Ana Sayfa Blog Sayfa 162

MSGSÜ tahliyesinin ertelenmesi üzerine 26 Haziran günü düzenlenecek protesto iptal edildi

MSGSÜ binasının kendilerine yeni bir bina gösterilmeden tahliye edilmek istenmesi üzerine, 26 Haziran Salı günü MSGSÜ öğrencileri tarafından bir protesto gerçekleştirilecekti. Ancak tahliye işleminin ertelenmesi üzerine gereken işbirliğini göstermek adına protesto şu sözlerle iptal edildi:

“TÜM SANATSEVERLERE DUYURU!

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörlüğünün talebi doğrultusunda, 26.06.2018 tarihinde gerçekleştirileceği bildirilen Konservatuvarımızın tahliyesi şimdilik durdurulmuştur. Bu doğrultuda, 26.06.2018’de planladığımız etkinliğimiz İPTAL edilmiştir.

Üniversitemizin uzun dönemli çıkarları doğrultusunda, üniversitemiz yönetimi ile karşılıklı iş birliği ve diyalog içerisinde konunun yakın takipçisi olacağız.
Sanata ihtiyacımız VAR! Hep oldu, hep olacak. Lütfen bizi takipte kalın, konu ile ilgili paylaşımlara devam edeceğiz.”

#SANATAİHTİYACIMIZVAR

RIHTIM MSGSÜ DERNEĞİ

BAYKUŞHANE SANAT GİRİŞİMİ KOOPERATİFİ

MSFAU students are calling: We all need art!

Mimar Sinan Fine Arts University Istanbul State Conservatory students have made a historical invitation, announcing ‘We All Need Art’ and summoned all art lovers in the country to the conservatory building in Besiktas on June 26 th , Tuesday.

“Mimar Sinan Fine Arts University is Turkey’s first art school with a long history that dates back to 1882, when the school was established during the reign of Hamid II. The school now faces eviction from its premises in Dolmabahce, Besiktas on the grounds that it is located next to Prime Minister’s Office. Performing arts departments such as music, drama, opera, and ballet give education in the Dolmabahce premises.

Mimar Sinan Fine Arts University (MSFAU) State Conservatory Rector has received a notice to evacuate the building by June 25 th , Monday. The officials were not contented with this notification that stipulated a complete evacuation within 5 days. Unless the building is evacuated, Besiktas District Governorship has been instructed to implement water and power outage, and to commence the evacuation procedures with the police forces on June
26 th , Tuesday. It has also been announced that if the evacuation fails, students and faculty members will be expelled from the building forcefully by the police.

The school’s notice states that “Unless a new campus is assigned for the proper and healthy continuation of education, it is not acceptable by any means to evict the faculty members, conservatory workers, and each one of our precious 1,400 students, who receive their education between the ages of 6 and 25 from the elementary school to university and who have succeeded in numerous national and international competitions. Those who resort to such a procedure violate the 42 nd article of the constitution.” On the other hand, The Grand National Assembly of Turkey National Palaces Department ‘claims’ that the decision is “legal.”

MSFAU Rector Prof. Yalcin Kaymaz reminds that the legal process is still going on: “The decision is not binding for us. When they come on the 26 th , they will see us in front of the entrance gate. We are not going to evacuate the building. It is out of question that we leave here until the State of the Turkish Republic shows us another place. Let alone a building, they haven’t indicated a land for the campus. We cannot possibly accept this arbitrariness.”

The reason for this haste to evacuate the school building is thought to be related to the possible results of the upcoming elections. If the ruling party does not obtain the majority in the parliament, to which the conservatory building belongs, the speaker’s office might be represented by another party. In that case, it will not be legally possible to appropriate the building.

We demand the State of the Turkish Republic, which generates a new form of animosity against science and art every day, that they withdraw this lawless decision. We share this demand of us with the world’s public conscience to show the power of art.”

Students of MSFAU

MSGÜ öğrencileri sesleniyor: Sanata ihtiyacımız var

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuvarı öğrencileri ‘Sanata İhtiyacımız Var’ diyerek 26 Haziran Salı günü ülkenin bütün sanatseverlerini Beşiktaş’ta bulunan konservatuvar binasına davet ederek tarihi bir çağrı yaptı:

“1882 yılında 2. Abdulhamit döneminde kurulan ve bugün Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ismi ile eğitim hayatına devam eden Türkiye’nin ilk sanat okulunun Dolmabahçe’de bulunan binası Başbakanlık Çalışma Ofisi’nin yanında olduğu gerekçesiyle tahliye edilmek isteniyor. Binada müzik bölümleri ve tiyatro, opera, bale gibi sahne sanatları bölümleri yer alıyor.

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı Rektörlüğü’ne 25 Haziran Pazartesi gününe dek binayı boşaltmalarını şart koşan bir tebligat gönderildi. Binanın 5 gün içerisinde boşaltılmasını öngören bu tebligatla yetinmediler. Binanın boşaltılmaması durumuna karşı binanın bulunduğu Beşiktaş Kaymakamlığı’na 26 Haziran Salı günü binanın elektrik ve suyunun kesilmesi ve polis eşliğinde tahliye işlemlerinin başlatılması için talimat gönderildi. Tahliye işleminin yapılmaması halinde ise binanın elektrik ve suyunun kesileceği, polis zoruyla da öğrenci ve öğretim görevlilerinin binadan atılacağı açıklandı.

