Ana Sayfa Blog Sayfa 136

I think we are alone now – Post Apokaliptik Duygusuz Yaşam?

Adam düzenli ve çalışkan. Kendini bir şekilde meşgul tutmayı başarmış? Kasabada sessizlik hakim. Nasıl olduğunu bilemediğimiz bir şekilde insanlar ölmüş, evlerin içinde çürümesin diye Del, evleri düzenli olarak temizliyor ve kaos’a aheng getiriyor termodinamik ile. Konu derin ve bazı yerleri arsız. Bakalım.

Olaylara objektif bakamayan duyularım, konu post apokaliptik olunca fantazi dünyası çalışıyor ve Fenerbahçe-Galatasaray derbisini izleyen adama bağlıyorum. Olum o yapılır mı! Vursana bir tane, git şuradan bunu al, sana bu lazım olacak gibi filmi yaşıyorum. Hem de filmde karşı cins varsa, fantezilerin renkleri değişiyor. Tabi ki bunlar hep kalp şeklinde olan minnoş işler, emojiler. Medeniyet yıkılmış olsa da, bizler hala medeniyiz. Eril, üst gücün egemenliğine boyun eğmiş olan insanlık, özellikle de kadınların dik çıkışlarının da etkisini görüyoruz filmde ve alkolün dozu arttıkça işler ikinci çakraya doğru değişmeye başlıyor. Olabilir, dünyada yalnızlık var, insanlık hali, hepimizin ihtiyaçları var iki medeni insan anlaşmış, kızlı erkekli takılıyorlar …

Neyse ki top kale direğinden dönüyor! Kod adı kılıç balığındaki sahnede kalan Türkiye gençliği az kalsın yeni bir an ve hafıza geliştiriyordu ki yönetmen abimiz buna izin vermedi. Anı tekrar yaşamak için veriyorum, hazır olun gençler. Bu işler böyle, hep spiritüel ezoterik konuşacak halimiz yok! Toprak elementinden bir kap içindeyiz ve vücudumuzda dolaşan bayağı sular var. Haydi bakalım filme.

Kod adı kılıç balığı ve fantezi dünyamızı sınırladıktan sonra birazcık daha adam ve kız üzerinde duralım. Kızımız dünyada kalanların toplandığı yer olan Kalifornia’dan kaçıyor. Kalifornia’da işler aynı equilibrium/isyan filmindeki gibi. Orada günlük hap veriyorlardı duygular için burada işler daha gelişmiş direk omurilikten veriyorlar küsküyü, çicek gibi oluyorsun. Direk kalp haline geliyorsun. Duyguları alınmış bir topluluk görüyoruz sonunda. Kız da buradan kaçıyor tabi ki saadet için. Böyle bir saadeti başında istemeyen asosyal kitap kurdu ve düzen manyağı Del, sonrasında kızı istiyor ve kurtarmaya gidiyor. Cücemizde hafiften pasif agresif bir kişilik var bu agresifliği cinsellikte de yaşamıyor, kim bilir filmin başından sonuna göremediğimiz yerlerinde neler yapıyordu? Necro mu acaba pislik adam? En iyisi izleyelim, güzel bir film.

Reed Morano’nun yönetmen koltuğunda oturduğu filmin senaryosunu Mike Makowsky kaleme alıyor. Game of Thrones dizisinin Tyrion Lannister’ı Peter Dinklage ile Elle Fanning’in başrolü paylaştığı filmin oyuncu kadrosunda ayrıca Charlotte Gainsbourg ve Paul Giamatti yer alıyor. Görüntü yönetmenliğini Reed Morano’nun üstlendiği filmin müzikleri ise Adam Taylor’a ait.

 

| I think we are alone now imdb linki için lütfen tıklayınız. | 

Hayatta kalmak için yardım bekleyen birine yardım eder misiniz?

0

Türkiye’de 26 bin hasta hayata tutunmak için organ bağışı bekliyor. Fakat birçok aile, hayatını kaybeden yakınlarının organ bağışına izin vermiyor. Toplum olarak organ bağışı bekleyenlere karşı cevapsız kaldığımızı, onları zaman zaman görmezden geldiğimizi etkileyici ve dikkat çekici bir şekilde anlatmak, herkesi öz eleştiri yapmaya davet etmek amacıyla Novartis İlaç ve Organ Nakli Koordinatörleri Derneği (ONKOD) işbirliği ile “Hayat Kurtaran İzin” kampanyası hayata geçirildi. Flashmob tekniğini kullanılarak dikkat çekici ve akılda kalıcı bir kampanya filmine imza atıldı. Filmde, “Hayat Kurtaran İzin” sloganıyla, ailelerin bir izinle birçok hayatı kurtarabileceğinin altı çiziliyor.

Filmde, bir kafede aniden kalp krizi geçiren birine hiç kimsenin yardım etmemesine gelen tepkiler gizli kameralarla kayıt altına alındı. “Hayata tutunmak için yardım bekleyen birine, kimsenin yardım etmemesi ne kadar garip değil mi? Peki o zaman, Türkiye’de hayatta kalmak için organ bekleyen 26.000 hastaya neden yardım etmiyoruz?” sorusuyla herkes bu konuda düşünmeye davet edildi.  Bu sayede görmezden gelinen binlerce organ bağışı bekleyen hastaya dikkat çekilmesi hedeflendi.

Organ bağışı bekleyen binlerce hastaya umut olunması amacıyla başta sosyal medya kanalları olmak üzere birçok farklı mecra etkin bir şekilde kullanıldı.

Bilinçaltı “istiyorum” kelimesini neden sevmez?

Bilinçaltı deyince aklınıza ilk gelen nedir? Onu daha iyi tanıyıp anlamanıza yardımcı olmaya çalışacağım. Zihninizde 4 duvarı ve 7 katı olan bir yer düşünün. Bir duvar ruhun tekamülünden getirdiği her türlü bilgiyi alıp tutar, diğeri Adem ve Havva’dan bugüne kadar tüm ata kayıtlarını ve hikayelerini barındırır. Bir diğer duvar anne rahminden bugüne her saniye beş duyu ile alınan 70 milyon verinin en az iki bin tanesini biriktirir. Diğer duvar ise tüm bu bilgilerin ve kaderi noktaların ışığında geleceğin verilerini tutar. Halihazırda dikeyde ve yatayda 7 katı olan bu yapının bazı katmanlarının bilgisine ulaşabiliyoruz.

Tüm bu yapının muhteşem bir işletim sistemi vardır. Bilinçaltı hiç durmadan çalışır ve çalışırken de evrensel yasaların en temel ikisini baz alır. Bunlar Hak Yasası ve Sorumluluk Yasasıdır. Baz aldığı yasaları da eylemden ölçer. Şimdi bu ne demek derseniz, hemen anlatayım; taleplerimiz ve isteklerimizin içinde Hak ve Sorumluluk Yasası’nın olması gerekir.

