Ana Sayfa Blog Sayfa 137

Hepimizin Beyoncé kadar vakti yok

“Hepimiz Beyoncé’yle eşit vakte sahibiz.” Bu şimdilerde moda olan söz, bir tişörtün veya dekoratif bir yastığın üzerinde işlenmiş olarak harika duruyor olabilir. Ama işçi sınıfından bir kadın olarak, açıkçası bunu aşağılayıcı buluyorum.

Bu önermenin söylemek istediği, anlatabileceğim kadarıyla, hepimizin bir günde 24 saati var, dolayısıyla biz de [buraya ünlü veya VIP bir isim gelecek] kadar etkileyici heyecan verici şey başarmalıyız. Böyle övünmeye değer şeyler başarmayı beceremezsek, biz tembel aylağın tekiyiz. Utanmalıyız.

Fakat bu felsefe, bazı insanların haklı sebeplerden ötürü, dünyanın en ünlü kadınlarıyla aynı şeyleri başaramadığını hesaba katmıyor.

İşçi sınıfından insanlar, bebek bakıcıları, asistanlar, temizlikçiler, eğitmenler ve diğer, biz sosyal etkinliklerimize ve diğer lükslerimize vakit ayırabilirken hayatımızın düzenini sürdüren çeşit çeşit destek ekibine sahip değil.

Birkaç yıl önce, ikinci oğluma hamileyken, yerel bir kese kâğıdı fabrikasında günde 12 saat çalışıyordum ve eşimin kendi işine gidebilmesi için vardiyamdan sonra hızlıca eve gitmem gerekiyordu. Her gün birkaç saat uykuyla ayakta kalıyordum ve uyanık olduğum her an çalışmakla, bebeğimle ilgilenmekle ve evimi yaşanabilir bir durumda tutmaya çalışmakla geçiyordu. Ne kadar istediğinin bir önemi yoktu. Bu noktada çaresizce biraz kestirmek, üç dakikadan uzun sürecek bir banyo yapmak, saçımı evde kendim kesmek değil kestirmek istiyordum (genelde ihtiyacım oluyordu). Bunların hiçbiri, programımda olmayan boş zamanla, mümkün değildi.

Yıllar sonra, Vegas’a iki kişilik tüm masrafları karşılanan bir tatil kazandım. Eşimle benim hep gitmek istediğimiz bir yerdi. (Hâlâ öyle.) Ama maalesef zamanlama daha kötü olamazdı. Eşim de ben de işimizden yıllık iznimiz yoktu. Ayrıca, altı yaşından küçük üç çocuğumuz vardı ve bakıcımız yoktu. (Hâlâ zıt vardiyalarda çalışıyorduk.) Gönülsüzce ücretsiz tatili geri çevirmek zorunda kaldık.

İnanın bana, “yeterince istememiş” değildim.

Zamanın olmadığını söylemek veya çok meşgul olduğunu söylemek, sıklıkla bir şeyler yapmaya paranızın olmadığını itiraf etmenin daha az utandırıcı bir alternatifi olarak kullanılıyordu. İnsanların hayatlarında neler olduğunu asla bilemezsiniz ve onlara utanç verici bir tavırla yaklaşıyorsanız, asla öğrenemeyeceksiniz de, çünkü kimse kendisine o şekilde davranan biriyle görüşmez.

Hepimizin bir günde 24 değerli saati olduğu bu yüzden zamanı akıllıca kullanmamız gerektiği düşüncesini takdir ediyorum. Fakat hayatım yoksul veya işçi olarak geçiriyorsam, eğleneceğimiz veya hayat kalitemizi artıracak şeyler herkesin karşılayabileceği lüksler değil. En azından, düzenli olarak.

Bence Beyoncé kendisi de size, biz sıradan insanların sahip olamadığı pek çok avantaj ve kaynağa sahip olmanın şansına sahip olduğunu söyleyebilir.

Çeviri kaynağı: https://qz.com/work/1249353/we-do-not-all-have-as-many-hours-as-beyonce/

30. Ankara Uluslararası Film Festivali Yarışma Başvuruları 12 Kasım’da Başlıyor!

Festival bu yıl da “Ulusal Uzun”, “Belgesel” ve “Kısa Film” Yarışmalarının yanı sıra, ilk veya ikinci filmini çekecek olan yönetmenlerin, senaryo aşamasındaki uzun kurmaca yapımlarıyla başvurabileceği “Proje Geliştirme Desteği” ile Türkiye Sinemasının gelişimine katkı sağlayan yapımları teşvik etmeye devam ediyor.

Toplamda 120.000 TL ödülün verileceği festivalde;

En İyi Ulusal Uzun Filme: 50.000 TL, Mahmut Tali Öngören En İyi İlk Filme: 10.000 TL

En İyi Projeye: 30. 000 TL, En iyi Belgesel Filme: 20.000 TL,

En iyi Kısa Filme: 10.000 TL destek verilecek.

Son başvuru tarihi: 11 Ocak 2019

30. Ankara Uluslararası Film Festivaline başvurmak isteyen sinemacılar, yarışma ve gösterim şartlarının yer aldığı yönetmeliklere ve başvuru sayfasına www.filmfestankara.org.tr adresinden ulaşabilecek ve film başvurularını 11 Ocak 2019 tarihine kadar gerçekleştirebilecekler. Ulusal Uzun Film Yarışmasına başvuran filmlerde aranan ilk gösterimini 29 Nisan 2018’den sonra yapmış olma ve Ankara’da başka festivalde yarışmamış veya bir özel gösterimde gösterilmemiş olma şartları bu yıl Belgesel ve Kısa Filmler için de aranacak.

30. Ankara Uluslararası Film Festivali afişini yarışma ile belirleyecek!

Festivalin duyurulması ve tanıtımında önemli katkı sağlayacak afişin sahibine, 5.000 TL ödül verilecek. Bireysel, kurumsal ya da ekip olarak katılıma açık olan “30. Ankara Uluslararası Film Festivali Afiş Yarışmasına” gönderilen eserlerin, daha önce başka yarışmalarda yer almamış veya sergilenmemiş olması gerekiyor. Yarışma koşullarının ve teknik detayların yer aldığı yönetmeliğe ve katılımcıların en fazla iki çalışmayla başvurabilecekleri yarışmanın başvuru sayfasına www.filmfestankara.org.tr adresinden ulaşılabilir.

Sanatçı, akademisyen, görsel iletişim profesyoneli, vakıf ve festival yöneticilerinden oluşacak bir jüri tarafından değerlendirilecek afiş tasarımı yarışması için ise son başvuru tarihi 28 Aralık 2018.

