Ana Sayfa Blog Sayfa 159

Bireysel değil, toplumsal gerçek: Cinsel şiddet

Son dönemde giderek artan ve gündeme gelen çocuk istismarının ve kadına karşı şiddetin yalnızca bireyler üzerinden değil, toplumsal boyutlarıyla da ele alınması gerekmektedir. Cinsel şiddet vakalarında çok sık rastlanan hasta, sapık, “normal dışı” gibi kullanılan argümanlar aslında tecavüzcüleri toplumsal normların dışında olan bireyler gibi göstermektedir. Bununla birlikte en çok duyduğumuz tecavüzü meşrulaştıran ortadan kaldırılması gereken bir “erkek egemenliği” sorunu olmaktan çıkarıp, daha çok kaçınılmaz bir son gibi gösteren söylemlerden birisi de tecavüzün erkeğin iç güdüsünün ürünü olduğudur. Ancak tecavüzcüler üzerine yapılan birçok araştırma cinsel şiddetin kökeninde erkek egemen kültürün yattığını ve tecavüzün de birçok davranış gibi öğrenilmiş bir davranış biçimi olduğunu göstermektedir.

Çocuk istismarının ve kadına karşı şiddetin artmasıyla beraber idam ve kimyasal hadım tartışmaları da gündeme geldi.

Kaçırılan, cinsel şiddete uğrayan, öldürülen, işkence edilen, yok sayılan kadınlar, çocuklar ve hayvanlar. Çoğumuzun söylerken bile boğazının düğümlendiği ne yapabilirizi belki de yüksek sesle tartışmaya başladığımız bir mesele. En temel hakkımız olan yaşam hakkımızın dahi elimizden alındığı bir dönemde var olan hukuk sistemi bile işlemiyorken, failler iyi hal indirimleri alıyorken, aynı mahkemelerden çıkacağı beklenen idam ve kimyasal hadım gibi cezalardan bahsediliyor. Yaşanan cinsel şiddet vakalarında faillerin cezasız kaldığı, yetkililerin “Küçüğün rızası var” veya “bir kereden bir şey olmaz” gibi açıklamalarda bulunduğu bir toplumda adalet halkın değil “egemenlerin” adaletidir.

Çocukların, kadınların, hayvanların çığlıklarını duymayanlar bugün “İdam” çığlıklarını duyuyorlar. Tarikat yurtlarında yanarak ölen 15 çocuğun, Ensar’daki çocukların, Eylül’ün, Leyla’nın, 13 yaşında 26 erkek tarafından aylarca cinsel istismara uğrayan N.Ç’nin ve saymakla bitiremeyeceğimiz onlarca çocuğun sesini duymayanlar bugün hala cinsel şiddeti önleyecek politikalar üretmek yerine suç işlendikten sonra uygulanacak ceza yöntemlerini tartıştırmaktalar. İktidarın erkeklere ait olduğu, yaşamın her alanında sokakta, evde, okulda, işte cinsel şiddetin her boyutuyla kendisini yeniden var ettiği bir toplumda cinsel şiddetin önüne geçebilecek politikalar “istikrarlı Türkiye’nin” yapısını bozacak olmalı ki bir türlü var olamadı.

Her şeyden önce cinsel şiddetle mücadeleye başlarken yüzleşilmesi gereken en önemli meselelerden birisi de cinsel şiddetin ataerkinin bir ürünü olduğu, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynakladığı ve bireysel değil toplumsal olduğu gerçeğidir. Geliştirilen mücadele yöntemlerinde yine temele alınması gereken meselelerden birisi de suç işlenmeden önce neler yapılabileceğinin üzerinde durulmasıdır. Bu alandaki politikalar önleme ve korumayı esas alan hak temelli politikalar olmalıdır. Şiddet değerlendirilirken sınıf, ırk, uyuşturucu, alkol bağımlılığı, aile bireyleri gibi nedenler baz alınarak değerlendirilmemeli ve faillerin suçları bu nedenlerle meşrulaştırılmamalıdır.

Mücadeleyi hiç bırakmadan sokakta, evde, işte yaşamın olduğu her alanda ses olmaya, var olmaya devam etmeliyiz. Yoksa bu karanlığın içinde yok olmaya mahkûmuz.

Hazırlayan: Kırkyama Kadın Dayanışması – Tuğçe Kesim

Bilimsel atılımların sinemaya yansımaları: Mars ve bilimkurgu

0

Mars… En yakın halinde Dünya’ya 55 milyon km uzaklıkta, yerçekimi gezegenimizin yaklaşık %38’i kadar olan, ince de olsa atmosferi olan bir gezegen.

Bilim dünyasının, dünya dışı yaşam araştırmalarının Güneş sistemindeki en kuvvetli sahası Mars. İnsanların dünya dışında ayak basacağı ikinci yer olacak. Hedef ise bundan çok daha fazlası; Mars’ı kolonileştirmek.

Uzay araştırmaları ve araçları konusunda devasa bütçelerle büyük çalışmalar yapan özel şirket SPACEX’in, kurucusu ve CEO’su Elon Musk’ın planı, 10 yıl içinde Mars’a insan göndermek ve daha uzun vadede ise orada kendi kendine yetebilen bir şehir kurmak.

NASA’nın 2011 yılında Mars’a fırlattığı Curiosity adlı keşif aracı ise hala Mars’ta bilgi toplamaya devam ediyor ve insanlık, muhtemelen kendisine ikinci ev olacak bu gezegen hakkında daha fazla şey öğreniyor.

Dünya dışı yaşam için Mars’ın kuvvetli bir seçenek olmasının nedenlerinin başında su geliyor.

Mars’ta katı maddelerde su olduğu biliniyordu, sonrasında NASA, Mars’ta buz kütlesi bulunduğunu açıkladı. Bilim insanları gezegenin ilk dönemlerinde sıvı halinde su bulunması ihtimalinin güçlü olduğunu düşünüyor.

Atmosferinin bulunması, gece – gündüz dengesinin Dünya’dakine benzer olması gibi etmenler de Mars’ı insan yaşamına en uygun ikinci gezegen olmaya aday yapıyor.

“Mars’a neden gitmeliyiz?” sorusuna  Amerikalı havacılık mühendisi Dr. Robert Zubrin’in cevabı, Mars’a gitmenin bilim açısından önemini özetliyor.

“…Mars’ta gelecek var, meydan okuma var ve bilim var. Mars’ta bilim var çünkü bir zamanlar sıcak ve ıslak bir gezegendi. Üzerinde bir milyar yıldan daha uzun bir süre sıvı su bulunuyordu. Bu, Dünya’da yaşamın ortaya çıkması için gerekenden 5 kat daha uzun bir süre.

Eğer yaşamın biyokimyasal yollardan kendiliğinden ortaya çıktığı doğruysa, eğer etrafta sıvı su ve çeşitli elementler ve yeterince zaman varsa Mars’ta da yaşam olmalıdır. Sonradan yok olduysa bile!Ve eğer Mars’a gidip var olmuş yaşamın fosillerini bulursak bu, bize yaşamın evrende ortaya çıkmasının sıradan bir olay olduğunu gösterecektir. Ya da Mars’a gidip bir zamanlar su kütleleri olduğuna dair kanıtlar bulursak fakat geçmiş yaşama dair iz görmezsek bu da bize yaşamın normal kimyasal yollarla ortaya çıkmasının yüksek olasılıklar dahilinde olmadığını, bu sürecin tamamen şansa bağlı olasılıklar barındırdığını ve evrende yalnız olabileceğimizi gösteriyor. Dahası Mars’a gidip toprağını kazabiliriz çünkü yer altında sıvı su var o suya ulaşabiliriz ve belki yaşamı o anda, orada bulabiliriz. Bulduğumuz kanıtların biyolojik ve biyokimyasal yapısını incelersek Mars’taki yaşamın Dünya’daki yaşam ile ayrı olup olmadığını bulabiliriz. Çünkü Dünya’daki bütün yaşam biyokimyasal seviyede her yerde aynıdır. Her yerde aynı aminoasitleri, her yerde aynı RNA ve DNA’nın aynı şekilde kopyalanıp bilgiyi aktardığını görüyoruz.