“İstiyorum” kelimesinin eylem içeriğinden bahsedersek; örneğin bir kişiden bir bardak su istediğinizi düşünelim. İsteyerek karşı tarafı harekete geçirirsiniz. Suyu getirirse içersiniz, getirmezse ne yapacağınıza bakarsınız. Yani istiyorum derken hareketi ve sorumluluğu dışarıya bırakırsınız. Böylece Sorumluluk Yasası boşa düşmüş olur.

“İstiyorum” kelimesinin eylem içeriği “isteye durmak”tır. “Huzur istiyorum” talebi “Huzur isteye duruyorum” açılımına sahiptir. Durmak Hak Yasasına uygun değildir. Taleple ilgili durmak, harekette olmamak Hak Yasasını boşa düşürür. Evrensel sistem / ilahi düzenden “istemek” kelimesi ile talep ettiğimiz her şey, yasalar gereği sadece eylemine cevap bulur. Yani, “Zengin / huzurlu / sağlıklı olmak istiyorum.” “Zengin / huzurlu / sağlıklı olmak isteye duruyorum.” açılımında eylem “durmak”tır. Böylece zengin olmak konusunda durma talep etmiş gibi oluruz ve zengin olmanın önünde kocaman bir engelimiz olur.

Bilinçaltı ile birlikte hareket etmek, hayallerin ve niyetlerin gerçekleşmesi için taleplerinizden “istiyorum” kelimesini çıkarmanızı tavsiye ediyorum. Onun yerine şimdiki zaman eki olan “–yor” kullanabilirsiniz. “Zengin / huzurlu / sağlıklı oluyorum” gibi… Sahiplik ilkesini hayata geçirebilirsiniz; “Ben zengin / huzurlu / sağlıklı oluyorum”.

Çeşitli deneylerle tespit edilen ortak bilinç kelimeleri ve cümleleri vardır. Bunlardan birisi olan “Niyet ediyorum.” cümlesi dünyadaki tüm dillerde aynı frekansı verir. Bildiğiniz gibi bütün dinlerde ibadetler niyetle başlar. Niyet etmek giriş, gelişme ve sonuç barındırır. Hak ve Sorumluluk Yasasını barındırır. “Zengin / huzurlu / sağlıklı olmaya niyet ediyorum” dediğimiz zaman açılımı “Zengin / huzurlu / sağlıklı olmak için Hak ve Sorumluluk Yasalarına uyuyorum.” olmaktadır. Kişiyi harekete geçirir ve Hak Yasasının izin verdiği ölçüde niyeti ile buluşma alanı oluşturur.

Her sözün bir matematiği vardır. Onun dili ile konuştuğumuzda bilinçaltı aklımızla birlikte çalışır ve niyetlerimizi gerçekleştirmek üzere harekete geçer. Birlikte ve organize bir şekilde çalışmak yaşam kalitemizi artırır.

Bizi biz yapan parçalardan birisi de bilinçaltıdır. Onun dilini öğrenerek, işletim sistemini ve matematiğini bilerek niyetlerimizi ve hayallerimizi gerçekleştirebiliriz. Önemli bir yeri olduğunu vurgulamakla birlikte niyetlerin gerçekleşmesinin önündeki tek faktör “istiyorum” kelimesi değildir elbette. Yaşayarak öğrendik ki küçük değişimler beklentinin ötesinde büyük etkilere yol açabilir. Kendiniz ve yaşamınız için bu önerimi deneyerek niyetlerinize küçük bir adım atmakla işe başlayabilirsiniz.

Güzel ve anlamlı hikayeler yaşamanıza niyet ediyorum.

Sevgilerimle,

Hazırlayan: Ebru Demirhan

Kasımda izlenecek 10 film

Fantastik Canavarlar, Bohemian Rhapsody, The Grinch ve Van Gogh için hazırlanın, Larushka Ivan-Zadeh bu ay izlenecek filmleri yazdı.

Fantastik Canavarlar: Grindelwald’ın Suçları

Sonunda Hogwarts’a döndük! En azından gişe rekorları kıran, J.K. Rowling’in büyücü dünyasında geçen – serinin ikinci Fantastik Canavarlar filmi- onuncu filmin fragmanında gösterilen bu. Harry Potter’ın okuluna ne olacağına dair bir anlık bakışa rağmen karanlıkla, canavarlarla ve ahlaki çatışmayla dolu olan macerada gerçek çocuklar çoğunlukla yok. Daha sonraki bir tarihte geçen Potter filmlerinin aksine, Canavarlar serisinin artan heyecanıyla hikayenin ne olacağını biz muggle’lar (ya da büyücü dünyasından olmayanların Amerika’da bilindiği adıyla ‘no-maj’lar) önceden bilmiyoruz. Bunu sizin için önceden söylemeyeceğiz ancak bu hikayenin Newt Scamander’in (Eddie Redmayne) ve daha genç Dumbledore’un (Jude Law) karanlık ve güçlü büyücü Gellert Grindelwald’ı (Johnny Depp) durdurmaya ve öldürmeye çalışmalarının etrafında geliştiğini söyleyebiliriz. Amerika’da 16 Kasım’da gösterime girecek.

Bohemian Rhapsody

Sacha Baron Cohen, Ben Whishaw ve hatta Daniel Radcliffe (bu bir büyü gibi…?) Freddie Mercury’yi canlandırmak için kadrajdaydı ama elbette hiçbiri sonuncu seçim olan Rami Malek’in esrarengiz dönüşümüyle aşık atamadı. Televizyonun Mr. Robot’unun yıldızı için “Rolü kendisinin yapıyor,” diye yazıyor BBC’nin film eleştirmeni Nicholas Barber. Malek, sahte dişleri, 1991’de Aids kaynaklı zatüreden ölen gösterişli Queen’in solisti gibi başarıyla kasıla kasıla yürümek için takıyor. Tutucu bir biçimde değerlendirilmiş bu biyografik film bunu tartışmak yerine İngiliz rock grubunun oluşumunu ve 1985’teki ortalığı yıkıp geçen Live Aid performanslarına kadar yükselişini konu ediniyor. Fragman Mercury’nin homoseksüelliğinin ve Aids teşhisinin üstünü kapattığı için ser eleştriler çekti. Esas yönetmeni Bryan Singer’in cinsel taciz üzerine suçlanınca kendisiyle çalışılmaktan vazgeçildi. Kendisi Dexter Fletcher ile değiştirildi. Film, neredeyse efsanevi öznesi kadar tartışmalı. Film vizyona 1 Kasım’da Avustralya’da, Arjantin’de, Bangladeş’te, Brezilya’da, Kolombiya’da, Çek Cumhuriyeti’nde, Danimarka’da, Yunanistan’da, Hong Kong’da, Macaristan’da, İsrail’de, Hollanda’da, Portekiz’de, Rusya’da, Singapur’da ve Slovakya’da giriyor. 2 Kasım’daysa Bulgaristan’da, Kanada’da, Estonya’da, Finlandiya’da, Litvanya’da, Meksika’da, Norveç’te, Nepal’de, Polonya’da, Romanya’da ve Amerika’da gösterime giriyor. 7 Kasım’da Filipinler’de, 9 Kasım’da Japonya’da ve 29 Kasım’da İtalya’da gösterime girecek.