“6 yaşından 25 yaşına kadar, ilköğretimden yüksek öğretime dek, eğitim gören ve gerek ulusal gerekse uluslararası yarışmalarda sayısız başarılara sahip, ülkemiz ve üniversitemizin göz bebeği olan 1400 öğrencimizin, öğretim elemanlarının ve konservatuvar çalışanlarının, sokağa atılması ve söz konusu binanın boşaltması, eğitim ve öğretimin sağlıklı bir şekilde yürütülebileceği yeni bir yerleşke gösterilmeden asla kabul edilemez. Böylesi bir işleme tevessül edenler açıkça Anayasa’nın 42’nci Maddesi’ni ihlal etmiş olurlar” diyen okulun bildirisine karşı TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı kararın ”hukuki” olduğunu ‘iddia ediyor’.

MSGSÜ Rektörü Prof. Yalçın Karayağız yargı sürecinin devam ettiğini hatırlatarak, “Kararın bizim için hiçbir hükmü yok. Ayın 26’sında gelirler, kapıda bizi görürler. Biz binayı boşaltmayacağız. Türkiye Cumhuriyeti bize yeni bir yer göstermediği sürece buradan çıkmamız söz konusu olamaz. Kaldı ki hukuki süreç henüz bitmiş değil. Defalarca görüşme yaptık. Bırakın bize bir başka binayı, boş bir arazi bile göstermediler. Böyle bir keyfiliği kabul etmemiz mümkün değil” dedi.

Konservatuarı bu kadar acele tahliye etmelerinin nedenini ise binanın bağlı olduğu mecliste çoğunluğu kaybedeceklerine inanmaları ve meclis başkanlığı başka bir partiye geçerse hukuki olarak binaya el koyamayacakları gerçeği olduğu düşünülüyor.

Her gün bilim ve sanata karşı yeni bir düşmanlık doğuran Türkiye Cumhuriyeti Devleti Hükümeti’nin bu hukuksuz kararı geri çekmesini talep ediyor ve sanatın gücünü göstermek adına dünya kamuoyunun vicdanına sunuyoruz.”

MSGÜ Öğrencileri

 

GÜNCELLEMEMSGSÜ tahliyesinin ertelenmesi üzerine 26 Haziran günü düzenlenecek protesto iptal edildi

6. büyük yok oluşa çözüm bitki temelli beslenme mi? (Ömer Madra ile mülakat)

0

Son zamanlarda iklim ve çevre felaketleri ile ilgili raporlar ardı ardına yayımlandı. Bu raporları değerlendirmek üzere, geçtiğimiz günlerde Açık Radyo’da hazırlayıp sunduğum Vegan Sağlık Programı’nda konuğum Ömer Madra’ydı.

 Fotoğraf Guardian’a aittir. 
Beslenme ve çevre ilişkisi ile ilgili şimdiye kadar yapılmış en kapsamlı araştırma 1 Haziran’da Science Dergisi’nde yayımlandı. “Vegan bir diyet, su ve toprak kullanımı, sera gazı salımı, küresel felaket gibi gezegen üzerindeki yıkıcı etkileri ortadan kaldırmak için en iyi yol. Bu şekilde sürdürülebilir hayvancılık, elektrikli araba kullanımı, uçak kullanımını bırakmaktan daha etkili bir çözüme varılacaktır.” Şimdiye kadar bu kadar vurgulu söylenmemişti.

20 küsür yıldır bu haberleri takip ediyorum. Hem hayvancılık ve tarımı durdurmanın hem de dünyayı beslemenin mümkün olduğunu anlatan ilk önemli kapsamlı araştırma, ben daha kapsamlısını görmedim. Yalnız mümkün olduğunu ifade etmekle kalmıyor, şart olduğunu da söylüyor.

“Et yiyerek, süt mamülleri tüketerek yalnızca %18 oranında kalori, %37 protein alıyoruz, ancak tarım alanlarının %83’ünü yok ediyoruz. Hayvancılık endüstrisi sera gazı salımlarının da %60’ını oluşturuyor. Bu nedenle tarım ve çiftlik alanı kullanımı nedeniyle toprakların %75’i kullanılıyor.”
Bir yandan müthiş bir israf diğer yandan açlık… İçinde bulunduğumuz iklim ve çevre felaketinin başlıca nedenleri nedir?

İçinde bulunduğumuz durum beş nedene bağlı: Küresel ısınmanın yanında sera gazları salımı, hava kirliliği, su kirliliği, toprak kirliliği. Çalışma, önemli araştırmacıların yaptığı, 180 ülkenin 119’unda 40 bin hayvan üretim yerindeki bütün gıda ürünlerinin verilerinin derlenmesiyle oluşturuldu.

Oxford Üniversitesi’nden araştırmacıların yaptığı yeni analiz gösteriyor ki et yiyerek, süt mamülleri tüketerek yalnızca %18 oranında kalori, %37 protein alıyoruz, ancak -burası önemli- tarım alanlarının %83’ünü yok ediyoruz. Yeni araştırma açıkça şunu gösteriyor: Et ve süt ürünleri, yumurta tüketiminden vazgeçmek suretiyle dünya üzerindeki tüm çiftlik ve tarım alanları kullanımını %75’in üzerinde bir oranda azaltılabiliyor. Bununla da kalmıyor, küresel ısınma da geliyor, tüm bunlarla beraber hayvancılık endüstrisi sera gazı salımlarının da %60’ını oluşturuyor. Su kirleniyor. Meksika Körfesi’nde hayvancılık endüstrisi kaynaklı Dev Ölü Bölgeler oluşmuş durumda. Bunların hepsi birbiriyle bağlantılı ve küresel bir felaket ile karşı karşıya olduğumuzun göstergesi.

“Tarım endüstrisi sayısız çevre sorununun hepsinin tam ortasından geçen bir sektör. Yıkımın büyük bir kısmından sorumlu olan hayvan ürünleri. Çevresel yıkımı önlemenin en önemli tek yolu etten ve mandıra ürünlerinden vazgeçmek.”
İnsanlık çevreye ve ekosisteme nasıl zararlar veriyor?

