Ana Sayfa Blog Sayfa 138

Getsemani Bahçesindeki Zeytinlerin Sınavı

Bugün zeytinler an’ın içine düştü. Aynı mekanın içinde olunca dışarı taşmak istedi. Zaman zamanı kovaladı, dolunay çıkınca suları koyuverdik. Haydi bakalım, bugün zeytinler bize ne diyecek?

Bahçe, İsa öğretmenin çarmıha gerilmeden önce tutuklandığı ve gece dua ettiği yer. İsmi Getsemani Bahçesi. Böyle bir yerin ve ihanetin oluştuğunu son yemeğinde paylaşır üstat. Şöyle geçer

Matta 26:20-29 ” Akşam olunca İsa on iki öğrencisiyle yemeğe oturdu.  Yemek yerlerken, “Size doğrusunu söyleyeyim, sizden biri bana ihanet edecek” dedi.
Bu söz onları kedere boğdu. Teker teker, “Ya Rab, beni demek istemedin ya?” diye sormaya başladılar.
O da, “Bana ihanet edecek olan” dedi, “Elindeki ekmeği benimle birlikte sahana batırandır.  İnsanoğlu, kendisi için yazılmış olduğu gibi gidiyor, ama İnsanoğlu’na ihanet edenin vay haline! O adam hiç doğmamış olsaydı, kendisi için daha iyi olurdu.”
O’na ihanet edecek olan Yahuda, “Rabbî, yoksa beni mi demek istedin?” diye sordu. 
İsa ona, “Söylediğin gibidir” karşılığını verdi.


Yemek sırasında İsa eline ekmek aldı, şükredip ekmeği böldü ve öğrencilerine verdi. “Alın, yiyin” dedi, “Bu benim bedenimdir.”  Sonra bir kâse alıp şükretti ve bunu öğrencilerine vererek, “Hepiniz bundan için” dedi. “Çünkü bu benim kanımdır, günahların bağışlanması için birçokları uğruna akıtılan antlaşma kanıdır. 
Size şunu söyleyeyim, Babam’ın egemenliğinde sizinle birlikte yenisini içeceğim o güne dek, asmanın bu ürününden bir daha içmeyeceğim.”

Tarihin bu bölümünde ne demek istemiş olabilirler acaba? Bildiğimiz anlamda bunu duygusal bir hikaye olarak alırsak – ki bunu yıllardır yapıyoruz – bizi geliştirecek mi. Mekanik anlamda bir duygu verse bile o an’ın ilhamını vermede yetersiz kalabilir. Yemekte, bahçede olacak olan ihaneti açıklayan öğretmen, bahçede Göklerdeki Babamıza dua eder ve bu kaseyi benden al mümkünse ve eğer olmaz ise senin iraden olsun der.

İsa, eseni kardeşlerle bir süre çalıştığı için yasaların nasıl çalıştığını bize gösteriyor. Ben bunu istiyorum, dileğim budur eğer mümkünse, eğer bu olmazsa senin iraden olsun. Buradaki kader anlayışı da bize ilham olur aynı zamanda. İstek yasanın nasıl işlediğinin örneğidir. Öğrencilerine dönüp ” uyumayın ” demesi bile başlı başına bir yasa. Uyumak hem fiziksel hem de ruhsal.” Uyanık durup dua edin ki, ayartılmayasınız. Ruh isteklidir, ama beden güçsüzdür“. Bu uyuma haliyle ilgili bizde birçok deyiş var. İlk aklıma gelen uyur idik uyardılar oldu. Hatta dinleyelim.

Pir Sultan’ın kalbinden gelenlerin derinliği de apayrı… Üstatların yolları farklı olsa da kaynak aynı. Sözlerine bakarsınız ayrıca, ben bir dörtlüğünü paylaşmak istedim.

Pir Sultan’ım Haydar şunda
Çok keramet var insanda
O cihanda bu cihanda
Ali’ye saydılar bizi

Öğretiler aktarılmaya, paylaşılmaya devam ediyor. Her din realitesi kendi içinde daha derin halleri yaşayan yönelimlere ayrılmış olsa bile, gnostik hristiyanlık bizdeki sufizm gibi, varlıksal ihtiyacı karşılamada yeterince hızlı mıdır? Bunu kişi kendi vicdanı ile bilecektir. Kadim bilgelik egomuzla yaşadığımız bu sorunlara bir çözüm getirebilir. Bize kendimize bilme de fikir verebilir. Bu fikir bir yol fikridir, özünde. Kadim yasalar ve onlara uyumla hale gelmek insanın gerçek gelişimine giden bir yoldur. Hep birlikte, bunu istersek değiştiremeyeceğimiz şey neredeyse yok demektir. Dünyanın şu anda yaşadıkları da doğanın içinde bulundu durumda bizi bir koşula getirmeye çalışıyor. Bunun olması için felaketlere gerek yok. Şimdiden bağ kurmaya, birbirimizle konuşmaya, anlaşmaya başlayabiliriz. Hayata ve kadim bilgeliğe dair sorularınız varsa öğretmende belirmiş demektir.

Uzay Operası’nın yıldızlararası tarihi

“Uzay Operası” terimi maceralı bilim-kurgu hikayelerini tanımlamak için kullanılır. Bu terimi 1941 yılında yazar Wilson Tucker, aşağılayıcı bir terim olarak “Le Zombie” isimli bilim-kurgu fanzininin 36. sayısında kullanmıştır. O dönemlerde Amerika’da seri halindeki radyo tiyatroları da “soap opera” (sabun opera)  olarak bilinmeye başlanmıştır, çünkü birçoğu sabun fabrikaları tarafından sponsorluk almışlardır. Tucker, uzay operası terimini, “özgünlükten yoksun, berbat, modası geçmiş uzaygemisi hikayelerine” eşdeğer bilim-kurgu yapımlarına yönelik kullanmıştır. Hatta daha öncesinde “at operası” terimi de kalıplaşmış western filmler için kullanılmıştır. Fanlar ve eleştirmenler uzay operalarının planlarının bazen at operalarından alındığını ve basitçe uzay çerçevesi içine transfer edildiğini belirttiler. 1920’lerin sonlarından 1930’ların başlarına kadar, hikayeler bilim-kurgu dergilerine basılmakta iken, genellikle “süper-bilim destanları” olarak anılacaktır.

1960’ların başlarında ve 1970’lerde Brain Aldiss’in “Space Opera” adlı 1974 tarihli bilim-kurgu antolojisini takriben uzay operaları “eski ve güzel ürünler” olarak yeniden tanımlandı. Özellikle Judy-Lynn del Rey ve kocası Lester del Rey, uzay operalarının modasının geçtiği iddialarına karşı koydular ve Del Rey Yayınevi, Leigh Brackett’in yeni baskılarını uzay operası olarak etiketledi. 1980’lerin başlarına kadar, uzay operaları yeniden tanımlandı ve etiketler Star Wars gibi başlıca popüler kültür ürünlerine sabitlendi. Uzay Operası terimi sadece 1990’ların başlarında “bilim-kurgu’nun legal ve meşru olan türü” olarak tanındı.

