Ana Sayfa Blog Sayfa 160

Dans dünyasında bir ilk: “SOLO” Çağdaş Dans Festivali

Ankara’da kültür sanata dair çalışmalarıyla ön plana çıkan kurumu Cermodern, bu kez dans dünyası için yeni bir festivali kültür sanat severlere sundu. Bireysel çağdaş dans kategorisine özgün yeni bir etkinlik olan SOLO Çağdaş Dans Festivali, 29-30 Haziran ve 1 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirildi.

Tek dişilik dans disiplinlerini bir araya getiren SOLO Çağdaş Dans Festivali, 19-30 Haziran ve 1 Temmuz tarihlerinde, sanatın birçok alanıyla doğrudan ilişki kuran ve Ankara’da kültür sanat mekânı dendiğinde akla gelen ilk yer olan Cermodern’de düzenlendi. İlk kez bu yıl düzenlenen SOLO Çağdaş Dans Festivali, 13 Türk ve ABD, Fransa, Meksika, İtalya, Almanya, Ukrayna, İsrail, Lübnan, Avustralya, Belçika, Avusturya, İspanya ve İsviçre’li olan 13 uluslararası; toplamda 26 dansçıyı bir arata getirdi.

29 Haziran – 1 Temmuz tarihlerinde toplamda 3 gün boyunca sanatseverlerin karşısında olan festivalin programı dopdoluydu. 3 gün boyuna her akşam 26 ulusal ve uluslararası dansçı, farklı bir ad verdikleri bireysel yani solo dans performanslarını sergilediler. Performanslar, Cermodern’in büyülü açık hava sahnesinde seyircilerle buluştu. Ayrıca SOLO Çağdaş Dans Festivali kapsamında Türk ve uluslararası koreograflar tarafından çağdaş dans atölyeleri düzenlenirken, usta dansçılarla söyleşiler, konserler ve DJ performansları da düzenlendi.

Cermodern Sanat Programları Direktörü Zihni Tümer, üstlendikleri sorumluluğun dansın marka değerine katkıda bulunmak olduğunu ifade ediyor. Tümer bu festivalin, ‘solo’ adıyla ön plana çıkmasını şu şekilde anlatıyor: “Çağdaş dans disiplini içerisinde, çağdaş sanata en yakışan ve ‘kendi pratikleri açısından’ klasik disiplinler içerisinde en öncü ve en avangart olan ‘Solo’ dans kategorisi, bizleri bu etkinlik yapabilmeye itti.“
Ankara’nın çok köklü bir çağdaş dans geçmişine sahip oluğunu belirten Zihni Tümer: “Kurumlar, üniversiteler ve enstitüler bazında bakarsak, ciddi anlamda Türkiye’de dansın köklenmesine ev sahipliği yapmış bir kenttir Ankara. Bu festivali kendi içinde önemli kılan bir diğer şey ise, Ankara’da dansın hali hazırını yani şu anki konumunu belirleyerek, bu etkinliğin Cermodern bünyesinde ve kurumların da desteğiyle ilelebet sürmesinin önemi.” dedi.

Festivale Kıbrıs’tan katılan ve “Between the Two Love” adlı dans performansıyla övgü toplayan dansçı Mustafa Özçelik, dansın küçüklüğünden bu yana hayatında olduğunu ve içten gelen bir şey olduğunu belirtiyor. Solo dansın önemi için ise Özçelik: “Solo dansı önemli kılan şey, bireysel bir şekilde kendimizi daha iyi ifade etmemizi sağlaması. Her bir dansçının içinden geldiğini göstermesi ‘solo’ ile sağlanıyor ve bu bence çok önemli.” diyerek belirtiyor.

SOLO Çağdaş Dans Festivali için iyi ki bir girişimin olduğunu belirten Özçelik:” Ben kendimi gösterme ve ifade edebilme şansı buldum. Hele ki Türkiye’de böyle bir olanağın sağlanması çok önemli. Birbirinden farklı gösterilerin bir arada olması, herkesin kendi stilini ve bedenini konuşturması çok güzel bir şey.” dedi.

İdam erkeklik sorununu bitirir mi?

0

Diyelim idam geldi. Bu caniler, bu çocuk katilleri idam edildi. Peki, sorunlar çözülmüş olacak mı? Toplumun gazı alınacak içi soğuyacak ama o devasa erkeklik sorunu, kadınların, çocukların, hayvanların üstünden o erkek tahakkümü bitecek mi?

İdam, ilkelliğe geri dönüştür. İdam, “Sallandıracaksın bak birkaçını Taksim’de, o zaman bir daha yapıyorlar” mı kolaycılığıdır. İdam, kendi gibi düşünmeyene yaşamayana yaşam hakkı vermek istemeyenin eline güçlü bir silah vermektir. Devlete cinayet hakkı tanımaktır. İdam çözüm değildir, önlem ise hiç değildir. Şiddet, kan, intikam, kısasa kısas. Eril iktidarın, erkeklik kavramının yansımalarıdır hep bunlar.

İdam, hadım gibi şiddete dayalı şiddete şiddetle karşılık verecek cezalar çözüm veya önlem midir ? Önce bunu iyice düşünmek gerekiyor. Öncelikle sorgulanması gereken erkeklik kavramı; toplumda erkeğe verilen diğer bedenleri üzerinde kullanım denetim hakkı, inisiyatifi mi. Cinsel istismar, taciz, tecavüz erkekliğin tahakküm etme içgüdüsünün veya bilinçli tercihinin bir parçası ve sonucudur.

Çocuk cinayetleri, kadın cinayetleri, taciz, tecavüz ve hayvan cinayetlerine verilen tepkiler bile erkeklik sorununun toplumda ne derece yer ettiğinin bir göstergesi değil mi? Her cümlesini amk ifadesiyle bitirenler, cani katillere de tecavüz edilmesi gerektiğini savunanlar, bir cinsel istismar suçuna tepki gösterirken bunu bir cinsel eylemle ilişkilendirmeden tepki gösteremeyenler de bu sorunun bir parçası, muhtemel gelecekteki olası faillerinden biri değil midir?

Et Atlası raporu ve et-süt endüstrisinin korkulu rüyası et ve süt alternatifi ürünler (vegan sosis, vegan yumurta, vegan burger vs)

0

Günümüzde artık her bilgiye anında erişebilme rahatlığına sahip olmamız ile birlikte hayvansal ürünlerin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri sır olmaktan çıktı. Öte yandan Heinrich Böll Stiftung Derneği tarafından hazırlanan Et Atlası dünyadaki endüstriyel et tüketiminin çevre ve toplum üzerindeki etkilerini veriler ve grafiklerle en objektif biçimde anlatıyor. Et Atlası’nda basit bir şekilde anlaşılması açısından 1 kg domates üretmek için 184 lt, 1 kilo havuç üretmek için 133 litre suya ihtiyaç duyulurken 1 kilo et üretmek için ise 15.455 litre civarı suya ihtiyaç duyulduğu örneğini veriliyor. Amacı insanların yediklerini sorgulamaktan ziyade endüstriyel et tüketiminin sağlığımızı ve ekolojiyi nasıl etkilediğine dikkati çekmek olan raporda et ve süt üretiminin, küresel ısınma,ormansızlık ve dünya açlık sorunu gibi durumlara sebep olduğu ifade edilirken bu şekilde üretime devam edilmesinin önümüzdeki yıllarda zaten tehlike altında olan kaynaklarımız üzerinde yıkıcı etkisi olabileceği belirtiliyor.