Tarım endüstrisi sayısız çevre sorununun hepsinin tam ortasından geçen bir sektör ve Yıkımın büyük bir kısmından sorumlu olan hayvan ürünleri. Bu nedenlerden ötürü gezegen olarak 6. büyük yok oluşun eşiğinde olabiliriz. Daha önce Guardian’da yayımlanmış yakın tarihli bir makalede şu belirtilmişti: Yeryüzündeki hayatın %0.01’ini oluşturuyoruz ama vahşi memelilerin %83’ünü yok ettik, bu ne demek? Muazzam bir toprak, hava, su kirliliği demek. Çevresel yıkımı önlemenin en önemli tek yolu etten ve mandıra ürünlerinden vazgeçmek. (What the Health (Sağlık Komplosu) adlı Netflix belgeselinde hayvancılığın çevreye zararları tümçıplaklığıyla anlatılıyor.)

“Et ve süt ürünleri, yumurta tüketiminden vazgeçmek suretiyle dünya üzerindeki tüm çiftlik ve tarım alanları kullanımı %75’in üzerinde bir oranda azaltılabiliyor.”
1 gram hayvansal protein için bir metrekare alan yok oluyor, bir gram bitkisel protein içinse 0.01 metrekare alan harcanıyor ve 100 gram et için ortaya çıkan sera gazı ile 3,5 kg dan daha fazla bitkisel gıda elde edilebiliyor. Son haberlere göre toprağın hoyrat kullanımından dolayı Hindistan’da çiftçiler intihar ediyor.

Büyük tohum şirketleri var, topraktan hasat alacak gibi borçlanıyorlar, sonra tarım ilaçlarının bilinçsiz kullanımı sonucunda toprak hasat vermiyor ve intihar ediyorlar. 300 bin çiftçinin intihar ettiğine dair haberler var.

Artık toprağı besleyecek doğal gübre de oluşmuyor. Türkiye’de hayvanların kullandığı yemlerin %90’ı endüstiyel yem ve bu yemleri köylerde de kullanıyorlar. Köylerde sanılmasın ki organik hayvan üretiliyor. Peki, yine de sürdürülebilir hayvancılık bizim çözümümüz olabilir mi?

O yetiştirilen “organik” hayvanların da işe yaramadığını bu çalışma ortaya koyuyor. Serbest ya da endüstriyel tarım ve hayvancılık endüstrisinin çevre tahribatını kesmenin hiç de azımsanacak bir neden olmadığı apaçık. Bir diğer yandan raporda da belirtiliyor: Dünyada faaliyet gösteren 500 milyon çiftlik var.

Hayvansal ürünlerde ve tarımda sübvansiyon oldukça fazla. Belki de bunu bitkisel ürünlere kaydırmak gerek?

Çalışma ekibinin başındaki Profesör Poore, bu endüstrinin devlet desteği gören güçlü bir endüstri olduğunu belirtiyor: her yıl yarım trilyon dolar yani 500 milyar dolar, kendisine göre daha fazla, belki bir trilyon dolar, yani Türkiye’nin gayri safi yurtiçi hasılası kadar neredeyse, subvansiyon yapılıyor.

Peki ne yapmalı?

Bir kere etiketler üzerine devlet eliyle “Bu aldığınız et, salam, sosis çevresel tahribat yapar.” diye uyarılar konulması lazım. Yıkımın tamamen sonlanması için hayvansal tüketimleri sıfırlamak, raporda da bahsedildiği üzere serbest gezen et ve mandıra ürünleri satın almaya çabalamaktan çok daha büyük faydalar sağlıyor.

Raporda kanatlı hayvanların %70’inin hayvancılık endüstrisindeki hayvanlar olduğu belirtiliyor. Diğer yandan, bu yıkım engellenmezse belki de gezegenin 6. büyük yok oluşuna zemin hazırlamış olacağız.

Büyük yok oluşu kendi ellerimizle hazırlıyoruz ve raporda binlerce yıl sonra -insan kalırsa tabi- bu zamanları araştırırken her tarafta tavuk kemikleri olacağı söyleniyor. Hayvancılık ve tarım endüstrisinin sürdürülebilir bir yanı yok. Hayvansal için sığır kentler oluşturuluyor. Hem 7,5 milyarı et ve süt ürünleri ile besleyeceğiz, hem de canlı sistemlerini ayakta tutacağız (!)

Antibiyotiklerin yarısı hayvanlar için kullanılıyor. Sığır kentler yüksek miktarda antibiyotiğin kullanılması da demek bir yandan.  

Antibiyotik direncinden bahsediliyor. Artık ameliyatlar dahi yapılamayacak. Tüm kanıtlar bizi hayvandan bitki temelli beslenmeye geçişe götürüyor. Bir de toprağın kirlenmesiyle karbondioksit ve azot döngüsü zarar görüyor. Bu da önemli bir kısım.

Önlenebilir yıkım diyoruz ya önlenebilir hastalıkların da çözümü yine bitki temelli beslenme. Bahsettiğimiz makalede yine şöyle bir şey geçiyor: 100 gram et için ortaya çıkan sera gazı ile 3,5 kg dan daha fazla bitkisel gıda elde edilebiliyor. Bütün bunlardan dolayı ben etten vazgeçemem ki, az et yiyorum, peynirden vazgeçemem denilebiliyor. Peki, az yemek çare mi?

Yazının sonunda araştırmacıya soruyorlar: Siz yiyor musunuz diye? Bu çalışmaya başladığımdan beri, 4 yıldır ne et yiyorum ne de süt ve süt ürünleri diyor. Aksi takdirde etik bir problem olurdu. Bu çapta bir araştırmayı yapıp bu tüketimlere devam etmek sıkıntılı olurdu. Az yemek çare değil, tamamen bırakmak gerekiyor.