 Yaşam böyle olmak zorunda mı yoksa yaşam bundan çok daha farklı olabilir mi?

 Biz yaşamın kendisi miyiz yoksa çok sayıda olasılıktan sadece biri miyiz?” (Çev. Ümit Taşkın. Evrim Ağacı)

İnsanlık için ikinci bir ev arayışının önemi sadece bilimsel açıdan çok büyük bir atılım olması değil uzun vadede de olsa bir gereklilik.

Bilim insanları, yaşam kaynaklarının Dünya’da tükenmesi ile insanlığın sonunun aynı anlama gelmek zorunda olmadığını düşünüyor. Özellikle küresel ısınma ve nüfus artışına dikkat çeken ünlü fizikçi Stephen Hawking, Dünya üzerinde yaşamın tükenmesini uzak bir ihtimal olarak görmüyordu ve insanlığın, geleceği için başka gezegenlerde yaşam kurmasının zorunlu olduğunu söylüyordu.

Mars’ta yaşam kurma fikri başka olasılıkların da (belki binlerce yıl içinde gerçekleşecek) ortaya çıkmasına neden oluyor. Gezegenin doğasının insan yaşamına etkisi büyük ölçüde olabilir. Düşük yerçekimi, yüksek radyasyon seviyesi, çok ince bir atmosfer… Rice Üniversitesi’nde evrim üzerinde çalışan Dr.Soloman’a göre Mars’ta yaşayacak insanların farklı ve Dünya’ya göre oldukça hızlı gelişen bir evrimsel süreçten geçecek olması kuvvetle muhtemel.

Dünya dışı yaşamın var olma olasılığına ve Dünya dışında yaşam kurmak gibi hedeflere böylesi yakın olmak sinemanın bilimle farklı bir dil kazandığı bilimkurgu türüne de ilham kaynağı oluyor elbette.

Bilimsel gelişmelerden yola çıkarak yapılan sinema filmlerinden bazıları bilimsel gerçeklere ters düşmemek adına özenle hazırlanırken, bir kısmı ise bilime sadık kalmaya yeterli önemi göstermeyen filmler olarak karşımıza çıkıyor. İlkine vereceğimiz en güçlü örneklerden biri elbette Interstellar. Yönetmen Cristopher Nolan film için astrofizikçi Kip Thorne ile çalıştı ve tamamı bilimsel verilerle kanıtlanmasa da bilimle çelişmeyen güçlü bir bilimkurgu hikayesi ortaya çıktı. Öyle ki Kip Thorne’un filmin bilimsel arka planının açıkladığı bir kitap da bulunuyor. (Science of Interstellar)

Mars’la ilgili gelişmeler için de bu ayrım geçerli. Mars’ta yaşam kurmaya ya da Mars yolculuğuna dair bilimle büyük oranda çelişmeyen, bilime sadık kalmaya çalışan filmler yapıldı son yıllarda. Mars projesindeki gelişmelerin de bunda payı olduğunu söylemek mümkün. Birkaç örnek vermek gerekirse;

THE MARTIAN 2015 Ridley Scott

Marslı; botanikçi ve makine mühendisi Mark Watney’nin Mars görevi sırasında çıkan devasa kum fırtınasında geçirdiği bir kaza sonucu öldüğünün düşünülmesi üzerine, mürettabatının Mars’tan ayrılması sonrasında Mars’ta hayatta kalma çabalarını anlatıyor.

Mark Watney sanıldığının aksine, Sol 6’da ölmemiştir ( Sol: Mars günü.  24 saat, 39 dakika, 35 saniye)  ve 225 milyon kilometre öteden yardım gelene kadar hayatta kalmak zorundadır.

Marslı, Andy Weir’in yazdığı ve Goodreads okurlarına göre “2014’ün En İyi Bilimkurgu Romanı” seçilen kitaptan uyarlanmıştır. Romanın büyük bir kısmı Mark Watney’nin samimi ve mizahi dille yazdığı günlükten oluşmaktadır. Bu kısım filme, karakterin bir video günlük tutmasıyla başarılı bir şekilde adapte edilir. Matt Damon’ın oyunculuğunun payı da yadsınmamalı elbet.

Watney, hayatta kalabilmek için besin üretmeyi dener – ki zaten bu onun uzmanlık alanıdır-  ve başarır.  Mars toprağında bitki yetiştirmek, Mars toprağının yapısına benzeyen toprak üzerinde yapılan araştırmalara göre de mümkün.

Marslı, bilime sadık kalarak, yapılması planlanan Dünya dışı görevlerde gerçekleşebilecek olasılıklar üzerinden sinemanın – edebiyatın sanatsal yönlerini de yadsımadan üretilmiş önemli bir bilim kurgu hikayesi.

THE SPACE BETWEEN US 2017 Peter Chelsom

İnsanların, Dünya’dan farklı doğa özellikleri olan Mars’a gittiğinde çeşitli sorunlarla karşılaşma ihtimali oldukça yüksek. Peki ya Mars’ta doğduysanız?

Filmin bilimsel yönü bu sorunun etrafında şekilleniyor. Mars görevine giden astronot Sarah Elliot hamiledir, doğum sırasında hayatını kaybeder ve oğlu Gardner Mars’ta yaşamak zorunda kalır. 16 yaşına geldiğinde ilk kez Dünya’ya gelir ve edindiği tek arkadaşı Tulsa ile ona yabancı olan gezegeni keşfetmeye başlar.

“ What ‘s your favorite thing about Earth?”

Filmde vurgulandığını gördüğümüz bu replik ise Gardner’ın Dünya’ya olan merakı ve keşfetme arzusunu yalın bir şekilde ortaya koyuyor. İnsanlığın başka bir gezegeni keşfetme arzusu da Gardner’ın Mars’ta doğmasına ve Dünya’ya büyük bir merak ve ilgiyle bakmasına neden olmuştur.

The Space Between Us ,yoğun bilimsel gerçeklerle donatılmadı, daha çok insanlığın Mars’a gitme projesinin ortaya çıkarabileceği olasılıklar üzerinden teori üreten romantik bir macera filmi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Mars atmosferinin, yer çekiminin Dünya’dan farklı olmasının insan vücuduna etkileri üzerinden hikaye kurması dolayısıyla bilimsel gelişmeleri, teorileri gözardı etmeyen bilimkurgu filmleri arasında gösterilebilir.