Bununla birlikte bu durumun farkında olan fakat günümüz şartlarına göre doğaya ve hayvanlara verilen zararı en aza indirirken insanlara alıştıkları damak tadını sunmaya devam etmeyi amaçlayan gıda markaları bitki temelli et ve süt ürünleri ile marketlerde yerlerini almaya başladı. Et ve süt endüstrisinin kendilerine rakip olarak gördükleri ve insanların hayvansal ürünlere tercih etmeye başladıkları, benim de Haziran ayında katıldığım, New York’ta gerçekleştirilen NYC VegFest’te deneme fırsatı bulduğum bazı ürünleri siz değerli okuyucularımızla paylaşmak istiyorum…

Beyond Meat

Ethan Brown tarafından 2009’da kurulan ve 2013 yılında ürünlerinden denedikten sonra Beyond Meat ve gerçek tavuk eti arasındaki farkı söyleyemeyeceğini kendi blogunda ifade eden Microsoft’un kurucusu Bill Gates’in de yatırımcılarından biri olduğu Beyond Meat müşterilerine burger, sosis, beyaz et alternatifi ürünleri ile birlikte birçok lezzetli ve protein oranı yüksek seçenek sunuyor.

En popüler ürünü

Beyond Burger

1 adet köftesi içerisinde 20 gr protein bulunan (hayvanlardan elde edilen burger köftesi içerisinde yaklaşık 19 gr protein bulunmaktadır) Beyond burger soya, gluten, trans yağı, ya da GDO içermiyor. Beyond Burger’ı etten yapılan köftelerden ayırt etmek neredeyse imkansız!

Lightlife

Bu aralar tüm dünyada adından söz ettiren Lightlife’ın hikayesi aslında 1979’a dayanıyor. Lightlife’ın en çok satılan vegan ürünlerinden biri olan Smartdog ile normal sosis arasındaki farkı söyleyebilmek çok zor. Pratik ve eğlenceli vegan yiyeceklerden biri. Lighlife’ın hazır dondurulmuş yemeklerden kahvaltılık ürünlere kadar zengin ürün seçenekleri mevcut

En popüler ürünü

Smart Dog (sosis) Bir adet sosiste 7 gr soya proteini bulunan Smart Dog sosisli sandviç sevenlere alıştıkları lezzeti sunmaya devam ediyor.

Tofurky

1980’den bu yana hizmet veren ve bir aile şirketi olan Tofurky insanların, hayvanların ve doğamızın kâr etmekten çok daha önemli olduğunu belirtiyor. Vegan sandviçleri ve sebze rostosu gibi birbirinden harika ürünleri bulunan Tokurky veggie burgerlardan sosise ve beyaz et alternatiflerine değişik seçenekleri ile damak tadından vazgeçemeyenlerin seçim yapmasını zorlaştırıyor.

En popüler ürünü

Tokurky Roast (Hindisiz Rosto) Buğday ve tofunun harmanlanması ile ortaya çıkan ve hindi eti tadı (!) ve dokusuna çok benzeyen ve içi baharatlı pilav ile doldurulmuş olan ürünü özellikle Amerika’da özel günlerde hindi yerine yemeyi tercih ediyorlar. Ürün GDO içermiyor.

So Delicious

Dondurma severlerin en yakın arkadaşı olan So Delicious neredeyse 30 yıldır süt içermeyen gıdalar üretiyor. Kaju, hindistan cevizi,soya ya da badem sütlü dondurma seçenekleri ile hizmet veren marka bunun dışında rendelenmiş peynir seçenekleri, süt ve yoğurt alternatifleri de oldukça ilgi gören gıda firmaları arasında.

En popüler ürünü

Creamy Cashew Kaju fıstığı sütünden ve organik şeker kamışı şurubundan elde edilen, vanilya dokunuşları ve deniz tuzu ile taçlandırılmış, deneyenlerin 4.9 yıldız verdiği, %100 müşteri memnuniyeti sağlayan bu çok özel dondurma inek sütü, GDO ve trans yağı içermiyor.

Field Roast

1998’de Seattle’da şef David Lee tarafından yaratılan ve tahıllardan vejetaryen et üreten Field Roast Seatte’daki üretim fabrikalarını halka açarak nasıl üretim yaptıklarını gösterecek kadar şeffaf bir marka. Yetkililer tur için müşterilerin iletişime geçip randevu almalarının yeterli olduğunu belirtiyorlar.

En popüler ürünü

Tomato Cayenne Chao Slices  (Domatesli ve biberli peynir dilimleri) Hindistan cevizi ve tofunun çeşitli çeşniler ve kırmızı biber karışımından meydana gelen bu inanılmaz lezzetli peynir tost ve sandviç sevenlerin en yakın arkadaşı…

Gardein

Işte aslında hayvansal ürünler olmaksızın alışılan lezzetleri tatmaya devam edebileceğinin kanıtı olan bir başka marka. Gardein etsiz köfteleri ve tavuksuz beyaz et alternatifleri ile yemek yemekten zevk alan herkesin tercihi.

En Popüler ürünü

Beefless Ground (etsiz kıyma) Gluten içermeyen ve bildiğimiz kıymada %87 daha az yağlı olan bitkisel kıyma bir paketinde 18 gr protein içeriyor. Ürünü kıyma kullanılan aklınıza gelebilecek her yemekte kullanmak mümkün.

Morningstar Farms

Doğal içerikli, sebze proteinli ürünleri ile beğeni kazanan Morningstar Farms aklınıza gelen yeni bir fikri onlarla paylaşmanızı isteyecek kadar yeniliğe açık bir marka. Morningstar Farm’ın Meat Lovers (et severlerin)  Vegan Burger ve içeriği tam 10 adet sebzeden oluşan Veggie Lovers Vegan Burger olmak üzere iki çeşidi var.

En popüler ürünü

Bufallo wings Acılı tavuk eti alternatifi olan bu ürün 12 gram protein içeriyor. Şaşırtıcı bir şekilde bu ürünü tavuk etinden elde edilen nugget ürününden ayırt etmek çok zor.

Follow your heart

1970’de 4 arkadaşın kalplerinin sesini dinleyerek Los Angeles şehrinde kurdukları bitki temelli et alternatifleri üreten şirket… Şu an Bob Goldberg ve Paul Lewin tarafından yönetilen şirketin en popüler ürünlerinden birisi şüphesiz bitki özlü vegan yumurta (inanılmaz öyle değil mi?) Bunun dışında vegan peynir çeşitleri ve sosları da vazgeçemeyeceğiniz lezzetler arasında.

