Okuma süresi: 4 dakika

Daha kötü ne olabilir ki? Her seferinde bunu sorduk kendimize de birbirimize de. Bazen yatıştırmaya çalıştık, bazen avunmak, avutmak zorundaydık, bazen de daha çok öfkeli ve hep mücadeleciydik. Sonra hep daha kötüsü oldu, her olandan sonra daha beterini yaşadık, her defasında hırpalandık. Şimdi çoğumuz elimize bir direksiyon kafamıza bir huni takıp gezebilecek kadar “deli” hissediyoruz, ama nafile. Hâlâ delirmedik, olayların tamamıyla içindeyiz, her şey tüm canlılığıyla karşımızda gözlerimizin önünde yaşanıyor.

Bazı klişelerimiz var, Kurban Bayramı adı altında yaşananlar, ipini koparan dana, bayram tatillerinde İstanbul’un ne kadar da boş olduğu, tatil dönüşlerini tüm kalabalıkların anlaşmışçasına aynı akşama ayarlayıp saatler süren ve bitmeyen dönüş yolculukları, muhakkak yüzlerce trafik kazası, kışa doğru baca zehirlenmeleri, baharda sebze fiyatlarının artışı, pazarlardan bol sıfırlı manzaralar, üniversite sınavına giren öğrenciler, ayılanlar bayılanlar, beklerken dua eden aileler, okunmuş pirinçler, sokak röportajlarında; ülkesinin cumhurbaşkanını vs. bilemeyenler, kadın cinayetleri, kadının ne giydiğine dair hadsiz söylemler, kimin kiminle sevişmesi gerektiğine dair sorulmadan söylenen bed fikirler, yurtlarından edilmiş üstelik de bizzat kendi hükümetimiz tarafından yurtlarından edilmiş insanlara reva görülen kötü muameleler derken uzayıp giden kocaman bir liste. Bu listeden birkaç başlığa dair kendimce birkaç söz etmek, açıkçası biraz da iç dökmek istiyorum.

Sorunlar asla çözülemez, klişeler yenilemez durumda, resmi bir gariplik yaşıyoruz ki yıllardır bitmedi. İşte klişele meselelerimizden biri de her yaz çık(artıl)an orman yangınlarıydı… Bu yıl farklı bir şey oldu, kimi iç savaş çıkaracaklar dedi, kimi mülteci düşmanlığı ve ırkçılıkla birleştirilmiş çirkinliklerle karşımıza geçti. Tabii ki insan haklarını savunanlar da ormanlara yananlar da vatan haini ilan edildi. Bu esnada yangına dair üzüntülü “story” atmayanlar dışlandı, tatilden “selfie” paylaşanlar iteklendi, bağış yapanların çoğu bağıra bağıra kendini pazarladı. Oysa yapmamız gereken ormanlar yandıktan sonraki reklam ve pazarlama etkinlikleri, dram dayatmacılığı, TEMA’ya bağış yapmak filan değildi. Yapmamız gereken aslında anlık bir şeyler de değildi. Tanesi 10 Liradan haydi hep beraber 10 milyon ağaç dikelim, ama nasıl? Orman yanmış, toprak harabeye dönmüş; kim, ne zaman, nasıl ve ne ekecek oraya, bunu düşünmedik, sadece bağış görsellerimizi paylaştık. Bizim kalıtsal sorunlarımızdan biri göstere göstere, bağıra çağıra iyilik yapmak ve bunun aslında iyilik olmadığını asla anlayamamak…