SALVATION 2017-? Kristian Levring

Salvation bu sene yayına başlayan bir TV dizisi. 6 ay içinde medeniyet yok edecek büyüklükte bir astreoid Dünya’ya çarpacaktır. Dizi, bunu öğrenen MIT’de yüksek lisans öğrencisi, astrofizikçi Liam’ın bu gerçeği teknoloji şirketi Tanz’ın CEO’su Darius Tanz’a iletmesi ve çözüm arayışıyla başlar. Ancak Pentagon bu gerçeği zaten biliyordur. Devletin planı astreoidin Asya ülkelerine düşmesine neden olarak ABD’yi korumaktır. Liam, Tanz ve Pentagon basın sekreteri Grace; üretilecek olan EmDrive ( Yakıtsız çalışan uzay roketi sürücüsü. Newton’ın 3. yasasını ihlal ediyor. Ancak üzerinde çalışmalar mevcut.) ile astreoidin rotasının değiştirilmesi ve tüm Dünya’nın kurtulması için çabalar.  Ancak Tanz’ın insanlığın devamı için bir B planı vardır; 160 kişilik, insanlığı devam ettirecek, içinde bilim insanları ve sanatçıların bulunduğu sağlıklı bireyler için Mars’ta koloni kurma projesi: Salvation

Dünya üzerindeki yaşamın astreoidle yok olması mümkün. Müdahale edilebilecek zamanı tanıyacak astreoidler tespit edilebileceği gibi öncesinde keşfedemediğimiz astreoidlerin de Dünya’ya çarpması mümkün. 2013’te Çelyabinsk/ Rusya’ya düşen yaklaşık 20 m çapında olan astreoid gibi.

Astrofizikçi Dr. Umut Yıldız (NASA JPL)  Evrim Ağacı’nın “Gelecek Bilimde” programına katıldığında bu tehlikeyi şöyle anlatır;

“Tehlike her an olabilir. Şu ana kadar bir kilometreden daha büyük çapa sahip astreoidlerin %90’ını keşfettik, yörüngelerini biliyoruz ve Dünya’ya çarpmayacaklarını biliyoruz. Hedef 140 m’den büyük asteoidleri bulmak. Şu an için yaklaşık %50’si keşfedilmiş durumda. Daha küçük olanların ise ancak %1’i keşfedildi.”

Dizide EmDrive üretilmesi spekülatif olarak değerlendirilebilir, ancak Dünya üzerindeki yaşamın asteoid düşmesi gibi bir felaketle sonlanması ve bu gerçekle karşılaştığında insanlığın Dünya dışında hayatını devam ettirebilmesi için koloni kurma çabası, olası bir senaryodur.

Bilimkurgu sineması bilimden beslendiğinde, çelişkiler yumağı haline getirilmediğinde; yalnızca sinema, bilimden etkilenmekle kalmaz; bilim de sinemanın yaratıcı gücünden, tutarlı olasılıklar üretmesinden faydalanabilir.

Neticede üretmek, yaratmak ve keşfetmek için önce hayal etmek gerekir.

Yararlanılan kaynaklar: Fizikist 12, Fizik Bilimi, NTV, youtube.com/user/evrimagaci

Parklarda caz zamanı geldi

0

İstanbul Caz Festivali’nin yeşille cazı bir araya getiren etkinliği Parklarda Caz, bu hafta sonu Beylikdüzü ve Fenerbahçe’de İstanbullularla buluşuyor.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, Garanti Bankası’nın sponsorluğunda düzenlenen 25. İstanbul Caz Festivali tüm coşkusuyla devam ediyor. Festivalin en sevilen etkinliklerinden Parklarda Caz, Vodafone Freezone sponsorluğunda bu yıl ilk defa şehrin farklı noktalarına yayılarak Beylikdüzü ve Fenerbahçe’de müzikseverlere açık hava şenliği yaşatacak.

25. İstanbul Caz Festivali kapsamında, Vodafone Freezone sponsorluğunda gerçekleştirilen Parklarda Caz, bu yıl da şehrin sakinlerini yeşille cazı bir araya getiren keyifli bir güne davet ediyor. 7 Temmuz Cumartesi Beylikdüzü Yaşam Vadisi Parkı’nda, 8 Temmuz Pazar ise Fenerbahçe Parkı’nda yer alacak Fenerbahçe Khalkedon Sahnesi ve Fenerbahçe Parkı Sahnesi’nde ücretsiz olarak gerçekleştirilecek etkinliklere tüm İstanbullular davetli.

Her iki gün de saat 17.00’de başlayacak etkinliklerde açılışı, Mayıs ayında yapılan değerlendirmeler sonucunda festivalde sahne almaya hak kazanan Genç Caz grupları yapacak.

İstanbul Caz Festivali kapsamında 16 yıldır devam eden Genç Caz, 30 yaş altı genç müzisyen ve topluluklara festival programında yer alabilecekleri bir platform oluşturmayı amaçlıyor. Bu yıl yapılan değerlendirme sonucunda festivalde sahne almaya hak kazanan Art Blakey Tribute Band, JmH, The Kites, Nar, Pelin Güneş Quartet ve Portrait and A Dream toplulukları, Parklarda Caz kapsamında sahne alacak.

Genç Caz gruplarının performanslarından sonra sahneyi devralacak Hollandalı grup Koffie ise, afropunk ritimleriyle parkların temposunu yükseltecek. İlhamını Fela Kuti, James Brown, Red Hot Chili Peppers, Miles Davis, The Roots gibi büyüklerinden alan ekip, iki Parklarda Caz etkinliğinin de kapanışını yapacak.

8 Temmuz Pazar akşamı Fenerbahçe Khalkedon Sahnesi’nin kapanışında ise katılımcılar, yıldızlar altında sinema keyfi yaşayacak. Yönetmenliğini Damian Chazelle’in yaptığı, başrollerini ise  Ryan Gosling ve Emma Stone’un paylaştığı, 6 ödülle Oscar Ödülleri tarihinde tüm zamanların rekorunu kıran Aşıklar Şehri (La La Land), saat 21.00’de Mastercard’ın katkılarıyla açık havada izlenebilecek.

Parklarda Caz Programı

7 Temmuz Cumartesi

Beylikdüzü Yaşam Vadisi Parkı

18.00 – JmH
19.00 – Nar
20.00 – Art Blakey Tribute Band
21.15 – Koffie

——-

8 Temmuz Pazar

Fenerbahçe Khalkedon Sahnesi

17.00 – Nar
18.15 – Pelin Güneş Quartet
19.45 – Art Blakey Tribute Band
21.00 – Film Gösterimi: La La Land

Fenerbahçe Parkı Sahnesi

17.30 – Portrait and a Dream
18.45 – JmH
20.00 – The Kites
21.30 – Koffie

ODTÜ mezuniyet törenine “cumhurbaşkanına hakaret” soruşturması: 3 gözaltı

0

ODTÜ’de gerçekleşen mezuniyet töreninde taşıdıkları pankart nedeniyle “cumhurbaşkanına hakaret”ten soruşturma açılan üç ODTÜ’lü gözaltına alındı. Polisin ayrıca üç öğrencinin daha evine gittiği öğrenildi.

Dün (6 Temmuz) ODTÜ’de mezuniyet töreni gerçekleşti. Her sene Türkiye’nin siyasal gündemine pankartlarıyla sözlerini söyleyen ODTÜ’lülerin gündeminde bu sefer genel olarak 24 Haziran seçimleri ile çocuk istismarı ve cinayetleri vardı.

Dünkü mezuniyet törenin hayvan karikatürü olan ve “Artık Tayyipler alemi” yazılı pankart taşıyan ODTÜ’lülere Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı “cumhurbaşkanına hakaretten soruşturma açtı. Üç ODTÜ’lü soruşturma kapsamında gözaltına alındı.

Ayrıca polisin, “Verşan Kök ODTÜ’ye rektör olamaz” yazılı pankart açan öğrencilerden üçünün evine gittiği fakat öğrencileri evde bulamadığı öğrenildi.

