Ana Sayfa Blog Sayfa 149

“Ferhad ile Şirin”in hikayesi 1 Eylül’de Bilkent Odeon’da!

Nazım Hikmet’in ölümsüz eseri Ferhad ile Şirin yepyeni bir uyarlamayla 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Bilkent Odeon’da…

Bilkent Senfoni Orkestrası, Nazım Hikmet’in oyunu ve Arif Melikov’un bale müzikleri üzerine yeniden tasarlanan Ferhad ile Şirin’i 1 Eylül’de Bilkent Odeon’da ilk kez seslendirecek. İki anlatıcı ve orkestra için senfonik piyes olan bu yeni uyarlamayı Aydın Mecid ile Yelda Cavga birlikte yaptı.

Anlatıcılığını ünlü oyuncular Mert Fırat ile Aslı Tandoğan üstleniyor. Eseri Azeri şef Elşad Bagirov yönetecek.

Koreografisini Uğur Seyrek’in yaptığı dans bölümlerinde Ankara Devlet Opera ve Balesi solistleri Özge Başaran, Eren Keleş ve Mine İzgi yer alacak.

Nazım Hikmet 1948’de, Ferhad ile Şirin halk hikayesi üzerine bir tiyatro oyunu yazar.

Azeri besteci Arif Melikov bu oyunu konu alan bir bale besteler. Balenin librettosunu Nazım Hikmet, koreograf ve rejisör Yuri Grigoroviç ile birlikte yazar. Balenin dünya prömiyeri 1961’de St. Petersburg’da yapılır ve büyük başarı kazanır. Bale bugüne kadar dünyanın pek çok yerinde sahnelenmiştir.

Nazım Hikmet, karışık olaylar ve entrikalarla dolu efsaneyi, şiirsel bir masala dönüştürmüştür. Olay örgüsünü diyaloglarla ustaca yansıtır, karakterlerin içsesleriyle insani yanlarını gösterir seyirciye. Onun karakterleri, tutkuları, zaafları, çelişkileri olan gerçek insanlardır; aynı zamanda kendilerini sorgular ve eleştirirler.

Nazım Hikmet’in eseri klasik efsaneden farklı olarak trajik değil, umut dolu bir atmosferde sonlanır. Şair, karısı Piraye’ye yazdığı mektupta finali şöyle anlatır: “Ferhad’la Şirin’i ilkönce başka türlü bitirmek niyetindeydim, üçüncü perdeyi de iki sahne yapmak istiyordum. İkinci sahnede, yani üçüncü perdenin ikinci sahnesinde, suyun çeşmelerden akışını ve Ferhad’ın Şirin’in kucağında ölüşünü yazacaktım. Fakat sonra düşündüm, hem esas fikir itibariyle piyes üçüncü perde birinci sahnede bitiyor, hem de Ferhad’la Şirin’de seninle bana benzeyen bir taraf var ki, adeta kendimi sana kavuştuğum anda, senin kucağında öldürmüş gibi olacaktım, buna gücüm yetmedi.”

Ferhad ile Şirin, Ankara’nın en büyük yarı açık amfi tiyatrosu Bilkent Odeon’da 1 Eylül Cumartesi günü saat 20.30’da başlayacak.

Biletler https://bilet.bilkent.edu.tr adresinden temin edilebilir.

Mert Fırat

1981 yılında Ankara’da doğdu. Lise mezuniyetinin ardından İsveç’te radyo-televizyon, Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümünde oyunculuk eğitimi aldı. 2005 yılından itibaren birçok sinema, tiyatro ve TV yapımında görev aldı. Başka Dilde Aşk ve Atlıkarınca filmlerinin başrolünü üstlenmekle birlikte senaryolarında da İlksen Başarır ile birlikte imzası bulunmaktadır.

Çalışmaları uluslararası film festivallerinde ödüller alan Fırat, 2014 Moondance Film Festivalinde Kelebeğin Rüyası filmindeki rolüyle En İyi Erkek Oyuncu; 2010 Antalya Altın Portakal Film Festivalinde senaryosunu yazdığı Atlı Karınca filmi ile En İyi Senaryo; 2010 Berdyansk Film Festivalinde, Başka Dilde Aşk filmiyle En İyi Genç Yetenek ödülüne layık görüldü.

Öğrencilik yıllarından itibaren aralıksız her yıl tiyatro sahnelerinde olan, Moda Sahnesi, Bursa Sanatmahal ve Dasdas’ın kurucularından Mert Fırat, halen Moda Sahnesi’nde Bütün Çılgınlar Sever Beni ve En Kısa Gecenin Rüyası, Dasdas’ta JOSEPH K. oyunları ile seyirci karşısına çıkmaya devam etmektedir. Ayrıca, kurumsal sosyal sorumluluk konularında farklı sivil toplum kuruluşlarıyla gönüllü olarak çalışan Mert Fırat, iki farklı projede ortak olarak yer almaktadır. İlk olarak, ortakları ile birlikte Bursa’da “Sanat Mahal” projesini hayata geçirmiştir. Mahalle ve kent için sanat alanı yaratmayı amaçlayan bu proje ile yeni bir sosyal girişim çalışması başlamıştır. İkinci olarak, “www.ihtiyacharitasi.org”un kurucuları arasında yer alan Fırat, projenin tasarlanması, planlanması ve işleyişi konusunda aktif olarak katkı sağlamaktadır.

Aslı Tandoğan

1979 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı, Arp Sanat Dalından mezun olduktan sonra Antalya Devlet Opera ve Balesinde arp sanatçısı olarak görev yaptı.

2002 yılında, “Kurşun Yarası” adlı dizi ile oyunculuğa başlayan Tandoğan, “Aşka Sürgün”, “Kapalıçarşı”, “Aşk” ve “Muhteşem Yüzyıl” dizileri de dahil olmak üzere birçok yapımda başrol oyuncusu olarak görev aldı. Ayrıca, dünyanın birçok ülkesinde yayımlanan Reşat Nuri Güntekin’in unutulmaz eseri “Dudaktan Kalbe”nin televizyon uyarlamasında başrol oynadı.

Tandoğan, 2007 yılında gişe rekorları kıran Kabadayı sinema filminde, Şener Şen ve Kenan İmirzalıoğlu ile birlikte rol aldı. Diğer sinema filmleri; 2013 yılında Behzat Ç – Ankara Yanıyor, 2014 yılında Kendime İyi Bak ve 2015 yılında Git Başımdan olarak sayılabilir.

2013-14 sezonunda Moda sahnesinde Mert Fırat ile birlikte Bütün Çılgınlar Sever Beni tiyatro oyununda yer alan Tandoğan, “Bana Göz Kulak Ol” derneğinin kurucusu ve başkan yardımcısıdır.