Ormanlarımıza, kentlerimizdeki yeşil alanlarımıza, yerel farklılıklarımıza bir gün değil her gün sahip çıkmamız gerektiğini yıllardır haykırıyoruz. Haykırışlar bir orman yangını esnasında değilken “amaaan bir sürü dert varken, vatan elden gidiyorken şimdi sırası mı canım?” diyenler çoğunluktaydı, üstelik gayet aydınlardı, laf aramızda aslında lafta aydınlardı. Gezi Parkı’nda ağaçları kesip yerine Topçu Kışlasını yapacakları zaman “dertleri 3-5 ağaç değil” dediler, sonrasında eyleme katılanların büyük kısmı eve çekilince kalan kalabalık yine vatan haini ilan edildi, provokatörler masum çevre eyleminde darbe atmosferi yarattı dediler. Dediler de dediler. Biz kendi üçerli üremeyen dar kalabalığımız içinde tartışıp itişirken deprem toplanma alanları avm oldu, kentlerimizin yeşil alanları yok oldu. Her yerimiz avm, gökdelen, TOKİ, lüks villa, site gibi yerlere dönüştü. Şimdi çocuklu anneler hafta sonu gezmesine avm’ye gidiyorlar çünkü gidebilecekleri yer kalmadı. Bütün dünyayı derinden etkileyen pandemide bile avm’ler kapatılmadı, herkes evdeyken, tüm esnaf işsizken avmler açıktı, alışverişe devam ettik çünkü rant ortaklarının sermayesini büyütmeliydik, her şey bitse alışveriş devam etmeliydi, avmler her zaman açık kalmalıydı, çok kazanmalıydı. İnşaat şirketleri rant çalışmalarına devam etmeliydi çünkü AKP’nin olayı buydu. Peki, bunların hepsi de AKP’nin suçu muydu? Bence büyük kısmı bizim suçumuz, perşembenin geleceği çarşambadan belli olmasına rağmen biz kendi dar ve çok fraksiyonlu ortamımızda, bir yandan da serin konfor alanlarımızda itişip durduk. Biz itişirken atı alan Üsküdar’ı geçti. Ortak bir çatıda buluşamadık. Hep ilk önce sosyalizm gelince mi yoksa kadın özgürleşince mi diye tartıştık. Oysa yaşamak için önce ormanlara, yeşil alanlara, her şeyden çok oksijene ihtiyacımız vardı. Doğaya saygı lazımdı. Aksi bir durumda doğanın intikamının hızlı, acımasız ve net olacağı aşikardı. İhtiyaçlarımız için öncelik sıralaması yapamadık. Biz bir şeyleri sıraya koyana kadar AKP çoğaldıkça çoğaldı, bir grup insan gereğinden fazla üredi, bombalar patladı, canlar yandı, sonuçta “biz” iyice azaldık.

Zamanında “ben çevrecinin daniskasıyım” diyen şimdinin cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili ise bir şey deme gereği duymuyorum. Kendisi zaten konuyla ilgili yeterince mimli, yandaşları da farkında ama yandaşları sanki kendi çocukları da (üstelik daha çoklar), bizimkiler gibi, bu dünyada yaşamayacakmışçasına doğayı, doğal dengeyi hiç umursamıyorlar. Bu akışta gidersek kurunun yanında yaşın nasıl da yandığına hep birlikte şahit olacağız. Üçer üçer üreyen, çoğu yalaka ve cehaletin dibinde yaşamaya kesin kararlı kalabalıklar, kalabalıklarla yaşadıkları dikine uzayan çirkin betonlara hapis hayatlarından şikayet etmeye başladıklarında onlar için de bizim için de artık çok geç olacak.

Bundan sonra ne yapmalıyız?

Artık kendimize bir çekidüzen vermenin zamanı geldi. “Ben tek başıma ne yapabilirim ki” sığlığından koşar adım uzaklaşmamız ve doğru bildiğimiz her şeyi uygulamamız lazım. Tüketim çılgınlığına bir son verip yaşam tarzımızı doğal dengeye adapte bir hale getirmemiz lazım. Vegan bir yaşamı tercih etmeli, fosil yakıtlara savaş açmalı, dünyayı kendi ellerimizden kurtarmaya çalışmalıyız. Kurtaramazsak da son nefesimizi verirken vicdanımızla baş başa kaldığımızda içimiz rahat olabilir, üzerimize düşeni yaptığımız için en azından huzurlu ölebiliriz.

Yeni yaşamınıza adımlarca yakınsınız, yeni yaşamıma adımlarca yakınım. Bu adımları atarken danışma gereği duyarsanız sizin için çok tatlı birkaç önerim var, okursanız seversiniz, hayatınız kolaylaşır, vicdanınız rahatlar, işe yaradığınızı hissedersiniz, iyi bir insan olmaya bir adım daha yaklaşırsınız. Hem zaten neydi ki yaşama amacımız? Belki birkaç güzel hatıra ve geride bırakacağımız iyilikler…

Okuma önerileri:

*Hey dostum! Düne kadar ben de vegan değildim.

*En popüler vegan ve hayvanlar üzerinde test edilmeyen ürünler

*Vegan dostu kıyafetler aldığınızdan emin olmanızı sağlayacak 7 yöntem

*Canlı hayvan ithalatı ve ucuz et politikasının perde arkası

*Sıfır atık yaşamak

*Tükettikçe çıldıranlardan hiçbir şey almadan yaşayanlara

*Yerel ve organik gıdaları neden tercih etmeliyiz?

*Tüketim çılgınlığı ve endüstrilerin perde arkası: Gerçekler tadımızı kaçırır!

*Adil ve etik moda: Ne giyiyorsan o’sun!

*Plastik kullanımını hayatınızdan çıkarmanıza yarayacak 10 ipucu

*Hijyen yolunda ekolojik tuvalet temizliği için birkaç öneri

*Bir zamanların rant alanı şimdilerde doğanın merhametine sığınıyor: Büyülü Orman

*İklim değişikliğini ve korumayı öncelikli gören 17 yeşil sanatçı

*Yağmur ormanlarında yapılmış bir keşfin hikâyesi