Ana Sayfa Blog Sayfa 158

PEYK’le yeni albümlük hoşbeş

Merhaba PEYK, duyduk ki 4. Albümünüz çıkmış. Önce tebrik edelim sonra da biraz söyleşelim istedik. Tebrikler. İsterseniz klasik bir açılışla başlayalım? Müzik serüveniniz nasıl başladı, nasıl şekillendi?

  • Çok teşekkür ederiz. En az 100 kez bu soruyu cevaplamak oldukça zor. Çok klasik bir cevap olacak ama merak eden okuyucular ekşi sözlükte hikayemiz var:) Oradan bakabilirler.
  • Özgür: Hepimizin farklı müzik serüveni var ama sadece Barış ve ben okulluyuz diğer arkadaşlar alaylı. Bu da iyi bir şey aşırı akademik veya aşırı başıbozuk olmaktan kurtuluyoruz bir yerde.
Peki, grubunuza neden PEYK adını uygun gördünüz?
  • Ertan buldu ismi. Albüm çıkıyordu ve bize bir isim lazımdı.
Klipleriyle de nice gönüle girmiş bir grup olarak ilk klip müjdesini hangi parça için verebilirsiniz?
  • Müjde vermek için biraz zaman lazım. Hepsini yapmak isteriz ama ilk anda Denizdeyim, Lay Lay Lom, No Body ve Sabret için düşünüyoruz.
PEYK’in en dikkat çekici özelliklerinden biri şarkı sözleri, müzik tınıları olarak “a işte bir rock grubu,” denmese de şarkı sözlerine bakıldığında bunlar, buraların rock’ını yapıyor.” diyebiliyoruz. Bu albümde aynı çizgi devam ediyor mu? Lay Lay Lom’da vermek istediğiniz bir mesajınız var mı?
  • Mesaj yok. Daha çok hikaye anlatıyoruz. Hikayelerden bir şey çıkar çıkmaz o dinleyiciye kalmış.
  • Özgür: Mesaj hep aynı aslında, gördüğünü oto sansür hariç herhangi bir otorite tanımaksızın sözlü müzik yoluyla tanımlamak, olumsuz gördüğün bir şey içinse eğer biliyorsan bir önerme yapabilmek. Gerisi fasa fiso.
Yurt dışına açılma projesi kapsamında mı “Nobody” doğdu?
  • Evet yurt dışına açılmayı hep hayal ettik ama İngilizce olması bu yüzden değil. Öyle denk geldi. Aslında bu şarkı Paydos’un orjinali oluyor. Paydos’a evrilmişti şarkı. Halamı kaybetmiştim, o zamanlar…
Ama sonra orjinal halini de kaydetmek istedik. Onu da kaydettik. Nereye gider ve bize ne faydası olur o hesaplar hiç olmaz ve olmadı bizde.
  • Özgür: Evet bu bağlamda şimdiye dek piyasaya çıkmış 2 şarkımızdan biri bu. Diğeri de daha önce tekli olarak çıkan “You Betcha” idi. Birkaç tane de üzerine çalıştığımız ama piyasaya çıkmayan şarkı veya versiyon var. Ancak bu yöntem doğru bir yöntem mi tartışılır tabii.
Argoya kaçmak zorunda kalınan duygular var sanırım ama yine de cinsiyetçi küfür etmemek bilinçli bir tercih mi? Böyle dertleriniz var mı? “Buraya tam küfür yakışır ama cinsiyetçi olmasın.” Hassasiyetiyle yaklaştığınızı söyleyebilir miyiz?
  • Böyle bir derdimiz var ama edebiyatı eksik olursa insanlara batar. Çok üzücü olur bu durum. Oysa kıvamında argo ve küfür bir edebi güzellik olabilir. Koy Götüne var olan müzik piyasasına yapılmış samimi ve dost acı söyler tarzında bir eleştiridir. Sert ve argo öğeleri barındırdığı gerçek ama şarkı olarak çok sürükleyici.
Albümde bir de rembetiko var. Bu yönde üretimleriniz devam edecek mi?
  • Belli değil. Olabilir de olmayabilir de olmayacak deriz bir şarkı çıkar tüm planlar değişir.:))
Vokalleri de göz dolduran albümde, reggae, blues, rock, rembetiko derken aslında müzik türlerini aşma çabasından bahsedebilir miyiz?
  • Evet hep bunu aşmaya çalıştık. Her türü denemekten çekinmedik. Ama ürettiğimizde PEYK tavrını koruyarak yaptık bunu. Bu albüm aslında tam da öyle birbiriyle alakasız ama bir yandan çok belirgin karakteri var. Ayrıca bu albümde Fuat’la çalıştık. Lay Lay Lom adlı parçada. Güzel bir giriş şarkısı oldu.
  • Özgür: Müzik türlerini aşmayı, bu türlerde de ürün verebilmek olarak soruyorsanız, evet bahsedebiliriz. Kendi müzikal yolculuğun esnasında bir sonraki adımda yeni bir tarzın zorlaması sonucu geliştiğini hissetmek çok zevkli bir şey. Ancak bize ait olan şarkılar için, parçanın neye ihtiyacı olduğunu bulup, o türde düzenleme yapmak daha önemli bir aşama diye düşünüyorum. Bazen bir şeyin sadece güzel olması yeterli olmuyor hatta aslında o şarkının hakkının yeterince verilmediği hissini yaratıyor yapanda da dinleyende de. Güçlü şarkılarınız olduğuna inanıyorsanız, uzun uzun düşünmeli ve detaycı yaklaşmalı ancak dinleyene bunu mümkünse kolay bir şey gibi göstermelisiniz. Tabii adı “Lay Lay Lom” olmayan ama aslında gerçek anlamıyla lay lay lom olan şarkılar için böyle bir zorunluluk yok, tersine vakit kaybı olur.
PEYK’in yeni albüm ilk konseri Bodrum’da diye duyduk. Başka konser haberleri verebilir miyiz? Yeni albümün yolculuğu nasıl seyredecek?
  • Bilmiyoruz. Konserler çok daha önce vardı. Lansman yapmak da istemiyoruz. İnsanlar sahiplenir, dinler, konserler de güzel olabilir. Bu bile yeter bize.
Son olarak Gaia okurlarına söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Yurtta barış dünyada barışla mutlu ve mesut yaşamalarını dileriz. Sağlıklı ve huzur dolu olsunlar:))

Teşekkürler PEYK.

