yönetmeni Banu Sıvacı izleyicilerin sorularını yanıtladı. 

“Hayal gücünün seyircide kalması, filmin  yönetmenini bile aşan bir şey.“

Söyleşilerin ilki Anons filminin gösterimi sonrası, filmin idari yapımcısı Sinan Yusufoğlu ile birlikte gerçekleşti. Filmin politik olma-olmama durumlarının konuşulduğu söyleşide Yusufoğlu, 15 Temmuz darbe döneminin filmin hazırlık sürecine denk gelmesinin uzun bir süre beklemelerine neden olduklarını dile getirerek darbeden dolayı yaşanan politik dönemde kara mizah yapmanın kendilerini endişelendirdiğinden söz etti. İlk defa sesli betimlemeyle filmi izleyen Yusufoğlu, çok ilginç bir deneyim yaşadığını dile getirerek hayal gücünün seyircide kalmasının, filmin  yönetmenini bile aşan bir şey durum olduğundan bahsetti. Ardından görme engelli katılımcılara film hakkındaki deneyimlerini sordu. 

“Duyguyu ne kadar güzel betimledi dediğim anlar oldu.“

Festivalin Eskişehir’deki son gününün ikinci konuğu ise Güvercin filminin yönetmeni Banu Sıvacı idi. Gösterim sonrası seyircilerin sorularını yanıtlayan Sıvacı, “Bu filmde sindirilmiş bir karakteri mi anlatmak istiyordunuz?” sorusuna “Herkes hayatında farkılı nedenlerden dolayı bir sindirilme yaşıyor. Biz böyle doğmuyoruz. Güvercin’i izledikten sonra seyircilerin “Benim fikirlerim, gerçekten benim fikirlerim mi?“ sorusunu kendilerine sorması, benim için çok büyük bir kazanç olur.“ diye yanıtladı. Söyleşinin devamında sesli betimlemeyi nasıl buldunuz sorusuna Sıvacı, “Seyirci benim bile farketmediğim detayları dinleyerek filmi deneyimliyor. Filmi izlerken duyguyu ne kadar güzel betimledi dediğim anlar oldu.“ diye yanıtlayarak Sesli Betimleme Derneği‘ne teşekkür etti. 

Festivalin Eskişehir ayağının son gününde Otizm Dostu Gösterim öncesi, 11 Ekim Cuma günü Deniz Öcal’ın yürütücülüğünü üstlendiği Animasyon Film Atölyesi’nde ortaya çıkan 9 animasyon film de minik sinemaseverlere gösterildi. Animasyon filmleri 10 işitme engelli çocuğun katılımıyla gerçekleşmişti.

Engelsiz Filmler Festivali, 16-20 Ekim tarihleri arasında ise Ankara’da Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Goethe-Institut Ankara’da sinemaseverleri ağırlamaya devam edecek. 

Dünyaya farklı pencerelerden bakmak isteyenleri salonlarına bekleyen Engelsiz Filmler Festivali, programında yer alan tüm filmleri her sene olduğu gibi sesli betimleme, işaret dili ve ayrıntılı altyazı seçenekleriyle seyircilerin karşısına çıkıyor. Ortopedik engelli sinemaseverlere uygun, erişilebilir mekanları seçen festivalde gösterimlerin yanı sıra, gösterim sonrası film ekipleriyle yapılan söyleşiler ve atölye çalışmaları da işaret dili çevirmeni eşliğinde gerçekleştiriliyor. 

Tüm Gösterimler ve Etkinlikler Ücretsiz 

Engelsiz Filmler Festivali bu sene de tüm gösterimlerini ve yan etkinliklerini ücretsiz olarak seyircilere sunuyor.

Engelsiz Filmler Festivali hakkında ayrıntılı bilgiye www.engelsizfestival.com adresinden ulaşabilir; Festival’in Facebook, Instagram, Twitter hesaplarından duyuruları takip edebilirsiniz. 

5. Uluslararası Ankara Kukla Festivali Başlıyor

KUKSADER’in (Kukla, Karagöz, Gösteri ve Sahne Sanatları Derneği) Ankara Üniversitesi partnerliğiyle 5. kez gerçekleştireceği “Uluslararası Ankara Kukla Festivali”, 19 Ekim Cumartesi günü başlıyor! 27 Ekim tarihine kadar sürecek festivalde bu yıl kukla oyunları, sergiler ve atölyelerden oluşan 42 etkinlik gerçekleştirilecek. Festival merkezi olan Tiyatro Tempo’da açılışı yapılacak festival, Ankara içi ve Beypazarı İlçesi’ni de içine alan 13 ayrı mekanda izleyicileriyle buluşacak. 

