Ana Sayfa Blog Sayfa 16

Öngörülemeyenler üstüne; kişisel bellek, büyük veri ve algoritmalara dair

0

Yapay zekanın ve algoritmaların telefonlarda ortam dinlemesi yaptığı hepimizin bildiği ama çokça dile getirilmeyen ya da tartışılmayan bir durum halini aldı. Varsayalım, arkadaşlarımızla konuşuyoruz: “Ne hediye alsam? Cüzdan mı yoksa parfüm mü?” Ardından telefonu elimize alıyoruz. Cüzdan ve parfüm reklamı yağmuru başlamış bile. Bunun bir tür hizmet olduğunu düşünenlerdenim. Yapay zekanın işleri kolaylaştırdığını ve gelecekte daha da kolaylaştıracağını umuyorum. Hediye almakla örneklediğim durumda zaten dinlenen biz değiliz, bir şey alabilme potansiyelimiz. Dinleyen birisi de yok. Sadece algıda seçicilik benzeri bir durumla algoritmaların seçilen sözcüklere uygun içerik yönlendirmesi var. Bu durum, algoritmaların bizi ekrana bağlama ve tüketimlerimizi yönlendirme biçimlerinden sadece birisi. Kişisel veri mi? Özel hayatın gizliliği mi? Algoritmalar bu ve benzeri kavramlarla çalışmıyor. Peki, “serbest piyasaya!” ne oldu? Serbest piyasa diye bir şey var mıydı ki şimdilerde ona bir şey oldu? 

Bu kadar manipülatif bir ortamda kişiselleşmiş ekranlarımızda görebileceklerimizi belirleyen zihnimizin içini de belirliyor aslında ama kim kendi zihnini kendisinin belirlediğini iddia edebilir ki? Toplumsal varlıklar olarak hepimiz bir tür kültürlenme çıktısıyız. İşte tam bu noktada 2021’de raflarda yerini alan Öngörülemeyenler kitabından bahsetmek istiyorum.

Öngörülemeyenler

Öngörülemeyenler, tanık ettiği yaşam öyküsüyle dijital dünyanın içinde söz söyleyenlerden birisi olarak bizi bu yeni dünyayla ilgili sorular sormaya çağırıyor. Büyük veri, algoritmalar, yapay zeka, hayatımızın bir parçası olmuş, bizi bizden daha iyi tanır ve yönlendirirken yazar Akan Abdula’da teknoloji duayenlerinin kapıldığı panik duygusu hissedilmiyor. Kendi aralarında yeni bir dil geliştirdi diye bilgisayarların fişini çekecek bir yönelimde değil sanki kendisi. Yaptıkları saha çalışmalarından edindikleri sonuçları da okurla paylaşmayı ihmal etmiyor. Bunlardan birisini özellikle sizlerle paylaşmak istiyorum. 

Türkiye Hayal Haritası

Türkiye Hayal Haritası sahada yürütülen farklı çalışmalardan biri, bilinçaltı ya da metafor çalışmaları gibi ilgi çekici. Bu projenin sonuçlarına göre:

“Sonuçlar beklediğimden daha dramatik ve üzücüydü. Nüfusumuz gençti ama hayallerimiz daha yaşlıydı. Hayal kurmayı bilmeyen çocukların ülkesi haline gelmiştik. Türkiye’nin çocukları hayal kurmuyordu. Çocuklarımızın sadece yüzde 49’u hayallere sahipti. Yaş ilerledikçe hayal kurma daha da azalıyordu. Yetişkinlik yaşımıza geldiğimizde, sadece yüzde 14’ümüz hâlâ hayal kurabiliyorduk. Orta yaşlara geldiğimizde hayal kurmaktan neredeyse tümüyle vazgeçiyorduk.

Öncelikle hayalden ülkemiz ne anlıyordu?

Hayal denince aklımıza maalesef meslek geliyordu. Hayali olduğunu söyleyen her on katılımcıdan beşinin en büyük hayalinin sadece meslek sahibi olmak olduğunu elde ettiğimiz verilerde görmüştük. Hayali olduğunu söyleyenler de verimli hayaller kuramıyorlardı. İnsanımızın hayale meslek odaklı bakmasının tabii ki temel nedeni geleceği güvence altına alamamaktan kaynaklı kaygılarıydı.

Sonuçlar aynı zamanda kadınların hayal kurmayı erkeklere göre daha çok sevdiğini ortaya koymuştu ancak evlilik sonrası bu da dramatik şekilde azalıyordu.

Ülkemizin hayalleri bireyselleşme, aile baskısı ve evlilik üçgeninde sıkışıp kalıyordu. Geleneksel yapıdaki ailelerde yaşayan çoğunluk ile yaptığımız görüşmeler, aile baskısının, bireyselleşememenin, müdahalelerin kişisel bağımsızlığın önünde engel olarak görüldüğünü gösteriyordu. Bundan dolayı gençlerimiz evliliğe bir çıkış noktası bir nevi özgürlük bileti gözüyle bakıyor ve evlendiklerinde hayatın gailelerinden dolayı hayallerinden hızlıca vazgeçiyorlardı.

Yetişkinlerimiz ise hayallerinden korkuyorlardı. Her on yetişkinden dokuzu hayalleri gerçekleştirmenin çok kararlı olmayı ve sabır göstermeyi gerektirdiğini ve bu süreci hayli stresli bulduklarını ve kendilerinde bu kararlılık ve sabrın olmadığını söylüyorlardı.

Biz bu noktaya nasıl gelmiştik?”

Evet, kitapta halimizin ahvalimizin bir kısmı böyle görünür kılınıyordu ve daha da pek çok şey vardı anlatılan; bir yaşam öyküsü eşliğinde, geçmişe, Doğu Bloku ülkelerine, çağımıza, büyük veriye, algoritmalara dair. Tüm bunlar her okurun anlayabileceği ve sorular üretmeye davet eden bir üslupla yazılmıştı.

Anlatmayı Seçmek

Öngörülemeyenler’de şöyle diyor yazar Akan Abdula:

“Ben hikâyelerini nadir olarak anlatan o insanların olduğu diyarlardan geliyorum ve galiba bu kez anlatanlardan biri olacağım.”

“Doğu Bloku ülkesi, komünist rejimle yönetilen Yugoslavya’da doğdum.

Her sosyalist-komünist ülke gibi, Yugoslavya da dünyaya yeni bir sistemin var olabileceğini öğretecekti. Farklı bir sosyalizmin mümkün olacağını gösterecektik dünyaya.

Bunun için yetiştirilecektik ve buna tüm kalbimizle inanmıştık.” diyor yazar. Çocuk kalbini kandırmak kolay ve tüm o masum kalplerin inandığı milyonlarca ayrı ayrı yalan… Birkaç paragraf sonra şöyle devam ediyor.

“Ülkemiz dünyaya muhteşem bir geleceğin sözünü veriyordu ve bizler sekiz yaşındaki hallerimizle bunun ispatı olacaktık. Yeni bir insanlık mümkündü. Sınıflar olmayacaktı. Muazzam devletimiz bizim için her şeyi planlamış olacaktı. İşimizi, gücümüzü, ailemizi, evimizi, geleceğimizi, kısaca her şeyimizi, en ufak şeyimizi bile…

Peki ya hakikat? İşte orası biraz karışıktı.” 

Gerçekliğin, güvenli gelecek inşasından oldukça farklı yürüdüğünü de anlatıyor. Yeni neslin hemen hiç bilmediği başka bir dünya burası, bizim hayal meyal hatırladığımız soğuk savaş dünyası.

Neler oluyordu bu dünyada; Noel babalar bile ayrımcılığa zorlanıyorsa

“Rejimin bizi sistematik olarak aldattığı yalan bir dünyada yaşadığımızın, bir balonun içinde gerçekdışı bir boyutta süzüldüğümüzün farkındaydık ama değilmiş gibi yapıyorduk. Anlatılan yalana inanmış gibi davranıyorduk. Sistem gerçekte inanmadığımızı biliyordu ama inanmış gibi yapmamız da yeterli bir asgari uzlaşma zemini idi.

Susuyorduk.”

Yakın geçmişte yaşananlara içten tanıklık, yüksek eşitlik idealinin bile bir yalan ve baskı aygıtı olabileceğini kitabın satırlarında okuyunca Doğu Bloku ülkelerinin Orwell’ın 1984’nü aratmayacak gerçeklikler yarattığını hayretle görüyorum. Ödenen onca yüksek bedeliyle tüm bunlar; baskı ve tiranlığın, insanlığın macerasında tutmadığını gösteriyor. Fakat, tüm bunların ırkçı katliamlara yol açtığı, baskılarla hayatları karartılan insanların yaşadıkları, kişisel ve ulusal belleklerde yaşıyor. Bireylerin ve toplumların davranış örüntülerini belirliyor.

Akan Abdula, Yugoslavya’da babasından dolayı sistemin sakıncalı bulduğu bir ailenin çocuğu olarak uğradığı ayrımcılığı, sistemin hiçbir şey vermediği çocuklara büyük bir sevinç kaynağı olan bir Noel şenliğinde tüm çocuklara Noel hediyesi dağıtan bir Noel Baba’nın kucağından hediyesini aldıktan sonra Noel Baba’nın uyarılması sonucu, fotoğraf çektirmeden hızla uzaklaştırıldığında kırılan kalbiyle anlıyor. Küçük bir çocuk için büyük bir kırılma. Dünyada çoğu çocuğun kucağına oturup, parasını ödemeden hediye alabileceği bir Noel Baba yok. Açlığın, susuzluğun; şatafat ve har vurup harman savurmanın yanında yaşandığı dünyamızda kaynaklar, büyük veri, algoritmalar ve uzay yolculuklarına harcanıyor. Çocukların bir kısmı kırılmayı öğrenmeden yok olmayı öğreniyor ama suyun başında duranların yatağa aç giren ya da temiz suya ulaşması sorunu olan bu insanları umursadığı yok. Marsa koloni kurmak için dolar saçmakla fazlasıyla meşguller.

Koca koca insanlar, koca koca yalanlara inanıyor ve gerçeklik koca bir saçmalığa dönüşüyor. Bu saçmalığın yarattığı Doğu Bloku’nda olanlara bakmaya devam edersek;

Doğu Bloku’nda

Arnavutluk’da: “Gerçeklik ötesi öyle bir seviyeye varmıştı ki dış dünya ile hiçbir bağlantısı kalmamış Arnavutlara, dünyanın en önemli güçlerinden biri oldukları anlatılmış ve buna inandırılmışlardı. Buna inandıkları dönemde, Arnavutluk’un şehir otobüslerinin camları yoktu.”

Ülkenin kadınlarının bebek doğurmaya zorladığı Romanya’da: “Devlet çocuklara bakamadı. Dünyanın en korkunç yetimhanelerine imza attı. Çocuklara bakacak yeterli görevli olmadığı için, çocuklar tüm gün yatağa bağlı, insan dokunuşundan uzak, kişilik bozuklukları geliştirerek büyüyorlardı.” Romanya’nın yetimleri, “insanlık tarihinin en korkunç olgularından biridir. Kendisi iktidardan düşünce, Batı bu çocukların çoğunu kaçırdı ve Batılı ailelere dağıttı. Romanya yetim çocuklarını bile koruyamadı. Romanya bu çocukların travmasını bugün de yaşamaktadır.

Romanya gizli polisi Securitate, kasıtlı olarak yalan haberler üzerinden halk arasında sürekli korku uyandırıyordu. Örgüt 700.000 kişiyi yarızamanlı muhbir olmaya zorlamıştı. Arşivler açılınca eşlerin dahi birbirini ihbar etmek zorunda bırakıldığı ortaya çıkmıştı. Kocası karısını ve karısı kocasını ajanlara ispiyonluyordu. Yanlış anlaşılmayalım, aynı ailenin karıkocasından bahsediyoruz. Bir çift, aynı anda birbirini ihbar ediyordu yani.”

“Yugoslav savaşlarının en dehşetlisi ve savaş suçlarının büyük çoğunluğunun işlendiği cumhuriyet, Bosna Hersek oldu. Bu bir savaştan çok etnik bir temizlikti ve her yönden barbarcaydı.”

