Ana Sayfa Blog Sayfa 147

Güneşe Nasıl Selam Vermek İsterseniz? Surya Namaskar ile 12 Hareket

Sanskrit  Surya ‘güneş’ Namaskara ise ’selamlama’ anlamına geliyor. Yani Güneşe Selam ( Surya Namaskar )da güneş ile bağlantı anlamına geliyor. Özellikle Hindistanda bu hareket birçok insan tarafından yeni günü karşılamak, vücudu ısıtmak ve hareketlendirmek, zihni canlandırmak için uygulanıyor.

Hemen bir mantra ile girelim konuya kafalarımız açılsın. Om bhur bhuva svaha, bilinen en eski mantralardan. Güneş her gün işini yaparken, onu selamlamak farklı farklı kültürlerde yer bulmuş bir dua, ritüel. Güneşi farklı bir şekilde selamlayanlarına yanına  İndus vadisine gideceğiz, bakalım orada işler nasıl olmuş.

Yoga hocam, yanış hatırlamıyorsan güneşe selam hareket serisini bir güreşçinin bulduğunu söylemişti. Bizdeki güreşçiler şimdilik ötekileştirdiğimiz bir tayfa, onlar da yağlı ve yağsız diye ikiye ayrılıyor.

Bayramda Aladağları geçiyorduk, akşamları kamp alanında konu yogaya da geldi ve eski dağcılardan bir dost anlatmaya başladı;  daha önce bir yoga grubuyla Aladağlardaydık, ben de rehberleriydim, dağdaki yörüklerden biri demiş ki rehbere ” ya bunlar güneşe selam, aya selam derken biz selam veriyoruz almıyorlar, nasıl olacak bu iş demiş” alkole de bağlı olarak kamp alanında beş on dakika geyik döndü.

Bir yoga sınıfına gittiğinizde yoga yapıyor musunuz ya da ne kadar süredir yoga yapıyorsunuz diye sorarlar genelde, kendini sevdiğin için genelde hareketler yapıp bundan da fena keyif alırsın, sevgi birlik gibi duyguları hissedersin sonrasında. Ama bu kendini sevdiğin ve yapmaktan keyif aldığın bir şey senle ilgili? Başkası için yoga yap? Yoganın anlamı senin için her neyse tabi. Parktaki çöpleri topla mesela? Çöp toplamak o kadar da keyifli değil ve içinden yargı, öfke ve bilmişlik çıkarmadan nötr halde yapmalısın tabi … Söylendiğinden o yoga başka bir şeye dönüşüyor. Çöp toplarken de birliği düşünebilirsin, illaki shavasana’da olmana gerek yok.

Konu olması gerekeni konuşmak değil, kendi kabımızdan çıkıp komşuyu sevmek. Kendin için yaptığın şeyler sende takılır, varlık zor genişler. Güneş, daha çok azını anlayabildiğimiz bir vazife kaynağı bizim için. Ona olan borcumuzu ödemek için her gün bu hareket serisini tekrar edebiliriz. İyi gelir, bacak açmaları da beldeki stresi alan bir şey. Zaten işin içinde aşağı bakan köpek varsa olay bitmiştir.

Videodaki abimiz bu işi iyi yapıyor. Tabağın dışını yıkayan sevgili spiritüel uygulamacılara diyorum ki lütfen içini de yıkayın, sonra Rab İsa bize tokadı basacak evladım kaç kere söyledim, dışını yapanda içini yapan da bir diye.

Muhakkak arayın, arayanlarla bir ara olun. 

Kapak Görseli

İsveçli sanatçı köklerine döndü, sürüsüne geleneksel yöntemlerle sesleniyor I Video

0

Bu kadın ineklerle iletişim kurabiliyor. Jonna İsveç’teki şehir hayatından ayrılıp ‘Kulning’ öğrenmeye başladı. Eskiden İskandinavya’da sürüleri çağırmak için kullanılan bir seslenişi yani. Dili eski formunu buluyor gibiydi.

Sesleniş inekleri ve keçileri gütmek için kullanılıyor. Ayrıca ayıları ve kurtları korkutmaya da yarıyor.

Jonna ailesinin köyüne 2010 yılında taşındı. Doğadaki ilk yıllar onu biraz zorlasa da o buna bayılıyor.

Ekranlarımızın öte tarafında, çimenler kesinlikle daha yeşil.

25. Uluslararası Adana Film Festivali Ulusal ve Uluslararası Yarışma Filmleri belli oldu!

22-30 Eylül 2018 tarihlerinde 25. kez gerçekleşecek olan ve kısa bir süre kalan Uluslararası Adana Film Festivali’nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması ile Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması’nın finalistleri ve seçici kurulları belli oldu. Festivalin İstanbul’da düzenlenen basın toplantısında konuşan Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü, Türk Sineması’nı ve sanatı desteklemeye devam edeceklerini söyledi.

Festivalin Danışma Kurulu Üyesi olan usta oyuncu Gülsen Tuncer Uluslararası Adana Film Festivali’nin ulusal yarışma bölümlerine vurgu yaparak, Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nın, Türk Sineması’nın gelişimi adına çok önemli olduğunu belirtti. Adana Film Festivali Direktörü İsmail Dikilitaş ise Adana Film Festivali’nin içeriği ve ayrıntılarıyla ilgili bilgi aktardı.
Uluslararası Adana Film Festivali’nde bu yıl; Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması, Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması, Uluslararası Kısa Film Yarışması, Ulusal Öğrenci Kısa Film Yarışması ve Adana Kısa Film Yarışması bölümleri yer alacak. Adana Film Festivali’nin bu yıl 25’incisinin yapılıyor olması nedeniyle, 25’inci yıla özel ödüller verilecek, etkinlikler düzenlenecek.

ULUSAL UZUN METRAJ FİLM YARIŞMASI

Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda bu yıl yarışacak film sayısı 15’e çıkarıldı. Yarışmanın ana jüsrisi ise usta ve deneyimli isimlerden oluşuyor. Jüri başkanı proje tasarımcısı ve yönetmen Tomris Giritlioğlu olurken; oyuncu Ahmet Mümtaz Taylan, oyuncu Cihan Ünal, sinema yazarı Mehmet Açar, kurgucu Mustafa Presheva, belgeselci Nebil Özgentürk ve oyuncu Tuba Büyüküstün de diğer jüri üyelerini oluşturdu. Siyad jürisinde Barış Saydam, Hasan Nadir Derin ve Murat Tırpan bulunurken; Film-Yön jürisini ise Cemil Ağacıklıoğlu, Canan Gerede ve Feyzi Tuna oluşturdu.

Ulusal yarışma filmleri ise şöyle:
1-Anons – TÜRKİYE PRÖMİYERİ – Mahmut Fazıl Coşkun
2-Arada – DÜNYA PRÖMİYERİ – Ali Kemal Çınar
3-Aydede – AKDENİZ PRÖMİYERİ – Abdurrahman Öner
4-Babamın Kemikleri – DÜNYA PRÖMİYERİ – Özkan Çelik
5-Dört Köşeli Üçgen – Mehmet Güreli
6-Güvercin – Banu Sıvacı
7-Güvercin Hırsızları – TÜRKİYE PRÖMİYERİ – Osman Nail Doğan
8-Halef – Murat Düzgünoğlu
9-İçeridekiler – DÜNYA PRÖMİYERİ – Hüseyin Karabey
10-Kardeşler – TÜRKİYE PRÖMİYERİ – Ömür Atay
11-Kaos – TÜRKİYE PRÖMİYERİ – Semir Aslanyürek
12-Kelebekler – Tolga Karaçelik
13-Sibel – TÜRKİYE PRÖMİYERİ – Çağla Zencirci, Guillaume Giovanetti
14-Tuzdan Kaide – Burak Çevik
15-Yuva – TÜRKİYE PRÖMİYERİ – Emre Yeksan

ULUSLARARASI UZUN METRAJ FİLM YARIŞMASI

Uluslararası film festivalinde yarışıp hak ettiği ödülü alan veya alamayan filmlerin Türkiye prömiyerlerinden oluşturulan yarışmada; Lee Chang-Dong, Jia Zhangke, Olivier Assayas, Radu Jude, Philip Gröning gibi modern sinemanın son 20 yılına damga vurmuş isimler rekabete girecek. Yarışmanın Türk üyesi ise Mahmut Fazıl Coşkun’un Anons’u oldu.

