Ana Sayfa Blog Sayfa 157

Kopernik Devrimi’nin insanlık tarihine etkisi

0

İnsanlık, düşünen ve düşündüğünü dil ile aktaran bir hayvan olduğunu keşfetmesi ile kendini diğer tüm varlıklardan daha özel hissetmiş ve tanımlamıştır. Zaman içerisinde gerçekleşen bilimsel keşif ve devrimler bu düşüncenin sarsılmazlığı üzerinde derin yaralar açmıştır.

Kopernik Devrimi sadece bilim açısından değil; felsefi açıdan da önemli bir anlam taşımaktadır. Kopernik Devrimi, matematikçi ve gökbilimci Nicolaus Copernicus’un 16. yüzyılda gökcisimlerinin durağan değil, sürekli bir devinim içinde olduğunu ve Dünya’nın da içinde olduğu sistemin merkezinde Dünya’nın değil Güneş’in bulunduğunu gösterdiği kozmolojik bir devrimdir. Kopernik Devrimi’ne kadar gezegenlerin Dünya’nın etrafında döndüğünü iddia eden evrensel düşünce, bireysel anlamda da insanlığın egosantrik tavırlarının açıklaması niteliğindedir.

Gezegenlerin Dünya’nın etrafında değil; Dünya’nın Güneş’in etrafında dönen gezegenlerden biri olması öznel anlamda, kuşkucu ve sorgulayan bireyler için büyük bir yanılsamanın deşifre edilmesidir. Zira artık kendimizi merkeze aldığımız Dünya yok olmuştur. Dolayısı ile çevremizdeki tüm varlıkların merkezinde de bir “ben” bulunmamaktadır, artık o varlıkları kendimizle tanımlamamız mümkün değildir. Egoizm maskesini çıkardığımız zaman geriye her canlıya aynı yaşam hakkını sunan bir Dünya’da yaşadığımız gerçeği kalır.

Özel ve tek hissinden vazgeçmek istemeyen insan için ise kaçış yolu basittir: Dogmatik inançlar. Bilime sırtını dönüp gerçek ötesine inanmak insanoğlunun kendini üstün görmeye devam etmesini sağlayan yegane güçtür.

Milan Kundera, “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” kitabında dogmatik inançlar üzerinden hayvanlara bakışımızı oldukça etkileyici bir şekilde tanımlamıştır:

“Yaradılış Kitabı’nın en başında bize Tanrı’nın insanoğlunu balıklar, kuşlar ve tüm yaratıklar üzerinde egemenlik kursun diye yarattığı söylenir. Yaradılış Kitabı’nı yazan insandı elbette, at değil. Tanrı’nın insana hayvanlar üzerinde egemenlik kurma iznini verip vermediği pek belli değil. Daha akla yatkın olanı, insanın inekle at üzerinde kurduğu egemenliği kutsasın diye Tanrı’yı yaratmış olması.”

Egemen, özel ve tek olma hissi yanlış olduğu kadar yorucu da bir histir. Kainatta diğer tüm canlılar gibi bir yıldız tozu olduğumuz gerçeğinin verdiği huzuru yaşamaktan bizi alıkoyar, sürekli değerli olduğumuzun teyidini arama ihtiyacına sebep olur.

Bu anlamda Kopernik Devrimi, hiyerarşi üzerine kurulu ideolojik yanılsamadan ve dogmatik inançlardan uzaklaşıp her anlamda etik bir Dünya’ya adım atmada büyük bir önem taşır.

Devlet tiyatroları kapanmadı!

2012 yılı itibarıyla kapatılması sürekli gündeme gelen Devlet Tiyatroları (DT) ve Devlet Opera Balesi (DOT)’nin 2 Temmuz 2018’de yayınlan KHK ile özerklikleri ellerinden alındı. DT ve DOB’nin pek çok ilde bulunan müdürlüklere bağlı Büyük Tiyatro, Küçük Sahne gibi sahneleri ve taşınmaz mal varlıkları Cumhurbaşkanlığı’nın himayesine geçti.

DT Genel Müdürlüğü’nden gelen açıklamada “Devlet Tiyatroları artık yok algısı oluşturmaya çalışmak tamamen art niyetli bir zihniyetin ürünüdür. DT üzerinde sistematik bir şekilde yanlış algı oluşturmaya çalışan bu tarz haberleri ve yapılan açıklamaları şiddetle kınıyoruz ve kamuoyunun takdirine sunuyoruz” denildi.

Evrensel’e konuşan Yücel Erten, DT Eski Genel Müdürü, “Bence bir Cumhuriyet kurumu çökertilmekte. DT’nin Kuruluş Kanunu, ‘Personel Hakkında Kanun’a dönüşmüş; gerekli tüzük, Cumhurbaşkanınca çıkarılacak ‘yönetmelik’ derecesine indirgenmiştir. Özerklik özlemi, artık emirnamelerden mi medet umacaktır, bilemiyorum. Ufukta bu tehlikeyi görüp direnen Devlet Tiyatroları sanatçı ve çalışanları üzgün, öfkeli ve çaresiz… Geleceği umursamayanlar şaşkın soruyor: ‘Nasıl yani?’… Ne yapalım ki ortak akla ulaşıp onu elbirliğiyle savunamayınca; toplumsal yaşam da, kurumsal yaşam da, bireysel yaşam da böyle karanlıkta el yordamıyla yürüyor…” dedi.