Ankara Üniversitesi’nin partnerliğinde gelenekselleşen Ankara Kukla Festivali, DenizBank’ın ‘ana destekçi’ olarak katkı vermesiyle bu yıl 9 ülkenin katılımı, 2 sergi, 9 atölye, 19 farklı oyunla Ankaralıların karşısına çıkıyor. Bu yıl Ankara Üniversitesi’nin yanı sıra Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nün de festivale destek verdiği mekanlar arasına Bilkent Center, Ankara Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu, Beypazarı Belediyesi ve Erimtan Müzesi de eklendi.

‘Kukla sanatı sadece çocuklar için değildir’ sloganıyla yetişkinler için kukla oyunlarına da yer veren Ankara Kukla Festivali’nde bu yıl 4 farklı yetişkin kukla oyunu programda yer alıyor. Kazakistan’dan gelen Almaty Devlet Kukla Tiyatrosu ‘Romeo ve Jülyet’, ‘Ana Yüreği’ oyunlarını yetişkinler için oynarken, Tiyatro Tempo da ‘Sokrates’in Son Gecesi’  oyununu sergileyecek. Ayrıca Kocaeli’nden festivale konuk olan Gökhan Yılmazer ise ‘Naif Bey ve Yaveri’ adlı gösterisiyle yetişkinlerle buluşacak.

Antalya Film Forum’a 10 yeni proje!

Bu yıl Olena Yershova Yıldız direktörlüğünde yapılacak Antalya Film Forum’un Uzun Metraj Kurmaca Pitching Platformu kategorisinde yarışacak projeleri belli oldu. İsrail Film Fonu direktörü Katriel Schory, Alman senarist ve senaryo danışmanı Manfred Schmidt ve Türkiye’den yönetmen, senarist, yapımcı Şebnem Vitrinel ile senarist ve senaryo editörü Derya Yanmış’tan oluşan ön jüri, 100’e yakın proje arasından 10 film seçti. Emine Emel Balcı’nın “Buradayım, İyiyim”, Ferit Karol’un “Kumbara”, İnan Temelkuran’ın “95 Yazı”, Kenan Kavut’un “Papaz Büyüsü”, Mehmet Emin Timur’un “Cemal”, Murat Düzgünoğlu’nun “Köpekle Kurt Arasında”, Nazlı Eda Noyan’ın “Kız Kardeşlerin Masalı”, Pınar Yorgancıoğlu’nun “Karanlıkta Islık Çalanlar”, Ramin Matin’in “Buhar” veÜmran Safter’in “Son Celse” adlı projeleri, 28-30 Ekim tarihleri arasında jüri karşısına çıkacak ve toplam 90 bin TL para ödülü için yarışacak.

Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin bağımsız yönetmen, yapımcı ve senaristleri uluslararası film profesyonelleriyle buluşturan fon ve network platformu Antalya Film Forum’un son kategorisinin adayları bugün (11 Ekim) açıklandı.

100’e yakın proje başvurdu

Türkiye’den yapımcı ve yönetmenlere açık olan ve proje aşamasındaki kurmaca, canlandırma ve deneysel film projelerinin yarışacağı Uzun Metraj Kurmaca Pitching Platformu’na bu yıl 97 proje başvurdu.

Yapımcı kimliğinin yanı sıra 20 yıldır İsrail Film Fonu’nun direktörlüğünü yürüten Katriel Schory, uzun yıllardır Almanya’daki MDM Film Fonu’nun yöneticisi olan senarist ve senaryo danışmanı Manfred Schmidt ve Türkiye’den yönetmen, senarist, yapımcı Şebnem Vitrinel ile senarist ve senaryo editörü Derya Yanmış’tan oluşan ön jüri, başvurular arasından şu 10 projeyi seçti: Emine Emel Balcı’nın “Buradayım, İyiyim”, Ferit Karol’un “Kumbara”, İnan Temelkuran’ın “95 Yazı”, Kenan Kavut’un Papaz Büyüsü”, Mehmet Emin Timur’un “Cemal”, Murat Düzgünoğlu’nun “Köpekle Kurt Arasında”, Nazlı Eda Noyan’ın “Kız Kardeşlerin Masalı”, Pınar Yorgancıoğlu’nun “Karanlıkta Islık Çalanlar”, Ramin Matin’in “Buhar” veÜmran Safter’in Son Celse.

Yapımcılara Cannes’da network imkânı

28-30 Ekim tarihlerinde, ana jüriye sunulacak olan projelerden 3’ü toplam 90 bin TL para ödülü kazanırken,1 proje de Color Up – Renk Düzenleme Ödülü’nü alacak. , Uzun Metraj Kurmaca Pitching Platformu’nda yarışan 1 filmin yapımcısına da Cannes Film Festivali kapsamında düzenlenen Producer’s Network etkinliğine davet hakkı verilecek.