24. Gezici Festival için geri sayım başladı!

Ankara Sinema Derneği’nin düzenlediği Gezici Festival, bu yıl 30 Kasım’da yirmi dördüncü kez yollara düşüyor. Festival, ilk durağı Ankara’nın ardından, 7-9 Aralık tarihleri arasında Sinop’u, 10-13 Aralık’ta ise Kastamonu’yu ziyaret edecek.

Gezici Festival, sinemaseverleri yılın en iyi filmleriyle dünya sinemasında bir yolculuğa çıkarmaya hazırlanıyor. Cannes’dan ödüllerle dönen “Şüphe”(Beoning), “Soğuk Savaş” (Zimna Wojna), “Kız” (Girl) ve “Donbass” gibi filmlerin gösterileceği Dünya Sineması bölümünün yanında, yılın öne çıkan yerli yapımları Türkiye 2018’de izleyicilerle buluşacak. Türkiye 2018 film ekiplerinin de katılımıyla gerçekleşecek çeşitli atölye ve söyleşileri de içerecek. Kısa Filmler ve Çocuk Filmleri gösterimleri ise her yıl olduğu gibi ücretsiz olarak gerçekleştirilecek. Çocuk Filmleri Bölümü’nde bu yıl Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada’dan filmler yer alıyor.

Küratörlüğünü eleştirmenler Jonathan Rosenbaum ve Ehsan Khoshbakht’in yaptığı, sahte haberler üzerine filmler içeren Yalanlar Çağı, mültecilerle ilgili filmlerin yer alacağı Sığınma(sız), festivalde yer alacak diğer bölümlerden. Ayrıca Stephen Horne ve Frank Bockius’un canlı müziği eşliğinde sunulacak sessiz sinema tarihinden iki sıradışı film de Sessiz Serüven bölümünde izleyicilerle buluşacak.

Gezici Festival’in son yıllardaki klasikleşen bölümlerinden biri haline gelen, güncel sanat alanında işler üreten sanatçılar ile festival izleyicisini buluşturan bölümün bu yılki sanatçı konuğu Didem Pekün. Bölümde, sanatçının ödüllü filmi “Araf”  ve ünlü ses sanatçısı Tülay German’ın hayat öyküsünü anlatan belgesel “Tülay German: Kor ve Ateş Yılları” gösterilecek.

Gezici Festival’de her yıl olduğu gibi bu yıl da ünlü bir sinemacının, tematik bir başlık altında sinema tarihinden seçtiği üç klasik izleyicilerle buluşacak. Ayrıca festivalde bu yıl ilk kez Türkiye sinemasının genç kuşağından sürpriz bir ismin hazırladığı bir kısa film bölümü de yer alacak.

1995 yılından bu yana Gezici Festival’i yalnız bırakmayan ve her yıl festivale birbirinden özgün afişler sunan Behiç Ak, 24’üncü yılda da hazırladığı afişle Gezici Festival’e desteğini sürdürüyor.

Bilsart Kasım 2018 Sergi Programı | Fatma Bucak & Tuba Merdeşe

Bilsart, 2 Kasım – 14 Kasım tarihleri arası Fatma Bucak’ın ‘Scouring the Press’ isimli solo sergisine ardından 16 Kasım – 29 Kasım tarihleri arasında Tuba Merdeşe’nin ‘Tutunma Noktası’ isimli solo sergisine ev sahipliği yapacak.

FATMA BUCAK
SCOURING THE PRESS
02 Kasım – 14 Kasım, 2018
Sanat Konuşmaları: Fatma Bucak & Duygu Demir
02/11/2018

Fatma Bucak’ın “Scouring The Press” başlıklı kişisel sergisi adını sanatçının video çalışmasından alıyor.

Söz konusu çalışmada sanatçıyı, engebeli bir arazide dizlerinin üzerine çökmüş iki kadınla birlikte görüyoruz. Kadınların önlerinde, Türk gazetelerini yıkadıkları leğenler var. Kadınlar bu eylemleriyle, sansüre dönüşecek emek mekanizmasını gözler önüne seriyor.

TUBA MERDEŞE
TUTUNMA NOKTASI
16 Kasım – 29 Kasım, 2018
Sanat Konuşmaları: Tuba Merdeşe & Ceren Arkman, Irmak Arkman
16/11/2018

Tuba Merdeşe’nin ‘Tutunma Noktası’ isimli solo sergisi ismini Tuba Merdeşe’nin video yerleştirme çalışmasından alıyor.

Tuba Merdeşe sanat pratiğinde insan ve doğa ilişkisi üzerine odaklanır. Doğa fenomenleri ile insanın yarattığı ikinci doğanın araçlarını bir araya getirerek imgesel bir alan açan Merdeşe, çalışmalarını “gerçeğin düşünsel alanında sarsıntıya uğramış, eksilmiş, parçalanmış, çoğalmış, birleşmiş dağınık
imgeler” olarak tanımlamaktadır.

İnsanın doğa karşısındaki güçsüzlüğünü ve varoluşunun sınırlarını sorgulayan sanatçı, sanat pratiğinde mekanı birincil model olarak ele alır. Mekan alışılmışın dışında bir deneyim alanı sunar ve fiziksel olanın yerini alan dönüşüm, yeni medyanın sadece dijital kulvarını değil, aynı zamanda doğa ile olan diyaloğuna
da yeni formlar sağlar.

“Tutunma Noktası” yaşanan yer ve soyut uzam olarak sınırların ötesinde ütopik bir anlayışa yönelir.

Dünyayı tek bir ev imgesinde birleştirir. Aynı zamanda gökyüzünün akış halindeki devingenliği, farklı bir akışın temsili olan elektrik alanı ile bir tren yolculuğunun hareketli imgesini görünür kılar. Böylece çalışma her iki akışında üzerinden, yerinden ve zamanından geçtiği bir yer edinme modeline dönüşür.

Futbolda Cinsel Şiddet ve Cinsiyet Ayrımcılığı Sempozyumu’nun Kitabı Çıktı!

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği geçen yıl gerçekleştirdiği, Türkiye’de futbol alanında cinsel şiddet ve cinsiyet ayrımcılığına odaklanan ilk disiplinlerarası çalışmalardan biri olan Futbolda Cinsel Şiddet ve Cinsiyet Ayrımcılığı Sempozyumu‘nun kitabını yayımladı.