Yani sözün kısası 1949’da Tatbikat Sahnesi’nden evrilip Muhsin Ertuğrul’la yeşeren Devlet Tiyatroları kapatılmamış, el değiştirmiştir. Bu el değiştirme canımızı çok acıtsa da, DT kimine göre ölmüş kimine göre yeni doğuyor sayılsa da Devlet Tiyatroları varlığını artık Cumhurbaşkanı’na bağlı sürdürecek.

Tiyatro oyuncusu HDP milletvekili Barış Atay’ın dediği gibi “Burada yapılması gereken, oyuncuların,dansçı arkadaşların, opera sanatçısı arkadaşların hep birlikte sendikal bir faaliyet yürütüp beraber mücadele etmesidir.”

Irene Zundel’den “Görünürün Ötesinde” sergisi, CerModern’de!

Ankara Cermodern, yine fark yaratacak bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Meksikalı sanatçı Irene Zundel’in eserlerinden oluşan “Görünürün Ötesinde” sergisinin açılışı gerçekleşti. Sergi, 12 Ağustos’a kadar, Cermodern Güney Hangar’da sanatseverleri bekliyor…

Geçtiğimiz günlerde açılış kokteyli gerçekleşen sergiye Meksika Büyükelçiliği üyeleri, Cermodern yetkilileri ve sanatseverler katıldı.

Törene Meksika Büyükelçisi Bernardo Cordova Tello’nun yerine katılan Büyükelçi Yardımcısı Alejandra Martinez yaptığı açılış konuşmasında, sergi sahibi Irene Zundel’e ve konuk olarak açılışta bulunan Kültür ve Turizm Bakanlığı ile AB Dış İlişkiler Koordinasyon Dairesi temsilcilerine teşekkürlerini sundu. Martinez, bu serginin Meksika ve Türkiye arasındaki dostluk anlaşmasının yürürlüğe girmesinin 90. Yıldönümü etkinliklerinin başlangıcı olma özelliğini taşıdığını belirtirken, bu dostluğun ülkelerin stratejik ortaklar haline geldiği 2013 yılından bu yana daha geliştiğini de sözlerine ekledi.

Irene Zundel

Sergi sahibi Meksikalı Sanatçı Irene Zundel, “Görünürün Ötesinde” sergisinin sanat hayatı için muazzam bir gurur olduğundan bahsetti. Zundel eser yaratma sürecini ve hislerini ise şu şekilde belirtiyor: “30 yıl önce pek çok malzemeyle çalışmaya başladığımda, bu sergideki parçalar gibi işler çıkarabileceğimi asla hayal etmezdim. Heykeltıraşlık, bende yaratma ihtiyacı olarak var oldu. Sanat, hayatımda pek çok durumu çözmede benim için bir araçtı. Eserlerimde her zaman gerçek ve görünür olanla ilgilendim. Hayattaki her şeye geometri ile bakmak gerektiğini, böylece üçgenlerin varlığını keşfettim. Eserlerim çok derinlerde duran bir parçamdan, merakımdan ve nasıl hareket ettirmeyi sevdiğimden bahsediyorlar. Bu yolda bana ilham olan ve olacak herkese minnettarım.”

Işıldama / Luminiscencia, 2017

Meksika’nın önde gelen sanatçılarından olan Zundel “Görünürün Ötesinde” sergisinde, yeni ve sanat kariyeri boyunca işlediği başlıca konuları yansıtan 12 heykellik çalışmasını sunuyor. Daha önce İtalya, İspanya ve Almanya’da eserleri sergilenen Zundel; gerçek ile gerçek olmayan arasındaki ince çizgiyi, eserleri ile izleyici arasındaki etkili mekânsal bağları ve aynı zamanda kendisinin soyutlama tutkusunu öne çıkarıyor. Irene Zundel’in bu eserlerinde geometrik şekiller, optik ve kinetik ilkelerle ilişkisi bulunan dengeli, aydınlık ve renk kullanımları ön plana çıkıyor.

“Görünürün Ötesinde” sergisi, 12 Ağustos’a kadar sanatseverlere sunulmaya devam edecek.

Plastiğe hayır! I Video

Guatemala’nın batısında küçük bir yerli kasabası olan San Pedra La Lagune “Plastiğe Hayır” deme kararı aldı.

Plastiği yasaklama nedeni sadece çevresel nedenlerden kaynaklanmıyor. Kasabanın fikri; kasaba yaşamını kadınları, tarımı ve ticareti odak alacak şekilde geliştirmek.

Bu önlem topluluğun kaybolmak üzere olan geleneklerine dönmesini de sağladı. Muz yapraklarına sarılı tavuk-balık ya da Maya tarzı peçetelere sarılı ‘tortilla’ satmak mesela.

Panajachel ve San Lucas Toliman bölgelerinde bu karar sayesinde, her hafta 15,000’den fazla plastik poşet tasarruf ediliyor.

Tzu’tujil kültüründe ekolojik eğitim önemli bir rol oynuyor.

Guatemela, uluslararası şirketlerden aldığı plastik ürünlere 66 milyon dolardan fazla harcıyor.

“Plastiksiz bir yaşam çok başarılı oldu. Kasaba olarak küçük adımlar atıyoruz ama kendimizi dünyaya göstermeyi de başardık”

“Başarılı olduğumuz şey şu ki, artık bu gezegene faydası olmayan ürünlere bağımlı değiliz.”