Kız

15 yaşındaki Lara bir balerin olmayı hayal eder, ancak çoğu kişiden daha çetin bir zorlukla yüzleşir. Seçkin Belçikalı akademideki klasik eğitiminin gerektirdiği genel kan, ter ve gözyaşının yanı sıra Lara eş zamanlı olarak cinsiyet değişimine hazırlanmaktadır – kendisi bir oğlanın bedeninde doğmuştur. Bu yılın Cannes Film Festivali’nde Queer Palm ödülünü kazandı ve orada bir sansasyon oldu. Film eleştirisi sitesi Rotten Tomatoes’ta yüzde yüz “taze” oyu almasıyla övünen Lucas Dhont’un bireysel oluşum draması harikulade inanılır. Acı verici derecede içten. En büyük savaşının aynayla (çok fazla cesur çıplaklık var) olmasından ve anti-trans önyargılarından ziyade (okuldaki birkaç yaralayıcı an bir yana) Lara’nın çatışmaları çoğunlukla içselleştirilmiş. Genç aktör / dansçı Victor Polster, Lara olarak büyüleyici. Erkek olarak doğmuş ve kendisini erkek olarak tanımlayan bir başka bireyin bir transeksüel birey olarak rol almasını onaylayın veya onaylamayın, bu bir yıldızın performansı. 1 Kasım’da Hollanda’da, 2 Kasım’da Norveç’te, 15 Kasım’da Macaristan’da, 16 Kasım’da Amerika’da ve 22 Kasım’da Yunanistan’da vizyona girecek.

Dullar

Bu soygun geriliminin heyecanla beklendiğini söylemek az olur. Nefes kesici bir biçimde hayal kırıklığına uğratmıyor. 12 Yıllık Esaret’in yönetmeni Steve McQueen’in 5 yıldan sonraki ilk filmi Dullar. Kendisi en iyi film Oscar’ını kazanan ilk siyahi film yapımcısı. Bu sizin için yeterli değilse, kendisi bu filmi (Lynda La Plante’nin 1983’teki bir İngiliz televizyon dizisine dayanan) Kayıp Kız’ın yazarı Gillian Flynn ile birlikte yazdı. Kadın çoğunluklu, etnik olarak çeşitli ve yetenekle dolu bir kadro (Cynthia Erivo, Elizabeth Debicki and Daniel Kaluuya) ve daha yaşlı, tecrübeli bir kadro (Liam Neeson, Jacki Weaver, Robert Duvall) oluşturarak zamanının ruhunun öncüsü haline geldi. Her zaman çekici olan Viola Davis, suçlu kocaları iş üzerinde öldürülen bir kadın çetesini yönetiyor. Kadınlar kocalarının bıraktığı soyguna devam etme kararı veriyor. “Eğlenceli demeli miyiz? Kendimizi kaptırmayalım” diyor Time Out’taki Joshua Rothkopf , IndieWire’ın Eric Kohn’u ise “McQueen ırk ve cinsiyet üzerine katmerli bir birinci sınıf inceleme yapmış”. 12 Yıllık Esaret ve Açlık gibilerini cezalandırdıktan sonra bu McQueen’in bugüne kadarki tüm gücüyle eğlendirdiği eseri. 6 Kasım’da İngiltere’de, 15 Kasım’da Arjantin’de, Çek Cumhuriyeti’nde, İtalya’da, Portekiz’de ve Türkiye’de, 16 Kasım’da Bulgaristan’da, Litvanya’da, Norveç’te, Polonya’da, İsveç’te, Amerika’da ve Güney Afrika’da, 22 Kasım’da Avustralya’da, Almanya’da, Danimarka’da Yunanistan’da, Macaristan’da, Hollanda’da ve Rusya’da, 23 Kasım’da Romanya’da, 28 Kasım’da Fransa’da 29 Kasım’da Brezilya’da 30 Kasım’da İspanya’da gösterime girecek.

Grinch

Dr. Seuss’un 1957’de yayınladığı saçma resim kitabı Grinch Noel’i Nasıl Çaldı! Amerika’da oldukça sevilen bir klasik. Ancak dünyanın geri kalanı, Grinch ile muthemelen 2000’de gişe rekorları kıran, Jim Carrey’in Noel Baba’nın çuvalı kadar dehşet verici, bezelye rengi makyajının altında boğulduğu filmde tanıştı. Şükürler olsun ki teknoloji o zamandan beri biraz ilerledi ve bu üçüncü ekran adaptasyonu (ayrıca 1966 yapımı Boris Karloff tarafından anlatılan bir kült televizyon filmi var) yeni ve heyecan verici bir 3D, sanatın CG animasyonu hali. Umut verici bir biçimde size Despicable Me, Sing ve The Secret Life of Pets’in yapımcıları tarafından sunuluyor. Bu sefer Dr. Strange ve Sherlock’un yıldızı Benedict Cumberbatch, herkesin eğlencesini bozmaya ve Noel’ini çalmaya karar kılmış kıllı, korkunç, huysuz yeşil anti-kahramanı seslendiren kişi. Bütün üçkağıtçılar için bir hediye. 8 Kasım’da Brezilya’da, Çek Cumhuriyeti’nde, Lübnan’da ve Slovakya’da, 9 Kasım’da Birleşik Krallık’ta, Noveç’te, İsveç’te, Amerika ve Viyetnam’da, 22 Kasım’da Arjantin ve Portekiz’de, 23 Kasım’da Bulgaristan ve Romanya’da, 28 Kasım’da Fransa’da, 29 Kasım’da Avustralya’da, Kolombiya’da, Almanya’da, Danimarka’da, İtalya’da, Hollanda’da, Yeni Zelanda’da ve Singapur’da, 30 Kasım’da İspanya’da, Litvanya’da ve Polonya’da gösterime girecek.