1-Kül En Saf Beyazdır (Ash is Purest White) / (Jian Hu Er Nv) – TÜRKİYE PRÖMİYERİ – Jia Zhangke – Çin
2-Blaze – TÜRKİYE PRÖMİYERİ – Ethan Hawke – ABD
3-Şüphe (Burning / Boening) – TÜRKİYE PRÖMİYERİ – Lee Chang-Dong – Güney Kore
4-Domestik (Domestique / Domestik) – TÜRKİYE PRÖMİYERİ – Adam Sedlak – Çekya
5-Tarihe Barbar Olarak Geçmek Umurumda Değil (I Do Not Care If We Go Down in History as Barbarians / Îmi Este Indiferent Daca în Istorie Vom Intra Ca Barbari) – TÜRKİYE PRÖMİYERİ – Radu Jue – Romanya
6-Budala Kardeşim Robert (My Brother’s Name is Robert and He is An Idiot / Mein Bruder heißt Robert und ist Ein Idiot) – TÜRKİYE PRÖMİYERİ – Philip Gröning – Almanya
7-Çifte Hayatlar (Non-Fiction / Double Vies) – TÜRKİYE PRÖMİYERİ – Olivier Assayas – Fransa
8-Pity – TÜRKİYE PRÖMİYERİ – Babis Makridis – Yunanistan
9-Anons / The Announcement – TÜRKİYE PRÖMİYERİ – Mahmut Fazıl Coşkun – Türkiye

Uluslararası Uzun Metraj Ana Jürisi şu isimlerden oluşuyor: Jürisi: Urszula Antoniak (Jüri Başkanı), Jüri Üyeleri: Justine Barda, Joseph Fahim, Andreas Sinanos, Ece Dizdar

HUZUREVİ VE SEVGİ EVLERİNDE ÖZEL GÖSTERİMLER
Ayrıca festival etkinliklerinde bu yıl Türk ve dünya sinemasının en seçkin örnekleri ile Türk Dünyası Özel Gösterimleri, Adanalı sinemaseverlerle buluşacak; söyleşiler, sergiler, ödül törenleri ve konserler sanatseverlerin beğenisine sunulacak. Engelli sinema gösterimleri, huzurevi ve sevgi evlerinde özel gösterimler ve mahallelerde gezici sinema gösterimleri de 25. Uluslararası Adana Film Festivali’nin iddialı etkinlikleri arasında yer alacak.

“İki Elin Arasında” destek bekliyor!

İnsanlar arası iletişimin en iyi yolu: “Konuşmak”. Peki ya kekemelik ve konuşma bozukluğuyla karşı karşıya kalanlar? Kekemelik, farkındalık konusunda diğer engellilik durumlarından geride kalsa da, bir insanın iletişim kurması anlamında büyük bir sorun. Dünyada ve ülkemizde, milyonlarca insan bu sorunla başa çıkmaya çalışıyor. Genel olarak bir bireyde çocuk yaşlarda ortaya çıkan bu sorun, yetişkinlikte nörojenik olarak tanımlanıyor. Başa çıkma yolu yok mudur ya da gelişimsel olarak devam eder mi? Bu galiba biraz da insanın kendisine bağlı.

2012 yılından bu yana çektiği deneysel ve kurmaca kısa filmleri ile tanınan senarist ve yönetmen Osman Yazıcı, geride kalan “konuşma bozukluğu” konusunda bir kısa film çekti. Yazıcı, kendi hayatından izler taşıyan “İki Elin Arasında” filmini izleyiciyle buluşturmak için fon desteği arıyor. Fongogo platformu üzerinden 30 Ağustos’ta başlatılan kampanya ile film projesinin yapım sonrası online montaj, ses, afiş tasarım, color grading, müzik ve festival masraflarını karşılanabilmesi amaçlanıyor.

2016’da çektiği İt (Prooch) adlı kısa filmiyle ulusal ve uluslararası pek çok festivale katılan ve yurda ödüllerle dönen Yazıcı yeni filminin ortaya çıkış öyküsü aslında kendi hayat öyküsünden deneyimlerine dayanıyor. Henüz 4 yaşındayken kendisine ‘sonradan konuşma bozukluğu’ teşhisi konan Yazıcı’nın ailesiyle beraber sosyal ortamında da yaşadığı deneyim, zorluklar, mücadele ve kendini kanıtlama isteği İki Elin Arasında filminin ana eksenini oluşturuyor.

Filmin yönetmeni Osman Yazıcı, projesini şu sözlerle anlatıyor:
“Kendi içinde sıkışmış kalmış ve kaçacak hiçbir yeri olmayan, kendisini topluma ispat etmeye çalışan bir çocuğun öyküsü İki Elin Arasında… Filmin ana hikâyesini her ne kadar konuşma bozukluğu olan bir çocuk üstüne kursam da, hikâyenin diğer tarafında doğru ve yanlış, ahlâk ve ahlâksızlık, kötülük ve erdem üzerine de sorgulayıcı olacağını düşünüyorum… İki Elin Arasında, nitelikleri belli bir biçime oturtulmuş, ötekileştirilen, dışlanan, idealizm ve başarı odağının ortasında sıkışmış kalmış, küçük insanların ne kadar ince detaylarda başarılı olabileceğinin öyküsü.”

Proje detaylarını incelemek ve destek olmak için kampanya linki:
https://www.fongogo.com/Project/iki-elin-arasinda

Filme ait video ve destek süreci hakkında daha fazla gelişme, Yazıcı’nın YouTube kanalında yer alıyor.
https://www.youtube.com/channel/UCUMvzi_Dyp64Yjeew9qNpNg/videos

Filme dair güncel haberler ve detaylar için sosyal medya haberlerini takip edebilirsiniz:
FACEBOOK | INSTAGRAM | TWITTER

Filmin ilk teaser fragmanı da yakın zamanda yayınlandı. Buradan izlenebilir.

Bu kalpsiz dünyayı* sevebilenler için bir kolaj

0

İnsan türü olarak sosyal hayvanlarsak eğer, geçerliliğini yitirmiş rollerden kendimizi azat etmediğimiz sürece rahata eremeyeceğiz. Ingeborg Bachmann’ın dediği gibi, “ikili ilişkilerimizde faşizmi” üreten bir tarihi tekerrür ettirmekten kaçamayacağız.

Dünyanın her yerinde neo-liberalizm irili ufaklı toplumsal sarsıntılara sebep olurken, eski alışkanlığımız hiyerarşilere, unvanlara, kürklere sarılamayacağımız ayyuka çıkıyor. Kendi ebeveynlerinden daha güvencesiz bir gelecek için çalışan bir nesiliz. Mutluluğumuzu bu kadar belirsiz ve bir açıdan kontrol edemediğimiz değişkenlere dayandırırsak huzur bulamayacağız. Ursula K. Le Guin “Sen uçuruma bakarsan uçurum da sana bakar” derken, sürekli savaşanın bir süre sonra savaşın kendisi olacağını ve “hiçbir savaşın kazananı olmadığını” kastediyordu belki. İşte bu yüzden, bizi silindir gibi ezip geçen sistemle baş etmenin yeni yollarını aramalıyız. Onun istediği gibi ya savaşçı ya da esir olmaktan başka bir seçenek de olmalı. Bu açıdan, birey olmanın anlamı üzerine tekrar düşünmeli ve belki de kendimizi yeni baştan yaratmalıyız.

