Bilsart, Duygu Nazlı Akova’nın “Kozmosta Kaos” isimli solo sergisine 18 Temmuz – 28 Temmuz tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Sergi, ismini Duygu Nazlı Akova’nın 2014 tarihli video çalışmasından alıyor.
Politik temalı işleri ile siyasi otoriteye bir eleştiri yöneltmeyi amaçlayan Duygu Nazlı Akova, fotoğraf, video ve enstalasyon gibi farklı medyumları kullanır. Bu türler arası çoğulluk ve izleyici algısını merkeze alan deneysel anlatım dili ile, insan hakları, temel hak ve özgürlükler, toplumsal eşitsizlik, tüketim, kent yaşamı, göç, medya, adalet gibi olguları irdeler. Fotokolajın ekolazer efektiyle devingen bir biçim aldığı “kozmosta kaos” adlı videoda; bu olguların sosyal, kültürel ve ekonomik sonuçlarına göndermede bulunur ve Türkiye’nin tarihsel sürecinde uygulanan göç politikalarını eleştirmeyi amaçlar. Bugün kaosa dönüşmüş olan bir zamanların kozmosu İstanbul’da, bireye ve topluma verilen rol; zaman, mekan, özne ve nesne kavramlarıyla iç içe geçerek belirsiz bir hal alır.
BİLSART Hakkında
Bilsar, yıllardır güncel sanat alanında destek verdiği projelere bir yenisini ekledi. Sanatçılara video işlerini sergilemek için yeni bir alan yaratmak ve sanatseverleri bir araya getirmek amacıyla, ofisbinasının garajını kâr amacı gütmeyen ve video sanatına odaklanan bir sanat mekânına dönüştürdü. Ocak 2018 itibariyle video sanatının güncel örneklerini, 15 günde bir değişen bir programla sunan Bilsart, yine bu alana odaklanan bir kütüphaneyi de kullanıma açtı.
Bu dinamik sergi programı dâhilinde koleksiyoner seçkilerine, küratöryel projelere, workshop ve panellere yer verecek olan Bilsart, aynı zamanda sanatçı, küratör ve koleksiyoner konuşmalarına da ev sahipliği yapıyor olacak.
Bilsart’ın kâr amacı gütmeyen bu sanat mekânının ajandasında yer alan bir diğer önemli etkinlik ise genç sanatçılara görünürlük sağlayabilmek adına yapacağı açık çağrılar.
Sergi programları ve etkinliklerimizden haberdar olmak için bizi sosyal medya hesaplarımızdan takip etmeyi ve bültenimize abone olmayı unutmayın!
Bu hareketli heykeller büyüleyici metal oyuklar doğayla birlikte deviniyor.
Rüzgar bu hipnotik hareketlere neden oluyor.
Heykeller 3D bilgisayar modelleri kullanılarak dizayn ediliyor. Sonra bir plazma kesiciye yollanıyor. Ardından iyonize gaz kullanılarak metaller oyuluyor. Sanat eserine son dokunuşlar insan eli ile gerçekleşiyor. Geleneksel metal işçiliği teknikleri kullanılıyor. Her bir metal parçası için son aşama, heykelin eksenine dikkatlice yerleştirilmek. Böylece rüzgar heykelin tümüne eşit oranda etki edebilir.
—— TÜBİTAK 4004 – Doğa Eğitimi ve Bilim Okulları çağrısı kapsamında ODTÜ Eğitim Fakültesi Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi Bölümü yürütücülüğünde “Dört Koldan Doğa Eğitimi” projesi hayata geçiriliyor.
Orman, bozkır ve göl ekosistemlerini tanıtmayı, doğa koruma ve sürdürülebilirlik konularında temel bir farkındalık oluşturmayı amaçlayan proje; Temmuz 2018-Mart 2019 tarihleri arasındaki 24 hafta boyunca, ODTÜ yerleşkesinde Cumartesi ve Pazar günlerini içine alan hafta sonu eğitim etkinlikleri şeklinde gerçekleştirilecek.
Orman, bozkır, göl ve sürdürülebilirlik konularında uzman eğitmenlerin sunumları, bu konularda eğitim almış deneyimli rehberler eşliğinde sahada yapılacak gezi ve gözlemler ile doğa ile iç içe yapılacak yaratıcı aktiviteleri içeren etkinliklerin her biri 100 kişi kapasiteli olacak.
Katılımcıların doğa koruma ve sürdürülebilirlik konularını içselleştirmeleri, özelden genele taşıyabilecekleri farkındalık unsurları oluşturmaları ve benzer etkinlikler düzenleyerek bu tür çalışmaları yaygınlaştırmalarının hedeflendiği etkinliklerle ilgili bilgi almak ve/veya etkinliklere katılmak için https://odtudedogaegitimi.wordpress.com/ adresi ziyaret edilebilir, orman, bozkır, göl ve sürdürülebilirlik bağlantılarında yer alan iletişim formlar doldurulabilir veya [email protected] adresine e-posta gönderilebilir.