Kitapta, spor ve futbol alanında çalışan akademisyen, avukat, psikolog, gazeteci ve STÖ’lerin konuşmalarının yanı sıra, sempozyum boyunca futboldaki şiddet ve cinsiyetçi söylemlerin kırılması ve alternatif oluşturulması için gerçekleştirilen atölyelerinin çıktılarına da yer verildi.

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği (CŞMD), cinsel şiddet ve istismarın fiziki olmayan, temas içermeyen neredeyse tüm biçimleri, bugün ülkemizde meşru ve en kitlesel ortamlarda söylem ve eylem olarak, dahası ‘sembolik eylemler’ yoluyla gerçekleştiğini belirtiyor. Dernek; kadınların ve LGBTİ+’lerin futbolla ilişkisinde yıllardır süregelen ön yargılar, kadın futbolunun gerektiği kadar önemsenmemesi, son dönemde daha sık gündeme gelen cinsel istismar ve cinsel şiddet tartışmaları ve tribünlerden eksik olmayan cinsiyetçi söylemleri gündeme getirme ihtiyacından ortaya çıkan sempozyumun, kitabının da Türkçe bir kaynak olarak bu alanda bir boşluğu dolduracağını düşünüyor.

CŞMD’nin 13-14 Mayıs 2017 tarihlerinde, Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin ana sponsorluğunda, Kadınlar için Spor ve Fiziksel Aktivite Derneği (KASFAD) ve Kadir Has Üniversitesi Spor Çalışmaları Merkezi’nin de desteğiyle düzenlediği Futbolda Cinsel Şiddet ve Cinsiyet Ayrımcılığı Sempozyumu’nda; spor ortamlarındaki kadınların, çocukların, engellilerin ve LGBTİ+ların maruz bırakıldıkları cinsel şiddet, cinsel istismar ve ayrımcılık gibi konular farklı açılardan ele alınmış, talepler ve çözümler konuşulmuştu. Kitapta, sempozyum konuşmalarına ek olarak derneğin takip ettiği futbolda cinsel şiddet davaları, basın bildirileri, kampanyalar, futbol kulüplerine gönderdikleri işbirliği talepleri ve çözüm önerileri de yer alıyor. Sempozyumun kitabı, Açık Toplum Vakfı ve Heinrich Böll Stiftung Derneği‘nin desteğiyle basıldı.

Kitaba PDF olarak ulaşmak isteyenler buraya tıklayabilir, basılı olarak edinmek isteyenler [email protected] adresine mail atabilirler.

Wachowski’lerin elinden eski bir klip: Epilepsy is Dancing

Anthony and the Johsons’ın 2009 çıkışlı “Crying Lights” adlı albümünde farklı bir şeyler var! Bir Wachowski Kardeşler dokunuşu “Epilepsy is Dancing” adlı parçanın klibinde gözler önüne seriliyor, anlaşılan uzun süredir gözden kaçmış bir eser bu.

Albümün çalışmalarına başlamadan önce Antony, Wachowski Kardeşler’in “Epilepsy is Dancing” adlı yeni klibinde onunla birlikte çalışmasını istedi. Onlar da ressamları Tino Rodriguez ve Virgo Paradiso’yu kostümleri tasarlamaya ve mistik bir ambiyans yaratmaya; koreograf Sean Dorsey ve dansçılarını da rüya temasını hayata geçirmeleri için davet etti. Antony’in sanat ortağı Johanna Constantine, “Geyik Canavarı” rolüyle kendi rolünü üstlendi. Video, gelecek vadeden fotoğraf yönetmenleri Chris Blasingame ve Banker White tarafından çekildi ve Jim Jerome tarafından üretildi. Yapım ekibi toplu olarak kendilerini AFAS olarak adlandırdı.

Klip, şarkıya ve albüme mükemmel bir şekilde uyuyor. Yaşam ile ölüm arasındaki insan varoluşunu ve bilincini çevreleyen zayıf sınırlar ve cehennem teması betimleniyor. Her zamanki gibi, Anthony Hegarty bu işi tutku ve nüansla ele alıp aynı anda dünya dışı bir varoluşun performansını sergiliyor. Hegarty ve Johanna Constantine, doksanlı yılların başından beri birlikte çalışıyorlar ve “Epilepsy Is Dancing” klibi, ilişkilerinin hala çok sağlam olduğunu kanıtlıyor.

Antony, halüsinasyonda görünüyor: tüm Dorsey dansçıları gibi, o da mücevherli bir maske takıyor. Animasyonlu çiçekler ve kelebekler şarkı söylerken ağzından dışarı akıyor, ifadesi keyifli ve nazik. Her iki cinsiyetten satirlerin danslarının yanı sıra homoerotik bir tema da göz önünde. Dorsey’in koreografisi deneysel tiyatro, buto ve bale ile birliktelik içinde ama kendi başına estetik bir geleneği yaşıyor. Bu nedenle klip, Hegarty’nin tekil, ışıltılı ve tamamen sınıflandırılamayan müziği ile iyi bir eşleşme.

Ayrıca, temporal lob nöbetleri yaşayan insanlar, genel olarak daha yakın bir spiritüel bağlantıyı hissederler, vizyonları görürler… Hem şarkı hem de video, nöbet veya istemsiz hareketlere neden olan ve aynı zamanda vizyonları kışkırtan bir hastalığı olan bir kişinin bakış açısından yazılmış gibi görünmekte. Bazen beynin bazı bölümlerinde hasar görüldüğünde, halüsinasyonlar hayal edilemeyecek kadar güzel, “gerçeklik”e dönmek ise neredeyse imkansızdır – ama tüm halüsinasyonlar aynı zamanda bedeni öldüren bir hastalığın da bir parçasıdırlar.

“Epilepsy is dancing
She’s the Christ now departing
And I’m finding my rhythm
As I twist in the snow

All the metal burned in me
Down the brain of my river
That fire was searching
For a waterway home

I cry “glitter is love!”
My eyes pinned inside
With green jewels
Hanging like Christmas stars
From a golden vein

As I came to a screaming
Hold me while I’m dreaming
For my fingers are curling
And I cannot breathe

Then I cried in the kitchen
How I’d seen your ghost witching
As a soldering blue line
Between my eyes

Cut me in quadrants
Leave me in the corner
Oh now it’s passing
Oh now I’m dancing”

Kaynaklar:
hipvideopromo.com, songmeanings.com, broklynvegan.com

İki sergi açılışı: Mine Değirmenci Aydın “Amor Fati, M. Tau “Üçüncü” – İklim Sanat Projesi

İklim Sanat Projesi, kasım ayını ana sergi salonu ve alternatif galerisinde eşzamanlı olarak düzenlediği iki yeni sergi ile kucaklıyor; Mine Değirmenci Aydın – Amor Fati, heykel sergisi ve M. Tau – Üçüncü, resim sergisi.