Ayrıca şöyle bir nokta var. Bu albümü sadece PEYK yapmamış. Aşağıda ismi olan insanların da büyük katkısı olmuş. Onunda bilgisini verelim istedik.

 PEYK – LAY LAY LOM

ALBÜM KÜNYESİ:

Kapak Resmi: Ayse Kapusuz
Studyo: Babajim
Kayıt: Adham Farid, Tolga Alver, Ethem Sunaoğlu
Edit: Ferhat Fidan
Mix-Mastering: Serdar Öztop

I) LAY LAY LOM
Söz: İrfan Alış, Fuat Ergin
Müzik: Peyk
Vokaller: Yağmur Hızal, Ümit Baran, Aykut Kırşan, Ozan Murat, İrfan Alış, Ertan Çalışkan, Barış Tokgöz, Özgür Ulusoy
Perküsyon: Abbas Karacan

II) SABRET
Söz: İrfan Alış
Müzik: Peyk
Keman, Viyola: Altuğ Öncü
Viyolonsel: Şenol Arkun
Vokaller: Yağmur Hızal, Ezgi Kumru

III) KOY G….
Söz: İrfan Alış
Müzik: Peyk
Vokaller: Aykut Kırşan, Ozan Murat, İrfan Alış, Ertan Çalışkan, Barış Tokgöz, Özgür Ulusoy

IV) DENİZDEYİM
Söz: İrfan Alış
Müzik: Peyk
Keman, Viola: Altuğ Öncü, Özgür Ulusoy
Vokal: Yağmur Hızal
Perküsyon: Abbas Karacan

V) NOBODY
Söz: İrfan Alış
Müzik: Peyk
1. Keman: Tuğçe Topdemir, Nazlı Başak
2. Keman: Erkan Özkan, Nazlı Başak
Viyola: İbrahim Topçu, Altuğ Öncü
Viyolonsel: Özlem Yorulmaz
Kayıt: Babajim & Fade Out

VI) UYAN (To Minore Tis Avgis)
Söz (Çeviri): İrfan Alış, Rena Amargianitaki Alış
Müzik-Söz: Marcos Vamvakaris, Apostolos Chatzichristos, Giannis Stamoulis
Buzuki, Keman: Altuğ Öncü,
Vokaller: İrfan Alış,Ezgi Kumru

 

 

Şehrin içinde bir cennet: Balçova Terapi Ormanı, şelale rotası

Yaklaşık altı yıldır İzmir’ de yaşıyorum ancak geçen haftaya kadar Balçova Terapi Ormanı’nı hiç ziyaret etmemiştim. Methini duymadığımdan değil, kim bilir kaç kere övgüyle bahsedildi bu yerden. Hem buranın güzelliğini tahmin etmek için birilerinin bahsetmesine de gerek yok. Şehrin içinde taşıtla bir tur atsanız, İzmir’ in çorak tepelerinin yanında bu yeşil güzelliğin farkını hemen ayırt eder gözleriniz. O zaman neden bugüne kadar ziyaret etmedim? Sanırım rotayı zorlu sandığımdan hep üşendim. Üşenmediğim anlarda da hep bir aksilik çıktı. Hani halk ağzında derler ya “kısmet bu güneymiş”, o tarz bir durum benimki de.

Eminim İzmir ile bağı olup da bu güzelliği daha görmemiş bir sürü insan var. En sonda söyleyeceğimi en başta söylüyorum. Üşenmeyin, gidin. Yenilendiğinizi hissedeceksiniz.

Nasıl gidilir?

Terapi Ormanı’na gitmek arabası olmayan bizim gibiler için bile çok kolay. Tek yapmanız gereken F. Altay’dan belediye otobüsüne veya minibüse binmek. Yaklaşık on beş dakikalık kısa bir yolculuğun ardından Balçova Termal Otel’e giden caddenin başında inebilirsiniz. Ormana giriş bu otelden yapılıyor. Otel kampüsüne girip dümdüz yürüdüğünüzde tabelalar sizi hangi yöne gitmeniz gerektiğine dair bilgilendiriyor. Otelin içindeki birkaç dakikalık yürüyüşünüzden sonra ‘Balçova Terapi Ormanı’ tabelasını göreceksiniz. İşte geldiniz! Buradan sonra sizi bambaşka bir dünya bekliyor.

Ormanın içine araçla giriliyor mu?

Eğer bu noktaya kadar arabayla geldiyseniz aracınızı ormanın girişindeki otoparka bırakabilirsiniz. Orman yolu arabalar için uygun olsa da içeri arabayla girilmesine izin veriliyor mu emin değilim. Bizler kendi gezimiz esnasında tek tük de olsa arabayla karşılaştık. İzin verildiği takdirde tercihen yola arabayla devam edebilirsiniz ama bana sorarsanız yapmayın.

Arabayla yola devam etmeniz sizi bu gezinin ruhundan yoksun bırakacaktır. Mesela yavaş yavaş şehrin gürültüsünün yerini ormanın sesine bıraktığını duyamayacaksınız, yoldaki kız böceklerine selam veremeyeceksiniz, yorulduğunuz bir yürüyüşten sonra hevesle çeşme başına koşamayacaksınız… Burası gerçekten terapi edici bir yer. Ancak bu terapiyi almak istiyorsanız tek konforunuz kendi ayaklarınız olmalı. Hem bu doğa harikasının içine egzoz dumanı sokmak da pek isteyeceğiniz bir şey değildir, olmamalı.

Nereler ziyaret edilmeli?

Ormanın içinde ziyaret edebileceğiniz iki farklı nokta var. Bir tanesi tarihi manastır kalıntıları, diğeri ise şelale. Bizler şelaleyi ziyaret etmeyi tercih ettik. Eğer siz de bizim gibi yazın ortasında bir gezi yapacaksanız, tavsiyem manastırı görmeyi daha serin bir mevsime bırakıp şelaleyi tercih etmeniz. Emin olun, yaz sıcağında yaptığınız uzun bir yürüyüşün sonunda tarihi kalıntılar yerine buz gibi suyuyla bu doğa harikasını görmek daha çok hoşunuza gidecek.