Hermann Hesse “Kuş yumurtadan çıkmak için savaş veriyor. Yumurta dünyadır. Doğmak isteyen, bir dünyayı yok etmek zorundadır” sözleri ile muhtemelen sıfırdan başlamaktan bahsetmiyordu. İnsan bir beden ömründe birden fazla hayat yaşarsa eğer, eski benliğimizi öldürmek yenisinin yoktan yaratacağımız anlamına gelmez. Aksine, her organizmanın bir ömrü vardır ve onu tamamladığında toprağa, yağmura, havaya karışır ve yeni nesillerin besini olur. Darwin’in haklı olduğunu varsayarsak, evrim, yeni kuşakların genomlarının mükemmelleşmesine doğru çalışacaktır: Evrenin içinde her şey muhtemelen özünde sadece yıldıztozu. O halde, yeni baştan yaratacağımız benliğimize de evrenin yasaları işleyecektir.

Doğanın kayıtsız şartsız vahşi olduğuna, büyük balığın küçüğü yuttuğuna dair -dilimize vurmayan ama bilinç dışımızdan hemen hepimizi yönlendirip insan sosyalliğinin acımasız kurallarını belirleyen- o batıl inanç, gündelik ilişkilerimizde kurduğumuz hiyerarşilerin de temeli oluyor maalesef: Kaç yaşındasın, mesleğin ne, ekonomik gücün ne, toplumsal mücadelelere ne kadar emek verdin, ne kadar tanınıyorsun… Oysa evde birlikte yaşadığımız kedi, tüm bunlardan bihaber, en yalın ve sevgiye muhtaç hallerimizi bildiğinden, o en çocuk yanımıza şefkat besliyor ve bu yüzden karnımız ağrıdığında gelip kucağımıza yatıyor. O “acımasız” doğa işte bu kadar bilge ya da aslında insan uydurması saçmalıklardan uzak ve sadece yalın! Doğadan kopuşumuzun mihenk taşı bu yapay sosyallik ise kendimize doğrulttuğumuz bir silahtan ibaret.

Cicero’nun “Vicdanım bana tüm konuşmalardan daha çok anlam ifade ediyor” sözünü pusula olarak aldığımızda, bütün canlıların sadece doğarak saygıyı hakettiği, bu yüzden insan yapımı bu korkunç düzende edindikleri ya da edinemedikleri konumların onların değerini belirlemediği bilgisine ulaşmak için onlarca kitap devirmek gerekmiyor. Güttüğü sürüde yanlışlıkla bir koyunun yere düşüp yuvarlanmasına sebep olan çobanın olayın hemen ardından o koyundan özür dileyerek ona sarılmasında bu temel adalet duygusuna kendi gözlerimle şahit oldum.

Lord Byron’ın 19. yüzyılda “insanı daha az değil ama doğayı daha çok seviyorum” diye ifade ettiği algı, Can Bonomo’nun “bu dünyayı sevmedim ama azaldı kinim” dizeleriyle vücut buluyor bugün: Asalet iki yüz yıl sonra çocuksu bir bilgeliğe evriliyor. Sosyallik insan türünün hayatta kalabilmesi için kaçınılmazsa eğer, bizi bu dünyayı sevmemeye iten, hücrelerimize işlemiş tüm o güç ilişkilerini yıkmak pek de korkutucu olmamalı.

Akışa kulak verip yepyeni çözümlerle gelmemiz gerektiğini anlamamız için daha kaç kuşağa yazık olmalı? Çünkü aslında yeni olan tek şey, insanlığın kültürel mirasına başka bir açıdan bakabiliyor olmamız. Kaçınılmazdan korkmaya, aklımızın çocuksu yaratıcılığını itelemeye ne gerek var?

* Teoman’ın “Aşk Kırıntıları” adlı şarısından alıntıdır.

 

Bir insanın kendi olma hikayesi: “Güvercin” ekibiyle röportaj

0

Berlin Film Festivali’nden bu yana adı duyulan “Güvercin” filmi, ülkemizde İstanbul ve Ankara Film Festivalleri’nde yarıştı. Yönetmenliğini Banu Sıvacı’nın üstlendiği film 21 Eylül’de Başka Sinema’da vizyona giriyor. Umutsuz bir hayatın içinde her zaman bir umudun yeşerebileceğini anlatan Güvercin, kuş figürünün sinemaya kattığı anlamı büyüleyici bir şekilde sunuyor. Özellikle güvercin Maverdi ve Yusuf arasındaki bağın anlatımı çok önemli.

Filmin yönetmeni Banu Sıvacı, başrol oyuncusu Kemal Burak Alper ve görüntü yönetmeni Arda Yıldıran ile, 29. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde filmin gösterimi sonrası bir araya geldik ve sıcağı sıcağına Güvercin’i konuştuk. Söz şimdi onlarda…

BANU SIVACI (Yönetmen): “İnsanların kendi olma çabalarını, kendileri gibi yaşama isteklerini anlatmayı istedim.”

Yönetmenlik hikayen nasıl başladı? Seni ilk uzun metrajlı filmini çekmeye götüren süreç nasıl ilerledi?

Ben aslında Adana’da Çukurova Üniversitesi’nde resim okudum. O sırada üniversitede kısa film atölyelerine katılıyordum. Daha sonra İstanbul’a geldiğimde sinema atölyelerine katılmaya başladım ve bu işi setlere girerek devam ettirebileceğimi düşündüm. Yaklaşık 6 yıllık Yardımcı Yönetmenlik tecrübesinden sonra ilk uzun metrajlı filmim için çalışmalara başladım. O arada kısa filmler de yaptım.

“Güvercin” filminin hikayesi ilk olarak nasıl ortaya çıktı? ne kadar zamandır senaryo üstüne çalışıyorsun?

Ben filmin hikayesinin geçtiği mahallede doğdum. Orda çocukluğum geçti, sonra taşındık. Kuşçular o zamandan hafızama yerleşmiş. Onlar güvercinleri hayatlarının gerçekleriyle kendileri arasına koyuyorlardı. Bu kaçışı bir sinema filmi haline dönüştürebileceğimi düşündüm. Yaklaşık 6-7 yıl kadar sürdü yazım süreci. İlk olarak kısa film senaryosu olarak başladı, daha sonra uzun metraja doğru evrildi.

Kuşların ve kuşçuların bu filmin içerisindeki anlamı nedir, senin için ne anlam ifade ediyor?

Temelde amacım kuş sevgisini anlatmak değildi. İnsanların kendi olma çabalarını, kendileri gibi yaşama isteklerini anlatmayı istedim. Ve genç bir erkeğin bu süreci nasıl atlattığını göstermek için kuşlar güzel bir malzemeydi.

Kuş figürü her zaman özgürlüğü temsil eder. Bu filmde de Yusuf karakterinin özgür olmakla olan ilişkisine de vurgu var mı?

Kesinlikle var, zaten filmde vardığımız nokta da orası.


“Yusuf’un mücadelesiyle, sinemacıların mücadelesi ortak aslında.”

Yola çıktığında ilk fikirlerle kafanda oluşturduğun filmle, ortaya çıkan film arasında bir fark var mı?