Mine Değirmenci Aydın – Amor Fati

Sanat, biçimleri üretirken karşısına her zaman çizgilerini ve formunu takip edeceği bir ideal ya da norm almaz. Bir model almak zorunda da değildir. Bazen duyumlar, hafızadaki tortular, katmanlaşarak iç içe geçen görüntüler, bilgi, unutuş, yer değiştirmeler, ikame etmeler ve tercihler hepsi birlikte, dış gerçekliğin barındıramayacağı özel bir formu çağırırlar. Bu evrenin biçimlendirdiği formun bir ideali olamaz. Söz konusu form bir insan bedeni ise artık bu beden bize verilmiş, ideallerini dışarıdan almayan yeni bir insana aittir. İmgeleştirilmiş bir insan bedeni şüphesiz ki bizimle iletişimini uzuvlarının tanınabilirliği ölçüsünde muhafaza ettiği beden teması üzerinde sürdürür. Ancak, bu bedenin yaşamını bozulma, çürüme ya da eksiklik eksenine çeken bir ideali unutmam gerekir. Çünkü bu beden bana, bir eksiklik ya da anomalinin ötesinde, “insandan ziyade” olmanın sınırlarında, kendi tamlığını hissettirmek ister.

Mine’nin heykelleri bu anlamda ya bir tamlığı ya da onun arayışını barındırırlar. Kimi figürlerindeki vecd ifadesi de bu tamlığın arayışını imler. Bu beden, sınırlarını, onu üreten zihnin dışında, kendi jestiyle aramaya devam eder. Olduğu ve olacağı arasında bir uzanış. İşte bu noktada “amor fati” bir dip sestir.

O’nun heykelleri, şimdinin ve geleceğin, olmuş olanla olacak olanın ortasında tamlığını yalnızca kendi arayışında bulan bir şeyin heykelleridir. “Amor Fati” yani “kader sevgisi” kapalı bir döngüden bize doğru yankılanır.

Serdar Aydın

M. Tau – Üçüncü

M. Tau çalışmalarında karanlık bir gerçekçilik yaratır. İnsan aklının derinlikleri, insan doğasının karanlık tarafları ve bu duyguları ifade etmenin karmaşık yolları, karşıtlık, detay, keskinlik veya sadece belirsizlik üzerine odaklanarak vurgulanır.

M. Tau, karanlık bir ruh halinin ve uyandırdığı bütün bu duyguların büyüleyici görüntülerini yaratır.

“Üzerinde konuşulamayan konusunda susmalı.”
(“Wovon man nicht sprechen kann, darüber muß man schweigen.” Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophus)

Sergi ziyaret ve açılış bilgileri:
03 – 30 Kasım 2018
Açılış kokteyli: 03 Kasım Cumartesi, saat: 18.30-20.30
Mesnevi Caddesi 24/3 kot Çankaya/ANKARA
www.iklimsanatprojesi.com
https://www.instagram.com/iklimsanatprojesi/
https://www.facebook.com/iklimsanatprojesi/
(çalışma saatleri: salıdan cumaya 11-19, cumartesi 13-19)

1 Kasım Dünya Vegan Günü Etkinlikleri Ankara’da başlıyorrr!

-Hayvan haklarını tanımaya hazır olun!
+Hem de birinin değil tüm hayvanların haklarını!
-Siz de birini beslerken biriyle beslenmemek için,
+Kedi de kuzu da bir olduğu için,
-Hayvanlar mal, köle veya kaynak olmadığı için,
+Hemen şimdi vegan olun!
-1 Kasım’da bir araya gelmeye hazır olun!

1944 yılının Kasım ayında İngiltere’de kurulan Vegan Topluluğu’nun 50. yılını kutlamak ve bulunan vegan terimini anmak amacı ile 1994 yılında “1 Kasım Dünya Vegan Günü” ilan edilmiştir.

Veganlık, insan olmayan hayvanların hissedebilen ve özgürlüklerini arayan varlıklar olmasından ileri gelerek, onların mal, köle veya kaynak olmadığını savunmaktır. Bu nedenle veganlar hayvan sömürüsü içeren tüm eylemleri ve söylemleri hayatından çıkarır. Hayvan kullanımına son verir.

Veganlık, hayvan haklarını savunmanın başlangıcıdır.

Ankara Vegan Platformu olarak düzenlediğimiz 1-4 Kasım Dünya Vegan günü etkinliklerine seni de bekliyoruz.

-Ankara Vegan Platformu her zaman ışık hızıyla hareket eder.
-Meoww

Etkinlik Programı

1 KASIM PERŞEMBE 2 KASIM CUMA 3 KASIM CUMARTESİ 4 KASIM PAZAR
19.30 Veganlık Sunumu

ALTI ÜSTÜ BAR (Konur 2 Sok. 26/7 Teras Kat)

19.00 Bisiklet Sporcusu Berk Okyay ile Söyleşi

VEGANKA (Tunus Caddesi 49/2)

14.00 Antimilitarizm& Queer Teori& Veganizm

16.00 Ekofeminizm

17.30 Açık Mutfak (kontenjanlıdır)

19.30 Dr. Emine Ayhan ile Veganlık ve Sağlık

TURUNCU SANAT (Bestekar Sokak 61/B No:8)

11.00 Vegan Kahvaltı

14.00 Kuki Veterinerlik: Hayvanlara İlkyardım Atölyesi

16.30 Dominion Belgesel Gösterimi

19.00 Fotoğraflarla Hayvan Hikayeleri

21.00 Kapanış Partisi& Konser

HAYMATLOS MEKAN (Konur Sokağı no:73 )

Ankara Dünya Vegan Günü Etkinlikleri 1 Kasım Perşembe günü 19.30’da Altı Üstü Bar’da “Veganlık Sunumu” ile başlıyor. Sunum kapsamında vegan teori ve pratik anlatılacak ardından hayvan hakları kuramına kısa bir giriş gerçekleştirilecek. 2 Kasım Cuma günü 19.00’da Ankara’nın ilk vegan mekanı Veganka’da Profesyonel “Bisiklet Sporcusu Berk Okyay” ile veganlık ve spor üzerine bir söyleşi yapılacak.