Mauricio Mendez, San Pedro La Laguna Valisi

Plastik endüstrisinin talebine rağmen San Pedro La Laguna halkı, bir yandan köklerine dönerken bir yandan daha temiz bir dünya mücadelesine devam ediyor.

Kaos Çocuk Parkı dosyalarınızı bekliyor

Haziran’da “resmi” olarak yayın hayatına başlayan Kaos Çocuk Parkı edebiyat, felsefe ve eleştiri kuramları; öykü, şiir deneme, roman, oyun ve eleştiri türünde özgün dosyalar kabul etmeye başladı.

Kaos Çocuk Parkı Kolektifi bünyesinde kurulan yayınevi, aslında yayın dünyasında yeni değil. Sektörün erkiyle şair ve yazarları sömürmesine karşı yıllardır farklı biçimlerde mücadele veren Kaos Çocuk Parkı Kolektifi, Peron Kitap’tan çıkardığı Kaos Çocuk Parkı Kitaplığı serisiyle “başka bir yayıncılık mümkün” demeye başladı. Öncesinde Kaos Çocuk Parkı dergisi ve fanzinler de yayımlayan kolektif, ticari kaygıların edebiyattan uzak durması gerektiğine inanarak sistemin karşısına konumlanıyor ve yayınevinde de buradan doğru bir anlayış benimsiyor.

Dosya kabul etmeye başladığının çağrısını yapan yayınevinin Kolektif Yayın Kurulu tarafından değerlendirilecek olan eserler, kuruldan geçtiği takdirde herhangi bir baskı ücreti talep edilmeden basılacak: “Kolektif Yayın Kurulu, dosyaları eser sahiplerinin maddi imkânları veya imkânsızlıklarına göre değil edebiyat ve bilimin evrensel ölçütlerine istinaden değerlendirip içerikle ilgili gerekli bulduğu düzelti ve editörlük faaliyetlerini yerine getirerek eserlerin yayımlanmasını üstlenecektir.”

Dosyalarını yayınevine iletmek isteyen yazarlar, [email protected] adresine e-posta gönderebilirler. Kaos Çocuk Parkı ile ilgili detaylı bilgi almak için Facebook sayfasını takip edebilirsiniz.

Bir porno belgeseli bize ne katabilir?

Netflix’in 2015 yılında yayınladığı ve sundance film festivalinde de kendisine yer bulan Hot Girls Wanted filminin devamı niteliğindeki bu belgesel porno sektörü ve seks işçiliğine farklı bakış açılarından yaklaşmamızı sağlıyor. Birbirinden ilginç konu ve kişilerden oluşan bu 6 bölümlük mini seri ana akım porno endüstrisi ve dayattığı erkek merkezli seksten rahatsızlık duyanları feminist yönetmenlerle tanıştırmayı başarıyor.

Feminist porno

Uzun süredir -hatta ilk var olduğu günden bu güne dek- erkek yapımcı ve yönetmenlerin tekelinde bulunan sektör son yıllarda kadın yönetmenlerin “ben de varım” demesiyle hareket kazanmış durumda.

Belgeselde ön plana çıkan kadın yönetmenlerden biri olan Erika Lust çektiği filmlerle şimdiden sayısız ödüle kavuşmuş; üstelik ortaya koyduğu işler öylesine ilgi çekmiş ki ted bünyesinde konuşma yapması istenilmiş. Aynı zamanda sıkı bir feminist olan Lust kadınların meta olarak görüldüğü bu sektörün yok olmasını değil, tam tersine kadınların lider roller üstlenmesi gerektiğini düşünüyor ve ekliyor:

Porno sektörü değişmeli. Sıradan ana akım pornoya baktığımda bana yeterince iyi gelmiyor. Bu filmlerin amacı kadınları cezalandırmak için sevişmek. Hoş bir cinsel birliktelik göstermek değil. Porno sektöründe sadece erkeklerin çalışması; insan cinselliğini porno aracılığıyla sadece erkeklerin betimlemesi adil değil.

İstatistiklere göre her 3 genç kadından 1’i beğendikleri içerik bulmakta zorlanıyor. İçerik göz ardı edildiğinde yapılan işlerin estetik/sinematik olarak da göze hitap etmediğini söyleyen Lust çoğu seks yapmamış genç neslin bu kötü kalitedeki pornolardan seksi öğrendiği ve bunu “olması gereken seks” biçimi olarak kabullendiği görüşünde. Özellikle sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle pornonun genç kesim için sadece bir tık ötede olduğu yadsınamaz duruma geldi.

Sektörün bu bakış açısıyla ilerleyeşi  kadınların seks aracılığı ile şiddete maruz kalmasını normalleştiriyor. Fantezi adı altındaki bu şiddet unsurları partnerini seven ve uyum sağlamak isteyen kadınlar ile de uygulanabilir konuma geliyor. Yani bir anlamda kadınlar da bunu doğru seks biçimi olarak kabullenmiş durumda fakat işin arka bahçesinde içten içe ters bir şeyler olduğunu hissediyorlar.

Feminist porno işin tam da bu noktasında kadınlar için yine kadınlar aracılığıyla ortaya çıkmış. Seksin iki kişilik, karşılıklı saygı, güven ve tutku ile oluşması gerektiğini; cinsel birlikteliğin erkek merkezli olamayacağını savunuyor.

Belgeselin ilerleyen bölümlerinde günümüzde Tinder gibi popüler partner bulma uygulamalarının ilişkilere olan etkisi, seks işçilerinin endüstriye olan bakış açıları ve sosyal medyanın artan şiddet olaylarına aracı olup olmadığı irdeleniyor. Tadını kaçırmamak adına daha fazla detay vermeden sıkı bir biçimde öneriyoruz.