Cumhurbaşkanlığı Maliye Başmüfettişi hedef gösterdi

Gözaltı öncesinde 2010’da Cumhurbaşkanlığı Maliye Başmüfettişliğine atanan Tamer Aksoy, ODTÜ’lülerin taşıdığı pankartı olduğu bir fotoğrafla “Bu kadar özgürlük fazla” yazan bir tweette İçişleri Bakanlığı’nın resmi hesabını etiketlemesi ise dikkat çekti.

Alıntı: Sendika.org

Anne ben vegan oldum!

1

Son zamanlarda büyüyen hayvansal ürün tüketiminin karşısında azımsanmayacak sayıda vegan diyetini benimseyen insan var. Peki neden insanlar bu popüler sağlık diyetini uyguluyorlar?

Yapılan araştırmalara göre veganlar her canlının yaşam hakkının savunucusu olmasının yanı sıra iklim değişikliklerini engellemek, obezite, diyabet, kanser gibi yaşam kalitesini düşüren hastalıklara yakalanmamak, dünyayı korumak ve yaşam standartlarının sürdürülebilirliğini sağlamak, daha pozitif hissedebilmek için bu beslenme şeklini uyguluyorlar.

Peki hayvansal ürün tüketmeyerek yaşam hakkına saygı dışında nasıl dünyayı kurtarabilirler?

Yapılan araştırmalara göre sığır eti tüketimi kaynaklı, hayvanlara besin tedarik edilmesi ve alan açılabilmesi için Brezilya’da yağmur ormanlarının %80’i yok edildi. 36.000 kilo et üretimi için 1800 hektar toprak gerekiyor. Sıradan bir Amerikalı yılda 95 kilo et tüketiyor. Bunun tamamı ot ile beslenen sığır olsa sadece 1 Amerikalı yerine 382 kişi beslenebilirdi.

Dünyada kuraklık önemli bir problem haline geldi. Peki hayvansal ürün tüketmeyerek nasıl bu konuda çevreci davranıyorlar? İnsan nüfusu her gün 19.6 milyar litre su tüketirken dünyadaki 1.5 milyon inek her gün 170 milyar litre su içmektedir. Çoğu kişi bunun artan nüfus ile ilgili bir problem olduğunu düşünürken veganlar bu problemin hayvan yiyen insan nüfusu ile ilgili bir problem olduğunu savunuyor.

Veganlara en sık sorulan sorulardan biri olan bitkilerin de canlı olduğu ve yemenin yaşam haklarını savunma görüşüne aykırı olduğu sorusudur. Bu sorunun cevabı ise bitkilerin sinir sistemlerinin olmayışıdır. Meyve veren ağacın meyvesi koparıldıktan sonra yerine tekrar gelebilirken, sinir sistemi sayesinde acı hisseden hayvanlar için aynı süreklilik söz konusu değildir.

Gerek sağlık gerek yaşam hakları gerek çevrecilik ile ilgili sebeplerden dolayı vegan olan insanların sayısı giderek artmaktadır. Natalie Portman, Leonardo DiCaprio, Bill Clinton, Zülfü Livaneli de vegan ünlülerden.

Kaynak: Food (documentary), Robert Kenner, Cowspriacy: The Sustainability Secret -Kip Andersen

Rehabilitasyon merkezi, hayvanat bahçesi ya da kafe değil Khalessi ve diğer tutsak arkadaşları doğal ortamına bırakılsın!

Kendinizi cam bir fanusa hapsedilmiş olarak düşünün… Etrafınızdaki bir sürü insan sizi izliyor. Kurtulmak için yalvarıyorsunuz ama kimse sizi anlamıyor, çünkü onların anladığı dilden konuşamıyorsunuz. Ve ait olmadığınız bu ortamda korku içinde yavaş yavaş aklınızı kaybediyorsunuz…

Hayvanlara yaşattığımız eziyet maalesef bitmek bilmiyor ve hayvan sömürüsü her gün farklı şekillerde karşımıza çıkmaya devam ediyor. Şimdi size aslan Khalessi’nin hikayesinden bahsetmek istiyorum. Khalessi İstanbul Polonezköy’de bulunan Mevzoo isimli kafenin içine hapsedilmiş olan bir mahkum. Kafe içinde daracık bir cam koridorun içinde gidip gelen ve kurtulmak için hapsedildiği vitrinin camlarını tırmalayan Khaleesi’nin yaşam hakkının ve özgürlüğünün elinden alınmış olması gerçeği ise kelimelerle süslenerek insanlara servis edilmeye çalışılıyor. Mekan sahibinin açıkça daha fazla müşteri çekmek için vahşi bir hayvanı hapsettiği müessesesini rehabilitasyon merkezi olarak tabir etmesi ve aslanın hayatından memnun olduğunu iddia etmesi ise diğer bir akıl almaz durum. Orman ve Su işleri ve belediye ekipleri tarafından incelemelerde rehabilitasyon merkezi ruhsatı bulunduğu iddia edilen mekanın sahibi Cengiz Şıklaroğlu’nun kafenin sosyal medya hesabından yoruma kapalı olarak paylaştığı açıklama ise insanların sağduyusu ile dalga geçildiğini düşündüren nitelikte!

Doğal ortamından koparılan vahşi bir hayvanın ne eğitici ne de eğlendirici yanı vardır. Lütfen Mevzoo gibi hayvan sömürüsünü normalleştirmeye çalışan mekanlara destek vermeyelim  ve bu müessesenin hayvanları hapsederek değil, iyi ve kaliteli hizmet vererek müşterileri memnuniyeti sağlayabileceğini anlamasına yardımcı olalım. Buradan Mevzoo yetkililerini sağduyulu olmaya, Khalessi ve mekanlarında hapsettikleri diğer hayvanları özgürleştirmeye çağırıyoruz. Amacımız hayvanları daha büyük kafeslere hapsetmek değil bütün kafeslerin boşaltılıp hayvanları özgür kılmak olmalı.

Sizce aslan Khalessi en son ne zaman özgürce koşmuştu?

Ahlat Ağacı İncelemesi: Nuri Bilge Ceylan’ın nefis insan portreleri

Türk yönetmenin aceleye getirilmemiş, kusursuz canlandırılmış filmi kibirli genç bir yazarın acı-tatlı gerçeklerle yüzleşmek için eve dönüşünü işliyor.

Ahlat Ağacı, Türk sinemacı ve önceki Altın Palmiye kazananı Nuri Bilge Ceylan’ın konuşkan, nükteli ve onun yerinde kasveti ve oldukça merak uyandıran tarzıyla hassas, insancıl ve oldukça özenle yapılmış bir film. Çocukluğa ve memlekete dönüş fikrine -ve her ikisine dönüşün de nasıl acı-tatlı bir tadı olduğunun- sakin ve hüzünlü bir adresi. Önceki filmi Kış Uykusu’nda olduğu gibi yönetmen Çehov ruhuyla çekiyor; yine de tarzı tamamen kendine has: Çehovyan etkisiyle değil, “Ceylanyen” de diyebileceğimiz Ceylan etkisiyle. İnsanların sakince televizyon izlediği sahneler var: ve bunlar da, filmin kendisinin aksine bir tür ironi olarak yönetmenin bize fark etmemiz için vurguladığı, büyük oranda duygusal melodram dizileri. Ahlat Ağacı’nın da aslında, oldukça yüksek fikirli ve ağır tempoda çekilmiş bir aile melodramından farkı yok.