Hangi rotayı tercih ederseniz edin öncelikle ormandaki anayoldan yaklaşık bir-iki kilometre yürümeniz gerekiyor.  Bu yürüyüşten sonra manastır yolu ayrılıyor. Yol dediğime kanmayın, ormandaki ağaçların içinden ilerleyen belli belirsiz bir patika demek daha doğru olur. Üstelik size bu yol ayrımını belirtecek bir tabela da yok. O yüzden manastıra gidecekseniz ayrımı kaçırmamaya dikkat edin. Haklı olarak, peki biz nereden anlayacağız bu ayrıma geldiğimizi diyebilirsiniz Ana yola her beş yüz metrede bir yürüdüğünüz kilometreyi gösteren tabelalar asılmış. Ayrımın tam olarak kaçıncı kilometreler arasında olduğunu not etmemiş olmak benim hatam. Ancak söylediğim gibi bu ayrımı birinci ve ikinci kilometreyi gösteren tabelalar arasında bulabilirsiniz. Patikanın girişi ana yolun sağ tarafında bulunuyor. İşinizi kolaylaştıracak en büyük ipucu ise tam patikanın başladığı yerde belediyenin yaptırdığı kamelyalardan var. Yardımsever bir ziyaretçi, kamelyanın üstünü kapatan kısmına belli belirsiz “Manastır Yolu” yazısını kazımış. Buradan sonrası benim için başka bir ziyaretin konusu.

Siz de bizim gibi şelale rotasını tercih edecekseniz manastır ayrımını es geçip yürümeye devam etmelisiniz. Yolu yarıladığınızda yukarıdan görünen baraj gölünün manzarası içinizi dopamin ile dolduracak. Ben bugüne kadar burayı görmekten nasıl mahrum kaldım diyeceksiniz. Bir süre bu efsanevi manzara eşliğinde yürüdükten sonra karşınıza rota üzerindeki tek çeşme çıkacak. Suyun tadını çıkarın, şişeleri doldurun. Yola devam ediyoruz.

4500 metre tabelasını görene kadar yürüyeceğiz. Bu tabelayı gördüğünüzde yolun çoğunu tamamladınız demektir. Sıra geldi şelale patikasını tespit etmeye. 4500 metre tabelasının tam karşısında, yolun sol tarafında üstü açık, tahta masalı banklardan bulunuyor. Bu bankın birkaç adım gerisinden aşağı inen çok belirsiz bir patika var. Gözleriniz yerde, patikanın nereden devam ettiğini dikkatle takip ederek inmeye başlayın. Yer yer kayarak, yer yer tutunarak yürüyeceğiniz yirmi dakikalık bir sürenin sonunda şelale sizi bekliyor.

Bu kadar yürüyüşün ardından canınız hemen suya koşmak isteyecek. Yaz mevsiminde su seviyesi düşük olduğundan yüzebilmenize imkan yok. Fakat bu suya giremeyeceğiniz anlamına gelmiyor. Çıkarın ayakkabılarınızı, buz gibi suyun içindeki taşlara oturun ve serinleyin. Ağaçların oluşturduğu gölgelikte biraz ormanı ve suyu dinleyin. Dinlendiniz mi? O zaman şelalenin devamı nereye gidiyormuş bakabiliriz.

Sağ yöne doğru yapacağınız bir iki dakikalık yürüyüş sizi burası cennet mi dediğiniz bir lokasyona çıkaracak. Hayal edin. Dinlendirici sesiyle akan suyun kenarında ormancıların yapmış olduğu bir bank, sanki siz çadır kurun diye yine suyun kenarındaki ağaçların eğilerek yarattığı bir alan, yeşilin envai çeşidi ve binlerce canlı türü… Doğanın içinde, her türlü uyarandan uzak bir yaşam alanı burası. Öyle ki size tuzlu suyun içine yatmışçasına bir yalıtılmışlık hissiyatı veriyor. Hangi ülkede yaşadığınız, o an saatin kaç olduğu, sorumluluklarınız hatta adınızın ne olduğu… Hepsi önemsiz bir ayrıntı olarak silinip gidiyor. Sonrasında şehirli yaşamını sorgulamaya başlıyor insan. Kimin aklına düşmez ki şu cennette uyanabilecekken betonların arasında uyandığı gerçeği?

Benim bu geziye dair tek üzüntüm şelalede yeterince fotoğraf çekememiş olmak. Çekemedim çünkü insan burada teknolojik bir aletle haşır neşir olmak istemiyor. Telefon o anda insana harikalar diyarına sinsice girmiş çirkin bir gerçeklik hatırlatıcısı gibi geliyor. Çantanın en derinine at o telefonu ve gözlerinle gör! Öyle yaptım. Bu yüzden kız böceklerini, su yengeci iskeletlerini, dost olmaya gelen süleymancıkları çekemedim.

Heykel gibi uzanan ağaçları da çekemedim. Hele bir tanesi vardı ki… Suyun kenarındaki banktan birkaç adım sağa yürüyüp karşıya geçtiğinizde sizi muazzam bir sanat eseri bekliyor. Birçok insan bedeninin bir araya gelmesinden oluşmuş gibi görünen, tam ortasından toprağa kadar su yeşili renkte mantarla kaplanmış bir ağaç düşünün. Gövdesinden ayrılan iki ana dalı çürüyerek sanki bir insana yatak olmak istercesine açılmış. Bu yatağın içinde ise bir sürü farklı bitki gelişmiş. İnsan kendini Avatar filmindeki fantezi dünyasında gibi hissediyor. Ormanın çocuğu olmak, ona karışmak istiyor içiniz. Sanki içgüdüsel olarak bu harmoniye kapılıp gidesiniz geliyor.

Düşündüren nokta: Çöpler

Biraz önce fotoğraf çekememenin tek üzüntüm olduğunu söyledim. Aslında bu doğru değil. İçimi acıtan başka bir gerçek var. Çöpler… Yaklaşık altı kilometrelik bu rota boyunca o kadar çok çöp gördüm ki…  Hatta bir ara farkındalık adına rota boyunca gördüğüm tüm çöplerin fotoğrafını çekip, o an çöpün bulunduğu yerdeki enfes manzaranın fotoğrafıyla yanyana paylaşmayı düşündüm. Ancak çöp fotoğrafı çekmekten ilerleyemeyeceğimi görünce anladım ki bu başka bir projenin konusu.

Bir insan evladı düşünün; dört buçuk kilometresi yokuş yukarı toplam altı kilometrelik yol boyunca yiyeceğini plastik market poşetinde yanında taşımış. Şelalenin yanında afiyetle tüketmiş. Geriye dönerken, yediklerinden kalan çöpleri sadece bir buçuk kilometre sonra bulunan çöp kutusuna kadar taşımaya üşenmiş. Ne yapmış? Tüm çöplerini plastik market poşetine tıkmış. Bu çöp torbasını da şelalenin kenarında bir ağacın dalına asmış. Siz doğanın el değmemiş vahşiliğine hayran olurken, o beyaz plastik poşet size sesleniyor: “İnsanlar buradaydı.”. Ya da daha global olsun: “People were here.”. Çöpün dili, rengi yok ki… Hem zamana, mekana göre de değişmiyor. Çöp her zaman çöp.