İnsanın diğer hayvan türleri üzerindeki tahakkümü, toplumlar tarafından alışkanlık ve kültür aracılığıyla öylesine kanıksanmıştır ki, anti-türcü bilince sahip insanlar hariç, pek çok kimsenin bu sömürü hakkında farkındalığı yoktur.
Berlin’de yaşayan İrlandalı sanatçı Barbara Daniels de bu kanıksanmışlıktan yola çıkarak tahakkümün ve sömürünün boyutlarını gözler önüne sermek için gerçekliği tersine çevirerek resmediyor. Sanatçı “Dominition over Men” ismini verdiği serisi ile diğer türler tarafından sömürülmek nasıl hissettirdi sorusuna cevap arıyor.
İngiliz yazar ülkesinde 1930’lu yıllarda üst ve üst-orta sınıflardan gençlerin yaşayışlarını anlatan, davranışları ve konuşma biçimleriyle ilgilenen, belli bir çevrenin, çoğunlukla kendisinin de dahil olduğu Londra’nın zengin semtlerinde yaşayan mülk sahibi aristokratların yaşamlarından edebi kaynaklarını alan bir isim. Waugh edebi zevkleri ve hayata bakış açısı yönünden snop (züppe) olarak nitelenebilecek, İngiliz üst sınıflarının diğer kültürleri (özellikle Avrupa dışı “ilkel” olarak gördüğü kültürleri) ötekileştirdiği, örneğin Charles Dickens’ı “duygusal ve sınırlı” bulan bir yazar. Bu bakımdan sınıfının önyargılarını yansıtıyor diyebiliriz. Bir ilginç bilgi Evelyn Waugh’nun babası editör Arthur Waugh’nın dört yıl yönettiği Chapman and Hall yayıncılık şirketinin Charles Dickens’ın teliflerinin sahibi olması.
Waugh yazmayı bir karakter araştırması değil de dilin kullanımı konusunda yapılan bir egzersiz olarak görüyor. Teknik psikolojik araştırmalara girişmezken dram, konuşma biçimi ve olaylarla ilgilendiğini belirtiyor. Oxford Üniversitesi’nde okuyan Waugh için eski tip Londra beyefendisi demek -iyi ve kötü özellikleriyle- sanırım çok yanlış olmaz.
İlk romanı 1928’de yayınlanan “DeclineandFall” yazarın öğretmenlik yaptığı Galler’deki okulda geçirdiği zamanı anlatıyor. Bundan 6 ay önce ise İngiliz şair Dante Rossetti’nin hayatını anlatan ilk kitabını yazıyor. Daha sonra ise VileBodies (1930), 1932’de yayınlanan BlackMischief ve 1934’te HandfulofDust gelir. 1938’de de Scoop romanı yayınlanır. Bu yıllarda Avrupa, Afrika, Yakın Doğu ve tropik Amerika’da seyahat eden yazarın dört seyahat kitabı da çıkar. 1939’da denizci olarak ve daha sonra Atlı Birlikler’de görev yaparken Orta Doğu ve Yugoslavya’ya seyahat eder. 1942’de ise Put out More Flags gelir. Yazarın en bilinen romanı 1945’te yayınlanan BridesheadRevisited olur. Roman 2008’de sinemaya da uyarlanmıştı. 2003 yapımı Stephen Fry filmi Bright Young Things de Vile Bodies’in bir uyarlamasıydı. Handful of Dust ise Anjelica Huston, Judi Dench ve Kristin Scott-Thomas gibi oyuncularla 1988’de sinema filmi olarak hayat buldu. Waugh ile ilgili önemli bir ayrıntı da 1930’da Katolik Kilisesi’ne katılması. Bu durum dünya görüşü ve eserleri üzerinde de hayli etkili olur. Yazar Katolik inancını benimsemesinin hemen ardından dünyayı o günkü tarihi noktada Hristiyanlık ve Kaos arasında gördüğünü belirtir. Hatta uygarlığın -Avrupa uygarlığı- Hristiyanlık sayesinde oluştuğunu ve bu inanç olmadan öneminin veya insanların kendisine bağlılık duyacağı bir gücü olmadığını düşünmektedir.
Waugh’nun romanlarını sofistike (veya bakış açınıza göre züppece) diyalogları ile İngiliz espri anlayışından hoşlananlar severek okuyacaktır. Anglosakson okuyucu ve eleştirmenlerce komik özelliğiyle öne çıkan Waugh romanları toplumsal yergi konusunda da söz söyleme yeteneğine sahipler.