Tutkulu, memnuniyetsiz bir mezun ve sözüm ona yazar genç diplomasıyla kırsaldaki köyüne döner ama işi yoktur. Şimdi, yaşlı babası gibi öğretmen olmak için sınavlara girip girmeyeceğine karar vermek zorundadır. Ayrıca halihazırda bu yoldan kurtulmak için yapabileceği bir de askerlik görevi vardır. O, geride bıraktığı şehirli arkadaşlarında ve ailesinde hayata karşı hayal kırıklığı ve yenilgi hisseder -ya da bu sadece onlara henüz yaşamamış olduğu başarısızlık korkusunu mu yansıtmaktadır? Onların alçakgönüllülüklerini ve kabullenmişliklerini yanlış anlayıp, tüm bu göz alıcı metropol başarısı ve onlardan farklı olmak adına yanıp tutuştuğu için ödemek zorunda olduğu bedeli yanlış mı hesaplamaktadır?

Sinan’ın ıslah olmaz babası, bu civardaki herkesin ahlat ağacı gibi olduğunu söyler: ‘Uyumsuz, yalnız, biçimsiz’

Mezun, büyüdüğü yere tamamıyla belirsiz hislerle dönüş yapan Sinan’dır (Aydın Doğu Demirkol). Birçok yazar gibi, evinden uzak kaldığında evi, hayal gücüyle evcilleştirildiği ve dönüştürüldüğünde muhteşem görünür. Ama aslında orada olmak ona tüm yıpranmışlıklarını ve yaşadığı anlamsızlıklarını hatırlatır. Sinan Birinci Dünya Savaşı’ndaki Gelibolu Seferi’nin yaşandığı ve ayrıca Truva Antik Kenti’nin yakınlarında yer almasından dolayı turistler tarafından rağbet gören Çanakkale limanı yakınlarındaki küçük bir köydendir. İlk sahnede, güçlükle yürüyerek Brad Pitt filmi Truva (Troy) için inşa edilmiş ve şehirde saygıyla korunan devasa Truva atı heykelinin önünden güçlükle geçen Sinan’ı görüyoruz.

Sinan taşralıları aşağılamayı göze alamayacağının farkındadır, çünkü onun edebi başlangıcı bu vatanla ilgili bir çalışma olacaktır. Bu, ağaçların yetiştiği güzel, engebeli araziyle ilgili Ahlat Ağacı adlı yerel manzara hakkında otobiyografik bir deneme/anıdır. Sonrasında, Sinan’ın ıslah olmaz babası, bu civardaki herkesin ahlat ağacı gibi olduğunu söyler: ‘Uyumsuz, yalnız, biçimsiz’. Ceylan, belki de başlığın metaforik işlevini fazla belirgin hale getirmemek için, sözünü sona saklıyor.

Murat Cemcir tarafından muazzam şekilde canlandırılmış babası, gençlik çekiciliği ve romantizmi, yaşlanmayla birlikte düzenbazlığa ve sahtekarlığa dönüşmüş bir adam olan İdris’dir. Babası, şehirdeki herkese borcu olan bir kumar bağımlısıdır; ve onun bu bağımlılığı ailesini sefalet içinde yaşamasına neden olur. Karısı, onun kredi kartına el koyarak ve kocası maaşını getirir getirmez elinden zorla alarak evi ayakta tutmaya çalışır. Ancak İdris, evin yanında küçük bir toprak parçasına sahiptir, ve orada bir su kaynağı bulunduğu fikrini kafasına sokmuş durumdadır, bu yüzden her hafta sonu bir kuyu kazarak suya ulaşabileceğini umar. İdris, Sinan ve İdris’in bıkkın babasını vinçle derin çukurdaki kayayı çıkarmaya çabalayışını oldukça gülünç kesitler halinde seyrediyoruz.

Sinan temkinli biçimde köydeki herkesle iletişim halindedir, ama her şeyden önce, kitabını yayınlamak için borca veya bağışa ihtiyacı vardır. Sinan’ın dedesi, kibirli genç bir din adamı tarafından kullanılan, çeşitli görevler için para almadan çalıştırılan ve genellikle iyi niyeti suistimal edilen emekli bir imamdır. Bu sırada Sinan bazı eski arkadaşlarıyla karşılaşır; fakat en önemlisi, bir zamanlar aşık olduğu ve muhtemelen hala aynı hissettiği genç ve güzel bir kadın olan Hatice’yi (Hazal Ergüçlü) görür.

Filmde bazı sersemletici sahneler de var: özellikle, karıncalarla kaplı yetişkin birine evrilecek, yine karıncalarla örtülü bir bebek imgesi. Filmde muazzam sahneler mevcut; bir nevi film bu tür sahnelerin kısa antolojisi gibi. Sinan’ın Hatice ile karşılaşması nefes kesici şekilde iyi işlenmiş: ruh hali değişimleri ve sesleri mükemmel bir şekilde veriliyor. Hatice onun huysuzluğuyla dalga geçerken; o, yakında yapacağı evlilik teklifi ile ilgili Hatice’ye göndermelerde bulunuyor. Sinan Hatice’yi onun düşmanlarından biriyle birlikte olduğunu zanneder fakat yanılıyordur. Onların yoğun fısıldaşmalı diyalogları büyüleyici bir erotik sonuca sahiptir. Sonraki sahnede Hatice’nin, Sinan’la buluşmasına dayanamayan, eski erkek arkadaşı Rıza (Ahmet Rıfat Sungar) ve bu karşılaşma sonucu olanlarla kendini övmekten alıkoyamayan Sinan arasındaki yumruklaşma hariç bu heyecanlı ilişkiye filmde daha fazla yer verilmemesine üzüldüm.

Hayatın sorgusu ve 20’li yaşların başında oynamak zorunda olduğumuz hayat kumarı, filmin alt metninde dolambaçlı patikalarda yol alıyor.

Kibirli Sinan’ın Çanakkale’deki bir kitapçıda ünlü yazar Süleyman’a (Serkan Keskin) rast geldiği ve gidip danışmaya yeltendiği başka bir büyüleyici sahne vardır. Süleyman dikkatlice kabul eder ama sonrasında Sinan’ın hem onun söylediklerini kabul etmeme hem de onu dinlememe bencilliğinden oldukça bunalır ve Sinan’ın sadece edebi düzenin aşırılığını ve iki yüzlülüğünü gözüne sokmak istediğinin farkına varır. Artık tahammül sınırının ötesine geçmiş Süleyman, sonunda ona gitmesi için bağırır. -ve seyirci burada onun nasıl hissettiğini kesinlikle anlayacaktır.

Yine de, Sinan’ın yayın masrafları için belediye başkanından para alamayıp, çok okuyan ve bu gibi projelere destek verdiği söylenen inşaatçıya gittiği aldatıcı ve komik bir sahnede Sinan’a empatiyle yaklaşmamız gerekir. Çünkü, Sinan inşaata gittiğinde acı gerçekle yüzleşir ve inşaatçı, edebiyat için sponsor olmakla hiçbir şekilde ilgilenmez -yalnızca belediye başkanından kazançlı devlet ihaleleri almak için yerel tarihle ilgili bazı kitaplar satın almıştır. Bu sahnenin verdiği yıkıcı hayal kırıklığı ve zoraki kibarlığı izlemek oldukça zevkli.

Sürekli yaşam sorgusu ve 20’li yaşların başlarında oynamak zorunda olduğumuz hayat kumarı filmin alt metnindeki dolambaçlı patikalarda yol alıyor. Ceylan’dan oldukça tatmin edici ve zeka dolu bir yapım daha. Hoşgörülü İdris oğluna kahvaltıda sıklıkla ahlat yediğini ve nefis olduğunu söylüyor. Bu film de öyle.

Kaynak: The Guardian

Bilim insanları hayvanların birbiriyle sürekli konuştuklarını gözlemledi

Filler, kuşlar ve çıplak kör fareler de aynı insanlar gibi çift yönlü iletişim kuruyorlar.