Kaynak: imdb, belgesel- hot girls wanted: turned on

Trakya Fest 2. kez yeniden!

Trakya bölgesinde ilk kez 2017’de gerçekleştirilen ve bu yıl 2’ncisi düzenlenecek olan Trakya Fest, 19-22 Temmuz 2018 tarihlerinde müzik dünyasının dev isimlerini ve gruplarını, müzikseverlerle buluşturacak.

“Tüm Renkleri Buluşturan Festival” sloganıyla 19-22 Temmuz 2018 tarihleri arasında Erikli Sahili Keşan Belediye Plajı’nda bu yıl 2. kez düzenlenecek Trakya Fest, müzikseverlere ağaçların arasında kamp ve serin sular eşliğinde unutulmaz bir festival deneyimi sunacak. İstanbul başta olmak üzere bölge halkının ve çevre illerin merakla beklediği Trakya Fest 2018 kapsamında Mor ve Ötesi, Pentagram, Emre Aydın, Sena Şener, Can Bonomo, Suzan Kardeş, Seksendört, Can Gox, Gökhan Türkmen, Pera, Kalben, Feridun Düzağaç, Yüksek Sadakat, Bulutsuzluk Özlemi, Selçuk Balcı, Niyazi Koyuncu, Bedük, Gazapizm, Sattas, Ozbi & Gülce Duru, Dolu Kadehi Ters Tut, Ahmet Aslan, Ezhel, Aylin Aslım, Kolektif İstanbul, Yüzyüzeyken Konuşuruz, Kabus Kerim, Ogün Sanlısoy, Onur Özçelik, Tanju Topal & Yusuf Aydın, Oceans Of Noise, Mesut Çakır, Nafile ve Emre Sertkaya, 6/8, Melek Mosso müzikseverlerle buluşacak.

Şehrin gürültüsünden birkaç günlüğüne uzaklaşmak isteyen konuklarını sınırsız müzik ve eğlence ile buluşturacak festivalin günlük bilet fiyatı 40 TL, kombine bilet fiyatı 100 TL, kombine + kamp bilet fiyatı ise 130 TL olacak.

TRAKYAFEST
FACEBOOK | TWITTER

Sınır tanımaz bir mücadeleci: Kitty Marion

Süfrajet kelimesi, her ne kadar oy hakkı mücadelesini açıklayan bir sözcük olsa da Süfrajetler, kadınların dışlandığı her alanda var olma mücadelesi vermiş, ataerki tarafından çalınan haklarının peşinden koşmuştur.

Oyuncu, kadın hakları savunma mücadelesinde radikal olmaktan çekinmeyen ve durmadan mücadele eden Kitty Marion, 1871’de Almanya’da doğdu. Annesi, bebekken öldü ve sürekli şiddet uygulayan bir babayla baş başa kaldı. Patriarkaya küçük yaşta başkaldırdı. 15 yaşında babasının baskılarından kaçarak İngiltere’ye gitti. Akrabalarının yanında kalmaya başlayan Marion, İngilizceyi kısa sürede öğrendi.

Katherina Maria Schafer olan adını sahne ile tanışmasıyla birlikte Kitty Marion olarak kullanmaya başladı. Daha 10’lu yaşlarının içindeyken ilk sahne deneyimini yaşayan Kitty’nin oyunculuk ve dansçılık kariyeri böylece başladı. Yer aldığı endüstrideki erkek egemenliğine doğrudan şahit olması, onu bir kez daha mücadeleye yönlendirdi.

Pankhurstslerle tanışıp kadın mücadelesinin kilit noktasındaki örgütlere üye olmasıyla birlikte kadın hareketinin tam ortasında yer almaya başladı. İlk hapishane deneyimini, Newcastle Postanesinin camına tuğla attığı eylem sonucu yaşadı. Burada dönemin yükselen eylemi olan, tüm süfrajetlerin yaptığı gibi açlık grevine girdi. Cezaevi yönetimi grevi zorla sonlandırmaya çalışıp tüple ağız ve burunlarından grevdeki kadınları beslemeye çalıştı. Marion, ilk besleme girişimine karşı protesto eylemi gerçekleştirerek gaz lambasını kırıp, yatağını kullanarak hücresini ateşe verdi. Bu eylem diğer kadınlar tarafından da tekrarlandı.

13 Haziran 1913 gecesinde, Kitty ve bir arkadaşı Emily Davison’ın ölümünü protesto için bir hipodromun tribününü yaktı. İki kadın da eylem tarihinin sabahında tutuklandı. Bu sefer ona acılı bir biçimde bir günde 232 defa zorla besin verildi.

Bombalı saldırı eylemleri dahil pek çok eylemde adı geçen Kitty, birçok kez tutuklandı. Son eylemi sonrası yeniden hapishaneye girmemek için arkadaşlarının yardımıyla kaçıp Amerika’ya gitti. Burada Margaret Sanger ile arkadaş oldu ve doğum kontrol hareketinde aktif bir şekilde yer almaya başladı.

1930’da doğum kontrol hareketindeki görevi sona erince New York’ta doğan yabancı öğrencilere ders vermek üzere okullarda diksiyon öğretmenliği yaptı. Küçüklüğü ile birlikte mücadeleye başlayan Kitty Marion, 1944 yılında yaşamını yitirene kadar New York’ta yaşadı.