Uzun Metraj Kurmaca Work in Progress, Belgesel Work in Progress ve mer Tilmaç Antalya Destek Fonu kategorilerinde de projelerin yarışacağı Antalya Film Forum, 28-30 Ekim tarihlerinde 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali kapsamında gerçekleşecek. Bu yıl 6.sı yapılan Antalya Film Forum’da toplam 530 bin TL para ödülünün yanı sıra, yan ödül desteği de sunulacak.

10 Ekim Ankara Katliamı 4. Yıl Anması Gerçekleştiriliyor

2015 yılında, 5 Haziran’da Diyarbakır’da, 20 Temmuz’da Suruç’ta ve 10 Ekim’de Ankara’da IŞİD saldırıları yüzünden yüzlerce canımızı yitirdik, aramızdan binlerce kişi sakatlandı, hiçbirimiz bir daha eskisi gibi olmadık.

Aradan dört yıl geçti!

Bu yıl da 10 Ekim günü saat tam 10.04’de, yani ilk bombanın patlamasının tam dördüncü yılında yine Ankara Garı önünde olacağız; “unutmadık, unutmayacağız…
Adalet arayışımız gerçek sorumlular bulunana kadar devam edecek, bu davanın peşini asla bırakmayacağız!” demek için…  

Bu çerçevede 10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği 9 Ekim 2019 tarihinde Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde kitap tanıtımı, fotoğraf gösterimi, müzik dinletisi ve belgesel film gösterimini içeren bir anma düzenleyecek.

Anma programı; Emine Kart’ın hazırladığı ve 10 Ekim Ankara Katliamı’nda yaşamını yitiren ailelerin ve yaralılarların yitirdikleri canlara ve hayata mektuplarından oluşan “ardakalan” kitabının tanıtımı ile başlayacak. Kitap tanıtımına Emine Kart’ın anmalarda ve mahkemelerde çektiği fotoğraflardan oluşan sergisi eşlik edecek. Program Tersname ve Liberte’nin yer aldığı müzik dinletisi ile devam edecek ve 5 Haziran Diyarbakır/Amed, 20 Temmuz Suruç ve 10 Ekim Ankara Katliamlarını konu alan ve yönetmenliğini Gül Büyükbeşe’nin, yapımcılığını Sibel Tekin’in yaptığı “ölüm ne yana düşer usta”adlı belgeselin gösterimi ile sonlanacak.

Tüm kamuoyu davetlidir…

Program:

9 Ekim 2019
16:00 Kitap Tanıtımı ve Fotoğraf Sergisi – “ardakalan”
18:00 10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği 4. Yıl Anma Konuşmaları
18:30 Müzik Dinletisi – Tersname & Liberte
19:30 Belgesel Film Gösterimi – “ölüm ne yana düşer usta”

Yer: Çağdaş Sanatlar Merkezi, Kavaklıdere Mahallesi, John F. Kennedy Caddesi No: 4 Çankaya, Ankara
Tarih: 9 Ekim 2019
Saat: 16:00-21:00

Dünyanın En İyi Filmleri, Antalya Yolcusu!

26 Ekim’de sinemaseverlerle buluşacak olan ve bu yıl 56.sı gerçekleştirilecek Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin Dünya Sineması bölümünde Cannes’dan Venedik’e, Sundance’ten Toronto’ya, dünyanın önemli festivallerinde büyük ilgi görmüş 10 film izleyicisiyle buluşmaya hazırlanıyor. Altın Palmiye’nin sahibi “Parazit”ten Anca Damian’ın animasyon başyapıtı “Bir Köpeğin Fantastik Hikâyesi”ne, yılın merakla beklenen filmleri Antalya’da ilk kez seyirciyle buluşuyor. Yılın en iyi romantik komedilerinden sayılan Billie Piper filmi “Rare Beasts / Ayrık Otları” ve Lauren Greenfield’in Oscar yarışının güçlü adaylarından biri olarak gösterilen belgeseli “The Kingmaker / İpleri Elinde Tutan Kadın”, Türkiye prömiyerlerini 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde gerçekleştirecek.