En popüler ürünü

Vegan Egg (vegan yumurta) Yumurta ile yapılan her türlü yemek (omlet dahil) organik soya sütünden elde edilen bu yumurta alternatifi ürün ile yapılabiliyor. Bu bitki özlü yumurta içinde (1 adet) 3 gr protein bulunuyor. Vegan Egg’in yumurtadan en büyük farkı tavuktan çıkıyor (!) olmaması.

Vegenaise  İçinde yumurta bulunmayan ve GDO içermeyen bu inanılmaz bir tat. Diğer mayonezler ile kıyasla çok daha lezzetli ve sağlıklı olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Boca Burger

1979’da Boca Raton, Florida’da kurulan Boca Food şirketinin o yıllarda Sun Burger olarak başlayan etsiz burgerları günümüzde Boca Burger adını aldı. Boca Burger’ın sebzelerden oluşturulan baharatlı burger köfteleri özellikle mangal yapmaktan zevk alanlar için ideal.

En popüler ürünü

Boca Burger Bir adet köftesinde 14 gr protein bulunan, fasulye, kinoa ve kavrulmuş sebzelerden üretilen sağlıklı ve çok lezzetli bir et alternatifi…

Daiya

30 yıl bitkisel beslenme tarzını benimsemiş iki arkadaş Andre ve Greg tarafından tutku ve sevgi ile kurulan Daiya içinde inek sütü bulunmayan birbirinden güzel peynir çeşitleri ve sosları ile sadece herkesin herkesin favorisi.

En popüler ürünü

Supreme Pizza (hayvansal ürün ve gluten içermeyen pizza) Yazının başında bahsettiğim Beyond Meat’in etsiz sosisi, mozerella peyniri, soğan ve rengarenk biberlerle süslü olan vegan pizza, pizzanın en sağlık ve lezzet ile buluşmuş hali…

Kaynak: 1, 2, 3

Eğitimde varlığı bilinen ama yok sayılan bir konu: Flört şiddeti

0

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, 2017 yılı Ekim ayında, Sabancı Vakfı Hibe Programı desteği ile başladığı Ne Var Ne Yok?! Eğitici Eğitimi Projesi kapanış toplantısını geçen hafta düzenledi. Projeye katılan psikolojik danışmanların paylaşımlarına ve “Eğitimde Flört Şiddeti: Sorunlar ve Çözüm Önerileri Araştırması”nın sonuçlarına yer verilen toplantının sonunda, “Gençlerle Güvenli İlişkiler Üzerine Çalışmak: Eğitimciler ve Danışmanlar için Uygulama El Kitabı” genişletilmiş ve güncellenmiş baskısıyla katılımcılara tanıtıldı.

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği (CŞMD), 2 yıl önce gençlik alanında çarpıcı bir konu olan flört şiddetini ele alarak Ne Var Ne Yok?! Projesi’ni hazırlamış ve lise gençleriyle buluşturmuştu. Proje, pilot uygulamanın ardından bu yıl eğitici eğitimi ile okul psikolojik danışmanlarına aktarılarak, sürdürülebilir bir program olma yolunda ilk önemli adımını attı.

Sabancı Vakfı Hibe Programı desteği ile yürütülen Ne Var Ne Yok?! Eğitici Eğitimi Projesi; toplumsal cinsiyet kalıplarına ya da ayrımcılığa dayanan, dijital yolla da gerçekleştirilen, sosyal ya da duygusal ilişkilerde yaşanan zarar verici davranışları ve bu davranışların gençler üzerindeki olumsuz etkilerini önlemek amacıyla danışmanlara bilgi ve materyal sunuyor.

17 lisede 5 bin 518 gence ulaştık

Aralık ayında 6 gün süren; Gençlerle Çalışma İlkeleri, Toplumsal Algı ve Dili Dönüştürmek, Toplumsal Cinsiyet ve Toplumsal Cinsiyet Temelli Şiddet, Akran Şiddeti, Dijital Şiddet, Flört Şiddeti, Şiddet Döngüsü ve Şiddet İçeren Bir İlişkiyi Sonlandırmak, Güvenli ve Sağlıklı İlişkilerin Özellikleri, Şiddeti Fark Etme ve Şiddete Müdahale Etme, Şiddete Maruz Bırakılan Gençlere Destek ve Danışmanlık, Şiddet Uygulayan Gençlerle Çalışmak, Akran Şiddetinin Hukuki Boyutları, Akran Şiddetine Koruyucu-Önleyici Yaklaşım, Sınıflarda Yapılacak Uygulama Örnekleri başlıklarını içeren eğitici eğitimine katılan danışmanlar; Şubat ayından itibaren kendi okullarında gençlerle uygulamalar yürütmeye başladılar. Sabancı Vakfı Hibe programı desteğiyle yürütülen proje kapsamında, İstanbul’da görev yapan 20 lise okul psikolojik danışmanı, katıldıkları 6 günlük eğitici eğitiminin ardından 4 ay boyunca, 17 farklı lisede, 500’ün üzerinde sınıf çalışması yaparak 5 bin 518 gence ulaştı.

Proje Eğitimcisi ve Danışmanı Efsun Sertoğlu, projeyi “Eğitici eğitimine; denizcilik lisesi, meslek lisesi, kız lisesi, erkek lisesi, güzel sanatlar lisesi gibi pek çok farklı okuldan psikolojik danışmanlar katıldı. Bu çeşitlilik bizim için çok öğreticiydi, çünkü her okulun dinamiği birbirinden oldukça farklıydı. Danışmanlar, kendi okullarında gençlerle çalışmalar yürütmeye başladığında süreci gözlemlemek ve danışmanlara geri bildirim vermek için okulları ziyaret ettik. Proje ekibi olarak aylarca ve titizlikle üzerinde çalıştığımız uygulamaların gençlerle buluştuğunu görmek ve kamu okullarında şiddeti önleyici çalışmalar yürütülmesine vesile olmak bizim için heyecan ve gurur​ verici bir deneyimdi” sözleriyle anlatıyor.

CŞMD soruyor: Örgün eğitimde flört şiddeti neden yok sayılıyor?

Derneğin bu proje ile birlikte sormak ve gündeme getirmek istediği konulardan biri; örgün  eğitim sisteminin neden yakın ilişkilerde yaşanan şiddeti yok saydığı ya da okul dışı bir mesele olarak gördüğü. Proje ekibi, gençler arası yakın ilişkilerde yaşanan şiddet davranışlarının ancak seviyesi arttığında, bireysel danışmanlık vermesi üzere psikolojik danışmanlara ulaştığını belirtiyor. Oysa şiddet ortaya çıkmadan önce uygulanacak bu gibi koruyucu-önleyici  çalışmalar aracılığı ile hem okul içinde hem de gençler arasında güvenli ilişkilere dair bir farkındalık yaratılabileceği düşünülüyor. Dernek; kapsayıcı, kapsamlı ve sürekliliği olan çalışmaların sadece özel okullarla sınırlı kalmaması gerektiğini; kamu okullarındaki gençlerin de cinsel ve ruhsal sağlık alanında desteklenme hakkına sahip olduğunu hatırlatıyor.

