Ana Sayfa Blog Sayfa 148

Yazın en iyi filmleri, sonbaharın en parlak sinema etkinliğinde: Filmekimi yaklaşıyor

0

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 17. kez düzenlenen, sonbaharın en özel sinema etkinliği Filmekimi, Ekim ayında sinemaseverlere heyecan verici bir program sunuyor.

Filmekimi, her yıl olduğu gibi, saygın festivallerde gösterilmiş, ödüller almış, eleştirmenlerin ve izleyicilerin ilgisini çekmiş, merakla beklenen yeni yapımları içeren zengin programıyla Ekim ayının en çok konuşulan sinema etkinliği olacak. İstanbul’da 5-14 Ekim tarihlerinde gerçekleştirilecek Filmekimi, Ekim ayı boyunca da İstanbul dışında gösterimlerine devam edecek.

Filmekimi’nin yeni yıldızı Coincoin and the Extra Humans

Filmekimi programından açıklanan 12. film Coincoin et les z’inhumains / Coincoin and the Extra Humans oldu. İlk gösterimini Locarno Film Festivali’nde yapan Coincoin and the Extra Humans Bruno Dumont’un absürt mizah anlayışını sürdürüyor ve yine mahallenin haylazı Quinquin ile diğer tipleri izliyor.

Artık kendine CoinCoin diyen Quinquin’in garip maceraları üç yılın ardından bu defa, Fransa’nın rüzgârlı kuzey sahillerinde inekler ve cesetler yerine zift birikintilerine benzeyen uzaylıların istilası ile karşı karşıya. Dumont’un müzikal Jean d’Arc’ı Jeannette’i geçen yıl Filmekimi’nde izlemiş, Quinquin’i de 2015’te P’tit Quinquin / Küçük Serseri ile tanımıştık.

Filmekimi programının diğer yıldızları

Filmekimi programından bugüne kadar açıklanan filmler arasında, başta Cannes olmak üzere saygın festivallerinde dünya prömiyerini yapmış filmler dikkat çekiyor. Efsane Jean-Luc Godard’ın Cannes’da ilk kez verilen Özel Altın Palmiye’yi alan yeni filmi Le livre d’image / The Image Book, Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde dünya prömiyerini yapan, Lukas Dhont’un yönettiği, En İyi İlk Film’e verilen Altın Kamera ile Kuir Palmiye’yi kazanan Girl / Kız, Alice Rohrwacher’in Cannes’da En İyi Senaryo Ödülü’nü kazanan son filmi Lazzaro Felice / Mutlu Lazzaro Filmekimi’nde izleyiciyle buluşuyor.

Koreli yönetmen Lee Chang-dong’un kült yazar Haruki Murakami’nin öyküsünden sinemaya uyarladığı, Cannes’da tüm eleştirmenlerin beğenisini kazanarak FIPRESCI ödülünü alan Burning / Şüphe, gitgide artan gerilimi, gizemli öyküsü ve izledikten çok sonra bile hafızalarda yerini koruyan sahneleriyle favoriler arasında yer alıyor. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan, Yann Gonzalez’in yönettiği, başrolünde Vanessa Paradis’nin müthiş bir performans gösterdiği Un Couteau Dans Le Coeur / Knife+Heart ise 1980’ler görselliği ve müziğini beyazperdeye taşıyor.  Aşk Şarkıları ve Güzel İnsan ile tanıdığımız Christophe Honoré’nin yeni filmi Plaire, Aimer et Courir Vite / Sorry Angel ise kuşaklar arası aşkı mercek altına alıyor.

Panos Cosmatos’un yönettiği ve başrolünde Nicolas Cage’in efsaneleştiği fantezi-korku-aksiyon Mandy, It Follows ile hayranlığımızı kazanan David Robert Mitchell’ın Cannes’da dünya prömiyerini yapan, Andrew Garfield’ın neredeyse tek başına sürüklediği Hollywood neo-noir filmi Under The Silver Lake; parlak oyuncu kadrosu ve sert sahneleriyle göz kamaştıran Lars Von Trier’in izleyiciyi zorlayan son filmi The House That Jack Built de Filmekimi programında öne çıkıyor.

Ayrıca Gaspar Noé’nin, Cannes’da Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünün en iyi filmi seçilen Climax’ı bu yıl 5-14 Ekim tarihlerinde Filmekimi’nde.

Filmekimi Türkiye’nin farklı şehirlerine uğramaya devam ediyor

İstanbul dışı gösterimlerine 2011’de başlayan Filmekimi, bu yıl da Türkiye’nin farklı kentlerinde yılın en iyi ve en güncel filmlerini sunmaya devam edecek. Filmekimi ekim ayı boyunca çarpıcı bir seçkiyi İstanbul dışındaki sinemaseverlere ulaştıracak.

Filmekimi biletleri Biletix üzerinden satışa sunulacak. Filmler, program, çizelge ve diğer ayrıntılar Filmekimi’nin resmi internet sitesinde yayınlanacak.

Ayrıntılı bilgi için: filmekimi.iksv.org

Filmekimi’ni sosyal medyada takip etmek için:

facebook.com/filmekimitwitter.com/filmekimi_iksvinstagram.com/filmekimi

Filmekimi programından seçmeler

  • Cannes’dan Filmekimi’ne: yeni Godard filmi The Image Book

Filmekimi’nden açıklanan ilk film, efsane Jean-Luc Godard’ın yeni filmi Le livre d’image / The Image Book. The Image Book, dünya prömiyerini yaptığı Cannes’da ilk kez verilen Özel Altın Palmiye’yi kazandı. Dünyanın en yaratıcı, hiçbir kalıba sığmayan yenilikçi yönetmenlerinden Godard’ın bu son filmi yine kışkırtıcı, yine zorlayıcı, politik ve zihin açıcı. Farklı formatların, görüntü kaynaklarının, ses parçalarının kolajlandığı The Image Book, Godard’ın sinemada artık hiçbir şeye özgün denilemeyeceğini iddia eden bir zihin egzersizi, görsel bir bombardıman, yine heyecan verici bir başyapıt.

  • Vanessa Paradis’den müthiş bir performans: Un Couteau Dans Le Coeur / Knife+Heart

Yann Gonzalez’in yönettiği, Cannes’da Altın Palmiye için yarışan Knife+Heart’ın başrolünde Vanessa Paradis müthiş bir performans gösteriyor. Vanessa Paradis, âşık olduğu kadını yeniden kazanmaya çalışırken bir yandan da oyuncularını teker teker öldüren seri katilin peşine düşen bir film yönetmenini canlandırıyor. Filmde rol alan Félix Maritaud’yu Kalp Atışı Dakikada 120’den hatırlıyoruz. 1970’ler estetiği, tutkulu aşklar, saplantılı katiller, bayağılığa kaçmayan bir erotizmle slasher’a göz kırpan bir cinayetler silsilesi…

  • Christophe Honoré’nin yeni filmi Plaire, Aimer et Courir Vite / Sorry Angel

Sorry Angel, 1990’larda Paris’te Jacques ve Arthur’un yakınlaşmasını izliyor: Jacques 40’ına basmak üzere bir yazar, Arthur ise sinemacı olmayı düşleyen bir öğrenci. Cannes’da dünya prömiyerini yapan Sorry Angel, hüzünlü bir rüya gibi. Filmin başrolünde Göldeki Yabancı’dan tanıdığımız Pierre Deladonchamps var.

Aşk Şarkıları, Banyodaki Adam ve Güzel İnsan ile tanıdığımız Christophe Honoré filmini “bir ilk aşk ve bir son aşk filmi, imkânsız bir aşkın değil imkânsız bir hayatın filmi” sözleriyle tanımlıyor.

  • Kült yazar Haruki Murakami’nin öyküsünden sinemaya uyarlanan Burning / Şüphe

Kült yazar Haruki Murakami’nin öyküsünden sinemaya uyarlanan Burning / Şüphe, dünya prömiyerini yaptığı Cannes’da tüm eleştirmenlerin beğenisini kazandı ve FIPRESCI ödülünü aldı.