Bilim-kurgunun bir çok elementini içeren alt türlerin öncesindeki erken dönem işler şuan “proto-space opera  ” olarak biliniyor. Erken dönem proto-space operalar çeşitli 19. Yüzyıl Fransız yazarlar tarafından kaleme alındı, örneğin 1802 çıkışlı Nicola-Edme Retif’in “Les Posthumes”i, 1854 çıkışlı C. I. Defontenay’dan “Star ou Psi de Cassiopee: Historie Merveilleuse de l’un des Mondes de l’Espace”ve 1872 çıkışlı Camille Flammarion tarafından yazılmış “Lumen” gibi. Yoğun şekilde popüler olmamakla birlikte yine de Victorian ve Edwardian bilim-kurgu dönemlerinde yazılmış proto-space operalar vardı. Örnekleri Percy Greg, Garrett P. Serviss, George Griffith ve Robert Cromie’nin işlerinde bulunabilir. Bleier Everett, 1930’larda Genre Magazin’deki eleştirisinde Robert illiam Cole’un “The Struggle for Empire: A Story of the Year 2236”nın ilk uzay operası olduğuna değinir. Roman, Dünyalı güneş adam ile Sirius merkezli azılı bir humanoid ırkının arasındaki yıldızlararası çatışmayı tasvir eder. Ancak romanın fikri, 1880’den 1914’e kadar popüler olan “gelecek-savaş kurgusu” olarak adlandırılan bilim-kurgunun milliyetçi türü içerisinde ortaya çıkmıştır. Bu apaçık eski örneğe rağmen, uzay operalarının düzenli olarak dergilerde gözükmeye başlaması için uygun hale gelmesi 1920’lerin sonunu bulacaktı. Sinemada, bu tür muhtemelen 1918 çıkışlı Danimarka filmi “Himmelskibet” ile başladı.

Uzay operasının, J. Schilossel’in “Invaders form Outside” (Weird Tales, Ocak 1925), “The Second Swarm” (Amazing Stories, 1928 İlkbaharı.) ve “The Star Stealers” (Weird Tales, Şubat 1929) ; Ray Cummings’in “Taranto the Conqueror” (1925) ve “Edmond Haliton’ın “Across Space” (1926) adlı erken dönem eserleri de dahil olmak üzere, farklı yazarlar tarafından benzer hikayeler 1929 ve 1930’lu yıllara kadar devam etti. 1931 yılı ile birlikte uzay operası bilim-kurgunun önemli türlerinden biri olarak kendisine iyice yer edinmişti. 

Bununla birlikte, Dozois Gardner ve Strahan Jonathan, 2007 yılında “Yeni Uzay Operası” adlı yapıtlarında çoğunlukla bu türün babasının “Edward Elmer Smith” olduğuna değindi. Lee Hawkins Garby ile birlikte ortaklaşa kaleme alınmış olan Edward’ın ilk basılı eseri “The Skylark of Space” (Amazing Stories, Ağustos – Eylül 1928) çoğunlukle ilke güzel uzay operası olarak anıldı. Kitap, geleneksel bir bilim insanının icat ettiği uzay arabası ile gezegenler arası romantizmi birleştirir. Smith’in daha sonraki “Lensman” serisi ve Edmond Hamilton, John W. Campbell, Jack Willamson gibi isimlerin eserleri 1930’lar ve 1940’larda okuyucular arasında popülerdi ve başka yazarlar tarafından çokça taklit edildi. 1940’ların başlarında bu hikayelerin sürekli tekrarlılığı ve savurganlığı bazı hayranlar tarafından karşı çıkışlara yol açtı ve uzay operası teriminin anlamı en baştaki küçümsenici anlamını edindi. Ancak daha sonra, bu türün en iyi örneklerine yönelik ilgi, terimin yeniden değerlendirilmesine ve alt-kültür geleneklerinin dirilişine yol açtı. Poul Anderson ve Gordon R. Dickson gibi yazarlar geniş ölçekli uzay maceralarını 1950’lere kadar canlı tuttu. M. John Harrison ve C. J. Cherryh gibi yazarlar da 1970’lerde arkalarından geldi. Bu süreçte “uzay operası” bir çok okuyucuya göre küçümsenilen bir terim değil, belirli bir bilim-kurgu türü hikayelerinin basit tanımıydı.

Yazar Paul J. McAuley’e göre 1970’lerde birçok İngiliz yazarı uzay operasını yeniden yorumlamaya başladı. 1975’de M. John Harrison’ın “The Centauri Device” eserinin basılması ve Star Wars’un finansal başarısı bu alandaki önemli süreçlerdir. Cyberpunk akımının ortaya çıkışı ile aynı dönemde gelişen ve ondan etkilenen bu “yeni” uzay operası, daha karanlıktı ve eski uzay operalarındaki “insanlığın zaferi” şablonundan uzaklaşmıştı, yeni teknolojiler içeriyordu ve eski uzay operasından daha güçlü bir karaktere sahipti. Yıldızlararası genişliğini ve geleneksel uzay operası kapsamını korurken aynı zamanda bilimsek olarak da daha titizdi.

Kaynaklar: wikipedia.com/spaceopera, simonandschuster.com/books/Space-Opera, gestion.pe, http://controversialdocumentaries.blogspot.com/2014/11/the-youth-of-my-era.html

Kadınlar Birlikte Güçlü, İstanbul Buluşması’na çağırıyor!

İstanbul’da yan yana gelmek, 25 Kasım yaklaşırken ve içinde bulunduğumuz koşullar bu denli değişmişken, önümüzdeki sürece daha hazır, daha birlikte, daha güçlü olmanın yollarını konuşmak için…

Hayatı bize dar eden bu yeni düzende; aldığımız nefes kadar değerli kazanımlarımıza, haklarımıza, hayatlarımıza sahip çıkmak için…

Gücümüzü beraberliğimizden aldığımızı hatırlayarak ve hatırlatarak…

“Biz, kadın hareketi olarak, buradayız!” demek için buluşuyoruz.