Ingmar Bergman’ı Aramak

Doğum gününüz kutlu olsun Bay Bergman! Doğumunun 100. yılını (89 yaşında öldü) kutlamak için Alman yönetmen Margarethe von Trotta, efsanevi İsveç yönetmeninin sanatını, hayatını ve mirasını analiz eden bu belgeseli yaptı. Bergman şimdiye kadar ki en nüfuzlu ve en iyi film yapımcılarından sayılıyor. En büyük eserlerinin tümü tartışıldı: Yedinci Mühür, Yaban Çilekleri, Bir Evlilikten Manzaralar, Fanny ve Alexander ve diğerleri. Ama aynı zamanda Olivier Assayas, Ruben Ostlund, Mia Hansen-Love ile Bergman’ın ilham perisi ve eski sevgilisi Liv Ulmann gibilerinin taze röportajlarının yanı sıra nadir ve büyüleyici arşiv metrajından bir şölen var. “Bergman’ı Aramak büyük ölçüde geleneksel biyografik yapıdan vazgeçiyor ve izleyiciden daha önceden bilgisinin veya ilgisinin bir ölçüde olduğunu varsayıyor” diye uyarıyor Alan Hunter ScreenDaily’de. Ama “sinemaseverler için izlenmesi gerekli”. 2 Kasım’da Estonya’da ve Amerika’da gösterime girecek.

Dükkan Hırsızları

“Film yapımcısı Hirokazu Kore-eda, kariyeri boyunca aile ilişkileri ile (özellikle baba oğul arasındaki bağ ile) sanki Japon toplumunun ruhunu çözecek anahtarı elinde tutuyormuşçasına ilgilendi. Ve belki de tutuyorlardır” diye yazıyor Deborah Young, The Hollywood Reporter’daki eleştirisinde. Esas adı‘Manbiki Kazoku’ (Japoncası “Dükkan Hırsızı Aile”) olan Dükkan Hırsızları, Kore-eda’nın gözde meşguliyetine dönüşünü görüyor. Birlikte dükkan soyan aile birlikte kalır. Bu filmdeki hem konaklamayı hem de ganimeti zorla paylaşan yoksul grubun su üstünde kalabilmesi adına için geçici çözüm bu. Bir gün aralarına hırpalanmış ve açlıktan ölen bir kız üye olarak kabul edildiğinde işler daha da zorlaşıyor. Bu yıl Cannes Film Festivali’nde Palme d’Or ödülünü kazanan Kore-eda daha önce Jüri Ödülü’nü 2013’te Babasının Oğlu’yla kazandı. Dükkan Hırsızları tipik olarak göze çarpmayan, alçakgönüllülükle orantılanmış ve düşünceli hızda (film eleştirmenleri yavaş diyor) ilerleyen bir sunum. Kesin olmayan konusuz hikayesi, sabırlı seyircilere sıcak ve hassas bir insanlıktan oluşan zenginliğin karşılığını verecek. 8 Kasım’da Rusya’da, 15 Kasım’da Avustralya’da, 22 Kasım’da Portekiz’de, 23 Kasım’da Birleşik Krallık’ta ve Amerika’da gösterime girecek.

Rüzgarın Öteki Tarafı

Orson Welles’in yeni filmi? Tam olarak sayılmaz. Welles’in neredeyse bütün filmleri görünüşte sıkıntılı prodüksüyonlar ancak hiçbiri 1970’te çekmeye başladığı ve 1976’da bitirdiği bu Hollywood hicvinden daha fazla değil. 1979’a kadar sadece 40 dakikasını düzenlemişti. Bu da kaba bir baskıda ve öldüğünde 10 saatlik düzenlenmemiş metrajda vardı. Sonunda ölüm sonrası galasını Netflix aracılığıya 31 Ağustos 2018’de Venedik Film Festivali’nde elde etti. Deneysel olarak sahte belgesel stilinde çekilen film, efsanevi ve yükselmeye meyilli bir film yönetmeninin (John Huston – Welles kendisi bu karakteri canlandırmayı düşündüyse de) geri dönüş şaheserini tamamlamakta sıkıntı çekmesine odaklanıyor. Aslen Welles’in eski arkadaşı Ernest Hemingway’in intiharından ilham aldı. Zamanının ürünü olan bu “baş döndürücü”, “büyüleyici” ve “müsrif” film, “Welles’in en büyük bitmemiş projelerinden biri” diye yazıyor rogerebert.com’dan Glenn Kenny. Yine de “bu montajı izlerken Welles’in yaşamında kendisi tarafından bitmemiş bir şekilde bırakılmasının kasti olduğunu fark ettim. ”2 Kasım’da Netflix’te, sınırlı sayıda tiyatral bir biçimde yayınlanacak.

Sonsuzluğun Eşiğinde

Kendi kulağını kesmesi neredeyse sarmal art izlenimci şaheserleri kadar ünlü olan Vincent van Gogh’un hayatını konu alan göze çarpıcı film kıtlığı yok. Ancak bu bir sınıf ayrı. Bu yılın Venedik Film Festivali’ndeki galada övgü dolu yorumlar aldı. Kendisi de bir ressam olan Julian Shnabel tarafından zekice yönetildi. Yönetmenin 2007 yılındaki Oscar adayı şaheseri Kelebek ve Dalgıç, kilitlenme sendromu olan bir adamın üstün bir tasviriydi. Burada Schnabel Van Gogh’un küçük bir Fransız kasabası olan Arles’teki son günlerini nadir ve parlak bir yoğunlukla yakalıyor. 63 yaşındaki Willem Dafoe’ya Van Gogh (kendisi öldüğünde sadece 37 yaşındaydı) rolünü vermekte haklı olduğunu kanıtlıyor. Variety’den Owen Gleiberman “Willem Dafoe İsa’dan bu yana en büyük rolüne sahip” diye yazıyor. “Filmi izlemesi sadece güzel değil, aslında Van Gogh hakkında yeni fikirler ileri sürüyor.” diyor rogerebert.com’dan Glenn Kenny. 15 Kasım’da Hong Kong’da ve 16 Kasım’da Amerika’da gösterime girecek.

Örümcek Ağındaki Kız

Gerçekten oldukça karmaşık bir ağ… Bu çok satan “Ejderha Dövmeli Kız” ile başlayan “Milenyum” gerilim kitaplarının beşinci film uyarlaması. Başrolünde Noomi Rapace’in olduğu İsveç film üçlemesi ve David Fincher’in yönettiği Rooney Mara ve Daniel Craig’li bir Amerikan yapımı vardı zaten. Ancak Örümcek Ağı serideki dördüncü kitaba dayanıyor. Bu kitap esas yazar Stieg Larsson (kendisi 2004’te öldü) tarafından yazılmayan ilk kitap. İngilizce konuşan, tümü yeni oyunculardan oluşan tamamen yeni film ve kitap üçlemelerini piyasaya sürüyor. Net mi? The Crown’dan Claire Foy, Lisbeth Salander olarak yapmacık tiplemesinin yüzünü tekmeliyor. Serinin kült punk kadın kahramanı olan dövmeli ve piercingli hacker, burada suistimale uğramış bir grup kadını kurtarmak ve kadınların intikamını almak için bir görevde. 1 Kasım’da Danimarka’da, 8 Kasım’da Avustralya’da, Brezilya’da, Kolombiya’da, Yunanistan’da Macaristan’da, Portekiz’de, Rusya’da, Singapur’da ve Ukrayna’da, 9 Kasım’da Bulgaristan’da, Estonya’da, İspanya’da, Litvanya’da Romanya’da, Amerika’da ve Güney Afrika’da, 21 Kasım’da Birleşik Krallık’ta, Hong Kong’da, İrlanda’da ve Filipinler’de, 22 Kasım’da Arjantin ve Almanya’da gösterime girecek.

