Beni bekleyen yeni hayatımın ilk gününde, Endonezya’nın Yogjakarta şehrindeydim. O gün aynı zamanda 2017 senesinin de ilk günüydü. Bambaşka bir kültürde, bambaşka bir havada ve bambaşka bir hayatın içinde başlıyordum güne. O güne kadarki hayatımda yaşadığım travmalarımı, egolarımı, beklentilerimi ve bağımlılıklarımı geride bırakacağım bir hayat bekliyordu beni.

 

Öncelikle Endozenya’yı tercih etme sebeplerimin başında vize konusunda zorluk çıkarmayan bir ülke olmasıydı. Kişisel olarak “sınır” olayına zaten yeteri kadar karşı bir duruşum varken, üzerine bir de vize denilen saçmalığın olması beni iyice çileden çıkarıyordu. Bu nedenle bundan sonraki hayatımda tercih edeceğim ülkelerde arayacağım ilk şart, vize kolaylığı olacaktı.

İkinci neden ise uçak biletinin son derece ucuz olmasıydı. AirAsia ile Kamboçya’dan Yogjakarta’ya sadece 350 TL’ye uçtum. Bu miktar aynı zamanda Endonezya’da geçirdiğim iki ay içerisinde harcayacağım toplam paradan yaklaşık 50 TL kadar az olacaktı.

Endonezya’yı tatil amaçlı ziyaret etmek isteyenler için 30 günlük vize kapıda ücretsiz olarak veriliyor. Bunun için, Endonezya’dan ayrılış biletinizi göstermek yeterli. Diğer bir vize çeşidi ise 30+30 gün şeklinde. Yani 30 gün sonunda vizenizi tekrar 30 gün uzatabiliyorsunuz. Bu vizeyi istediğinizi girişte vize memuruna belirtip, yanında bir de 35 Dolar uzatmanız yeterli. Vizeyi uzatma kısmı biraz sıkıntılı bir mevzu. Vizeyi uzatmak için bulunduğunuz şehirdeki Göçmenlik Bürosu’na gitmeniz gerekiyor. Bu konuda sıkıntı yok çünkü hemen hemen her şehirde bir Göçmenlik Bürosu mevcut. Sıkıntı Göçmenlik Bürosu’na gittiğiniz zaman başlıyor.

Öncelikle, uyarmak istediğim nokta Göçmenlik Bürosu’na şortla giriş yasak. Şortla giderseniz direk kapıdan geri döndürülüyorsunuz. Bu konuya dikkat edin çünkü internet sitelerinde böyle bir uyarı yok. Aksi takdirde benim gibi sabah 07.00’da en ön sıradayken, böyle bir sebepten dolayı dükkan dükkan uzun pantolon arayıp 20. sıraya kadar gerilemek zorunda kalabilirsiniz.

Diğer bir konu, pasaportunuzdaki vize tarihinden en erken 14 gün önce başvuru yapabiliyor olmanız. Daha önce giderseniz yine tıpış tıpış geri geliyorsunuz evinize. Esas ve bence en önemli konu ise sakin kalabilmek. Çünkü Endonezya halkı iş konusunda fazlasıyla geniş, rahat, umursamaz ve bir o kadar da tembel. Şöyle ki, size verilen formu doldurduktan sonra, sıranıza bağlı olarak, 3 ile 5 saat arası bekleyebiliyorsunuz. İlk beş sıranın içerisindeyseniz 8’de girip 11 gibi çıkabilirsiniz. Sıranız daha ileri bir numaraysa öğle arasına denk geldiniz demektir. Bunun anlamı ise, iş konusunda yeteri kadar disiplinsiz olan Endonezya halkı, yemeğin başlama saati konusunda son derece dakik. 11.59’da bütün ekranlar kapanıyor. Fakat yemek dönüşü, mesai başlama saatinde ise yine kendi kültürlerini yansıtıyorlar. İşe başlama saati 14’e kadar uzayabiliyor.

Yine belirtmek istediğim nokta şu ki, sakin kalmak dışında yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Çünkü işleyen bir denetleme mekanizması yok. Şikâyetinizi dile getirebileceğiniz bir birim mevcut değil. Olsa bile İngilizce yani iletişim konusu çıkıyor karşınıza. Göçmenlik Bürosu dediğimiz yer, başka ülkelerden gelen insanların da sıklıkla ziyaret ettiği uluslararası bir platform. Bu nedenle ortak bir dilin yani İngilizce’nin kıyıda köşede bir yerlerde kullanılması lazım ama maalesef tek bir İngilizce kelimeyle karşılaşma ihtimaliniz olmadığı gibi İngilizce bilen insan sayısı da neredeyse sıfır. Neredeyse diyorum, çünkü İngilizce biliyor diye gösterilen çalışanların İnglizcesi neredeyse yok. Bu durumun nedenine daha sonra ayrıntılı bir şekilde değineceğim.