Gepgeniş hayatlar için yıllar, yıllar önce yola çıkan biz kadınlar bu ihtimalden her geçen gün biraz daha uzaklaşıyoruz. Bizi biz yapan kazanımlarımız elimizden kayıp gittikçe, her gün yoksullaştıkça, kadınlara yönelik üretilen tek politika boşanmalarını engellemek oldukça, erkek şiddetine çözüm ‘ağır ceza’da görülüp ‘eşitlik’ bir hedef olarak dahi dillendirilmedikçe, silahlar tüm sesleri bastırdıkça, istenen kalıba sığmayan herkese, her kimliğe karşı nefret meşrulaştırılıp sıradanlaştıkça, kadınların hayatları ‘ailenin bütünlüğü’ne feda edildikçe, kadın dayanışma derneklerinin yerini diyanete bağlı aile ve dini rehberlik büroları aldıkça biz kadınlar evde, sokakta, işte, okulda, hastanede, her yerde şiddete, baskıya, sömürüye daha açık hale geldik, geliyoruz. Bu yetmiyor, sesimizi çıkarabildiğimiz mecraların, tepkimizi ifade edebildiğimiz, birbirimizi duyabildiğimiz, haklarımızı talep edebildiğimiz alanların bir bir kapanışını izliyoruz. Yani kendimizi savunmaktan aciz bırakılışımıza tanıklık ediyoruz, ettiriliyoruz. Daha fazlasına razı gelmemenin, kadın hareketinin sesinin kısamazsınız demenin tek yolu daha çok birlikte olmak, biliyoruz. Ama nasıl? Neye ihtiyacımız var? Nerede ortaklaşıyor, bir arada olmaktan ne anlıyoruz? Gelin konuşalım…

Çünkü bugüne kadar her hakkını, her bir özgürlüğünü mücadele ederek kazanmış olan biz kadınların vazgeçmeye hiç niyeti yok. Bu yüzden ilan ediyoruz: Bu İstanbul buluşması bir başlangıç. Amacımız ve hedefimiz farklı farklı illerden kadınların bir araya geldiği, bir arada bulunma iradesine sahip çıktığı, sözünü paylaştığı, ortak paydalar üzerinden dayanışmayı yükselttiği büyük bir ‘Kadın Hareketi Buluşması’.

Çünkü burada ve her yerde, kadınlar birlikte güçlü!

28 Ekim’de buluşmak üzere.

Tarih: 28 Ekim 2018, Pazar

Yer: Cezayir Toplantı Salonu
Saat:  14:00

Ölü Dalgıcın Sonbaharı

0

Dedalus Kitap sonbahar mevsimini Ölü Dalgıcın Sonbaharı ile karşılayarak güze büyülü bir başlangıç yapıyor. Genç bir öykücünün, Onur Selamet’in ilk eseri olma özelliğini de taşıyan bu kitap sizleri keşfedilmemiş bir evrenin sınırlarında dolaştıracak.

Onur Selamet’i pek çok dergi ve fanzinden, ayrıca Kayıp Rıhtım edebiyat portalından ve Marşandiz Fanzin’den hatırlamanız mümkün. Gerçeklerle arası iyi olmayan bir edebiyat fanzini çıkartan Onur’un öyküleri de gerçekliğe savaş açan türden.

Onun öykülerinde ölü bir balinanın karnında mevsimler dönüyor, zifir makineleri insanlığın kâbuslarını kemiriyor, raydan çıkan trenler vahşi gezegenleri ziyaret ediyor, çizgi filmleri tedavülden kaldırmak isteyenlerle mücadele ediliyor, mahşer günü şapkalar yağıyor.

Ölü Dalgıcın Sonbaharı dünyadan usulca çıkmak isteyenlere en gizli patikaları fısıldayarak rehberlik ediyor. Gerçek denen safsata hiç bu kadar ağır yara almamıştı.

Arka Kapak:

“Burada kimse gerçek safsatasının arkasına saklanmaz.”

Onur Selamet’in anlattıkları gerçekliğe açıkça cephe alan, sıkıcı hayatlarımızın sarsılmaz somutluğunu yerle bir eden öyküler. Selamet, güçlü imgelemleriyle buhranlı nefeslerimizin ağırlığını üstümüzden kaldırıyor. Bizi imkânsız diye bir şeyin olmadığı, henüz düşlemediğimiz diyarlara götürüyor. Balina midesinde dönüp duran mevsimler, korku kırıntılarıyla beslenen makineler, raydan çıkan trenlerin gittiği vahşi gezegenler, Sukubi Du ve patenli örümcekler… Hepsi yazarın tekinsiz ormanında birer başrol.

Okyanusu ciğerlerinize doldurmaya hazır mısınız?

“Olanları hiçbir çizgi filmin ele alamayacağı bir ciddiyetle anlatacağım. Mantık kaçarsa çizgi filmlere sığının.”

Bir film değil, deneyim olarak Climax

Film ekiminin bu yılki gösterimleri içerisinde Gaspar Noe’un yönetmenliğindeki Climax’i izledim. İzlemek doğru bir kelime olmayabilir, belki de “maruz kaldım” demeliyim. Maruz kaldığım şey neydi? Akıl almaz bir karanlığın doruk noktası. Bundan hoşnut muyum? Hayatta deneyimlediğimiz iyi ve kötü her şey gibi; evet.

Öncelikle filmin kelime anlamına bakalım: Climax, doruk ve zirve demek. 1966 yılında yaşanmış gerçek bir olayı konu alıyor. Bir yarışmaya katılan Fransız dans grubundaki birbirinden farklı 20 insanın, kış vakti ormanın içindeki bir okul binasında geçirdiği uzun bir geceyi izliyoruz. Gençler bir partideler ve birisi sangria’ya LSD katıyor. Herkes bir anda bilincini kaybediyor… Bir bakıma olayın gerçekliği de, konusu da, hatta senaryosu da akış içerisinde büyük bir önem arz etmiyor, çünkü bu saydıklarımın hepsini ele geçirmeyi başarmış olan bir “tema” var.

Filmin başlangıcında karakterlerin retro bir çerçevede televizyon ekranından kendilerini tanıttıkları kayıtları izleyerek ilk önce onlar hakkında fikir ediniyoruz. İlerleyen sahnelerde bu bambaşka kökenlere, dinlere, sınıflara mensup dansçıların bir araya gelip ortaya çıkardığı muazzam bir sinematik koreografi var, filmin varacağı karanlık “doruk”tan habersizken bile bu harika koreografi bir şeylerin “doruğa” varacağının habercisi oluyor. Dans pistinin kirli, şehvetli, kan kırmızısı zemini ise film boyunca yükseltilen enerjiye karanlık bir taraf yükleyen en önemli unsurlardan birisi olmaya devam ediyor.

Koreografinin bitimi ile birlikte danslar parti haline bürünüyor, ikili konuşmalar başlıyor. Kırmızı zemine ve parti verilen okul lobisine daha yakından ve yukarıdan bakıyoruz. Takdir ederek izlediğimiz bu muazzam dans gösterisinin (Sinema salonundaki birkaç kişi koreografinin bitişiyle birlikte alkışa tutmuştu 🙂 ) bitişiyle birlikte artık karanlık bir şeylerin boy göstereceğini “seziyoruz”. Bunu daha orada seziyor olmamız önemli bir nokta. Çünkü film boyunca akışı koruyan birçok şey, diğer sürükleyici filmlerdeki gibi bir senaryo tahmin etme çabası veya karakteri benimseyip bağlantı kurma üzerinden değil de, nereden geldiği belirsiz, izleyicide bir şekilde var edilen sezgiler ile sağlanıyor. Burada iki önemli unsur, sonu gelmez müzik ve kan kırmızısı dans pisti. Farklı bir “teori” daha ekleyecek olursam da; bu sonu gelmez müziğin altına gizlenmiş farklı boy frekans aralıklarını ortaya atabilirim. Beyne ve bilince etki eden birçok frekans aralığı var ve film boyunca süregelen müziğin bitmeyişi, izleyicide bir daralma yaratsa da bu filmin amaçladığı “rahatsız ediciliği” besleyen bir daralma hali. Bunun yanı sıra bir izleyici olarak, diğer izleyenlerin de hissettiğinden emin olduğum o tarif edilemez negatif duyguları pekiştirmek üzere müziğin temelinde bu frekans aralıkları kullanılmış olabilir.

