Yola çıkarken, hangi amaçla bu kararı aldığınız, ne yapmak istediğiniz ve sizi neyin mutlu edebileceğini önceden düşünmeniz çok önemli. Kısa zamanda edindiğim tecrübe, bana bu soruların cevabının yola çıkmadan önce, az çok belli olması gerektiğini öğretti. Aksi halde bütçeniz benimki gibi kısıtlı ise, bu soruların cevabını ararken ciddi miktarda para kaybetmeniz söz konusu olabiliyor.

Bizim kafamızda yola çıkmadan önce sadece “başarısız” olduğumuz ülkemizden uzaklaşıp Tayland molalı, Kamboçya’ya yerleşmek vardı. Şu an düşündüğümde, Tayland için “turist”, Kamboçya için ise birer kaybedenmişiz tam olarak. Kaybettiğimiz şey zamanımız, sağlığımız ve enerjimizdi belki de. Daha aktif, daha heyecanlı olmamız gerekirken “ot” gibi yaşamaya devam ediyorduk. Bunun için çıkmış olmamalıydık bu yola.

Turist olmak için yeterli bütçemiz yoktu aslında. Turistik yerleri görüp, partilere katılıp, tüketerek yaşamak keyifli ve eğlenceli gözükse de içimizde bir huzursuzluk vardı hep. Cennet gibi yerlerde mutlu olamıyorduk. Kafa da hep aynı soru dolaşıyordu.

“Para biterse ne yaparız?”

Bu soru zaman içerisinde benim kafamda yerini “Bir yolu mutlaka vardır” şeklini almaya başladı. Aksi halde para bitince yapılacak tek şey tıpış tıpış geri dönmekti ve benim yola çıkış amaçlarım arasında böyle bir düşünce yer almıyordu.

Turist olarak geçirdiğimiz Tayland tatili ciddi anlamda belimizi bükmüştü. Planlı bir tatil olmamasından dolayı aldığımız kararlar bize sürekli para kaybettiriyordu. Bir an evvel bu oyunu bırakıp, esas amacımız üzerine yoğunlaşmalıydık.

Nitekim öyle de yaptık.

Tatil kafasından çıkıp kendimizi Tayland’a kıyasla çok daha ucuz olan Kamboçya’ya attık. Daha önceden iletişimde olduğumuz insanlarla Siem Reap şehrinde buluşup, çevreyi tanımaya yoğunlaştık. Kolay değil, yeni yaşam alanımızdı burası. Bir süre sahibi Türk olan bir ailenin misafirhanesinde konakladık. Yanında konakladığımız aile Türk olduğu gibi, gelen giden insanların da tamamı Türk’tü. Tahminimizden çok daha fazla Türk yaşıyordu Kamboçya’da.

Sabah güne “Günaydın” ile başlayıp bütün gün çay içiyorduk. Akşamları ise gelen giden misafirlerin hikâyelerini ve tecrübelerini dinliyorduk. Dünyanın diğer ucunda, Türkiye’de bıraktığımız konfor alanımızdan esintiler bulmak kulağa hoş gelse de yola bunun için çıkmamıştık. Herkesin ayrı ayrı sorunları olduğu gibi, birbirleri arasında da sorunu olan insanlar vardı. İkimizde de zaman içerisinde rahatsızlık oluşturmaya başlamıştı bu durum. Bu sorunların bir parçası olmalı mıydık? Değer miydi ailemizi, sevdiklerimizi, ülkemizi bırakmaya?

Tabii ki “HAYIR”.

Siem Reap’ten ayrılma kararı aldık. Aklımızda bir ada ve bir şehir vardı. Ada, Kamboçya bloglarını okuyan herkesin tahmin edebileceği gibi, cennet adası, doğa harikası ve Türk adası olan Koh Rong’du. Ama biz gitmedik. Turist olarak kesinlikle gidip görülmesi gereken bir ada olduğu söyleniyordu. Ama biz turist değildik. Ağzımız yanmıştı bir kere. İş amaçlı gidebilir miyiz diye düşündük ama bu konuda da ciddi uyarılarla karşılaştık. Konu ile ilgili net bir yargıda bulunmak istemiyorum. Sadece risk almak istemedik. Denemek isteyen için kapı açık tabii ki. Ama iyi araştırılması gereken, sadece blogları okuyarak koşa koşa gidilmemesi gereken bir ada olduğunu söyleyebilirim.

Gitmeyi düşündüğümüz şehir ise Kampot’tu. Burası Türk popülasyonun diğer şehirlere göre çok daha az olduğu, sakin, huzurlu, düzenli, eski Fransız sömürgesi olan bir şehirdi. Yine önceden iletişim halinde olduğumuz, kriminal sıkıntıları olmayan, iyi bir abimizin yardımıyla güzel bir oda kiraladık. Aylık 100 dolar kirası vardı. İnternet dahil. Daha sonra motorlarımızı kiralayıp şehri ve çevreyi dolaşmaya başladık. Şehrin tek sıkıntısı uzak ve küçük olmasından dolayı iş yapabilmek için yeterli büyüklükte bir pazar yoktu. Birincil ihtiyaçlara yönelik tüm köşeler de tutulmuştu.

Her şey ucuzdu ucuz olmasına ama düzenli bir geliriniz yoksa 1 TL’yi harcamak bile sıkıntı veriyordu. Üstüne bir de Türkiye’den gelen Dolar’ın önlenemez yükselişi rüyalarımızı süslüyordu adeta.

İçimdeki “Bir yolu mutlaka vardır” sesinin, daha belirgin hale geldiğini hissedebiliyordum.

Tüketimi durdurmak için araştırmalara başladım. Bu araştırmalar sonucu en azından konaklama ve yemek parasından kurtulabileceğim workaway.info isimli site ile tanıştım. Üyelik ücretli idi. Bu parayı vermeli miyim diye düşündüm. Henüz bir iki saat öncesinde hayatımın hatasına, üyelik ücretinin 3 katını vermiştim. Daha fazla düşünmeden ödedim üyelik ücretini. İnsanlarla daha fazla iç içe olabileceğim, daha fazla farklı ülke görebileceğim, İngilizce’mi daha aktif kullanabileceğim ve geliştirebileceğim, beni gerçekten mutlu edeceğine inandığım bir tecrübe yaşamak için, aldım bu kararı.

Bu noktada arkadaşımla bazı fikir ayrılıkları meydana geldi aramızda. Aşılabilecek problemlerdi belki ama ben yanlız devem etmek istiyordum yoluma. Daha özgür hissetmek için, kendi kararlarımı, kendimi daha iyi ifade edebilmek adına, sadece kendimi düşünerek alabilmek için yanlız olmalıydım. Yola çıkmadan önce verilmesi gereken en önemli kararlardan birisi de bu aslında. Yalnız mı olmak sizi daha çok mutlu eder yoksa ne olursa olsun, ekstra sorumluluk alarak, iki kişi başlayıp devam etmek mi? Yola çıkmadan önce düşünememiştim belki ama yola yalnız devam etme kararı alarak iki taraf içinde faydalı bir yol çizdiğimi düşünüyorum. En azından çevremde artık Türkçe konuşan kimse kalmamıştı.

Attığım mesajlara ilk cevap veren Endonezya’dan bir İngiliz oldu. Tek yapmam gereken beni bekleyen yeni hayatıma, yani “30 sonrasına” bilet almaktı.

Şu an 30 sonrasını yaşıyorum Endonezya’da ve anlatacak daha çok şeyim var.

Takipte kalın…