Şehirde çöp konusundaki rahatsızlığımı dile getirdiğimde, “Vergi veriyoruz, toplasınlar.” gibi cevaplar aldığım oluyor. Merak ediyorum, ormanın en derinine kadar bırakmayı başardığımız çöplerimizi kim toplayacak? Çeşmenin hemen yanında çöp kutusu olmasına rağmen yere attığımız plastik bardağı kim alacak? Aslında bir yandan doğanın içinde olmak isteyip, bunun için zahmete katlanan birinin ormanı çöpleriyle kirletmesi de çok ironik. Bir yanda insanın tıpkı diğer canlılar gibi doğayla bütün oluşturan tarafı duruyor, diğer yanda ise doğanın katledicisi sıfatı. İnsanoğlunun ilk seçenekteki gibi tanımlanmasını o kadar isterdim ki… Geride ne bıraktığına bakmayan o benmerkezciliğinden kurtulabilmesini…

Bu ormandaki doğa çok güçlü. İnsana yeşil renginin her şeyle mücadele etmeye kadir olduğu hissiyatını veriyor. Mesela beş metrelik ağaç toprak kaymasıyla devrilmiş, ancak devrildiği yerden yaşama tutunmaya devam ediyor. Yıldırımlar düşmüş, hastalık basmış ama yaşamaya devam ediyor. Doğa bir tek biz insanlardan sağ çıkamıyor. Kanser hücresi gibi bırakıveriyoruz çöplerimizi oraya buraya. Damarından kirli kan verir gibi karıştırıyoruz atıkları suya. Hey ego! Bunun karması sana da döner. Hangisini tercih edersin? Akciğer kanserimiz çok taze.

Yanımıza neler almalı, nelere dikkat etmeli?

İtiraf ediyorum yolun en zor kısmı ilk kilometresi. Bitmek bilmedi. Sıcakta sürekli yokuş yukarı yürümek çok kolay değil. Üstelik bizler ne kadar yürüyeceğimizin bilincinde olarak gelmiştik. Spontane bir hareketle yola çıktıysanız hedefe varamadan vazgeçmeniz muhtemel. Yapmayın, devam edin. Yürüdükçe bedeniniz alışacak ve yürümek keyifli hale gelecek.

Tabi ilk olarak ayağınızda spor ayakkabınız olması şart. Bu yol sandaletle veya terlikle yürünecek bir yol değil. İkinci olarak bizim gibi günün sıcak bir vaktinde yürüyecekseniz yanınızda yedek tişört bulundurmanız tavsiye edilir. Bir diğer önemli nokta ise su. Yaklaşık üç kilometre boyunca hiçbir su kaynağı yok. O yüzden şehirden yanınızda suyla yola çıkmayı unutmayın. Boşalan şişelerinizi çeşmeye vardığınızda doldurabilirsiniz.

Bu geziye çıkarken yağmur ihtimali olmayan bir günü tercih etmeniz tavsiye edilir. Yağmur yağdığı takdirde hem şelalenin bulunduğu alanı su basacağından, hem de patikanın izleri silineceğinden sorun yaşarsınız. Ayrıca bu gezinin tüm gününüzü alacağını unutmayın. Aç kalmamak adına yanınıza atıştırmalık bir şeyler alabilirsiniz. Yola çıkış saatinizi sabah erken seçerseniz yürümek daha kolay olacaktır. Geri dönüşte ise en azından şelale patikasını gün hala batmamışken yürüyün. Karanlıkta patikayı görmeniz çok zor.

Geri dönüş yolu…

Bizler sabah on bir gibi yürüyüşe başlayıp saat bir buçuk gibi şelaleye varmıştık. Şelaleden ayrılmak için ayaklanışımız ise akşamüstü saat altı civarlarını buldu. Geri dönüşte patika yokuş yukarı olsa da anayol sürekli yokuş aşağı olduğundan yorulmuyorsunuz. Mola vere vere yürüdüğümüzden, şehre varmaya yaklaşık bir kilometre kala artık güneş batmış, geriye kızıl bir alacakaranlık kalmıştı. En geniş manzarasıyla İzmir’i izleyebileceğiniz son balkonda fotoğraf çekmek istedim. Gökyüzünün deniz üzerindeki yansıması büyüleyiciydi. Bir süredir dokunmadığım telefonumu çıkartmak için elimi çantaya daldırdım. Karman çorman çantada arandım durdum. Yok. Telefonumu bulamadım. Arkadaşımın telefonundan kendimi aradım. Bir bey telefonu açtı. “Çok şükür aradınız. Yarım saat oldu. Telefonu biri almasın diye başında bekliyorum. Beraberimde götürsem mi karar veremedim. Bisikletleyim. Neredesiniz, söyleyin geliyorum.” dedi. Ne kadar sevindiğimi tahmin edemezsiniz. Gecenin karanlığında ormana dönüp telefonumu arama ihtimalim yoktu ve muhtemelen ertesi gün gittiğimde de telefonu bulamayacaktım. Nerede unuttuğumu bile bilmiyordum. Neyse ki şanslıydım ve sonradan Türkiye Fahri Konsoloslar Birliği Başkanı olduğunu öğrendiğim Ömer Kaplan Bey sayesinde telefonuma kavuştum. Tabi bu hengamede manzaranın fotoğrafını çekmeyi unuttum. Sizler benim yaptığım dikkatsizliğe düşmeyin. Durakladığınız yerlerden ayrılırken telefonunuz, cüzdanınız vs. yanınızda mı bir kontrol edin. Benim yaptığım gibi çeşme başında telefonunuzu unutup, giderayak atraksiyon yaşamak istemezsiniz.

Yürüyüşümüze dönecek olursak, biz bu ufak krizi atlatırken orman karanlığa bürünmüştü. Güneşin gitmesiyle hava durumunda yaşanan ani değişime inanamazsınız. Üzerimizdeki kısa kollu tişörtlerle üşümeye başladık. Fakat Terapi Ormanı’nda gece bulunmak da ayrı güzel. Tüm o ıssızlığın içinde ormanın ruhunu daha çok hissediyor insan. Siz de bizim gibi yapıp yürüyüşünüzün son kilometrelerini karanlığa saklayabilirsiniz.