Doğrudan çekilmiş ikili diyalog sahneleri bir süre sonra başlıyor ve uzun süre devam ediyor. Diyaloglarda verilen içerikler senaryo içinde oluşabilecek potansiyel sorun ve problemlerin temelini dolaysız yoldan atmış oluyor. Ama az önce sezdirilmiş olan bu karanlık, her daim senaryonun üzerinde durmakta ve diyalogların enerjisini senaryoya bırakmadan karanlık temanın bir parçası haline getirmeye devam etmekte. Gaspar Noe, rahatsız ediciliği beslemek için bazı karakterlere özgürlük karşıtı politik düşünceler, eril şovenizm ve yoğun cahillik halleri katmaktan kaçınmamış. İzleyici siyasi bir mantık yürütmeye kalmadan bunlar da yeniden temanın rahatsız ediciliğini besleyen öğelerden birisine dönüşüyor. Ancak bu karakterlerin zihniyetiyle alakasız olan eşcinsel, travesti ve transseksüel karakterlere de yer verilmiş. (Bu karakterlerin bahsettiğim koreografi içinde, filmde gerçekleştiği öne sürülen olayların yaşandığı 1960’ların sonlarında New York’taki drag queen azınlığının içinde icat edilmiş olan “Harlem drag dansı” figürlerini sergilemesi de oldukça ince ve güzel bir ayrıntıydı.)

Tüm bu karşıt zihniyetlerin bir arada oluşu, siyasi veya “mantıksal” denebilecek herhangi bir çatışma yaratmaktan uzak kalıyor, diyaloglarda aktarılan çatışmalar genel olarak cinsel arzu, karşılık bulamamak ya da bireyin kendisiyle yüzleşememesi halleri üzerine kurulu. Birçok karakterin “ergen” denebilecek bir yaş aralığında olduğunu da varsayarsak, içki çanağına katılan LSD içilmeden bile hali hazırda doğru düşünmekten uzak tepki ve tavırlar zaten çıkagelmekte. Ancak yoğun LSD’yi bünyelerine aldıktan sonra her şey tamamen kontrolden çıkıyor. Karakterlerin bilinçlerini kaybedişiyle birlikte akışa dair tüm tahminler de izleyicinin aklından birer birer yok oluyor; tezahür eden tüm olay ve tepkiler herhangi bir insanın tahmin sınırlarından çok daha büyük, tahmin edilemez ve zaman zaman dehşet verici bir “karanlık”ı açığa çıkartıyor. Buraya kadar bir nebze olsun benimsenen karakterlerin kişilik özellikleri hiçbir anlam ifade etmiyor, bir adım sonra kimin ne yapacağı koca bir bilinmez haline geliyor. Karakterler birer birer kendi bilinçaltları tarafından yutulurken filmi oluşturan tüm senaryoda aynı anda kendisini karanlık temasına tamamıyla feda ediyor. En başta televizyon ekranındaki karakterlerin kendilerini tanıtışı ve sonrasında gelen diyaloglar ile verilen tanım noktalarının hiçbir işlevi ve önemi kalmıyor; film tam bir tanımsızlığa sahip oluyor. Bu durumun merakı ve ilgiyi koparması gibi bir durum ise asla söz konusu değil, aksine; ilgiyi, soru işaretleri veya akış üzerine gelişebilecek mantıksal çıkarımlar ile değil de arka arkaya sonu gelmez biçimde izleyicinin içinde canlandırılan farklı dozlarda negatif duygu durumları ile var ediyor. Maruz kalınan bu deneyim neredeyse filmde konusu geçen “sangria” deneyiminin kendisini yaşatıyor.

Spiritüel açıdan bakacak olursak bahsettiğim bu karanlığın temelinde bir noktada yoğun bir demonik enerji temsiliyeti var, zaten az sayıdaki diyaloglardan birisinde tüm otelin önceden “karanlık ritüeller ve kurban törenleri” için kullanıldığı küçük bir noktada belirtiliyor. Filmdeki tanımlanamaz karmaşayı yaratan şeyin bir sangria olması, filmin son sahnesinde gözüne sıvı LSD damlatan bir karakter ile tekrar pekiştirilmiş olsa da, demonik bir enerjinin temsiliyeti filmde sezdirilen duygulara karşılık daha açıklayıcı bir tanım niteliğinde, nihayetinde gerçek bir LSD deneyimi bilimsel açıdan farklı bir olay.

Filmin yüksek başarıya sahip bu rahatsız ediciliği bana fazla geldiği dakikalarda odağımı filmden çıkarıp izleyicilere verdim ve ani sahneler karşısında ağzını kapayan, saçlarını yolan, çığlığını tutmaya çalışan insanlar görüp hissettiğim şey karşısında yalnız olmadığımı gördüm. 🙂  Bugüne kadar tüm sanat eserleri içinde karanlığı en yüksek Edgar Allan Poe’da görmüştür birçoğumuz, ancak diyebilirim ki Gaspar Noe bu sefer çıtayı “Doruğa” yükseltmiş. 4-5 saat gibi süren bu 90 dakikalık film bitip ekran kapanınca geriye kalan tek şey sonraki bir-iki gün boyunca sürecek olan kayıtsızlık ve şok halinin en yoğun saniyeleri ile gırtlaktan çıkan derin bir “oh” sesi oluyor…

Karanlığı göstermek onu “ışık” yapar mı? Aslında en başından birçok sorun üzerinde elde etmeyi amaçladığımız o “huzur” ve “aydınlık” haline erişebilmek için “önce sorunlarımızı önümüze koymalı ve teker teker hepsini çözmeliyiz” diye düşünmekteyiz. Bir şeye çözüm getirmek üzerine kurulu zihinler sürekli olarak mutlu olmak için yeni problemler yaratmakta ve kendi kısır döngüsünü oluşturmakta… Mutsuzluk bir gerçeklik değil, kısır döngü. Tüm bu film (ya da deneyim) bana karanlığa ve kendimizden (bilincimizden) başka hiçbir şeye ihtiyacımız olmadığını bir kez daha gösterdi. Dolayısıyla bu filme de ihtiyacımız yok… Ama Trailer’da da dediği gibi, “Seni öldürmeyen şey, güçlendirir.”