Elşad Bagirov

Müzik eğitimine Azerbaycan Devlet Konservatuvarında keman eğitimi alarak başladı. Daha sonra St. Petersburg Konservatuvarında Arvid Yansons ve Maris Yansons ile şeflik çalıştı. 1980’de Moskova’daki Bolşoy Tiyatrosuna şef olarak atandı. Burada opera, bale ve konserler yönetti. Ayrıca Sovyetler Birliği’nin önemli orkestralarıyla turneye çıktı. 1986’da Türkiye ile kültürel değişim programı kapsamında Sovyetler Birliği Kültür Bakanlığı, Bagirov’u İstanbul Devlet Opera ve Bale Tiyatrosu’na gönderdi. Burada bulunduğu sürede Bagirov, tanınmış koreograflar ve opera prodüktörleriyle pek çok eser sahneledi. Şef ayrıca çok sayıda uluslararası festivalde yer aldı.

Elşad Bagirov Bolşoy Senfoni Orkestrası, St. Petersburg Devlet Filarmoni Orkestrası, Azerbaycan Devlet Orkestrası, Moskova Devlet Senfoni Orkestrası gibi orkestraları yönetti.

Azerbaycan müziğine yaptığı önemli katkılardan dolayı, Azerbaycan Cumhuriyeti Seçkin Sanatçısı ödülüne değer görüldü.

Uğur Seyrek

1977-80 yılları arasında Ankara Devlet Opera ve Balesinde solist bale sanatçısı olarak görev aldı. 1980 yılında bilgi ve tekniğini geliştirmek amacıyla Almanya’ya gitti; State Theater Berlin ve State Theater Stuttgart Ballet topluluklarında solist dansçı olarak çalıştı. 58 ülkede temsiller vererek M. Haydee, J. Cranko, J. Kylian, U. Scholz, G. Tetley, J. Numeier, W. Forsythe, M. Béjart, M. Millan, H. van Manen, D. Aykal, G. Mc Millan, G. Balanchine gibi dünyanın önde gelen koreografları ile çalışma olanağı buldu.

1997 yılında John Cranko Stuttgart Bale Akademisinden başarıyla mezun oldu. Aynı yıl New York’ta dünyanın en önemli dansçılarından biri olarak kabul edilen Malakov’la Romeo ve Juliet balesinde başrolü paylaştı. 1995 yılında John Cranko’nun Onegin balesi ile Plalais Garnier Paris Tiyatrosunda Prince Gremin rolünü üstlendi. 1999’da Wüerttenbergische Stuttgart Bale Akademisinde Dans Pedagojisi Bölümünü bitirdi ve aktif dansçılık kariyerini noktaladı. Bundan sonra Nover Genç Koreograflar Derneği adına Stuttgart Balesi dansçılarıyla gerçekleştirdiği beş koreografisini sahneleme şansına sahip oldu.

2001 yılında İstanbul Devlet Opera ve Balesinde Baş Koreograflık ve Başöğretmenlik görevini üstlendi. 1997 yılından bugüne kadar Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Mersin Devlet Opera ve Balelerinde, BoleroBalonBozkırUçarcasına (Cumhuriyetin 75. yıl Kutlamaları kapsamında), ÇığlıkMavi Gözlü DevKelebekleri ÖldürmeyinKontrastTuvalKurbanGelinAirOthelloKösem SultanSalomeSevginin BedeliTangoperaÇeşmebaşı ve Fındıkkıran bale ve modern dans eserlerinin koreografilerini yaptı. AyrıcaTurandotAidaZaide gibi büyük operaların koreografilerini gerçekleştirdi. Cemal Reşit Rey Dans Tiyatrosunda Kimlikler adlı eseri, Çağdaş Bale Topluluğu’nda İçgüdü ve Kurban eserlerini sahneledi. Ankara Devlet Opera ve Balesinin 1998-2000 yıllarında Almanya’da sekiz temsillik bir turne gerçekleştirmesine öncülük etti. Yine 1998-2001 yılları arasında dünyanın en önemli koreograflarının eserlerini Ankara’nın bale repertuvarına kazandırdı. Bunlar, Marcia Haydée’nin Uyuyan Güzel, John Cranko’nun Hırçın Kız, Uwe Scholz’ün Yedinci Senfoni, J. Kylian’ın Unutulan Ülke adlı eserleridir. Kurduğu Bodrum Aspat Dans Platformu’nda genç Türk dansçıları yerli ve yabancı hocalarla bir araya getirip fiziksel ve zihinsel gelişimlerine katkı sağlamaya çalışmaktadır.

Uğur Seyrek, koreograflığının yanı sıra 1983 yılında Berlin’de resim ve heykel çalışmalarına başladı. Altmışın üzerinde kişisel ve karma sergiye katıldı. Bu sergilerde özellikle Stuttgart dönemindeki çalışmaları ilgi odağı oldu. Onun resim ve heykellerinde dansın, koreografilerinde resim ve heykelin estetiğini bulabilirsiniz.

 

Kızılın hakimiyetine yolculuk: Siena

0

Siena’yı sırf Panforte ve Chianti için keşfettiğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz ya da geleneksel Palio Di Siena oyunları için de …

Kahvenin ve kızıl tonlarının en güzel şekilde vurgulandığı binalarının yanı sıra Romanesk ve Gotik katedrallerinin bir bir sıralandığı ve dokusunu yitirmemiş parke döşeli dar sokakların birbirine bağlandığı tipik bir Orta Çağ kasabasıdır Siena. Bana göre 50 bin nüfusu ile Toskana’nın Floransa’dan sonra gelen en nadide ve bakir kentlerinden biri. Zaten bu özellikleri sayesinde UNESCO’nun Dünya Mirası Listesinde tacını korumaktadır.

Şehir ismini Remus ve Romolus’u emziren dişi kurttan alır. Bu mitolojik efsaneye o kadar sadıklardır ki artık şehrin sembolü haline gelmiştir kurt figürü (Lupa). Bilinen bir tarihi yok lakin Romalıların MS 30 yıllarında kentte bir garnizon kurdukları bilinmektedir. Kent en önemli prestij ve ünvanına 9. yüzyılda sahip olmaktadır. Kuşkusuz bu tarihler arasında gerçekleşen Roma’ya hac istilası, kenti bir nevi kervansaray kasabasına dönüştürmüştür. Bu durum ise kasabanın ticaret hayatında aktiflik yaratmıştır. Yükselen grafiği ile dikkat çeken Siena 13. ve 15. yüzyıl arasında Floransa ile çoğu kez çatışmış en sonunda ise yenik düşmüştür. 15. yüzyıl ve sonrasında ise İtalya’nın en ünlü yöneticilerinden biri olan Medici ailesinin gelmesi ile kent artık Toskana’ya bağlı turizm ve tarım kenti olmuştur.

  • Floransa’dan Siena’ya tren ya da otobüs kullanarak gelebilirsiniz. (1 saat)
  • Piazza Del Campo kentin en ünlü meydanı. 2 Temmuz-16 Ağustos tarihlerinde geleneksel Palio Di Siena oyunları gerçekleşmektedir.
  • Cavallucci,Ricciarelli,Panforte gibi muhteşem lezzetlere sahiptir.
  • 1240 yılında açılmış olan İtalya’nın en eski üniversitelerinden birine sahiptir. Ayrıca dünyanın ilk bankası da bu kasabada açılmıştır.