Geçen hafta Hollanda’nın Lahey kentinde 22 ülkeden hayvan hakları aktivistlerinin bir araya geldiği, “Hayvancılık ve Gezegenimizde Değişim Yapmak” başlıklı uluslararası bir konferans gerçekleşti. Hollanda Hayvan Partisi’ne bağlı olarak çalışan Hayvan Politikaları Vakfı’nın (Animal Politics Foundation) düzenlediği toplantıya Türkiye’den Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) ve Bağımsız Hayvan Hakları Topluluğu adına ben katıldım. Üç gün boyunca basının davet edilmediği, toplantı yerinin gizli tutulduğu bir mekanda salona kapanan yaklaşık 40 kişi, hayvanlar için uluslararası alanda neler yapabileceğimizi, nasıl bir işbirliği yaratabileceğimizi konuştuk.
Marianne Thieme ile birlikte
Hayvan hakları, toplumsal adaleti geliştirmeyi hedefleyen Batı ülkelerinde 21. yüzyılda politikanın temel ilgi alanlarından biri haline gelmiş durumda. Konferansta temsil edilen 22 ülkenin 13‘ünde hayvan haklarını korumak amacıyla kurulan aktif hayvan partileri varken, diğerlerinde sadece sivil toplum örgütleri ve dernekler aracılığıyla faaliyet gösteriliyor. Bu nedenle Lahey toplantısı, hayvan haklarını programlarının ana mücadele alanı olarak belirleyen siyasi partiler ile STK’lar arasındaki işbirliğini güçlendirmek açısından yararlı bir buluşmaydı. Hollanda Hayvan Partisi’nden Niko Koffeman’ın belirttiği gibi, hayvanlar için kurulan siyasi partide siyasetin doğası gereği oy alabilmek için partiyi odak noktası yapmanız gerekiyor ama gerçekte yaptığınız tüm çalışmalar hayvanlar için. Hayvan Partisi Milletvekili Esther Ouwehand’in sivil toplum örgütleri ile siyasi partilerin çalışma yöntemlerindeki farkları ortaya koyan sunumu da aynı doğrultuda oldukça bilgilendiriciydi.
Konferans boyunca dinlediğimiz konuşmacıların bir kısmı oldukça yararlı bilgiler paylaşırken; bir bölümü, toplantıya katılan herkesin bildiklerini tekrarlamaktan öteye geçmedi. Hollanda Hayvan Partisi Milletvekili Christine Teunissen, et endüstrisinin son 30 yılda üç katı büyüklüğe ulaştığını vurgulayıp, bununla mücadele için hem vergi sistemlerini değiştirmek gerektiğini hem de orta sınıf radikalizmi üzerine teoriler geliştiren İngiliz sosyolog Frank Parkin’in görüşlerinden hareketle, adaletsizlikle mücadelenin altını çizmek gerektiğini belirtti.
1913 yılında vejetaryen otel olarak hizmete giren ama sonradan bu özelliğini yitiren Park Hotel’de bu konuşmaların yapılması da ilginçti. Teunissen’i dinlerken, bir politikacının hem hayvanlar için çırpınışını, hem de yılda 8 milyar insanın açlıktan öldüğü, Amerika gibi bir ülkede çiftçiden çok mahkum bulunduğu bir dünyada, iklim değişikliğinin verdiği sinyalleri görmezden gelen insanoğlunu uyarmak için çabalayışını görüyorsunuz.
Compassion in World Farming’in kurucusu Geert Laugs’un konuşması, benim için hayal kırıklığı oldu. Çünkü hayvanların çektiği zulmü anlatıp bunu azaltmak için “insani kesim” önerme noktasına geldi. Refahçı bir yaklaşımı yansıtan başka konuşmacılar da vardı. Hayvan hakları ile hayvan refahı kavramlarının farkını, Vegan Devrimi ve Hayvan Özgürlüğü adlı kitabımda ayrıntılı olarak anlatmıştım. Acıyı azaltma odaklı bir hayvan hakları mücadelesi olmaz. Nitekim gördüm ki, hayvan partileri, yasalarda istedikleri değişiklikleri sağlamak ve karşı tarafla diyaloğu sürdürebilmek için hayvanların yaşam hakkını temel alan kampanyalara ağırlık vermiyor. “Önce hayvanların içinde bulunduğu koşulları iyileştirelim, bu arada insanlar belki daha az et tüketir, hem de hayvanlar daha az acı çeker” anlayışının çözüm getireceği düşüncesinde değilim; aksine bu yöntemle “böylece hayvanlar daha az acı çekiyor, o zaman vicdanımız rahatsız olmadan onları yemeye devam edebililiriz” diyenlerin sayısının artması muhtemeldir. Konferans boyunca konuşmacılar iklim değişikliği, sağlık, insanlara bulaşan hastalıklar, enerji dönüşümü, çevre sorunları vb. insan odaklı sorunlara değinirken, hiçbir konuşmacının hayvanların yaşam hakkına açık vurgu yapmaması, bu alandaki yasal çalışmaların hayvan refahı ile sınırlı kaldığını bir kez daha ortaya serdi.