Şüphe vasıfsız bir genç, âşık olduğu güzel kız ile zengin ve küstah bir adam arasındaki aşk üçgeni ekseninde bir öfke ve saplantı hikâyesi anlatıyor. Gitgide artan gerilimiyle usta işi bir Murakami uyarlaması olan Şüphe, Vaha, Güneşli Kent ve Şiir filmleriyle tanıdığımız Lee Chang-dong’un sekiz yıl aradan sonra çektiği ilk film. Gizemli öyküsü etrafında şekillenen filmin gücü, izledikten çok sonra bile hafızalarda yerini koruyan, emsalsiz bir özenle kurgulanan sahnelerinden kaynaklanıyor. Filmin başrollerini Koreli oyuncu, moda ikonu, sanat tarihçisi Yoo Ah-in, Walking Dead ve Okja’dan tanıdığımız Steven Yeun ile Jeon Jong-seo paylaşıyor.

  • Nicolas Cage, Mandy’nin intikamını alıyor!

Amansız bir tarikat, cehennem kaçkını katiller, intikam peşinde kana susamış bir adam… Başrolünde Nicolas Cage’in efsaneleştiği Mandy, eşi cani bir tarikat tarafından katledilen Red’in intikam arayışını anlatıyor.

İlk gösterimini Sundance’te, uluslararası gösterimini Cannes’da yapan Mandy, hayalle gerçek arasında gidip gelirken 1980’ler estetiğini bolca kan, aksiyon ve tuhaf bir fantezi dünyasıyla buluşturuyor. Panos Cosmatos’un yönettiği, müziklerini Jóhan Jóhansson’un bestelediği filmin yapımcılarından biri de Elijah Wood.

  • Cannes’da En İyi Senaryo Ödülü’nü kazanan Lazzaro Felice / Mutlu Lazzaro

The Wonders / Mucizeler ile sevdiğimiz Alice Rohrwacher’in son filmi Lazzaro Felice / Mutlu Lazzaro günümüz dünyasını mistik öğelerle ele alan bir dostluk hikâyesi anlatıyor. İtalyan sinemasının yükselen yeteneklerinden Alice Rohrwacher’in insanın ruhuna işleyen filmi, hem tarzı hem konusuyla efsane Pasolini’nin yapıtlarını anımsatıyor. Düz bir zaman çizgisi izlemeyen ve Super16 filmle çekilen Mutlu Lazzaro, özellikle filme adını veren masum Lazzaro rolündeki Adriano Tardiolo’nun performansıyla öne çıkıyor.

  • Los Angeles’ta komplo peşinde: David Robert Mitchell’den Under The Silver Lake

It Follows ile hayranlığımızı kazanan David Robert Mitchell’ın Cannes’da dünya prömiyerini yapan son filmi Under The Silver Lake, Hitchcock’tan esinlenen, popüler kültüre sonsuz gönderme içeren, yönetmeninin tabiriyle “Los Angeles denen o karanlık ve çarpık fantezi dünyasını” keşfe çıkan bir neo-noir.

Never Let Me Go ile tanıyıp sevdiğimiz, Örümcek Adam’la ününü pekiştiren Andrew Garfield’ın neredeyse tek başına sürüklediği Under The Silver Lake, cinayetlerden çizgi romanlara, küresel komplolardan şarkılardaki gizli mesajlara geçiveren çok hareketli, eğlenceli ve renkli bir kara film.

  • Lars Von Trier’in son filmi: The House That Jack Built

The House That Jack Built, parlak oyuncu kadrosuyla göz kamaştırırken dehşet verici hikâyesi ve görselliğiyle izleyicileri ve eleştirmenleri ikiye böldü. Her filminde izleyiciyi zorlayan Von Trier, Cannes’da dünya prömiyerini yapan son filminde çıtayı iyice yükseltti. Film, 1970’lerde başlayıp, bir seri katilin 12 yıl boyunca işlediği korkunç cinayetleri katilin gözünden takip ediyor.

The House That Jack Built, 2013 tarihli Nymphomaniac’tan bu yana sessiz kalan Lars Von Trier’in ve Matt Dillon’ın muhteşem dönüşlerini haber veriyor. Filmin oyuncu kadrosunda ayrıca Bruno Ganz, Uma Thurman, Riley Keough de yer alıyor.

  • Cannes’ın En İyi İlk Film’i: Girl / Kız

Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde dünya prömiyerini yapan, Lukas Dhont’un yönettiği Girl / Kız, 15 yaşındaki ergen bir trans bireyin balerin olma mücadelesini anlatıyor. Kız, Cannes’da FIPRESCI Ödülü, En İyi İlk Film’e verilen Altın Kamera, Kuir Palmiye ödüllerini kazandı, başroldeki genç oyuncu Victor Polster’e de Belirli Bir Bakış Bölümü–En İyi Erkek Oyuncu ödülünü getirdi.

Filmin çıkış noktası, yönetmen Dhont’un 2009’da Belçika’da bir gazetede okuduğu haber. Dhont, “böyle bir cesaret öyküsü, benim ilk filmimin konusu olmalı” diyerek yola çıkmış. Kız, Oscar and the Wolf’un “Strange Entity” şarkısına çektiği kliple de tanınan Dhont’un yönettiği ilk uzun metrajlı film.

  • “I Stand Alone”u beğenmediniz; “Irreversible”den nefret ettiniz; “Enter the Void”dan tiksindiniz; “Love”a küfrettiniz. Bir de “Climax”i deneyin!

İzleyicilerini sonuna kadar zorlayan Gaspar Noé, Cannes’da Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünün en iyi filmi seçilen Climax’te de kuralı bozmuyor. “Rüya ve kâbuslarını” perdeye yansıtan Noé, son filminin merkezine bu kez dansçıları yerleştiriyor. Dansçılar son provalarını yaptıktan sonra beklenmedik bir gelişmeyle Noé tarzı sürpriz, hazmı zor olaylar birbirini kovalıyor. Climax’in dansçılarını dansçı-müzisyen Kiddy Smile Paris’te “dans savaşları”ndan seçti. Filmin koreografileri Diplo, Sia, Björk, Rihanna, 30 Seconds to Mars’la çalışmış Nina McNeely’ye ait. Koreograf rolündeki Sofia Boutella’yı Kingsman filminden tanıyoruz. Filmde waacker, krumper ve electrodancers gibi farklı sokak dans tarzları yer alıyor.

  • Gangster dünyasında bir aşk trajedisi: Ash is Purest White

Kalıpları kırarak her filminde sürprizlerle izleyicinin karşısına çıkan sinemacı Jia Zhang-ke’nin Cannes’da yarışan ve Sinefil Derneği Ödülleri Jüri Özel Ödülü ile En İyi Kadın Oyuncu (T. Zhao) ödüllerini kazanan son filmi Ash is Purest White, Çin’in kapitalist dönüşümünü gangster dünyasında geçen bir aşk trajedisi yoluyla anlatıyor. Daha önce Filmekimi’nde Günahın Dokunuşu ve Dağlar Uzaklaştığında filmlerini izlediğimiz yönetmen Zhang-ke, filmini şöyle tarif ediyor: “Toplumun kıyısında yaşayan bir çiftin hikâyesi—kayıp gençliğim ve gelecek hayallerim… Yaşamak, sevmek ve hür olmak…”

Koca Dünya’nın Külfeti

Koca Dünya, uluslararası galası 2016’da Venedik’te yapılmış, ülkemizdeyse 2017 Nisan’da vizyona girmiş bol ödüllü ve elbette yoğun sembolizmli Reha Erdem yapımı bir film. 73. Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü almış film, Kosmos ile sinematografik başarısını halihazırda kanıtlamış Florent Herry’nin alanındaki yetkinliğini adeta tescillemesini sağlıyor. Görsel şölen tadındaki film kareleri ve ilk dakikasından son dakikasına seyirciyi içinde tutan olay örgüsüne sahip bu eşsiz yapımı tekrar hatırlayalım istedim.

Kosmos’u izledikten sonra Reha Erdem’in psikanalizi ve ödipal çatışmayı sinemada kullanma konusunda ne denli başarılı olduğunu görmüş olmanız kaçınılmaz. Fakat Koca Dünya’yı izledikten sonra hem sembolizmi hem psikanalizi ne kadar ustaca kullandığına ve bu yolla insanın varoluşunun yükünü, bu yükün altında ezilişini seyirciye ne kadar net verebildiğine şahit olacaksınız.

Filmi izlerken bir yandan sürekli kadraja alınan hayvanlara, onların mitolojideki karşılıklarına ve her fırsatta verilen sembollere anlam yüklemeye çalışırken diğer yandan kendinizi The Lobster – Yorgos Lanthimos, Antichrist – Lars von Trier havasının nasıl bu kadar baskın olabildiği sorusuyla meşgul etmeniz kuvvetle muhtemel. Zira ben ilk izleyişimde filmde kesinlikle göndermeler var, bu kadarı tesadüf olamaz diye ne kadar düşünsem de Reha Erdem film sonrası verdiği röportajında eserin tamamen bağımsız bir yapım olduğunu, hiçbir şekilde gönderme barındırmadığını ve filmin tek başına düşünülmesi gerektiğini vurgulamış.