İçerik olarak anlatmak istediğim filmin ortaya çıktığını düşünüyorum. Ama içerisinde hayal ettiğim gibi olmayan sahneler de var. Genele vurduğumda, ekibimin de sayesinde istediğim sonuca eriştim. En azından izleyici üzerinde oluşan etki, bırakmak istediğimiz etkiydi.

Her yönetmenin kendi yazdığı filminde, baş karakterle ayrı bir bağlantısı oluyor. Senin de Yusuf’la benzer dertlerin var mı?

Tabi ki paralellik var. Yusuf’un mücadelesiyle, bizim genel sinemacıların mücadelesi paralel aslında. Sanatçıların tutkuları için çabaları da Yusuf’un mücadelesiyle ortak. Sadece benim yaşadıklarım diyemeyiz o yüzden. Sektörün dertleri genel olarak ortak.

Oyuncu kadrosunu oluştururken nelere dikkat ettin? Özellikle performansından övgüyle bahsedilen Kemal Burak Alper ile film için buluşmanız nasıl oldu?

Ben Kemal’i ilk bir oyunda izlemiştim. Tam o sıralar da kısa filmin senaryosunu yazıyordum. Kemal’i oyunda izlediğim zaman, Yusuf karakteri için alternatif biriyle konuşmaya gerek duymaksızın çalışmam gereken kişiye karar vermiştim. Hemen oyun sonrası tanıştık ve senaryo okumalarına başladık. Kemal de senaryoyu çok beğendi.

Kurgu aşamasında neler yaşadınız?

Mesut Ulutaş ile birlikte çalıştık. Kendisinin hem kurgu hem de yapım sürecinde yanımda olması çok faydalıydı. Set bittiğinde Mesut ile bir araya gelip ‘biz bu görüntülerle ne yapacağız?’ şoku atlattık bir süre. Filmin en iyi hale gelmesi için uzun bir süreç ilerledi. Arada demlendiğimiz oldu, bazı görüntülere kıymayı göze aldık. Filmin hayal ettiğimiz haline gelmesi uzun sürse de güzel bir süreç ilerlettik.

Filmin Dünya prömiyerini 68. Berlin Film Festivali’nde yaptınız. Nasıl bir deneyimdi ve izleyiciden nasıl tepkiler aldınız?

Berlin’de sinemasever anlamda çok özel bir izleyici vardı. Filmin ilk gösterimini film izlemenin akışını ve kurallarını bilen bir izleyiciye yapmak, bir yönetmen için büyük bir şans. Böylece sert bir giriş yapmış olmuyorsunuz. Berlin’in büyük bir film marketi oluşu, bir yönetmen için gelecek filmi için fonlar arayabilmesi adına önemli. Büyük festivaller, gelecek filmler için bizi motive etmesi anlamında kıymetli.

29. Ankara Uluslararası Film festivali nasıl geçti filmin açısından, festivalle ilgili neler demek istersin?

Gösterim günümüzde festivale gelebilmiş olsak da; çok köklü olduğunu hissettiren güzel bir festival haline gelmiş Ankara Film Festivali. Dolu salonları görmek yönetmenleri mutlu ediyor. Gösterimler sonrası soru cevapları da takip ettim, çok kaliteli sorular geliyordu. “En İyi İlk Film” ve “En İyi Erkek Oyuncu” ödüllerini aldığımız için de çok mutluyuz. Festivale çok teşekkür ederiz.

Yeni film projeleri var mı?

Yeni projem şu anda yazım aşamasında. Fonlara ve senaryo atölyelerine başvurularım başladı. Uzun bir maraton daha bizi bekliyor.

KEMAL BURAK ALPER (Oyuncu – Yusuf): “Maverdi bana gerçekten de trip atıyordu.”

Yönetmenin Banu ile film için bir araya gelişiniz nasıl gerçekleşti?

Banu beni tiyatro sahnesinde bir komedi oyununda görmüş. Oyundan sonra tanıştık ve bana filminin hikayesini anlattı. Komedi oyunculuğumu görüp, bir festival filmi teklif ettiğinde çok şaşırmıştım. Ama ortaklaşa bir tutku ile o tonu yakaladığımızı düşünüyorum. Tanıştığımız sıralar üniversitede öğrenciydim ve tecrübelerime bir film projesi katmayı çok istedim. Filmin ilk kısa film versiyonu, benim ilk kamera deneyimim oldu.

Hikâyeyi duyduğunda ne düşündün?

Banu’nun anlattığı hikâye, benim hiç tanımadığım bir hikayeydi. Bir oyuncu tecrübe etmediği hikayeler üzerine çalışınca gelişiyor bence ve insanı çalışarak o ‘insanı’ tanıyor. Kısa filmi çektiğimizde, filmin temeli hakkında pek bilgi sahibi değildik. Daha yeni yeni bir şeyler öğrenmeye başladığımız zamanlardı ve bir kuş damına gittik. Sezgisel bir biçimde hikâyeyi ele alıp, ortak bir dil oluşturmaya çalışıyorduk.

Kısa filmin ardından uzun metraja evrilme süreciniz nasıl ilerledi?

Kısanın ardından uzun bir süre sonra Banu’dan bu hikâyenin uzun metraj halini yapmak istediği teklifi gelince çok sevindim. Bu süre içerisinde birbirimizden kopmadık ve onun çalıştığı bazı projelerde de yer aldım.

“Yusuf’un özgürlük tutkusu, basit yaşamın ta kendisi.”

Hazırlık sürecin nasıl ilerledi ve hikâyenin gerçekliğinde neler keşfettin?

Filmin çekim tarihi belli olunca, fiziksel bir hazırlık sürecine girdim. Karakter için saçımı uzatmaya başladım ve kilo verdim. Ayrıca kuşlarla olan iletişim için daha ileri bir süreç ilerlettim. Kuş besleyen insanları gözlemlemeye başladım ve “insan neden kuş besler?” i sorgulamaya başladım. Fark ettiğim şey, hasret ve özlem duygusu ile ilgiliydi. Kuşların bir şeye ulaşma hedefi var, ama aynı zamanda gökyüzü dışında karada yaşadıkları hayat daha zor. Filmde daha hafif geçmiş olabiliriz, ama hikâyenin geçtiği mahallelerdeki insanların yaşama motivasyonları çok ağır. Rekabet ortamı sıkı, aralarındaki ilişkiler çok daha sert. Belki de yaşama devam etmek için benimsedikleri durumlar çok daha zorlayıcı.

Filmde de vardığımız nota bu sanki. O sert olunması gereken ortamda, kuş figürü de özgürlük anlamında içsel bir yolculuk bir bakıma…

O noktada da kuş bir tutkuya dönüşüyor. Kuşla ilgilendiği zaman insanlar, yerdeki insan değil sanki. Kendileriyle ilgili nasıl özlemleri varsa, onu arıyorlar bir anlamda. İnsanı, kendini bulduğu şeyden alı koyamazsın.

“Yusuf” karakterini nasıl anlatırsın?

Yusuf, benim gözümde peygamber gibi bir çocuk. Kimimiz bu hayatta gireriz, kapılırız, başkalaşım sergileriz ve buranın bir parçası oluruz. Yusuf hiçbir zaman buranın bir parçası olmamış. Yusuf’un içinde hep içinde bir damı olmuş, oraya çıkıp kuşlar vasıtasıyla annesiyle konuşmuş. Belki de hiçbir zaman damdan inmeyecekti, ama bu da dünyanın kurallarına aykırı. Yusuf’un özgürlük tutkusu, daha çok kendi halinde ve basit yaşamın ta kendisi. O anlamda, Yusuf’u daha önce canlandırdığım karakterler arasında başka bir yere koyuyorum.