Son olarak dünya çapında tanınan literatür tarayıcısı Dr. Michael Greger’in “How not to die” kitabı Türkçe’ye “Ölmek ya da ölmemek”adıyla çevrildi. Okumanızı tavsiye ederiz.

Röportajın sesli kaydı için:  https://archive.org/details/vegan_saglik_13.06.2018

Vegan Sağlık, her çarşamba 14.00’da 94.9 FM Açık Radyo’da!

Ömer Madra’nın Kıymalı Kıyamet adlı yazısı: http://acikradyo.com.tr/acik-gazete/acik-gazete-1-haziran-2018-kiymali-kiyamet

Science’taki ilgili makale: http://sci-hub.tw/http://science.sciencemag.org/content/360/6392/987

Guardian’daki “Avoiding meat and dairy is ‘single biggest way’ to reduce your impact on Earth” adlı makale için:  https://www.theguardian.com/environment/2018/may/31/avoiding-meat-and-dairy-is-single-biggest-way-to-reduce-your-impact-on-earth

Balık çiftliklerindeki kirliliği de anlattığım Açık Radyo Vegan Sağlık Programı’ndaki Omega 3 konusunun tekrarı: https://archive.org/details/VeganSalk30.05.2018

Ahlat Ağacı; O Kuyudan Su Çıkar Elbet

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Ahlat Ağacı, seyirciyle buluşmaya devam ediyor. İzledikten sonra “edebiyatın taşrası neresi?” diye soran çıkmış mıdır? Bilemiyorum. Ne de olsa Ahlat Ağacı filmi taşra edebiyatı alıntılarının telifiyle de gündeme geldi. İzleyici, neler olduğunu anlamak için tarafların birbirine söylediklerine kulak vermiş olmalı. Filmden sonraki telif tartışmaları da “edebiyatın taşrası neresi?” diye sordurmuş olabilir. Film bu eksende gündeme gelse de “edebiyatın taşrası neresi?” sorusuna yanıt aramıyor.

Film, insanın zihninde bir kafes olabilecek taşrayı kahramanların hikayeleriyle görünür kılıyor. Bu kafesin parmaklıkları bu sefer Çanakkale’nin ilçesi Çan’a ve onun bir köyüne taşınmış. Bu taşra anlattığı hikayeyle onu izlemeye ayrılacak üç saat sekiz dakikaya fazlasıyla değer.

Ahlat Ağacı’ndan Sonra

Duygusal olarak sarıp sarmalandığım bu filmi Başka Sinema gösterimleri yapan Karaca Sineması’nda izledim. Filmin etkisinden çıkmak için biraz yürümek iyi gelebilirdi. Böylece tüm o görsel şölenin aktarmaya çalıştığı düşünceleri de aklımdan geçirebilirdim. Kısa bir süre sonra vardığım Pasaport Kordon’da herhangi bir akşamüstüydü. İşlerinden çıkıp yürüyenler, gezmeye çıkmış olanlar, kahvelerdeki hoş beş, bisikletliler, balık tutanlar, her zamanki gibi ışıkla oynaşan dalgaların önündeki manzarada yerlerini almıştı. İnsanların bu rahat halleri filmin gerilimini çözmeye yeterliydi. Filmdeki gerilimi yaratan unsursa, Nuri Bilge Ceylan’nın filmlerinde ustalıkla vermeyi başardığı yabancılaşma ve bu yabancılaşmanın kahramanları çıkardığı acı bir yalnızlık olmalıydı.

Neyse ki İzmir’de insanlar böyle acı bir yalnızlıkla yaşıyor görünmüyorlardı. Eğer Ahlat Ağacı filminde yan yana gelen aile bireyleri, bir kere olsun sarılıp, öpüşselerdi bu etki kırılabilirdi. Örneğin, Sinan askerden döndüğünde babasıyla karşılaşmalarında şöyle bir kucaklasalardı seyirci hafifleyebilirdi. Oysa seyirciye verilmek istenen bir hafifleme değildi. Yine de yönetmen bu sefer seyirciyi tümüyle umutsuz bırakmak istememiş olmalıydı.

O Kuyu Kazılacak

Film üstüne yaptığımız muhabbetlerde genel kanı filmin sonundaki kuyu sahnesinin etkisiyle ilgiliydi. Sahnenin çarpıcılığı ve  “o kuyu kazılacak,” fikri sabiti.

Ahlat Ağacı’nın “umut” motifi Sinan’ın kuyuyu kazma sahnesiyle kuruluyordu ve filmin üstüne konuşabildiğim herkes bu “umut ilkesine” tutunmuş görünüyordu. Onca film dururken gidip Ahlat Ağacı’nı sinemada seyreden bir izleyici kitlesinden de sanırım bu beklenirdi.

Ne de olsa herkesin kendi varoluş serüveninde muhakkak ki bir kuyusu vardı. Gelenekselin ya da çevrenin “su çıkmaz,” dediği bir kuyuyu kazmıştı/kazıyordu/kazacaktı. Belki baba İdris gibi vazgeçip, “bari bu konuda haklı çıkmasalardı,” denilen bir kuyu, birçok kişi için olmuştu/oluyordu/olacaktı. Nuri Bilge Ceylan’ın evrensele çıkan bu metaforuna, bari bu konuda haklı çıkmasalardı denilerek kazması bırakılan kuyuya biri ya da birilerinin el atması da elbet iyi gelmişti/gelirdi/gelecekti.

Ne de olsa Ahlat Ağacı gibi filmler yapmak da su çıkmaz denilen yere kuyu kazmaya benzerdi. Öyleyse bu evrensel metaforu Nuri Bilge Ceylan film yaparak anlatamayacaktı da kim anlatabilecekti?