Çok da uzak olmayan geçmişe dair kitaptan birkaç not aktardıktan sonra yazarın şu haklı sözünü de sizlerle paylaşmak istiyorum; “kişisel gelişim konularını biraz hakkaniyetsiz bulurum. Sistemin getirdiği tüm dengesizlikleri ve eşitsizlikleri göz ardı edip, her şeyi bireyin sırtına ve sorumluluğuna yüklediği için. Sistemler vardır ve bu sitemler bireyi ezebilirler. Bazen başarı da tamamen şans eseri ortaya çıkabilir.” diyor yazar.

Çıkmaya da bilir. Bırakın başarıyı, Bosna Hersek’te etnik kıyıma uğrayan bir çocuğun yaşama şansı bile olmayabilir. Evet, bunları bilmek acı vericidir. Bazen çaresizlikle izlediğiniz dünyanın vahşetinden mideniz bulanır ama bazen tüm bunlara rağmen bir şeyler söylemeniz gerekir. Mesela, bu kadar para endeksli bir dünyada başarı ölçütüne saplanmanın da bir karmaşa olabileceği gibi. Sonra hayat akmaya devam eder. Haber bültenlerinde belki duyduğumuz ya da şimdiye dek hiç duymadığınız olaylar yaşanır. Yazarın aktarımıyla olanlara bakmaya devam ettiğimizde…

İnsan Algısı

Yine kitaptan devam etmek isterim. İnsan, 1938’de neydi aslındaya güzel bir örnek. Beyaz perde icat olduğunda ekranda üstüne gelen tren görüntüsünü görünce bu görüntüden sağa sola kaçıp kendini oraya buraya atan insanların birkaç on yıl sonraki haliyle ilgili şunu anlatıyor yazar:

“Yıl 1938. Orson Welles, Dünyalar Savaşı adlı eseri radyoda canlandırmaktadır. Columbia Broadcasting System’in radyo ağı üzerindeki 30 Ekim 1938 tarihli pazar günkü yayınıdır. Cadılar Bayramı günüdür ve saat sekizde gerçekleştirilen program canlı olarak yapılmaktadır. 

Welles, kendini oyunculuğa o kadar kaptıracaktır ki Amerikan vatandaşları 6 saatliğine ülkelerinin gerçekten uzaylılar tarafından istila edildiğine inanır. Radyo programını 6 milyon kişi dinler. 1,7 milyon kişi gerçek olduğunu zanneder. 1,2 milyon insan korkudan şok geçirir. Yüz binler silahlarıyla uzaylı avına çıkar. Kiliseler son duasını etmek isteyenlerle dolup taşar.”

Şimdinin beyinleri de gülen bir emojiyle, gülümseyen gerçek insan yüzünü ayırt edecek kadar gelişmiş değil. Araştırmalar bunu söylüyor. Ve yazarın da altını çizdiği gibi manuel dünyaya tanıklık etmiş kuşağın yeryüzü popülasyonunda sayısı her geçen gün azalıyor.

“O zaman onlara” diyor yazar, çevirimiçi dünyaya doğan yeni nesli kastederek, “bu çevirimiçi dünyayı daha hakkaniyetli, daha etik, daha şeffaf ve en önemlisi daha insancıl hale getirmek son jenarasyon olan bizlerin bir borcu.”

Medya Buysa

Kitap diyor ki:

“Sosyal medyanın öncesindeki geleneksel medyada bilginin gardiyanları söz konusu idi ve bu gardiyanlar bilgiyi kendi ihtiyaçları doğrultusunda maniple ediyorlardı. İletişim şeklimiz hiçbir zaman özgür olmamıştı.

Dijitalin sosyalleşmesi ile birlikte, bu aradaki güç ortadan kalkacak ve bizler her zamankinden daha kolay bir şekilde fikirlerimizi paylaşma olanağına sahip olacaktık.

Buna inanmıştık çünkü inanmaya ihtiyacımız vardı. Ne kadar da safmışız.

Dört nesil boyunca insanların zihninden pay çalmak isteyen liberalizmin derdi bizi sosyalleştirmek olamazdı elbet. Zaten 80 yıldır insan zihninin meta olduğu bir dünyada bu ne kadar mümkün olabilirdi ki?

Buralarda bir laf var. Olduğu kadar olmadığı kader, diye. Böylece topu taca atarız. Kimsenin kimseyi umursamadığı, eşlerin birbirlerinin suratına bakmadığı bir dünyada, koluna taktığı saat, su içmesini hatırlatıyor diye saatini insanlardan daha çok seven, saatle ortam dinlemesi yapılıyor diye izinsiz arkadaşlarını dinleyen, bir kadın sesi sorularını yanıtlıyor diye google asistanla saatlerce konuşan, haritaların yol tarifi yapan dijital sesini kıskanan insanlar ve daha pek çok tuhaf şey, yenidünya gerçeğimiz.

Devam eden dünya hallerinden Öngörülemeyenler’e dönersem bu kitabı okumanın her şeyden evvel içinde bulunduğumuz çağa dair bütüncül bir bakış sunduğu aşikar.

Yazılanları okuyup enseyi karartmamak lazım. Bu büyük temsilde bir tatlı nefes alacağımız. Karar vericilerin bize sunduklarının ötesinde belki biraz yeni şeyler düşünüp, biraz hayale dalacağız. Hepimizin birden kendini içinde bulduğu bu dijital dünyada on beğenimizle bizi bizden iyi tanıdığı söylenen algoritmalara dair yeni uygulamalar kurgulayıp, bilimsel verilerin sunduğuna bakılırsa aslında hep yaptığı gibi az enerji, az efor, az düşünceyle şu fani ömrünü tamamlayacak milyarların yaşadığı hayatı biraz daha mutlu ve yaşanılır kılmak için mizah duygumuzu kullanacağız. Artık kim, ne yapmak isterse… Mesela ben sizin için hemen şimdi bir hikaye kurgulayabilirim. Bir telefon uygulaması düşünün: EŞNİ: Eşim Şimdi Ne İster? Yükleyin, eşiniz şimdi ne ister size söylesin. Ve birbirlerini bin yıllardır anlamadığını söyleyen tüm çiftlerin meseleleri birden bitsin. EŞNİ’yle ilişkisini güllük gülistanlık yapan milyarlarca insanın gülümsemesi bilmem sizi de gülümsetebildi mi? 

Oldukça öngörülebilecek bir cümleyle yazımı bitirmek isterim. Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

Alıntılar: Akan Abdula, Öngörülemeyenler, 7. Baskı, Destek Yayınları, İstanbul, 2022, s. 121, 8, 62, 25, 71

“çocuklar, karacalar, çiçekler, ateşler” sergisi yeniden kapılarını açıyor

0

17 Mayıs Derneği’nin İklim Çalışmaları programı kapsamında, 12 Ocak 2023 Perşembe günü saat 19:00’da “çocuklar, karacalar, çiçekler, ateşler” isimli sergisi yeniden kapılarını açıyor!

28-29 Ekim 2022 tarihlerinde, çeşitli disiplinlerden sanatçıların katılımıyla Ankara’da gerçekleştirdiği “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve İklim Krizi Çizgili Çalıştayı”nın çıktısı olan ve öncesinde 9 Aralık-23 Aralık 2022 tarihlerinde Karikatür Atölyesinde açılan “Çocuklar, karacalar, çiçekler, ateşler” isimli sergi yeniden sanatseverlerle buluşacak.

“çocuklar, karacalar, çiçekler, ateşler” sergisi 12 Ocak-5 Şubat 2023 tarihleri arasında bu sefer Institut français Ankara’da ziyaretçilere açık olacak. Sergide, 17 Mayıs Derneği’nin 2021 yılında yayımladığı “LGBTİ+’lar ve İklim Krizine Giriş-Dönüşüme Kendimizden Başlamak: İklim101-Tavsiyeler Kılavuzu”nun tartışmaya açtığı queer ekoloji üzerinden sanatçıların ürettiği eserler sergilenecek. 

Açılış etkinliği olarak 12 Ocak 2023 Perşembe günü saat 19:00’da Institut français Ankara’da sergideki eserlerin üreticisi olan sanatçıların bazıları ile de söyleşi gerçekleştirilecek. 

Sergide yer alan sanatçılar şöyle:

Zeynep Özatalay, Murat Başol, Filiz Mungan, Mete Arif Tokmak, Arel Talu, Cansu Gürsu, Hasan Doğan Yılmaz, Emre Yılmaz, Numan Seven, Elif Atılır, Döndü Özkök, Nilay Hazal Başarır, Göktuğ Danacı, Gizem Karagöz, Bartu Akyürek, Ekin Kılıç Ezer, Perfin Hozatlıoğlu ve Aslı Alpar.

Sergi metni ise şöyle:

“Şeylerin kendi isimlerini unuttuğu ve karaca yavrusu ile çocuğun korkusuzca yan yana yürüdüğü

ormanında Alis’in / çiçek açabilir bir taş, alev alabilir bir kaynak, hafifleyip umarsızlaşabilir külçe gibi

insan ruhu. / Oysa kuvvetten düşen aklın ormanında / sözcükler yapraklar gibi çürürken ve çokça

tepilmiş yollar kaybolurken, ruh bitimsiz bir yola doğru ayaklarını sürüyerek ilerler, unutulur gider

çocuklar, karacalar, çiçekler, ateşler”. 

Ursula K. El Guin, Hatırlayamamak*

*Ursula K. Le Guin, ‘Hatırlayamamak’, Günün Geç Vakitleri, Ayrıntı Şiir, 2. Basım 2022, Çeviren: Can Gürses

“Karaca yavrusu ile çocuğun korkusuzca yan yana yürüdüğü” o ormandayız. Benzemediğimiz için sözde çoğunluğun suretine ve direndiğimiz için ikiliğin tekliğine, terk edildiğimiz o ormandayız. 

İnsan türünün kendini merkeze alarak kurduğu sistem kendi de dahil tüm türlerin geleceğini tehdit ediyor.  Devletler, küresel bir krizi ulusal araçlarla yönetmeye çalışırken aslında geliştirdikleri politikalar “işlerin her zamanki gibi sürmesi” dışında bir ufuk barındırmıyor. Küresel iklim krizinin temel nedenlerini görmezden gelerek geliştirilen politikalar yalnızca insan dışındaki türleri değil, insanların “bazılarını” da geride bırakıyor. 

Bugünün sorusu: “Nasıl hayatta kalırız?” İçinde yaşadığımız dünya ya da benzer şekilde içinde yaşadığımız bedeni birbirine karşıt bir ikilik içinde olduğu varsayımının bizi getirdiği yer bu soru. ,“Doğal-yapay”, “normal-anormal”, “yaban-evcil”… Hayır, dünya böyle bir yer değil. Doğa ve içinde yaşayan tüm türler simbiyotik bir temas halinde, ilişkisel ve birbirine muhtaç. Karşıt değil, iç içe ve beraber. 

Bu yüzden küresel iklim krizinin önüne geçmek sadece “çevreci” yüzeysel politikalarla mümkün değil. Kurduğumuz tüm eşitsiz ilişkilerin sonucu olarak karşımızda duran iklim krizine karşı etkin bir mücadele anti-kapitalist, kolektif, eşitlikçi, queer bir dönüşümle verilebilir. 

Bu deneyimi sanatla gerçekleştirmeyi arzuladığımız bu karma sergide Ursula K. Le Guin’in dizelerinden ilhamla “çocuklar, karacalar, çiçekler, ateşler” unutulup gitmesin istedik. 

*Bu etkinlik, 17 Mayıs Derneği İklim Çalışmaları kapsamında Urgent Action Fund-FIF ile Ankara Fransa Elçiliği ve Institut français Ankara tarafından desteklenmektedir.