Filmde Yusuf’un kuşu “Maverdi” gerçekten de sana trip atıyor muydu?

Atıyordu tabi ki (Gülüyoruz). Setin çok ağır giden zamanlarıydı. İstediğimiz her şeyi çekemediğimiz için, sete hızlı olma durumu yansıdı. Maverdi’nin benimle bir bağı vardı, ama bir süre sonra setteki bütün herkesle iletişimi olmaya başladı. Ve o da bundan rahatsız olmaya başladı. Ama o tribi ben yemiş oldum.

Filmin Dünya prömiyerini 68. Berlin Film Festivali’nde yaptınız. Nasıl bir deneyimdi?

Berlin’de oturmuş bir sinema kültürü olduğu ve bunun nesilden nesile aktarıldığı çok belli. İlk filmini yapan bir yönetmen için de kıymeti çok büyük. Benim için de büyük bir deneyim oldu.

Sinemanın ‘İlk başrolünde oynadığın film anlamında’ senin için anlamı nedir?

Tiyatro sahnesinde, seyirciyle bir hikâye üzerinden doğrudan bir iletişim kurabilmek çok keyifli. Ama sinemada hissettiğim duygu ile tiyatroda oyun prömiyerinde hissettiğim duygu aynı. Çünkü izleyici çok yakın ve beni samimi olmaya zorluyor. Bu da tabi ki beni geliştiren bir şey.

ARDA YILDIRAN (Görüntü Yönetmeni): “Film boyunca Banu ile ortak bir dil oluşturduk.”

Banu Sıvacı: Kuşlarla olan ilişkide Kemal Burak Alper’in oyunculuk katkısı kadar, kamerayla kuş ilişkisini kurmak konusunda görüntü yönetmenimiz Arda Yıldıran’ın katkısı da büyük. Kuş damlarına Kemal kadar Arda da çıktı.

Görüntüye ve ışığın filmle uyumuna bayıldım. Biraz da sizden görüntü yönetim sürecini dinleyelim.

Banu ile bizim sinema sektöründeki süreçlerimiz birbirine yakın ve çok önceden tanışıyorduk. Kısa filmi çekerken onlara dahil olamamıştım ve kısa filmi bana ilk gönderdiğinde onu çok sevmiştim. Çünkü senaryoyu okurken ne hissettiysem, Banu da aynısını hissetmiş. Benim asistanlık sürecim devam ederken de Banu ile hep bir aradaydık. Uzun metraj filmle ilgili konuşurken de hep ortak noktalardan bahsettiğimizi fark ettik. Ardından filmi birlikte çekebileceğimize inandık. Set zamanı da her şey rayına oturmuş bir şekilde ilerledi, çünkü Banu ile ortak bir dil oluşturup üzerine çok çalışmıştık.

Çekim süreci nasıl geçti?

Hiç kolay bir çekim değildi ama keyifliydi. Sonuçta Adana’da sıcakta o kuş damlarında bir dünya yaratma süreci vardı. Bahar aylarında çekmek istedik, ama baharda bile Adana çok sıcaktı. Ama küçük ve güzel bir ekip olduğumuz için, herkes birbirine çok destek oluyordu. Banu, ekibin bütün ihtiyaçları için elinden geleni yaptı. Çekim saatleri dışında da, damlarda çok zaman geçirdik. Çünkü kameranın başında bekleyip, bir şey yapmadan kuşların bize alışmasını bekliyorduk. Ama kuşlarımız bizi dinliyordu, buna çok şaşırdık.

Bu hafta ne dinlesek?

0

Bu haftadan itibaren Gaia’da yeni bir köşe başlatıyoruz. Sizlere her haftanın ilk günü hem yepyeni şarkılardan hem de eskilerden bazı öneriler getireceğiz. İşte bu haftaki playlist’imiz.

Adamlar – Hikaye

Eski dostlarımız bu kez ‘tankla’ değil hikayeyle döndü. Adamlar, yeni şarkılarında ilk dinleyişte hemen içine girilmeyen ama birkaç dinleyişte insanı kendine çeken deneysel bir şarkıyla döndüler.

The Coral – Eyes Like Pearls

The Coral hiçbir zaman çok büyük popülariteye sahip bir grup olmadı. Ama her albümleriyle dinleyenlerinde mutlu ve mesut hisler uyandırdılar. Yeni albümleri de yine eli yüzü düzgün ve minnoş şarkılarla dolu.

Pinhani & Melis Danişmend – Peki Madem

Pinhani ve Melis Danişmend biraraya mı gelmiş, e peki madem!  O zaman bize de dinlemek düşer.

Ghost – It’s A Sin

Son dönemlerin popüler metal gruplarından biri Ghost, unutulmaz Pet Shop Boys şarkısını coverlamış.

Jain – AllRight

Jain, şarkıları kadar sıradışı ve yaratıcı klipleriyle de dikkat çekiyor.

Görsel: Jain 

“Ağaç Diken Adam” üstüne

Ağaç Diken Adam’ı biraz önce bitirdim. Keyifle okunan harika bir öykü öyle ki yediden yetmişe herkes okuyabilir.

Kitaba eşlik eden illüstrasyonlar, Oğuz Demir tarafından çizilmiş. Bu illüstrasyonların okuma zevkini artırdırklarını söylemeliyim.

Kitabın yazarı, iki büyük dünya paylaşım savaşı görmüş. Birincisinden sonra gördüklerinin dehşeti onu o kadar etkilemiş ki pasivist olmuş. Bu direnişi ikinci paylaşım savaşında birkaç kere tutuklanmasına neden olmuş. 1970’de ölümüne dek eserler vermiş. Eserlerinden biri de birçok dile çevrilmiş olan Ağaç Diken Adam öyküsü.

Kitabı okurken iki kere çok duygulandım. Birincisi, öykünün kahramanının tanıştığı çobanın İsviçre’de çorak, çölleşmiş bir bölgeyi ormana dönüştürmesi sırasındaydı. Bir yeri yemyeşil kılmanın sadece çabayla mümkün olmasının güzelliğine ulaşmış bir kişinin deneyimini okurken bu başarının etkileyiciliği neredeyse mutluluk göz yaşlarıma dönüşecekti.

Bu çorak yerin ilk hallerine dair kitap şöyle der:

“Güneşli, güzel bir haziran günü olmasına rağmen göğün yükseklerine yerleşmiş, hiçbir korunaklı yeri olmayan bu topraklarda rüzgâr korkunç bir sertlikle esiyor, yıkık duvarların arasından, karnını doyururken rahatsız edilen yabani bir hayvan gibi üşüşüyordu.”

“Buralarda yaşamak zordu. İklimi yaz/kış sertti, birbirleriyle kaynaşmış aileler bencil mi bencildi, dünyayla hiçbir bağları yoktu. Buralardan kaçıp gitme arzusuyla ölçüsüz bir tutarlılık içinde hırs küpü olmuşlardı. Erkekler ürettikleri kömürü kamyonlarla şehre götürür, sonra geri gelirlerdi.  Bitmek bilmeyen yağmurlar altında en iyileri bile sonunda dağılırdı. Kadınlarsa nefret biriktirirlerdi. Aralarında her konuda rekabet vardı; kömür satmak olsun, kilisede yer kapmak olsun… Kadınlar erdemlerini, erkekler kötülüklerini yarıştırırlardı; ayrıca her iki grup da birbirleriyle durmaksızın, kim iyi kim kötü diye yaraşırdı.”

Umudun Yeşermesi

Öykünün kahramanı Elzeard Bouffıer, “Bölgenin ağaçsızlıktan ölmekte olduğunu fark etmişti. Çok mühim bir meşgalesi olmadığı için de vaziyeti iyileştirmeye karar verdiğini ekledi sözlerine.” dediğini aktarır onun misafiri olan öykünün anlatıcısı.