Kaynak: Laura Ruttum, Kitty Marion, New York, 2005.

Görsel Kaynak: BBC

 

Murat Gülsoy ile yayıncılık üzerine bir söyleşi

Roman, öykü, inceleme türlerinde eserler veren ve eserleri Sait Faik Hikaye Armağanı, Yunus Nadi Roman Ödülü, Notre Dame de Sion Ödülü ve Sedat Simavi Edebiyat Ödüllerine layık görülen Murat Gülsoy ile yayıncılık ve editörlük üzerine bir sohbet gerçekleştirdik. Murat Gülsoy, Boğaziçi Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Enstitüsü’nde profesör olmasının yanı sıra, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi’nin genel yayın yönetmenliği ve Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi’nin de müdürlüğü görevlerini sürdürmektedir.

Meltem: Merhaba Murat Hocam, size yayıncılık hakkında birkaç soru soracağım.

Murat Gülsoy: Tabii, istediğin kadar sorabilirsin.

Öncelikle klasik bir soruyla başlayacağım.  Boğaziçi Yayınevi’nin genel yayın yönetmeni olduğunuz için de size bu soruyu sormam gerektiğini düşünüyorum. “Türkiye’de yayıncılık” hakkında genel olarak düşüncelerinizi almak istiyorum. Türkiye’de yayıncılık nereye gidiyor?

Geniş bir soru tabii bu. Şöyle bir yerinden başlayabiliriz. Yayıncılık Türkiye’de çok gelişen bir sektör, bir kere bunu teslim etmek lazım. Her geçen gün daha da ilerliyor. Ben 80’li yılları bir okur olarak hatırlıyorum, ancak 90’lı yılların başında da bir dergi yayımcısı olarak piyasanın içine girip içerden görme imkanını bulmuştum. 90’lı yıllarla 2000’li yılları ve bugünkü durumu kıyasladığım zaman çok büyük bir gelişme var. Gelişmeden neyi anlıyoruz; kitap basım adetlerinin çoğalmasını ve kitap başlıklarının çoğalmasını anlıyoruz. Mesela 90’lı yıllarda sekiz- dokuz bin farklı başlıkta kitap yayımlanıyorken günümüzde bu altmış bin civarında farklı başlığa çıkmış durumda. Bu tabii ki de önemli bir rakam. Genç bir nüfus var, özellikle kitap okuru dediğimiz insanların büyük  bir bölümü okula giden  gençlerden oluşuyor. Orta, lise ve asıl üniversite öğrencileri potansiyel olarak en çok okuyan kesimler. Okur gittikçe artıyor ama sorunlar yok mu, var tabii. Ben hep seksenli yıllara göre iyileştiğini söylüyorum ama gerçekten ulaşılması gereken seviye bu mu tartışılır. Bir de nitelik nicelik sorunu var.

Evet, sıradaki sorum da buydu zaten. Yayımcıların da sayısı her geçen gün artıyor, sürekli yeni yayınevleri kuruluyor, yeni kitaplar basılıyor, yeni yazarlar kitap çıkarıyor. Nicelikte bir artış olduğu açık ancak sizce yayıncılık nitelik olarak da artıyor mu yoksa yerinde mi sayıyor?

Ben nitelikle niceliğin beraber gittiğini düşünüyorum. Nicelik ne kadar artarsa onun içindeki nitelikli eserlerin ortaya çıkma şansı daha da çoğalıyor. Sektörün güçlü ve büyük olması lazım. Yani şuradan ölçebilirsiniz; seksenli yıllarda ilk kez kitap fuarı İstanbul’da bir otelin alt katındaki fuayesinde yapıldı, uzun yıllar da orada devam etti. Sonra Tepebaşı’na taşındı, orada da bir iki saatte dolaşabileceğiniz iki salondan ibaretti. Şimdi yapılan kitap fuarlarına bakıldığı zaman bir gün içerisinde tamamını gezmenin neredeyse imkansız olduğunu görüyorsunuz.

Evet yayınlar çoğaldı, yayıncılık büyüdü. Nitelik ve nicelik anlamında bakılırsa da gelişme var ama benim arzu ettiğim seviyede değil. Bu artan kitap başlıklarının büyük bir bölümü popüler kültürün en değersiz, kolay tüketebilen, yanıltıcı, insanların daha çok inançlarını sömürmeye dayalı konularını içeriyor. Bu her anlamda böyle yani değerli güncel bilim kitaplarından daha çok astroloji, kuantum saçmalıkları var; değerli inceleme kitaplarından daha fazla komplo teorileriyle ilgili kitaplar var, değerli edebiyat eserlerinden daha çok yüzeysel romanlar var… Yine de bu kadar  çok üretimin içinde nitelikli eserler de yayımlanıyor. Birincisi ne değişti 20-30 sene içerisinde yayıncılıkta? Çevirilerin kalitesi arttı, yayınevleri daha kurumsal yerler haline geldi. Eskiden 80’li yıllara kadar yurtdışındaki bir yazarın telifini satın almak falan yoktu, gidip istediği gibi kitap çevirip basıyordu yayınevleri. Bunun dezavantajı şu: siz bir yabancı eserin telif hakkını alıp bastığınızda aslında sadece yazarına bir ödeme yapmıyorsunuz aynı zamanda, o kitabı doğru, eksiksiz bir şekilde çevireceğinizi taahhüt ediyorsunuz. Yoksa eskiden basılmış kimi eserler vardır, özetini çıkarmış basmış, içinde bazı bölümler yok. Niye? Bu bölümler bizim okurumuza hitap etmez ya da ters düşer diye… Ya da daha basit nedenlerden dolayı, örneğin çevirmesi zor gelmiş… Ya da kitap çok kalın oluyor gibi gerekçelerle keyfi olarak kesip yayınlamak söz konusuydu. Bunlar yayıncılık için felaket şeyler. Artık bunlar aşıldı. Şu anda yayın piyasasında bandrol meseleleri çok sıkı, kendi kendinize öyle kitap basamıyorsunuz artık. Tabii korsan hâlâ sorun ama en azından belirli kurallar dahilinde iyileşme gözüküyor.