Ahlat Ağacı Olmuş Kahramanlar

“Doğduğum şehirde bir babayla, öğretmen bir babayla karşılaştım. Bu tanışma beni çok etkiledi.” demiş Nuri Bilge Ceylan. Bu tanışmadan damıttığı filmin kahramanları, filmin adına uygun düşecek şekilde Ahlat Ağacı’na benziyor. Kusursuz, net ve “işte budur,” demeye imkân tanımayacak bir gerçeklikte sunulmuş kahramanlar, bu nedenle aslında kahraman değil, antikahramanlar.

“Tamir edilen bir kapı bile olsa çıkarsız, sadece iyilik olsun diye bir şey yapılamaz mı?” diye soran Baba İdris, öğretmen olmak için sınava giden oğlundan para istiyor. Bir sefilliğin cisimleşmiş hali mi yoksa tüm ters giden şeylere karşın bir şekilde sağduyuyu koruma hali mi, anlamak mümkün olmuyor.

Sinan okulunu bitirip eve döndüğünde kimi zaman sert, yargılayıcı ve kendi bencilliğini zerre sorgulamadan sadece kitabını bastırmaya ve babasını zapturapt altına almaya odaklanabiliyor. Babasının durumunuysa “onun ganyan oynaması aslında bir başkaldırı” diye sunabiliyor.

Dedeye göre su çıkmaz denen yere kuyu kazmak için harcanan çaba el alemi güldürecek cinsten, millet o kadar zamanda ev yapıyor. El âlemi kendine güldürme mevzusu köyün yeni imamın, eski imama ezan okumayı emanet etmesinde de sergilenen bir durum ve köylünün bir iyilik timsali olsa da yaşlı imamı bile diline düşürebileceği acımasızlığına işaret ediyor.

Kısası

Nuri Bilge Ceylan’ın, Koza (1995) Kasaba (1997), Mayıs Sıkıntısı (1999), Uzak (2002), İklimler (2006), Üç Maymun (2008), Bir Zamanlar Anadolu (2011), Kış Uykusu (2014)’ten sonra dokuzuncu filmi olan Ahlat Ağacı’nın senaryosunu Ebru Ceylan ve Akın Aksu Akın yazmış.

Nuri Bilge Ceyla’nın en diyaloglu ve diyalogları seyircide dinleme isteği uyandıran bu filmi günümüz gerçekliğinin bir kesitini sorgusuz gösterirken, kahramanlarını ahlat ağacına benzetse de seyirciyi umutsuz bırakmıyor.

Özellikle Hatice ve Sinan’ın konuşmaları ve Sinan’ın kuyuda sallandığı sahnedeki görselleriyle çok etkileyen filmin kompozisyonları izleyene “komşu köyü” bir uzak doğu masalı gibi sunmayı başarıyor. Bu başarının görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki.

İki komedyen Doğu Demirkol ve Murat Cemcir’in başrolü aldığı ve dramın hakkını verdiği filminde yer alan oyuncular; Ahmet Rıfat Şungar, Hazar Ergüçlü, Tamer Levent, Kadir Çermikli, Kubilay Tunçer, Ercüment Balakoğlu.

İzlemeyenleri düşünerek çok ayrıntılı bir yazı yazmak istemedim. İsteyenler filmdeki on beş detay için linke bakabilirler ya da en iyisi gösterimden kalkmadan filmi sinemada izlemelidir galiba.

Türk Akımı doğal gaz projesine karşı 22 Haziran Cuma saat 12.30’da Beyoğlu Galatasaray Lisesi önünde basın açıklaması yapılacak!

‘Türk Akımı’ adı verilen Rus doğal gaz hattının inşası için kadim Istranca Ormanlarının ortasında katliam yapılmasına karşı yarın, 22 Haziran Cuma, saat 12.30’da Beyoğlu’nda Galatasaray Lisesi önünde yaşam savunucuları basın açıklaması yapacak.

 

Adı ‘Türk Akımı’ olan ama Rusya’nın yıllık 750 milyon dolar kâr edeceği “Türk Akımı” doğal gaz boru hattı projesi için Trakya’nın Kuzey Ormanları, kadim ve benzersiz Istrancalar katlediliyor!

Geçtiğimiz ay içinde, katil proje 3. köprünün bağlantı yollarını aratmayacak sekilde, 700 dönümlük orman alanı acımasızca katledildi. Katliamı kamuoyuna duyurmak icin yapılan haberlerse utanmazca sansürlendi. Eğer bu mega katil projeyi durduramazsak Istrancalar boydan boya 30 km boyunca ortadan yarılarak sayısız canlıyı barındıran milyonlarca ağaç daha katledilecek. Kuzey Ormanları ekosistemi ve bölgedeki yaban hayatı dikenli tellerle ikiye ayrılarak parçalanacak.

Türkiye’nin benzersiz ve yerine konması imkansız doğal değerlerinin, binlerce yılda zor oluşan ekosistemlerin yok edilip, enerji ve inşaat devlerine peşkeş çekilmesine yeter! Geleceğimizin yok edilmesine, nefesimizin kesilmesine, halkın cebinden şirketleri zengin edilmesine Hayır diyoruz!

Istrancalar’i yok edecek, sayısız endemik hayvan ve bitki türünün sonunu getirecek, Kuzey Ormanları köylülerini yaşamdan koparacak bu katil projeye, politik çıkarlar uğruna girişilen bu doğa düsmanlığına hayır demek üzere buluşuyoruz!

Tüm yaşam savunucularını 22 Haziran Cuma, saat 12.30’da Beyoğlu’nda Galatasaray Lisesi önünde yapılacak basın açıklamasına bekliyoruz!