Alıntı: 17 Mayıs Derneği- Özge Gökpınar

Tek kişilik azınlık

Sürekli bir şeylere yetişme çabası… Hep geç kalmışlık hissi içerisinde geçen günler…

Düşünmeye bile zaman bulamayan insan selleri… Düşünmek bile istemeyen ve bundan kaçmaya çalışan bireyler… Günün kaosu içerisinde birkaç saat de olsa kafasını dağıtmak, beynini boşaltmak için aptalca şeyleri ekran karşısında izleyip var olduğu gerçeklikten kopmaya çalışan yorgun mizaçlar…

Dingin bir şekilde çalan Blues Cousins’in «The Shadow» şarkısını bölerek araya giren x marketin sanki arkasından atlı kovalıyormuşçasına bağırarak anons ettiği indirimli ürünlerinin reklamına beş saniye bile zor tahammül ederek «reklamı atla» kısmına basmak zorunda kalmak… İnternetten müzik dinlemenin bedelini ödemek… Dinginliğe olan kaçınılmaz tecavüze katlanmak…

Bir yazıyı okuyabilmek için bile buradaki bir sürü anlamsız reklamın varlığını görmezden gelmeye çalışmak… Rahatsız etse de sistemin bireye dayattıklarını normalleştirmek… “İşine gelmiyorsa yazma, okuma, bakma kardeşim” diyerek aslında “biz de meraklısı değiliz ama ne yapalım zorundayız, yoksa dükkan dönmez” diyememenin isyanı içerisinde, bu gerçeği karşı tarafın bilmiyormuşçasına sitem etmesine tahammül edememek…

Hoş, zaten artık kimsenin kimseye tahammül edememesi de tuhaf bir gerçeklik değil mi? Yoksa bu, çağımızın dipsiz çaresizliğinin anlamsız sağırlığı mı? 

Elindeki telefona esir olmuş bir çağın insanıyız biz…

Sürekli çalan bir telefon… Mesajlar, bildirimler, mailler, hatırlatmalar… Sürekli maruz kaldığımız reklamlar… İnsanların bitmek tükenmez dertleri ve saçma sapan boş lafları arasında geçen ömrümüz… Birilerini mutlu etmeye çalışırken en mutsuz kişi olduğumuzu fark etmek… Kendimizi boş hayallerle avutmak…

Asla bir çözüme kavuşmayan ve genelde masada kalan sohbetlerimiz… Çoğunlukla kimsenin bir şey öğrenemediği, hiçbir şeye çözüm olmayan laf ebeliğinden öteye gidemeyen muhabbetler… Kendi fikrini ortaya koymaktan ziyade kendini onaylatma çabası… Anlamsız, kayıp saatler…

Halbuki mutlu olmamıza kafayı takmış bir sistemle karşı karşıyayız. Şahsımızı pek de önemsemeyen sistemin mutluluğumuzu bu kadar düşünmesi biraz tuhaf değil mi? Yoksa aslında ilgilendiği bizim mutluluğumuz ya da mutlu olma istencimizin ona sağlayacağı fayda mı? Böylece daha fazla sisteme bağlanır, daha fazla tüketir ve dayatılan mutluluk nesnelerini daha kolay kabullenebiliriz. Mutsuz bir toplum yaratarak mutlu olmayı bir pazarlama stratejisi gibi sürekli insanlara dayatıp onlara nasıl mutlu olabileceklerinin birer de reçetesini yazan sistemin çarkları şu şekilde işlemektedir: Ya içindesindir çemberin ya da dışında! Dışındaysan eğer vay haline!

Sonuçta insan, kendi hırslarının kölesi olduğu kadar kendi acizliğinin de mahkumudur. Her çağın bir zorluğu, her insanın bir bahanesi vardır. Fakat her şey değişse de değişmeyen tek şey, bu dünyadaki sınırlı ömrümüzdür. Bir diğer deyişle; memento mori! Sorun değil, onu da bir tişörte basıp tüketir ve ona yüklenen anlamı hafifletirken biz de biraz hafifleriz. Anlamsızlaştırmanın dayanılmaz cazibesine kim karşı koyabilir ki!

Üstelik artık “bilgi çağı”ndayız ya! Bence bilgi çağında falan değiliz, sadece teknoloji çağındayız. Bilgiyi yüceltirken değersizleştiren teknoloji çağındayız… Bilgiye kolayca erişebileceğimiz gerçeğinden başka bir şey yok elimizde çünkü günümüzde bilgi bile işimize yaramadıkça anlamlı değil. Nitekim bilgiye ulaşmak artık kolay ama öğrenmek zaman isteyen bir süreç. Süreç ise sabır, emek, çaba, fedakarlık demek ve günümüzde bu da bir zaman kaybı çünkü herkes koşarken biz emekleyemeyiz. Ne var ki koşanların çoğu cebine koydukları üç beş bilgiyi de o telaşla kaybettiğinin farkında değil. Bu yüzden de yarım yamalak bilgilerle her şeyi bildiğini sanan insanların boş gevezelikleriyle dolu ya dünyamız…

Artık herkes biraz sanatçı, biraz atom fizikçi, biraz tarihçi, biraz filozof… Herkesin her şeyi bildiğini sandığı bir çağda bilginin değerinden söz etmek neye yarar! Kimsenin öğrenmeye zamanı yok ama birkaç bilgi kırıntısıyla ahkâm kesmeye gelince çok fazla ses var. Sadece ses… İçi anlamdan yoksun sözcüklerden örülü bir kafes…

Herkes dürüstlüğü över ama hiç kimse doğruyu söylemez.

Hepimiz mutluluk oyunu oynayan mutsuzlar ordusunun birer askeriyiz. Kendimizi mutlu eden gevreklerle karnımızı şişirip doyduğumuzu sanıyoruz. Halbuki sadece açlığımızı bastırıyoruz. Yeni bir çanta alıyoruz, saçımızı değiştiriyoruz, dolu masalardaki boş sohbetlerle kendimizi kandırıyoruz. Şahsımızı abartıyor, mal varlığımızla, çocuğumuzun başarısıyla, kariyerimizle, evimizle, arabamızla veya içi boş hayatlarımızla sahte değerler yaratıyor, bu sahte değerlere anlam yükleme çabasına giriyoruz. Çünkü hepimiz gerçekleri bilsek de hiçbirimiz doğruları söyleyecek kadar dürüst değil.

Her birimiz sistemin inşa ettiği, gardiyanı toplum olan bir zindanda yaşadığımızdan habersiziz. Kalabalıklar arasında birer gölge gibiyiz. Bir şeyleri değiştirmek istesek de zindanımızdan dışarı çıkmaya cesaretimiz yok.

Unutmayalım ki eyleme dökülmeyen düşüncenin samimiyeti kuşkuludur. Bu yüzden de konuşan ama hiçbir şey yapmayan tepkisiz bir toplum içerisinde “iyilik, vicdan, adalet, eşitlik, özgürlük, sevgi ve dürüstlük” herkesin sahip olduğunu iddia ettiği ama nedense çok az insanın eylemleriyle örtüşen erdemlerdir ki insan eylemlerinden sorumludur. Ve tarih bu eylemlerin bir sonucudur. Bedenimiz toprak olduğunda yaşayacak tek şey olan adımızın kaderi de buna bağlıdır.

Hani Elias Canetti’nin Kitle ve İktidar adlı kitabında da dediği gibi; “Gerçek cellat, idam sehpasının etrafında toplanmış olan kitledir.”

Satırlarımı Viktor E. Frankl’ın “İnsanın Anlam Arayışı” isimli eserinin son sözleriyle bitirmek istiyorum.

“Güzel olan her şey nadir olduğu kadar da güçtür.” der Spinoza Etika’nın son cümlesinde. Elbette ‘azizler’ derken, kastımızın ne olduğunu sorabilirsiniz. Dürüst insanlardan bahsetmek yeterli değil midir? Bunların bir azınlık olduğu gerçektir. Bundan da fazlası, her zaman azınlık kalacaklardır. Yine de bu azınlığa katılmanın büyük bir mücadele gerektirdiğini düşünüyorum. Dünya kötü bir durumdadır ve her birimiz elimizden gelenin en iyisini yapmazsak daha da kötüsü olacaktır.

Bu yüzden de uyanık olalım. İki şekilde uyanık olalım:

Auschwitz’ten beridir insanın neler yapabileceğini biliyoruz.

Hiroşima’dan bu yana ise neyin tehlikede olduğunu.

“Geçmiş siliniyor, silindiği unutuluyor, yalan gerçek oluyordu.

Belki de deli dedikleri tek kişilik bir azınlıktır. Bir zamanlar dünyanın güneşin çevresinde döndüğüne inanmak nasıl delilik belirtisi olarak görüldüyse şimdi de geçmişin değiştirilemeyeceğine inanmak delilik belirtisi olarak kabul ediliyordu. Bu inancı bir tek kendisi taşıyor olabilirdi ve eğer öyleyse, o zaman delinin tekiydi.

Ama deliliği pek dert etmiyordu, onu asıl ürküten yanılıyor olabileceğiydi.


İnsanın azınlıkta olması, tek kişilik bir azınlık olması bile, deli olduğu anlamına gelmiyordu. Bir doğru vardı, bir de doğru olmayan; doğruya sarıldığın zaman, tüm dünyayı karşına bile alsan, deli olmuyordun.”

* George Orwell’ın 1984 isimli kitabından bir alıntı

Dil, düşünce, frekans ve eşsiz oluştaki bütüne dair

Bir kuklacı dükkanında marangoz masasının arkasındaki raflarda dizili kitaplara bakıyorduk. Kitapların çoğu spiritüel konularla ilgiliydi. Kukla yapımcısı kitapların eşine ait olduğunu söyledi ve bu söylediğini şöyle bir cümle izledi: “Bir şey arıyor ama ne olduğunu bilmiyorum.” Evet, bazılarımız bir süredir bir şey arıyorduk. Bu rengarenk dünyanın içinde bize sunulanlara bakıp yeterli bulmuyorduk.

Çoğun, her şeyin siyah ve beyaz olduğu söyleniyordu. Bu iki rengi karıştırıp, gri bir alana çekilenler de vardı. Peki, kim neden kalacaktı ki bu gri, arafı andıran, tek renkli dünyada? Belki de ilk sorular buradan çıkmıştır. Ne de olsa, ağaçlar boyu yeşil, engin gökyüzü kadar mavi, çevresinde çember olunan ateş yalımlarıyla kırmızı, güneş gibi sarı değil miydik? Kentler dolusu insan, sokaklar boyu farklılık… Bir şey var. Bildiklerimizin, bize sunulanların tam olarak cevap vermediği bir şey. İnsanın kendi doğasına kulak vermesi, nesneden, özneye geçişi, türüne özgü oluşu, bilinci, mizahı, yaratım özellikleriyle bütünleşmesine dair bir şey ya da şeyler belki. Cevap herkese göre değişir. Hem neden bir cevap vermek zorunda olalım? Derken efendim, gösteri toplumu girdi devreye, her şey ucuzladı. Tabii ki fiyat olarak değil, içeriğin boşalması ve safsatanın çoğalması yönüyle.

Sorular havada asılı kaldı. İnsanlar arasındaki duvarlar kalınlaştı. Böyle bir toplumsal iklimdense, “gönülden, gönüle bir yol vardır görünmez,” dediği gibi halk ozanımızın, insana, ne olduğumuza dair bilimsel bakışın verilerinin beslediği spiritüel alana dair bir şeyler yazmak istedim. 

Dil değişirse düşünce değişir

“Amerikalı psikoterapist Thorn Hartmann’ın, düşen bir çocuğa ne denilebileceğini tartıştığı bir örneği var. Küçük bir kız düşüp yanında dizini incittiğinde ilk tepkisi ‘Off, çok acımış olmalı!’ demeye hazırlanmak olmuş, ancak bunu tam söyleyecekken, bunu aslında çocuk değil, kendisi için, kendisini rahatlatmak için söyleyeceğini, çocuğun bu sözden hiçbir fayda sağlamayacağını fark etmiş. Küçük kızın dikkatini olumsuz acı yerine olumlu iyileşmeye yönlendirmeyi denemiş. Acı her an azalmakta olan bir şey olduğu için, ‘Hmm, şimdi çarptığı andan daha az acıyor olsa gerek,’ Kız tam ağlayacakken, bunu duyunca durup düşünmüş. Şaşırarak ve ciddiyetle, ‘Evet, gerçekten de daha az acıyor,’ demiş.”