Piazza Del Cambo: Avrupa’nın en büyük Ortaçağ meydanlarından biri olarak kabul edilen Cambo,yılda 2 kez düzenlenen at yarışlarına ev sahipliği yapmaktadır. 13. yüzyılda pazar yeri olarak yapılan meydan, 11 dar sokağa açılmaktadır. Meydanın en güzel köşesinde ise 1419 yılında inşa edilen Fonte Gaia (Dünya Çeşmesi) konumlandırılmıştır. Şehir merkezine kanal yoluyla su getirilmesi için yapılmıştır. Muazzam şekilde tasarlanmış Meryem Ana figürleri ve çevresini süsleyen koruyucu kurt heykelleri ile görülmesi gereken yerlerden biridir.

Palazzo Publico:1297 yılında yapımına başlanan gotik mimarili saray, devletin idare edildiği yer olarak kullanılmaktadır. 1325 yılında yapımına başlanan 102 metre uzunluğundaki Torre Del Magnia(çan kulesi) Floransa’daki kuleden daha uzun olacak şekilde tasarlandı. Bir zamanlar İtalya’nın en uzun kulesi idi. Yapı özellikle göz kamaştıran freskleri ile ünlüdür. Mutlaka tavana bakarak gezintinizi tamamlayınız. 400 basamaklı 102 m’lik Torre Del Magnia’ya tırmanarak kahverenginin en güzel tonlarını keşfedin. Belediyenin kendine ait müzesinde Sala Del Mappamondo (Dünya Haritası Odası) freski kesinlikle keşfedilmesi gerekmektedir. Ambrogio Lorenzetti’nin Siena’nın sömürgelerini göstermek amacıyla yaptığı muazzam bir fresk…

Giriş Ücreti: 8 Euro

Siena Katedrali: 1263 yılında tamamlanan ve Kutsal Meryem’e adanmış olan ortaçağ katedrali, Siena’nın sembolik renkleri olan siyah ve beyaz renklere boyanmıştır. Hem Gotik hem de Romanesk mimari ürünüdür. Özellikle katedralin ana girişindeki Meryem’in taç giyme töreni freski muazzamdır. İç kısımda ise yine siyah-beyaz renklerin hakimiyeti ile sütunlar bezenmiş ve çevresinde ise başta sembolik figür olan kurt, melek ve 9 ayrı idarenin bayrakları eklenmiştir.

  • Katedralde özellikle Donatello tarafından yaratılan Herod’un ziyafeti
  • Michelangelo tarafından yapılan 4 Aziz heykelleri görülmesi gereken listenin başında.

Giriş Ücreti: 8 Euro

Santa Maria Della Scala: Avrupa’nın en eski hastanesi olarak bilinen yapı şu an müze olarak hizmet vermektedir. 13. yüzyıl tarihli bu yapı eskiden özellikle kadınlar ve çocuklara ayrıca hacılara ayrı bir önem vermiştir. Bağış usulü ile yürütülen yurttaş hastanesi  4 karta yayılmış ve içerisinde katedrale de yer vermiştir. Özellikle Pietro Lorenzetti ve Bulgarini’nin muhteşem freskleri görülmeye değerdir.

Giriş Ücreti: Ücretsiz

Siena’ya 1 saat uzaklıkta yer alan Montepulciano kasabası bir başka Orta Çağ ambiyansı sağlamakta bize. Özellikle bağ ve bahçeleri ile meşhur olan kasaba; enfes şaraplarıyla dikkat çekmektedir. Yerliler Montepulciano’yu “16.yüzyılın incisi” olarak adlandırır. Bu konuda da pekte haksız sayılmazlar.

  • Siena’dan tren ile Montepulciano’ya 1 saatte geçebilirsiniz. (7 Euro)
  • Kasaba Vino Nobile Di Montepulciano ile ünlüdür.
  • Pici adlı makarna çeşidi dünyada nam salmıştır.
  • Kasaba Etrüsk Kralı Lars Porsena tarafından kurulmuştur.
  • Şehir merkezi araç trafiğine kapalıdır.

 

Palazzo Comunale:Michelozzo tarafından 13. yüzyılda tasarlanan yapı, Floransa’daki Palazzo Vecchio’yu hatırlatabilir size. Çünkü birebir aynısı denilebilir. Gotik mimarili yapının dışı traverten taşı ile kaplıdır. Bu muhteşem detaylarla süslü saray kuşkusuz Medici ailesine hizmet etmiştir. Saat kulesi ve terasına çıkıp şehri boydan boya gözetleyebilirsiniz.

Giriş Ücreti:5 Euro (Kule)

San Biagio: 16. yüzyıl tarihli katedral, Yunan haçı planlı olarak tasarlandı ve kendisinden sonra yapılan katedrallere de örnek oldu. Özellikle friz ve freskleri görülmeye değer.

Tenuta Valdipiatta: Bu sevimli şarap imalathanesinin sahibi Caporali çifti, yaklaşık 1 saat süren tadım gezisinde bizzat eşlik ediyor. Toskana şaraplarının her aşamasını keyifle anlatan çift en sonunda ise lezzet testine sokuyoruz sizi. Tüm sürece tanık olurken zaman çok çabuk geçiyor ve dönerken elinizde boş dönmüyor. Mutlaka birçok imalathane mevcut kasabada lakin en keyif veren yer Caporali çiftinin arazisi.

  • Rosso Di Montepulciano bana göre en iyilerinden.

Tur Ücreti: 25 Euro

  • Eğer zamanınız var ise ve bir sahil kasabası eklemek istiyorsanız programınıza Siena’dan 1.5 saat uzaklıkta yer alan Port Ercole ve Porto Santo Stefano’ya uğrayabilirsiniz. Özellikle gözden ırak durmayı tercih eden İtalyan zenginlerine hitap etmektedir.

Floransa’ya kadar gelmişken mutlaka Siena kentine uğrayın.Açıkçası burayı bu kadar güzel beklemiyordum. Sıradan bir İtalya kasabası olarak düşünürken beni şaşırtıcı derecede etkileyen Ortaçağ yapıları muazzam idi. Sadece mimari yapıların görselliği değil yeterli olan; oldukça zengin mutfağı da olağandışı idi. En lezzetli Cavalluci kurabiyelerini ve muhteşem koku/tada sahip Chianti şaraplarını burada test etme şansım oldu. Evet,festivale denk gelemedim ama kahverenginin her tonunu yaşadığım Siena kentinden oldukça memnun ayrıldım.

Yapmadan Dönmeyin:

  • Chianti ve Brunello Di Montalcino şaraplarını deneyin.
  • Ricciarelli ve Cavallucci kurabiyelerinden satın alın.
  • Araba kiralayın ve üzüm bağlarını ziyaret edin.
  • Torre Del Mangia’ya çıkın ve kenti gözlemleyin.
  • Piazza Del Campo’da alışveriş yapın.