Yolun son beş yüz metresinde karşınıza birçok kedi çıkacak. Bir tanesi dağdan dışarı uzanan dalın üzerinde sizi izliyor, diğeri av peşinde… Çeşit çeşit, renk renk bir sürü kedi… Hatta yavru bir tanesi peşimize takıldı. Ormandan çıkana kadar bize eşlik etti. Pek bir oyuncu, gri renkli bir minnoştu kendisi. Sizin de karşınıza çıkarsa bizden selam söyleyin. Bu arada bütün kedilerin sanki ev kedisi gibi temiz olması çok dikkatimi çekti. Tabi zavallı şehir kedileri gibi çöp karıştırmak zorunda kalmıyorlar. Ormanın habitatı kediler için bol bol yiyecek sağlıyor. Anlayacağınız şehir hiçbir türlü canlıya yaramıyor. Kedilerimizi de alıp orman çocuğu mu olsak?

Ay, yıldızlar, ormanın dark ruhu, akan suyun aşağılardan gelen sesi ve ortamı iyice trickli hale getiren kediler… İnsan bu masal dünyasından hiç ayrılmak istemiyor. Sizi bir anda gerçekliğe döndüren ise Balçova Termal Otel’in düğün bahçelerinden yükselip size gelene kadar havada birbirine karışan şarkı sesleri oluyor. Çilli Bom’ un nostaljikliği Hayat Bayram Olsa’ nın polyannacılığıyla karışıyor, Ankara Havası’ nın gelenekselliğiyle birleşip, bayat bir elektronik müzik parçasıyla modern dünyaya bağlanıyor. Arada seçemediğim şarkılar da cabası… Tam bir işkence. Ormandan ayrılırken şehrin bizi bu kulak kanatan karmaşayla karşılaması tüm gün şehir hayatına dair getirdiğimiz eleştirileri doğrulayan bir simge gibi yükseliyor göğe.

Orman bitip de otele girdiğimizde bir anda dört bir yanımızı arabalar sarıyor. Farklı farklı düğünlere gelen onlarca insan…Tüm gün ormanda iki üç tane insan görüp de bir anda bu insan, araç ve ses kalabalığının ortasına düşmek afallatıyor bizleri. Serin hava da sanki Balçova Terapi Ormanı tabelasından öteye geçemiyormuş gibi terk ediyor insanı. Bir anda şehrin nemli ve sıcak havası çöküyor üzerimize. Ben o an, tüm gün yürüdüğüm on iki kilometre yolun değil de şehre dönmüş olduğum şu ilk birkaç dakikanın beni daha çok yorduğunu düşündüm. Bakalım gezdiğinizde sizler ne düşüneceksiniz. İzmir’e yolunuz düşerse Terapi Ormanı’nda şelalenin yanında kamp yapmayı, hiç değilse günü birlik ziyaret etmeyi es geçmeyin. İlerleyen günlerde Balçova Ormanı üzerindeki farklı rotalarda görüşmek üzere.

Gözaltıları protesto etmek isteyen ODTÜ’lülere polis engeli

0

Mezuniyet töreninin ardından ODTÜ’lülere yönelik ev baskını ve gözaltıları rektörlük önünde yapacağı açıklama ile protesto etmek isteyen ODTÜ’lülerin yolunu polis kesti.

6 Temmuz’da gerçekleşen mezuniyet töreninin ardından 4’ü “cumhurbaşkanına hakaret”ten biri ise Verşan Kök’ün şikayet etmesi üzerine ev baskınları ile gözaltına alınmıştı. Kök’ün şikayeti üzerine başlatılan soruşturmada ODTÜ Öğrenci Temsilcileri Konseyi Başkanı Özgür Gür’ün de arasında bulunduğu 12 kişinin ismi yer alıyordu. Gür, bugün (9 Temmuz) verdiği ifadenin ardından serbest bırakıldı.

ODTÜ’lüler gözaltıları protesto etmek için bugün rektörlük önünde basın açıklaması yapmak için bir araya geldi. A1 ve A4 kapılarında TOMA ve çevik kuvvetle beklerken Fizik Bölümü önünde bekleyen sivil polisler ise yürüyüş yapılmasına izin vermeyeceğini söyleyerek öğrencilerin önünü kesti.

ODTÜ’lüler Matematik Bölümü önünde gözaltılara ve baskılara boyun eğmeyeceklerini, Tek Adam’a biat etmeyecekleri söylemelerinin ardından dağıldı.

Polis, gözaltıları protesto etmek için rektörlük önüne yürüyüş yapan öğrencileri Fizik Bölümü önünde beklerken

Alıntı: Sendika.Org/ Ankara

Pakistan bir milyardan fazla ağaç dikiyor I Video

Pakistan, ülkenin çorak topraklarını ‘yeşil altın’ diye bilinen ormanlara dönüştürmek için bir milyardan fazla ağaç dikiyor.

Yeni ağaçlar erozyonun azalmasını sağlıyor, nehir setlerini güçlendirip sel riskini azaltıyor ve yağmur şansını artırıyor… Ağaçlandırma iklim değişikliğinin etkilerini de azaltıyor.

Khyber Pakhtunkhwa bölgesi 2014 yılında bir milyar ağaç dikme kararı aldı. 3,500 kilometrekare alanı da restore edecekler. 2015 yılından beri 16,000 işçi ağaç dikimini gerçekleştiriyor. Şimdiye kadar, hızlı büyümesiyle bilinen 900,000 adet okaliptüs ağacı dikildi. Dikilen 42’den fazla ağaç türü var.

Proje bir milyar ağaç hedefini çoktan aşmış durumda. Proje masraflarının yaklaşık 169 milyon $ olması bekleniyor. Projeyi destekleyenler, değerinin parayla ölçülemeyeceğini söylüyorlar… Çünkü proje bir yandan sonraki nesiller için bölgeyi muhafaza ederken bir yandan da devasa bir doğal yaşam alanı oluşturacak.

Sence ülken de Pakistan örneğini takip etmeli mi?

Hep istediğini yapan, hep 12 yaşında kalan yazar: Françoise Sagan

Françoise Sagan modern Fransız yazınında önemli kadın seslerden biri olarak çok erken yaşta gelen edebi şöhretini yaşamının ilerleyen yıllarında da sürdürür.