Etkinliklerin üçüncü gününe Turuncu Sanat ev sahipliği yapacak. 14.00’da başlayacak “Antimilitarizm, Queer Teori ve Veganizm” etkinliğinde şiddet karşıtlığı ve ayrımcılıklar üzerine gerçekleşecek. Sohbette veganizmin bu iki alanla kesiştiği noktalar tartışılacak. 16.00’da gerçekleşecek Ekofeminizm Atölyesi’nde ekoloji ve feminizmin yollarının nasıl kesiştiği ve bu kesişimin nasıl yeni bir alan açtığını tartışacak. Söyleşi ardından da ekolojik temizlik ürünü üretim atölyesi yapılacak. 17.30’da gerçekleşecek Açık Mutfak Atölyesi’nde farklı vegan tatlar hazırlanacak. Günün son etkinliği 19.30’da Giresun Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi vegan sağlık profesyoneli “Dr. Emine Ayhan’ın, Veganlık ve Sağlık” üzerine sorulara cevap niteliği taşıyan konuşması olacak.

Etkinlikler, son gününde Haymatlos Mekan’da gerçekleşecek. 11.00’da sürprizlerle başlayacak “Vegan Kahvaltı”nın ardından 14.00’da Kuki Veterinerlik’in yürütücülüğünde “Hayvanlara İlkyardım Atölyesi” yapılacak. Ardından 16.30’da Chris Delforce’un yönetmenliğini yaptığı “Dominion” belgeseli Ankara’da ilk kez gösterilecek. Bizlerin hayvanlarla kurduğu ilişkiyi ve onlara bakış açımızı yeniden düşünmeye davet eden “Fotoğraflarla Hayvan Hikayeleri” etkinliği 19.00’da başlayacak. Dünya Vegan Etkinlikleri 4 Kasım akşamı “Kapanış Partisi ve vegan aktivist/müzisyen Gülce Özen Gürkan Konseri” ile sonlanacak.

Müslüm: Kaçmak kırık, kovalamak umutlu bir mesele…

0

Puan: 7,0
Uzun zamandır ilk fikirleri kulağa gelen bir yerli film daha, nihayet karşımıza çıktı. Urfa doğumlu bir Adana göçmeni olan efsane ismi; “Ben İnsan Değil miyim”, “Adını Sen Koy”, “Unutamadım”, “Hangimiz Sevmedik” , “Sensiz Olmaz” ve “Nilüfer” gibi gönüllere taht kuran daha nice şarkıyla tanıdık onu. Arabesk müziğin ’babası’ olarak nitelendirilen efsane sanatçı Müslüm Gürses’in hayat hikayesini konu alan ‘kurmaca biyografi’ filmi Müslüm, vizyona girdi. Geçen sezon ‘Ayla’ filmiyle Türk Sineması gişesinde rekora koşan yapımcı Mustafa Uslu’nun projesi olan filmin yönetmenliğini Can Ulkay ve Ketche üstlendi. Filmde Müslüm Gürses’in yetişkinliğine başarılı oyuncu Timuçin Esen, çocukluk dönemine ise Şahin Kendirci hayat veriyor. Muhterem Nur, Zerrin Tekindor ile vücut bulurken, diğer rollerde ise Ayça Bingöl, Erkan Can, Turgut Tunçalp, Taner Ölmez, Erkan Avcı ve Goncagül Sunar gibi isimler yer alıyor.

Kendini müziğiyle veya oyunculuğuyla ‘göz önünde mesleğiyle’ tanıtan isimleri işleriyle biliriz. Ancak çocukluğunda, kendi hayatında ve daha birçok konuda neler yaşadığı hep bir kapalı kutudur. İşte Müslüm Gürses için bu kutu, bu filmle birlikte bir anlamda açıldı. Filmin dolu dolu bir senaryosu olduğunu kabul etmek gerek, zaten Müslüm Gürses’in hayatı bir filme sığacak gibi değil. Film ekibi bu konuda eminim ki zorlanmıştır. Senaryodaki tek sıkıntı, her şeyden bahsetmeye çalışması ve yeri gelince bazı sahnelerin ‘olmasa da olurdu’ dedirtmesi. Ama belirli önemli noktalarda değinmek önemli, ki film o noktaları es geçmemeye gayret ediyor.

Müslüm Gürses’in annesi ve kardeşleriyle anıları filme tebessüm katsa da, başlarına gelen acı olay filme gözyaşı katan cinsten… Adana’da çekilen bölümlerde Adana Halk Evi’ni görmek ve Müslüm’ün orada müziğe bir anlamda başlamasına şahit olmak, kuş damlarında geçirdiği vakitler, beyaz çarşaflar arasında kardeşiyle oynaması oldukça naif ve filme duygu katan sahneler… Araba kazası sahnesiyle filmin aslında büyük bir çözümü gerçekleşiyor ve Müslüm’ün o kazadan sonra ‘artık şarkı söyleyemezsin’i yıkışı çok iyi bir şekilde anlatılıyor. Film oradan sonra, bir diğer şahlanan kısımlar olan İstanbul’da şöhret oluş ve çocukluk aşkı Muhterem Nur ile tanışma kısımlarına iyi paslar atıyor. Muhterem Nur’un Gürses’le tanışma anı ile ileriki detayları da filmde iyi bir dilde anlatılmış ve gerçeklik duygusunu bir anlamda bu sahnelere bizleri bağlıyor. Sahnede tokat, otel odasında türkü dinleme ve deniz kıyısındaki restoran sahneleri mest edici…

‘Müslüm’ fanatiklerine de yer veriyor film. Boğaza karşı sevdiğiyle birlikteyken bir anda karşısına çıkmalar ile 1989’da verdiği konserde, hatta o malum olayın yaşandığı an… Evet bir dönem ülkemizdeki Arabesk marjinalleri, ‘Müslüm Baba’sız yapamadı ve arabeski bir anlamda onunla tanıdı. Yakın dönemde ise pop-arabesk kültürüne dönüşmesi ise ona başka bir boyut daha kazandırdı. Müslüm filminde bu müzik akımlarına girişini daha fazla izleyebilirdik elbet. Bu biraz da Müslüm’ün çocukluk döneminde fazla kalmasından kaynaklı gibi. Zaten o dönem hıza toparlanmış ve biraz da boşluklu anlatılmış. Çocukluk döneminin daha derli toplu anlatılmasını ve müziksel geçişe daha yoğunlaşılmasını isterdim. Filmde Müslüm’le ilgili bütün her şey o kadar anlatılmak istenmiş ki, bazen ’bu olaya ne ara geçtik?’ dediğiniz anlar oluyor. Özellikle finale doğru sahnede hayran tarafından bıçaklanma, alkolün etkisiyle dayak ve bir andan konsere geçiş oldukça hızlı oldu benim için. Kardeşi Ahmet’in yaşadıklarını da film boyunca merak ediyorsunuz, çünkü kardeşinin başına ne geldiği çok daha sonra ortaya çıkıyor. O süre biraz fazla kalmış, çünkü fazla boşluk bırakılmış ve boşluklar dolmaya başlıyor. Ama gizemli anlatım olayını sevdiğimi söyleyebilirim.