Proje Koordinatörü Nurgül Öztürk, bu konu hakkına şöyle diyor: “Gençlik alanında cinsiyet eşitliği, toplumsal cinsiyet rolleri ve insan hakları konularını ele alan, eğlenceli, etkileşimli ve gençlerin katılımını gözeten uygulama örneklerine ulaşmak mümkün. Fakat söz konusu duygusal ilişkiler, onay kavramı, kişisel sınırlar ve güvenli ilişkiler olduğunda; gençler bu konulardan muafmış gibi bir algı var. Flört kavramı, duygusal partnerlik, sevgililik sadece yetişkin dünyasına ait olgular olarak görüldükçe, gençleri güvenli ilişkiler konusunda desteklemekte yetersiz kalıyoruz. Dünyadaki örneklere baktığınızda gençlerle bu konuların çalışılması için en uygun ortamın örgün eğitim sistemi olarak belirlendiğini ve koruyucu-önleyici çalışmaların düzenli olarak müfredat kapsamında uygulandığını görüyorsunuz. Dolayısıyla önce bu konuların eğitim ortamlarının da meselesi olduğunu fark etmek, ardından da eğitimciler olarak bu kavramları gençlerden önce kendimizle çalışmak gerekiyor.”

Proje ekibi; önleyici çalışmaların yok denecek kadar sınırlı olduğu ve şiddet üzerine ancak yaşandıktan sonra konuşulabildiği bir eğitim sistemi içerisinde, geliştirdikleri bu koruyucu ve güçlendirici içeriklerin alanda büyük bir ihtiyaca cevap vereceğini belirtiyor. Ekibin altını çizdiği bir diğer önemli konu ise, duygusal ilişkilerdeki sınır ihlalleri ve şiddet davranışlarına yönelik bu içeriklerin; cinsiyet ikiliği değil, cinsiyet çeşitliliği perspektifiyle, feminist/queer bir pedagojik yaklaşımla hazırlanmış olması.

Toplumsal cinsiyet hakkında fikir üretmek gençlere iyi geliyor

Nurgül, “Eğitim sisteminin genelinde ya da var olan materyallerin büyük bölümünde yöntemsel olarak gençlerin katılımı değil öğreten-öğrenen hiyerarşisi karşımıza çıkıyor. Duygusal ilişkiler, dijital güvenlik, cinsel davranışlar; okul psikolojik danışmanlarının öğreten konumunda olmaktan kaygı duyduğu, zaman zaman gençler karşısında çaresiz hissettiği ve tabii ki kültürel ve sosyal yapının hassaslaştırdığı konular. Haliyle eğitimcilerin bu alanda en çok ihtiyaç duydukları destek yapılandırılmış içerikler, bilgi ve materyal oluyor. Projenin bir diğer amacı da eğitimcilere ihtiyaçları olan bilgi ve materyali sunarak gençlerle çalışmaları için onları cesaretlendirmekti” diyor.

Efsun’un değerlendirmesi ise şöyle: “Sınıf gözlemlerinde gördük ki; gençler kendi hayatlarını doğrudan ilgilendiren toplumsal cinsiyet, ayrımcılık, sosyal ve duygusal ilişkilerde kişisel sınırlar, onay kavramı, güvenli ilişkiler, akranlar arası şiddet, flört şiddeti gibi konuları konuşmaya oldukça açıklar ve buna çokça ihtiyaç duyuyorlar. Bir eğitimci/kolaylaştırıcı rehberliğinde interaktif çalışmalar yapmak, bu konular üzerine düşünmek ve fikir üretmek kadar, birbirlerinin görüşlerini duymak da onlara iyi geldi. Gençlerden, ‘Bu konuları kendi aramızda topluca hiç konuşmamıştık, çok iyi oldu’ paylaşımını sıkça duyduk.”

Eğitimciler için uygulama kitabı güncellendi

Geçen yaz yayımlanan “Gençlerle Güvenli İlişkiler Üzerine Çalışmak” adlı uygulama kitabı genişletilerek ve güncellenerek proje kapsamında ikinci kez baskıya hazırlandı. Genişletilmiş baskının içerisinde Ne Var Ne Yok?! Eğitici Eğitimi Projesi’nin uygulama süreci, projeye katılan danışmanların paylaşımları, kitabın kullanımına dair kolaylaştırıcı bilgiler,  daha etkili çalışmalar yürütmek için öneriler, grup içinde yaşanabilecek açılmalarla ilgili bilinmesi gerekenler  ve soru-cevap bölümü yer alıyor. Ayrıca kitabın sonunda bulunan uygulamalar bölümü de projeye katılan danışmanların süpervizyon toplantıları süresince paylaştığı öneriler doğrultusunda güncellendi.

Uygulama kitabı materyale ihtiyaç duyan eğitimcilerin olduğu kadar, gençlik çalışanlarının, sosyal çalışmacıların ve ruh sağlığı çalışanlarının da dikkatini çekiyor. Kitaba PDF olarak ulaşmak için derneğin web sitesini ziyaret edebilirsiniz.

“Eğitimde Flört Şiddeti: Sorunlar ve Çözüm Önerileri” araştırması

Akademisyen Ezgi Toplu Demirtaş; projeye katılan psikolojik danışmanların toplumsal cinsiyet temelli şiddet, akranlar arası şiddet, sanal şiddet ve flört şiddetine ilişkin yaşantılar, sorunlar, ihtiyaçlar ve çözüm önerileri belirlemeye yönelik bir izleme ve araştırma süreci yürüttü. Projeye katılan danışmanlarla yaptığı ihtiyaç analizi ve odak grup çalışmalarının sonuçlarını bir araya  getireceği “Eğitimde Flört Şiddeti: Sorunlar ve Çözüm Önerileri” Araştırmasına da yakında derneğin sitesinden ulaşılabilecek.

Proje ile ilgili daha detaylı bilgi için http://cinselsiddetlemucadele.org/ne-var-ne-yok-egitici-egitimi/ adresi ziyaret edilebilir, tasarımını Büşra Erinkurt’un yaptığı kitaba ulaşmak için [email protected] adresine mesleğinizi, iletişim bilgilerinizi içeren bir mail atabilirsiniz.

Klimalarınızı ayarlayın, serinlemeye çalışırken zatürre olmayın

0

Sıcak havaların kendini hissettirmesiyle birlikte klima kullanımı ve buna bağlı olarak hastalananların sayısı da artmaya başladı. Her ne kadar yazın bunaltıcı sıcakları için klimaları kurtarıcı görsek de sebep olduğu birçok hastalıkla çok ciddi bir tabloya neden olabiliyorlar. Evde, işte, arabada sıklıkla karşımıza çıkan klimalardan kaçmanın bir yolu olmasa da korunmanın mümkün olduğunu söyleyen Avrasya Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Kanan Abbaslı, klimalardan saçılan hastalıklara karşı uyarıyor.

Lejyoner hastalığı nedir?