6. Engelsiz Filmler Festivali Sona Erdi

Her yıl Türkiye ve dünya sinemasının en iyi örneklerini ve yan etkinliklerini, görme ve işitme engelli sinemaseverlerin erişimine uygun olarak sunan Engelsiz Filmler Festivali, İstanbul, Eskişehir ve Ankara’da yoğun ilgiyle gerçekleşti.

Film gösterimleri ve yan etkinliklerini ortopedik engelli sinemaseverlere uygun, erişilebilir mekanlarda gerçekleştiren Engelsiz Filmler Festivali bu yıl, 9 bölümden oluşan programında uzun, kısa ve belgesel toplam 38 filmi sinemaseverlerle buluşturdu. 3 farklı şehirde gerçekleşen gösterimlerde film ekiplerinin katılımıyla söyleşiler düzenlenirken, sinemaseverler gösterim salonu fuayelerinde sanal gerçeklik deneyimleriyle engelli bireylerin hayatlarını deneyimlediler.

Engelsiz Yarışma Ödülleri Sahiplerini Buldu

Festival’in Engelsiz Yarışma bölümünde yer alan filmler, Ankara’da gerçekleşen Ödül Töreni’nde sahiplerini buldu.

2017 yılının ses getiren yerli yapımlarından derlenen Engelsiz Yarışma’da bu yıl, Emre Erdoğdu’nun yönettiği Kar filmi; “En İyi Film” ödülüne layık görülürken, Yol Kenarı filmiyle Tayfun Pirselimoğlu “En iyi Yönetmen”; Ümit Ünal’ın yazıp  yönettiği  Sofra Sırları filmi ise En İyi Senaryo” ödüllerine sahip oldular. Braille alfabesi ile de basılan pusulalarla seyirciler tarafından oylanarak belirlenen “Seyirci Özel Ödülü” ise Pelin Esmer’in yönettiği İşe Yarar Bir Şey filminin oldu.

Kültürel Hayata Eşit Katılım Paneli

Engelsiz Filmler Festivali’nde bu yıl; Türkiye, İngiltere ve Almanya’daki film festivallerinde erişimin nasıl tanımlandığı üzerinden kültürel hayata katılım konusunun tartışıldığı bir panel de gerçekleşti. İki erişebilir festival; Klappe Auf! Kısa Film Festivali ve Oska Bright Film Festivali’nden konukların katılımıyla düzenlenen panelde, erişilebilir festivallere olan ihtiyaç, mevcut uygulama ve eksikler ve birlikte yapılabilecekler konuşuldu. Panel öncesinde, her iki festivalin temsilcilerinin oluşturduğu “Zebra” adlı kısa film seçkisinin gösterimi yapıldı.

3 Şehirde Otizm Dostu Gösterimler Yapıldı

Otizm spektrum bozukluğu yaşayan çocuk ve gençlerin rahat bir şekilde film izleyebilmelerine imkan sağlayan Otizm Dostu Gösterim, 3 şehirde de Festival’in en ilgi çeken bölümleri arasında yer aldı. Orman Çetesi adlı filmin loş bir salonda, ses seviyesi düşük tutularak gerçekleştiği seanslarda seyirciler salonda diledikleri gibi hareket edebildiler.

Canlan Kıpırdan Animasyon Film Atölyesi Eskişehir’deydi!

Canlandırma sanatçısı Işık Dikmen tarafından Eskişehir’de gerçekleşen atölyeye bu yıl 9-12 yaş arasında 12 işitme engelli minik sinemasever katıldı. Çocukların ilk olarak kendilerine verilen malzemelerle hayallerindeki karakterleri ve öykülerini yarattığı atölyede, yarattıkları karakterleri tek tek fotoğraflayıp hareketlendiren çocuklar, stop motion tekniği ile bir araya getirdikleri animasyon filmlerini 3 saatlik atölyenin sonunda birlikte izlediler. Atölye sonunda ortaya çıkan 7 animasyon film ise Festival programında yer alan “Otizm Dostu Gösterim” öncesi sinemaseverlerle buluştu.

Gösterim Sonrası Söyleşilerde Film Ekipleri Seyircilerle Buluştu

Engelsiz Filmler Festivali, programında yer alan filmlerin ekiplerini İstanbul, Eskişehir ve Ankara’da seyircilerle buluşturdu. İşaret dili çevirmeni eşliğinde gerçekleşen söyleşilerde, seyirciler film ekiplerine merak ettikleri soruları sordular, erişilebilirlik uygulamaları üzerine düşüncelerini paylaştılar. İşe Yarar Bir Şey filminin yönetmeni Pelin Esmer, Kelebekler filminin yönetmeni Tolga Karaçelik ve oyuncusu Tuğçe Altuğ, Sofra Sırları filminin yapımcısı Sinan Yabgu Ünal, Yol Kenarı filminin yapımcısı Vildan Erşen ve oyuncusu Tansu Biçer, Kar filminin yönetmeni Emre Erdoğdu ve oyuncuları Ozan Uygun ile Doğaç Yıldız, Hayvan filminin yönetmeni Atasay Koç, Kamyon filminin yönetmeni Canbert Yerguz, Kaset filminin yönetmeni Serkan Fakılı ve Toprak filminin yönetmeni Alican Durbaş Festival boyunca gerçekleşen söyleşilerde seyircilerin sorularını yanıtladılar.

Her sene olduğu gibi bu sene de tüm gösterimlerini ve yan etkinliklerini ücretsiz olarak seyircilere sunan Engelsiz Filmler Festivali altıncı yılında; 8-10 Ekim tarihleri arasında BoğaziçÜniversitesi Sinema Salonu’nda (İstanbul), 12 – 14 Ekim tarihleri arasında Taşbaşı Kültür ve Sanat Merkezi’nde (Eskişehir), 17 – 21 Ekim tarihleri arasında ise Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Goethe-Institut Ankara’da sinemaseverleri ağırladı.

Engelsiz Sinemaya Destek Veren Tüm Kurumlara Teşekkürler

Puruli Kültür Sanat tarafından TC. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenen Engelsiz Filmler Festivali’nin ana destekçisi Açık Toplum Vakfı oldu. Festivalin diğer destekçileri arasında ise Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu, ABD Büyükelçiliği, Avusturya Büyükelçiliği, Avusturya Kültür Ofisi, British Council, Fransız Kültür Merkezi Ankara, Goethe-Institut Ankara, İngiltere Büyükelçiliği ve İrlanda Büyükelçiliği yer aldı.

Festival’in engelsiz mekanlarını BoğaziçÜniversitesi, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi, Çankaya Belediyesi ve Goethe-Institut Ankara sağladı.

Outbox, Portline ve Üniversite Medya Festival’in tanıtım sponsorluğunu yaptılar.