İçeriğinden kısaca bahsetmek gerekirse, Berke Karaer -ki biz ona Kum-Kum diyeceğiz- ve Ecem Uzun -Mimi- henüz hayatlarının başındayken aileleri tarafından yetimhaneye bırakılmış ve kan bağları olmamasına rağmen kardeş gibi büyümüş iki genç. İkisi de yetimhanede halihazırda devlet otoritesi altında ama devletin koruyamadığı, korkutucu bir yaşama sahipken kendilerini sürekli kaosun hakim olduğu Koca Dünya’da buluverirler. Kum-Kum sanayide ayak işleri görerek hayatını idame ettiren ve tamamiyle başıboş hayat süren bir gençken, Mimi evlatlık olarak alındığı aile babası tarafından tecavüze uğrayan ve her zaman sessizliği koruyan bir kızı canlandırıyor. Kardeşi olarak bildiği Mimi’yi acısından çekip kurtarmayı kendine görev bilmiş Kum-Kum birkaç başarısız girişim sonucunda, kardeşini de alıp çareyi sadece huzurun hakim olduğu ‘doğa’ya sığınmakta bulur.

Filmde metropol yaşamı tehlikeyi ve kargaşayı -izlediğiniz esnada bile yorabiliyor- temsil ederken; doğa apaçık güveni ve huzuru sembolize ediyor. Oyuncuların metropolde yüzünden eksik olmayan endişeleri, ıssızda çoğu zaman sevgi dolu sıcacık gülümsemelere dönüşüyor. Yine de buna rağmen, doğada güvenli bir hayat kurmaları ve afallamaları kaçınılmaz oluyor.

“Bu Koca Dünya’da en az senin kadar yalnızım.”

Aslında durağanlığın içindeki karmaşa birçok yerde iki genci de hırpalıyor ve tüm bunlar olurken, yukarıda da bahsettiğim sembolizmler kafa kurcalamaya başlayıp, seyirciyi filmin büyük bir bölümünde muhakkak bir yerde ters köşe olur düşüncesiyle tamamen uyanık şekilde izlemeye sevk ediyor. Örneğin Mimi’nin ölü bir kadınla yalnızlığını paylaştığı sekansta apaçık Shakespeare’in Ophelia‘sına selam edildiğini fark etmek zor olmuyor. Film boyunca yalnızlık korkusu yaşayan ve her fırsatta abisine “Gitme.” diyen Mimi, ailesi tarafından günlerdir aranan bu ölü yaşlı kadının elini tutarak “Bu Koca Dünya’da en az senin kadar yalnızım.” der.

“Baba, biz burdayız!”

Doğadaki yaşamlarında daha fazla vakit geçirmeye, kendilerini keşfetmeye başlayan ikili uzunca bir süre bu serüvenlerine görsel şölenler eşliğinde devam ederler. Derken, bir gece Mimi iç kanama geçirir ve güvenli evlerini terk etmek zorunda kalırlar. Yine huzursuzluğun, yine kaosun içine düşmüşlerdir, zira Kum-kum kardeşini hastaneye götürür fakat döndüğünde onu bıraktığı yerde bulamaz. Ütopyalarından çıktıkları an, korkutucu gerçek yaşam böylelikle yakalarına yapışır. Film boyunca hayvanlarla konuşan Kum-kum kapanış sekansında bir keçiye, yani aslında Pan(Doğa-Tanrı)’a “Baba biz burdayız.” diyerek feryat eder. Fakat yaşamı boyunca herkesin yaptığı gibi tüm çabalarına rağmen Tanrı’sı da ona sırtını döner.

Velhasılıkelam, Koca Dünya incelenebilecek her yönden oldukça tatmin edici bir yapım. Oyunculuklardan, görüntü yönetmenine; Nils Frahm’lı jeneriğinden, Shakespeare göndermelerine ruh doyurucu bir eser olarak Reha Erdem’i ve elbette umarım Türk sinemasını yüceltmeye devam eder.

Eden Ahbez ve Nature Boy: Kaliforniya dağlarının sislerinden doğan müzik

0
“Deli gibi görünüyorum ama değilim, komik olan şey ise diğer insanların deli gibi gözükmemesi ama deli olmaları.”

Ahbez, New York, Brooklyn’de dünyaya geldi. İlk yıllarını, Brooklyn Hebrew Orphan Asylum’da  (Brooklyn İbrani Yetim Sığınma Evi’nde) geçirdi. Daha sonra 1917’de Chanute, Kansas’ta bir aile tarafından evlat edinildi ve George McGrew adıyla büyüdü.

1930’larda McGrew, piyanist ve dans grubu lideri olarak sahne aldığı Kansas City’de yaşamaktaydı. 1941’de Los Angeles’a geldi ve Eutropheon’da, Laurel Canyon Bulvarı’nda küçük bir sağlıklı ve çiğ gıda restoranında piyano çalmaya başladı. Kafe, Almanya’daki Wandervogel hareketinden etkilenerek Naturmensch ve Lebensreform felsefesini takip eden John ve Vera Richter’e aitti.

Lebensreform “yaşam reformu”, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında Almanya ve İsviçre’de doğaya geri dönüşü savunan; sağlıklı gıda, çiğ gıda, organik gıda, çıplaklık ve cinsel özgürlük konularını vurgulayan bir sosyal hareketti. Takipçileri, uzun saç ve sakal giyip sadece çiğ meyve ve sebzeleri yediler. eden, Bu süre zarfında “eden ahbez” ismini -küçük harflerle yazmayı seçerek- kullanmayı seçti, yalnızca Tanrı ve “Sonsuzluk”un büyük harflere layık olduğunu düşünüyordu. Aynı dönemde Anna Jacobsen ile evlendi ve bir oğlu oldu.

35 yaşına geldiğinde ABD’yi sekiz kez yürüyerek geçmiş idi. Los Angeles’a yerleştiğinde Anna Jacobsen ile Griffith Park’ta bir uyku tulumu içinde uyuyor, haftada üç doları olan bir vejetaryen olarak hayatta kalmaya çalışıyor ve çeşitli formlardaki mistisizm konferanslarını dinlemek için sokak köşelerinde bekliyordu.

1947’de, ahbez, Los Angeles’daki Lincoln Theatre’da Nat “King” Cole’ün kulis yardımcılığını üstlendi ve ona “Nature Boy” adlı bestesini şarkısında kullanması için verdi. Cole, canlı izleyiciler tarafından çok beğeni aldı. 1948’deki bu klipte bir bakıma tarihi bir an yaşanıyor; Cole’un performansından önce eden ahbez’i sahneye davet ediyorlar, eden ahbez bisikleti ile stüdyoya girip yere oturuyor, böylelikle ana akım medya ilk defa bir hippi ile karşı karşıya geliyor. Bir şaşkınlıkla olacak ki, eden ahbez’in sözlerini yarıda kesip ona 5-6 saniye ayırıyorlar. Medeniyet, ilkel bir şey;

1948 yazında ahbez, Los Angles’daki büyük “Hollywood” yazısının
ilk “L” harfinin altında ailesiyle kamp yaparak yaşıyordu, ahbez’in bestesi ile ünlenen Cole’un “Nature Boy” versiyonu 1948’de listelerde 1. sıraya vurduğunda, ahbez art arda 8 hafta boyunca aynı yerde yaşamaya devam etmişti. 1948’in başlarında RKO Radio Pictures, “The Boy With Green Hair” (Yeşil Saçlı Çocuk) adlı filmde “Nature Boy” bestesini kullandı.

Ahbez daha sonra aynı anda Life, Time ve Newsweek dergilerinde kapak fotoğrafı oldu. Şarkıya olan başarısını takiben, rakip plak şirketleri de Frank Sinatra ve Sarah Vaughan gibi diğer sanatçılar ile “Nature Boy”un cover versiyonlarını yayınladılar. Tony Bennett ve Lady Gaga da dahil olmak üzere yıllar boyunca  şarkıyı yorumlayan pek çok sanatçının yer aldığı bir pop ve caz standardı oluştu. “The Boy With Green Hair” haricinde, “Yetenekli Bay Ripley” ve David Bowie’nin tekno versiyonunu kaydettiği 2001 yapımı müzikal Moulin Rouge gibi yapıtlarda da kullanıldı.