Konuya İncognito’dan bu alıntıyla başlama nedenim, çoğu durumda hassas olduğunu kabulden uzaklaşmış ya da uzaklaştırılmış insanlar olarak bizlerin sözcüklerle yapabileceğimiz büyük değişimlerin ve iyileşmelerin farkına varmamızı gösterir nitelikte olması ne de olsa yine kitapta belirtildiği üzere:

İnsanlar birbirleri ile sadece bilinç düzleminde etkileşim içinde değillerdir. Aynı zamanda ve aslında çoğunlukla da metakomunikatif -duyu ötesi- bir iletişim kurarız her birimiz. Yani bilinçdışı bir sistem daima devrededir.”

Bu bilinçdışı sistemde etkin rol oynamak da belki mümkündür? Olumlama, sevgi, saygı ve şefkat dilini yaygınlaştırmaya çalışma da bu ağda etkili olabilir belki; belki de bunlar sadece kişinin kendisinin ruh halini iyileştirmeye katkı sağlayacaktır. Şuna inanıyorum. Üstünde çalışabileceğimiz yegane malzeme yine kendimiziz. Biraz rahatlamak, gülmek, eğlenmek içsel ve dışsal enerjimizi yükseltecektir. Buna en çok ihtiyacı olan yine biziz, kendimiziz. Frekans düşürerek yapılan ayarlamalara dair komplo teorileri bugünlerde bolca üretiliyor. Bunları bir kenara bırakmak ama yine de frekans konusuna değinmek istiyorum.

Frekans

Frekansla ilgili ilgi çekici bilgilerden biri, duygu, düşünce ve bunlara bağlı eylemlerimizin bir titreşim aralığında değerlendirilmesi olmuştur. Bu, günlük yaşamda, “modum düştü, modum düşük,” dediğimiz yere tekabül eder. Olumlu duygular, yüksek frekans aralığında tanımlanırken, olumsuzlar, düşük dalga boyunda tanımlanır. Ruh halimizi etkileyen her şey, örneğin; toplumsal olaylar, filmler, kitaplar, bireysel bilincimizde frekansımızı etkiler. Aydınlanma, harmoni, neşe, sevgi en yüksek frekanslar olarak tanımlanırken, utanç, suçluluk, acı, keder, düşük frekanslar olarak belirtilir.

Evet, frekansımızı düşürecek pek çok şey duyuyoruz, görüyoruz, yaşıyoruz yine de bunlara teslim olmamak mümkün, İncognito’ya dönersek:

“Her hücre, saniyede 100 defaya varabilen bir hızla diğer hücrelere elektrik sinyalleri gönderir. Beyninizde dolaşıp duran bu trilyonlarca sinyalin her birini tek bir ışık fotonuyla temsil edecek olsanız, elde edeceğiniz genel toplam karşısında gözleriniz kamaşırdı.” der.

“Hücreleri birbirine bağlayan ağ öylesine akıl almaz bir karmaşıklık içerir ki, ne insan dili yeter bunu açıklamaya, ne de mevcut matematik. Genel olarak tek bir nöron, komşu nöronlarla yaklaşık 10.000 bağlantı kurmuş durumdadır.

Milyarlarca nöron bulunduğunu düşünecek olursak, beyin dokusunun tek bir santimetre küpünde, Samanyolu gökadasındaki yıldızların sayısı kadar bağlantı olduğunu söyleyebiliriz.

Kafatasınızın içindeki pembe jöle kıvamlı, ortalama 1400 gramlık organ, aslında alışık olmadığımız türden bir bilgisayımsal (kompütasyonel) malzemedir. Kendi kendini yapılandırabilen minyatür ölçekli parçalardan oluşan bu malzeme, inşa etmeyi düşlediğimiz ya da düşleyebileceğimiz her şeyi rahatlıkla geride bırakacak özelliktedir. Bu nedenle kendinizi tembel ya da kalın kafalı hissettiğiniz zamanlarda, aslında gezegendeki en çalışkan ve parlak nesne olduğunuzu düşünüp moralinizi yükseltebilirsiniz.” 

Bu fikrin kendisi, belirleyemediğimiz olayların etkisiyle frekansımızı düşürmektense yükseltmemize katkı sağlayabilir. Kişisel olumlu telkin de frekansımızı, enerjimizi, modumuzu yükseltmeye katkı sunacaktır. Atalarımız ne der bilirsiniz, kırk kere ne söylerseniz o olur. O zaman olumlu içsel telkine ne dersiniz? Belki kendinizi pozitif etkiye açmak için bu yazı bir vesile olur. Bundan büyük mutluluk duyarım. Toplumsal gerçekliğin içinde yaşam enerjimizi yükseltecek konularda başka yazılar da yazmak istiyorum. Umarım iyi gelir. Sağlıcakla kalmanız dileklerimle yazımı bitirirken, çok sevdiğim bir videoyu da sizinle paylaşmak isterim. İyi seyirler.

Bu videonun söylediğinin de manipüle edilmiş bir bilgi üretimi olduğunu söyleyenler var ama bu, bilgilerin yanlış olduğu anlamına gelmiyor. Bir de bu açıdan düşünmeli bence, sevgilerimle.

Alıntılar: David, Eagleman, Incognito Domingo Yayınları, 1. Basım, İstanbul, 2013, s.49 38, 11’den yapılmıştır.

Musluk çeşitleri nelerdir?

Musluklar, genel olarak su tesisatı sistemlerinde kullanılan parçalardır. Genellikle evlerde, iş yerlerinde ve diğer yapılarda suyun akışını kontrol etmek ve dağıtmak için kullanılırlar. Muslukların ise kendine has özellikleri bulunan birçok çeşidi vardır. Bu çeşitler, su kaynağının türüne, kullanım amacına ve montaj yerine göre farklılık gösterir.

Lavabo Muslukları

Lavabonun üzerine monte edilen lavabo muslukları, suyun akışını kontrol etmek ve dağıtmak için kullanılır. Bu musluklar, genellikle el yıkama amacıyla tercih edilir ve evlerde, iş yerlerinde sıklıkla karşımıza çıkar. Tek borulu ve çift borulu olmak üzere ikiye ayrılır. 

Tek borulu musluklar, suyun ısısını ve debisini kontrol etmek için tek bir boru üzerinden geçirilir. Çift borulu musluklar ise ısıtılmış ve soğuk suyu ayrı borular üzerinden dağıtmak için kullanılır. Lavabo muslukları ayrıca farklı malzemelerden üretilebilir. Buna örnek olarak; paslanmaz çelik, alüminyum, krom veya bronz gibi malzemeler verilebilir. Bu muslukların çeşitli estetik seçenekleri de vardır ve kişinin ihtiyaçlarına ve zevklerine göre seçilebilir.

Küvet Muslukları

Küvet musluğu; bir banyo lavabosunun üstünde bulunan, su akışını açıp kapatmayı ve suyun sıcaklığını ayarlamayı sağlayan bir musluktur. Genellikle lavabonun üstünde bulunan bu musluk, lavabonun su deposunu doldurmak veya boşaltmak için kullanılır. Bu musluklar, lavabonun yanında yer alan bir tuş ile açılıp kapatılır ve genellikle bir boru sistemi sayesinde su akışını kontrol etmek için kullanılır.

Uzun Musluk 

Uzun boruya sahip olan bu musluklar, lavabo yüksekliği az olan banyolarda tercih edilebilir. Lavabonun üstünde bulunan bir duş başlığının altındaki mekaniklere ihtiyaç duyan uzun musluklar işlevsel yapıları ile ön plana çıkar. Duş başlığının altına su verebilmek için tercih edilebilirler. 

Aynı zamanda lavabo yüksekliği düşük olan banyolarda, suyun lavabonun dışına taşmasını önleyebilmesi için kullanılabilir. Boru sistemi sayesinde işlevsellik sunan bu musluklar modern bir yapıya sahiptir. Mutfak batarya modelleri arasında en popüler olan ürün seçenekleri arasında yer alırlar. 

Banyo Musluğu

Banyo musluğu, genellikle küvet ve duş gibi banyo eşyalarının dağılmasını önlemek için kullanılır. Bir banyo musluğu genellikle banyoda suyun sıcaklığını ve debisini ayarlamaya yardımcı olur ve aynı zamanda su tasarrufu sağlayabilen çeşitleri vardır. Banyo muslukları dekorasyon stilinize uyum sağlayabilecek şekilde üretilebilir.

Taharet Musluğu

Taharet musluğu, tuvalet temizliği amaçlı kullanılan bir musluktur. Genellikle yüksek ve dik bir şekilde tasarlanır. Ayrıca üst kısmında bir çeşme bulunur. Bu musluk türü, evlerde ve iş yerlerinde yaygın olarak kullanılır. Aynı zamanda çoğunlukla banyo ve tuvaletlerde bulunur. 

Taharet musluğunun kullanım amacı, vücudun belli bölgelerini yıkamak ve temizlemektir. Taharet musluğu, su basıncının yüksek olması nedeniyle etkili bir şekilde kullanılabilir ve böylece kolaylıkla belirli bölgelerin temizlenebilmesine yardımcı olur. Ayrıca klozet temizliğini kolaylaştıran bir araçtır. Bu yapısı sayesinde bu alanların daha hijyenik bir hale gelmesine yardımcı olur.

Filtreli Ara Musluk

Filtreli ara musluk, evin veya iş yerinin suyundaki kireç ya da kum gibi tanecikli yapıların geçişini engelleyebilir. Böylelikle istenen temiz su arındırılmış bir şekilde kullanılabilir hale gelir. Filtreli ara musluk, genellikle mevcut ara musluk üzerine kolayca monte edilebilir ve işletmeye kolayca geçilebilir. Bu ara musluk çeşidi, aynı zamanda suyun sıcaklığını ve debisini ayarlama işlevine de sahiptir. Genellikle düzgün bir görünüme sahip olup ev veya iş yerlerinin dekorasyonuna uyum sağlayabilir.

Pisuvar Musluğu

Pisuvar musluğu, tuvaletlerde kullanılan bir musluktur. Bu musluk, tuvaletlerdeki suyun drenajını kontrol eden bir vana olup tuvaletlerin temizliği ve bakımı için kullanılır. Özellikle su tasarrufu için oldukça faydalı olabilir. Pisuvar muslukları çeşitli malzemelerden üretilir ve bu malzemeler arasında porselen, plastik, demir, bakır ve paslanmaz çelik sayılabilir. Pisuvar musluklarının kullanımının pratik olması, özellikle iş yerlerinde tercih edilmesindeki en önemli sebepler arasında yer alır.

Ara Musluklar

Ara musluklar, banyo ve mutfak gibi ev içinde kullanılan musluklardır. Farklı tasarımlar, malzemeler ve renklerde üretilirler. Ayrıca kullanım amaçlarına göre farklı çeşitleri vardır. Örneğin, banyolarda kullanılan ara musluklar genellikle düşük debi veren musluklardır, ancak mutfaklarda kullanılan ara musluklar daha yüksek debi veren musluklardır. Genellikle paslanmaz çelik, bronz veya bakır gibi malzemelerden üretilirler. Bu malzemeler, ara muslukların uzun ömürlü, dayanıklı ve kolay temizlenir olmasını sağlar.

Görüldüğü gibi birçok musluk çeşidi bulunur. Önemli olan, musluğu doğru yerden alarak uzun yıllar herhangi bir endişe yaşamadan kullanabilmenizdir. Siz de birbirinden kaliteli ara musluk çeşitleri ve çok daha fazlası için vitra.com.tr’yi ziyaret edebilir, VitrA’nın sunduğu harika alternatiflere daha yakından göz atabilirsiniz! 

Metin Turan ile yeni romanı “Parçalanmayı Bekleyen” ve Don Kişotluk üzerine

Metin Turan ile en son, aşağı yukarı bu aylarda buluşmuş; geçen yıl çıkardığı öykü kitabı “Başka Türlüsü” üzerine söyleşi yapmıştık. Yazmak ritmini bozmayan ve her yıl olduğu gibi bu sonbaharda da bizleri, yeni bir eserle selâmlayan Metin Turan ile bu kez yeni romanı Parçalanmayı Bekleyen, Don Kişotluk ve anlayış farkları üzerine söyleştik. Keyifli okumalar.