26-45 Yapım, Fil Bilişim, GETEM (Boğaziçi Üniversitesi Görme Engelliler Teknoloji ve Eğitim Laboratuvarı), Moiré Graphics-Video-Sound, Notte Otel, Sesli Betimleme Derneği ve SineBU Festival sponsorları arasında yer aldı.

Kültür sanat etkinliklerine katılımın önündeki engelleri kaldırmayı hedefleyen Engelsiz Filmler Festivali’nin medya sponsorluğunu, Agos, Birgün, Cumhuriyet, Evrensel, Milliyet, Vatan, Altyazı, Ankara Life, Arkapencere, Kültür Sanat Haritası, Milliyet Sanat, Raillife, Ab-ilan.comArtfulliving.com.trBeyazperde.comBianet.orgFilmhafizasi.comGaiaDergi.com, Lavarla.com,Sadibey.comSinemalar.comSinematurk.comYesilgazete.org, Joy FM, Joy Türk ve Radyovizyon üstlendi.

Fige Restoran, Kalender Zebra, Soul Pub ve Varuna Gezgin Festival’e mekan sponsoru olarak destek verdiler.

Partner festivaller Klappe Auf! Kısa Film Festivali ve Oska Bright Film Festivali oldular.

Engelsiz Filmler Festivali hakkında ayrıntılı bilgiye www.engelsizfestival.com adresinden ulaşabilir; Festival’in Facebook, Instagram, Twitter hesaplarından duyuruları takip edebilirsiniz.

Apostle – Bir havarinin günahı ve tanrısı

Son zamanlarda NetFlix’e bağlanmış durumdayız. Genelde bilim kurgu ve fantastik türlerde filmlerine alışmış olduğumuz NetFlix’ten sıkı bir film daha bizleri bekliyor. Bu sefer konu biraz daha büyülü. Filmimizin adı Apostle (Havari).

1905 yılında Londra’da geçen hikayede Thomas Richardson, kardeşinin bir tarikat tarafından kaçırıldığını öğrendiğinde yıllar önce ayrıldığı evine geri döner. Filmde haberi  alırken saç baş karışık halde gördüğümüz Thomas, sonrasında öğreneceğiz ki misyonerlik için gittiği Asya ülkesinde değişik işler yaşamış. Evine döndüğünde kilisesine gider ve rahip kendilerine ulaşan mektubu okur. En sonun da da tarikat kardeşinin salınması için fidye istemektedir ve hareket burada başlar.

Her ne pahasına olursa olsun kardeşinin kurtarmaya kararlı olan Thomas kendisini  Peygamber ilan eden Malcolm’ın liderliğinde yaşayan tarikatın bulunduğu sakin adaya gitmeye karar verir. Thomas, ada topluluğunun içine sızdıkça tahmin ettiğinin daha da ötesinde korkunç bir sırrın ortaya çıkmasına neden olur.

Filmin derinliğe inildikçe gerilim de beraberinde geliyor ve konu kan majisi gibi bir hal alıyor. Ada sakinlerinin üzerinde yaşadığı toprak aslında verimli değildir ve adaya ilk yerleştikleri sırada buldukları bir çeşit doğa cadısı/tanrıçası bu adayı canlı tuttuğunu keşfetmişler ve başlamışlar bu cadıyı beslemeye. Cadı da neyle beslensin? Kan ile tabi. Adada yaşayan herkesten kan alıyor her gece. 

Filmin yönetmen koltuğunda Baskın serisi ve Dehşet Kaseti filmlerinden hatırladığımız Gareth Evans oturuyor. Müzede Bir Gece: Lahitteki Sır filminin Sir Lancelot’u olarak tanıdığımız Dan Stevens’ın Thomas Richardson karakterine hayat verdiği filmin oyuncu kadrosunda Lucy Boynton, Michael Sheen, Bill Milner, Kristine Froseth, Annes Elwy gibi isimler yer alıyor. Görüntü yönetmenliğini Matt Flannery’ın üstlendiği filmin senaryosunda yönetmen Evans’ın imzası bulunuyor.

Filmle ilgili detaylı bilgiyi beyazperde üzerinde bulabilirsiniz. | imdb.com

Komedi Burada: 4. Ankara Uluslararası Komedi Festivali’nin programı belli oldu!

Gezgin Kültür Sanat’ın yapımcılığında gerçekleşen, Türkiye’nin ilk komedi festivali olan ve bu yıl dördüncüsü düzenlenecek olan Ankara Uluslararası Komedi Festivali’nin programı belli oldu! 14-25 Kasım 2018 tarihleri arasında düzenlenecek olan festivalin programı, bol alternatifli ve oldukça eğlendirip güldürecek etkinliklerle dolu.

Sanat yönetmenliğini bu yıl da usta mizah yazarı Vedat Özdemiroğlu’nun üstlendiği festivalin programında tiyatrolar, stand-up gösterileri, atölyeler, müzikaller, çocuk etkinlikleri ve amatör komedyenler için düzenlenen etkinlikler bulunuyor. 4. Ankara Uluslararası Komedi Festivali, Kasım ayında başkent seyircisini güldürmeye hazırlanıyor!

Festival, “Mahşer-i Cümbüş” ile açılıyor!

4. Ankara Komedi Festivali, 14 Kasım Çarşamba akşamı saat 20.00’da doğaçlama tiyatronun öncü ekibi Mahşer-i Cümbüş’le açılışını gerçekleştirecek. Kapanışı ise, 25 Kasım Pazar akşamı saat 20.00’da usta tiyatrocu Haldun Dormen’in yeni oyunu “Küllerin Arasından” ile yapacak.

Etkinliklerinin Nazım Hikmet Kongre ve Sanat Merkezi, Yılmaz Güney Sahnesi, Route Sahne, 6;45 Kaybedenler Kulübü, Gaga Manjero, Baattin Via  ve  CEPA AVM’de düzenleneceği festivalde; Haldun Dormen, Vedat Özdemiroğlu, Alpay Erdem, Cem Davran, Zafer Algöz, Can Yılmaz, Sumru Yavrucuk, Celil Nalçakan, Candaş Tolga Işık,  Ayhan Taş, Burak Satıbol, Ege Kayacan, Ezo Sunal, Hatunlar Stand-up Ekibi ve Suzan Kardeş gibi sevilen isimlerin etkinlikleri yer alacak!

Festivalle ilgili detaylı bilgiye www.ankarakomedifestivali.com.tr adresinden veya etkinliğin Facebook, Instagram ve Twitter sayfalarından ulaşabilirsiniz. Ayrıca etkinlik biletleri Biletix ve Dost Kitabevi Şubelerinde satışta! Etkinliklerin düzenleneceği salonlarda bulunan gişelerden de biletlere ulaşılabilir.