Hollanda’da bitkisel protein alanındaki çalışmalarıyla tanınan girişimci Jeroen Willemsen’in hedefini toplumların % 50 bitkisel proteine geçmesi olarak açıklaması da, konferanstaki yaklaşımla uyumluydu. Tüketiciyi etkilemek ve algı değişimi için izlenecek kampanyalar hakkında bilgi verirken kâr maksimizasyonunun altını çizdi; hükümetlerin bitkisel proteindeki kârı görmesi gerektiğini, talep ve tüketim yaratmanın önemli olduğunu anlattı.
Avrupa Parlamentosu’nda Hayvan Hakları Mücadelesi
Hollanda Hayvan Partisi’nden Avrupa Parlamentosu’na seçilen milletvekili Anja Hazekamp, konferans boyunca bize eşlik ederek hem çok bilgilendirici bir konuşma yaptı hem de özel olarak ikili konuşmalarda herkese içtenlikle yol gösterdi. Hazekamp, AP’de diğer senatörlere sürekli daha çok üretmeye devam edilemeyeceğini, bunun bir halüsinasyon olduğunu anlattıklarını, AB bütçesinin yarısının tarıma ayrıldığını ve bu bütçenin % 80‘inin en tepede yer alan az sayıdaki çiftçiye gittiğini (% 20), insanların gıda seçimlerinin Avrupa Birliği politikalarının etkisinde kaldığını, tütün ve hayvancılık endüstrisinin büyük destekler aldığını, sistemin şeffaf olmadığını, lobicilerin parlamentoda baskın olduğunu, görüş alınan uzman kurumların da lobiciler tarafından etkilendiğini, büyük paralar verilerek üretilen yanlı çalışmaların medyaya servis edildiğini ve bu hastalıklı sistemin mutlaka değişmesi gerektiğini söyledi. Anlaşılıyor ki, Avrupa Parlamentosu’nun cam ve aynadan oluşan şeffaf görüntüsü epey yanıltıcı…
Hazekamp, ayrıca Avrupa Birliği’ndeki ülkelerin bağlı olduğu yasalara göre, hayvanların duyarlı canlı olarak kabul edildiğini, üye ülkelerin hayvan refahının korunması için belirlenen kurallara uymak zorunda olduğunu ama bununla birlikte dini törenler, gelenekler ve kültürel mirasa da saygı gösterildiğini anlattı ve bu istisnaların kaldırılması gerektiğini söyledi.
Hayvan Partisi Başkanı Marianne Thieme’in Etkileyici Konuşması
Konferans kapsamında otelden çıkarak Leiden Üniversitesi kampüsünde dinlediğimiz tek kişi Hayvan Partisi Başkanı Marianne Thieme oldu. 2006’da tarihte ilk kez hayvanlar için kurulan bir parti, ulusal bir parlamentoya girdi; parlamentoya iki milletvekili sokan Hollanda Hayvan Partisi’nin bugün senatoda 5 milletvekili, bölgesel yönetimlerde 18 temsilcisi, yerel yönetimlerde 33 temsilcisi ve Avrupa Parlamentosu’nda 1 temsilcisi var. Hayvan hakları, Avrupa’daki siyasi hareketler içinde en hızlı büyüyenler arasında.
Thieme, şu anda dünyada toplam 19 siyasi parti olduğunu söyleyerek, amaçlarının evrendeki tüm duyarlı canlılar için mücadele etmek olduğunu, daha iyi bir gezegen yaratmak istediklerini anlattı. İdealizmin yeni realizm olduğunu söylerek parlamento bütçesinde hayvanlara daha fazla kaynak sağlanması için çalıştıklarını vurguladı. Bugüne kadar birçok politikacının konuşmasını dinledim ama şunu hiç kuşkusuz söylemek isterim ki, hepsinin içinde diğerlerinden tamamen farklı bir toplum hayali olan tek siyasetçi Marianne Thieme’di. “Dalga geçilmek, çoğunluk tarafından hafife alınmak, bu siyaset oyununun bir parçası ama biz buna boyun eğmiyoruz” dedi. Her siyasetçi, kitlelere hitap edip iktidarı ele geçirmeyi hedefler ama Thieme gibi yürekli siyasetçiler, insan türü dışındaki duyarlı canlılar için azınlığın desteğiyle de yol alabiliyor! Buna ancak saygı duyulur.
Canlı Hayvan Ticaretini Sonlandırmak İçin Ortak Mücadele
Uluslararası canlı hayvan ticareti, konferansın en önemli başlıklarından biriydi. Türkiye’nin de özellikle bu konu nedeniyle konferansa davet edildiği anlaşılıyordu. Farklı ülkelerin temsilcilerinden oluşan 4-5 kişilik atölye gruplarında canlı hayvan ticaretinin sonlandırılması için yapılabilecek işbirlikleri konuşuldu. Düşünülen yöntemleri burada yazmam doğru olmaz ama şu açık ki, bu işkencenin ortadan kaldırılması için dünyanın birçok ülkesinde ciddi çalışmalar yapılıyor ve yakın gelecekte önemli adımlar atılacak.