Dayanışmayla…

Ekoköyler bir “düş” mü: Düşler Akademisi Kaş

Ekoköy: kendi kendine yeten, tatmin edici bir yaşam tarzı sürdürmeyi isteyen, birbiriyle, tüm canlılarla ve yerküreyle uyum halinde yaşamaya çalışan, kentli veya kırsal toplum insanlarından oluşur.

Düşler Akademisi Kaş projesini çoğu zaman fiziksel veya sosyal dezavantajlı bireylerin hayata eşit katılım hakları olması gerektiğini savunan ve Alternatif Yaşam Derneği (AYDER)’in yürüttüğü bir proje olarak tanıdık. Her bir etkinlikte, kalıplara sığdırdığımız ‘normal’ kavramının aslında her çeşit insan için olduğunu işliyorlardı. Bu yaz, yani 2018 itibarıyla, 12 tematik hafta boyunca katılımcı gruplar, akademisyenler ve gönüllüler haftanın teması etrafında bir araya gelip Türkiye ölçeğinde yenilikçi ve sürdürülebilir çözümlere değinecekler.

Aslında bu kapsayıcı projelerin gölgesinde kalan ancak akademinin mihenk taşı olan ekolojik ve sürdürülebilir yaşam ilkeleri Düşler Akademisi Kaş’ı bir ekoköy yapmaya yetiyor diyebiliriz.

Bir yandan küçük hissettiğimiz Dünya’yı büyüten, bir yandan da büyük sandığımız benliğimizi küçülten bu yerde kimsenin yaşı, dezavantajı, eğitim durumu, dini veya ırkı yok. Herkes eşit ve ‘gönüllü’. Bu eşitlik, ekosistemdeki her canlının uyum içerisinde yaşamasını sağlıyor. Çukurbağ Köyü’nün yerlisi de o haftaki gönüllü veya katılımcı da beraber yapıyor her işi. Herkesin bilgisi, yeteneği veya isteği oldukça yapılacak yüzlerce iş var akademide. Para geçmiyor, emekle çalıştıkça karşılanıyor barınma, beslenme ihtiyacı. Sadece iki önemli ilke kulaklara çalınıyor akademide: Sevgi diliyle konuşmak ve açık iletişim kurmak. Bunlar da psikolojik sürdürülebilirlik sağlıyor köyde.

İnsanlığın, tükenmesinden en çok korktuğu bu yüzden paylaşmadığı ama aslında sonsuz kaynak olan sevgi. Sadece gönüllü rotasyonu ve yaşayış tarzıyla da olmuyor tabii ki… Herkes, ilgili ve bilgili olduğu konu doğrultusunda bilgilendiriyor etrafını. Bir mühendis gıdaların bileşenlerinden bahsederken bir lise öğrencisi merakla dinliyor kenardan, veya Hollandalı bir danışman nasıl yoga yapılacağını öğretebiliyor Down sendromlu gençlere.

Tüketici değil de en azından kendi tükettiği kadarını üretebilen canlılar da olabileceğimizi hatırlatıyoruz kendimize. Belki de sıfırdan keşfediyor kimimiz. Asgari miktarda çöp çıkarıyoruz her gün. 14 dönümlük bu araziye girdikten sonra paketli hiçbir gıda girmiyor içeriye. En yakın bakkal 3 kilometre uzaklıkta. Çamaşırhanede kıyafetlerimiz, bulaşık makinasında bulaşıklarımız makinalar tamamen dolduktan sonra yıkanıyor. Güneş enerjisiyle ısınıyoruz.

Gözümüz daha fazlasında değil, o fazladan 2 dakika duş yerine onlarca marul sulanabilir çünkü. Tarlamız var burada, ‘The Tarla’. Damla sulamayla sulandığı için çok daha az su harcıyor. Her gün yemeklerimizi tarlada büyüyen sebzelerle yapıyoruz. Yemekleri yedikten sonraysa, mutfak atıklarımızı kompost yapmak için ayırıyoruz bir kenara. Ulaşım için akademinin sadece bir minibüsü var, ve yeterince bisikleti. Doğayı kirletmek için yaşamıyoruz Düşler Akademisi’nde. Tam aksine, bu doğaya misafir olduğumuzun bilincinde yaşıyoruz. Çünkü biliyoruz ki, sadece yeni sezonu çıktığı için o yeni moda tişörtlere ihtiyacımız yok. Çünkü biliyoruz ki o bir yeni moda tişört için dolaylı yoldan harcanan su miktarı 2700 litre. Çünkü biliyoruz ki bir bisküvi ambalajı doğada 400 yılda çözünüyor.

Henry David Thoreau’un da yazdığı gibi: ‘‘Ormana gittim. Çünkü bilinçli yaşamak istiyordum. Hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum. Yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratmak için.’’

Daha detaylı bilgi için: www.ayder.org.tr

Stalkerlığın ürkütücü yüzü

0
Bir kadın üç senelik işini bıraktıktan sonra onun her hareketini takip eden iş arkadaşından üç ciltlik bir günlük gelince önce ürkmüş, sonra ise iğrenmiş.

Belki de romantik bir jest olduğunu (!) düşünen stalker’ı, iş yerinde yan yana çalışırlarken onun hakkında her detayı aşırı ve uygunsuz bir şekilde içeren günlüğü açıkça ona vermiş.

Günlükte toplam 221 girdi varmış, hareketleri, kıyafetleri ve diğer adamlara davranışları üzerine takıntılı ifadeler içeren yazıların bazıları diğerlerinden daha ürkütücü.

Bir yerde nasıl mastürbasyon yaptığından ve “tohumlarını” onun için “sakladığından” detaylı bir şekilde bahsetmiş.

Fotoğrafları online paylaşarak işin altıncı ayından sonra dışarı çıkmayı teklif ettiğinde nasıl iletişim kurduklarını açıklamış.