Bilim insanları tarafından, tıpkı insanlarda olduğu gibi tüm hayvanlar aleminin çift yönlü iletişime girdiklerini keşfetti.

“Konuşma sırası” uzun zamandır insan dilini, primat kuzenlerimizin yaptığı seslerden ayıran temel özelliklerden biri olarak belirtilirdi. Ama yeni araştırmalar gösterdi ki, filler tarafından çıkartılan homurdanma sesleri ve kör farelerin cıvıltıları “konuşma sırası” kurallarını takip ediyor.

İngiltere ve Almanya’dan araştırmacılar, 50 yıl öncesine dayanan kuşlar hakkındaki çalışmalara rağmen hayvan iletişiminin hala iyi anlaşılmadığını buldular. Bilim insanları arasında veri eksikliği ve ironik olarak zayıf iletişim, farklı türler arasında doğrudan karşılaştırmalara engel olmuştu. Yeni çalışmanın yazarları “zamanlamayı”, hem insanlarda hem de hayvanlarda iletişimsel dönüşün önemli bir özelliği olarak vurguladılar. Bazı türler, bir konuşma sırasında “cevap vermek” için 50 milisaniyeden daha az bekledikleri için bu türler sabırsız konuşmacılar olarak adlandırılıyor. Ölçeğin diğer ucundaki, yavaş konuşan İspermeçet balinaları, yaklaşık iki saniyelik boşluk ile geri dönüş yapıyor. İnsanlar genellikle iki yönlü bir konuşmada yanıt vermeden önce yaklaşık 200 milisaniye boyunca dururlar ve bilim insanları bunu kesmenin, kaba olduğunu düşünen tek tür olmadığımızı buldular.

Seslerinin çakışmasından kaçınıyorlar

Hem dağ baştankarası hem de sığırcık türleri arasındaki iletişim izlendiğinde, her iki türün de iletişim esnasında sırayla “çakışmadan” -seslerin- kaçındıkları fark edildi. Royal Society B: Biyolojik Bilimler Dergisi’nde bilim adamları, eğer çakışma gerçekleşirse, bireylerin sessizleştiklerini ya da uçup gittiklerini, bu da çakışmanın tür içerisinde, toplumsal olarak kabul edilen toplumsal kuralların ihlali olarak ele alınabileceğini düşündürdüğünü, ifade ettiler.

Ekip ayrıca, insan konuşmasının birtakım temel unsurlarını vurgulayan, gelecekteki hayvan araştırmaları için yeni bir sistem önerdi. Çalışmanın yazarlarından biri olan York Üniversitesi’nden Dr.Robin Kendrick “Sistemin nihai hedefi, büyük ölçekli, sistematik çapraz tür karşılaştırmalarını kolaylaştırmaktır. Böyle bir sistem, araştırmacıların bu olağanüstü geri dönüş davranışının evrimsel tarihini izlemesine ve insan dilinin kökeni hakkında uzun süredir devam eden soruları ele almasına olanak sağlayacaktır.” dedi.

Çalışma, hem insan hem de hayvan dilinde uzmanlar arasında bir işbirliğini işaret ediyor ve yazarlar farklı disiplinler arasında “daha fazla tartışma” yaratmayı umduklarını söylediler.

Genellikle insanlığın en ayırt edici özelliği olarak görülen dil, evrim teorisi açısından hala büyük ölçüde gizemini koruyor. İnsan sohbeti sürecinin erken gelişiminde anahtar rol oynadığı düşünülürken, bunu hayvanlarda anlamak bilim insanlarının türümüzün dilinin kökeni çıkarmasına yardımcı olacağa benziyor.

Ancak; kuşları, memelileri, böcekleri ve kurbağaları içermesine rağmen, inceleme yazarları, bonobolar ve şempanzeler tarafından kullanılan jestsel etkileşimlerin –el hareketleriyle iletişim gibi- dönüş sistemleri (iletişim örtüşmeleri) üzerine yapılan çalışmaların hala nispeten nadir olduğunu belirtmişlerdir.

Başka bir çalışmanın yazarı, Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü’nden Dr. Simone Pika, bu tür çalışmaların “dil evriminde anahtar rol oynayıp oynamadığı sorusuyla başa çıkmak için en umut verici yol” olduğu için gerekli olacağını söyledi.

Kaynak: Independent

Mersin Onur Haftası’nın programı açıklandı

0
“Red” temasıyla yapılacak 4. Mersin Onur Haftası’nın programı açıklandı.

Bu yıl 9-14 Temmuz tarihleri arasında yapılacak olan 4. Mersin Onur Haftası’nın programı açıklandı. 9 Temmuz’da onur yüzüşü ile başlayacak hafta, 14 Temmuz’da Onur Yürüyüşü ile son bulacak.

Geçtiğimiz sene homofobik gruplar tarafından tehdit ve engellemelere rağmen gerçekleştirilen Onur Haftası denize taşmıştı. Bu sene de “Karalara sığmıyoruz”, diyen Onur Haftası Komisyonu, “Yasaklar, baskılar, tehditler bizi engelleyemez; karada, havada, denizde her yerdeyiz şiarı ile yola çıkıyoruz, kentin tamamını istiyoruz” diyor.

Programda bu yıl tüm dayatmalara karşı “Red” temasıyla onur yüzüşü, gece ve seramik sergisi, açılış maçı, reddediliş masalı, ritm atölyesi, alternatif masal yazma, bilgi yarışması, işgal podyumu, yerel örgüt buluşması, söyleşi, forum, yürüyüş ve dayanışma partisi yer alıyor. Etkinlikler farklı mekanlarda gerçekleştirilecek.

Yerel örgütler buluşuyor

Türkiye’nin farklı yerlerinden bir araya gelecek aktivistler, etkinlikte yerel mücadele deneyimleri, kazanımları, zorlukları ve yöntemlerini tartışacak. Yerel örgüt buluşmasında bu sene, Gaziantep ZeugMadi, Adana LGBTİ+ Dayanışması, Antalya BİZ Topluluğu, Kocaeli LGBTİ+ İnisiyatifi, Diyarbakır Keskesor, İstanbul Onur Haftası Komisyonu ve ODTÜ LGBTİ Dayanışması yer alacak. Etkinlikte yerel mücadele deneyimleri, zorlukları ve yöntemleri üzerine konuşulacak.

“Elif’i anıyoruz “

Komisyon adına açıklama yapan Gizem Derin, “Mersin Onur Haftası’nı geçtiğimiz aylarda intihara zorlanan ve intihar ederek aramızdan ayrılan arkadaşımız Elif’e ithaf ediyoruz. Bu nedenle ‘gece sergisi’nde Elif’e yönelik çalışmalar yer alacak.Bu yolla onu yaşatmaya devam edeceğimizi umuyoruz. Hem Elif’i hem de tüm dünyada intihar etmeye zorlanan, nefret cinayetinde öldürülen giden transları da bu sergi ile anacağız” dedi.

Reddine Red

Derin programla ilgili ise şöyle devam etti:

“LGBTİ+ bireylerin cinsel yönelimlerini, cinsiyet kimliklerini kabullenmeyip reddeden ve bize heteronormatif bir yaşam biçimini dayatan tüm baskı biçimlerini bizde ‘Red’ ediyoruz. Onur Haftası boyunca sosyal medyada, reddettiklerimiz üzerinden #4MOH ve #ReddineRed hashtagleriyle paylaşımlar yapılacak.”