1935’te doğan yazar ilk romanı ‘Bonjour Tristesse’ (Günaydın Hüzün)’ü 18 yaşında yazmış, bu roman filme de çekilmiştir. Roman adını bir Paul Eluard şiirinden alır. Kitabın amoral tonu Katolik ahlakçılardan tepki görürken genç Fransızlar kitabı benimserler. Bu kadar genç yaşta bir insanın yetişkin ilişkilerini bu denli olgunlukla anlattığı kitap ve filmi Fransa’daki edebi çevrelerde şaşkınlıkla karşılanmış, yazarını erken yaşta Fransa’nın edebi yeteneklerinden biri yapmıştır.

Sagan soyadını çok sevdiği Marcel Proust karakterlerinden Sagan prensesinden aşırmıştır. Günaydın Hüzün’ü yazdığı dönemde yazar ve siyaset adamı Andre Malraux’nun kızı Florence ile Saint Germain des Pres’de Amerikalı klarinetçi Sidney Bechet’yi dinlemeye giderler. İlk romanının yüksek satış rakamlarına ulaşmasıyla Paris’te bir daire ve lüks bir arabaya kavuşur. Ünlü olduktan kısa bir süre Paris Review’a verdiği röportajda şöyle diyecektir: “Bir grup gangsterle birlikte Şili’ye gitmek yerine Paris’te kalıp bir roman yazmak bana müthiş bir macera gibi görünüyor.” Tüm parasını sefahate harcar.

2004’te 69 yaşında öldüğünde 1 milyon euro borç bırakır. Eski dostu şarkıcı Juliette Greco, Sagan’ın hep istediğini yaptığını ve 12 yaşında kaldığını söyleyecektir. Tüm arkadaşlarının restoran ve bar hesaplarını öder, Elle dergisi New York ve Capri’den yazması için Sagan’ı seçer. Toplamda 20 roman, 9 oyun, iki biyografi ve kurgu dışı yazılar yazacaktır. Paris-Match dergisi Sagan için 18 yaşında bir Colette nitelemesi yapar.

Sagan yazarken ritm arar, yazmayı caz müziğinde bulunan ritme benzetir. 1979’da Cannes film festivalinde jüri başkanı olur. Aynı zamanda 1977’de les fougeres bleues adlı filmi yönetir.

Sagan iki evlilik yapmış, bir çocuğu olmuştu.

Moving’ Bröllin rezidans programı başvuruları başladı

Movin’ Bröllin, dans alanına yönelik rezidans programı kapsamında sanatçıları Bröllin Kalesi’ne davet ediyor.

Movin’ Bröllin, yedi haftalık üretim rezidans programı kapsamında bir dans grubu, koreograf veya koreograf ekibini ağırlayacak. Önerilen projeye göre, rezidans programı, sanatsal üretim için Bröllin Kalesi’nin sakin ve yaratıcı atmosferinde alan ve zaman sağlıyor. Program, koreografik praksis ve araştırmaları sanatsal üretim ile biraraya getirerek yetkinlikleri ve üretim kalitesini artırmaya olanak sağlamayı amaçlıyor.

Rezidans programı, çalışma alanı, konaklama, yemek, üretim bütçesi gibi giderler için ödenek ve aynı zamanda danışmanlık sağlıyor. Rezidans sonunda, katılımcı sanatçıların tam bir iş ortaya koymaları ve sunmaları bekleniyor. Gösterimler, Theater Vorpommem iş birliği ile, bölgenin dört farklı yerinde altı gece boyunca sunulacak. Sunulacak projenin ise Vorpommem bölgesine atıfta bulunması bekleniyor.

Rezidans programı Mart-Temmuz 2019 tarihleri arasında bir tarihte 2-3 haftada gerçekleşirken, son prova ve Bröllin Kalesi’nde gerçeleşecek prömiyerin tarihi Eylül 2019.

Başvuruların son tarihi ise; 15 Ağustos 2018.

Programa dair detaylı bilgi ve güncel tarihler için Bröllin ve Vorpommem web siteleri ziyaret edilebilir.

Fotoğraf: Schloss Bröllin e.V

Körlere ve körlüğe dair sıkça sorulan sorular

Yeni tanıştığınız bir körle sohbete nasıl başlarsınız? İlk kez bir körle karşılaştığınızda yanlış bir şey söyleme veya sorma ihtimali sizi tedirgin mi ediyor? Körlüğe dair kafanızı kurcalayan sorular var fakat karşı tarafın tepkisinden mi çekiniyorsunuz?

Merak etmeyin, yalnız değilsiniz. “Doğuştan mı?”, “Zor olmuyor mu böyle?” “Tedavisi var mı?” gibi sorularla oldukça sık karşılaşıyoruz. Körlere ve körlüğe dair en çok merak edilenleri kendi cevaplarımla bu yazıda ele alıyorum. Keyifli okumalar.

-Öncelikle size “kör” mü, yoksa “görme engelli” mi demeliyiz?

Türkçede gözleri görmeyen kişiye “kör” denir. İnsanları sahip olduklarıyla tanımlarız, yetersizlikleriyle değil. Kısa boylu bir arkadaşınızı “Üst raflara uzanamayan” diye mi tanımlarsınız? “Görme engelli” de böyle bir tanım. Görmemize engel olan bir olgu var, o da körlük, gibi bir anlam çıkıyor. Ama görenlerin gözleriyle yaptığı her şeyi biz körler farklı yollardan da yapıyoruz ve görenlerden geri kalmıyoruz. Kısa boylu kişinin sandalyeye çıkarak üst rafa uzanması gibi. Bu durumda görmemizin engellendiği pek söylenemez, ama hala gözümüzle görmediğimiz söylenebilir. Yani bize “engelli, engellenmiş” denemez ama “kör, sakat” denebilir.

-Ama sanki “kör” denince biraz hakaret gibi olmuyor mu?

Türkçede körlüğün “Kör müsün?”, “Kör tuttuğunu, topal yakaladığını…” gibi aşağılama söylemi olarak kullanılması toplumun körlüğe bakışının bir sonucu. Bir sözcüğü günah keçisi ilan etmek ve yerine alternatif bir sözcük koymak uzun vadede çözüm değil. Günümüzde özellikle sosyal medyada “engelli” sözcüğü de hakaret amaçlı kullanılıyor, hatta eski sevgililerinin engelliler gününü kutlayan sosyal medya kullanıcıları bile mevcut. Görüldüğü gibi sözcükleri değiştirmek zihniyeti değiştirmiyor.