Sporun sanat hali: Pole Dans

Direk dansı olarak da bilinen pole dans, dans ile akrobasiyi birleştirerek dikey bir direğin etrafında yapılan performans sanatıdır. 2000’li yılların ortalarından itibaren alternatif bir fitness dalı olarak yaygınlaşmaya başlayan pole dans hakkında, eğitmen Seda Doğramacı ile topluma hakim olan algılar ve gerçekler üzerine bir konuşma yaptık.

İnsanlar ve özellikle kadınlar pole dans yaptıklarını söylediklerinde karşılaşılan yaygın tepki
gülüşmeler ve “ee kocana da yaparsın artık” gibi emeği küçümseyen cevaplar oluyor. Bu tepkiyi bazen çok haksız bulmuyorum çünkü bugüne kadar direği gördüğümüz yer striptiz sahneleriydi. Filmlerde, kliplerde, eğlence mekanlarında kadınların bedenlerini ön plana çıkardığı ve cinsellik çağrıştıran figürler yaptıklarını gördük. Fakat gün geçtikçe pole dansı sadece dans ve spor amaçlı yapan kişilerin sayısı artıyor. Ülkemizde de oldukça yaygınlaşmaya başlayan bu dal ev hanımlarından öğrencilere her yaş ve kesimden kişinin farklı amaçlarla tercih ettiği bir spor biçimi.

‘Pole dansının tarihi aslında 800 yıl öncesine Hint kültüründeki ”mallakhamb” denilen bir spora dayanıyor, sanıldığı gibi striptizden doğmuyor’ diyen Doğramacı dansın hakkındaki striptiz algısını değiştirmek için hala çaba sarf etmesine dikkat çekti. Oldukça zorlayıcı bir dans olan pole vücuttaki tüm kasları çalıştıran ve geliştiren bir spor diyen eğitmen, ‘Zorlayıcı olmasına karşın her yaştan isteyen herkesin yapabileceği, spor geçmişine ihtiyaç duymayan, vücudunu şekillendirmek isteyen veya sadece eğlenmek isteyen herkesin tercih edebileceği bir dans’ diye belirtti.

‘Pole üzerinde durabilmek için açık giyiniyoruz.’

Dansa önyargılı bakılmasının en önemli nedenlerinden birisi genellikle açık kıyafetler tercih
edilmesi. Bunun sebebi direk ile bedenin temas etmesini sağlamak ve böylece kaymayı
önlemek. Olabildiğince açık giyinerek daha güvenli bir pratik amaçlanıyor. Kumaş direk üzerinde tutunamayıp kaymaya sebep olduğu için sakatlanmalara sebebiyet verebiliyor. Ayrıca ten ile direğin teması sayesinde hareketler, özellikle tırmanma hareketleri çok daha kolaylaşıyor. Doğramacı, pole dansın gün geçtikçe yaygınlaştığını ve insanların tabularını yıkmaya başladığını dile getirdi ve ekledi ‘Tırmanışlar, ters duruşlar ve dönüşler gibi atletik hareketlere dayandığı için üst bedeni ve merkez kaslarını çok güçlü çalıştıran pole tüm bu güçlü duruşunun yanında oldukça zarif bir danstır.’

Pole dans, kadının ve erkeğin fiziksel özelliklerini ön plana çıkaran ama bu cinsellik amacıyla
pazarlanmadığında zarafet taşıyan bir dans türü. Dans için, spor için, zayıflamak için, güçlenmek için, yeni bir şeyler denemek için ve daha birçok sebep var bu dansı yapmak için. Hatta en güzeli bir tür meditasyon olduğu için. Beden, akıl ve ruh aynı anda tek bir şeye kendisini veriyor ve kendinizi müziğe bıraktığınız ve bedeninizin sınırlarını aşmaya çalıştığınız kısacası nasıl geçtiğini anlamadığınız birkaç saatle ruhunuz dinleniyor.

Pole dansı olimpiyatlarda görebiliriz!

Kendisinin de eğitim aldığı Burcu Yüce’nin federasyon kurma girişiminden bahseden Doğramacı, pole dansın federasyonunun kurulmasının dansın diğer dalların altında kalmayıp kendi yolunda gelişmesi ve tanınması için oldukça önemli olduğunu söylerken hocası Burcu Yüce’yi her anlamda desteklediğini vurguladı.

Uluslararası Direk Sporları Federasyonu (IPSF) Başkanı Katie Coates’ın, “Uluslararası Spor
Federasyonları Birliği’nin verdiği gözlemci statüsü resmi tanınırlık yolunda çok önemli bir adım ve bundan gurur duyuyoruz. Sporumuz bu sayede ulusal ve uluslararası arenada gelişme şansı yaşayacak” açıklamasına dikkat çeken Doğramacı, ‘Pole’a gönül veren insanlar olarak bu bizi çok heyecanlandırdı ve motive etti’ diye konuştu.

Mary Shelley Kimdi ve Frankenstein’a ilham veren ne?

Frankenstein’ın basımından 200 yıl sonra Shelley’nin hayatı biyografik film oluyor.

Mary Shelley (1797-1851) 18 yaşındayken hayatını değiştirecek bir rüya gördü.
1815’te “yazsız yıl”da Endonezya’daki volkanik Tambora Dağı iklimi Avrupa’ya yönlendirerek tarihte bilinen en büyük volkanik patlamayı gerçekleştirdi.

İsviçre’deki Geneva Gölü’nde tatillerde Lord Byron, Percy B. Shelley (gelecekteki eşi) ve fizikçi John Polidori ve Shelley, korku hikayeleri olan bir kitabı okuyarak güzel vakit geçiriyorlardı.

Daha sonra Byron bir iddia başlattı; her biri kendi korku hikayelerini yazıp kazananı seçeceklerdi.

Shelley rüyasını baz alarak kendi ana karakterinin ağzından yazdı.

“Rüyalarım tamamen benimdi, onları kimseye izah etmedim;
onlar huzursuzken sığınağım, özgürken en tatlı zevkimdi.”

Byron onun hikayesini “Genç bir kız için harika bir çalışma” olarak tanımladı ve Shelley bunu romana dönüştürmeye karar verdi. 2 yıl sonra 1818’de yayınlandı.

Frankenstein, ya da, Modern Prometheus döneminin atışıydı.
Bu sırada Polidori’nin hikayesi Vampir’in, Bram Stoker’ın Dracula’sını etkilediği söyleniyor.

Hayatı

Shelley, 1792’de öncü metin olan Kadın Hakları Savunusu‘nun yazarı proto-feminist düşünür Mary Wollstonecraft’ın ve anarşist filozof William Godwin’in kızıydı. Londra’nın liberal elit çevresinde büyüdü.