Cannes’dan Antalya’ya

Dünya Sineması bölümünün çok konuşulacak filmlerinden dördü, bu yıl 72.si düzenlenen Cannes Film Festivali’nden geliyor. “The Host / Yaratık” (2006), “Mother / Ana” (2009), “Snowpiercer” (2013) gibi modern sinema klasikleriyle tanıdığımız ve en son “Okja” (2017) ile tartışmalar yaratan Bong Joon Ho’nun Cannes’da Altın Palmiye’yi kazanan karakomedisi “Parasite / Parazit”; Brezilyalı yönetmen Karim Aïnouz’un Cannes’ın Belirli Bir Bakış bölümünde En İyi Film seçilen, görsel tasarımıyla etkileyici bir epik sinema örneğine dönüşen son filmi “The Invisible Life Of Eurídice Gusmão / Görünmez Yaşam”; “Tomboy” (2011) ve “Girlhood” (2014) filmlerinin Fransız yönetmeni Céline Sciamma’nın eleştirmenlerce övgülere boğulan, Indiwire’ın “Yılın En İyi Filmi” olarak duyurduğu ve Cannes’da En İyi Senaryo Ödülü’nün yanı sıra, Kuir Palmiye’yi de alan draması “Portrait Of A Lady On Fire / Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi”, Antalya’da ilk kez gösterilecek.

Cannes’da yarışma dışı gösterilen ve Oscar adaylığı garanti olarak görülen “Diego Maradona” adlı belgesel de seçkinin merak uyandıran bir diğer filmi. “Senna” (2010) ve “Amy” (2015) gibi belgesellere imza atan Oscar ödüllü yönetmen Asif Kapadia’nın, daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış 500 saati aşkın görüntüyü kurgulayarak yarattığı, Arjantinli efsanevi futbol oyuncusu Diego Armando Maradona’nın 1980’lerdeki hayatına odaklanan belgeseli, tüm zamanların en iyi futbolcusunun duygusal ve ateşli portresini perdeye taşıyor.

Türkiye’de ilk kez Antalya’da

Dünya Sineması’nda yer alan iki film Türkiye’de ilk kez 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde seyirciyle buluşacak. Bunlardan ilki; “Doctor Who” (2005), “Secret Diary of a Call Girl” (2007), “Mansfield Park” (2007) gibi kült televizyon dizilerinin ödüllü oyuncusu Billie Piper’ın ilk yönetmenlik denemesi olan “Rare Beasts / Ayrık Otları” olacak. Piper’ın başrolünü Lily James, David Thewlis ve Kerry Fox gibi isimlerle paylaştığı film, dünya prömiyerini yaptığı Venedik’te eleştirmenlerce yılın en iyi romantik komedilerinden biri olarak gösterildi.

Türkiye galasını yapacak bir diğer film ise, Oscar yarışının bir diğer güçlü adayı olarak gösterilen Lauren Greenfield belgeseli “The Kingmaker / İpleri Elinde Tutan Kadın.” “Thin” (2006), “The Queen of Versailles” (2012) gibi sıra dışı belgeselleriyle tanıdığımız Greenfield’in büyüleyici bir yolsuzluk portresi çizdiği filmi, 1972 yılında ilan ettiği sıkıyönetimin ardından 20 yıl süren diktatörlüğü boyunca binlerce muhalifini hapse attırdığı ve öldürdüğü iddia edilen Filipinler Başbakanı Ferdinand Marcos’un eşi “Demir Kelebek” Imelda Marcos’u anlatıyor.

Catherine Deneuve’e saygı duruşu

Dünya Sineması’nın merak uyandıran diğer filmleri ise öyle: “Crulic – drumul spre dincolo” (2011), “La montagne magique” (2015) gibi ödüllü dokü-drama animasyonlarıyla tanınan Romanyalı yönetmen Anca Damian’ın Strasbourg Fantastik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazanan son başyapıtı “Marona’s Fantastic Tale / Bir Köpeğin Fantastik Hikâyesi”, 2011’de çektiği “Porfirio” ile festivallerin radarına giren Brezilyalı yönetmen Alejandro Landes’in San Sebastián’da En İyi Film seçilen ve Sundance’in Dünya Sineması bölümünde Jüri Özel Ödülü’nü kazanan hipnotize edici filmi “Monos”, geçen yıl “Shoplifters / Arakçılar” ile Altın Palmiye kazanan Japon yönetmen Hirokazu Kore-eda’nın Venedik Film Festivali’nin bu yılki açılışını yapan, Juliette Binoche ve Ethan Hawke gibi isimlerin yanı sıra, adeta saygı duruşunda bulunduğu Catherine Deneuve’ü başrole taşıyan son filmi “The Truth / Saklı Gerçekler” ve “Mr & Mme Adelman”dan iki yıl sonra yeniden kamera arkasına geçen Fransız aktör Nicolas Bedos’un Daniel Auteuil, Guillaume Canet ve Fanny Ardant gibi Fransız sinemasının usta isimlerini bir araya getirdiği komedisi “La Belle Epoque / Yeni Baştan”.