-Peki zor olmuyor mu böyle?

Bu soruya nasıl bir cevap vereceğimizi pek bilemiyoruz çünkü karşı tarafın neyi öğrenmeye çalıştığını bu cümleden anlamak pek mümkün olmuyor. Aynı soruyla ifade edilse bile asıl sorulmak istenenler birbirinden çok farklı ve bir o kadar enteresan olabiliyor? “Bu şekilde bir yerden bir yere gitmek zor olmuyor mu?” “Yemek yerken zorlanıyor musunuz?” gibi. Bu soruyla söze başlayıp nasıl seviştiğimizi öğrenmeye çalışan bile var.

-Bizim okulda da aynı böyle sizin gibi var ama o hiç böyle değil. Siz her işinizi kendiniz hallediyorsunuz ama o yardım istiyor, kullanıyor mu o bizi?

Gözleri gören bir kişi yemek yapabilir, ama her gören yemek yapmayı bilmeyebilir. Aynı şekilde her kör de bağımsız yaşam becerilerini aynı şekilde geliştirememiş olabilir. Bu durumun nedenleri arasında kişinin özgüven düzeyi, yardımcı teknolojilerden haberdar olup olmaması, kör kimliğini benimsemesi veya gizlemeye çalışması vb. gösterilebilir.

-Madem görmüyorsunuz, nasıl yazıyorsunuz?

Bilgisayarlarımızda ve cep telefonlarımızda ekran okuyucu yazılımlar var. O anda ekranda hangi uygulama veya programın açık olduğunu sesli olarak bildiriyor ve bizim verdiğimiz komutları da seslendiriyor. Bu şekilde ekrandaki yazıları okuyor ve yazı yazabiliyoruz.

-O zaman siz kitapları da dinliyorsunuz değil mi?

Evet, körler için oluşturulmuş sesli kütüphaneler var ve onbinlerce sesli veya elektronik kitaba tek tıkla ulaşabiliyoruz. Hatta sesli betimlemeli filmler de izleyebiliyoruz. Yeri gelmişken, ekran okuyucunun veya bir başka insanın seslendirdiği bir kitabı dinliyor olsak da bu durumu “kitap okumak” olarak ifade ederiz. Yani bizimle konuşurken “bakmak, görmek, seyretmek” gibi sözcükleri kullanmaktan kaçınmanıza gerek yok.

-Size nasıl davranmamız gerekiyor peki?

Toplum içinde nasıl davranıyorsanız öyle.

Yani ne tür davranışlar sizi rahatsız eder?

En başta bizimleyken insanların diken üstünde olması, üzerimize titremesi bizi de huzursuz eder, rahatsız olmayız ama rahat da edemeyiz. Onun dışında bizimle ilgili bir sorunun başkasına sorulmasından hoşlanmayız. Örneğin, bizim bulunduğumuz bir ortamda gıyabımızda “Okuyordu değil mi?” “Klimanın da yanına oturttuk, çarpmasın şimdi, kıyamam!” gibisinden konuşulmasını kabalık olarak görürüz. Şahsen yetişkin bir birey olduğumun göz ardı edilmesi karşısında sakin kalamıyorum.

Son olarak, Karanlıkta Diyalog türü etkinliklerin insanları bilinçlendirdiğini düşünüyor musunuz?

Simülasyon etkinliklerinde katılımcılar görme duyularını kullanmadan dış dünyayı algılamayı deneyimliyorlar. Ancak etkinlik tanıtımında iddia edildiği gibi kör olarak var olmayı deneyimlemiyorlar. Bir kere o simülasyonda kör bir kişi olarak hiçbir sosyal etkileşime girmiyorlar. Toplumda dışlanma, değersizleştirilme, hak ihlalleri de bir körün hayatının birer parçası. Amaç önyargıları kırmaksa, ötekileştirilmeye maruz kalmanın nasıl bir durum olduğunu da deneyimlemeleri gerekir. Eğer ben sahilde yürürken vapur seslerini dinlediğim sırada “Aman yavrum denize düşer boğulursun, akraban falan yok mu senin?” diyerek kolumdan çekiştiriliyorsam, zifiri karanlık bir odada sadece vapur sesini dinleyerek mest olan bir kişi benimle empati kurduğunu iddia edemez.

-Anlıyorum ama çok agresif ve komplekslisiniz, Metin Şentürk de aynılarını yaşıyor ama kendiyle barışık, espriler yapıyor mesela.

Dediğim gibi, tüm kimlikler gibi körlüğün de farklı yaşantılanma biçimleri vardır. Metin Şentürk’ün veya diğer kör ünlülerin kör kimliklerini medyada nasıl yansıttıkları kendilerini ilgilendirir. “Körüm ama nankör değilim hohohohoho!” çıkışlarıyla sakat hareketinin elde ettiği bir kazanım olup olmadığına da ayrıca bakmak lazım.

-Haklısınız, kesinlikle, hem herkes birer engelli adayıdır, sevgiyle engelsiz yarınlar diliyorum size!

Hmpffss…

Yazıda kör kimliğiyle tanışma esnasında geçen diyalogu olabildiğince yansıtmaya çalıştım. Umarım bilgilendirici bir yazı ortaya koyabilmişimdir.       

Bir “kaygı” olarak seçim

Oy vermek kimileri için bir sorumluluk, kimileri içinse bir hak. Peki oy olgusundan hareketle bir seçime katılımı etkileyen faktörler neler?

Çok değil iki hafta önce Türkiye vatandaşları olarak katılım gösterdiğimiz 24 Haziran Seçimleri’ne katılım oranı yüzde 88 olarak tespit edildi. Oy kullanımı doğrultusunda elde edilen sonuçlar 1 Kasım ve 7 haziran seçimlerine göre de daha yüksek bir orana sahip. Biraz oturup düşündüğümüzde bu katılımın bir/birkaç sebebi olduğu akıllara gelecektir.

Her ne kadar tarih olarak köklü bir geçmişimiz olsa da yeni bir devlet olduğumuzu kabullenmek durumundayız. Dolayısıyla devlet sisteminin bu kısa sürede yeterince oturmadığını, oturtulamadığını ve bu yüzden de ufak siyasi görüş farklılıkları içeren partilerin dahi iktidar değişim sürecinde maliyetli sonuçlara varabildiğini söylemek zor değildir. Farklı siyasi fikirlerin iktidarda yer edinmesini devlet yapılanmasının sarsılmasını engellemek amacıyla yapılan bu katılım birincil faktör olarak gösterilebilir.