Onu reddettiğinde iletişimi tamamen kesmiş, bu da günlüklerin başlangıç tarihine tekabül ediyor.

 

*Giydikleri: ??
Umarım tatilin keyfini çıkarıyorsundur tatlım. Ama ben seni dehşet özledim. Bu hafta bildiğin cehennem olacak. Gelecek Pazartesi’ye kadar dakika sayacağım. Açıkçası seninle gelmeyi düşündüm. Eminim beni tatil yerinde görsen kalbin aşkla dolardı. Belki de dolmazdı. İkilemde bıraktığım için özür dilerim ama beni orda görüp mutlu olamayacağına dair o küçücük ihtimal (arkadaşının düğününün bir parçası olamam değil mi? Haha.), burnundan getiremezdim.

Bazen gerçek aşkımızı anlamaya çok yakın duruyorsun. Başka zamansa… Beni delirtiyor. Üzgünüm ama öyle! Sinirlenmek istemiyorum. O yüzden bekleyeceğim. Ama sonsuza kadar değil, aptal! Lanet, bu en iyisi. Kutsal evliliğe şahit olmak belki de ihtiyacın olan harekettir. Umarım. Çünkü seni seviyorum. Sen de beni seveceksin. Yakında!*

*Giydikleri: Yeşil saten bir bluz, dizlerine kadar inmeyen siyah dar etek (sadece oturduğunda ne kadar kısalacağını hayal edebiliyorum). Siyah 5 cm topuklu, saçlar toplu.

****’lerle flörtleşme olayı bitmeli. Anlayışlı olmaya çalışıyorum. Kadınlar evrimsel olarak flörte meyilli. Ama benim dinlediğimi bildiğin halde bir hafta iki ya da üç kez onunla şakalaştığını duymak kanımı kaynatıyor. O *** ne gibi bir çekiciliği var ki senin için? Anlayamıyorum. Onun üstü kapalı imalarını ve senin bu tarz bir konuşmaya karşılık vermeni duymak beni hasta ediyor. Alçakgönüllü ol! Olman gerektiği gibi uysal ve saf ol! Kalkıp senin için doğru adam burada demem gerekiyormuş gibi hissediyorum. Birkaç cm uzağında! İhtiyacın olan her şeyim ve ilerde anlayacaksın ki istediğin her şeyim. Gerçekten davranışların bana zorluk veriyor tatlım. Ama bunlar benim moralimi bozmuyor çünkü senin henüz bilmediğin yolun sonunu biliyorum. Sonsuza kadar birlikte olacağız. Bu sona doğru geliyorsun, hissediyorum. Senin şu biriyle iki ya da üçten fazla görüşme beceriksizliğin ve **’yı bir “iş” sevgilisi (oyuncak) olarak görmen yolun sonuna doğru gittiğin anlamına geliyor. Sabırlıyımdır. Gerçekten. Ne de olsa sonsuza kadar birlikte olacağız.*

Kilo alırsa hayal kırıklığına uğrayacağını ve kadınların çocuk büyütmek için var olduğunu söylemekten çekinmeyerek kadın düşmanlığı en baştan göstermiş.
“Olman gerektiği gibi alçak gönüllü, uysal ve saf ol,” diye emretmiş.

Daha da iğrenç, hatta bazen de tehlikeli hale gelmiş. “Flörtleşme (başka adamlarla) işi hemen sona ermeli. Kalkıp senin için doğru adam burada demem gerekiyormuş gibi hissediyorum.”

“Kainatın sonuna kadar seni takip edeceğim. Seni bulacağım ve anlamanı sağlayacağım.”

Her zaman ondan şüphelendiğini ve masasının cihazla dinlendiğine dair paranoya yaptığını söyledi. “Her şeyi duymuş olması benim açımdan şüphe vericiydi,” dedi, “Bazen acaba masamı mı dinledi diye merak ediyorum. Çünkü bu konuşmaların onun duyabileceği kadar yüksek sesle olmasının imkanı yok.
Ayrıca onu cezbetmeye çalıştığımı düşünüp tuvalete gidip mastürbasyon yaptığını düşündükçe iki kez kusuyorum.”

Bir de çocuklarının ismini Peter ve Andrew koymak istediğini okumak onu iğrendirmiş.

Rahatsız edici bir şekilde, bir gün giydiği ince kumaş tişörtten görünen “dantelli” sütyeninin alttan göründüğünü anlatmış. Hatta fotoğrafını çekip sonra ona bakarak mastürbasyon yapmış.

“Kendime tekrar dokunursam, pantolonuma patlayacakmış gibi hissediyorum.”

*Giydikleri: Bol dövmeli turkuaz gömlek, siyah evaze etek, saçlar toplu, düz siyah ayakkabı.

Teşekkür ederim aşkım! *** ile mastürbasyon alışklanlıkları üzerine yaptığın konuşma beni çok mutlu etti. Wow. O şişko suaygırı her ağzını açtığında KES SESİNİ, BIRAK DA ** KONUŞSUN diye bağırmak istedim!! (-:
Yalan söylemeyeceğim (senin yararına olmadıkça asla), o zamandan beri kaya gibi sertim. Ciddi anlamda banyoyu “o” amaçla kullanmayı düşünüyorum. Burada sadece bir kez yaptım. O da lavanta rengi ceketinin altına aşırı transparan bluzunu giydiğin zamandı, o kadar sıcaktı ki ceketi tüm gün giymedin. Dantelli sütyenini ve saf cennetin izlerini görebiliyordum. O günü özledim -tam olarak 14 Eylül 2015. Şükürler olsun ki fotoğrafını çekmiştim. Yüzün kötü çıkmış ama sana hadi poz ver diyecek halim yoktu ya haha. Muhteşem yüzünden hiçbir şey eksiltmiyor ama fotoğraf tamamen göğüslerinden ibaret. Açıkçası bu durumda, kafana bir çanta geçirsen de fotoğrafın harikalığı biraz bile eksilmez. Konudan baya saptım farkındayım haha. Seni utandırmaya çalışmıyorum tatlım. Tanrım fotoğrafı aklımdan çıkaramıyorum. Kendime tekrar dokunursam pantolonuma patlayacakmış gibi hissediyorum. Tamam bir dakika.*

*Giydikleri: Mavi ince bir süveter, altında beyaz gömlek. Açık kahve kumaş pantolon. Saçlar toplu. 7-8 cm topuklu.