Besteci Herman Yablokoff “Nature Boy” adlı melodinin “Shvayg mayn harts” (“Be Still My Heart”) adlı şarkısından geldiğini iddia ederek ahbez’i mahkemeye verdi.  ahbez “melodiyi Kalifornia dağlarının sislerinin içinde duydum” iddiasında bulundu. Ancak, yasal işlem, Yablokoff’a mahkeme dışı bir anlaşmada 25.000 dolar ödemeyle sonuçlandı.

ahbez, Doris Day ve The Ink Spots’un da cover’ını yaptığı “Land of Love” gibi parçalar da dahil olmak üzere Cole’a şarkılar vermeye devam etti. Caz müzisyeni Herb Jeffries ile yakın işbirliği içindeydi ve 1954’te, ahbez’in dört parçalı “Nature Boy Suite” inin tek kaydını içeren The Singing Prophet adlı albümünde çalıştılar. Albüm daha sonra Jeffries’in United National kayıt etiketiyle “Eternity Echoes” olarak yeniden yayınlandı. 1950’lerin ortalarında, yenilikçi rock and roll şarkılar yazdığı gibi Eartha Kitt, Frankie Laine ve diğerleri için de şarkılar yazdı. 1957’de “Lonely İsland” adlı şarkısı Sam Cooke tarafından kaydedildi ve Top 40’a giren ikinci ve son ahbez kompozisyonu oldu.

1959’da, onun imzası olan kasvetli tonlar ile egzotik düzenlemeler ve ilkel ritimleri birleştirdiği enstrümantal parçalar kaydetmeye başladı. Sık sık Los Angeles civarındaki beatnik mekanlarda bongo, flüt ve şiir performansları sahneledi. 1960 yılında, Del-Fi Records için tek solo albümü olan Eden Island’ı kaydetti, tropik-caz düzenlemeleri ile karışık beatnik şiir. ahbez, albümü kıyı şeridi boyunca yaptığı yürüyüş turu ile destekledi, ancak az sattı.

1960’larda, ahbez beş single piyasaya sürdü. Grace Slick’in grubu Great Society, 1966’da “Nature Boy”un bir versiyonunu kaydetti ve 1967’nin başlarında Smile albümü için Brian Wilson’la stüdyoda fotoğraflandı.  1970’lerde Alex Chilton, fotoğrafçı William Eggleston’ın piyanoda olduğu bir “Nature Boy” versiyonu yayınladı. Şarkı daha sonra Third/Sister Lovers albümünde bir bonus parça olarak piyasaya sürüldü.

Karısı Anna 9 Ağustos 1963’de 47 yaşında lösemiden öldü ve oğlu Zoma, 1971’de 22 yaşında boğuldu. eden ahbez, 4 Mart 1995’te, bir trafik kazası sonucu 86 yaşında öldü. Başka bir albüm olan Nature Boy’dan Echoes, onun ölümünden sonra piyasaya sürüldü. ahbez 1980’lerin sonlarından ölümüne kadar, Los Angeles’ta bir mühendis ve davulcu olan Joe Romersa ile yakın bir şekilde çalıştı. Eden ahbez’in kaset, fotoğraf ve final eserleri Romersa’nın elinde.


“There was a boy

A very strange, enchanted boy
They say he wandered very far, very far
Over land and sea
A little shy and sad of eye
But very wise was he…”

Kaynak: Space Age Pop, Wikipedia

Melih Püskülcü “Yüzler” Resim Sergisi / 11 – 30 Ekim 2018 / Galeri Selvin

Heidegger’a göre varoluşun temel kategorileri ya da temel biçimleri şöyle sıralanır; hal ya da duygu, anlama ve konuşma.

Bu üçü içinde hal ya da duyguyu (stimmung) ele aldığımızda, bir varlık kipi olarak en temel halimizin endişe (kaygı-angst) olduğunu belirtir. Bu endişe ya da kaygı, nesnesi belli olmayan türde bir korku olarak da ifade edilebilir. Geleceğin belirsizliğinin üzerimizdeki sürekli etkisi diyebiliriz buna!

Son yıllarda üzerinde çalıştığım bu insan yüzleri bu türden bir varoluşsal kaygının dışavurumunun izlerini taşımakta. Ancak belirtmeliyim ki bu yüzler bu izlenimi yaratsın diye değil, çalışmanın hezeyanı içinde kendiliğinden, adeta karşı konulmaz bir biçimde beliriyor.

Bunun en büyük nedeni de muhtemelen, kalabalıklar içinde sürekli olarak izlediğim tek tek yüzlerin birinden diğerine gide gide bir insan idesine evrilmesi; tüm zamanların tedirgin insanına!

Melih Püskülcü

Sanatçı yirmi beş yıla varan çalışmalarında resmin geleneksel olan peysaj ve ölüdoğa gibi konularının yanında portrelere ağırlık vermiş ve figüratif soyutlama diyebileceğimiz bir tekniği benimsemiştir.

Günümüzde resim ve felsefe alanları ile ilgili olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Sergi 11- 30 Ekim tarihleri arasında Galeri Selvin’de izlenebilir.

Araştırmalar Birleşik Krallık’ın geleneksel cinsiyet rollerini reddettiğini gösteriyor

Katılımcıların neredeyse dörtte üçü, evde ve işte, kadınların ve erkeklerin “yerini” tartışıyor.

 

1950’lerde kadınlardan, kocaları eve gelmeden yemeği hazırlamış, makyajını tazelemiş, evi toparlamış ve çocukları susturmuş olmaları bekleniyordu.

Ne kadar yol kat etmişiz? İngilizlerin Sosyal Düşünceleri 35 adlı yeni bir araştırmaya göre, İngiliz halkının yaklaşık dörtte üçü, erkek dışarda çalışıp para kazanırken kadının evde oturup evi ‘çekip çevirmesine’ karşı.

Sosyal Araştırmalar Ulusal Merkezi (NatCen) tarafından yapılan en son araştırma, 10 sene önce kadının kendini ev işlerine adaması gerektiğini düşünen muhafazakar görüşe karşı çıkan %58’lik bir dilim varken şu an %72’lik bir dilime ulaşıldığını, geleneksel cinsiyet rollerine desteğin günden güne azaldığını gösteriyor.

Veriler, erkeklerin geleneksel rolleri reddetmede yüzde altılık bir farkla kadınların gerisinde kaldığını gösteriyor. Yaş da bir faktör: 45-54 yaş aralığındakiler kadınların evde kalmasına katılmıyor. Ve daha eğitimli ve daha fazla geliri olan insanlar, kadınların iş yerlerinde olması gerektiğini savunuyor.

Beş yıldır değişmeyen, okul öncesi çocukların evde kalması gerektiğini düşünen Britonluların üçte biri dâhil küçük çocuk annelerinin işe dönmesine karşı tutum artık daha farklı.

O zaman diliminde, küçük çocuk annelerinin yarı zamanlı işe girebileceklerini düşünen kesim yüzde beşlik bir düşüşle %38’e düştü. Ayrıca çocukları okula başladığında annelerin yarı ya da tam zamanlı çalışabileceklerini düşünen kesim de yüzde dörtlük bir düşüşle %76’ya düştü.

“İngiltere halkı erkeğin ekmek kazanan, kadının ev işleriyle ilgilenen kişi olmasına dair düşüncesini değiştirmeye başladı,” diyor NatCen’in başkan yardımcısı Nancy Kelley.

“Fakat küçük çocuk annelerinin çalışması konusunda destekte bir oynama yok. Buna karşın anneleri çocuk bakımına ve aileyi geçindirmeye yönelik politikalar destekleniyor.
İnsanlar çocuk bakımının anne ve baba arasında yardımlaşılarak yapılmasına katılıyor ama icraate gelince çok azı bunu yapıyor. Bu da devletin, eğer bakımın anne ve baba tarafından paylaşılması isteniliyorsa, yasaların ötesine geçmesi gerektiğini gösteriyor.”

NatCen 1983’ten beri her yıl 3,000’den fazla insanla İngiltere’deki günlük yaşam ve ülke yönetimi hakkında röportaj yapıyor. Her yıl yeni sorular ekleniyor ve bunlar zaman içindeki tutum değişikliklerini grafikleme amacıyla oluşturuluyor.