Ama Wollstonecraft, Mary 1 aylıkken öldü ve babasının yeni eşi onun eğitimi ile pek ilgili değildi. Bunun yerine Shelley kendi kendine öğretmenlik yaptı hem evde hem de annesinin mezarı başında kitap okuyarak.

16 yaşında, şair Percy Shelley ile tanıştı ve aşık oldular. Fakat babası onaylamadı ve Mary’i mirastan men etti, çift kaçıp Avrupa’yı gezmeye başladı.

Trajedi dolu hayatında Shelley ilk iki çocuğunun küçük yaşta ölümüne tanık oldu ve üvey kız kardeşinin intiharı onu çok üzdü. Bu kayıplardan çok geçmeden çift İsviçre’ye gitti. Bazı tahminlere göre sevdiklerini geri getirme arzusu Frankenstein’da birçok temayı etkiledi (Shelley’nin ucubenin uyanışını betimleyişi gerçeklikten çok bir dilek gibiydi: “Uyuyor,ama uyandırıldı; gözlerini açar; dikkatle bak“).

Kitabı bitirdiğinde Shelley tekrar hamileydi.

İlk kitaba göre büyük bir atış olan Frankenstein, şimdilerde tüm zamanların en popüler gotik romanlarından biri ve bir genç tarafından yazılmıştı. Dahası bilim kurgu, cefakar karakter, kaçık bilim insanı kinayesi gibi tamamen yeni bir türün kıvılcımı oldu.

Shelley’nin romanı, kadavralardan isimsiz bir ucube yaratan bir bilim insanını anlatıyor. Kibrin tehlikesine metafor olarak ucube, öldürmeye başlıyor.

Maskülen bir roman olarak ele alınması anonim basıldığında birçok insana romanı kocasının yazdığını düşündürdü. Öylesine maskülen bir roman olarak ele alındı ki anonim basıldığında (kadınların yaptığı diğer pek çok iş gibi bu da anonimdi) birçok kişi kocasının yazdığını düşündü.

Ama Shelleyler hem düzenlemede hem de birbirlerinin yazılarını öne çıkarmada çalışmalarında birbirlerine karşılıklı destek oldular ve kitabın ilk düzenlemelerinde bu yüzden Percy Shelley’nin notları bulunmuştur.

Hala bazı kişiler kitabı Percy Shelley’in yazdığına inanıyor.

Bu yanlış ithaf, romanı çevreleyen tek gaf değildi. Birçoğunun -ve birkaç pop kültür gafının- sandığının aksine kitabın adı olan Frankenstein ucubenin kendisin değil, yaratıcısı Dr. Victor Frankenstein’ın adıdır. Shelley’nin hikayesindeki ucube aslında isimsizdir.

1910’da roman, ilk korku filmlerinden biri olan Thomas Edison’s Frankenstein’ın konusu oldu ve o zamandan bu yana birçok film (Frankenstein, The Rocky Horror Picture Show, Genç Frankenstein) ve sahne uyarlamasının ilham kaynağı olmuştur.

Percy Shelley 1822’de Spezia Körfezi’nde boğuldu. Ölümünden sonra Frankenstein’ın yazarı, ölen eşinin şiirlerini derlemenin yanı sıra 4 roman yayınladı, kısa öyküler denemeler, biyografiler ve gezi yazıları yazmaya devam etti.

Ünlü düşünürlerin kızı ve devrimci bir şairin eşi olarak Mary Shelley kendi adını, resmi eğitimi olmadan duyurmayı başardı ve hala erkekler tarafından yönetilen bir türün öncüsü olmayı başardı.

Shelley 1851’de 53 yaşında beyin kanserinden öldü.

 

Hayfa el Mansur’un yönettiği film uyarlamasında Shelley’i Elle Fanning Percy Shelley’i Douglas Booth ve Lord Byron’ı Tom Sturridge canlandırıyor.

Fotoğraflar ve yazı kaynak: Independent

 

8 Eylül’de iklim için ses ver!

“İklim hareketinin sesi yerelden yükselir” sloganıyla, dünyanın dört bir yanında, 8 Eylül’de “İklim İçin Ses Ver!” diyoruz.

12 -14 Eylül’de Kaliforniya Valisi Jerry Brown’ın çağrısıyla Kaliforniya’da düzenlenecek Global Climate Action Summit (Küresel İklim Eylem Zirvesi) öncesi 8 Eylül‘de dünyanın dört bir yanında merkezî olmayan yüzlerce Rise for Climate adlı küresel eylem / etkinlik gerçekleşecek. Bizler de Türkiye’den etkinlik gününde “İklim İçin Ses Ver” diyeceğiz.

Bu eylem gününün amacı, ülkemizi de esir alan ve küresel bir krize dönüşen iklim değişikliğine karşı yerel yönetimleri en kısa sürede harekete geçmeye çağırmak ve yerel yönetimlerin fosilsiz bir gelecek inşa etme sözü vermesini talep etmek.

İklim için yönetimlerce bir değişim gerçekleşeceğine inanıyoruz, ancak; bunun tepeden inme bir şekilde gelmeyeceğini de biliyoruz, bu sebeple 8 Eylül’de tüm dünyada aynı anda halkın sesi olarak yankılanmayı hedefliyoruz.

8 Eylül’de Türkiye’de nerede ne yapılacak?

  • Antalya / Alakır Vadisi – Alakır Nehri Kardeşliği, Alakır’da bir buluşma gerçekleştirecek.
  • Eskişehir / Odunpazarı – Bisiklet etkinliği düzenlenecek.
  • Kadıköy / Kalamış Parkı – Kadıköy İklim Elçileri öncülüğünde parkta bir şenlik düzenlenecek, parktan iklim için ses verilecek.

    Kadıköy İklim Elçileri 8 Eylül için hazırlanıyor.
  • Çanakkale / Kazdağları – Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Çırpılar termik santrali projesine karşı bir etkinlik düzenleyecek.
  • Çanakkale / Güzelyalı plajında etkinlik düzenlenecek.
  • 1 Eylül akşamı Kadıköy / Koşuyolu Parkında Kadıköy İklim Elçileri iklim değişikliği hakkında farkındalık yaratacak bir belgesel film gösterimi gerçekleştirecek.

    1 Eylül akşamı Koşuyolu Parkında “Bu Her Şeyi Değiştirir – Naomi Klein” belgesel gösterimi yapılacak.
  • 3 – 9 Eylül arasında düzenlenen Sarıyer Kumdan Heykel festivalinde iklim krizine karşı ilgiyi çekmek için kumdan heykel yapılacak ve etkinlik gününde Sarıyer Çevre ve Sanat Festivali kapsamında İklim Forumu gerçekleştirilecek.
  • Kırklareli’nde Doğaya Dönüş Derneği de 8 Eylül’de ses vermek için hazırlıklarını sürdürüyor.