Bakteriler nemli ortamlarda rahatlıkla üreyip çoğalabilirler. Legionella pneumophila olarak adlandırılan bakterinin neden olduğu bir akciğer enfeksiyonu olan lejyoner, halk arasında zatürre olarak bilinir. Klimaların filtre sistemlerinde kendilerine üremek için uygun ortam bulan bakteriler, klimanın yaydığı hava ile insanların solunum yollarına ulaşırlar.

Belirtileri nelerdir?

Her ne kadar zatürre olarak bilinse de Lejyoner hastalığı tipik zatürre belirtilerine benzer belirtiler vermez. Tipik zatürrenin aksine bu hastalıkta akciğer ve solunum sistemine ait şikayetler ön planda değildir. Daha çok üst solunum yolu hastalıklarına benzer bulgulara yol açan lejyoner hastalığı zamanla akciğerlerde iltihaplanmaya yol açar.  İlk iki gün içinde

  • Halsizlik,
  • Kırgınlık,
  • Kas ağrıları,
  • Şiddetli baş ağrısı ve
  • Huzursuzluk söz konusudur.

İki günlük dönemden sonra ise ateş ve ilk iki günde yoğun olmak üzere kuru öksürük görülür. Bulantı, kusma ishal, karın ağrısı gibi sindirim sistemi bulguları da olabilir. Hastaların %20’sinde sinir sistemi bulguları, konsantrasyon bozuklukları hatta koma görülebilir.

En çok bu kişilerde görülüyor

Her hastalıkta olduğu gibi lejyoner hastalığında da risk grubunda yer alan kişiler vardır. Bu kişiler;

  • Bebekler ve çocuklar,
  • Kanser tedavisi gören hastalar,
  • 50 yaş üstündeki kişiler,
  • Astım ve KOAH hastaları,
  • Organ nakli olmuş kişiler.

Ayrıca otel ve restoranlar gibi büyük havalandırmaya ihtiyaç duyulan yerlerde çalışan kişiler bu hastalığa yakalanma konusunda daha büyük risk altındadır. Ancak, özellikle yaz aylarında arabaya binen, evinde klima çalıştıran, AVM’lerde zaman geçiren pek çok kişi için de risk söz konusudur.

Tedavi için geç kalmayın

Hastalıkta kullanılan en temel tedavi yöntemi antibiyotiktir. Lejyoner hastalığının diğer akciğer enfeksiyonlarından ayrılması oldukça zordur, tanı laboratuvar testleri ile konulur. Tedavide yaklaşık 20 gün boyunca bakterilere karşı antibiyotikler kullanılır. Doğru antibiyotiğin uygun dozda kullanılması ile hastalık tedavi edilir.

Korunmak mümkün mü?

Ciddi ve önlem alınmadığında öldürücü bir hastalık olan lejyonerden korunmak için yapılması gereken bazı unsurlar vardır. Ev ve iş yerlerinin dezenfekte edilen ortamlar olması bu anlamda önemlidir. Özellikle klimanın hastalık sebebi olmaması için, bazı önlemler alarak kendimizi korumamız mümkündür. Araçlarda ve evlerdeki klimaların direkt yüze ve göğse vurmayacak şekilde ayarlanması, yoğun zaman geçirilen ev ve iş yerlerindeki klimaların filtre bakım ve temizliklerinin belirli aralıklarla yapılması bu anlamda oldukça önemlidir. Ayrıca içinde bulunan ortamın sıcaklığı için ideal oran 25 derecedir, bu anlamda oda aşırı soğutulmamalıdır.

Kötülük iyileşir mi?

Önceleri kötülüğün vücut bulmuş hali diye nitelemiştim onu çünkü bile isteye kötülük yapıyordu gözümün önünde. Kötü konuşuyor, dedikodu yapıyor, asılsız söylentiler yayıyordu. İnsanların yaşamlarında maddi ve manevi kayıpların sebebi olma ihtimali çok yüksekti ve bunun ne kadar farkındaydı merak ederdim.

Gerçekten, söylemlerimiz ve hareketlerimiz ile kime ne kadar fayda sağladığımız veya ne kadar zarar verdiğimizin ne kadar farkındayız? “Söz büyüdür” cümlesinin hakkını günlük eylemlerimizde ne kadar veriyoruz?

Ve tersi de doğrudur, yapmadıklarımız ve sustuklarımız ile de zarar verebiliriz karşımızdakine. Yani sorumluluğumuz hem yaptıklarımız hem de yapmadıklarımız hem konuştuklarımız hem de sustuklarımızdır. Bu yüzdendir kime nerde nasıl tepki verdiğimiz ve bu tepkinin şekli ve tarzının önemi.

İnsan bildiğinin en doğrusunu yapar cümlesinden hareket edersek, kötülük bir bilme hali olabilir mi veya kendini koruma hali? Kötülüğün vücut bulmuş olma halini kimsenin kabul edeceğini sanmam, insan kendini türlü türlü hallerde korumaya alabilir ve belki kötü konuşmak kötü davranmak yalan söylemek de bunun bir parçası olabilir. Konu, burada yapılanın doğru olup olup olmaması değil, kötülüğün doğruluğu olmaz elbette, burada söz konusu olan kötülüğün ardındaki sebep..

Hayatınızda “kötü” diye nitelediğiniz kişilerin, tarafsız ve önyargısız bir şekilde, neden kötü olduğunu düşündünüz mü hiç? Misal ben, yazının başında da dediğim gibi, önceleri ve uzunca bir süre, kötülüğün vücut bulmuş hali kimdir diye sorsalar “onu” gösterirdim derdim. Ta ki bir gün, bir an, kısacık bir an, onun aslında ne kadar sevilmeye aç olduğunu fark edene dek. Biliyordum çünkü O’nun o halini fark ettiğimde başka birini hatırlamıştım.

O birinin hırçınlığının, kavgacılığının sebebini de uzunca süre anlamamıştım. Kendisini çok sevmeme rağmen ilişki kurmakta çok zorlanmış, ancak takdir edilmeye, onaylanmaya ne kadar ihtiyacı olduğunu anladığım noktada başlamıştı sihir. O sevildiğini sadece sözle değil, sözün devamındaki davranışla, davranışın ve sözün sonunda yayılan enerji ile anlamak, hissetmek istiyordu… Aslına bakarsanız hepimiz gibi… Bense, nasılsa biliyordur onu ne kadar sevdiğimi diye düşündüğümden ve hırçınlığının kendimce sebeplerinden ve O’nu çokça yargıladığımdan farkında olmadan ve aslında istemeden uzak tutuyordum kendimden. Ve yine aslına bakarsanız yine çoğumuz gibi..

O kötü dediğimiz kişiler ya hiç sevilmediyse, ya sevmeyi bilmiyorsa ya yaşamaktan ödü kopuyorsa veya kendini güvensiz hissediyorsa? Ya tüm zayıflıklarını kötülük maskesi ile saklamaya çalışıyor, kibirli özgüveni ile sarıp sarmalıyorsa? Ya hala keşfedemedi ise sevmenin ve sevilmenin sonsuz gücünü ve güvenini?