NatCen, #BenDe hareketinin yükselişiyle bu yıl ilk kez katılımcılara yolda kadınlara sesli bir şekilde “harika göründüklerini” söylemek hakkında fikirlerini sorarak bu davranışa karşı tutumları gözledi.

Sonuçlar ise şaşırtıcı; genel olarak, %57’lik bir kesim, erkeklerin kadınlara dış görünüşüyle ilgili yersiz bir şekilde yorum yapmasını yanlış buluyor. Ancak erkeklerin %61’i bunun yanlış olduğunu öne sürerken, kadınların yalnızca %52’si aynı şekilde düşünüyor.

Bu yılın anketleri ülkenin Avrupa Birliği’nden çıkıp çıkmamayı tartıştığı, kamu hizmetlerinin on yıldır süren kemer sıkma politikalarından sonra gücünü kaybettiği ve sosyal uyumun nesiller, etnik kökenler ve ekonomik durumlar arasındaki gerilimden dolayı tehdit altında olduğu, çalkantılı bir zamana denk geldi.

NatCen, Brexit (Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden Ayrılması) konusundaki desteğin 2015’ten beri arttığını gözlemliyor. O yıl %22’lik bir kesim ayrılmayı desteklerken şu an %36’lık bir kesim söz konusu.

Bununla birlikte, çelişkili bir biçimde, AB’den ayrılırlarsa ekonominin kötü olacağını düşünen kesimde %40’tan %45’e ve kendini Avrupalı hisseden kesimde de %25’ten %31’e artış görülüyor.

KaynakThe Guardian

 

Erich Fromm: Sevmek sanat mıdır?

Sevmek bir sanat mıdır? Yoksa yaşanması tamamen rastlantılara kalmış bir duygu mudur?

Fromm’a göre sevgi tıpkı yaşam gibi bir sanattır. Herhangi bir sanat dalını öğrenmek için ne yapıyorsak sevmeyi öğrenmek için de aynı şeyi yapmamızı söyler. Fakat sevgi özlenilen bir şeyken, başarı, ün, güç hep sevgiden daha önemli sayılır. Tüm bunları elde etmek için her şeyi yaparız. Sevgiyi öğrenmek içinse hiçbir şey.

İnsanın varoluşundan beri yalnızlık, huzursuzluk veren yabancı bir duygu olmuştur. Bu yalnızlık duygusunu bastırmak için Fromm’a göre bazı eksik çözüm yolları bulunmuştur. Bu duygudan kurtulmanın yollarından biri dinsel törenlerdir. Törenler toplu olarak düzenlenir ve kişi kendini topluluk içinde yitirir. Bu kısa bir süreliğine de olsa yalnızlık duygusunu ait olma hissiyle bastırır. Günümüzde bu bir partiye, bir futbol takımına bağlılık olarak görülebilir. Fromm, üretici işte edinilen birlik duygusu insanlarla ilişikiden doğan bir şey değildir der. Dinsel törenlerdeki kaynaşmada elde edilen birlik de geçicidir; topluma uyarak elde edilen birlik yalancı bir birliktir.

Tam çözüm insanlarla birliğe, başka birisiyle sevgi içinde kaynaşmaya erişebilmektir.

Sevgi, Fromm’a göre varolma sorununun olgun insana yaraşır çözüm yoludur. Burada olgun sevginin kişinin bütünlüğünü ve bireyselliğini kabul ederek birleşme sağlayan etken güçtür. Sevgide iki varlığın bir olması aynı zamanda iki ayrı varlık olarak kalabilmeleri ikilemi gerçekleşir.

The Kiss by Klimt.jpg

Sevgi, edilgen bir olay değildir; bir şeyin içinde olmaktır. Sevgi vermektir, almak değildir.

Bu konuda en büyük yanılmalardan biri vermenin, oksullaşma, bir şeyi birisi uğruna yitirmek olarak anlamaktır. Fromm, kişiliği gelişmemiş, tüccar anlayışlı kişilerinin verme eylemini bu şekilde anladığını dile getirir. Üretici kişilikse, vermek eylemini canlılığın ortaya koyulma biçimi olarak görür.

Kişi yalnızca bir kişiyi seviyor diğer her şeye ilgisiz kalıyorsa bu sevgi değildir. Birlikte yaşamaya bağlılık ya da yaygınlaştırılmış bencilliktir. Eğer sevginin bir etkinlik ve ruhsal bir güç olduğunu kavrayamazsak, sevgimize uygun bir nesne bulduğumuzda tüm sorunların çözüleceği yanılsamasına düşeriz.

Freud’un sevginin libidonun kendini göstermesinden başka bir şey olmadığı görüşüne karşı Fromm, kendimize duyduğumuz sevginin başka birisine duyduğumuz sevgiden ayrılayamayacağını, bizim dışında kaldığımız hiç bir insan kavramı olmadığını dile getirir.

Başkalarını sevmekle kendimizi sevmek birbirinin yerini alacak sevgiler değildir. Tersine başkalarını sevebilen herkeste kendisine karşı da sevgi vardır. Yapısı gereği, sevgi nesneyle insanın kendisi arasında bölünemez.

Sevginin Soysuzlaşması

Fromm, çağımız anamalcılığında (sermayader, kapitalist), insanın diğer insanlara ve doğaya karşı yabancılaştığını ve bir mal konumunda olduğunu vurgular. Herkes diğer insanlara olabileceği ölçüde yakındır fakat yalnızlığını gidermeyeceği sürece huzursuzluktan kurtulamayacktır. Aslında günümüzde bu yalnızlığın bilincinde olamayacağımız sayısız neden vardır. Öncelikle mekanik iş düzenlerimiz, kendimizi aşma isteğimizin bilincine erişmekten alıkoyar. Giderek artan umutsuzluğumuzdan kültür endüstrisinin sunduğu ürünlerle kaçarız ve çok geçemeden yeni şeyler ararız. Çağdaş insan Fromm’un gözünde Huxley’in Cesur Yeni Dünya‘sında çizdiği insana – cinsel bakımdan doymuş, kişiliği gelişmemiş ve diğer insanlarla yüzeysel ilişkilier kuran- çok yakındır.

Sevginin kuramsal yönü üzerinde duran Fromm, uygulanması aşamasında günümüz insanın yazılı bir reçete beklemesinin durumu daha da karmaşık hale getirdiğini dile getirir. Sevmenin öğretilecek olan değil, kişisel yaşantı ile ilgili olduğunu söyler. Tıpkı sanat dallarında olduğu gibi, sabır, disiplin, üstüne düşme, ilgi ve yoğunlukla sevgiyi yaşayabiliriz. Sevginin varolabilmesi için narsizmin hemen hemen bulunmaması gerektiğine göre sevgi alçakgönüllülük, nesnellik ve akıl ister der Fromm. Sevebilme yetisi ne ölçüde geliştiğimize, dünyaya ve kendimize karşı tutumumuzda ne ölçüde yaratıcı bir eğilim geliştirebildiğimize bağlıdır.

Bugünkü toplumsal koşullarda sevebilen kişiler üstün kişilerdir. Sevginin, günümüz koşullarında önemsiz bir şey olması, onun hiç bulunmadığı anlamına gelmez. Sevginin yalnız bireysel olgu olarak değil, toplumsal bir olgu olarak bulunabileceğine inanmak insan yaradılışını iyi bilmekten doğan akla uygun bir inançtır.

Kaynak

Fromm, E. (1995). Sevme Sanatı. (Yuldanur Salman, Çev.) İstanbul: Payel.

Hacknbreak Mi? O Da Ne?

HacknBreak, bu yıl üçüncüsü düzenlenecek etkinlik/festival/kamp, hepsi ve daha fazlası için hazırlanıyor. Ben de yıllardır ne yaptıklarını uzaktan takip ediyorum. Mesela bu sabah;

“Bir üretim bandı kurduk. Felsefeciler, doktorlar, bilgisayar mühendisleri marangoz oldular. Maker olmak neticede sadece 3D printer’den nesne basmak değil.” diye paylaştılar.

Bu yazıyı yazarken öğlen saatleri olduğunu biliyorum. Yaz güneşinin altında kamp alanı düzenlemenin ne kadar zor olabileceğini de hepimiz tahmin edebiliriz. Hele ki bankada milyon dolarlarınız emrinize amade değilse ve imeceyle yeni bir şey oluşturmaya çalışıyorsanız muhtemelen büyük bir desteğe ihtiyaçları vardır.