İkinci ve üçüncü sebebi ise ortak paydada incelemek daha doğru olacaktır. Buradaki anahtar kelimemiz kaygı. Çünkü istikrarı korumak bir oy güdüsü olabileceği gibi uzun süredir süregelen bir yönetimden şikayetçi olmak, o hükümeti ve sebep olduğu hoşnutsuzluğu gidermek için sandığa tüm imkanlarla gitmek de bir davranış biçimi olabilir. Tüm bu refleksler aynı zamanda bir kaygının ürünüdür. Fakat ikinciyi üçüncü gerekçeden ayıran şey inançtır. Bir sistemin değişebileceğine dair bir inanç kanaat/kanı var ise seçim katılımı da o kadar yüksektir. Tüm olumsuz yargılara rağmen bu katılım oranı, ülkemizde bir şeylere dair olan inancın yok olmadığı çok açık bir şekilde söylenebilir.

Buradan hareketle perspektifimizi Doğu’ya Irak’a çevirdiğimizde göreceğimiz şey sandığa gitme oranının düşüklüğüdür. O bölgedeki halkın siyasi tepkilerine göz attığımızda göreceğimiz şudur ki; mevcut vatandaşların çoğunun sistemden ve yönetilişten memnun olmamasına rağmen herhangi bir “demokratik” seçimde katılım oranının ancak %44’e ulaşabilmiş olmasıdır. Bu demokratik inancın zaman içinde köreldiğine işarettir. Aynı oran düşüklüğünü Güney ve Orta Avrupa’da incelediğimizde bunun nedeni ilk faktörümüz olan sistemin oturmuşluğuna bağlayabiliriz. Ek olarak, Güney Avrupa sistemi Orta Avrupa’ya göre biraz daha sallantılı ve karmaşık olduğu için katılım nispeten güneyde daha yüksektir.

Diğer taraftan kadrajımızı oturmuş sistemleri, eğitim faaliyetleri ve enerji projeleriyle kendini biraz daha öne çıkarmış olan İskandinav Ülkeleri’ne doğrulttuğumuzda bahsi geçen siyasal seçimlerde ilginç bir şekilde yüksek katılım oranlarına sahip olduklarını görürüz. Kuzey halkını seçime götüren şey ise bu noktada sadece sorumluluk olarak oy verme duygusudur. Zira iki farklı kutba sahip herhangi bir parti göreve geldiğinde yönetim esaslarında aleni bir değişim olmayacaktır.

Tekrar ülkemize ve davranışları özetleyecek olursak; üç farklı seçimde orantılı olarak katılımda artış göstermek çoğu ülkeye nasip olmayacağından bu seçimlere Başkanlık/Kurtuluş/Özgürlük seçimleri olarak adlandırmak yerine “kaygısal seçimler” olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Seçim katılım oranları: https://www.idea.int/data-tools/question-view/521 mevcut siteden alınmıştır.

Serkan Eles’in yeni EP’si Taya İnformasi adıyla Merkaba Music’ten yayınlandı

Serkan Eles, geçtiğimiz günlerde çeşitli Türk producerların parçalarını toplayarak ‘Turkish Psychedelica’ adlı albümü çıkarmıştı. Eles Record’dan çıkan bu albüm aynı zamanda Türkiye’nin ilk toplama psychedelic albümü olma ünvanını taşıyor. Turkish Psychedelica’nın yayınlanmasının üzerinden henüz çok zaman geçmedi ki Serkan Eles(Electic)’ten yeni bir albüm daha var: ‘Taya İnformasi’

Taya İnformasi albümü psychedelic müziğin dünya çapında sevilen isimlerinden Merkaba (Kalya Scintilla)’nın plak şirketi Merkaba Music’ten yayınlandı. Albümün Merkaba Music’ten çıkmış olması kuşkusuz dinleyici kitlesini genişletip global hale getirmiştir. Serkan da “Bu albüm benim için bir level atlama diyebilirim. Merkaba uluslararası sahnede sound’unu oturtmuş ve oldukça sevilen isimlerden. Soundcloud ve diğer platformlar üzerinde de bu etkiyi çok rahat gözlemliyorum ve bu durum beni mutlu ediyor.” diyerek bu olumlu etkiyi doğrulamış.

EP formatında yayınlanan albümün bpm’leri 90-120 civarında seyrediyor. Eles bu albümde daha önce Orient Express ve Hope EP’lerinde olduğu gibi Electronica,Downtempo ve Ethnic soundları tercih etmiş. Bu EP’leriyle diğer projesi olan Electic’in soundundan ayrılan Eles, “Kendimi daha yaratıcı hissettiğim bir tarz” diyerek gelecek günlerde kariyerini down ve ethnic bir çizgide sürdüreceğinin sinyallerini veriyor.

Eles’in Taya İnformasi EP’sini ve diğer parçalarını Youtube, Soundcloud ve Spotify üzerinden dinleyebilirsiniz. Albümü edinmek için ise  Beatport  veya Bandcamp sitesini kullanabilirsiniz.

Serkan’a başarılarının devamını diliyoruz. Merkaba Music bünyesinde Serkan Eles’i görmek, Türk psychedelic müziğinin gelişimi adına hepimizi mutlu etti.

ODTÜ hıncı sürüyor: ÖTK Başkanı Özgür Mehmet Gür evi basılarak gözaltına alındı

0

ODTÜ’de “Tayyipler Alemi” pankartını taşıyan üç üniversitelinin ardından ÖTK Başkanı Özgür Mehmet Gür de sabah saatlerinde evine yapılan polis baskını ile gözaltına alındı.

ODTÜ mezuniyet töreninde ifade özgürlüğü kapsamında olduğu yargı nezdinde tescilli “Tayyipler Alemi” karikatürünün pankartı taşıyan üç üniversitelinin ardından ODTÜ Öğrenci Temsilcileri Konseyi (ÖTK) Başkanı Özgür Mehmet Gür, sabah saatlerinde evine yapılan polis baskınıyla gözaltına alındı.

Toplumsal Hukuk’tan Av. Deniz Özbilgin, pankart taşıyan üç üniversitelinin dışında Rektör Verşan Kök’ün şikayetiyle ikinci bir soruşturma başlatıldığını, ÖTK Başkanı Özgür Mehmet Gür’ün 12 kişilik ikinci dosya kapsamında gözaltına alındığını aktardı.

Alıntı: Sendika.org