Festivalin dolu dolu programı ise şu şekilde;

Nicolas Cage’in Yeni Gore Filmi “Mandy”

Gore sevenler bu işi bilir. Kan, vahşet iskelet sistemi oradan oraya uçan organların yanında komik bir şey gibi de gelir. Panos Cosmatos sağlam bir film oluşturmuş. Konumuz Mandy. Filmdeki ışıklar zaten kendine hayran bırakıyor. Filme geçelim, konu klasik gibi görünse de adam haklı.

Red ve Mandy, ormandaki küçük bir kulübede sakin bir hayat sürmektedir. Red, ormancıdır ve testere ile ağaçları kesmektedir. Bir ormancıya göre ilginçtir ki sabah iş servisi olarak helikopterde görürüz Cage’i. Nicolas Cage ile Johnny Cage arasında bir seçim yapmayın. İkisi farkı şeyler.

Filmin başlarında Red ve Mandy hayatlarından memnun mıcır mıcır konuşup yatak keyfi yapan bir çift olarak karşımıza çıkıyor. Değişik bir tür LSD hristiyan tarikatı lideri olan Jeremiah Madny’i görür ve kızın hemen kendisine getirilmesini emreder. Yaşamları kabuslardan çıkıp gelen bu tarikat yüzünden altüst olur.

Bu hazcı tarikatın lideri Mandy’i gözüne kestirmiştir ve verdiği emirle tarikat çiftin evine baskın yapar ve Mandy’i kaçırırlar. Gözden alınan organik uyarıcıların da etkisi altında iş değişik hallere gider ve kendilerini hazlara pasifize etmiş bu grup neon ışıklar altında gidip gelir. Jeremiah Mandy’i tamamıyla kendisine istemektedir.

İş kendi evlerinde geçmektedir ve Red bahçede bağlı halde beklemektedir. INRI’nin son açısını ilk acı olarak tadan Red, Mandy’nin yakılmasıyla zıvanadan çıkar ve artık sahne Cage’indir. Adam, kafesten çıkar. Kuş uçar, filmde fazla meme ya da pipi yok. Neon ışıkların hakkını vermişler.

Artık Red’in tek amacı vardır; mutlu hayatlarını darmadağın eden bu korkunç tarikat ve onların hasta ruhlu liderini yakalamak ve hayatının aşkına yaptıkları korkunç şeylerin bedelini hayatlarıyla ödetmektir.

Panos Cosmatos’un yönetmenliğini üstlendiği filmde Red karakterini Nicolas Cage canlandırıyor. Mandy karakterine ise Andrea Riseborough’un hayat verdiği filmin oyuncu kadrosunda Linus Roache, Bill Duke ve Richard Brake gibi isimler de yer alıyor. David Lynch ve Mulholland Çıkmazı gibi bir köşeye geçmeye aday bu filmi izleyin derim.

| imdb linki için | beyazperde üzerinden bazı alıntılar yapılmıştır. | Kaynak |

Audra Auclair’den Manardana Greta’ya: Ressam Emilia Yaman ile röportaj

“Küçük bir çocukken annem bana şöyle demişti; eğer asker olursan general olacaksın, rahip olursan papalığa yükseleceksin. Ama ben ressam oldum ve Picasso olarak kaldım” Picasso’nun bu sözü ilk duyduğum günden beri aklımdadır. Annesinin dediklerinin aksine ne general oldu ne de papa. Picasso tarihimize 20. yüzyıl sanatının en bilinen isimlerinden biri olarak adını yazdırdı. Horatius da “Resim sözleri olmayan bir şiirdir” derken resmi, şiiri ve aslında sanatı övmekteydi.

Sanatın hangi dalı olursa olsun mutlak saygı uyandırmalı insanda. Ben de Emilia adında ülkemizde yaşayan yarı Finli yarı Türk bir ressam ile tanışma şerefine eriştim. Siz Gaia okuyucularına ise Emilia’yı takdim etmekten dolayı gurur duyarım.

***

Merhaba Sevgili Emilia, okurlarımızın sizi daha iyi tanıyabilmesi için bize kendinizden bahsedebilir misiniz lütfen?

Merhaba. Tabii memnuniyetle. Bir Fin ve Türkün, bir yaz günü başlayan aşklarının ilk meyvesiyim. İki de kardeşim var.

Sokaklarını eski bir uygarlığın kalıntılarının süslediği antik liman kenti Side’de, sevgi dolu insanların sıcak gülümsemeleri arasında koşarak büyüdüm.

İlk ve ortaokulu Side’de, liseyi de Manavgat’ta okudum. Balıkesir Üniversitesi Turizm ve Otelcilik Yüksek Okulunda Konaklama İşletmeciliği’ni bir okul yılı sonunda bıraktım.

Şu an Akdeniz Üniversitesi’nde Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde 3. Sınıf öğrencisiyim.

Her insanın mutlaka bir başlangıcı vardır. Sizin resme olan ilginiz ne zaman ve nasıl başladı peki?

Elim kalem tuttuğundan beri resim çiziyorum ve kendimi bildim bileli resim çizmek hayatımın bir parçası olmuştur. Gerek sıkıldığımda zamanımı geçirmek için olsun, gerek yalnız kalmak istediğimde kaçış kapısı. Kısaca kendimi özgürce ifade edebildiğim oyun alanımdı.

Dört yıl öncesine kadar okuldaki resim dersleri dışında, güzel sanatlar okumadım, resim üzerine herhangi bir ders almadım. Akdeniz Üniversitesi’nin Güzel Sanatlar Fakültesi’nin yetenek sınavlarına hazırlanmak için belediyenin resim kursuna katıldım.

Kendimi ilk kez burada şanslı hissetmeye başladım, bir daha asla o atölyede bana eğitim veren öğretmen kadar ilgili ve öğretmeye hevesli bir öğretmen bulabileceğimi düşünmüyorum ve şu an geldiğim noktayı onun sözlerine borçluyum. Bana “anatomi çalış, renklerle oynuyorum ben diyenlerden olma” dediği günden beri çizgilerimi geliştirmeye odaklıyım. 15 hafta kadar beraber çalıştık. Gecem gündüzüm resim çizmek olmuştu, arkadaşlarımla dışarı kahve içmeye çıkıyorsak da o defter yanımızdan ayrılmaz kalem elimizden düşmezdi. Yeter artık çizmek istemiyorum dediğim bir an hatırlamıyorum.

Bu derslere kadar insan çizmekten haz etmezdim, küçük karalamalar, şirin hayvanlar, çiçek böcek çizmesi daha tatlı gelirdi. İnsan anatomisinin eğlencesiyle tanışınca ilgi alanım ve doğal olarak kendimi ifade ediş, fikirlerimi kâğıda aktarış şeklim değişti.

Tabi okuduğum bölümden de anlaşıldığı gibi, yetenek sınavında başarısız oldum. Bundan dolayı da hocamın karşısına çıkmaya yüzüm olmadı. Hevesim de bir ince kırıldı ama resim çizmeyi hiçbir zaman bırakmadım. Cesaretimi toparlayıp yeni bir yol bulana kadar kendimi rahat hissettiğim bir başka alan olan yabancı dillere yöneldim ve bunu resimle birleştirebilmenin bir yol aramaya başladım.