8 Eylül’de dünya çapında neler yapılacak?

  • San Francisco ve New York’ta çağrı için kapı kapı dolaşılıyor, broşürler dağıtılıyor. İnsanlara doğrudan temas edilmesi açısından bu yöntem tercih ediliyor ve yine 8 Eylül günü sokak eylemi gerçekleştirme planlanıyor.
  • Kanada’da, Kinder Morgan Boru Hattı’na karşı yerel muhalefeti artırmak için 20’den fazla eylem gerçekleştirilmesi planlanıyor.
  • Kolombiya’da bisiklet etkinliklerini halk festivalleri, halk sanatı gösterileri gerçekleştirilecek.
  • Brezilya’da aktivistler Curitiba Belediye Başkanı ile birlikte kentin fosil yakıt yasağının hayata geçirilmesi için çalışmalara başlayacak. Bu çalışma ile Brezilya’nın ilk sıfır karbon kenti için adım atılacak.
  • Güney Afrika’da bir aktivist iklim için farkındalık yaratmak için sanatın yaratıcılığını kullanmayı seçerek sanat atölyesi çalışması yapıyor.
  • Filipinler, Manilla’da etkinliği örgütleyen bazı aktivistler, fosil yakıtlara gönderme yaparak dinozor kostümleri giydiler ve etkinlikle ilgili detaylara ulaşılabilecek dev QR kodlarıyla sokaklara çıktılar. Etkinlik günü ilk sanal yürüyüşlerini yapacaklar.
  • Avustralya’da ise Sidney limanından geçecek olan bir geminin yelkenlerine  belediye binalarının, üniversitelerin, bankaların, özel kurumların fosilsiz yakıta geçmelerini teşvik edilmesinin amaçlandığı görüntüler yansıtılacak.
  • Bunların dışında Almanya, Fransa, Portekiz, Hindistan ve buraya yazamadığım daha bir sürü yerde 8 Eylül’de çeşitli eylemler ve etkinliklerle iklim için ses verilecek.

8 Eylül etkinliklerine çağrı olarak Kapadokya’da balondan pankart açıldı.

8 Eylül “İklim için Ses Ver” etkinliklerine ve eylemlerine çağrı amaçlı Kapadokya’da balondan pankart açıldı.

8 Eylül etkinliğine çağrı yapmak için Kapadokya, Nevşehir’de 350.org Türkiye aktivistleri “Geleceğimiz için, Gezegenimiz için #İklimiçinSesVer” pankartı açtılar. 350.org Türkiye temsilcisi Efe Baysal, pankart açma eylemi hakkında şöyle diyor:

“İklim krizi kendini sellerle, aşırı sıcaklarla, orman yangınlarıyla, ani hava değişimleriyle her geçen gün daha fazla hissettiriyor. Önümüzde iki yol var; ya umursamayacağız ve gelecek nesillere kabarık bir iklim faturası ve yaşamın gün geçtikçe zorlaştığı bir dünya bırakacağız ya da gökyüzüne yükselen pankartımızda yazdığı gibi geleceğimiz için, gezegenimiz için iklim için ses vereceğiz. Bu sebeple, 8 Eylül’de gerçekleşecek Küresel Etkinlik Günü’nü önemsiyor ve başta yerel yönetimler olmak üzere herkesi iklim hareketinin sesini yükseltmeye davet ediyoruz”

8 Eylül’de Türkiye’den iklimin sesi olmak isteyenler iklimicinsesver.org‘dan  detaylı bilgilere ulaşabilirler. Aynı sitedeki görselleri veya tüm dünyadan çeşitli sanatçılar tarafından yapılmış etkinlik posterlerini sosyal medyada #İklimiçinSesVer hashtagiyle yaygınlaştırabilir, hatta bu linki tıklayarak kendi posterinizi oluşturabilirsiniz.

8 Eylül etkinlik günü için çağrı videosuna İklim İçin Ses Ver! linkinden ulaşabilirsiniz.

Kaynak: 350turkiye.org, iklimicinsesver.org

Ben kim?

0

Özgürlük Yolu

İnsan neden sorumludur? Sorumluluk nerede başlar nerede biter? İçinde bir sürü bilinmeyeni barındıran bir denklemde x’i bulmanın ne hükmü kalmıştır? Özgür iradenin olmadığını düşünüyorum. Özgür irade olarak bize gösterilen şey bir göz yanılsamasından başka bir şey değil. İnsan, hürriyeti elinde olmadan doğan bir varlıktır. Hangi ailede olacağını seçemez, hangi toplumda, hangi dinde olacağını seçemez. Beynini seçemez, benliği oluşuncaya kadar seçemediği o kadar çok yer vardır ki benliği oluştuğunda çoktan seçimleri elinden alınmış olur. En özgür hissettiğimiz zamanlarda ayağımıza çoktan prangalar bağlanmış olur. Cümlelerini kendi kurduğunu zannederken aslında belirli kalıpların harfleriyle konuşur. Hangi yola gideceğini seçerken yolun kendisiyle hiç muhatap olamaz. Bu düşünce gayet tabiidir.

Özgür ve sorumlu olduğumuzdan bahseder varoluşçu kuram. Hatta birçok kaygının buradan ürediğini iddia eder. Bu görüşe sıkı sıkıya bağlı olduğum anlar oldu. Fakat şimdilerde hürriyetimin olmadığını düşününce bizleri sorumlu tutmanın çok yanlış olduğuna kanaat getirdim. Seçemediğimiz birden fazla, hayatın büyük bir bölümüne etki eden, tarafı vardı hayatın. Bu da bizim özgürlüğümüze gölge düşürüyordu. Bizi avutan tek şey ise özgür olduğumuz düşüncesinin bütün insanlığımıza işlemiş olmasıydı. Bence Freud bu yüzden çok fazla deterministti. Düşüncesi hür olmadığımız düşüncemi destekler nitelikte. Bizler yetişkin birer insan olana kadar atı alan Üsküdar’ı geçmiş oluyordu. Çoktan biz bizliğimizi kazanmış, kimliğimiz oluşmuş oluyordu. Freud’un bu görüşüne ilk kez imzamı atıyorum. Denklem çözülünceye dek bize farklı dinamikler oluşan bir biz kalıyordu. X’i bulmaya çalışırken bilinmeyen sayısı artıyordu. X’i bulduğumuz andaysa eşitliğin diğer tarafı kayboluyordu. Denklemde elde kalan bizle yaşamaya mahkûm ediliyorduk. Ömrümüz bu bizle geçiyordu. Kendilik algısı bu bize göre oluşuyordu. Sevdiğimiz yemekler, içtiğimiz içecekler, öptüğümüz insanlar; hepsi bu farklı insanların doğurduğu bizde vuku buluyordu.

Hürriyet kimin?