Gelecek İçin

Hacknbreak, bu yıl ilk defa  opencampus’te toplanıyor. Bunun için aylardır devam eden hummalı bir çalışma var. Kendi adıma belki yapılacak bir şeyler vardır ya da neler olmuş görmek için Opencampus’e gitmeyi düşünüyorum. Her ne kadar teknoloji, dijitallik hayatımın başat bir unsuru olmasa da daha doğrusu bu kavramlardan etkilenen olarak yaşamaya devam etsem de şimdimizde bile ne kadar önemli olduklarını farkındayım. Hele ki söz konusu olan gelecekse…

Hayaller Ama Nasıl?

Opencampus’ü var etmeye çalışmanın handikaplarının da farkındayım. Sonuçta, fikrin kendisi güzel olmasa bunca insan bir araya gelip, projeye destek vermezdi. Tıpkı Hacknbreak gibi Opencampus de hem Urla hem İzmir için hem de gelecek için önemli ve değerli bir katkı olacak gibi görünüyor.

Gelecek için inovasyon ve birçok başka güzel şey için kamp alanı yapmak, bazı insanların hayalleri bile bencil olmayınca yaratılabilecek değerlerden birini daha gösteriyor.

Bu değer birçok kaynaktan besleniyor. Mesela tembellik hakkından, diyorlar ki,

“Gelecek İçin Mola Vermek”

Takımlar sahada, top bir o pota, bir bu pota arasında neredeyse takip edilemeyen bir hızda, oyuncuların terleri, ayakkabılarından çıkan seslere sebebiyet verecek türden bir zemin yaratıyor. Sağ el avuç içine diklemesine gidiyor; “mola, mola.”

Bu molada kendilerini nasıl tanımladıklarına bakabiliriz:

“Yeni ve geleceğin teknoloji konularına odaklı insanları ve kurumları buluşturan Türkiye’nin ilk açık inovasyon kampıdır.”

Çok hoş.

Burası bereketli topraklar, deneyimler çoğalır, aktarılır, bir araya gelen insanların sinerjisi, bireysel ve toplumsal faydaya aktarılır. Umarım, “ezik orta doğulu” muamelesinin yarattığı düzlemden çıkmak için bir olanak da onlar olur. Üstelik sadece bunu da ummuyorum. Mesela, umarım her şey yetişir, etkinlikler verimli geçer, herkes memnun ayrılır ama bundan daha önemlisi galiba özellikle inovasyon, teknoloji, digital ve benzer kavramlarına ilgiliyseniz, mola verebilmeniz için gidebileceğiniz bir yer var ya da sadece bu sürece maddi ve manevi destek olabilmeniz de mümkün.

Merak Ettikleriniz İçin

Hacknbreak, 1-9 Eylül tarihleri arasında Opencampus, Urla’da. Mola için hazırlanan takvimse hayli zengin. Sözlerimi burada tamamlayıp ayrıntılı bilgi için bakabileceğiniz adresleri vereyim.

Hacknbreak.com ya da isterseniz Açık İnovasyon Derneği; facebook, instagram ve twitter hesapları da yeterli bilgi sağlayacaktır.

Playlist: “Vegan” müzikler!

Vegan müzik akımı genelde vegan sanatçıların farklı türlerde çıkarttığı eserlerden oluşuyor, vegan-anarşist mesajlar içeren yapıtlar kendilerine daha çok rap ve punk türlerinde yer bulmuş. Toplu cinayet zihniyetini kutsallaştıran beyinleri hoparlörünüzün sesiyle rahatsız edebilesiniz diye bu eserlerden oluşan bir playlist hazırladım. İyi dinlemeler…

The Smiths – Meat is Murder (1985)

İngiliz rock grubu The Smiths, ikinci studyo albümü olan “Meat is Murder”da, girişte özellikle hayvan seslerine yer vermiş.

“İneklerin çığlıkları insan ağlayışları olabilir
Yaklaşıyor, çığlık atan bıçak
Bu güzel varlık ölmek zorunda
Bu güzel varlık ölmek zorunda
Sebepsiz bir ölüm bu
Ve sebepsiz bir ölüm CİNAYETTİR…”

Youth of Today – No More (1988)

Youth of Today, 1985 yılı, Amerika çıkışlı hardcore punk grubu. “We’re Not In This Alone” albümünden bir parça olan “No More” için ayrıca bir film de çekilmiştir. Grup, hardcore ve vegan yaşam tarzıyla alt kültürünün oluşturulmasında önemli bir rol oynamıştı. En aktif olduğu dönem 1985-1990 arasıydı.

“Ne bencil, katılaşmış bir toplum
Fazlasına yer yok
Sadece kendime bakıyorum
Ödenen fiyat başka bir şeyin hayatı olduğunda,
Buna katılmayacağım.” 

“No More”a ek olarak, yine aynı grubun “Cats and Dogs” adlı vegan parçasına da bakabilirsiniz.

Active Slaughter – Active Slaughter (2010)

Anti Faşist, Vegan Punk grubu 2001’de Londra’da kuruldu. 2010 yılında dağıtıldı. 2016 yılında yeniden şekillendi / yeniden doğdu. Birçok parçada veganizme değiniliyor ve etoburluğa ağır dille saldırıda bulunuluyor. Grubun kendi ismiyle çıkardığı parça “Active Slaughter”ın sözleri gayet açık ve net 😀

“Ölümün mezbahalarını
Az umursamıyor gibisin
Nefesimi harcamıyorum
Zaten bilmen gerekenleri söylüyorum
Vejetaryen ve vegan olmak, tek yol

Öldürmeyi durdur
İşkenceyi durdur
Onların sürekli katliamlarına katılma

O makineyi destekleme
Fabrika çiftçiliğini biliyorsun, lanet bir şey
Senin bir seçeneğin var
Ama hayvanların sesi yok

Bir kuzu pirzola ısırırken
Beni hasta ediyorsun
Seni bencil bok parçası

Senin yüzünden öldüler
Doğru yemeği yemenin zamanı geldi
Mazeretlerini istemiyorum
Çünkü gerçeği biliyorsun”

Omnia – I dont speak Human (2013)

Bu benim uzun süredir severek dinlediğim oldukça anlamlı bir parça. Aslında sözlerinde “yemek kültürü” adına herhangi bir atıfta ya da eleştiride bulunmamış olsalar da, hayvan sömürüsüne dair oldukça çarpıcı bir eser niteliğinde. Diğer müziklerinde de olduğu gibi pagan bir zihniyet, söz ve müzik ile yazılmış; hayvanlar insanlarla konuşabileselerdi, neler söyleyeceklerini gözler önüne sermek istemişler. Doğa Ana’nın sesini, onu duyamayan kulaklara duyurabilmek amaçlanmış.

“…Kanatların üstünde uçan bir şeyim, sana çok küçük gözükürüm
Ama aşağıda yaptığın tüm şeylere bakıyorum, kuzgun gözlerim her şeyi görür
Siz insanlar büyüyen bir kanser gibisiniz, gördüğünüz her şeyi yok ediyorsunuz
7 milyar mutant maymun beni dinlemek istemiyor…” 

Prince – Animal Kingdom (1998)

Soul ve R&B türünün başarılı müzisyenlerinden Prince, “The Truth” albümündeki bu parçayı ölmeden önce PETA’ya hediye etmişti:

“Hepimiz hayvan krallığının üyeleriyiz
Kardeşlerini denizde bırak
Hayvan, hayvan krallığı
Hayvan, hayvan krallığı
Bize domuzları yememiz gerektiğini kim söyledi?
Son parasına bahse girerim, eminim ki benim arkadaşım değildi.
Kıyıdaki istiridyelerden ne haber?
Ruhlar gelişiyor, balıkçı geliyor – ruhlar artık yok…”

Paul McCartney – Looking For Changes (1993)

Paul, 1993 yılındaki bu parçasında deney hayvanlarının acılarına değinmiş.

“Beyninde makine olan bir kedi gördüm.
Onu besleyen adam
Acı çekmediğini söyledi
Adamın o makineyi çıkardığını ve
Kendi beynine soktuğunu görmek istiyorum
Ne demek istediğimi biliyorsun…
Gözleri yaşlı bir tavşan gördüm
Ona sahip olan laboratuvar 
Yıllardır bunu yapıyor…”

Old Trees – Violent Resistance (2013)

Old Trees, 2011’in sonlarında başlayan vegan, derin ekoloji ve eko-anarşist inanışlara dayanan bir folk punk projesidir. Bu parça, “Folk Against The Machine” albümünden.