Onur Haftası’nın son gününde yer alan onur yürüyüşünün yeri ve saati daha sonra açıklanacak.

Başlık Fotoğrafı: 3. Mersin Onur Yürüyüşü, 2017 Fotoğraf: Yıldız Tar / Kaos GL

Alıntı: KAOS GL 

Deniz Çobankent ile atölye turu: Alternatif malzemeyi anlamak

Kısa bir süre önce sanatçı Deniz Çobankent’le keyifli bir atölye turu gerçekleştirdik. 12 Haziran’da 44A Sanat Galerisi’nde açılışını yaptığı serginin de öğeleri olan heykel ve karışık medya üzerine konuştuk. Üretimlerine dair bakış açılarından, onu sanatına çıkaran yoldan bahsettik.

Foto: Neriman Arslan
Heykel ve yeni medya üretimi yapan biri olarak uzun süredir sanatın içindesin. Kendine has bir tarzın, spesifik malzeme seçimlerin, bir çok eserin var. Öncelikle tüm bunların başlangıç noktası neydi? Aklına o tilki ilk nereden girdi?

Sanata önce çocukken hevesle başladım. Sonra üniversitede güzel sanatlar eğitimiyle devam etti. Ama kendi yaptığım sanata nasıl başladığımı sorarsan eğer, öğrenci olduğumuz dönemlerde bir arkadaş grubu olarak sokakla hep bi’ ilişkimiz vardı. Sokaktaki malzemeleri  sanat pratiğiyle birleştirmeyi hep seviyordum o zamanlardan itibaren. Bir yandan malzemenin olasılıklarını, “Yeni ne çıkabilir ve bunu nasıl anlatabilirim?”i görmek gibi bir kaygım, diğer yandan kendimi bildim bileli hikayeler üzerinden dünyayı tanımak gibi bir derdim vardı. Bir süre sonra artık kendi hikayelerimi anlatma isteği olarak başladı aslında; daha çocukluğuma, kendi kişisel mitolojime dair hikayeler… Zaten yaptığım işlerin çoğunda da mahrem denebilecek kadar kişisel şeyler anlatıyorum. Tabi aslında yaşadığımız her şey herkesin de yaşadığı hikayeler gibi. Ben de bu mahrem olanla olmayanı iç içe geçirip daha oksimoron bir şey yapmayı denedim. O nedenle malzeme çok sokağa dair oldu. İlk keşfim, Kurtuluş son durakta yaşarken Dolapdere’deki bir inşaatın kapısından bakıp oradaki malzemelerin ne kadar enteresan olduğunu görmemdi. Ardından, sokaktaki buluntu malzemeler, çöpler, duvar parçaları, işte dikenli teller, aklıma gelebilecek her türlü sokak estetiğini kendi kişisel konularımla birleştirdim. Özeti aslında bu.

Yani aslında evrensel olan hikayelerin kişisel bir sinemasını yaşıyorsun, bunu da daha çok heykelle anlatmayı tercih ediyorsun. Peki ilk tanışma anının ötesinde, seçtiğin malzeme sende neden bu kadar yer etti? Neden onu bu kadar hayatının içine, evine aldın?

Klasik malzemenin güzel olmayı dayatan bir yanı var. Ben o güzelliğin dışında bir şey keşfetmeyi istedim. Yani mahrem hikayeler anlatıyorum ama bunu en cicili bicili şekliyle anlatmak istemedim. Daha vahşi, daha sert, aslında sevilmemeye müsait bir biçimde anlatmaktı belki derdim. Çünkü çok şık bir heykel malzemesiyle, kolaylıkla güzel bulunabilecek bir şey yapabilirdim. Güzelliği peşin vermeyecek ama yine de güzel olabilecek bir şeydi aslında isteğim, güzelin ötesinde bir şeydi. O kişisel hikayeler zaten en iyi hikayeler değil, sert hikayeler; o sert anlatımları malzemenin sertliğiyle de birleştirdim. Malzemenin sokakta olması, çok değerli olmaması demek aslında. Kendine ait en değerli şeyleri değersiz bir yoldan anlatmayı seçmek gibi belki. Ve tabi kamulaştırmaktı da: o mahrem olanın sokaktaki bir şeyle birleşmesi, mahrem olanı yaymak. Kente, insana, sokağa dair; çöpe atılmış, insanların üzerine basıp geçtiği şeyleri çok kişisel konularla birleştirip sanki oradaki kontrastlığı keşfetmeye çalıştım. Yani insanlara göstermeye çalıştığım şey, “Size çok güzel bir şey sunuyorum” değil, “olmayacak bir şeyi göstermeyi deniyorum”du.

Baktığımızda kimi figürlerinin birbirine benzeyen yapıları var. Ortaklaştıkları şeyler neler?

Figürlerde parçalanma, ikiye bölünme, dağılma; bir yandan birleşme, toplama, kendi merkezinde kalma var. Hareket çok sık var. Hareket etmekle edememek arasında kalmak; duvarlarda, kenarlarda sıkışmak var. Figürlerin temelinde aslında bunlar var diyebilirim.

Foto: Neriman Arslan
Sık sık kadın figürler gözüme çarptı. Erkek figürlerin daha androjen, cinsiyetsiz bir görünüme sahipken, kadın olanlar kıyasla daha çok belli. Senin içinde bunların belirli veya isimlendirilebilecek bir yeri var mı? Yoksa rastgele ya da tesadüfi mi?

Erkek figürleri de var ama kadın figürleri daha çok. Sanatta genellikle erkekler kadını anlatmış. Ben biraz aslında hem erkeği hem kadını anlatmak istedim ama her şeye rağmen kadın daha fazla anlatıldı. Sanırım bunun da sebeplerinden ilki anlatımımın temelde kişisel mitolojim olması, ikincisi kadın hikayelerinin bazen daha çok ilgimi çekmesi. Beni etkileyen başka hikayelerde de sanırım öyle. Çünkü kadın, en çoğunluk olan azınlık: azınlık grupları dediğimiz zaman anladığımız şey sayıca azınlık olmasıdır ama kadın bu konuda bir istisna. Sayıca erkeklerle yani “çoğunluk”la eşit olmasına rağmen “azınlık” olarak tanımlanabilecek bir grup, en kalabalık azınlık aslında.

Aralarında ikili heteronormatif yapıya dahil olmayanlar da var mı?

Var. İkili kadın figürleri de cinsiyeti belirli olmayan figürler de var. Dikkat ettiysen benim kadın figürlerim de biraz androjendir. Aslında her iki cinsiyette de biraz androjenliği deniyorum. Renklerin azlığı, nötrlüğü, malzemenin atık malzeme olması gibi özellikler de bunun bir parçası. Toplumsal cinsiyet veya güzellik algısı gibi bize sunulan bir sürü algıyı -tamamen provoke etmek değil ama- yumuşakça bir esnetme derdim var sanıyorum.
Senin anladığım kadarıyla dışarısıyla bir derdin var. Dışarısıyla olan derdinin içerideki yansıması ne? İçeridekiyle olan derdinin dışarıdaki yansıması ne sence?