Resim çizmek sizin için ne ifade ediyor? Temel bir hayat ihtiyacı diyebilir miyiz?

Nefes almakla neredeyse aynı, farkında olmadan otomatik olarak çizmeye devam ediyorum diyebilirim.

Resim çizmek beni ben yapan, yokluğunda ben kimim diye sordurtan şeylerden biri. Kelimelerle ulaşamadığım insanlarla iletişim aracım, kendimi ifade ediş biçimim.

Çalışmalarınız neler peki?

Genel olarak çalışma diye adlandırabileceğim ne var dersek;

Ara ara gelen portre istekleri. Pek sevdiğimi söyleyemem. Portrede kendimi ifade edebileceğim esnekliği göremiyorum ve kendi duygularımı işleyemediğim resimleri benim çalışmam olarak adlandıramıyorum.

Üniversitemin ilk yılında güzel sanatlara ilgili olan bir öğretmenimizin isteği ve desteği ile fakülte içerisinde küçük bir resim atölyesi kurduk, tabi uygulamalı dersler veren bir fakülte olmadığı için dönem sonunda atölyeye son verilmesi uygun görüldü.

İkinci yılımda, edebiyata, yabancı dillere ve sanata yönelik bir öğrenci topluluğu kurduk(Edebiyat ve Dil-Kültür Topluluğu). 3 farklı dilde yabancı dil dersleri verdik, ses ve edebiyatı tekrar seyirci ile bir araya getirmek için Edebiyat Kapışmasını (Poetry Slam) ilk kez Türkçe yaptık, kendini gizleyen çizerleri de hala arıyoruz.

Biraz da esinlendiklerinizden bahsedebilir misiniz?

Hisler… İnsanların, doğa olaylarının, kokuların hissettirdiği her şey. Bende güçlü duygular oluşmasına neden olan her şey resim çizme isteğimi besliyor. Audra Auclair’in renkleri ve kızları, Manardana Greta’nın ilahi çizgileri, kendimi daha fazla geliştirmek istememe neden oluyor.

İnsan açgözlü bir varlık, sürekli daha fazlasını ister ve her alanda gelişmek için bu duygunun gerekli olduğuna inanıyorum. Özellikle de görsel sanatlarda, çünkü düzenli çalışmadıkça gelişemeyiz.

Sanatı ve sanatçıyı nasıl tanımlarsınız?

Sanatın kelime anlamı ne kadar insanın hislerini katarak yarattığı eser olsa da, bir sanatçının gözünden dünyanın tamamı sanat olarak görünüyordur. Gün batımının renkleri, denizdeki dalga, kuş sesleri, hepsi doğada meydana gelen eşsiz sanat eserleri.

Ben de sanatı deniz sanatçıyı da çılgın bir denizci olarak görüyorum. Bir kere rüzgarı yakaladığında, arkasına bakmadan bütün okyanusu keşfetmeye hazır bir denizci diyelim.

İleride resimle ilgili gelmek istediğiniz nokta neresidir?

Lisans programımı tamamladıktan sonra, yüksek lisansımı Çocuk Edebiyatı üzerine yapmak istiyorum ki hayalini kurduğum resimli çocuk kitabı yazar-çizerliğini içim rahat bir şekilde yapabileyim. Günümüzde toplumun şu anki hali için çok şikâyet ediyoruz, öyle konuşup halimize sitem etmek yerine istediğim dünyayı görebilmek için bir adım atmak istiyorum. Değişim temelden başlar, işte bu yüzden çocuk edebiyatı.

Çoğu sanat dalında olduğu gibi ressamlar için de motivasyon önemli bir nokta. Çalışırken sizi motive eden şeyler nelerdir?

Belli bir hedefim var ve buna ulaşmak için çalışıyorum ama beni özellikle motive eden bir şey var mı cevap vermesi zor.

Etrafımdaki insanların tepkileri beni mutlu etse de bu tepkilerin yokluğunda hala resim çizmeye devam ederdim düşüncesi zihnimde dolaşmaya devam edeceği için buna motivasyon denir mi bilmiyorum.

Belki “daha fazlası olabilir mi?” sorusunu “artık daha fazlası olur mu diye sormak istemiyorum, çünkü olduğunu görüyorum” cümlesine çevirmek sayılabilir.

Bazı zamanlarda ilhamla ilgili zorlanmalar yaşandığını birçok sanatçıdan duymuştuk. Sizin de bu tür zorlanmalar yaşadığınız oluyor mu?

İlham öyle durduk yere gelmez zaten, zihninizi beslemeniz gerek. Sevdiğiniz, mutlu veya huzurlu hissettiğiniz, sizi heyecanlandıran her şey ilham dediğimiz kavramı besler. Zorlandığımız an da gelen ilhamı, yani fikirleri o kâğıda aktarmak ve üzerinde çalıştığın parça seni zorluyorsa doğru yoldasındır, çünkü kolay olan hiçbir şey seni geliştirmez. Çok mu zorlandım? Arkama yaslanır, derin bir nefes alır, biraz düşünüp sakinleştikten sonra da devam ederim.

Ama bazı zamanlarda da insanların dinlenmesi gerek. Resim hem zihnen hem de bedenen yoran bir alan, düşünün saatlerce aynı yerdesiniz ve aklınız sürekli aktif, vücudunuzun haliyle dinlenmeye ihtiyacı olacaktır.

Bulunduğunuz yerden baktığınızda ülkemizde resmin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Sosyal medyanın bugün ulaştığı nokta sayesinde yalnızca resmin değil bütün sanat alanlarının geleceği bir yıldız kadar parlak görünüyor. Karşılaşılacak engelleri aşmaya hevesli, kendilerini geliştirmeyi hedef edinmiş birçok sanatçı ve bu sanatçıları desteklemeye istekli sanatseverler var.

Resimlerin insan üzerindeki etkisi sizce nasıldır?

Görmeyi bilmeyen insanların gözüne resim renkli ve güzel bir duvar süsü olarak görünür. Bakmayı bilen ve gören insanın ruhuna dokunur. Sanatçının işlediği duyguları, izleyen kişi de hisseder.

Son olarak hayata dair temel felsefeniz nedir?

Mutluluk da mutsuzluk da birer seçimdir, ayağın takılıp düştüğünde yattığın yerde kalıp ağlamak, takıldığın taşı suçlamak da umursamadan kalkıp devam etmek de öyle.

Sizi tanımak oldukça keyifliydi. Gaia Dergi adına teşekkür ederim vakit ayırdığınız için Sevgili Emilia.

Rica ederim ne demek asıl ben teşekkür ederim, tüm Gaia Dergi okuyucularına da sevgilerimi sunarım.

(Emilia’nın çizimlerini ; https://www.instagram.com/nekoseptic/ hesabından takip edebilirsiniz. )