Bugün Bayram, Vegan Olun Çocuklar! (2013)

Sözler ve video; Gülce Özen Gürkan’a ait. 4 yıl önce youtube’a yüklenmiş amatör bir video olsa da harika bir cover olmuş. Her bayram tam da “cuk” oturan bir şarkı hazırlanmış. Videodaki pozitif enerji de ayrı bir mevzu. 🙂

DISL Automatic ft. TK The Artist – No Beef (2018) 

Vegan Rap mi? Evet, şaşkınım çünkü uzun zamandır bir rap parçası hoşuma gidiyor, eğlenceli bir parça olmuş. Müzikal anlamda da gayet başarılı. Rap, aktivizm ile karışmaya diğer türlerden daha yatkın sanki… Grup da bunun farkında ve tüm parçalarında hayvan ve insan hakları, eşitlik, özgürlük gibi konularına değiniyorlar.

“Vegan olmak bir diyet değildir
Bu bir yaşam tarzıdır…
 
Gıda büyük bir sermaye ve şirketlerin yalan söylediğini biliyorsun.
Sağladıkları ürünler hakkında neden doğruyu söylesinler?
Zararlı olduklarını ve hastalığa neden olduklarını bilseler de. 
İhtiyacın olan tek şey araştırma yapmak ve okumaya başlamak…”

Conflict – Meat Means Murder (1983)

Conflict, Güney Londra’daki Eltham’da bulunan İngiliz anarko-punk grubudur. 1981 yılında kurulmuştur. “Meat Means Murder” There Must Be Another Way isimli albümlerinden.

“…Hala fabrikada işleniyor, paketlenmiş ve temiz,
Doğranmış, belirsiz bir madde ve “et” yazan bir etiket
Domuz eti, jambon, dana eti ve sığır eti gibi sahte isimlerin arkasına saklanmış…” 

Dost arşivi: Elif’in Hecesi

0

Yolun bizi mest ettiği bir çağdayız. Her ne kadar okuyacağınız yazı tam olarak bir yol hikayesi değilse de yoldan muaf değildir. Aslında müzikli bir yol hikayesinden doğan bir başka hikaye bu. Yola çıkış hikayesini her ne kadar burada okuyacak olmasanız da yolun getirdiklerinden, yolun büyütüp bir kısım sunduklarından haberdar olacağınız kesindir. Onların yolu, yola aşkı bitmez fakat bu kısmında bir davet var kabul ederseniz sizi de dost bilecekleri “Bir Buluşma”.

Bilal Alirıza, Çağrı Akoğlu, Melis Poçuk ve Simge Poçulu ile bir araya gelip biraz söyleştik, ortam ve şartlar her ne kadar iletişimimizi sınırlandırsa da samimi bir havadan uzak değildi. Ben sordum onlar yanıtladı. Evvela şunu söylemek de fayda var bu hikayede modern sorulara pek yanıt yok. Uzun bir süreçten sonra evrilen, başı ve sonu olmayan, evvel zaman içinde denecek türden ama çağımıza yetişmiş dersek pek uygun düşecek türden bir hikaye. Bu hikayenin tek bir kahramanı da yok. Ben sorduğum sorulara hep “biz” yanıtı aldım. Öyle bütünleşmişler ki onlar için sen, ben, o yok. Müzikle büyüyen yol hikayesinin insanları onlar. Öyle güzel ve öyle sadeler ki aslında burada kurulan her cümle bu sadeliğe gereksiz süs olacak.

Söyleşimize şu sorularla başlıyorum “Ben önce sizleri tanımak istiyorum. Hikayenizi anlatır mısınız? Bu hikaye nerede kesişti?”. Ardından bir müddet suskunluk doğuyor. Hepsi için bir muamma bu, kendiliğinden gelişen şeylerin tarihi, yeri, zamanı bilhassa da tarifi olmaz, bir nevi akış. Sonunda Bilal “Bizim hikayemiz eski dostluklara dayanıyor aslında. Hepimiz birbirimizle pek çok yerden kesişiyoruz. Sanırım temel ortak noktamız gezginliğimiz ve müzikseverliğimiz. Bu da her yerde yollarımızı kesiştiriyor.” diyor. Sonra Çağrı ekliyor: “Hikayemiz aslında farklı zamanlarda farklı yerlerde ‘bir buluşma’ da kesişti. Tadını aldığımızdan beri müzik ve muhabbet peşinde dağ bayır demeden dolanır iken biriktirdiklerimiz ve karşılaştıklarımız. Bu beraberliği ve yaratımları, uzun süreli dostluklar örgüsünün meyveleri olarak ortaya çıkardı diyebiliriz.” Bu arada Çağrı’nın kendisini bu hikayede şöyle tanımlıyor; “Müziği bir şeyler gerçekleştirmek için bahane etmiş bir insan”.

Ardında Simge “Bilal’in de dediği gibi temel noktamız gezginliğimiz oldu ve bir şekilde kesiştirdi yollarımızı. Elif’in Hecesi asıl olarak Bilal, Çağrı ve Fettah Karabakan’ın emeğiyle ortaya çıkmış bir projedir. Bizim de ufak katkılarımız olduysa ne ala.” Bu mütevazı yanıta aldanmayın. Her projede ortaya koyulan emekler genelde hakkıyla teslim edilemese bile burada bir uyarıda bulunmakta fayda var. Sohbet ilerledikçe Simge ve Melis’in bu projenin doğum sürecine ev sahipliği yaptığını öğreniyorum, az şey değildir hani! Bu sadece sohbette dile getirilen kısmı eminim arka planda bana anlatmadıkları daha pek çok emekleri mevcut.

Ve Melis soruyu şu şekilde yanıtlıyor; “Evet herkesin dediği gibi esasen gezgin hayatımız bizleri buluşturdu. Yediğimizi – içtiğimizi paylaştığımız, aşklara ve meşklere ortak olduğumuz, birlikte gülüp ağladığımız bir geçmişten öründü bağımız.

Bu cevapları okuyan her insanın kafasında oluşan şeyler çok net beliriveriyor. Müzik, yol dostluk, birlik, güçlü bir bağ… Çok kalabalık şekilde çıkmışlar yola böyle diyor Bilal. İmkanları oldukça da gezip dolaşmışlar, sınırları aşmışlar. Eğer yola çıktınsa zamanı gelince ayrılık da peydah olur. Yollar onları kısım kısım ayırmış. Eğer bir yerde ayrılık varsa özlem de var. Müziğin birbirine bağladığı bu insanlar birbirlerinin sedalarını özler olmuş. Çağrı’nın ifade ettiği gibi “Dostlarımızın özlediğimiz sedalarını yanımızda taşıma isteğinden ortaya çıktı bu proje.” Böylece projenin temelde nasıl doğduğuna dair bir yanıt alıyoruz. Ve şöyle güzel bir ifadeleri var bu projeleri için “Dost arşivi”.

İnsanların merakları da ‘dost arşivi’ için teşvik edici başka bir sebep. Bilal “Dilimiz elimiz döndüğüncenin üstüne bir şeyler eklemek, kayıtlar dinletmek isterdik hep. Bu bir ilham noktası idi.”diyor. Önceleri farklı projeler düşünmüşler. Fakat sonunda söyledikleri deyişler, türküler kadar basit bir dil olmalı diyerek ellerindeki imkanlarla başlamışlar videolar çekmeye. Çağrı’nın bu noktada çok güzel bir ifadesi var, “Hevesimizi düşünsel süreçlerin hışmına uğratmadan  başladık.” Burada yine anlatıyı kesip bir açıklama eklemeli; imkanları öyle çok fazla değilmiş, örneğin; ekipmanlar kendilerine ait değil, emanet. Böyle sade koşullar altında videolar çekmeye, arşiv oluşturmaya başlamışlar. Videolar için birkaç ana düstur belirlemişler. Belki dikkatli izleyiciler bunun ayırtındadır. Videolardaki sadeliği bir kenara koyarsak bir müzisyen elinde bir enstrümanla bir mekanda buluşmuştur sizinle. Aralarında birbirlerine has dilleri olsa da projeden hayli zaman geçmesine rağmen bir açıklama yapmamışlar. Öyle ki ismi bile yokmuş başlarda. Kendiliğinden gelişen bir şey bu, öylesine büyürken ismini kendi bulmuş. Bir Anadolu deyişinden çıkıp gelivermiş; Elif’in Hecesi.