İçeriyle olan derdimin dışarı yansıması, bazen dışarıya ait değilmişim gibi hissetmem. Yani adaptasyon bazen zorlayabiliyor. İnsanlarla ne kadar geçirgen ilişkimiz var, ne kadar birbirimizin ruhlarına girebiliyoruz ya da böyle bir şey mümkün müdür? Dışarıyla olan derdimin içeriye yansıması ise biraz daha yalnızlıkla ilgili. Ben evi sokağa götürüyorum, sokağı eve getiriyorum gibi. Getirip, dönüştürüp, kendimden olan malzemeyi katıyorum. O yüzden de kendi figürlerim içerisi oluyor belki, malzemeler dışarısı oluyor. Ama bence herkesin içerisiyle ve dışarısıyla derdi var. Sadece bu derdi kabul edenler ve etmeyip bunu başka türlü yansıtanlar var. Şu an devam eden sergimde de vardı bu olgu. Rölyeflerden ve heykellerden oluşan bir seçki oldu, tek tek hikayeleri olan çalışmalar olmakla beraber bütününe baktığın zaman da aslında genel bir hikaye görülebilir, hareket üzerinden anlatılan hikayeler.

Foto: Neriman Arslan
Peki hem genel sanatsal pratiğini hem de son sergini ele alacak olursak “dönüşmek” olgusuna bakış açın nedir?

Malzeme benim için sadece araçsal bir şey değil, aynı zamanda kavramın da daimi bir parçası. Hamurları kendim yapıyorum ve geri dönüşüm/recycle art var. Çünkü dönüşüm konusu benim için çok önemli, yani hayatta her şeyi dönüştürmek. Biz aslında travmalarımızı dövmelere çevirip o dövmeleri gösteriyoruz insanlara. Yaralarımızı, yara izlerimizi dövmeye dönüştürür gibi malzemeyi dönüşürmek de bunun bir parçası. O yüzden sokak malzemeleriyle yine dönüşüme dair hareketler yapıyorum.

O halde malzemelerinin sadece içsel bir yerden değil, bilhassa gerçek dış dünyaya ait olarak dönüşüme işaret eden bir yönü de var?

Bomonti’den sökülmüş duvar parçaları var, mesela Maçka Parkı’ndaki kafeler yıkılırken oradan sökülmüş parçalar… İstanbul’da, kentsel dönüşüm içerisindeki bir şehirde yaşıyoruz ve ben bu süreçte sanki parçalar topluyor, bir koleksiyonmuş gibi onları alıyorum. Şehrin koleksiyonunu yapmışım gibi… Yani insanın kendisini inşa etmeye, dönüştürmeye çalışırkenki çabasının şehirle birleşmesi de işin içinde.

Dışarıya, sokağa, bu dört duvardan ötesine dair olan, onu bu kadar özel ya da cazibeli kılan neydi?

Ben sokakta durmayı, sokakta olma kavramını her zaman çok sevdim. Ve bana gerçek bir yaşama alanı gibi geliyor. “Sokak” AVMlerden, evlerden, hastanelerden, hemen hemen kapalı olan her yerden daha özgür bir alandır. Politik anlamda da, mesela kadınların özgürleşmesinde de “sokağa çıkmak” kavramı vardır. Özgürlük ve varoluşa dair şeylerin bir çoğu sokakta olabilmeye de dair bence.

O halde tercihin neden sokak sanatı değil de heykel yönünde?

Sokak sanatında kalıcılık ve öznellik azalıyor. Heykel çünkü derdimi içeriyle dışarıyı birleştirmeyi seçerek yapıyorum. O yüzden doğrudan sokak sanatı da salon sanatı da değil. Sokaktaki bir şeyin kapalı alana girmesi bana cazip geliyor.

“Şefkat” İnşaat filizi, paslı tel, kırık ayna parçaları, kağıt hamuru. Foto: Neriman Arslan
Peki malzemeleri bir yerden çıkardığın, söktüğün de oluyor mu yoksa sadece atıl durumda veya terk edilmiş malzemeleri mi alıyorsun?

Bir inşaat içinde o zaten kopmuşsa alıyorum. Mekanın herhangi bir şeyini söküp almak bana çok müdahale edici bir şey gibi geliyor. O nedenle terk edilmiş, zaten çıkmış parçaları aldım hep.

Bu bir evlat edinme eylemi mi? Çünkü malzemen hepsinde demirbaş ve bakii; kök, ana, bir inşaat temeli gibi. Öte taraftan kesinlikle sökmüyor, zaten orada olanları toplayıp eve getiriyorsun. Bir çöpçülük yapıyorsun aslında. Bu da ister istemez şunu çağrıştırdı: kaybolan ya da kimsesiz çocukları tek tek alıp eve getirmek, evcilik oynamak gibi.

Bunu hiç böyle düşünmemiştim ama olabilir. Terk edilmiş ve aslında kimsenin umursamadığı o parçaları alıp onları dönüştürmek gibi, doğru.

Sürekli devinim halinde olduğun bu atölyede bunca zamandır çarkı döndüren, sana karışan tutku nasıl bir yapıya sahip?

Anlamlandırma, içindeki bir şeyi anlatma isteği belki. Yani var oluşa dair bir şey bu: anlatacakların, yapacakların var… Bütünüyle acılı bir süreç değil, çok oyuncu, eğlenceli bir yanı da tatmin olmuş bir yanı da var. Mutlak bir duyguyla yapmıyorum, her eserde de süreç aynı değil: kimileri içten dökülürken, kimilerinin içinden kuş çıkan birisini görebiliyorsun. Yani aslında duyguların toplamı gibi Neriman. Zaman zaman ibadet gibi; zaman zaman içimden çıkan böyle çok sert bir şey var, onu çıkarmam, boşaltmam gerekiyor; sökmem gerekiyor kalbimi. Çünkü tutku, istediğin şeyi, acı da olsa yapma halidir ya biraz. Bu “Bir derdim var bin dermana değişmem” hikayesi gibi aslında. Ama döndüren, temel motivasyon bu. Senin yolun buysa, bunu yapacaksın zaten.

Hem biçimsel hem de kavramsal olarak bir heykelin bittiğini kendi içinde nasıl hissediyorsun? Senin için başlayan bir yolun bitişi, o tamamlanma hissi ne zaman oluşuyor?

Teknik açıdan; bir çalışmaya başlamadan önce kafanda bir görüntüsü oluşur ve sen o görüntüye doğru gitmeye çalışırsın. Sonra yaptıkça o kafandakine yaklaşabilir, tam olmayacağını da anlarsın ama daha fazla yaklaşamayacağını da bilirsin. Hissiyat olarak ise o kendini söylüyor aslında Neriman. Ben ona verebileceğim her şeyi vermiş oluyorum artık. Genelde başladığım çalışma bir süre devam eder, ben ona bir şey veririm, o bana bir şey verir; bir noktadan sonra artık istemez o, “Bana yetti” der. Benim de artık verecek bir şeyim yoktur o noktada. O mükemmel olduğundan değil ama artık bir şey alamaz, o haliyle bitmiştir. Çünkü karşılıklı bir ilişki yaşıyoruz orada aslında malzemeyle, yani sen onu bir forma sokuyorsun ama o artık sanki konuşuyor sana ve “Ben daha fazla hareket etmek istemiyorum, daha fazla bir şey ekleme bana” diyor veya bir yerinde -mesela ortasında bir yerinde- diyor ki “Bu böyle değil, başka bir şey lazım”, sen ona başka bir şey yapıyorsun. Hiçbirisine yüzde yüz ikna olmuyorsun ama bu kadar oldu diyorsun çünkü o kendi bağımsızlığını elde etmiş oluyor aslında. O “Bitti” dediğin şey onu özgürleştirmek oluyor. O senden çıkmış oluyor artık.

Deniz Çobankent’le iletişim kurmak veya çalışmalarıyla daha çok tanışık olmak isterseniz Cargocollective, Facebook ve Instagram hesaplarından ulaşım sağlayabilirsiniz.

Melike’yle soyut resme dair yaptığımız bir önceki atölye turuna buradan ulaşabilirsiniz.