Yayın dünyasında gördüğünüz en büyük problem nedir? Ve bu soruna nasıl bir çözüm önerisi sunabilirsiniz?

Dağıtım. En büyük sorun her zaman dağıtımdır. Kitapçı sayısı az, büyüklükleri, raf sayıları yeterli değil. Kitapçılar sadece kâr amacı güden yerler olduğu için hep çok satan kitapları sipariş edip az satabilecek ama nitelikli kitabı dükkanlarında bulundurmuyorlar. Yani böyle bir lüksleri yok. Bir takım tekelleşmeler var. Kitapevi zincirleri kuruldu ve bu iyi bir şey bir yanıyla çünkü Türkiye’nin 300-400 noktasında organize bir şekilde kitapçılar açıldı ama bir yandan da tekel olmasının getirdiği bir kısıtlılık da var. Her tür kitabı orada göremiyorsunuz çünkü onların da bir önceliği var. En çok satılan kitaplara öncelik veriyorlar.

Kitapların fiyatlarını en çok arttıran unsurlardan bir tanesi dağıtım. Çok büyük bir yüzdesini alıyor, neredeyse yüzde ellisini. Kitabın kapağında gördüğünüz 10 liralık etiketin 5 lirasını dağıtımcının aldığını düşünün. Geri kalan 5 liranın 2,5 lirasını matbaacının, 1 lirasını yazarın aldığını, kalan kısmını da yayımcının aldığını düşünün. Rakamlar böyle olunca yayımcılar da risk almaktan imtina ediyorlar. Fakat bir yandan da birçok küçük, butik, ilginç yayınevi çıktı. Onların yayınlarını da ben ilgiyle takip ediyorum.

Kültür ve sanata genel olarak yatırım yapılmayan bir ülkede  yaşıyoruz ne yazık ki. Peki Türkiye’de bir yayınevi olmanın zorlukları nelerdir sizce?

Birçok zorluğu var. Maddi olarak tabii zorluğu var. Öncelikle yayımcılık şöyle işliyor: kitabı basıyorsunuz, diyelim ki 1000 tane bastınız, 500 tanesini dağıtıma veriyorsunuz, kalanı deponuza koyuyorsunuz. Dağıtıma verdiklerinizin satılmasını bekliyorsunuz. Depolarınızda sürekli kitap bulundurmak zorundasınız, kasayı sürekli beslemek zorundasınız. Ticari olarak bu çarkı döndürmek oldukça zor, özellikle bizim gibi yani Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi gibi ciddi kültürel ve bilimsel yayıncılık yapan yayınevleri için bu çok zor. Çünkü bu tür yayınların hiçbiri bestseller olamaz, yani böyle bir şansları yok. Bastıkları kitaplar yüz binlerce satılacak kitaplar değil. Bizim akademik kitap ve dergilerimizin dışında herkese hitap eden güncel bilim, edebiyat ve inceleme kitaplarımız da var. Bunları tabii sürdürebilmek zor, öyle bir özel destek yok. Ama şu olsaydı çok güzel bir destek olurdu, olması gerekeni söyleyeyim. Bir ara yapılıyordu, şimdi bir miktar yapılıyor ama yeterli değil. Türkiye’de birçok kütüphane var, il kütüphaneleri var, okul kütüphaneleri var, üniversite kütüphaneleri var. Eskiden devlet yayımladığımız her kitaptan alıyordu kütüphanelere, dergilere de abone oluyordu. Bunları arttırabilsek, her çıkan kitabımızdan birer tane kütüphanelere satın alsa devlet zaten bizim gibi bir yayınevinin en büyük sorunu hallolmuş olur ama bu pek öyle gitmiyor.

Bu yurtdışında yapılan bir şey aslında ama bizde pek yürümüyor sanırım.

Tabii, hele akademik kitaplar hep öyle gider zaten, o yüzden pahalıdır, kişi olarak alamazsınız. İngilizce yazılmış akademik kitaplar incecik ama çok pahalıdır, niye, kütüphaneye alınıyor çünkü. Genellikle siz de gidip kütüphaneden edinip okuyorsunuz.

Peki genel yayın politikalarını beğendiğiniz yayınevleri var mıdır?

Çok var. Can Yayınları edebiyat açısından çok oturmuş, Türkiye’nin en köklü yayınevlerinden birisi, her geçen gün de kendini yenilemeyi başarıyor. İş Bankası Yayınevi keza öyle. Yapı Kredi Yayınevi bir zamanlar çok çok daha iyiydi şimdi de iyi işler yapıyor. Bunların dışında küçük yayınevleri var Monokl, Helikopter, Jaguar, Notos Kitap, Norgunk gibi… Bunlar ilgiyle takip ettiğim nokta atışı yapan ilginç yazarları bulup çıkaran yayınevleri. Bu tabii editörlük meselesi. Yayın yönetmenlerinin dünyayı nereden gördüğüyle bağlantılı. Biliyorsunuz ülkemizdeki kitapların yüzde ellisi çeviridir. Bu da bizim için dünyayı tanıma konusunda önemli bir kapı.