Sevgimizi, en çok bize en yakın olanlardan esirgeriz nedense. “Nasılsa biliyor”’un rahatlığına kaçarız çoğu kez. Oysa en çok en yakınımızdakilerin sevgimize şefkatimize ihtiyacı vardır bizim ihtiyaç duyduğumuz gibi. Anne, baba, sevgili, eş, çocuk, dost… en son kime şefkat gösterdiniz, ki bence sevgiden çok daha fazla ihtiyaç duyuyoruz şefkatle yaklaşılmaya.

İşte kötülüğün vücut bulmuş hali olarak tanımladığım kişinin o yavru kedi tadındaki sevilme ihtiyacını fark etmemle birlikte O’na olan bakış açım da değişti… Kendiliğinden oldu her şey… Fark etmem ile birlikte şefkat duygusunun yayıldığını fark etmem gibi, ki genelde böyle olur, beklentisiz sevgiyle birlikte şefkat kendiliğinden yayılır…

İlk tanıdığımız, çok yakından tanımadığımız veya yaşamlarımıza henüz çokça sokmadığımız kişilere şart koymayız da yine en yakınımızdakilere neden koyarız o şartları? Onaylanmak bekleriz de niye onay vermekte takdir etmekte bu kadar zorlanırız? Ve neden sevgilerimiz özlemlerimiz şartların kıskacında boğulur, kalıpların altında ezilir? Ne olur serbest bıraksak o saf enerjiyi?

Sahi ne olur?

Hep sevgi diyoruz ya, sevginin bir başka hali olan şefkati de çok önemsiyorum ben. Şefkat göstermekte neden çok zorlanırız neden çoğu kez acıma ile karıştırırız?

Şefkat ancak karşılıksız, koşulsuz ve şartsız sevdiğimizde bırakıyor kendini özgürce… Aksi halde ağır aksak devam ediyor yoluna, mış gibi yapıyor… Yaşamınızda affedilmeyen, kızgınlıkla üzüntüyle hatırladığınız, kaygıya sebep veren, keşkeleri barındıran her şeyde vardır şefkatin eksikliği. Şefkat ve sevgi olmayınca da iyileşmiyor o mevzu, maalesef hep öyle yaralı kalıyor yaşamda ve hiç ihtiyacınız yokken o duyguyu veya hali taşıyorsunuz kocaman ağır ve atılamayan bir yük gibi.. Kabul, her zaman çok kolay olmuyor o sevgi ve şefkati ortaya çıkarmak… Ama zannedildiği kadar da zor değil.

Başkasının size şefkat duyması veya sizi sevmesi için değil, ki edilse dahi işlemez, her ne ise mevzu onu anlamak, olduğu hali ile kabul etmek ve şefkat göstermek için niyet edildiğinde gelir niyetin karşılığı. Artık hangi yoldan nasıl halledilecek ise nasıl anlaşılacak ise öyle gelir çünkü herkesin anladığı dil başkadır o dile göre tasarlanır yaşamdaki yollar. Bazen nazikçe bazen de sertçe yaşarız bu yüzden. O yüzden gelene, geliş şekline de kızmamak, anlamaya ve görmeye çalışmak kafi…

Niyet sihirdir. Yeter ki niyet edilsin mevzunun iyileşmesine, başlar sihir çalışmaya. Hele bir de alışkanlık ettiniz mi, kolaycacık olur o şifalı niyetler Hem ayrıca kötü dediğiniz insanlara belki sevginin şefkatin vesilesi olursunuz kim bilir? Ve kötülükten pırıl pırıl bir aydınlık çıkar ve o aydınlık ile sizler de şifalanırsınız kim bilir?

Çingenelerin Ağaç Evlenme Söylencesi

Çingeneler, misafir oldukları her kültürde azınlık konumunda kalan; yersiz, yurtsuz, zamansız, isimlerinin kökenine dair bile net bir bilgi bulunmayan, yazılı bir dilleri olmayan, pek çok çoğunluk tarafından “lanetli” olarak görülen, yeni dünyaya taban tabana zıt bir halktır.

“ne plus de puissance, plus de pays, plus d’État, plus de chef, plus d’Église, plus d’écriture… car ils ont noyés dans la mer pourtoujours”

[artık ne güç, ne vatan, ne devlet, ne şef, ne Kilise, ne de yazı dili kaldı, çünkü hepsi ebediyete kadar denizde boğuldu] (Zanko, s. 31).

Çingenelerin alışık olduğumuz biçimde bir dinleri bulunmadığı gibi, elbette pek çok söylenceleri, mitleri, inançları ve kutları vardır. Ağaç kültü, bunlar arasında kuşkusuz başı çeken unsurlardandır. Çam ağacı, kayın ağacı, üvez ağacı çeşitli yörelerde çingenelerin sembolize ettiği, atıflar yaptığı ağaçlardandır. Fakat şüphesiz, hakkında en eski, en köklü ve en çok söylencelerin süregeldiği ağaç, Tüm-Tohumlar Ağacı’dır.

Tüm-Tohumlar Ağacı, mitosa göre, yeryüzündeki bütün bitkilerin, bütün tohumların kaynağıdır. Ağacın kökleri bir yılanın ağzındadır, dalları gökyüzüne değin uzanmaktadır ve tepesinde, sonsuz şimşekler çakmaktadır. Şimşeklerin, ağaçtaki şifalı bitkileri çalıp Nivasilere(erkek su cinleri) götürdüğüne, Nivasilerin de bitkileri kadın büyücülere teslim ettiğine inanılmaktadır.

Ona bakmanın dahi insanı gençleştirdiği Tüm-Tohumlar Ağacı hakkında pek çok söylence, inanış mevcuttur. Bununla birlikte, bunlardan en çok kabul göreni, ağaç evlendirme mitosudur.

Noel gecesi Tüm-Tohumlar Ağacı’nı görmek isteyen birinin, bir söğüt ağacıyla bir çam ağacını evlendirmesi gerekmektedir. Bunun için iki ağaç yan yana toprağa dikilir. Sonra kırmızı bir ip ağaçların gövdesine dolanır ve ağaçlar evlenmiş olur.

Eğer dikilip evlendirilen iki ağaç, söğüt ve çam, Noel gecesinin ertesinde yakılırsa, küllerinin kadınların doğurganlık gücünü arttıracağına inanılmaktadır. Böylece bir kez daha, ölüm ve yeniden doğum iç içe geçecek, yok olan var olanın bir sebebi haline gelecektir.

Ağaç evlendirme ayinlerinin kökü pek çok doğal nedene, varsayıma, kabule dayandırılabilir elbette. Bununla birlikte, yaygın inanışa göre, ağaç evlendirmenin kökeni, yaradılış mitoslarından ilk insan çiftinin ağaçlara dayandığı söylencesiyle ilişkilidir.

Kaynak: Hermann Berger-Çingene Mitolojisi

Pera Film Onur Haftası’nı online kısa film seçkisiyle kutluyor!

0

Pera Müzesi, Onur Haftası kapsamında web sitesinde sinemaseverlere altı kısa film sunuyor. Filmler, bireylerin kendi kimliklerini bulma ve sonraki süreçte yaşadıklarına dair kimi zaman eğlenceli kimi zaman da mahrem hikâyeleri içeriyor. İzleyiciler filmleri Pera Müzesi web sitesinden online olarak izleyebilir.