Özellikle Avustralya’da canlı hayvan ticaretinin yasaklanması için çarpıcı gelişmeler yaşanıyor. Animals Australia adlı sivil toplum örgütünün kısa bir süre önce tüm dünyaya yaydığı gizli çekim videosu, büyük yankı uyandırdı. Ülkede önemli politik meselelerden biri haline gelen bu ticaret, Avustralya Parlamentosu’nun gündeminde. Animal Justice Party’nin Başkanı Bruce Poon, konferansta yaptığı sunumda canlı hayvan ticaretinin yasaklanması için parlamentoda yaptıkları girişimleri anlattı ve gelecek yıl bu konuda başarı elde edeceklerini umduğunu söyledi.
Sonuç olarak, konferanstan daha çok işbirliği için temenninin ötesinde somut kararlar alarak ayrıldık. Hayvan hakları, herhangi bir ülke ile sınırlanamayacak evrensel bir mücadele ve aktivistlerin, STK temsilcilerinin, hayvan partisi üyelerinin birbirleriyle teması güçlendirip her alanda birbirlerine destek olması gerekiyor. Bu açıdan konferansın yararlı olduğu kuşku götürmez. Dünyanın her yerinde hayvanlar için mücadele eden insanların olduğunu bilmek çok güzel.
Etkinlik boyunca yemeklerin vegan olması ise, elbette benim için önemli bir noktaydı. Aslında insan, hayvan hakları ile ilgili böyle bir toplantıya katılan herkesin vegan olmasını bekliyor ama ne yazık ki, sabah oteldeki açık büfe kahvaltılarda bazı katılımcıların hayvan sömürüsüne devam ettiğine tanık olduk. Et, süt ve yumurta endüstrisinin hayvanları nasıl katlettiğini bileceksiniz ve hayvan hakları için çalıştığınızı iddia edip sonra o endüstrileri destekleyeceksiniz… İşte tam kopuşun başladığı yer burası. Hayvan haklarından söz ediyorsanız ilk önce kendiniz hayvan sömürüsünü sonlandırmalısınız. Bu kadar basit ve net. Değişim istiyorsanız önce kendinizle başlayın!
Bond’dan Star Wars’a (Yıldız Savaşları), Frankenstein’dan Avengers’a (Yenilmezler) sinema, kötü karakterlere yara bandı, leke veya yara izleri vererek onları ötekileştirme konusunda can sıkıcı bir geçmişe sahip.
Sinemanın kendisi kadar eski kuralı: eğer kötü bir adamın çirkin doğasını vurgulamak istiyorsan, ona büyük bir yüz yarası verirsin. Darth Vader’dan Aslan Kral’ın hayali adıyla Yara olarak adlandırıldığı filmler üretildiğinden o zamana kadar, film yapımcıları zihinsel dengesizlik veya kötü niyetliliği şekil bozukluğuyla bağdaştılar. Mecaz hala, Yenilmezler: Sonsuzluk Savaşı’nda ve Solo: Bir Yıldız Savaşları Hikayesi’nde güçlenmekte: fiziksel ötekilik eşittir kötülük.
Geçmişe ait uzun bir mazi: 1931’in Frankenstein’ında Boris Karloff yaralı bir canavarken, 1926’da,Nosferatu Kont Orlok’a devasa dişler ve büyük bir burun vermişti. Bununla birlikte, trend filmlerin hiçbiri, 007’nin baş düşmanlarının beşinin -Ernst Blofeld, Renard, Emilio Largo, Le Chiffre ve Raoul Silva – yanı sıra çok sayıda erkek oyuncunun olduğu – Bond filmlerinin kötülerinden daha çarpıcı değildi.Yıldız Savaşları serisinde, kötü adamların büyük bir kısmının yaraları ya da diğer şekil bozuklukları vardır: Darth Vader, Darth Sidious, Yüce Lider Snoke, Cornelius Evazan, Kylo Ren ve şimdi, Solo’nun izniyle: Bir Yıldız Savaşları Hikayesi, Dryden Vos. Geçen yıl Wonder Woman, Isabel Maru’da kadın bir kötücüle, seramik bir maske ile gizlenmiş yüzündeki şekil bozukluğuna dikkat çekerken, Kara Panter ve Yenilmezler: Sonsuzluk Savaşı’nda yaralı kötüler Ulysses Klaue ve Thanos’la karşı karşıyaydık.
“Onlar oldukça sınırlı.”
Peki yüzsel farklılıkları olan kahramanlar? Changing Faces yardım kuruluşunun temsilcisi Phyllida Smith, “Onlar oldukça sınırlı.” diyor. “ Mucize (Wonder), tartışmaya oldukça açık bir durum olmasına rağmen, bir çocuğa herhangi bir şart sunmadan ve protez kullanmadan rol vermeye karar verdi ve bu kraniofasiyal durumu olan bir gencin karşılaştığı sorunlarla bağıntılı olduğundan onlar için tamamiyle olumlu ve aynı zamanda oldukça hassastı.Yara izleri açısından gerçek manada sadece Harry Potter’ı olumlu bir örnek olarak gösterebiliyoruz.” Harry Potter’ın yara izi elbette herkesçe biliniyor -fakat izi ölümcül düşmanı tarafından almış olması, yüz farklılıkları ile yaşayan pek çok insan için gerçeklikle pek örtüşmüyor.