Biraz da yazar- editör ilişkisine değinmek istiyorum. Can Yayınlarından birçok kitabınız çıktı. Şimdiye kadar da birçok editörle çalışmış olmalısınız. Yazdıklarınızı editöre teslim ettikten sonra sizin için nasıl bir süreç başlıyor? Ve editörün müdahalesinin bir sınırı var mıdır sizin için?

Bu çok değişkendir, yazardan yazara editörden editöre değişir.  Amerikan editör geleneğiyle Avrupa geleneği birbirinden biraz farklıdır. Amerikan editör geleneği biraz daha fazla müdahil olur, editör çok daha fazla müdahale eder. Avrupa’da ise müdahale pek hoş karşılanmaz, daha sınırlıdır. Türkiye’de de yayıncılık biraz Avrupa stiline benzer. Çok fazla müdahil editörden hoşlanmıyor genelde yazarlar. Fakat benim durumum şöyle: ben zaten yayınevine teslim etmeden önce yakın çevremdeki editörlük yapmış yazar arkadaşlarıma mutlaka okutuyorum yazdıklarımı, en az üç kişiye. Onların görüşlerini, eleştirilerini kimi zaman müdahalelerini dinliyorum. Bazılarını yapıyorum bazılarını yapmıyorum ama onların süzgecinden geçtikten sonra artık ben yayınevine teslim ettiğim zaman çok az bir edisyon payı kalıyor. Ama ilk zamanlarda, ilk 1999 yılında yayın yönetmenine verdiğimde kitaplarımı, onlar öykü kitaplarıydı, 2. kitap için bir öyküyü çıkarmamı istedi, bu öykü çok ağır dedi. Bu Kitabı Çalın kitabındaki “Yazarın Belleği” isimli bir öyküydü bu. Ben de o kalsın dedim, onu yazıyla ilgilenen insanlar sevecekler, biliyorum bu kitap için ağır ama bu da benim kaprisim olsun dedim. Ondan sonra bu kitaba Sait Faik Hikaye Armağanı verildi ve jüri adına konuşma yapan rahmetli Füsun Akatlı konuşmasında özellikle Yazarın Belleği isimli öyküye atıfta bulunarak bu kitabın neden önemli olduğunu anlattı. O anda göz göze geldik yayın yönetmeniyle. Çünkü biliyordum, evet belki her okur için çekici olmayacak, biraz ağırlaştıracak ama okumayı seven, yazıyla uğraşmayı seven insanlar için hoş olacak. Aslında sonra da şöyle oldu: benim okurlarım ya da kitabı okuyanlar o öyküyü çok beğenerek okudular. Sonuçta yazar kendi okurunu da oluşturuyor, kendi okurunu buluyor, birbirinizi buluyorsunuz. Herkese hitap etmek değil amaç. Fakat yayın yönetmenleri kimi zaman farklı motivasyonlarla hareket edebilirler. Daha fazla insana ulaşsın da isteyebilir ya da gerçekten senin yapmak istediğin şeyi en iyi şekilde ortaya çıkarmana da yardımcı olabilir. Dediğim gibi bu editörden editöre yazardan yazara değişiyor.

Yakın zamanda Amerikalı bir yazar olan Raymond Carver‘ın bir öyküsü üzerinde editörün yayın öncesi yaptığı değişiklikler yayımlandı. 2 sayfa var, kıpkırmızı, her şeyi çizmiş neredeyse. Belki 2 sayfanın içindeki 200 kelimeden 2  tanesi kalmış. Yeniden yazmış. O tartışılıyordu, bu şimdi Raymond Carver’ın mı yoksa editörün mü? Amerika’da böyle fazla müdahil bir durum söz konusu. Bunların tabii anekdotları çoktur. En meşhurlarından bir tanesi de Sineklerin Tanrısı romanının yayımlanma macerasıdır. Bir sürü yayınevinden reddedilir dosya. Ve meşhur Faber And Faber Yayınevinde yeni işe başlamış genç bir editör bir gün atılacaklar kısmında bu dosyayı görür. İsmi de bambaşka bir şey. Daha önce yayınevinde bu dosyayı okuyan kişi şöyle bir not bırakmıştır dosyanın üzerine: “3. Dünya Savaşı sonrasında çocuklar bir adaya düşüyor, çok sıkıcı, saçma sapan, çöp.” Editör dosyayı okur, kitabı beğenir ama sorunları vardır kitabın. Yazarı çağırır ve der ki bu kitabın başındaki 3.  Dünya Savaşı sahnelerini atalım. Sineklerin Tanrısı bir adaya düşen çocuklarla başlar, cennet gibi bir adadır, çocukların  hepsi oğlan çocuğudur ve biz bilmeyiz nereden düştüklerini, bir kaza eseri oraya düştüklerini anlarız sadece. Başta oyun oynarmış gibi başlayıp kurtulana kadar da karınlarını doyurmak için domuz avlarlar ve bir süre sonra vahşileşmeye başlarlar. Kendi kabilelerini kurarlar. Roman da aslında insanın içindeki bu hayvani duyguları anlatır. Ama başında yazar William Golding uzun bir 3. Dünya Savaşı tasviri koymuş, uçaklar birbirini bombalıyor vs. Editör de diyor ki atalım bunu, adayla açalım romanı, ismi de Sineklerin Tanrısı olsun. Yazar hepsine tamam diyor, sonra Nobel konuşmasında teşekkür edecektir o editöre. Editör yazar ilişkisi çok verimli olabilir. Açık olmak lazım ama her söyleneni de yapmak zorunda değilsin.