Yıllar savaşlarla geçerken ekilen tohumlar büyük bir ormana dönüşür. Doğa değişir. Kurak derelerden sular akar, dahası insanlar da değişmiştir.

“Burası artık insanların yaşamak isteyeceği bir yer haline gelmişti.”

Kitabın Sonsözü

İkinci duygulanmam ise kitabın sonsözündeydi. Diğeri gibi değildi. Daha çok hüzünlü bir duygulanma… Nedenini kitabı okuduysanız bildiğinizden ya da okursanız öğrenmenizin daha doğru olduğunu düşündüğümden söylemeyeyim. Burada şunu belirtmek isterim: Eğer kitabı çocuklarınıza okuyorsanızi bence sonsözü onlara okumasanız da olur.

Yaşadığım bu hüzünlü hayalkırıklığı yazarın, “öykü benim en gurur duyduğum öykülerden. Bana bir kuruş bile kazandırmayarak tam da yazılma amacına uygun bir iş yaptı.” sözleriyle öykünün sadece doğa sevgisine katkı sağlamak için basılmasına izin verdiğini söylemesiyle biraz teselli bulmuş oldu.

Diğer yandan teselli olması bugünlere kalmış bir şey yine bu sonsözde var. Sonsöz dünyanın herhangi bir yerinde kitabı basmak isteyebilecek bir yayıncıya hitap ediyor. Bu hitap:

“Kıymetli Beyefendi”

şeklinde yazılmış.

Bitişi de şöyle;

“Sizinle tanışmak, mümkünse özellikle öykümün kullanım biçimleri üzerine görüşmek isterim. Sanıyorum bir “ağaç politikası” geliştirmemizin vakti geldi, her ne kadar “politika” burada yanlış bir kelime olsa da…

En içten dileklerimle,

Jean Giono”

Ne var bunda diyebilirsiniz? Hemen cevap vereyim; salt erkeklerin özne olarak düşünüldüğü bir dünya bana değiştirilmesinde geç kalınmış, çoğun hâlâ yürürlüğünü sürdüren bir gerçek olarak görünüyor. Yine de bunun öykünün bütünü söz konusu olduğunda küçük bir detay ve hatta sadece biraz fazla dikkat edilmiş bir detay olduğunu söymek isterim.

Büyükada’da “Faytona Son, Atlara Özgürlük!” diyecekler

Hayvan özgürlüğü aktivistleri, özgürlük ve adaleti savunan herkesi faytonlarda atların kullanılmasının sonlandırılması için 16 Eylül Pazar günü saat 16.00’da Büyükada’ya çağırıyor.

Hayvan Hakları İzleme Komitesi’nin (HAKİM) raporuna göre, Adalar genelinde 272 fayton bulunuyor ve 1540 at bu faytonlarda kullanılıyor.

Yılda 400 at fayton kazalarında ve/veya bakımsızlıktan ölüyor.

“Daha İyi Şartlar Değil; Faytona Son, Atlara Özgürlük”

Eylem için çağrı metni şöyle:

“Adalar’da her yıl yüzlerce tutsak at ölüyor. Deniz, atların cansız bedenleriyle dolu.

Buna ‘dur’ demek elimizde. Kavurucu sıcaklarda dur durak bilmeden koşturuldukları için ayakları kanayan, kış olunca öylece bir kenara bırakılan, acısı ve çaresizliği ancak yorgun gözlerinin içine bakıldığında görülen, bir parça ot ve birkaç yudum su ile idare etmesini öğrenmek zorunda kalan, turizm ve nostaljinin köleleri atların, sırtlarında şaklayan kamçıdan azad olmaları için, vicdana, sağduyuya ve adalete sığmayan bu kanlı sektörün çarklarının durması için Adalar’da, Türkiye’nin diğer illerinde ve yeryüzünün herhangi bir noktasında kullanılan atların özgürlüğü için, “daha iyi” şartlar değil, atlar için bir zulüm olan faytonculuk sektörünün kaldırılmasını ve atların ömürleri boyunca kullanılmadan yaşaması için güvence talep edelim.

Eğlence, taşıma, eğitim, kozmetik, gıda, kıyafet, tıp, deney, sanat, ritüel, hayvan sevgisi ve engelli terapi vs. maskesi altında, hayvan kullanımı üzerinden sürdürülen tüm ticari faaliyetler ve sömürü biçimleri artık tarihe karışsın!

“Faytona son, atlara özgürlük!”

Faytonlarda atların kullanılmasının tamamen kaldırılmasının talep edileceği “Kitlesel Büyükada Eylemi” için Hayvan Özgürlüğü İnisiyatifi, Bağımsız Hayvan Hakları Topluluğu, Hayvanlara Adalet Derneği, Hayvanlarla Dayanışma İnisiyatifi, Vegan Aksiyon, Veganizm Özgürlüktür, Yıldız Teknik Üniversitesi Vegan Topluluğu, Ankara Vegan Platformu olmak üzere toplamda sekiz oluşum bir araya geldi.

Özgürlük vaadinden hayvan refahçılığına

Yıllardır sayısız protesto, basın açıklaması, imza kampanyaları ve sanatsal işlere konu olan faytonlarda atların kullanılması meselesi, Yenikapı’da düzenlenen Büyük İstanbul Mitingi’nde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Atları özgürlüğüne kavuşturacağız.” ifadesiyle cumhurbaşkanı düzeyinde gündeme gelmiş, açıklama ardından İBB, Adalar’da toplu taşımanın elektrikli taşıtlarla yapılması kararı almış, Faytoncular Odası Başkanı Hıdır Ünal ise karara tepki göstererek, atalardan miras kalan bir şeyi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ortadan kaldıracağına inanmadığını dile getirmişti.

Bu ifadelerin ardından Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, Adalar’daki faytonlarda kullanılan atların durumuyla ilgili, “Tam karar vermiş değiliz. Seçimden sonra bir karar verilecek.” demiş ve geçtiğimiz ay, Bakanlığın atların özgürleşeceği değil 6 saat çalıştırılmalarının öngörüldüğü kanun taslağı hazırlığı içinde olduğu öğrenilmişti.

Saat 16.00’da Büyükada’da başlayacak eylem için saat 14.00’de Kadıköy’deki Adalar İskelesi önünde (Beşiktaş İskelesi yanında) toplanacak olan kitle, 14.20’de kalkan vapurla Büyükada’ya gidecek. Avrupa Yakası’ndan gelecekler ise, saat 14.00’de Eminönü’ndeki Adalar İskelesi’nden kalkan vapura (14.20’de Kadıköy’den hareket edecek vapurla aynı) binecek.

Kampanya sayfası: https://www.facebook.com/events/505574253204427

Etkinlik: Kitlesel Büyükada Eylemi
Tarih: 16 Eylül Pazar 2018
Saat: 16.00
Yer: Büyükada Vapur İskelesi önü
Adres: Büyükada, İstanbul

 

Başka Sinema Ayvalık Film Festivali 5- 10 Ekim’de!

0

2013 yılından bu yana ulusal ve uluslararası bağımsız filmlerin gösterilmesi için mekân ve imkân yaratan Başka Sinema 5. kuruluş yılında Ayvalık’ta uluslararası bir film festivali düzenliyor.

Başka Sinema Ayvalık Film Festivali, Kariyo & Ababay Vakfı ana sponsorluğunda 5-10 Ekim tarihleri arasında düzenlenecek. Festivalin direktörü ise 9 yıl boyunca İstanbul Film Festivali’nin, 2016’dan bu yana da Başka Sinema’nın direktörlüğünü yapmış olan Azize Tan. Festival boyunca dünyadan ve Türkiye’den 40’a yakın film sinemaseverlerle buluşacak, aynı zamanda festival boyunca söyleşiler, paneller, atölyeler ve konserler gerçekleşecek.