Başarılı bir cast: “Timuçin Esen, Şahin Kendirci, Zerrin Tekindor…”

Film için oldukça başarılı bir cast oluşturulmuş. Özellikle Zerrin Tekindor’un Muhterem Nur’u canlandırması fikri ilk kimin aklına geldiyse kutlamak gerek. Zekindor’un naif ve duru oyunculuğu, gerçekliği olan bir karakterle o kadar muazzam bir buluşma yaşamış ki… Filmi belki de zirveye çıkardığını düşündüğüm bölüm, Muhterem Nur karakterinin girişiyle oluyor düşüncem belki de bundan. Asıl hikaye olan o büyük aşk, masalsı anlatılıyor ve izleyeni alıp götürüyor. Ayrıca Erkan Can, Erkan Avcı ve Taner Ölmez’in performanslarına da ayrıca hayran kaldım.

Gel gelelim Müslüm Gürses’e hayat veren Timuçin Esen ve Şahin Kendirci’ye… Çocukluk dönemi Şahin Kendirci’nin başarılı performansıyla aydınlanıyor. Kendirci oldukça doğru bir seçim olmuş, ki oyunculuk deneyimi ufak da olsa var. Kendirci, Müslüm olmak için bir taklit havasına girmiyor, bizim bilmediğimiz ama anlatılanlardan yola çıkılan bir Müslüm’ü yaratıyor. Parçaları seslendirirken, baba korkusu yaşarken, annesi şiddet görürken, kardeşiyle saf ve masum bir çocukluk yaşarken o Müslüm’ün hissettiklerini doğruca hissedebiliyoruz. Yetişkinlik döneminde ise depresif, alkolden kendini yer yer kaybeden ama müzik sevdasından asla ödün vermeyen bir Müslüm performansı izliyoruz Timuçin Esen’den. Esen, Müslüm’ü sahne dışındaki o halini oldukça abartısız ve layıkıyla canlandırsa da, sahnede el kol hareketlerini abartıyla sergileyerek taklit yoluna girme hissi veriyor. Sahne performanslarında abartı düşük olsa daha rahat bir izleti görebilirdik gibi geliyor.

Bir müzisyenin biyografi filmi olduğu için, en önemli çalışma kesinlikle müzik üzerine oluyor. Tabii ki Müslüm’ün bütün şarkıları filme konulamazdı ama, belki daha başka şarkılarından da birkaç demeç yer alabilirdi. Buna rağmen bence, Müslüm’ü Müslüm Gürses yapan o efsane şarkılardan da filmde yer alıyor. En eski şarkılarından, son yıllara damga vurmuş şarkılarına kadar güzel seçimler yapılmış. Fon müzikleri de oldukça güzel hazırlanmış ve filmin içerisinde dengeli bir şekilde yerleştirilmiş. Bu tarz filmlerin sıkıntısı olan müziğe boğulma hissi, bu filmde yok ve bu en çok hoşa giden şey… Filmde parçalar, Müslüm Gürses’i canlandıran Şahin Kendirci ve Timuçin Esen tarafından söyleniyor. Şahin Kendirci zaten genç ve parlak bir türkücü olduğu için seslere çok hâkim. Performansını en iyi ve Müslüm Gürses’in anısını canlandıran şekilde sergiliyor. Timuçin Esen’in ise müzik geçmişi olmadığı için çok yüksek perdede performanslar verilmemiş, sesi de biraz geriden geliyor. Yetişkinlik döneminde daha gür performanslar görmeyi isterdim, keşke biraz daha üstüne gidilseydi.

“Müslüm” filmi, bir anlamda Müslüm Gürses’e bir saygı duruşu filmi durumunda… Gözlerden damlalar akıtan, heyecanlandıran, merak ettiren türden… Tam bir biyografi filmi diyemesek de içinde hikayeler fışkırması yaşatan bir duygu seli… Müslüm fanatiklerine ve meraklılarına güzel izlemeler… Son olarak, Nilüfer’i unutmayan film için ben de Nilüfer’le final yapmak istiyorum…
“Başka yer, başka zaman… Sensiz ömrüm olsun. Her şeyi al, bir şansım olsun…”

Dünyayı değiştiren filmler yapmak: Wachowski Kardeşler

Matrix, V For Vandetta ve onların elinden çıkmış daha birçok güzel eser birkaç nesildir Dünya’ya diğer tüm yapımlardan farklı öğretiler sunmakta ve gerçekten bir şeyler anlatmaya çalışmakta. Peki kim bu insanlar ve ne anlatmaya çalışıyorlar? Bunu yaparken bilgeliklerini sanat ile nasıl bu kadar iyi harmanlıyorlar?

Lana 1965’de, Lilly ise iki buçuk yıl sonra 1967’de Şikago’da dünyaya geldi. Kardeşler, “hardcore ateist” olan bir baba ve “şimdi şamanist olan eski katolik” bir anne tarafından büyütülmüşlerdir. İkili, dini inançlarının yoğun olmadığını söylemişlerdir. Anneleri Lynne, bir hemşire ve ressam idi. Babaları Ron Wachowski de Polonya kökenli bir iş adamıydı. Amcaları, Primetime Emmy Ödülü sahibi aktör ve yapımcı Laurence Luckinbill’dir.

Lana’ya ailesi tarafından verilmiş doğum ismi de Laurence’dir; kardeşi Lilly’ninki ise Andrew Paul Wachowski’dir.

Eğitimleri Şikago’nun Beverly bölgesindeki Kellogg İlkokulu’nda başlamıştır. 1983 ve 1985’de sırasıyla, doğdukları isimler altında, performans sanatları ve fen müfredatı ile bilinen Whitney Young Lisesi’nde eğitimlerine devam etmişlerdir. Eski sınıf arkadaşları onları Dungeons&Dragons (RPG oyunu) oynarken ve okulun kendi TV / tiyatro programları üzerine çalışırken hatırlatır.  Liseden sonra Lana, New York’daki Bard Koleji’ne; Lilly ise Boston’da Emerson Koleji’ne yazılmış, ikisi de mezuniyetten önce okulu bırakmışlardır.