Elif’in Hecesi bütün bu hikayeden sonra ardında gizlenen derin anlamı göstermiştir sanıyorum. Hecelenemeyen sadece bir ses olan bu harf hem projeyi tanıtmak için hem çekimlerde kullanılan düsturlar için harika bir ad oluvermiş. Tek kişi, tek enstrüman, tek mekan… Görüntü itibarıyla da tekliğe yakın bir görseli olan bu harfin koca bir meclisin yekliğine güzel atıf olmuş doğrusu.

Dost arşivi yolda oldukları bir zaman diliminde, önceden arşivde var olan bir videonun çok beğenilmesi ve paylaşılmasıyla çok kişiye ulaşmış. Döndüklerinde ummadıkları bir tablo ile karşılaşınca onlar da şaşırmışlar. Bu sizin için endişe uyandırdı mı diye soruyorum başlarda evet ama sonra her şey ‘normale’ döndü diyorlar. “Güzel ile güzelin buluşmasına mani olmadı bu durum” diye ekliyor Çağrı. Aslında şöyle desek yeri “güzel ile güzelin buluşmasına sebep olacak.” Neden derseniz yazının başında da belirttiğim gibi bir davetleri var size. Videonun bu kadar yayılmış olmasından dolayı bir araya gelmeye dair talepler artmış. Hem bu talebin yoğunluğu hem de onların isteği kesişmiş bir noktada. Uzun süredir gönüllerinde besledikleri, meclislerinde sizi de görmeyi arzuladıkları “Bir Buluşma”ya karar verilmiş böylece.

Bu buluşma meclisten çıkıp bir araya gelmeye ilk vesile. Onlar için anlamlı bir yer olan Fethiye’nin Yanıklar Köyü’nde gerçekleşecek. Bu köy meclisten bazı kişilere ev sahipliği yaptığı kadar birkaç videonun da çekim yeri. Videolardan aşina olanlarınız vardır o yemyeşil huzurlu yer orası. Bu buluşmaya katılmak için oldukça sebebi oluyor insanın. İlk buluşmaları olacaksa da gönüllerinde yeryüzünün birçok yerinde nice buluşmalar gerçekleştirmek gibi arzuları var.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı diye sorduğumda; projede birçok insanın emeği var diyorlar. Bilal, “Bir Buluşma’nın gerçekleşmesinde başta Melis’in, Simge’nin, Yankı Yüksel’in, Nour Shammout’un, Arda Tay’ın ve 30 kişilik bir ekibin aşk ile yoğun emekleri var diyebiliriz.” diyor. Hepsinin ismini her ne kadar burada zikredemeyecek olsak da her birine selam göndermiş olalım.

Yolları açık ola!

Youtube kanalı: Elif’in hecesi
Daha fazla bilgi için;  Web sayfalarından ve Facebook sayfalarından takip edebilirsiniz.

Buluşmanın Facebook etkinlik sayfası için lütfen tıklayın.
Projeyi finanse etmesi için oluşturulan sayfa: Ali’nin Bohçası
Destek olmak isterseniz: Patreon hesabı.

Akran zorbalığı: Liseli gençler arasında neler oluyor?

0

Akran zorbalığı aynı yaş grubunda olan bireylerin birbirlerine uyguladıkları kötü muamele, aşağılayıcı, sözel, fiziksel ve psikolojik şiddet içeren davranışları içeriyor. “Zorba” akranlarına şiddet ve baskı uygulayan, “kurban” ise akranlarından şiddet ve baskı gören gençleri niteliyor. Hem zorba hem de kurban zorbalıktan olumsuz etkileniyorlar. Bunların hiçbirine dahil olmayan gençlerin okul deneyimleri daha olumlu geçiyor.

Zorbalığın literatürdeki tanımı; “karşı tarafı bilinçli ve kasıtlı bir şekilde incitmeyi amaçlayan, kurban ve zorba arasında güç dengesizliğinin hakim olduğu, tekrarlayıcı ve sürekli yapılan saldırgan davranışlar” (Olweus, 1993).

Genç Hayat Vakfı’nın İstanbul’daki 50 liseden 1714 genç ile yaptığı detaylı bir araştırma (2015) zorbalık ve şiddeti anlamamıza yardımcı olabilir.

Rapor özeti: İstanbul’daki liselerde neler oluyor?

Gençler sıklıkla akran zorbalığına maruz kalıyor ve şahit oluyorlar. Akran zorbalığı sözel ve fiziksel şiddeti içeriyor. Lakaplar, alay, şakalar, kötü sözler, dedikodu, dayak, eşya kırma, tehdit, dışlanma bu şiddetin türlerinden. Gençler şiddeti ispiyoncu olmamak ve kendi başlarına çözmek adına saklıyor olabilirler. Öte yandan, okullar yeterli yaptırımı uygulamıyor. Gençler okullarının gerekli cezayı ve yaptırımı vermediğini düşünüyor. Bu da şiddeti gizlemelerine ve kendi içlerine saklamalarına yol açıyor. Güven sağlamanın, gerekli yaptırımları uygulamanın ve gençlere destek vermenin önemini bir kez daha görüyoruz. Gençlerle konuşmak, gereken yardımı yapmak, ve şiddeti yaptırımsız bırakmamak gerekiyor.

Raporun ayrıntıları neler anlatıyor?

Gençlerde, uygulanan ve şahit oldunan şiddet türleri ve sıklıkları birbirinden farklı gözüküyor. Gençlere maruz kaldıkları şiddet türü ve ne sıklıkta maruz kaldıkları sorulduğunda farklı, başkalarına uygulanan (yani şahit oldukları) şiddet ve sıklığı sorulduğunda farklı cevaplar veriyorlar.

Örneğin, araştırmada gençlere kendilerinin şiddet türlerine ne sıklıkta maruz kaldıkları sorulduğunda; saldırı/dövülme ve itilme/dayak/tokat atılma oranları daha az çıkıyor (sırasıyla; %7,6, %5,8).

Ancak, şiddet türlerine ne sıklıkla şahit oldukları sorulduğunda saldırı/dövülme oranı (%22,8) ve itme/dayak/tokat oranı yükseliyor (%23,9).

Peki bu oranlar gerçekte olanları yansıtıyor mu? Yoksa; gençler kendi başlarına gelenleri gizliyorlar, başkalarının başına gelenleri anlatırken daha rahat ve açık davranıyor olabilirler mi?

Genellikle, gençler arasında; yaşananları gizli tutma, ispiyoncu olmamak adına olayları iç grupta çözme, araya arabulucu dahil etmeme, şikayet etmeme veya utanma sebebiyle sır saklama gibi davranışlar yaygın olabiliyor.

Araştırmada, gençler “aramızda halletik, kendim hallettim, büyütülecek bir olay değildi” cevapları veriyorlar. Bu cevaplar ispiyoncu olmaktan kaçınma ve gizleme davranışlarını doğrular nitelikte.

Gizleme nedenleri arasında okulun geçmişte yaptırım uygulamaması da olabilir. Madem okul çözmüyor, ben çözeceğim, kısasa kısas algısı oluşabiliyor.

Araştırmadaki gençler, okullarının yeterli yaptırımı uygulamadığını da belirtiyorlar, hatta gençlerin %73’ü okulun zorbalık hakkında hiçbir şey yapmadığını söylüyor.  Gençler, “Öğretmenler umursamıyor, dilekçe yazdım hiçbir sonuç alamadım, hep kendi içime attım, kimseye anlatmadım, öğretmenler uyarmakla yetindi.” cevapları veriyor.

Gençler hangi şiddet türlerine ne sıklıkta maruz kalmışlar?

Lakap takma her iki gençten birinin maruz kaldığı bir şiddet türü, gençlerin %50,1’i geçmişte arada sırada, sık sık veya sürekli buna maruz kalmışlar.

Gençlerin %41,2’i arada sırada, sık sık veya sürekli kötü şakalara maruz kalmış; %31,7’si ile alay edilmiş. %7,6’sı ise saldırıya uğramış, dövülmüş.

Peki, nelere şahit olmuşlar?

Gençlerin %57,4’ü arada sırada, sık sık veya sürekli olarak lakap takılmaya şahit olmuş. %52,9’u alay edildiğine, %47,4’ü kötü şakalar yapıldığına şahit olmuş. %23,9’u itilme, dayak ve tokat atıldığına, %22,8’i ise saldırı ve dayağa şahit olmuşlar.

Ayrıntılı tabloları aşağıdan inceleyebilirsiniz.

Kaynak: 1, 2