 

Eğer işinizin uzun sürse dahi bittiğini düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Vize uzatma işlemi tam üç gün sürüyor. İlk gün başvuru formunu dolduruyorsunuz. İkinci gün tekrar gelip, 25 Dolar veriyorsunuz ve fotoğraf çektiriyorsunuz. Üçüncü gün ise pasaportunuzu teslim alıyorsunuz. Zamanınızdan en az üçüncü gün çalıyor. Geri kalan iki gün için yaklaşık sekiz saati gözden çıkarın. Peki Endonezya için, bu kadar çile çekmeye değer mi?

Benim için değdi.

Yogjakarta şehrinde tam iki hafta kaldım. Yanında çalıştığım Andrew, tıpkı Kristie gibi, hayatımı değiştiren bir kıvılcım yaktı ve o kıvılcım büyük bir alev topuna dönüşerek beni yıllardır esiri olduğum bağımlılığımdan kurtardı. Bunun yanı sıra, çalıştığım iş güç gerektiren bir iş olduğu için gün içerisinde sürekli aktiftim ve kaslarımı çalıştırabiliyordum. Zihnimi ise bundan önceki işimde olduğu gibi çakallıklara yormak yerine, daha yaratıcı ve çözüm odaklı kullanıyordum. Bu ikili aynı zamanda Yogja’da başladığım yoga kursuyla da birleşince bambaşka bir hâl alıyordu ruhumda. Hayata bakışım değişmişti adeta. Sürekli pozitif bakmaya başlamıştım hayata. Durum böyle olunca da yaydığım pozitif enerji, bana pozitif olarak geri dönüyordu.

 

Günde sadece 4-5 saat çalışıyordum. İşimden de zevk alıyordum. Hatta çoğu zaman daha iyisini yapmak adına çalışma saatimi uzatıyordum. Yaptığım iş ise yere taş döşemekti. Şimdi, “Türkiye’den kalkıp, Dünya’nın öbür ucuna yere taş döşemeye mi gittin yani?” diye sorabilirsiniz. Ama olay öyle değil benim için. Ben, yeni bir hayat kuruyorum kendime. Bunun için, o an yapmam gereken şey yere taş döşemekse, yere o taşları döşemeliyim. Farklı olarak ise bunu yaparken zevk almalı ve en iyi şekilde yapmalıyım. Her şeyin başında da sabırlı olmalıyım.

Yogjakarta’daki işim iki haftalıktı sadece. Daha sonrası için ise workaway.info üzerinden mesajlar göndermeye başlamıştım diğer ilanlara. Bu sırada çevremdeki herkes Bali’ye gitmem gerektiğini orada çok eğlenebileceğimi söylüyorlardı. Gerçekten çok güzel ve turizm açısından inanılmaz bir yerdi Bali. Ama internetten araştırdığım kadarıyla sadece. Ben gitmek istemiyordum Bali’ye çünkü turist olmak istemiyordum. Bali, turizme açısından zengin ve son zamanlarda son derece popüler olduğu için, bir o kadar da pahalı bir adaydı.

Ayrıca Bali’ye gittiğim zaman, sadece turistlerin ilgisini çekecek ve sınırları kendi istekleri doğrultusunda belirlenmiş, yapay bir kültürle karşılaşacağımı düşünüyordum. Bu nedenle Bali’ye gitmek yerine, çok daha küçük bir şehir olan, daha fazla halk ile iç içe olabileceğim, bu sayede kültürlerini yaşayarak, kendi gözlemlerimle öğrenebileceğim ve aynı zamanda çok keyifli bir iş yapabileceğim Blitar‘ı seçtim.

Sanırım yeteri kadar sabırlı ve doğru hareket ediyorum ki, şu an bu yazıyı, Blitar şehirinin eski belediye başkanının villasından yazıyorum sizlere.

Ne kadar doğru bir karar verdiğimi, Endonezya hakkında ne kadar ilginç ve bir o kadar da garip tecrübeler edindiğimi, hayata artık sadece siyah ve beyaz olarak değil de, arada gri olarak da bakmam gerektiğini bir sonraki yazımda sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.

Lütfen ayrılmayın…

 

Serinin diğer yazıları da ilginizi çekebilir:

Adil yolda 1: Bir rüya gördüm
Adil yolda 2: Bir yolu mutlaka vardır