Kaynak: BBC

Guy-Blache: İlk kadın film yönetmeninin anlatılmamış hikayesi

İşte burası, New Jersey’deki Fort Lee; Hollywood açılmadan önce Amerika’daki film yapımının başkentiydi. Bu erken sinema dönemindeki önemli bir isim de bir zamanlar burada çalışmış olan Alice Guy Blaché idi.

Blaché dünyadaki ilk kadın film yönetmeni olarak da biliniyor. Öyküleyici tarzda film çeken ilk kişiydi. Kariyeri boyunca kısa ve uzun metrajlı 1000 kadar filmin yapım sürecinde yer aldı. Alice Guy Blaché 1896 yılında Fransa’da “Lahana Perisi” filmini çekti. Bu filme ününü getiren özelliği ise dünyanın ilk öyküleyici filmi olmasıydı.

Onunla ilgili olağanüstü olan şey şu ki çok fazla film yapmış, binlerce film. Guy Blaché’nin günümüzdeki hayranları arasında Hollywood’un en ünlü isimlerinden biri de var, Jodie Foster.

Blaché hakkındaki yeni belgeseli seslendiriyor, “Be Natural: The Untold Story of Alice Guy Blaché” Ve çoğu ilke imza atmış olması, ilk öyküleyici film ve kullandığı farklı tipteki teknolojiler mesela. Hatta bana göre yeterince iyi olmadığı konusunda hep endişeliydi. Alice Guy Blaché filmlerinde birçok farklı konuyu işledi. Hayata dair meselelere karşı duyarlıydı. ABD’ye geldiğinde göç ve anti-semitizm gibi sosyal içerikli konuları işledi. Filmlerinin bir tanesindeki tüm oyuncular Afro-Amerikalı idi. Ama öncesinde karma bir oyuncu kadrosu olması planlanmış. Beyaz oyuncular Afro-Amerikalı oyuncularla partner olacaklarını öğrenince oynamayı reddetmişler. O da filmin tümünü Afro-Amerikalı oyuncularla çekmeye karar vermiş. Ki bu 1912 yılı için çok normal.

Aşırı üretken bir film yapımcısı ve inkar edilemez derecede yetenekli Guy Blaché, başarısına oranla asla gerçek anlamda tanınmadı.

Hayatım boyunca filmlere gittim. Bir sürü film inceledim, nasıl olur da bu kadının ismini ya da sinemaya katkılarını bilmiyor olurum. Niye gözlerden kaçmış olabilir peki? Onun yaptıklarından faydalanan birçok erkek var. Fakat muhafaza imkanlarının pek olmadığı zamanlardı, filmlerinin izlerini ille de sürmüyorlardı. Bir de bence o, pek kendini ortaya atan biri değildi. Bence bu yüzden onun adı paspasın altına itelendi.

The New York Dramatic Mirror zemin katta Blaché’nin ofisinin bulunduğunu rapor ediyor. Alice Guy Blaché 1912 yılında Amerika’ya yerleştikten sonra New Jersey’de kendi stüdyosunu dahi kurdu.

O hep girişkendi ve birçok sinema tekniğine de öncülük etti. Bence yakın çekim yapan ilk insanlardan biri olabilir. Bunun D.W. Griffith ile başladığını sanmıyorum. İlkler önemlidir, sinemanın ilklerine birçok insan katkı sağladı ve o kesinlikle bunlardan biriydi. Renk tonlamayı, ekran bölmeyi, özel efektleri kullandı ve bir sürü hayvanla çalıştı.

Alice Guy Blaché yarattığı kendi evreninde yaşıyormuş gibi gözüküyor. O güçlü bir kadındı. Bugün yaşasaydı “Me Too” hareketiyle ilgili ne düşünürdü sizce?

Onun en bilindik filmlerinden biri “Planlanmış Ebeveynlik” hakkındaydı. Film 1800’lerin sonu ile 1900’ların başı arasını köken alıyor. Kadınların özgürleşmesi, oy hakkı ve sufrajetler hakkında filmleri var. Yani feminizmin terimleri bağlamında o da kesinlikle bu döngünün içindeydi. Ama ne kadar yol katettiğimizi ve ayrıca trajik olarak pek de yol alamadığımızı hayal edebilir miydi bilemiyorum. Biliyorsunuz ki bu nesil için tam tersi geçerli. 1920’lerdekilerin, Alice Guy Blaché’nin son filmini görme imkanları oldu. O zaman 47 yaşındaydı. Onu destekleyenler, tüm bu başardıklarından sonra sonunda hak ettiği yeri bulmasını umuyorlar.

O, sinemanın erken dönemlerindeki önemli bir öncü figürdü kesinlikle.

Kaynak: BBC
Senin Hikayen

Sembolik yas: Bir ilişkiyi bitirmek

İmgelerimizin eseri olan, iyiyi ve güzeli vadettigi için yatırım yapıp, bazen de doğurup büyüttüğümüz ilişkiler bir gün biter. Bu aslında biz camdan kalpler için düpedüz bir “kayıp”tır.

Kayıplar kalp kırar, can yakar; hiçbir zaman kişinin kendi başına geleceği umulmaz.

İnsan öyle bir varlıktır ki, ümitleri uzun süre yaşatır. Bazen umutları bir bedene bürür, karşımıza çocuğuna seslenen bir anne olarak çıkar. Bu aslında bize her şeyi anlatır; bizler “çocuklarımıza adını verecek kadar severiz Ümit’i”, umut etmeyi;

Sevda’yı ve Buse’yi, aşkı var eden Neşe’yi ve Güven’i.

Ama doğan her çocuğun öleceğinin gizil ön kabulü gibi,

Bebek de olsa bir ölümlü olduğunun gerçekliği kadar kesin olmasa da, her ilişkinin de ölümsüz olmadığı, biz dünya insanları tarafından içten içe bilinip kabul edilir.

İlişkilerin kırılgan tarafı ancak iki kişi tarafından yürütülebiliyor olmasıdır. Bu tek taraflı isteği ve akabinde gelen çabayı başarısız kılar.

Ama insanlar tıpkı her haberli gelen süreğen hastalığın (kanser, alzheimer vb.) ürünü olan içsel hazırlık gibi önce gelen sona tepkisiz ve sessiz bir kabul etmeye çalışma süreciyle gerçekliği idraka çalışırlar.