Uluslararası festivallerde ödüller kazanmış, bağımsız sinemanın tanınmış yönetmenlerinin imzasını taşıyan filmlerin yanı sıra, festival programında sinema klasikleri ve Türkiye’den son dönem ön plana çıkan yapımlar da yer alacak.

Başka Sinema Ayvalık Film Festivali filmleri ve etkinlikleri 4 farklı mekânda izleyicilerle buluşacak. Bu mekanlar; festival için sinema olarak düzenlenen,  panel ve söyleşilere de ev sahipliği yapacak Ma’adra Binası, Ayvalık’ın tek sinema salonu olan Vural Sineması, Ayvalıklı sanatseverlere pek çok etkinlikte ev sahipliği yapan Sanat Fabrikası ve Belediye Amfitiyatrosu. Festival süresince ayrıca her akşam Ayvalık ve Cunda’nın çeşitli mekânlarında açık hava film gösterimleri yapılacak.

4 Eylül Salı günü gerçekleştirilen basın toplantısında festival direktörü Azize Tan: “Başka Sinema Ayvalık Film Festivali’nin, gösterdiği önemli filmler, yerli ve yabancı konukları ve eğitim programlarıyla uzun vadede bölgede sinema adına bir okul işlevi görmesini umuyoruz. Yaz sinema kampı gibi yıl boyu devam edecek etkinliklerle bir festival yaratmak, Kariyo & Ababay Vakfı’nın vereceği Yılın Yönetmeni Ödülü’yle sinema sektörüne destek olmak ve Ayvalık’ı bir merkez haline getirmek başlıca hedeflerimiz.” dedi.

Festivalin ana sponsoru Kariyo & Ababay Vakfı adına bir konuşma yapan Sami Kariyo da şunları söyledi: “Kültür-sanata ve başta sinemaya desteğe her zamankinden çok ihtiyaç var. Bağımsız filmler çekilmesine, bu filmlerin gösterim için salonlar bulmasına, ulusal ve uluslararası festivallere katılmasına ve ödüllerle yüzümüzü güldürmesine gerçekten çok ihtiyacımız var! Vakfımız, Başka Sinema Ayvalık Film Festivali’nde verilmek üzere; sinema alanında yaratıcılığı, öncü ve örnek olmayı, ilham vericiliği, ulusal ve uluslararası sanatsal başarıyı  teşvik amacıyla  bir ödül oluşturdu. KARİYO & ABABAY VAKFI YILIN YÖNETMENİ ÖDÜLÜ’nü bu yıl ilk kez vereceğiz. Dileğimiz, bu ödülü bir geleneğe dönüştürmek.

Festivalin danışmanlığını Fatih Özgüven üstleniyor.

Film Festivali’nin afişi Tulya Madra danışmanlığında Sahir Erdinç tarafından tasarlandı ve Emel Işıtan görsel tasarımları gerçekleştirdi.

Festival biletleri Biletiva üzerinden 10 TL olarak satışa sunulacak. Hafta içi gündüz seansları 65 yaş üstü izleyiciler ve öğrenciler için 5 TL olacak.

Yarışma Yok, Ödül Var!

Kültür ve Sanat  alanında  gerçekleştirdiği faaliyetlerle toplumumuzun gelişimine katkıda bulunmayı amaçlayan KARİYO & ABABAY VAKFI sinema alanında yaratıcılığı, öncü ve örnek olmayı, ilham vericiliği, üretkenliği ve ulusal ve uluslararası sanatsal başarıyı  teşvik amacıyla  “KARİYO & ABABAY VAKFI YILIN YÖNETMENİ ÖDÜLÜ”nü  oluşturmuştur. İlk kez bu yıl seçilecek Yılın Yönetmeni’ne Vakıf tarafından 100.000 TL para ödülü verilecektir. Seçilen yönetmene ödülü, 5 Ekim akşamı Ayvalık Amfitiyatro’da yapılacak Başka Sinema Ayvalık Film Festivali açılış töreninde takdim edilecektir. Ödülle ilgili yönetmelik yakında festivalin sitesinde ilan edilecektir.

Başka Sinema Ayvalık Film Festivali programında gösterilecek bazı filmleri aşağıda bulabilirsiniz. Programın tümü ilerleyen günlerde açıklanacak.

Türkiye’nin Yenileri Başka Sinema Ayvalık Film Festivali’nde!

Festivalin Türkiye Filmleri bölümünde; dünyanın önde gelen festivallerinde prömiyerini yapmış, yepyeni yapımlar yer alıyor.

Bu yapımlardan ilki, dünya prömiyerini geçtiğimiz günlerde gerçekleşen 71. Locarno Film Festivali’nde yapan ve Altın Leopar için yarışan, festivalden FIPRESCI Ödülü ve Ekümenik Ödül ile dönen Sibel. Yönetmenliğini Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti’nin yaptığı, başrollerinde Damla Sönmez, Erkan Kolçak Köstendil, Elit İşcan ve Emin Gürsoy’un yer aldığı Giresun’un bir dağ köyünde geçen film; insanlarla sadece ıslıklarla anlaşan, bu nedenle ötekileştirilen, asi ruhlu, dilsiz bir kadının hikâyesini anlatıyor.

Dünya prömiyerini birkaç gün önce 75. Venedik Film Festivali’nin Ufuklar bölümünde yapan Mahmut Fazıl Coşkun’un yeni filmi Anons, 1963 yılının Mayıs ayında, bir darbe girişiminin İstanbul ayağında İstanbul Radyosu’nu ele geçirip bildiri okumak isteyen dört askerin traji-komik hikâyesini anlatıyor.

Gürcan Keltek’in 71. Locarno Film Festivali’nde prömiyerini yapan deneysel belgeseli Gulyabani de festival programında. Filmde, Zeynep Kumral’ın seslendirdiği Fethiye Sessiz, nam-ı diğer Gulyabani, anılarını deşip çocukluğundan itibaren içine sürüklendiği girdabı anlatıyor.

68. Berlin Film Festivali Generation bölümünde dünya prömiyerini yapan Banu Sıvacı yönetmenliğindeki Güvercin’in başrollerinde Kemal Burak Alper, Ruhi Sarı ve Demet Genç yer alıyor. Adana’nın kenar mahallerinden birinde geçen film, beslediği kuşlarıyla kendine farklı bir dünya kuran Yusuf’un çalışma hayatı ve mahallesinin gerçekleriyle yüzleşmesini konu alıyor.

Dünya Festivallerinin Ardından Ayvalık’ta!

Başka Sinema Ayvalık Film Festivali dünya festivallerinin dikkat çeken, merakla beklenen ve eleştirmenlerin ilgisiyle karşılanan yapımlarını Ayvalık’a getiriyor. Bu bölümde 20’ye yakın yeni yapım gösterilecek.

BURNING

Dünya prömiyerini yaptığı 71. Cannes Film Festivali’nde eleştirmen ve izleyicilerden tam not alan ve FIPRESCI Ödülüne layık görülen Burning, kült yazar Haruki Murakami’nin öyküsünden uyarlama. Lee Chang-dong’un uzun bir aradan sonra çektiği film; gerilim dozu yüksek, saplantılı bir aşk üçgenini konu alıyor.