Bu defa bir roman var elimizde: “Parçalanmayı Bekleyen”… Bizi, sizin ifadenizle edebiyatın “bilge büyücüsü” Cervantes ve onun ölümsüz kahramanları Don Kişot ve Sancho’yla bir araya getiren; asıl önemlisi romanın kahramanı aracılığıyla bu günümüzü yüzyıllar öncesinin süzgecinden geçiren; okuru serüvenden serüvene sürükleyerek adeta bir karnavalın ortağı haline getiren müthiş bir eserle karşı karşıyayız. Son sayfada 2015 Şubat’ında başlayıp, 2022 Şubat’ında bitirdiğinize dair bir notunuz var. Uzun bir zamana yayılan yayılan yoğun bir emeğin ürünü olduğunu anlıyoruz. Buradan başlayalım mı?

Elbette. Yeni bir kitapla bir kez daha sizlerle, okurlarla buluştuğum için çok mutluyum. Yedi yıla yakın bir emeğin ürünüdür bu kitap. Başlangıcı, Nazım Hikmet’in bir dizesine; “Hapislik gibiydi yalnızlık” cümlesinin daha okur okumaz bende düşünsel olarak yarattığı kıvılcıma dayanıyor. Bilirsiniz yalnızlık olgusu, edebiyatçıların sıkça ele alarak farklı boyutlarıyla işlediği bir konudur. Ben, hapislik ve yalnızlık ya da tam tersi yalnızlık ve hapislik bağlamında baktım ve ilkin duvarlarımıza, etrafımızda örülü çember ve sınırlara kafa yordum.

Kitabın başlarında bulunan Ursula K. Le Guin alıntısının sebebi bu olmalı: “Bir duvar vardı, önemli görünmüyordu… Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, ikiyüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı…

Evet! Biliyorsunuz ben, uzun yıllardır “içerdeyim”; hapishanede. Dedim ki, bunu neden böyle tarif etmek zorundayız? İçeride yahut dışarıda olmak neye göre tanımlanıp belirleniyor? “İçeri” denilen yer, konum, neden benim de bizzat bulunduğum yer olsun?! Pekâlâ mevcut duvarların öte yanı da olabilir! Hapislik ve onun yarattığı bireysel ve toplumsal yalnızlık; onun ürettiği her türden görünür / görünmez sınırla o sınırın nasıl aşılabileceği meselesiydi derdim. 2015’te ilk taslağı yazdım. Yıllar sonra sevgili Murat Gülsoy’la paylaştım. Ve asıl olarak bir romana evrilmesi de pandemi dönemine denk geldi.

Kapatıldığımız, sınırlandığımız, zamansız bırakıldığımız günlere! Ele aldığınız konuyu düşününce çok ironik; öyle değil mi?

Haklısınız; çünkü “içeride” olduğumuz halde, zaten kapalı tutulduğumuz yerlerde bu defa tümden kapatıldık. “Dışarıyı” yakından izliyordum o günlerde. Pandemi bir perdeyi aralamış, hiç hesapta değilken birçok şey altüst olmuştu. İnsanlar alışageldikleri hayatlarından kopuverdiler. Arzu edelim ya da etmeyelim, hepimizi belli bir düzenle sistemin, bir ölçütün içinde tutan saatlerimizle takvimlerimiz – ki, onlar da bir tür sınırdır! – tuhaflaştı. Düpedüz belirsizleştiler. Kronolojik sınırlarımız tarumar oldu ve önü sonu kapatıldığımız her yerde, az
önce sizin de belirttiğiniz biçimde zamansız kaldık. Ve yalnız…

Nerede başlayıp bittiğini tam olarak kestiremediğimiz “gönülsüz hapislik günleri”ydi, bana kalırsa.

Ne güzel söylediniz: “Gönülsüz hapislik günleri”… Doğru! İçimizle dışımız sise bulandı; hatırlayın. Endişelendik. Çünkü zamansız bırakılınca yavaşladık ve nedeni her ne olursa olsun bize dayatılan şu günlük hızdan kurtulunca farkına vardık ki, lâmı cimi yok, zaman sonludur! Unuttuklarımızı hatırladık… İtilmeleri, ötelenmeleri, diğeri kılınmayı… Uzak durulanları sonra… Buna benzer bir dolu şeyi sıralayabiliriz. Kimi “mücbir sebepler” evirdi, çevirdi ve bizleri bu âlemin ayrıcalıksız canlılarından olduğumuz gerçeğiyle yüzleştirdi.

Bundan korkmalı mıyız?

Hayır; korkulacak bir şey yok. Çünkü zamanı sonsuz kılacak büyülü zenginliklerimiz var. Harfler, sözcükler, cümleler… Elbette tılsımına inanıyorsanız, zamanı sizin kılacak benzersiz mücevherlerdir bunlar! Bunu yalnızca edebiyat için değil, tüm diğer sanat dalları için de söylüyorum. İşte o günlerde, her defasında çoğalarak geri döndüğüm daha derin, daha yoğun okumalar yapıp romana yeni boyutlar kazandırdım.

Romanın “Teşekkür” sayfasından anlıyoruz ki, ilkin bir öyküdür “Parçalanmayı Bekleyen.” Sizin de belirttiğiniz biçimde yoğunlaşınca, hikâyenin yatağına sığmadığını görüyorsunuz. Gerçekten çok katmanlı bir eser ortaya çıkıyor. Biz okurları da yanına kattığınız başkarakter Rıza’yla yaptığımız edebi yolculuk apayrı entelektüel derinlikler taşıyor.

Dediğim gibi amacım, adına “zamansız kutu” dediğim hapishanenin, içeride yahut dışarda değişik biçimlerde yaratılmış / dayatılmış duvar ve sınırların; bu yolla bizi uyutan, halsiz / dirençsiz bırakan şu lanet “zamansızlık şarkısı”nın, dolayısıyla yalnızlığımızın altını çizmek ve elbette bütün bunların aşılabilirliğini ortaya koymaktı. Romanın kahramanı Rıza’nın koğuşuna, tel örgülere ve nihayet zamana sığmayarak, sınırlarını aşması, bir kitap sayesinde âlemden âleme yolculuklar yapıp hapisliği un ufak etmesi ve elbette Carvantes’le, Don Kişot ve Sancho’yla benzersiz serüvenlere çıkması yazarken beni de çok düşündüren ve doğrusu çok da eğlendiren bir şeydi.

Rıza’nın hapisliğini; ilk anlarda hayata dokunamama, temas edememe, etrafını saran duvarlara – ki, bazısı gerçek duvarlardır, bazısı da aynı odada kaldığı diğer insanların ördüğü camdan duvarlar – çarpıp vuruşunu ve tabii bunların hepsini aşmanın bir yolunu arayışını, çok çarpıcı satırlarla, vurucu cümlelerle betimliyorsunuz. Asıl önemlisi belki de şu; bugünü düne bağlayarak hayâlle hakikati, akıllılıkla deliliği, Don Kişotluk denilen şeyin ne menem bir şey olduğunu tartışıyorsunuz.

Bir yazıda görmüş ve oradan yola çıkarak araştırmıştım. “Don Kişotluk” kavramı, çok ilginçtir, TDK sözlüğü’nde başka, Oxford Sözlüğü’nde bambaşka bir biçimde ele alınıp tanımlanır. TDK sözlüğü şöyle diyor: “Gereği yokken kahramanlığa kalkışmak!” Ancak açıp Oxford Sözlüğü’ne bakınca farklı bir tanım karşılıyor sizi: “Yüce bir coşku ile hayâli, ideali peşinden koşmak…” Çok çarpıcı bir anlayış farklılığı, öyle değil mi?

Kesinlikle… Resmi anlamda sözcüklere yansıyan bakış bize, çok açıktır ki memleketimize, dolayısıyla tepeden tırnağa kurumlarımıza toplumsal olarak sızıp yerleşen zihniyeti ortaya koyuyor. Bireysel ya da toplumsal anlamda bir şeyleri değiştirmeye kalkışmak, hiç gereği yokken kahramanlığa yeltenmek olarak ele alınıyor. Ya da tam tersi, Oxfordvari bakmak… Bu tartışma ve ayrımı romanın sonuna dek canlı tuttuğunuzu gördüm.

Ona kalırsa, “hasbelkader” hapishaneye düşen biridir Rıza Toşik, ama işin aslı pek de öyle değil. Onu Kemah’tan İstanbul’a, bir simit fırınından tarihi bir hana taşıyan; yaşayıp deneyimledikleri, tanık olup öğrendikleriyle yolunu nihayet Taksim’le Gezi’yle kesiştiren, onu ve hayatını başkalaştıran bir süreci var. Hikâyeyi etraflıca anlatsam olmaz, Rıza’yı adım adım Park’a taşıyan, nihayet hapishaneye getiren süreci hem büyük bir şaşkınlık hem de sancılı bir anlayıp öğrenme, değişip başkalaşma gayretiyle geçiriyor. Gölgesiz olmadığını herkese gösteren bir halkın evladıdır Rıza ve o günlerde orada, Park’ta, az – çok aşina olduğu, ama tam olarak tanımadığı memleketini farklı yönleriyle görüp tanıyor, değişim yaşıyor.

Romanın o bölümünde, Park’ta, bizi sadece o tarihsel ânlarla değil, aynı zamanda Sennur Sezer, Sevim Burak, Oğuz Atay gibi unutulmaz edebiyatçılarla da buluşturuyorsunuz. Kayda değer notlar düşüyorsunuz…

Yan yana, kol kola, diz dize ya da sırt sırta vermiş yüzlerce, binlerce insandan söz ediyoruz. “Yeryüzü Sofrası” kuranlarla “Komün” kuranları; “Yeter ki ellerin ellere kavuşsun” diyerek korku duvarını aşanları; hiçliğe, boşluğa, yokluğa, yoksunluğa, değersizlik duygusuna kapılarak öfkelenenleri anlatmaya çalıştım orada. O unutulmaz “kızlıerkekligiller”i… Bir tek memleket sevdasına “dizkırangilleri”… Kendine söz geçirebilen, başkasını devirmeden evvel “kendisinidevirengilleri”… “Gerçeğeağaçolangilleri” anlattım sonra. Oğuz Atay’ın “disconnectus erectuslar”ını; tutunamayanları… “Felsefeyi seviniz, fakat koparmayınız” diyen Kitapları Koruma Derneği üyelerini; okuyunca adam olmayı değil, insan olmayı seçenleri; dünyanın ve ülkenin “arkabahçelerinigörengilleri”ni…

…ve onlarla birlikte Park’a sırtını yaslayarak kameralara pozlar veren, kendilerince “yıldız tozlarını” çevrelerindeki fanilerin üzerine serpen “bugünvaryarınyokgil”leri resmediyorsunuz. Sözünüzün arasına girdim, özür dilerim, ancak tam da burada, değinmeden geçemeyeceğim “Don Sırrı la Samsat” diye biri var. Ondan bahsedebilir misiniz?

Romanda yer yer kullandığım bir tür isimlendirme biçimi bu. Yani bugünü; bugünün insanlarını ele alır, anar ya da tanımlarken onları kitabın, önü sonu Don Kişot’un diline, ruhuna, üslubuna yakışır tarzda nitelendirdim. Bunlardan biri de Gezi’de, Don Kişotvari biçimde kepçenin karşısına dikilen sevgili Sırrı Süreyya Önder’di. Adıyamanlı’dır, bilirsiniz; tarihi anlamda Samsatlı’dır.

Böyle olunca, dedim ki, Don Kişot la Mancha oluyorsa ve şövalyenin Manchalı oluşu böyle ifade ediliyorsa, Don Sırrı la Samsat da pekâlâ olabilir. Ayrıca Don Sırrı, Samsat‘lı Lucianos’un hemşehrisidir ve Lucianos, yaşadığı dönemin müthiş bir yergi ustasıdır. Hatiptir aynı zamanda. O dönemin “tanrıları”nı yeren, karşı koyan birinden, bugünün “tanrıları”na karşı koyan birine / birilerine gönderme yapmak istedim. Elbette oradaki dozer ve kepçesi, o ân için orada cereyan eden olay sembolik mahiyettedir. İnsanın içinde bir yerlerde saklı durduğuna inandığım, benzersiz biçimlerde iz bırakmış, değerli, sosyal hafızamızda yer edinen türden cevahirlerden… Sanırım “şövalyelik” bu ruhun, bu ruhu taşımanın erdemine inanmanın; hayatın bu şekilde daha yoğun yaşanacağının ifadesi, işaretidir. “Bu çam ağacı 100 yıllıktır” diyerek diğerlerine sarılan “SevimBurakgilleri” ve başkalarını anışım da bundandır.