Sonra beklenen son geliverir. Kısa bir şok ve her yasın ürünü olan inkar evresi. İnkar da güncellenen yeni ilişki durumuna içsel hazırlık sürecini değerlendirmeye hizmetkâr evredir.

Peki ya daha sonra gelen “aslında görebilecek olsa bile sanki onu bir daha hiç göremeyecekmiş gibi hissedilen özlem?”

Özlemek evresi, kalbi yakan ve acısı o kadar da doğal olan… ama sembolik kayıp gerçek ölüm ya da uzuv kayıpları gibi toplumsal hayatta kolayca yer bulup kabul görmez. Yalnızlığa, sıkışmışlığa, alternatifsizliğe, hayal kırıklığına ve ben’e zarar veren “benim başıma gelmezdi ya”,”bana da mı?”lara bir kıvılcımla çıkan ve alttaki malzemenin çokluğuyla alev alan öfke, huzursuzluk, korku ve değişen gündeminle artık ne başka bir şeye ilgi duyabilmek, ne de mümkün olan odaklanma yetisi;

ya da artık süreli yetisizlik ve “yok olan”la gelişen yoksunluk mu demeliyiz; hepsi!

Sonra… Kendi gerçekliğinde üzüle ağlaya, öfke denizlerinde kaybolan huzursuz küçük gemi, korksa da korkulanla yüzleşti!

Artık kayıp onun için bir “kayıp”.

Bu gerçek tüm ümitleri yıkar, tüm ihtimalleri sonsuz ve geri dönüşü olmayan o kalkışı mümkün olmayan uykuya yatırır…

Artık gömülen ümitlerle sahne değişir.

Ümitsizlik ve çaresizlik yoğun depresif günleri getirir, kişi yorgun ve bitkindir. İlgisiz ve alabildiğine isteksiz… Tıpkı depresyondaki gibi. Ardından kabul edilen gerçeklik bu derin duygusal devinimlerle sindirilir, “mevcut olan” kabul de olur.

Yoğun duygular yerini kişi için hayatını yeni durum düzenlemeye ve eski işlevselliğini kazanmaya bırakır. Yoğun duygular artık azalır, kişi anılardaki yerine konumlandırılır.

Eğer bu evrelerin hepsi tekrar düzenleme ve doğuş evresi ile tamamlanarak biterse kişi bu süreci psikolojik olgunlaşma ya da olumlu büyüme ile cebinde kazanımlarıyla da bitirir. Belki yeni roller kazanır, adapte olur ve beceri dağarcığına da yenilerini ekler.

“Yas”ı tıkır tıkır bir işleyişle bitirmekse öyle kolay değildir, her yasın meydana geliş şekli farklıdır çünkü -ilişki için bile olsa-

Aldatılma ya da beklenmedik bir şiddet yaşantısı “travmatik yas”a gebe bırakabilir kayıp olarak nitelendirilen ilişki yitimini mesela; burada yas komplikedir, biraz daha zorlu gelişir -bazen de gelişemez. Unutmayalım mi yaşantılamamız gereken normal yas 2 yılı geçmemeli, geçerse de artık yardım alınmalıdır.

Ama bitmedi,

kaybın getirdiği yas bu. Yas başlı başına bir konudur psikolojide. Üzerine literatür hala çalışılmaya devam edilmekte. Çok boyutluluğuyla ve tüm sarıcılığıyla karşımızda hepimizi kucaklamayı bekliyor yas kavramı. İş, bu süreci yasayabilmenin ne kadar sağlıklı ve nereden sonra da sağlıksız olduğunun ayrımına varabilmek. Bilmek en büyük hediye

Başlık Görseli: pascalcampionart

Atık İlaç Detoksu!

Çiğdemim Derneği, ÇEKOOP cevrecieczcılarkoop tarafından 17-25 Kasım Avrupa Atık Azaltma Haftası kapsamında organize edilen “Atık İlaç Detoksu” isimli projeyi destekliyor ve bizlere sesleniyor: Atık ilaç çöp değildir!

Duyuru metni:

Değerli Çevre Dostları;

Bilindiği gibi evlerde kullanılamayan, günü geçmiş ilaçların geri dönüşümü ile ilgi organize olmuş bir disiplin maalesef yok görünüyor.

Biz Ankara’da Çiğdemim Eğitim, Çevre ve Dayanışma Derneği olarak; 16 000 nüfuslu, 5 000 konutlu bir mahalle olarak, üç sorudan oluşan bir anketle; komşularımızın % 85’e varan bir oranda, evde kullanmadıkları ilaçları ne yapacaklarını bilmediklerini ve/veya çöpe-lavaboya dökerek bertaraf ettikleri bilgisine ulaştık.

Gerek insan sağlığı ve gerekse toprak ve yeraltı sularındaki mikrobiyolojik yapıların zarar görmesi ve biyoçeşitlilikteki kayıpların ölçülemez boyutlarda olduğu bilimsel gerçeklerdir.

Hal böyle iken; Çevre ve Şehircilik Bakanlığının 31.12. 2014 tarih ve 29222 sayılı “Atık Getirme Merkezi Tebliği” ile Devletin günü geçmiş kullanılmayan ilaçları tehlikeli atık kapsamında tanımlayarak; görev tanımı, yetki ve sorumlulukları belirlemiş olması memnuniyet vericidir.

Ne var ki, onca geçen süre zarfında, tebliğin 8. Maddesinde tanımlı olan Büyük Şehir Belediyesi ve İlçe Belediyelerinde, konunun önemine rağmen bir hareketlilik görülemediği gibi, ilgili Bakanlığın tebliğ Madde 17’ye göre yaptırım uygulanmamasını da kaygı verici bulmaktayız.

Sizlerle iletişime geçmemizin asıl nedenine gelince; Sosyal Medyadan, ÇEKOOP cevrecieczcılarkoop 17-25 Kasım Avrupa Atık Azaltma Haftası kapsamında, “Atık İlaç Detoksu” adı altında bir projeyi organize ettiklerini öğrendik. Bu proje sadece 17-25 Kasım tarihleri arasında Ankara, İzmir ve Denizli il sınırları içinde ÇEKOOP’un sosyal medyada belirlemiş olduğu toplama noktalarında gerçekleştiriliyor.

ÇEKOOP’un bu olağan üstü çabasının yerel yönetimlerde karşılık bulması için biz çevre dostu STK’ların güç birliği içinde olmamız gerektiğine inanıyoruz.

Ülkemiz kaynaklarının geleceğini korumak ve dayanışmak üzere dostluk ve sevgiyle kalın.

Not: Derneğimiz atık ilaçları Ankara –  Çiğdem Mahallesinde Dernek binasında 20 Kasım Tarihine kadar ÇEKOOP’a gönderilmek üzere teslim almaktadır.