Okulu bıraktıktan sonra iki kardeş 1993’de Şikago’da korku romanı yazarı Clive Barker tarafından yazılmış Marvel Çizgi Romanı “Ectokid” için yazılar yazıp aynı anda boyama ve mimari işleri üzerine çalıştıkları bir ev işletmişlerdir. Ayrıca Clive Barker’ın Hellraiser ve Nightbreed adlı serilerini de EpicComics için yazıya geçirmişlerdir.

1990’ların ortasında film yazarlığına dalmışlar ve Richard Donner yönetmenliğindeki “Assassins”in senaryosunda çalışmışlardır. Warner Bros senaryoyu satın almış ve sözleşmeye iki yeni sahne daha dahil etmiştir. Donner daha sonra onların senaryosunu baştan sona yeniden yazılmış hali ile film yapımcısı Brain Helgeland’dan teslim almıştır, bu yüzden Wachowski’ler isimlerini filmin üzerinden kaldırmaya çalışmışlardır. Wachowski kardeşler, bu deneyimin onlara “yönetmen olmaları gerektiğini, aksi takdirde bu şehirde yazar olarak asla hayatta kalamayacakları” dersini verdiğini söyler.

Bir sonraki projeleri 1996 yılında, senaryosunu kendilerinin yazdığı ve yönetmenleri olarak gösterimini de kendilerinin üstlendiği, neo-noir türündeki gerilim filmi “Bound” olmuştur. Film, tarzı ve yapımı bakımından iyi şekilde nitelendirilmiş ve “eşcinsel ilişki temasını barındırıp bunu filmin asıl olayı olarak ele almayan ilk ana akım medya filmi” olarak tanınmıştır. Daha sonra bu pozitif tepkilerden avantaj alarak yeni projeleri “The Matrix” için adımlar atmaya yönelmiştir.

1999 yılında Wachowski’ler, hepimizin bildiği, Neo rolünde Keanu Reeves’in rol aldığı, bilim kurgu ve aksiyon filmi Matrix’in ilk filmini tamamladıklarında film, Warner Bros için kritik bir ticari başarı oldu. “En İyi Görsel Efektler” dalı da dahil olmak üzere 4 adet “Akademi Ödülü”nü kazandı. Daha sonra birçok aksiyon filmi için ana ilham kaynağı oldu. Bu başarılarından sonra Wachowski Kardeşler 2003 yılında Matrix’in diğer iki serisini de yayınladı.

Wachowski’lerin sıradaki projesi Alan Moore’nun aynı isimli romanından uyarlanan, Natalie Portman ve Hugo Weaving’in başrolü paylaştığı “V for Vandetta” olmuştur. Wachowski’ler filmi Matrix’in yapımında da rol oynamış Joel Silver ile birlikte yazıp hayata geçirmişlerdir. Moore, kendi işlerinin önceki Hollywood uyarlamalarında hayal kırıklığına uğradığı için filmin yapımında bir rol almamıştır ve kendi romanı ile senaryo arasındaki farklılıkları kabul etmemiştir. Basına Silver tarafından yapılan açıklamada güya Moore’nun filmin yapımı konusunda oldukça heyecanlı olduğu öne sürülmüştür. Moore, Silver’dan bu ifadesini geri çekmesini talep etmiştir ve ikinci açıklaması da Moore’ya uymayınca, Moore ismini yapımdan geri çekmiştir. Filmin tartışmalı hikayesi ve temaları, sosyopolitik gruplar tarafından hem eleştirilmiş hem de övülmüştür. Film, 2006 yılında gösterime girdiğinde ciddi boyutlara ulaşmıştır ancak bir gişe başarısı olmasıyla birlikte Matrix gibi bir skalada değildi. Film, illüstratör David Lloyd tarafından roman için tasarlanmış Guy Fawkes maskesi ile de oldukça ünlenmiştir.

Wachowski’ler 2008 yılında, Emilie Hrisch’in rol aldığı Speed Racer’ın yapımına giriştiler. Film, Silver tarafından sonradan yeniden üretilen, aslen “MachGoGoGo” ismiyle anılan 1960’lardan bir Japon anime serisinden uyarlanmaydı. Kardeşler, proje karşısında heyecanlandılar çünkü bu onların çocukken izledikleri ilk anime filmiydi ve kendi yeğenlerinin eğlenebilecekleri bir aile filmi yapmak istediler. Film, eleştirel ve ticari hayal kırıklıkları ile anıldı. Özel efektler sıra dışı olarak kabul edilirken, hikayenin eksik olduğu söylendi.  29. Altın Ahududu ödüllerinde “En Kötü Tekrar-Yapım Ödülü”ne aday gösterildi.  120 milyon dolarlık üretim bütçesine kıyasla gişe kazancı 93 milyon dolar idi. Bu yüzden eleştiriler arka arkaya yapımı küçümsenen filmlerin ya da kült filmlerin arasına koydu.

Wachowskilerin sonraki projesi Rain’in rol aldığı 2009’da yayınlanan dövüş sanatı filmi “Ninja Assassin” oldu. Bu yapım, Wachowski’lerin Silver ile ortaklaşa çalıştığı son yapım olacaktı. McTeigue tarafından yönetildi ve ilhamını Rain’inSpeed Racer’da sergilediği dövüş sahnesinden aldı. Senaryo Matthew Sand ve J. Michael Straczynski tarafından yazıldı.

Ardından, David Mitchell’ın 2004 tarihli aynı isimli romanından uyarlanma “Bulut Atlası” geldi. Tom Hanks ve Halle Berry gibi isimler kadroya dahildi. Yapımcılar, çekimler sürecinde güvenli bir fon bulmayı başaramadı ve film bir çok sıkıntı içerisinde bağımsız bir şekilde üretildi. İlk gösterimi 2012 Eylül’de 37. Uluslararası Toronto Film Festivali’nde sunuldu ve uzun bir süre sesli şekilde ayakta alkışlandı. Bir ay sonra filmin genel gösterim sürecinde taraflı eleştiriler ile karşılaşıldı ve sonuç olarak aynı anda hem “En İyi Film” hem de “En Kötü Film” listelerinde yer aldı. Film, Alman Film Ödülleri’nde 10 adaylıktan 5’ini kazandıkları ve Satürn Ödülleri’nde 5 adaylıktan 2’sini kazandıkları ödüller de dahil olmak üzere bir çok ödüle aday gösterildi, özellikle de teknik yönleri nedeniyle. Moore’nun V for Vendetta’nın senaryosuna duyduğu hoşnutsuzluğuna karşın, David Mitchell Bulut Atlası’nın senaryosunu beğendi, sette zaman harcadı ve filmin sonucuna dair güzel izlenimlere sahipti. Wachowskilere göre bu film yaptıkları en zor, en çok gurur duydukları ve insanların yaşantılarına en çok dokunduğunu söyledikleri filmdi. Kardeşler, Bulut Atlası’nın onları hatırlatacak film olacağına inanıyorlar.