Sonra Yusuf Atılgan’ın ifadesiyle, “Başkaldıran çiviler, çekiçlere davetiye çıkardı…

Olmasa, elbette ki daha iyiydi, ancak önemli olan, sanırım, memleketin güneşini perdeleyen, karanlığını çoğaltan merhametsiz kötülüğe karşı koymaktı. O ruhtur mühim olan: öyle değil mi? Rıza da içeri alınıyor, misâl: ama bulunduğu nezaretin duvarına ince bir çizgi halinde vuran bir ışık, duvardaki bir satırı aydınlatıyor: “Su yasaklanabilir, ama susuzluk asla!”

Buradan hareketle olmalı, romanın ilk sayfalarında şöyle diyorsunuz: “Shakespeare Macbeth’de şöyle der:
            ‘Ama unutma ki, bu aşağılık dünyadasın:
            Çoğu zaman kötülüğü baş tacı edip
            İyiliği çılgınlık sayan dünyada…
            Peşi sıra şöyle söylüyor ve kitabınızı hayâl kuşaklarına ithaf ediyorsunuz: “Tersi olmasına arzulayarak… İyiliğin, çılgınlığın, deliliğin, maceraperestliğin, hayâl ve idealler uğruna yolculuğa çıkmanın ayakta alkışlanacağı günleri düşleyerek… Güneşin kıymetini bilen tüm şövalyelere…”

Aslında bu satırlar, Don Kişotluk olgusunun altını, yani ona kendimce yüklediğim anlamı, daha romanın açılış sayfasından başlayarak öne çıkarma gayretinin işaretidir bu satırlar. Yalnız; yalnızlığı göze alabildiği için cesur ve özgür düşünebildiği için “deli” olan herkesedir bu kitap.

Şu sözünü ettiklerimiz bana, Dublin Özgürlük Parkı’ndaki granit duvarlara yazılan şu satırları anımsattı. Altın harflerle yazılı o kitabeyi, Liam Mac Ulstin imzalı metni… “Umutsuzluğun karanlığında bir hayâl kurduk…” diye başlayan o müthiş satırlar…

Şöyle devam eder: “…Umudun ışığını yaktık ve bu ışık sönmedi. Yılgınlık çöllerinde bir hayâl gördük. Yiğitlik ağacı diktik ve ağaç çiçeklendi. Tutsaklığın kışında bir hayâl gördük. Uyku karını erittik ve isyanımız ırmaklaştı. Hayâllerimizi bir kuğu gibi bu ırmakta yüzdürdük. Hayâl gerçek oldu. Tutsaklık özgürlük oldu ve bu özgürlüğü size miras bıraktık. Ey özgürlük kuşakları! Hayâl kuşaklarınızı unutmayın, bizleri anımsayın…” İşte böyle! İthafın özü budur, diyebilirim. Hayâl kuşaklarına, her nedense kötü anlamlar yüklenip içinin boşaltıldığını, silikleştirildiğini düşündüğüm tüm şövalyelere… Saygıyla…

Kitapta Cervantes’le söyleşiyor Rıza ve Don Kişot romanını hapishanede yazmaya başladığını öğrenince özdeşlik kurup “içerde” okumak ve yazmak üzerine düşünüyor. Don Kişot romanına bu denli hızlı dalışı ve serüvenlere sürüklenişi biraz da bundan. “Yaşasın edebiyat!” diyerek bitirdiğiniz romanda hem Cervantes ve Don Kişot’la hem de onlardan bağımsız edebiyat üzerine tartışıyor, edebiyatı yüceltiyor ve biz okurlara entelektüel bir şölen sunuyorsunuz.

Edebiyat, roman özelinde Rıza’yı “herhangi bir Rıza” olmaktan çıkarıp onu hikâye sahibi yapan ve serüvenli yolculuğunda ona “Don Rıza la Kemah” kimliğini kazandırarak başkalaştıran önemli bir unsur. Rıza’yı duvarların, tel örgülerin, ona bir biçimde dayatılan görünür / görünmez sınırların ötesine bu yolla geçiyor;  deneyimlediği olaylarla dün / bugün arası ya da tam tersi bugünle dün arası tarihsel, felsefi, sosyolojik bağlar kurup tartışmalar yürütüyor. Hayâl ne, gerçek ne? Akıllılık ne, delilik ne? Hele ki, Don Kişot ve Sancho’yla yaptığı derinlikli fikir alışverişleri var ki, dönüp dönüp okunabilir. Artık o da, tıpkı yaşlı şövalye gibi “okuduğu kitaplarla baştan çıkan” biridir. Bizi Melville, Bunuel, Neruda, Anatol France, Erasmus, George Orwell, Lunaçarski, Lukacs, Dostoyevski ve elbette Cemal Süreya, Can Yücel, Kemal Tahir, Nazım Hikmet, Murat Gülsoy gibi edebiyatçılarla, düşünürlerle buluşturuyor; “içerde”n “dışarıyı” görüp anlayarak anlamlar yüklüyor, üretip paylaşıyor.

Don Kişot’la yaptığı tartışmalardan bahsedelim isterim. Esirlik ve hürriyet… Ya da bizzat akıllılık ve delilik… Romanın finaline doğru, yaşlı şövalye artık ölüm döşeğindeyken yaptıkları sohbeti, edebi anlamda çok değerli bulduğumu belirtmeliyim. Orada adeta, Cervantes’e, yaşlı şövalyeyi “akıllandırarak” yatağa düşüren ve nihayet öldüren bizim “bilge büyücü”müze isyan ediyorsunuz; yanılıyor muyum?

Amacımın isyan etmek, edebi bir hadsizlik yaparak orijinal Don Kişot’a yeni bir son yazmak olmadığını söylemeliyim. Rıza, Don Rıza la Kemah olarak yaşadığı serüven boyunca aklın da deliliğin de, hayâlin ve gerçeğin de ne menem şeyler olduğunu görüp anlıyor. Buna esirlik ve hürriyet de dahil. Zafer ve yenilgi, kahramanlık ve ihanet, erdem, onur, asalet, bayağılık, cehalet ve daha birçok şeyde… Şövalyeliğin ya da kahramanlık denilen şeyin, başkaları tarafından parlatılan birer sıfat gibi bahşedilmesini beklemek demek olmadığını; öne atılmanın, sahip olunan değerlerle, özetle “kendin olabilmek”le bağını görüp anlıyor. Hayâlde gerçeği buluyor, velhasıl! Sözünü ettiğiniz ölüm döşeği sahnesiyse,  Rıza’nın, “Hayır, bu serüven bitmesin!” çırpınışıdır. Çünkü duvarları – ki, birlikte kaldığı mahkumların cam duvarları da buna dahildir – Don Kişot’la aştı. Duvarların boynunu eğdi. Parçalanmayı bekleyen her türlü sınırı, yalnızlığın duvarını cesaret bulup da yıktıysa, Don Kişot’la yıktı. “Siz benim kahramanımsınız,”diyor bir yerde; “sizin gibiler için ölmek söz konusu olabilir mi?”

Hatta şöyle sesleniyor, Don Kişot’a; “…siz benim benim için muhteşem bir roman kahramanısınız. Bana, düşte gerçeği bulduran bir kahraman! İşte bu yüzden sayın şövalye, siz daima yaşamalısınız.”

“Yaşadım, diyebilirim,” diyor Don Kişot ve tatlı bir tebessümle gözlerini yumuyor. Ve kitabı kapatan Rıza, durup düşünerek artık zihninin sayfalarını açıyor.

Bana kalırsa o sayfalar, bir eser olarak, ölümsüz bir edebi eser olarak Don Kişot’un nitelikli bir kritiğini içeriyor. Buradan yola çıkarak şimdi size arka arkaya isimler söyleyecek ve sizden bir çırpıda aklınıza gelenleri sıralamanızı isteyeceğim.

Elbette!

Cervantes?!

Her şeyden önce “roman” denilen tür onunla başladı. O, edebiyatın “bilge büyücüsü”dür. Eserleriyle yaşayan bir “ölümsüzgil”! Yokluğu varlığa, hayâli gerçeğe dönüştüren, yoğun ve capcanlı bir dünya, bir edebi evren yaratan; saçındaki aklarla değil, yıllar içinde bilinen zekâsıyla yazan bir büyük üstat! Sadece okumayan, okuduklarıyla yetinmeyen, hayatı boyunca yüz yüze kaldığı başarısızlıkları, yenilgileri, savaş, kavga ve isyanları ve elbette kölelik ve hapisliği bilgelik denizine çeviren bir düşünce insanı. Derin, incelikli gözlemler yapıyor. Hem kendisi hem de başkaları için. Ve tam bir sabır insanı. Her açıdan…

Don Kişot?!

Tam bir kitapkurdu! Okuma aşığı. Aklı sıradışı çalışıyor. Bir deha! Soylu mu soylu. Bir entelektüel. Ve sanırım bu nedenle hayâlci… Sorular üretiyor. Sorup irdeliyor. Başkasına doğru gelsin yahut gelmesin, bizzat kendisinin doğru bilip önemsediği düşleri var. Vazgeçmiyor… İdeallerini gerçek kılmak için savaşıp duruyor. O denli yaratıcı ki, atına Rosinante diyerek kişilik kazandırıyor. Yahut Dulcinea’yı düşünelim; ona özellikle asil bir isim veriyor, yüceltiyor. Bana öyle geliyor ki Dulcinea, yaşlı şövalyenin aşkı olmanın da ötesinde erişip ulaşmaya çalıştığı ideali, düşü, kavgasını verdiği şey gibi… Yazık ki, tek tek haksızlıkların peşinden koşuyor…

Çapulcu mudur peki?!

Zincire vurulmuş, prangalanıp mahkûm edilmişe, düşkünlerin elinden tutup ezileni koruyanı kim çapulcu diye adlandırabilir?

Sancho?!

Başında bir alay çocuğu olan, şişman, yerden bitme, cesaret yoksunu biri. Cahil mi cahil. Bayağı mı bayağı. Kaba sözler sarf edebilen; şövalyenin aksine aklıselim davranabilen, hatta gerçekçi biri. Fakat hayâle de çabucak kapılıyor ve sıkça hayâl kırıklığı yaşıyor. Geveze, şikemperest, bir obur. Engin bir atasözleri dağarcığı var, ama bunu adeta saldırı amaçlı kullanıyor. Yaşlı şövalyeyi bazen sarsıp gerçeğe davet ediyorsa da hayâlci bir düşgezgini aynı zamanda.

Dulcinea?

İnsanı her şeyden vazgeçer hale getiren, gönülden kabul edilen yegâne tutsaklık; aşk! Başkasına delice gelse de, yaşlı şövalyenin onda sembolleştirerek cisimleştirdiği büyük ideal.

Delilik?!

Prangalı olduğu şüphe götürmez dünyanın gerçek özgürleri… Başkalarına karşı verdiğimiz en ciddi sınavımız. Öyle adımlar atıyor ve bu şekilde mevcut olanı, var olanı öylesine sarsıyorsunuz ki, aklın ve hakikatin ötesine geçiyorsunuz. Adınız, çarçabuk deliye çıkıyor. Yalnız, cesur ve işte tam bu yüzden deli oluyorsunuz.

Rıza?!

Simit şövalyesi… Okuma budalası. Gerçekçi. Belki de bu yüzden, hayâlci aynı zamanda. Don Rıza la Kemah olmaktan büyük keyif alıyor. Bir şövalye adayı.  Onun da, tıpkı Dulcinea gibi, delice sevdiği biri var: Derya! Ama Don Rıza ona Pelgizar del Tercan diyor. Rosinante’yle aşık atacağını iddia ettiği aslan yeleli bir atı var. Şirbiji! Meselelere tekçi yaklaşmıyor.  Don Kişot gibi bakmıyor. Rıza, “ya hep beraber ya hiçbirimiz” anlayışında biri. Yenilgilerini zafer sayanlardan. Duvarlarını edebiyatla parçalayarak yol alıp gidiyor.