Ve son olarak da dijital yayıncılık hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Uzun yıllardır dijital yayınların basılı yayınları azaltacağını duymaktayız fakat henüz böyle bir şey olmadı. Sizce dijital yayıncılık ve basılı yayıncılık arasındaki ilişki bir tamamlayıcılık ilişkisi mi yoksa bir çatışma mıdır?

Değişik veçheleri var bunun. Mesela akademik ortamda gerçekten artık kağıda basılı bir makale görmüyoruz, ben yıllardır kağıda basılı makale okumadım. Hepsini PDF olarak indiriyoruz internetten ve bu çok hız kazandırıyor bize. Ayrıca da boşuna ağaç kesilmemiş oluyor. Fakat kitap yayıncılığında pek böyle olmadı, beklenildiği gibi gelişmedi. Bunun birkaç nedeni var, bir tanesi gerçekten kitap okuma alışkanlığıyla ilgili bir şey. Nesnenin kendine özgü bir etkisi var insanın üzerinde. İkincisi, yayıncıları özellikle bu konuda geri bıraktıran şey şu: bir kere sayısal ortama kitabı koyduğunuz anda çoğaltılıyor. Hiçbir şifreleme, hiçbir güvenlik önlemi onun çoğaltılmasına engel değil. Çoğaltıldığı anda onu satamayacaksınız, satamadığınız anda da sektör yok olacak.  Nasıl basacaksınız bir sonraki kitabı? Korsanın önünü açıyor bu. O yüzden de dijital yayıncılıkta ilerlemenin yavaşladığını söylemek mümkün. Nasıl aşılır bilmiyorum ama tabii ki hepimiz bilgisayar ve tablet kullanıyoruz, en çok da akıllı telefon kullanıyoruz. Bu teknolojik araçlar kendi ortamlarını da getiriyorlar. Ama ben basılı kitabın yok olacağını zannetmiyorum tam tersine hepsi bir arada olacak diye düşünüyorum. Nasıl ki sinema çıktıktan sonra edebiyat yok olacak denildi ama sinema kendisi bambaşka bir sanat dalı oldu, tiyatro yok olacak denildi ama tiyatrolar da ağzına kadar dolu. Hatta plaklar yok oldu cd’ler çıktıktan sonra ama şimdi cd yok oldu plaklar geri döndü. Kültürel imkanlarımızı terk etmiyoruz aslında, bir süre birine yükleniyoruz ama ötekini de unutmuyoruz, öteki de arkadan geliyor, varlığını sürdürüyor. Bence sürekli çeşitleniyor. Kapitalist dünya böyle bir şey, çeşit üstüne kurulu, sürekli eski bir şeyi tekrar gündeme getirip satmak zorundasın. O yüzden de basılı kitabın yok olacağını zannetmiyorum.

Sorularım bu kadar Hocam. Bana zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

Pembe Hayat üç aylık kondom verilerini açıkladı

0

Pembe Hayat Derneği, 2012 yılından bu yana Sağlık Bakanlığı’ndan temin ettiği kondomları ücretsiz bir şekilde dağıtmaya devam ediyor. Geçtiğimiz üç ay içerisinde 62 kişiye toplamda 9.300 adet kondom desteği sağlayan dernek, Nisan, Mayıs ve Haziran ayları içerisinde 75 kişiye 16.800 adet kondom dağıttı.

Herkes için güvenli cinsellik

Pembe Hayat Sosyal Hizmet Uzmanı Şennur Ören, kondom verileri vesilesiyle güvenli cinselliğin önemini tekrarlıyor:

“Pembe hayat Derneği olarak 2012 yılından buna yana danışanlarımıza, üyelerimize ücretsiz kondom dağıtmaya devam ediyoruz. Gelen kişilere aynı zamanda cinsel yolla bulaşan hastalıklar, kondom kullanımı gibi konularda aktarımlar yapmak, güvenli cinsellik hakkında da danışanlarımızı bilgilendirmek bizler için önemli bi yerde.”

Ücretsiz ve anonim HIV testi merkezleri

Çankaya Belediyesi, 2016 yılında Aralık ayından bu yana ücretsiz ve anonim HIV testi hizmeti vermekte. Kimlik bilgisi istenmeden, tamamen anonim bir şekilde yapılan bu testin dışında, 0850 455 02 65 numaralı telefondan danışmanlık hizmeti de vermekte.

Çankaya Halk Sağlığı Merkezi’ni Salı ve Perşembe günleri 09.00-20.00 saatleri arasında ziyaret ederek test yaptırabilirsiniz.

AIDS ve Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar Derneği Ankara’da ücretsiz ve anonim HIV testi merkezi oluşturdu. Hemen çıkan test sonuçları sırasında anket çalışması ve danışmanlık hizmeti verilmekte.

0544 952 09 21 numaralı telefonu arayarak randevu alabilirsiniz.

 

*Siz de Pazartesi, Çarşamba ve Cuma günleri 13.00-18.00 saatleri arasında Pembe Hayat ofisini ziyaret ederek kondom temin edebilirsiniz.