Gerçek dünya ile Hollywood arasındaki farklılıkların en ünlü örneklerinden biri, yaşamı 1980’lerde David Lynch tarafından sinemaya uyarlanmış Joseph Merrick veya Fil Adam’dır. John Hurt muhteşem bir performans (aynı zamanda Oscar adayı) sergilemiş olsa da, film; gerçek hayatında kendini olduğu gibi göstermekten kaçınmayan oldukça cani bir işadamıyken, Merrick’i bir istismar kurbanı ve filmin genelinde trajik bir figür olarak gösterildiğini belirten tarihçiler tarafından eleştirilmişti. Filmde karakterin yüzündeki yarayı görüp filmin henüz ortasında onu cani olarak etiketleyen seyirci aslında büyük resmi kaçırmış oluyor.
Önyargılarımızı etkiliyorlar
Yenilmezler: Sonsuzluk Savaşı ve Solo: Bir Yıldız Savaşları Hikayesi’nin beğenileriyle ilgili önemli olan şey, bu filmlerin esasen aile izleyicisine yönelik olmasıdır – daha genç izleyiciler iyi ve kötüyü fiziksel görünüşlerinden ayırt etme, izleyicileri kötülüğün olmadığı yerde kötüyü görmeye duyarlılaştırma konusunda sinema tarafından hala etkilenmekteler. Bu eğilim, canlı aksiyon sineması ile sınırlı değildir. – İngiliz Dermatoloji Dergisi’nde yayınlanan yeni bir çalışma, 12A derecesinin altındaki en çok kazandıran 50 animasyon filminde, korkunç karakterlerin% 76.5’inin yara izi, kırışıklık ve leke de dahil olmak üzere, bir tür cilt rahatsızlığı olduğunu bulurken, bu durum kahramanların sadece% 25,9’unda görüldü. Çalışmadaki filmlerin yaklaşık% 50’si 2010’dan sonra üretildi ve görsel kodlamaya yönelik bahsedilen eğilim hala bu minvalde oldukça yaygındı. İngiliz Dermatologlar Derneği’nden Matthew Gass, “Çocukken izlediğimiz animasyon filmleri, çoğumuzun en sevdiklerini rahatlıkla hatırlayabilmeleriyle birlikte, bizimle kalmaya eğilimlidir.” diyor.“Biz onları öğretici yıllarımızda, iyi ve kötüyü ve onların ne anlama gelip gelmediğini öğrenirken izliyoruz, bu da bizim önyargılarımızı ve ilişkilendirmelerimizi büyük oranda etkiliyor.”
Changing Faces’in CEO’su Becky Hewitt de aynı fikirde. “Film endüstrisi, çeşitliliği sunma ile halkı etkileme gücüne sahip, ancak filmlerde halen daha kötücül algılanan ya da savunmasızlık için kestirme olarak kullanılan izler ve gözle görülür farklılıklarla karşı karşıya kalıyoruz.Filmin, şekil bozukluğuna yönelik onların tutumlarını tamamiyle olumsuz bir şekilde etkilemesine kadar, gençlerin bu bağdaştırmayı yapma eğiliminde olmadıklarını görmek oldukça üzücü.”Genç izleyicilerin yüz farkları ile olumsuz özellikler arasındaki aynı bağdaştırmayı yapmadığı gerçeği önemlidir -yani bu önyargı öğrenilir, miras alınmaz.
Hayatının neredeyse tamamında yüz yaralarıyla yaşamış Agnes, ekranda yansıtıldığı ile gerçek hayattaki deneyim arasındaki farkın ayırdındadır. “Kahramanlar nadiren bir kusurla, yine de havalı ve güzel sunuluyor, ama yara izleri olan insanlar doğal olarak çoğu filmdeki kötü adam.” diyor. “Oldukça ilginç bir şekilde gerçek hayatta tamamen tam tersi, ya da en azından benim için öyle; güçlü ve pozitif bir insan olduğum için her zaman övgü aldım.”
If women want to sing, they sing. If women want to move, they move. If women want to dance, they dance. If they want to come, go, talk, shout, laugh, run, mock of you, they just do! Only difference among them is the form. Some, dance on the stage, some at home, some in the classroom, in labs, driver seat, offices, on the streets. Some tell about experience, some about theories, some about science, some about religion. The common thing among them is that they make an impact!
Do you know that, the ‘Corbeaux’ (Craws) are so smart and able to solve problems, using tools and equipments. Also, they are outstanding capability in social relations and communal living. Their intelligence combines with their strong memory and language skills. A do you know that they can remember individuals as unique persons not as ‘humans’, ‘cats’ or ‘turkish’, ‘middle eastern’ or such. They know them as unique persons!