LE LIVRE D’IMAGE

Kariyeri boyunca yeni şeyler denemekten vazgeçmeyen Jean Luc Godard, 85 dakikalık son filmi Le livre d’image ile farklı bir sinema diliyle bir elin 5 parmağı gibi 5 bölümden oluşan bir hikâye anlatıyor. Film, prömiyerini yaptığı 71. Cannes Film Festivali’nden ilk kez verilen Özel Altın Palmiye ile ödüllendirildi.

EN GUERRE

71. Cannes Film Festivali’nin dikkat çeken yapımlarından Stephan Brizé yönetmenliğindeki En Guerre’nin başrolünde 3 yıl önce yine Brizé yönetmenliğindeki Pazar Kanunu ile Cannes’dan en iyi erkek oyuncu ödülünü alan Vincent Lindon var. En Guerre, 2 yıl önce ücretlerinden kesintiyi kabul edip şirketi kâra geçiren işçilerin iş yerinin kapatılma kararına karşı sendika lideri Eric Laurent öncülüğünde greve gitmeleriyle başlayan kapitalizm savaşını konu alıyor.

WHITNEY

Oscar’lı yönetmen Kevin Macdonald’ın yeni belgeseli Whitney, erken yaşta ani bir şekilde ölen Whitney Houston’ın hayatını konu alıyor. Belgeselde Houston’ın daha önce hiç görülmemiş kilise korosu görüntüleri, özel kayıtları ve bilinmeyen performansları yer alıyor.

MUSEO

Prömiyerini yaptığı 68. Berlin Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü’ne layık görülen Alonso Ruizpalacios yönetmenliğindeki Museo gerçek bir hikâyeden uyarlama.  1985 yılında Juan Nuñez ve Benjamín Wilson isimli iki kişinin Meksika tarihinin en büyük soygunu olan Ulusal Antropoloji Müzesi’ni soymasını ve bunları ellerinden çıkarma çabalarını anlatan filmin oyuncu kadrosunda büyük övgü alan Gael Garcia Bernal’in yanı sıra Simon Russell Beale ve Lynn Gilmartin yer alıyor.

LETO

Bu yılki Cannes Film Festivali’nde yarışan Leto, filmin çekimleri sırasında yolsuzluk iddiasıyla tutuklanan ve ev hapsine mahkûm edilen, bu nedenle festivale katılamayan Rus sinema ve tiyatro dünyasının önemli isimlerinden Kirill Serebrennikov imzası taşıyor. Film,80’ler başı Leningrad’ındaki underground punk müzik çevresindeki bir aşk üçgenini ve baskılara rağmen var olma hikâyesini anlatıyor.

HAPPY AS LAZZARO

Alice Rohrwacher’in Cannes Film Festivali’nden En İyi Senaryo Ödülü’nü alan yeni filmi Happy as Lazzaro, saf denecek kadar iyi niyetli genç köylü Lazzaro’nun, hayal gücü tarafından lanetlenen bir soyluyla arasında oluşan tuhaf bağı konu alıyor.

PITY

Sundance Film Festivali’nde yarışan, Babis Makri’nin yönetmenliğini yaptığı Pity, mutsuzluğa bağımlı, üzüntüye ihtiyaç duyarak yaşayan bir adamın hikayesini anlatıyor.

Açık havada Film İzlemek BAŞKA’dır!

Festivalin dikkat çekecek bölümlerinden Açık hava Sineması’nda yerli ve yabancı yapımlar Ayvalık’ta açık hava sineması geleneğini canlandıracak.

Bu bölümde gösterilecek yerli yapımlardan ilki Tolga Karaçelik’in Sundance Film Festivali’nden Jüri Büyük Ödülü’nü kazanan filmi Kelebekler. Bartu Küçükçağlayan, Tolga Tekin ve Tuğçe Altuğ’un başrollerini paylaştığı film yıllar sonra babalarının ölümü nedeniyle bir araya gelen 3 kardeşin traji-komik hikâyesini anlatıyor.

Bir diğer yer yapım ise Ali Atay’ın ikinci filmi Ölümlü Dünya. Ahmet Mümtaz Taylan, Alper Kul, Sarp Apak, İrem Sak, Mehmet Özgür, Feyyaz Yiğit Çakmak, Doğu Demirkol, Özgür Emre Yıldırım ve Meltem Kaptan’dan oluşan oyuncu kadrosuyla dikkat çeken film görünürde lokantacılık yapan, aslındaysa akla hayale gelmeyecek başka işlerin içinde olan Mermer ailesinin kahkaha dolu hikâyesini anlatıyor.

Vincent van Gogh’un trajik hayatını ve esrarengiz ölümünü, ressamın tablolarının 125 profesyonel ressam tarafından çizilmesiyle anlatan Loving Vincent açık havada izleyicilerle buluşacak yapımlardan. Filmin yönetmenleri ise Polonyalı ressam ve yönetmen Dorota Kobiela ile 2006 yapımı Oscar Ödüllü animasyon Peter and the Wolf‘un yapımcısı Hugh Welchman.

Anthony Quinn ve Alan Bates’in başrollerini paylaştığı Nicos Kazancakis’in Zorba’sından uyarlanan Michael Cacoyannis yönetmenliğindeki 1964 yapımı sinema klasiği Zorba the Greek de bu bölümde sinemaseverlerle buluşacak.

89 yaşındaki usta Agnes Varda’nın Fransız fotoğrafçı ve sokak sanatçısı JR ile birlikte yönettiği, geçen yıl prömiyerini yaptığı 70. Cannes Film Festivali’nde Altın Göz ve Palme de Whiskers ödülüne layık görülen filmi Mekanlar ve Yüzler (Faces and Places) de Ayvalık’ta beyazperdede olacak. Bu belgesel yol filminde Agnes ile JR, Fransa’nın köylerinde dolaşıp, sakinleriyle sohbet ediyor, bir yandan da dev fotoğraflarını çekip kamusal alanda sergiliyorlar. Arka planda ise aralarındaki yaş farkına rağmen sanat tutkusunun birleştirdiği bu iki insanın dostluğuna şahit oluyoruz.

Festivalde Çocukları Unutmadık!

İstanbul Hollanda Başkonsolosluğu Genç Kültür programı ve Hollanda’da 30 yılı aşkın süredir çocukları kaliteli medya ürünleriyle buluşturan Cinekid vakfıyla ortaklaşa yürütülecek atölyeler de festival kapsamında  yer alacak.

7 yaş ve üzeri çocuklar için tasarlanmış atölyelerde çocukları çok özel eğlenceler bekliyor. Projektör yapıp, ışık-gölge oyunlarıyla kendi yazıp çizdikleri bir hikâyeyi hayata geçirecek; basit malzemelerle hologram yapmayı öğrenecek; kendi çizdikleri bir cep filmini tamamlayacak ve ürettiklerini eve götürebilecekler!

Üniversite Öğrencileri Festivalde Yerlerini Buldular!

Başka Sinema Ayvalık Film Festivali ve Kültür İçin Alan ortaklığında Dokuz Eylül, Ege, İzmir Ekonomi ve Yaşar Üniversiteleriyle işbirliği içinde festival için özel bir program oluşturuldu. Programa seçilen her okuldan 5’er öğrenci, festival boyunca Ayvalık’ta konaklayacak, bütün filmleri ücretsiz izleme ve etkinliklere katılma şansı yakalayacak, bir yandan da seçtikleri bir konu ve teknikle festivalle alakalı kısa filmler ve dokümantasyon çalışmaları yapacaklar.

İlgi alanlarına göre yönetmenler, senaristler, prodüktörler ve kurgucularla atölye çalışmalarına katılma fırsatı bulacak olan öğrenciler, sürecin sonunda hazırladıkları projelerle festival sürecini belgeleyecekler. Ayrıca bu dört üniversitenin öğrencilerinin çektikleri kısa filmler festival programı içinde yer alacak.