Sadece eylemlerin öznesi olduğumuz için ve bunu hiçbir baskı altında kalmadan yaptığımız için özgür olarak atfediliyoruz. Hâlbuki işin özüne inmiyor gözlerimiz; doğumu, aileyi, toplumu, dünyayı, televizyonu, insanlığı es geçiyor. Bizi oluşturan, doğarken getirmiş olduğumuz öz, yetişkin olana değin o kadar çok etkiye maruz kalıyor ki doğduğu andakine hiç benzememeye başlıyor. Denebilir ki ‘ne olacak bu sadece fiziksel bir değişim, maddenin üç ya da daha fazla halinden diğerine yolculuk bu’ Keşke değişimin yalnızca fiziksel kısımda kaldığına inanabilsem. Görüşüme göre değişim hem fiziksel hem de kimyasal olmaktadır. Fiziksel değişim belki bizi biz olmaktan koparamaz fakat iş kimyasal değişime geldiği zaman sarpa sarıyor her şey. Artık atomlarımız arasındaki bağlar yabancı, kovalent mi yoksa iyonik mi bağlı şimdi, kaç derecede kaynıyor benliğimiz artık, hangi ortamda sıvı… Demek istediğim artık bizi biz yapan noktaların artık eskisi gibi olmadığıdır.

Bizler özgürlüğün tadına bakıyoruz sadece ondan hiç yemiyoruz. Ya da yediğimiz göz yanılgısına kapılıyoruz. O zaman mahkemede kime ceza vermeli, tüm insanlık hapsedilemez ya. Bu yazıyı yazarken ne kadar da benliğimizin oluşumunu belirleyemediğimizden bahsetmeye çalışıyordum fakat iş neredeyse ahlak felsefesine kadar uzandı. Sanırım ikisi iç içe geçmiş bir konu. Özgürlük yoksa sorumluluk da yoktur sorumluluk yoksa ceza da yoktur. Bu teori sanki insanları çok şirin gösterdi. Biraz Rogeryen teorinin görüşünü destekler nitelikte. O zaman kötü kavramı hangi kaynaktan insanlığa sızıyor. Bu hangi fabrikalarca üretiliyor, kötü yoksa iyilik her yere neden hükmedemiyor?

Kayıp Kıta Atlantis Santorini Adası mı?

Santorini’nin tarihi, MÖ 17. yüzyılda adanın ortasında bulunan volkanın patlamasıyla tamamen değişmiştir! Adanın Yunanca ismi “Tira”dır. Volkanın püskürmesinden önce adanın morfolojisi ve şekli tamamen farklıydı. Neredeyse yuvarlak bir adaydı ve ortasında yüksek güçlü bir yanardağ vardı. Uzmanlara göre bu yanardağ patlaması insanlığın son 10 bin yılda yaşadığı en güçlü patlamaydı. Patlamanın etkisiyle milyarlarca ton taş kütle 35 kilometre yükseğe fırladı. Bu patlama ile Girit Adasında bulunan Minos Uygarlığı yok oldu. Patlamanın gücüyle küller İzmir’e kadar gidebildi. Bu küller Mısır’a kadar gitmişti. Hem Mısır hem de İzmir’de bu patlamanın eseri küller bulundu. Bazıları, adanın şu an yok olmuş olan parçasının “Kayıp Kıta Atlantis” olduğunu iddia etmektedir. İddialara göre Platon’un yazılarında bahsettiği Atlantis aslında Santorini adasıdır!

Tira yanardağının tam olarak ne zaman patladığını öğrenmek için o zamandan kalan fosilleşmiş bir zeytin ağacı kullanılmıştı.Bu ağacın yaşı meydana gelen doğal felaketten çok daha eskidir. Patlamanın kesin yılı, bu ağaç kalıntısı bulunduktan sonra belli olmuştur.

Gömüldüğü yerde bulunan ağacın bilim insanlarına verdiği bilgiye göre, patlama MÖ 1632 ve 1615 yılları arasında gerçekleşti. Zeytin ağacı patlamanın etkisiyle oluşan lav ve küllerin altında kaldığında yaşıyordu. Bu araştırmayı 2013 yılında İsrail Arkeoloji Bilimi Enstitüsü yapmıştır ve onların raporları doğrultusunda patlamanın kesin tarihi ortaya çıkmıştır.

Jeolojik kanıtlar, Tira yanardağının birkaç yüz bin yılda sayısız kez patladığını gösterir. Yinelenen süreçte yanardağ şiddetle patlamış, patlamadan sonra dağın üzerinde kaldera oluşumu başlayarak su birikmesi ve kaldera gölleri ortaya çıkmıştır. Bu felaket patlama, dağın hemen kuzeyinde bulunan “Nea Kameni” adası üzerine odaklanmıştı. Ada üzerine volkanik kül yağışı oldu.

2006 yılında uluslararası bilim insanlarından oluşan bir ekip tarafından yapılan araştırmalar patlamanın bilinenden daha büyük olduğunu ortaya çıkardı. Patlama 39 km alanı karasal olarak etkiledi ve bu alanda karadaki her şey zarar gördü. Volkanik patlayabilirlik endeksi 7. olarak belirlenmiştir.

Santorini adasının bilinen tarihi Minoan’ların adaya yerleşmesiyle başlamaktadır. Santorini’deki Minoan yerleşkesi Akrotiri olarak adlandırılmaktadır. MÖ 2. milenyumda gerçekleşen volkanik patlama, medeniyetin yok olmasına neden olmakla birlikte aynı zamanda dönemden kalan birçok kalıntı ve sanat eserinin de günümüze kadar korunarak ulaşmasına yol açmıştır.

Bronz çağı döneminden herhangi bir kalıntıya rastlanılmayan adada bu dönemde yerleşimin olmadığı düşünülmektedir. Bronz çağı sonrası Fenikeliler adaya yerleşmiş ve MÖ 9. yüzyılda da Dorlar (Dorianlar) adaya yerleşmişlerdir. Helenistik dönemde ise Santorini, Helenik Mısır krallığının önemli bir deniz üstü olmuştur. Sonrasında ise diğer Yunan adalarında olduğu gibi önce Romalılar ve Bizanslılar sonrasında da Latinler adayı işgal etmiştir. 1579 yılında Santorini Osmanlı egemenliğine geçmiştir. Londra konferansı neticesinde 1830 yılında ada Yunanistan’a katılmıştır. Ada aynı zamanda deprem kuşağında yer almaktadır. Son büyük deprem 1956 yılında gerçekleşmiş ve birçok köyün boşalmasına yol açmıştır. Zamanla adanın dünyanın en çok turist çeken adalarından biri olması neticesinde adanın nüfusu giderek artmıştır. Adanın mimarı yapısı diğer kiklades adalarıyla benzerlik göstermekte ve genellikle küp şeklinde beyaz renkte evlerden oluşmaktadır.