Pera Film, Onur Haftası’nı online bir kısa film seçkisiyle kutluyor. Seçki, bir ilk ergenin duygularını gizleme çabaları, kendi güvenli alanlarını bir yüzme kulübünde bulan trans bireyler ve kendi kimliklerini komik ve mahrem hikâyeler eşliğinde keşfeden kadınlar” gibi geniş bir spektrumda çeşitlenen deneyimlere dokunuyor. Pera Müzesi web sitesinde yer alan seçki altı kısa filmden oluşuyor; Kalp Atışımda (Beth David, Esteban Bravo, 2017),Beyaz Atlı Prens Boşuna Gelme (Aykut Atasay, İzlem Aybastı, Zeliha Deniz, 2009),Yüzme Kulübü (Nick Finegan, Ceci Golding, 2006), Hâlâ Yanıyor (Nick Rowley, 2017),Pembe Oğlan (Eric Rockey, 2015), Ben Kızlardan Hoşlanıyorum! (Diane Obomsawin, 2016).

Ringling College of Art and Design yapımı animasyon film Kalp Atışımda, Esteban Bravo ve Beth David imzası taşıyor. 2017 yapımı film, bir ortaokul öğrencisinin cinsel kimlik arayışını konu ediniyor. Beyaz Atlı Prens Boşuna Gelme adlı belgesel, Türkiye’deki eşcinsel ve biseksüel kadınların toplum içindeki temsilini konu ediniyor. Senaryosunu Serap Akçura, Aykut Atasay, İzlem Aybastı, Yeşim Başaran, Zeliha Deniz, Rüzgar Gözüm Gökçe, Evren Savcı ve Ceylan Begüm Yıldız’ın yazdığı belgeselin yapımcılığını ise Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği üstleniyor. Cecilia Golding ile Nick Finegan’ın yeni filmi Yüzme Kulübü, Londra’da bulunan TAGS’ı (Trans ve Toplumsal Cinsiyete Uygun Olmayan Yüzücüler Grubu) konu alıyor. Filmde trans bireylerin bedenlerinin incelenmesini ve anlamların hızla bir zulüm diline dönüşmesini anlatıyor.

Online kısa film seçkisinde yer alan ve yönetmenliğini Nick Rowley’in üstlendiği 2017 yapımı Hâlâ Yanıyor, Voguing dansını ve Voguing evlerinde kurulan ilişkileri konu ediniyor. Pembe Oğlan, Florida’nın kırsal kesiminde yaşayan küçük yaşlardaki bir trans çocuğun geçiş sürecinin içyüzünü işliyor. 2015 yapımı filmin yönetmen koltuğunda Eric Rockey oturuyor. Kısa animasyon film Ben Kızlardan Hoşlanıyorum!, dört kadının ilk aşklarıyla ilgili sırlarını birbirlerine açmaları ile şekilleniyor. 2016 yapımı film Diane Obomsawin imzası taşıyor.

Pera Film’in Onur Haftası kapsamında hazırladığı online kısa film seçkisinehttps://www.peramuzesi.org.tr/Film adresinden ulaşabilirsiniz.

Özgür Emre Yıldırım, Alper Saldıran, Şenay Gürler ve Yanlış Anlama: Deniz Ali Tatar’la 6. Seans’ta sezon sonu!

“Deniz Ali Tatar’la 6. Seans”; vizyona giren filmler, oyuncular, yönetmenler, festivaller ve sinemaya dair merak edilen gelişmeler ile izleyenlerin karşısına çıkmaya devam ediyor! Sezonun sonuna gelen programın yeni bölümlerine; başarılı oyuncular Özgür Emre Yıldırım, Alper Saldıran, Şenay Gürler ile ‘Yanlış Anlama’ filmiyle Hakan Bilgin ve Pelin Sönmez konuk oldular.

Son dönemde Ölümlü Dünya, ArifV216 ve Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok gibi filmlerdeki performanslarıyla adından söz ettiren başarılı oyuncu Özgür Emre Yıldırım, 29. Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında jüri üyesi olduğu Kısa Film Yarışması ve kısa filmcilik hakkında konuştu. Kısa filmin sinemada çok apayrı bir janr yaptığını dile getirirken heyecan veren kısa film senaryoları olduğunu da dile getiriyor. Ana akım ve bağımsız sinema ile dirsek temasında olduğunu belirten Yıldırım, Arifv216 ile Ölümlü Dünya filmini aynı dönemde çektiğini belirtiyor ve enteresan bilgileri paylaşıyor.

Oynayacağı rolü seçerken ‘gerçekliği’ ne dikkat ettiğini belirten başarılı oyuncu Alper Saldıran, kendi gerçekliğine göre o hikâyenin ne kadar gerçekleştirilebilir olduğuna baktığını söylüyor. Kendi kaleme aldığı “Beyaz Odadan Hikayeler” adlı kitabı hakkında da konuşan Saldıran, film festivalleri ile ilgili ise sektörün bir araya gelmesi için önemli ve sinemaseverler için apayrı bir tad olduğundan bahsediyor.

“Bazen çok ağlarsınız, ama o ağlamanın arkasından bir anda gülmeye de başlarsınız.” diyen güzel oyuncu Şenay Gürler, filmlerin ve dizilerin de hayat gibi olduğundan bahsediyor. Hemşire rolünü canlandırdığı bir Onur Ünlü film olan “Kırık Kalpler Bankası” hakkında ise Gürler; filmin karmaşık bir yapısı olduğunu ve izleyicinin alt metinlere ve görselliğe dikkat ederek izlemesini belirtiyor. Ama bu karmaşık ve birbirine sıkı bağlardan inanılmaz bir filmin çıktığını söylemeden de geçmiyor.

Çekimleri Bakü’de gerçekleşen, Türk ve Azeri oyuncuların bir arada olduğu ve İlker Ayrık, Şevket Çoruh ve Bahadır Efe gibi oyuncuların yer aldığı Yanlış Anlama” filmini ise Hakan Bilgin ve Pelin Sönmez anlatıyor. Filmin hikayesini anlatan ikili, çekim sürecinde çok merhametli Azeri insanlarıyla tanıştıklarını ve Bakü şehrinin bir plato mükemmeliyetinde olduğunu anlatıyor.

 

Deniz Ali Tatar, YouTube kanalında daha birçok film, oyuncu ve yönetmenle buluşmaya devam ediyor. Kanala abone olarak, birçok röportaja ve içeriğe ulaşabilirsiniz…

https://www.youtube.com/channel/UClHTrBzgdhbCKCM5L0zI4jQ

Özgür Emre Yıldırım: https://www.youtube.com/watch?v=ampVk1OXEFM

Alper Saldıran: https://www.youtube.com/watch?v=m2TbeGvFvYA

Şenay Gürler: https://www.youtube.com/watch?v=uoEsoNN-TlU

Hakan Bilgin & Pelin Sönmez: https://www.youtube.com/watch?v=hmuY75TwQ5s

Üzerinde dünyanın en eski dövmesi bulunan Mısırlı mumya 100 yıldır İngiliz Müzesi’nde

5,200 yıllık Antik Mısırlı’nın kolunu kaplayan hayvan resimleri, yeni kızılötesi muayenesinden sonra keşfedildi.