Sonlarda bir yerde Sancho’ya, Lukacs’a ait bir soruyu sorduyorsunuz. Şöyle: “Don Kişot, dünyayı yanlış anlamış olabilir mi?” Ne dersiniz?

Sanmam! Ben de Lukacs’ın azından cevap vereyim: “Belki de dünyanın bizzat kendisidir yanlış anlamaya müsait olan!” Düşünmeye değer. Don Kişot, insanın aklıyla iradesini, yani kendini gerçekleştirme iradesini yücelten biri. Kader yahut felek diye diye başa bela edilen tüm münasebetsizlikleri hiçliyor. İnsanın yapıp ettiklerinin, iyi veya kötü bile olsalar yarattığı sonuçların hepsinin, kendinden öte olmadığını kabul ediyor. Daha fazla uzatmadan, bu yaşlı ve yürekli şövalye ile onun gibilere kim deli, çılgın ya da maceraperest diyebilir?

Andre Malraux’a atıfla şöyle diyorsunuz kitapta: “Her roman aslında otobiyografidir.” – Ben diliyle anlattığınız bu romanda Rıza’yı, “yazarın kendisi” diye ele alabilir miyiz?

Aynı yerde, “İzleri satırların arasındadır…” diyorum. Bilirsiniz; yazarın toplumsal benliği / kişiliği ile yaratıcı benliği / yazan insan olarak kimlik ve kişiliği bambaşka şeyler. Ve bu mesele, edebiyatın sanırım eski, ama eskimeyen tartışmalarındandır. Metne bakarak, yazar insanın toplumsal benliğini değerlendiremezsiniz. Ya da tam tersi, yazan insanın toplumsal kimliğiyle eşlik kurup o yazarın yaratıcı benliğine dair çıkarımlar yapamazsınız. Elbette her yazan insanın kimi yaşamsal izleri metnine yansır. Çünkü birikimlerinizden, yaşamsal deneyimlerinizden süzüp taşıdığınız mürekkeptir kaleminize güç veren. Düş damlatan odur. Fakat buradan, özellikle de – ben diliyle yazmış diyerek, “anlatıcı bizzat yazarın kendisidir” diyebilir miyiz? Hayır!

Peki şu anda neler yapıyorsunuz? Ne tür çalışmalar?…

Gün gün çalışmayı seven ve bunu yıllardır sürdüren biriyim. Öykü dosyalarımla düzenli olarak uğraşıyor, şekillendiriyorum. Üzerinde çalıştığım, taslağı bitti diyebileceğim bir roman dosyam da ayrıca ilerliyor. Sanırım Roland Barthes diyordu; “yazmak, ufuktaki kitabı görmektir!” Çalışkan bir işçi gibi yazıyor ve doğrusu ufuktaki kitaplarımı gördükçe büyük bir heyecan yaşıyorum.

“Okumuş olduğum için yazarım!” diyenlerdensiniz; biliyorum. Acaba en son neler okudunuz?

Margaret Atwood’tan, “Ölülerle Uzlaşmak”ı; Barış Bıçakçı’dan, “Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme”yi; W.S. Maugham’dan, “Ay ve Altı Peni”yi;  Onat Kutlar’dan, “Sinema… Sinema’yı; John Berger’den, “Hoşbeş”i. Raymond Carver’den, “Yazmak Üzerine”yi; Leyla Erbil’in, “Eski Sevgili”sini; Nurdan Gürbilek’in, “Kör Ayna, Kayıp Şark”ını… Bu liste çok uzar… En son Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy imzalı, “Dünya Edebiyatı Üzerine Diyaloglar” adlı kitabı okudum.

Bu güzel şöyleşi için size çok teşekkür ederim. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Size ve Gaia Dergi’ye ben teşekkür etmeliyim. Her zamanki gibi yapıp kitabımın taze, büyülü, o malûm matbaa kokusu üzerindeyken beni sayfalarınızda ağırladınız. Açtığınız bu değerli pencereden, sizi ve okurları, sevgi ve dostlukla selâmlıyorum.

Kadınlar Ülkesi | Bilimkurgu değil; peki bir kadın ütopyası sayılır mı?

Amerika’nın ilk feminist yazarlarından Charlotte Perkins Gilman, ilk defa bir kadın tarafından yazılan ütopya olarak kabul edilen Kadınlar Ülkesi’nin de yazarıdır. Ah, bizim çelişkiler yumağı 21. yüzyılımız! Hâlâ bir eseri yazan kadınsa, yazarın cinsiyetini belirtiyoruz. Bir erkeğin yazdığı, bir erkeğin yaptığı hiçbir şey için böyle bir şey yapmıyoruz ama yazan kadın olunca sanki biraz da, “kadınlar şöyle buyurmaz mısınız? Size de burada hanım hanımcık durmanız için bir alan açtık, elbette kabul ediyoruz, varsınız ve var olacaksınız.” denmiş gibi oluyor. Yine de kadınların bir sıfır yenik başladığı bu maçta böyle cinsiyetçi kodlamalara takılmaktansa Kadınlar Ülkesi’ne bakmayı yeğliyorum. 

Kadınlar Ülkesi için söylenen ve bazı yerlerde bir tür ön kabul halini alan değerlendirmelere bir şerh düşmek istedim. Umarım yazım, kitaba bir de buradan bakmak isteyebilecekler için bir kapı olur. Bu kapıyı aralamadan önce isterseniz biraz yazarı tanıyalım.

Charlotte Perkins Gilman

İlk feminist aktivistler arasında sayılan Charlotte Perkins Gilman, 3 Temmuz 1860’da Amerika’da dünyaya gelmiştir. En bilinen eseri Sarı Duvar Kağıdı, doğumundan sonra girdiği ağır psikozun ardından yazılmıştır ve tüm enerjisi ev içindeki atıl yaşam tarafından emilen kadınların içinde bulunabileceği halin, güçlü ve metaforik bir anlatımını sunar. Hayatı boyunca kadınların eşitlik mücadelesi için yazan, dergi çıkaran, konferanslara katılan, mücadele yürüten, sosyal reform eğitmeni Gilman’ın en başarılı eserinin de Sarı Duvar Kağıdı olduğu sık sık belirtilir. Bu fikre katılıyorum. Yaşadığı dönemde kadınların hak arayışı mücadelesine güçlü katkılar sunan Gilman’ın bir de ilk kadın ütopyasını yazarak edebiyat tarihinde iz bıraktığı söylenir. İşte buna katılmıyorum. Kadınlar Ülkesi okuması keyifli bir roman olsa da nasıl bilimkurgu olarak ele alınabilir? Hatta bir kadın ütopyası sayılması mümkün müdür? Yazımın devamında bu başlıklara değineceğim.

Kadınlar Ülkesi’ne bilimkurgu açısından bakıldığında

Edebiyat içinde türlerin varlığı, bu türlerin okurları için eserlere ulaşma kolaylığı sağlıyor olsa da türlerin sınırlarını katı kurallara bağlamak doğru değildir. Yine de bilimkurguyu, diğer türlerden ve özellikle de fantastik edebiyattan ayıran iki temel öğeden bahsedilir. Birincisi, bilimkurgu eserin gelecekte geçiyor olmasıdır. İkinci özellikse bilimde yaşanan gelişmeye bağlı olarak roman evreninin kurulmasıdır. Eserin bir makine ile yapılan zaman yolculuğunu anlatıyorsa bilimkurgu, zaman yolculuğu yapan üstün ve özel yetenekleri olan bir türü anlatıyorsa fantastik edebiyat olduğu söylenir.

Kadınlar Ülkesi’nden aşağıdaki alıntıya baktığımızda:

Başlarım onların büyükanne zihniyetlerine!” diye çıkıştı Terry. “Tabii ki Erkeklerin Dünyasını anlayamaz onlar!” İnsan bile değiller ki, bir grup ka-kadın onlar sadece!” Elbette bu, onların döllenmesiz üreme durumlarını kabullenmesinden sonra olmuştu.

Keşke bizim büyükbaba zihniyetlerimiz de böyle çok şey başarmış olsa,” dedi Jeff. “Bütün bu fakirlik, hastalık, ve daha niceleri arasında iyi kötü geçinip gidiyor olmamız çok harika bir şey mi sence? Burada ise huzur var, refah ve güzellik var, iyilik ve zekâ var. Son derece harika insanlar bana sorarsan!”

Kahramanlarının arasında geçen yukarıdaki diyalog, kadınların üremesinin bilimsel bir gelişmeyle gerçekleşmediğini göstermektedir. Bu nokta eserin temel dayanağıdır ve kadınlar ülkesinin var olma gerekçesinin fantastik bir öğeye dayandığını gösterir. Zamanın gelecekte bir zaman olmamasını bir kenara bıraksak bile eserin buradan bakınca bilimkurgu olarak kategorilenmesini anlamak mümkün değildir.

Peki, eser bir kadın ütopyası sayılır mı?

Kadınlar Ülkesi, ütopyaların dünyadan ayrı, kendi sınırları içinde kapalı, bir bolluk diyarı olması koşulunu karşılıyor. Peki, bu toplumun bolluk içinde yaşayan kadınlarının yeniden çift cinsiyetli bir toplum olmaya dair arzuları varsa yani bu bolluk ülkesinde özlem duyulan bir şeyler varsa nasıl buranın bir ütopya diyarı olduğundan bahsedebilir? Kadınların eksiliklik hissettiği bu çift cinsiyet, yani bir ayağıyla tam olmayan toplum, bir ütopya olabilir mi? Eğer Kadınlar Ülkesi’nin kadınları müreffeh durumlarından memnun olsaydı ve bu bir üst uygarlık olarak sunulsaydı evet bir ütopya denebilirdi ama maddi varsıllığın yanında altı çizilen bu noktayı göz önüne alınca Kadınlar Ülkesi’nin bir ütopya sayılamayacağı görüşündeyim.

Bunun yanında bir kadın ütopyası olarak sunulan roman, üç erkek kahramanın Kadınlar Ülkesi’ni keşif macerasını konu alır. Kadınlar Ülkesi’ni ziyaret eden bu üç kafadarın hikayelerini yine onların yaşadıkları üstünden anlatan roman nasıl kadın ütopyası kabul edilir?

Kitabın barındırdığı analık üstünden kadın kutsiyeti ve doğurmanın yüceleştirilmesi üstünden yürütülen kadınlık tartışmalarının da günümüzden bakıldığında eksik ve hatta hatalı olduğu söylenebilir. Kaldı ki roman Kadınlar Ülkesi’ni ziyaret eden üç erkeğin bakışından sunulan gerçek dünyadaki kadın algısını da kadınların nazik, narin ve naif varlıklar olduğu yönünde aktarır. Kadınlar Ülkesi’ndeki bütün işleri yapmaya yetkin ve güçlü kadınları nasıl kadın olabilir diye sorgularlar yer yer. Roman kahramanları, romanın yazıldığı yıllarda çalışan kadınların, ev işlerini yapan, tarla işlerine bakan fiziksel olarak güçlü kadınların, kadın olmadığı algısıyla kadınları kendi içinde ayırırken, bakışındaki algının yanlışlığını da göstermektedir. Gerçek dünya olarak sunulan üç erkeğin yaşadığı ülkede kadınların bir kısmı kadın bile değildir, peki bu kadınlar nedir? Romanın yazıldığı yıllar düşünüldüğünde bu algının “doğal!” olduğu söylenebilir. Peki bir romanda bunlar sunulurken, bu bir kadın ütopyası olabilir mi? Günümüz gelişme ve tartışmalarından bakınca buna evet demek mümkün görünmüyor.

Yazımı bir süredir zihnimi meşgul eden bir soruyla bitirmek istiyorum: Charlotte Perkins Gilman gibi öncü, ütopya özlemli ve umutlu bir kuşaktan Margarette Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü gibi distopik bir roman evrenine nasıl ışınlandık? Umuttan umutsuzluğa geçmek gibi bir lüksümüz olmadığı halde neden artık distopyalar okuru cezbediyor? Kitap bu ve benzeri sorulara davetiye çıkardığı için güzel. Belki sırf bu sorular ve diğerleri için bile okunmaya değer. Sevda Deniz Karali tarafından dilimize kazandırılan ve İthaki Yayınları’ndan yayımlanmış kitap umarım okurunda da pek çok soru doğurur.

Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

*Alıntı: Charlotte Perkins Gilman, Kadınlar Ülkesi, Çeviren: Sevda Deniz Karali, İthaki Yayınları, 10. Baskı, İstanbul, 2018’den yapılmıştır.

Türkiye’den İran’daki halk isyanına şarkılı destek: ¨Beraye Azadi¨

0

Mahsa Amini’nin dövülerek öldürülmesiyle başlayan isyan, İran’ın çok sayıda kentine yayılmıştı. İranlı müzisyen Shervin Hajipoor’un yazdığı Baraye Azadi şarkısı isyanın marşı haline geldi ve dünyanın çeşitli yerlerindeki müzisyenler bu şarkıyı seslendirerek destek mesajları veriyorlar. 

Çalışmalarını İzmir’de sürdüren müzik grupları Ahura ve Praksis de İran’daki halk isyanını konu alan bu şarkıyı yeniden düzenleyerek kaydetti ve video-klip ile birlikte yayınladı. 

Kürtçe ve Türkçe sözlerle kaydedilen şarkı ile ilgili üç dilde açıklama yayınlayan müzik grupları, İran’da kadınların öncülüğünde başlayan isyana Türkiye’den müzikli bir selam verdiklerini ifade etti. 

Grupların açıklaması şöyle:

İran’lı şair Füruğ Ferruhzad, “Ben gecenin sonundan söz ediyorum” derken belki de bu günleri kastediyordu. Kadınların çaktığı kıvılcımla halk güçleri, onca yılın öfkesi ve özgürlük isteğiyle sokakları boyamaya devam ediyor. Oradan taşan heyecan tüm dünyayı sarıyor.

İran halkının coşkusuna bir omuz da Ahura ve Praksis’ten: Beraye Azadi (Özgürlük için)

Video çekim ve kurguyu FimxDC’nin üstlendiği şarkıyı, özgürlük mücadelesi uğrunda yaşamını yitirenlere saygı, dünyanın her tarafında özgür dünya için eyleme devam edenlere umutla söylüyoruz.

Ji helbestvanê îranî Furûx Ferrûhzad, “min di got qey ez bahsa dawiya şevê dikim, lê dibe ku qesta min ev roj bûn. Rivînên ku jinan geş kirin, bi qeweta gel, hêrsa ew qas salan û daxwaza azadiyê der û dorê bi rengên azadiyê boyax dikin û ew kelecan li temamê dinyayê jî belav dibe. Bila piştgirîyek ji Ahûra û Praksis jî were,

Em bi hêvî û rêzdarîyê vê stranê ji bo wan kesên di tekoşîna azadiyê de jiyana xwe ji dest dane dibêjin FilmxDC Ev dîmen û avakariya wê girtiye serxwe.

وقتی فروغ فرخزاد شاعر ایرانی گفت: «من از نهایت شب حرف میزنم» شاید منظورش همین روزها بوده است.  با جرقه زنان، نیروهای مردمی با خشم و آزادیخواهی تمام این سالها به رنگ آمیزی خیابان ها ادامه می دهند.  هیجانی که از آنجا سرازیر می شود تمام جهان را احاطه کرده است.

 شانه به شانه به شور و شوق مردم ایران از گروه اهورا و پراکسیس: برای آزادی

 تدوین و فیلمبرداری این آهنگ   توسط فیلم اکس دی سی انجام شده است،ما این آهنگ را با احترام به کسانی که در مبارزه برای آزادی جان خود را از دست داده اند تقدیم میکنیم ، با امید به کسانی که به اقدامات خود برای جهانی آزاد در سراسر جهان ادامه می دهند، می خوانیم.

Şarkı sözleri:

Xuşkê wan dengê wan 

dibîse û mil dide serhildana wan

Ev stran jine 

ev stran jîyane 

ev stran azadî

Beraye Azadi…

İran’dan kadınlar karanlığı yırtarak 

göz kırpıyor dünyanın sokaklarına

Bu şarkı kadındır

Bu şarkı yaşamdır

Bu şarkı özgürlük

Beraye Azadi…

Şarkı dinleme bağlantısı: 

Praksis sayfasında: https://youtu.be/dIq2af8nI_Q

Ahura sayfasında: https://youtu.be/yV7D_yJDcRY

WWF’den Söke’de Onarıcı Tarım buluşması

WWF(Doğal Hayatı Koruma Vakfı), Dünya Toprak Günü’nü paydaşlarıyla birlikte kutladı. Aydın Söke’de gerçekleştirilen ‘Onarıcı Tarım’ buluşmasında yöre çiftçileri ile biraraya gelindi. 2019’da başlayan uygulamaların sonuçlarının sunulduğu, onarıcı tarım atölyeleriyle katılımcıların bilgilendirildiği ve sağlıklı topraklar ve sürdürülebilirlik için umut verici bir köşe taşı olarak yürütülen çalışmalar arasında yerini aldı.

Arzu Balkov, Başak Egesel, Erdem Aykas’ın sunumları ardından, atölyelerde yaşayan bir organizma olarak toprağın korunması, suyun verimli kullanılması ve güvenli gıda için yapılabilecekler anlatıldı.

5 Aralık Dünya Toprak Günü’nde düzenlenen etkinlikte, WWF-Türkiye uzmanları yöre çiftçilerini bilgilendirici atölye çalışmaları düzenlendi. Onarıcı tarımı tema edinen atölye çalışmalarında entegre zararlı yönetimi, toprak analizi cihaz uygulaması, yağış simülasyonu ve örtü bitkisinin faydaları, onarıcı tarım ekipmanları, kompost ve toprak besin ağı, yüksek derecede zararlı pestisitler ve etkileri Büyük Menderes Coğrafi Bilgi Sistemleri (GIS) Paneli konuları ele alındı.

Zeybek gösterileri ve Duble Salih konseriyle devam eden etkinlik, sağlıklı topraklar, güvenli gıda ve eko sistemimiz için atılan adımların önemini bir kere daha gösterdi.

Dünya Toprak Günümüz kutlu olsun.

Salt Beyoğlu | Söyleşi: 90’lar Maratonu

Salt, 1990’lar Türkiyesi’ni sahne ve performans kavramları üzerinden irdeleyen Sahnede 90’lar sergisi kapsamında bir söyleşi dizisi gerçekleştiriyor. 10 Aralık Cumartesi günü Açık Sinema’da peş peşe düzenlenecek üç söyleşide, söz konusu on yılda disiplinlerarası üretim ve yatay ilişkilere öncelik veren Seretonin sergileri, Assos Gösteri Sanatları Festivali ve Disiplinlerarası Genç Sanatçılar Derneği’nin (DAGS) yürütücülüğündeki Performans Günleri‘ne odaklanılacak. Bu etkinlikleri organize eden ekip üyeleri ve katılımcı sanatçılar, dönemin sanat ortamında yeni ve deneysel üretimler ile müşterek çalışma biçimlerine verilen önemi değerlendirecek.

PROGRAM

14.00-15.30: “İki Doz Seretonin”

Seretonin serüveni 1989’da başladı. Üç yıl arayla iki defa düzenlenen etkinliklerin elebaşları Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık mezunu genç sanatçılar Arhan Kayar ve Cana Dölay ile aynı okulun Fotoğraf Ana Sanat Dalı mezunu Çağatay Karaçizmeli’ydi. Günün ilk oturumunda, Salt’tan Amira Akbıyıkoğlu moderatörlüğünde bir araya gelecek bu çekirdek ekip, Seretonin‘lere özgün ve delişmen bir nitelik kazandıran anlayıştan söz edecek. Katılımcı sanatçılardan Tan Oral Feshane’deki Seretonin I, Aydın Teker ise Yedikule Gazhanesi’ndeki Seretonin II‘ye ilişkin deneyimlerini paylaşacak.

15.45-17.15: “Duyarlı, Spontane ve Tehlikeli”

Hüseyin Katırcıoğlu (1953-1999) 1991’de, Şule Ateş ve Zişan Uğurlu ile beraber kültürlerarası diyaloğa dayalı bir tiyatro yapma şiarıyla Ya Da Tiyatro’yu kurdu. Genel sanat yönetmenliğini üstlendiği Assos Gösteri Sanatları Festivali, 90’ların ikinci yarısında Çanakkale’ye bağlı Behramkale köyünü ve Assos antik kentini bir sahneye dönüştürdü.

Maratonun Ayşe Draz moderatörlüğünde gerçekleştirilecek ikinci oturumunda, Katırcıoğlu’na bu macerada eşlik etmiş olan yol arkadaşları bilgi ve deneyimlerini aktaracak. Festivalin dekor ve kostüm tasarımlarına imza atan Çağla Ormanlar ile Selçuk Gürışık, mimar ve hikâye anlatıcısı Asiye Cengiz, sanatçı ve akademisyen Zeynep Günsür Yüceil, Ya Da Tiyatro’dan Şule Ateş imece usulü üretime dayalı festival bağlamında mekâna özgü çalışma biçimlerini ve yerel halkla kurulan ilişkileri değerlendirerek yeni tartışmalar açacak.

17.15-17.30: “Sahnede Alper Maral”

Üçüncü oturum öncesinde Performans Günleri katılımcılarından Alper Maral, 90’ların kolektif ruhuna ithafen bir performans sunacak.

17.30-19.00: “Performans yapmak ya da yapmamak: İşte bütün mesele bu!”

1995’teki Genç Etkinlik 1 sergisinde yolları kesişen genç ve heyecanlı bir ekibin girişimi olan Disiplinlerarası Genç Sanatçılar (DAGS), ilki 1996’da AKM’de, ikincisi ise Darphane-i mire binalarında düzenlenen Performans Günleri‘nin mimarlarıydı. Bu deneyimler üzerinden 90’larda performansın sunduğu imkânlara duyulan ilgi nasıl yorumlanabilir; bugünden bakıldığında neler söylenebilir?

Ayşe Draz moderatörlüğündeki son oturumda, DAGS kurucu ekibinden Ali Can Yaraş, Nadi Güler, Didem Dayı ve Genco Gülan ile derneğin ikinci döneminde görev alan İnsel İnal, performansın özündeki sürekli deneyimi göze alma durumu üzerine söyleşecek. Performans Günleri‘nin 90’lar sanat ortamına katkıları ele alınıp kırılma noktaları tartışmaya açılacak.

Söyleşileri, 19.00-21.30 saatlerinde Salt Beyoğlu Mutfak alanında rambomozart ve Age Reform’un sahne alacağı DJ performansları izleyecek. 90’lar Maratonu söyleşileri ve Türk Tuborg A.Ş. katkılarıyla düzenlenen DJ performansları herkesin katılımına açık ve ücretsizdir.

Seretonin, Assos Gösteri Sanatları Festivali ve Performans Günleri etkinliklerinin hikâyelerini arşiv malzemeleri aracılığıyla yeniden gündeme getiren Sahnede 90’lar sergisi 12 Şubat 2023’e kadar Salt Beyoğlu ve Salt Galata’da görülebilir.

Mert Öztekin, 2000’lerin ortasında Açık Radyo teknik ekibine katıldı. Rambomozart ismiyle önce radyo sonra farklı eğlence mekânlarında dj’lik yapmaya başladı. Tek başına yaptığı ev müzikleri ile miksleri düzensiz aralıklarla paylaşıyor. Kuruluşlarından itibaren Ha Za Vu Zu ve Haylayf Ş. Üçgeni gruplarının üyesidir.

Berk Çakmakçı, 2010’da Age Reform ismiyle müzik yapmaya başladı. İki albüm, birçok EP yayınladı; lokal ve global plak şirketleri ile kolektiflerin derlemelerine şarkı verdi. Tiyatro oyunları ve performanslar için müzik ve ses yaptı. Eklektik setleri ile bilinen Çakmakçı, kurucularından olduğu İstanbul merkezli Studio Pul‘da sanat yönetmeni ve tasarımcı olarak üretimlerine devam ediyor.

Sahnede 90’lar, Salt’ın üyesi olduğu Avrupa müzeler konfederasyonu L’Internationale‘nin Our Many Europes [Avrupalarımız] programı kapsamında gerçekleştirilmektedir.