And so, when they want to do something, they succeed!
Inspired by performance Corbeaux by Bouchra Ouizguen / Compagnie O in HAU Hebbel am Ufer. Claiming Common Spaces Program, June, 2018.
Artistic Director: Bouchra Ouizguen
Dancer * inside: Kabboura Ait Ben Hmad, Fatima El Hanna, Halima Sahmoud, Fatna Ibn El Khatyb, Khadija Amrhar, Zahra Bensllam, Malika Soukri, Milouda El Maataoui, Hasnae El Ouarga
Oyuncaklar hayatlarımızda önemli bir role sahip. Gerçekliğimizi oluşturan yapı taşları ve sınırsız hayal gücünün kilidini açan araçlardır oyuncaklar. Doğumdan yetişkinliğimize kadar, bir milyonculardan tutun en büyük mağazalara kadar oyuncaklar hep etrafımızdadırlar. Bizi Yaratan Oyuncaklar (The Toys That Made Us), Barbie’den Yıldız savaşların’a G.I Joe’ya kadar geçen yüzyılın en sevilen oyuncaklarının bazılarının yaratılmasını kutlayan bir Netflix belgeselidir. Bu oyuncakların yaratıcılarının ve arkasındaki şirketlerin başarıları, hevesleri ve eğlencelerini takiben, Bizi Yaratan Oyuncaklar, en sevdiğiniz çocukluk oyunlarına karşı yeni bakış açıları ve daha bir sürü şey sağlayacağından emin olabilirsiniz.
Oyuncak tarihindeki sıra dışı anların tarihi canlandırmalarıyla “Bizi Yaratan Oyuncaklar” hikayenin başlangıcından itibaren çizildiğine inandırır. Bu ünlü oyuncak çizgilerin ardındaki tarih büyüleyicidir, sizi çok sayıda çocuğun kalbini yakalayan bu oyuncakların büyüsüne çeker. Bu oyuncakların coşkusu bağımlılık yapıyor. He-Man ve the Masters of the Universe izlememiş olmama rağmen, kendime birkaç gün sonra Grizzlor heykelciği alırken bulduğum yaratılışlarını detaylı anlatan bölümü çok sevdim. Bu oyuncaklarda, yetişkin koleksiyoncularını bugüne kadar elinde tutan bir güç var.
Bu seriyle ilgili en sevdiğim şeylerden biri, oyuncakların yaratıldıkları kültürleri ne kadar yansıttığını ve geleceği kendi toplum üzerindeki kalıcı etkileriyle nasıl şekillendirdiğini görmekti. Bir oyuncağın başarılı olabilmesi için, çocuğun içindeki temel arzuyla konuşmayı hedeflemek ve daha önceki oyuncaklardan daha başka bir şey önermek zorundadır. Barbi, türünün ilklerinden, küçük kızların zamanında oynamak zorunda kaldıkları bebek oyuncaklarından ziyade yetişkin bir kadın. Barbie, kızların ev işi ve çocuk yetiştirmekten başka başarılı bir kariyere ve kendi maceralarına sahip olmak gibi şeyler yapabileceklerini göstermek için bir yol sağladı. He-Man’in yaratıcıları, erkeklerin hayatlarında iktidar ve vekalet arzusunu kabul ettiler ve onlara, kendilerini tasarlayabilecekleri, ‘‘Güç bende!’’ diye bağıran daha büyük bir hayat kahramanı verdi. He-Man savaş kedisi olan Battle Cat’i, onun muazzam yeşil kaplumbağası olarak savaşa soktu. Hello Kitty, yüksek sınıftan İngiliz bir kızdı (bir kedi ya da Japon DEĞİL) ve onun 70’lerde yarattığı yaşam tarzı Japon kızların mükemmel örneklerinden biriydi.
Bizi Yaratan Oyuncaklar, bir şeyi açık bir şekilde gösteriyor: bir sonraki popüler oyuncağı yapmak hiç kolay değil.Lego’nun, Transformers’ın and G.I. Joe’nun yaratıcıları, buluşlarıyla geldikleri zaman oyuncak piyasasında nelerin eksik olduğu konusunda büyük fikirlere sahipti. Bu oyuncak çizgilerinin hikayelerine iyi gelmeyen çok sayıda yanlış hesaplar, saçma kararlar ve kötü şanslar vardı. Dünyanın en büyük oyuncak şirketi olan Lego, kapılarını birçok kere kapattı. He-Man’nın satışları yılda 400 milyondan 7 milyona düştü. Sersemletici başarılar genellikle bir yıl boyunca yıkıcı başarısızlıklara yol açtı. Peki buradan öğrenilecek ders nedir? Asla şöhretinizin altında dinlenmeyin. Oyuncak piyasası sürekli değişiyor ve oyuncaklar zamana adapte olmak zorunda, tabii ki, bunu söylemek yapmaktan çok daha kolay.