Bilim insanları dünyanın bilinen en eski dövmesini keşfettiler. Dövme İngiliz Müzesi’nde geçtiğimiz 100 yıldır kamuya açık sergilenen çok eski bir Mısırlı mumyanın üzerinde saklıydı.

Daha önce bütün o akademisyenler ve müze ziyaretçileri mumyanın sağ kolunda solgun, koyu renkli lekeler görebiliyordu. Ancak son zamanlarda yapılan kızılötesi muayenesi lekelerin aslında iki hayvanı tasvir eden bir dövme olduğunu ortaya çıkardı – dev bir vahşi boğa ve vahşi bir Kuzey Afrika keçisi benzeri yaratık.

Antik Mısırlı’nın dövmelerini bir güç ve maço cinsel güç simgesini yansıtmasına yardımcı olmak için yaptırmış olması muhtemel. Antik çağlarda genellikle iki hayvan türü de sıklıkla erkek gücü, cinsel güç, üretkenlik ve yaratımı çağrıştırırdı.

İki hayvan, Antik Mısırılı’nın koluna 5,200 yıl gibi bir süre önce dövüldü. Bir Alp buzulunda korunmuş bulunan ve neredeyse aynı olan bir Bakır Çağı’na ait Avrupalı’nın yanı sıra antik Mısırlı keşfedilen en eski dövmeli birey.

Ancak Alp mumyasının – genellikle Buz Adam olarak adlandırılıyor – üzerinde sadece görünüşte soyut nokta grupları olan bir dövme var. Mısırlı olan ise bilinen en eski figüratif sanat örneği olan dövmeleri taşıyor.

Muayene, dövmelerin karbon bazlı bir pigment ile yapıldığını öne sürüyor, muhtemelen kurum ile.

Mumyadaki iki dövmeden daha büyük olanında tasvir edilen boğa, şu anda Avrupa bizonu olarak bilinen, nesli tükenmiş bir dev ve vahşi boğayı temsil ediyor. Antik dünyanın bölgeleri boyunca bu boğalardan korkulurdu, onlara hayranlık duyulurdu ve sıklıkla tapılırdı.

Muhtemelen eski çağların birçok büyük boğa efsanelerinin kaynağıydılar – Giritli Minotor, Cennet’in Mezapotamyalı Boğası ve Anadolulu boğa biçimli fırtına tanrısı. Antik Mısır dininde üç adet boğa tanrı vardır, hepsi ya bereketi ya da savaşı simgeler.

Öteki hayvan, Berberi koyunu olarak bilinen ve İngiliz Müzesi’ndeki eski Mısırlı’da dövme şeklinde tasvir edilen keçi gibi bir yaratık, aynı şekilde erkek gücü ile ilişkili olabilir.

Antik dünyanın çoğu boyunca keçi gibi yaratıklar sıklıkla erkek cinselliğiyle ilişkiliydi. Yunanistan’da, mitolojide kırın tanrısı erotik Pan kadar sıklıkla rol alırlardı. Eski Mısır’da koç bazen üremeyle bağı olan ilk çağlara ait bir güç olarak algılanırdı. Aslında bereket ve yaratım ile bağlantılı olan üç tane Mısırlı koyun tanrısı vardı.

Boğa ve Berberi koyun dövmeli Mısırlı, hiyeroglifsel yazı tam geliştirilmeden önceki bir zamanda yaşadı. Bu yüzden zamanının inançlarına ait yazılı kayıt yok. Ancak daha sonraki Mısırlı ve başka inanç sistemleriyle mitolojiler iyi belgelendi. Bunların kökleri neredeyse kesin sıklıkla onun çağına ya da daha önceye dayanıyor.

İngiliz Müzesi bilim insanları, ayrıca aynı dönemden ikinci bir dövmeli Mısırlı bireyi keşfettiler. Bir kadın olan bu ikinci mumya daha soyut tasarımlara sahip. Sağ omuzunda s şeklinde küçük bir iz serisi ve üst ucu hafif kıvrık bir çizgiye sahipti. Kolundaki motif bir personeli – otorite sembolünü simgeliyor olabilir. Kendisi, cildinde dövme tasarımı olan şimdiye kadar keşfedilmiş en eski kadın.

Erkek de kadın da ekstra kuru hava koşulları nedeniyle doğal bir şekilde mumyalanmıştı.

Mısır’daki, Kanada’daki ve İtalya’daki müzelerde en az on dört doğal antik Mısır mumyası var. Muhtemelen onlardan bazıları başka eski dövme keşfetme umuduyla kızılötesi görüntüleme ekipmanlarıyla incelenecek. Son günlerdeki İngiliz Müzesi keşiflerine kadar bilinen en eski Mısırlı dövme milattan önce 2000 yılı civarlarına dayanıyordu – İngiliz Müzesi tarafından yeni açıklanandan 1,200 yıl kadar sonraya.

Modern zamanlarda olduğu gibi antik dünyada dövmeler gerçekten bir fenomendi. İngiliz Müzesi keşiflerinin ve Alpli Buz Adam’ın noktalı dövmesinin günümüze kadar ulaşan en eski dövmeler olmasına rağmen, dövmenin icadı dünyanın birçok yerinde çok çok önce olmuş olabilir.

Dövme sanatının 12,000 yıl önce Japonya’da uygulandığına dair bazı çömlek heykelciklerden işaretler var. Dövmecilik kesin olarak Çin’de 4,000 yıl önceden daha fazla süredir biliniyor – Güney Amerika’da 1,500 yıl önce. Ayrıca Taş Çağı Avrupa heykelciklerinde dövmeyi temsil ettiği düşünülen izler var.

İngiliz Müzesi’nin yeni keşfedilmiş antik Mısırlı örnekleri, böylelikle dünya çapındaki sanat geleneğine büyüleyici bir ek.

Mumyalar, aslen yüz yıldan daha önce Güney Mısır’da Gebelein’deki antik hanedanlık öncesi Mısır mezarlığında bulundu.

Yeni keşfedilen dövmeler geçtiğimiz günlerde Arkeolojik Bilim Dergisi’nde yayınlandı. Daniel Antoine, araştırma makalesinin baş yazarlarından ve İngiliz Müzesi’nin fiziksel antropoloji küratörlerinden biri, şöyle söyledi: “En yeni bilimsel yöntemlerin kullanımı, CT taraması da dahil, karbon ölçümüyle tarih saptama ve kızılötesi görüntüleme Gebelein mumyalarını anlayışımızı değiştirdi.

Sadece şimdi, dikkate değecek şekilde saklanmış bu bireylerin yaşamlarına yeni bir anlayış getirebiliyoruz. İnanılmaz bir biçimde, beş bin yıldan daha fazla olan yaşlarında Afrika’daki dövmeciliğin bir milenyumluk kanıtını geri itiyorlar.”

Kaynak: Independent