Koşmasaydım bağış toplayamazdım*

0

2017 yılı hariç son 5 yıldır Kasım ayında düzenlenen İstanbul Maratonu’na katılıyorum. Bu yüzden son 5 yıldır Kasım benim için koşu ve son 3 yıldır da bağış ayı demek oldu. Maratona katılıp o yarış havasında koşmak çok keyifli ve heyecanlı ancak bence asıl önemli olan koşuyu bir amaç için yapıyor olmam. Bu da Adım Adım Oluşumu sayesinde mümkün oldu.

Adım Adım’ı ilk kez 2014 yılında duydum. O sene, çalıştığım firma maratona katılıp AÇEV için bağış toplamak amacıyla bir kampanya oluşturmuştu. Ben de sporu seven birisi olarak aktivite olsun diye 10 km koşusuna kayıt olmuştum. Koşuya yazıldıktan sonra koşarak bağış toplamak nasıl olacak diye araştırırken Adım Adım’ı keşfettim. Ama o sene açıkçası ben konuyu anlayıp araştırana kadar bir şey yapamadığımdan sıfır bağışla geçti.

Bir sonraki sene, ben de bu işe başlıyorum dedim ve 2015 İstanbul Maratonu’nda resmi olarak ilk bağış koşumu gerçekleştirdim. Bunun şerefine de daha önce hayatımda koşmadığım bir mesafe olan 15 km ile kendi sınırlarımı da zorlamak istedim. O sene Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği’nin (TOFD) ortopedik engelli bireylere akülü tekerlekli sandalye toplamak amacıyla oluşturduğu “Yol Arkadaşım Olur musun?” projesi için bağış topladık. İlk yıl için fena bir sonuç olmadı ve 15 bağışçıyla birlikte 1.050 TL topladık. Bir sonraki yıl, Ali İsmail Korkmaz Vakfı’nın (ALİKEV) üniversite öğrencilerini desteklemek amacıyla oluşturduğu “Ali İsmail Korkmaz Burs Fonu” için yine 15 km koştum. O sene de 20 bağışçıyla toplam 930 TL topladık.

2017’de hamileliğim sebebiyle mecburen maratona katılamadım. Bir sene aradan sonra bu sene tekrar koşuya katılıyorum. Bu sene 10 km’yi Buldan Eğitim ve Dayanışma Vakfı’nın kız öğrencilere üniversite için burs sağlamak amacıyla oluşturduğu “Kızımız Okuyacak” projesi için koşacağım. Bu sefer hedefim büyük öyle ki bağış topladığım iki yılın toplamını ikiye katlayacak şekilde 2 öğrencinin bir yıllık burs bedeli olan 4.500 TL’yi bağışçılar ile birlikte toplamayı hedefliyorum.

Eğitim konusu Türkiye’de uzun yıllardır hep konuşulan sorunlardan birisi olduğu için bu konuda çalışan sivil toplum kuruluşlarının yaptıkları işler artık sıradanlaşıyormuş gibi gelebiliyor. Ancak maalesef durum hala ciddi. Türkiye’de çalışmayan ve aynı zamanda eğitim-öğretimine devam edemeyen 15-19 yaş arası kadınların bu yaş grubundaki toplam kadın nüfusuna oranı oldukça yüksek (%24,5; aynı durum erkeklerde %12,6 – OECD), dolayısıyla bence bununla ilgili bir şey yapılması gerekiyor.

Ama tüm bunların ötesinde bu seneki koşumun benim için manevi bir anlamı ve değeri de var. Bu koşuyu geçtiğimiz mayıs ayında kaybettiğimiz, hayatı boyunca okumayı çok istemiş olan ancak çeşitli sebeplerden hep engellenmiş ve okuma-yazma dahi öğrenememiş olan anneannem için koşacağım. Anneannem Denizli’nin Çal ilçesinde yaşadı. Hayatı boyunca farklı dönemlerde ve yaşlarda okuma-yazma öğrenmek istedi ancak başta dedem olmak üzere çevresindekilerin yarattığı baskı sebebiyle hep engellendi. Ancak içindeki bilgiye olan açlık ve azim hiç bitmedi. Yanında her gazete ya da kitap okuyuşumda tatlı Ege şivesiyle hep şöyle derdi: “Şurada yazanları ben de anlasam ne var ya!” O cümlesi hep içimi burktu.

Anneannem kendi durumuna düşmemesi için oldukça zor şartlarda kızını yani annemi okutmuş, sınavlara sokmuş ve meslek sahibi yapmış. Benim annem de beni bugün olduğum yere taşıdı. Bu açıdan da yine Denizli’den çıkan Buldan Vakfı’nın “Kızımız Okuyacak” projesini anneannemin yapmak istedikleri ile örtüştürüyorum ve onun azminin genç kadınlarda yaşamasını istiyorum. Bu sene aslında ben sadece aracıyım. Asıl bağışları toplayan, kendi memleketinin genç kadınlarına destek olan anneannem olacak.

Hedefimin geçtiğimiz senelerin toplamının iki katından fazla olduğunu yazmıştım. Şu ana kadar geçtiğimiz senelerin toplamını yakalamayı başardık. Ancak bundan sonraki kısmını yakın çevrem ile birlikte toplamamız zor. Kadınların güçlü ve bağımsız bireyler olması için eğer siz de destek olmak isterseniz lütfen az ya da çok demeden kampanyama destek olun. Yurt dışından da kolayca bağış yapılabiliyor. Eğer kredi kartı kullanmak istemezseniz EFT veya havale ile de bağış yapmak mümkün. Şimdiden herkese destekleri ve dayanışması için çok teşekkürler. Başarabilirsek bu benim değil hepimizin başarısı olacak.

Maratona katılacaklara ve hangi STK için olursa olsun bağış toplayacaklara da şimdiden başarılar.

Maratonda görüşmek üzere!

Destek olmak isterseniz bu link üzerinden kampanyama bağışta bulunabilirsiniz: https://bagis.adimadim.org/?ccid=CC31709

Kampanyamı takip etmek ve son durumu görmek isterseniz: https://ipk.adimadim.org/kampanya/CC31709

*Haruki Murakami’nin Koşmasaydım Yazamazdım adlı kitabını kendi durumuma uyarladım.

Hazırlayan: Melda Kapluhan Kahraman

Dehşetin Yüzü – The Nun ile korku geri geliyor

Vizyona yeni giren “The Nun” gothic atmosferin içinde korkuyu bize sunuyor. Makyajlarla daha etkileyici ve gerçekçi hale gelen konu daha önceden “Şeytan” filminden bildiğimiz ele geçirilme hikayesi. Haydi filme geçelim.