Bu kesinlikle yetişkinler için bir seri. Oyuncaklarla ilgili animasyonlardan bazıları, herhangi bir gencin yüzüne bir gülümseme getirirken, bu gösterinin ayrıca, çeşitli insanların birebir görüşmede oturup konuştuğu büyük bir bölümü de var. Bu gerçekten serilerin özü: oyuncak tasarımcılarının, CEO’ların ve bu oyuncakların ilk ortaya çıktığı zaman çocuk olan yetişkin koleksiyoncuların kişisel hesapları. Bizi Yaratan Oyuncaklar, izleyicisine eğlenceli bir tarih belgeseli sunuyor. Günlük yaşamınızda büyük oyuncaklara sahip olmasanız bile, en sevdiğiniz bebeğin, aksiyon figürünün veya oyun setinin arkasındaki tarihi öğrenmek, bu nostaljik duyguları büyük bir güçle size geri getirecektir. Devam edin ve bir deneyin – belki de çocukluğunuzun oyuncaklarının sizin hayatınızı nasıl şekillendirdiğini öğreneceksiniz.
Boks denilince ilk akla gelen isim şüphesiz ki Mike Tyson’dır. 1985-2005 tarihleri arasında dövüşen ve ilk boksa başladığı yıllarda en genç ağır sıklet boks şampiyonu unvanını alan Demir (Iron) lakaplı Tyson Dünya Boks Şampiyonu unvanını 1986’da katıldığı maçta rakibi Trevor Berbick’i mağlup ederek almıştı. 28 Haziran 1997 tarihinde Las Vegas Nevada’da yer alan MGM Grand Garden Arena’da katıldığı ağır sıklet boks müsabakasında rakibi efsane boksör Evander Holyfield’ın kulağının bir kısmını ısırıp kopartarak boks tarihinin en garip olayına imza atan boksör bu olay ile birlikte sporcu lisansını bir süreliğine kaybetmişti!
Rakiplerinin korkulu rüyası olan ünlü boksör bir yandan da kendi içindeki karanlık yönleri ile savaşıyordu… 2009 yılında kızını bir kazada kaybeden Tyson hayatının bu kırılma noktasında çareyi uyuşturucu ve alkolde aradı. Bu nedenle rehabilitasyon merkezinde yatan boksör bir süre burada tedavi gördü.
ABCNew.com muhabiri tarafından kendisine yöneltilen “Koparttığınız kulağın tadı nasıldı?” sorusuna kendine has esprili üslubu ile cevap verdi.
Rakibinin kulağını ısırdıktan sonra zaten direk olarak tükürdüğünü, tadının iğrenç olduğunu, şakayla karışık barbekü sosu olsaydı daha iyi olabileceğini söyleyen Tyson yıllar sonra beslenme şekli ve kötü alışkanlıklarının kendisini çılgına çevirdiğini açıkladı. Bu konu ile ilgili kendisini pek iyi hissetmeyen Tyson zor olsa da hayatında büyük değişiklikler yapmayı başardı.
Boks yaptığı yıllarda sadece et, peynir ve ekmek ile beslendiğini ifade eden ünlü boksör yaptığı röportajlarda bir parça et yese bile ardından kendisini hasta hissetmeye başladığını, etin vücudunu zehirlediğini savunmuştu! Yaşı ilerledikçe sağlıksız beslenmesinin olumsuz etkileri ile savaşmak durumunda kalan ve belirli aralıklarla çeşitli diyetler uygulayan eşinin (o zamanlarda henüz eşi değilmiş) vegan beslendiğini görüp kendisi de vegan beslenmeye başlayan Tyson Oprah Show programında yüksek tansiyon, kireçlenme gibi sorunlar yaşadığını ve nefes almakta güçlük çektiği zamanların olduğunu, fakat vegan beslenme ile sağlık problemlerinin ortadan kalktığını söylemişti.
Bugünlerde formuna oldukça özen gösteren ve formda kalmanın çok önemli olduğunu düşünen 51 yaşındaki ünlü boksör her sabah düzenli olarak 1 saat kardiyo çalışması yaptıktan sonra spor salonunda hafif ağırlık çalışarak günlük egzersiz rutinini tamamlıyor.
4 yıl boyunca vegan beslenen ve bu süre içerisinde 63.5 kilo (140 pounds) vererek boks yaptığı kiloya tekrar inen Mike Tyson sağlığını tekrar kazandığını ifade ediyor ve yaptığı araştırmalar sonucu Roma zamanında en büyük gladyatörlerin çoğunun vegan ve vejetaryen beslendiklerini ve bilim insanlarının kemik kalıntıları üzerinde yaptıkları araştırmalar doğrultusunda bu verinin kanıtlandığını sözlerine ekliyor. (Archaeological Institute of America tarafından bu bilgi doğrulanmıştır).