Daha sonra yazdıkları uzay operası “Jüpiter Yükseliyor”u yönetip çektiler. Film 2015’de gösterime girdi. Filmin yapım sürecinde zaman sınırına doğru beliren finansal ve eleştirel başarısızlık, Warner Bros ile araları da The Matrix ile başlamış olan ayrıcalıklı ilişkiyi bitirdi.

Bir sonraki yapımları ise Netflix bünyesindeki bilim kurgu ve drama dizisi Sense8 oldu. Sense8, uluslararası bir kadroya sahiptir ve dünyanın her tarafındaki çok sayıda şehirde çekilmiştir. Wachowski’ler ilk sezonun bölümlerinin çoğunu McTeigue, Tykwer ve filmlerindeki görsel efekt süpervizörü Dan Glass ile birlikte yönetti. İlk sezon 2015’te gösterime sunuldu. Özellikle LGBT karakterlerin ve temaların sunumu bakımından genel olarak olumlu eleştiriler aldı ve “Üstün Drama Serisi” kategorisinde GLAAD Medya Ödülü’nü kazandı. Ayrıca “Üstün Orjinal Başlık Teması Müziği” kategorisinde Emmy Ödülü’ne aday gösterildi. 23 Mayıs 2016’da Noel özel bölümü, Mayıs 2017’de de ikinci sezonun geri kalanı yayınlandı. Daha sonra, üçüncü sezon iptal edildi ve Sense8, Haziran 2018’de yayınlanan iki saatlik bir final ile sona erdi.

Tarzları

Wachowskiler, çok bölümlü hikayeleri anlatmaya dair ilgilerini kabul ediyorlar; Lana bir röportajında, “Çizgi roman ve Tolkien üçlemesinde büyüdüğümüz için, ilgilendiğimiz şeylerden biri sinemaya seri kurgu getirmektir” diyerek tarzlarına yönelik ipuçları vermiştir. Lilly ise: “Filmlerin oldukça sıkıcı ve öngörülebilir olduğunu düşünüyoruz. İzleyicilerin beklentileriyle yüzleşmek istiyoruz.” demiştir… Lana, çalışmalarının ana noktalarında ifade edilen temalara yönelik “evrenin açıklanamaz doğasının kendi bilincimizle sürekli diyalog içinde olduğunu ve bilincimizin de aslında evrenin açıklanamayan doğasını etkilediğini” düşündüğünü belirtti ve “birbirine bağlılık ve yüzeyin ötesindeki gerçek”, “ seçim ve seçimsizliğin paradoksu”, “arketipik sınırları ve kalıplaşmışları aşmak”, “ırk” ve “cinsiyet” gibi kendileri için önemli olan konuları sıraladı.

Çizgi roman sanatçısı Geof Darrow’un, Matrix’le yaptıkları çalışmalarda bir ilham olduğunu belirtmişlerdir.  Ayrıca “Ghost in the Shell”, “Ninja Scroll” ve “Akira” gibi anime serilerinin de kendilerine ilham verdiğini söylemişlerdir. Stanley Kubric’in 2001 yapımı “A Space Odyssey”inin de “Bulut Atlası” yapımının en büyük ilham kaynağı olduğunu söylemişlerdir.

Lana’nın bugüne kadar en çok ilham aldığı filmler arasında “Space Odyssey”, “Mavie en rose”, “Blade Runner” ve “My Neighbor Totoro” var.

Wachowski Kardeşler ve LGBTİ+

Lilly 1991’den beri Alisa Blasingame ile evlidir. Lana, 1993’de Thea Bloom ile evlenmiş, 2002’de boşanmıştır. Daha sonra Lana, Karin Winslow ile düzenli olarak görüşmeye başlamış ve 2009’da evlenmiştir.

Lana Wachowski’nin cinsiyet geçişi ameliyatına dair söylentiler 2000’li yılların başında yayılmaya başladı, bu dönem kardeşlerin bile bu konuyu doğrudan konuşmadığı bir zaman dilimiydi. 2003’de çeşitli kaynaklar olası bir cinsiyet geçişini bildirdi. 2007’de bir çok Wachowski filminin yapımcısı olan Joel Silver ile yapılan röportajda Joel, ameliyat hakkında dolaşan söylentilerin hepsinin yalan olduğunu söyledi. İlerleyen tarihlerde, Speed Racer’ın 2008’deki çıkışı ile dergiler ve gazeteler ilgili makalelerde ona eski adı olan “Laurence” olarak değil “Lana” ismi ile hitap etti. 2012’de ise cinsel geçiş ameliyatından sonra Lana, Bulut Atlası’nın arkasındaki yaratıcı yönergelerin tartışıldığı bir videoda yeni kimliği ile topluma açıldı. Lana, bir transeksüel olan ilk Hollywood yönetmenidir.

Aynı yıl Lana, en büyük LGBT sivil hakları savunma topluluğu olan Human Rights Campaign’den Görünürlük Ödülü’nü kazandı. Ödül aldığı törende yaptığı konuşmanın bir kısmı şu şekildeydi:

“Kendimiz için ve başkaları için yaptığımız bir takım şeyler var; Ben buradayım, çünkü gençken fena halde bir yazar olmak istedim, bir film yapımcısı olmak istedim, ama dünya üzerinde benim gibi olan bir başkasını bulamadım ve basitçe cinsel kimliğim başkalarından daha az olağan olduğu için hayallerimin önünün kapalı olduğunu hissettim. Eğer bir başkası için o insan olabildiysem, özel hayatımı feda etmenin bir değeri olabilir.”

Ardından Mart 2016’da kardeşi Lilly Wachowski de bir transseksüel olarak açıldı.

Kaynaklar:
https://en.wikipedia.org/wiki/The_Wachowskis
https://www.imdb.com/name/nm0905154/
https://www.rebelcircus.com