Dehşetin Yüzü, manastırda gerçekleşen intihar olayını araştırmaya giden bir rahip ile rahibe adayını yaşadıklarını konu alıyor. Sonra da anlıyoruz ki rahibe adanın zaten rüyalarında buna benzer bir vizyonlar geliyormuş.  Romanya’daki manastırda yaşayan genç bir rahibenin intihar etmesi, sorunlu geçmişinin etkisinden kurtulamayan bir rahip ile nihai yeminini etmenin eşiğindeki bir çırak Vatikan tarafından bölgeye gönderilir. Rahip genelde kilisenin paranormal olayları araştırması için gönderdiği rahip, nerede ele geçirilen bir çocuk varsa orada bir rahip var ve kilisenin kontrolü altında mantığını film bize veriyor.

Rahip ve rahibe adayı birlikte, manastırın korkunç sırrını keşfederler. Hayatlarının yanı sıra inançlarını ve ruhlarını da tehlikeye atan ikili, şeytani rahibe biçiminde boy gösteren demon Valak ile karşı karşıya kalır. Manastır, yaşam ve lanet arasında korkunç bir savaş alanı haline geliyor. Filmde çeşitli semboller üzerine de vurgu yapılıyor. Majisyenler gibi davranan ve içinde duygu olmayan duaların ne işe yaradığını da bize gösteren film INRI’nin kanıyla taçlanıyor. İsa, alın yiyin bu benim bedenimdir, alın için bu benim kanımdır derken sanırım bu filmlerdeki şeytani güçleri kovmak için kullanacağını bilmiyordu.Bu açıklamanın içrek anlamlarını için ayrıca konuşuruz.

Tanrı burada bitiyor, diye bir bölümde var. Kötülük ve iyilik kendi kabımızın içinde hissettiğimiz bir koşuldan ibaret. Dışarıda olan şeyleri dışarıda oluyormuş gibi hissediyoruz nedense, aslında dışarıda hiçbir şey yok. Derinleşelim ve görünenin ardına bakalım, onu anlayalım. Şimdi, demonların temasları konusunu da girmek istemiyorum. Herkesin bir merakı olduğu için yüzümüzü kendimizi bilmeye ve ışığa çeviriyoruz.

Dehşetin Yüzü filminin yönetmen koltuğunda Corin Hardy oturuyor. Filmin başrollerini Rahip Burke olarak Demian Bichir ve Rahibe Irene olarak Taissa Farmiga üstlenirken, kadroda Rahibe Victoria olarak Charlotte Hope, Rahibe Oana olarak Ingrid Bisu ve “Korku Seansı 2″nin yıldızı Rahibe Valak olarak Bonnie Aarons yer alıyor. Filmin görüntü yönetmenliğini ise Maxime Alexandre üstleniyor.

 

| Filmin imdb linki | Detaylı bilgi için beyazperde.com bakınız lütfen | 

“İnterseks çocuğunuzu nasıl destekleyebilirsiniz?” broşürü dijital ortamda yayında!

IGLYO, OII Avrupa ve EPA ortaklığında hazırlanan “İnterseks çocuğunuza nasıl destek olabilirsiniz?” broşürü 26 Ekim İnterseks Farkındalık Günü’nde yayınlandı. Broşür; Fransızca, İngilizce, Türkçe, Portekizce ve İzlandaca olmak üzere beş ayrı dilde dijital ortamda okuyucuya açıldı.

Broşür; “İnterseks nedir?”, “Anne ve babalar için tavsiyeler”, “Sık sorulan sorular”, “Tıbbi müdahalelerle ilgili kararlar almak”, “Çocuğunuzla intereks olmak hakkında konuşmak”, “Diğer insanlarla interseks çocuğunuz hakında konuşmak”, “Diğerlerinin sorabileceği sorular”, “Öğretmenler, doktorlar ve diğer profesyonellerle interseks çocuğunuz hakkında konuşmak”, “Sözlükçe” ve “Faydalı linkler ve kaynaklar” olmak üzere on bölümden oluşuyor.
Broşürün ebeveynler için tavsiyelerden oluşan bölümünde cevaplanan bazı soruları aşağıda bulabilirsiniz.

Çocuğumun interseks olduğunu nasıl anlayacağım?

Çocuğunuzun interseks olup olmadığını doğar doğmaz, ergenliğe girerken ya da ergenlik süreci içinde anlayabilirsiniz. Bunu öğrenmenin interseks varyasyonuna göre değişen şekilde farklı yollar vardır. Bazen bir çocuğun interseks olduğu doğar doğmaz görünür biçimdedir. Bu her interseks için geçerli değildir ve sizin çocuğunuzun interseks olduğu hayatındaki daha ileri aşamalarda da ortaya çıkabilir.

Çocuğum interseks. Şimdi ne olacak?

Doğada her yanda çeşitlilik vardır. İnterseks olmak da bu çeşitliliklerden birisidir ve korkulacak bir şey değildir. En önemlisi çocuğunuza (yaşına uygun şekilde) dürüst olmak ve ihtiyaçları hakkında size söylediği her şeyi dikkatle dinlemektir. Bu süreçte elbette zorluklar olacaktır. Bu zorluklardan birisi toplumda birçok kişinin hala intersekslerin varlığından haberdar olmamasıdır. Bu yüzden insanları çocuğunuzun özel ihtiyaçları ve durumu hakkında bilgilendirmeniz, eğitmeniz gerekebilir. Örneğin çocuğunuzun okulda ya da kreşte dışlanmaması için okul personeliyle görüşüp onları bilgilendirmeniz söz konusu olabilir.

Çocuğumu nüfusa kız ya da erkek olarak kaydettirmeden önce ameliyat ettirmem gerekiyor mu?

Çocuğunuzu kız ya da erkek olarak kaydettirmeden önce, tıp profesyonelleri, arkadaşlarınız ve aileniz size çocuğunuzun bedenine kız ya da erkek görünümü verecek tıbbi müdahaleler yaptırmanızı önerebilir. Bu “normalleştirme” ameliyatları maruz kalan kişilerde çok travmatik olabilir ve çoğunlukla yaşam boyu süren tıbbi problemlere yol açar.

Herhangi bir ameliyat ya da tıbbi müdahaleye rıza göstermeden önce, bu iddiaları destekleyecek bilimsel kanıtlar olmadığını bilmelisiniz. Bugüne kadar, bu ameliyatların çocuk üzerinde olumlu etkisi olduğunu gösteren ve bu bulguları ameliyat olmayan intersekslerle karşılaştıran herhangi bir araştırma yapılmamıştır.

Kendinize sorun: “Anne” ve “babanızın” sizin bedeninizle ilgili, geri dönüşü olmayan, yetişkinlikte sizi mutsuz edebilecek bir karar vermesini ister miydiniz? Yoksa sizin büyüyüp bedeninizle ilgili nasıl hissettiğinizi, ne istediğinizi kendinizin anlamasına izin vermelerini mi tercih ederdiniz?

Ayrıntılı bilgi için broşürün dijital versiyonuna buradan ulaşabilirsiniz.

Alıntı: Pembe Hayat