Kaynak: 1, 2

 

Allen Ginsberg, Vietnam budist tapınağında (1963)

55 yıl önce, 5 Haziran 1963’de Allen Ginsberg’ün izlerine New York Times’da da rastlıyoruz. Ginsberg, Uzun zamandır sürdürdüğü Asya seyahati sonrası, 18 ay sonra bir budist tapınağına daha uğramıştı. 1960’ların Amerika’sının Vietnam ile geçirdiği, tüm dünyanın hala üzüntüyle andığı o soğuk savaş dönemlerinin Budist tapınaklarını ve rahipleri nasıl etkilediğine bir kanıt mahiyetinde, New York Times bu haberi yayımladı:

“SAIGON, Vietnam, 5 Haziran – Güney Vietnam Hükümeti ile çatışan Budistler, bugün Amerikalıların “bizi izlemek için bir casus” gönderdiğine inandıklarını ileri sürdü.

Bir Budist sözcüsü bunu gazetecilere anlattı. Muhabirler kuşkuyla, sözcünün anlattıklarının “casus”u tanımlamak için yeterince iyi olup olmadığını sorguladı.
Budist, “Uzun boylu ve uzun sakallıydı, saçı arka arkadan oldukça uzundu ve kıvırcıktı.” dedi. “Bir şair ve biraz da deli olduğunu, Budistleri sevdiğini söyledi. Hakkında başka hiçbir şey bilmiyorduk, o yüzden onun bir casus olduğuna karar verdik.”

Bu noktada dinleyicileri gülmeye başladı ve “casus” dediği kişinin tanınmış bir beatnik olan Amerikalı şair Allen Ginsberg olduğunu söyledi… Bay Ginsberg, Hindistan’a uzun bir ziyaretten sonra Britanya Kolombiası’na doğru giderken birkaç günlüğüne buradaydı.

Budistlerin hükümet ile yaptığı tartışmalar -hükümetin Budist bayrağını kaldırma yasağı da buna dahil olmak üzere- hükümet tarafından faaliyetlerinin engellenmesine karşı duydukları kızgınlığı da içermekte. ”
(New York Times Archive)

Ginsberg’in ABD’ye geri dönerken, Güney Doğu Asya’da yol boyunca ilerlediği yolda başına gelen bu yanlış anlaşılmayı yaşadığı o ay, “Angkor Wat” şiirini yazmıştı. Angkor Wat, bugün Kamboçya’nın Siem Reap kentinin 6 km. kuzeyindeki Angkor antik şehrinde 1115-1145 yıllarında Kral II. Suryavarman tarafından yaptırılmış, Angkor Medeniyetinin izlerini taşıyan, şu an UNESCO Dünya Mirası Listesinde yer alan bir tapınaklar bütünüdür. Şiir de buraya hitaben yazılmıştır. Orada geçirdiği bir gece yazdığı bu şiirine, bu olaydan 6 yıl sonraki bir konuşmasında da değinir;

“Uzun zamandır tanıdığım George Bowering, daha önce okumadığım, “Angkor Wat” adlı bir şiiri okumamı istedi. Ben de bunu deneyeceğim. Muhtemelen on dakika gibi orta bir büyüklükte. Kamboçya’daki bir gecede, Angkor Wat’un dışındaki bir kasaba olan Siem Reap’den kalma notlardan oluşuyor.”

 

Bandari kadınları, İran

Her şeyden önce kelimelerin özü bize Bandari’nin “liman insanları” anlamına geldiğinden bahsediyor. İran’ın güney liman kıyısında yer alan bu bölge İran’ın iç kesimlerine oldukça uzakken; Katar, Suudi Arabistan gibi ülkeler ile neredeyse sınır komşusu. Bölgeyi eşsiz kılan esas özellik ise yüzünü Basra Körfezine dönerek; Basra’nın kıyısında uzanması. Bölgenin bu özelliklerini daha önce keşfetmiş kimileri hem kültürel hem ticaret ile bölgeye büyük bir miras bırakıyor.

Dünyanın baharat yolunun ve ipek yolunun etrafında döndüğü zamanlarda Bandari; bölge limanları ile bu dünyanın en önemli uyduları arasında. Domino taşları gibi sıralanan bir diğer sonuç ise; Afrikalı, Arap, Hintli ve Pers etkileri ile kendisine kültürel bir harmoni oluşturması.

Bahsettiğimiz yer gözünüzün önüne geldiğinde ve şu anki İran algınızla birlikte düşündüğünüzde kafanızda yaşadığınız tezatlığı; bölge en doğal yaşamları arasına katmış bile. İran’ın genelinde gördüğünüz ve alışkın olduğumuz kara çarşaflı etkileyici İran kadını; bu bölgede güzelliklerini renkli kıyafetler ve renkli maskeler ile pekiştiriyor.

Aksesuardan öte olmayacağını düşündüğümüz dikkati ilk çeken maskelerin günlük hayata bu denli girmesindeki sebep ilk kullanımıyla ilişkili. Bölge; Basra körfezi ile kucak kucağa olmasının bedelini çok acı ödediği zamanlar da yaşamış. Farklı ırklar tarafından uğradığı istilalar kadın tecavüzlerini de beraberinde getiriyor. Aynı kuşaklardan insanlar da dahil olmak üzere; çok fazla kadın bu karanlık durum içerisinde öyle çok kalıyor ki, maskeler ile kamuflaj oluşturarak erkek kılığında kaçmaya çalışıyorlar.

Fakat tarihin sayfaları arasında karşımıza nice çıkmıştır ki; acı olayların yarattığı kültür bir bakmışız ki en güzel rengimiz olmuş.

Maskelerin bir diğer özelliği ise bölgedeki Şiilerin ve Sünnilerin beraber yaptıkları yegane kültürel miraslardan biri. Şiilerin taktığı maskeler dikdörtgen şeklinde iken; Sünniler siyah ve altın rengi seçenekleri ile daha düz maskeler tercih ediyorlar. Yukarıda gördüğümüz altın renkli maskeler düğünlerde geline takılıyor. Bu maskelerin kalitesi ve altın oranı ise toplum içerisindeki zenginlik düzeyini ifade ediyor.

Kaynaklar: Muhajabat, News Nation, Daily Mail 12, Pickfair

 

Mısırlı domatesli makarna sosu tarifi

0

 

Mısırlı domatesli makarna sosu tarifi.

Malzemeler:

1 bardak haşlanmış mısır taneleri,
1/2 bardak taze fesleğen,
1 bardak domates,
2 çorba kaşığı zeytinyağı,
1/2 limon suyu,
1 çay kaşığı granül sarımsak,
1 çay kaşığı himalaya tuzu,
1/2 bardak makarnanın piştiği su.

Yapılışı:

1. Tüm bileşenleri blenderınıza yerleştirin, ipeksi bir karışım elde edene kadar karıştırın.
2. Sos koyulaşana kadar orta ateşte pişirin. İsteğe bağlı ekstra kiraz domates ocaktan almaya yakın eklenebilir.
3. Haşladığınız makarnayı sosla düşük ateşte bir iki dakika çevirerek iyice kombine edin. Taze fesleğenle süsleyerek servis edin.

Notlar:
Daha pürüzsüz bir doku seviyorsanız, bir süzgeç kullanarak süzün.
Sos çok sulu ise, 1/2 yemek kaşığı domates salçası ekleyin.