Cuma günkü tartışmamıza ithafen netleştirmek için söylüyorum, mastürbasyonumu kısıtlamaya çalıştım. Ve korkma, mastürbasyon yaparken sadece seni düşünüyorum. Bundan önceki “malzemelerim” senle karşılaştırdığımda hiçbir şey aşkım. Konu mastürbasyona gelince seninle benim aramda fark var. Sen yaptığında kendini benim için hazırlıyorsun (biliyorum sevişiyorsun ama başka bir adama kendini vermeni düşünmemek için elimden geleni yapıyorum. Bu beni üzüyor ama bir yandan da o adamların benim gibi bir nirvanayla karşılaştırınca ne kadar iğrenç olduklarını görüyorsun). Senin için tohumlarımı saklıyorum, güzel çiçeğini ekmek için. Biliyorum spermlerin her gün yeniden oluştuğunu söylüyorlar ama beklediklerinde daha geniş olduğunu söyleyen adamlar da gördüm. Benim için de böyle olduğunu düşünüyorum. Ölçtüğümden falan değil tabi haha. Ama bir yanım boşa gitmektense ilk çocuğumuz olacak olan Andrew Peter’ı oluşturma şansını isteyen spermlerim için üzülüyor. O yüzden daha iyisini yapacağım. Elimden geldiğince sakınacağım. Senin için aşkım.*

*GİYDİKLERİ: KİM BİLEBİLİR Kİ?

Bunu nasıl yaparsın? Nasıl? Nasıl?
Gerçek aşkını nasıl terk edersin?
Hayatımızı nasıl terk edersin?
Gelecek neslimizi nasıl bir hiçliğe mahkum edersin?
NASIL????????
Sensiz olamam. Sensiz OLMAYACAĞIM. Evrenin sonuna kadar seni takip edeceğim. BUNU BİL! Seni bulacağım ve anlamanı sağlayacağım. BİZİM İÇİN gerçekten en önemli ilişkiyi tamamlamak için. Görüyorum ki kontolü ele almalıyım. Senin için beklemek istedim ama görüyorum ki sen de diğer kadınlar gibi erkeğin kontrolü ele almasına ihtiyaç duyuyorsun. Artık beklemek yok, kendin gözlerinle göremediğin şeyi göstereceğim sana! Sabırlı bir şekilde oturan, dinleyen, izleyen ve belgeleyen şeyi göstereceğim sana, senin için, gelecek nesil için!*

 

En sondaki “Sana geliyorum aşkım, sana geliyorum” belki de en ürkütücü olanı, ama neyse ki niyetlerini sürdürme imkanı olmamış.

Adam herhangi bir asılma eyleminde bulunamadan önce işi bırakmış, ama yeni işi için kiralık daire ararken adam günlükler dahil birkaç eşyayla gelip evinin önünde üç gün boyunca kamp kurmuş.
Kişisel hayatı ihlal ettiği için bir kısıtlama emri çıkarttırmış, bu emirden sonra adam onu kaçırmaya çalışmış.

Daha sonra yaşadığı yerdeki hukuki yaptırım adamı tutuklamış ve beş yıllık servis cezasına çarptırıldığı hapishaneye götürmüş.

Kaynak: METRO

Element Oluşumunun Yıldızlarda Başladığı Nasıl Keşfedildi?

0

Periyodik çizelgedeki tüm elementlerin kökünün yıldızlardan geldiğini artık hepimiz biliyoruz. Yaklaşık 70 sene önce ortaya çıkan bu bilgi, insanlığın kendi varoluşunu anlamak için attığı en büyük adımlardan biri olarak görülmüştü ve öyle de oldu.

Paul Merrill isimli bir astronom, Mount Wilson Gözlemevi’nde teleskopla gökyüzünü incelerken oldukça enteresan bir durumla karşılaştı. Uzak bir yıldızdan gelen bir ışığa bakarken, yıldız üzerinde teknetyum elementine ait izler buldu. Ancak o dönemde var olan bilgi ve birikim bu durumu açıklayamıyordu çünkü teknetyum fizikçilerin ‘yapay’ dediği elementlerden biriydi ve bir yıldız üzerinde nasıl oluşabileceği henüz bilinmiyordu.

Merrill, bu oldukça sıradışı keşfini bir makaleye döktü ve 2 Mayıs 1952’de Science dergisine bu keşfi bildirdi. Bu oluşum ile ilgili üç fikri vardı. Bunlardan ilki yıldızlarda ağır elementlerin oluşabildiği fikriydi, ancak hala bir yıldızda nasıl ya da ‘kimlerce’ ağır elementler oluşabileceği anlaşılır değildi. Merrill’in yaptığı bu sıradışı gözlem, evreni anlama yolunda atacağımız en büyük adımlardan biri için kapıyı aralamış oldu.

50’li yılların başlarında evrenin oluşumuna dair en popüler düşünce ‘büyük patlamaydı, ancak bu konu hakkında çalışma yapan bilim insanlarının hiç biri elementlerin oluşumuna dair net bir cevap veremiyordu. Ancak açılan bu yol ve nükleer fizik çalışmaları sayesinde, konunun aslının öğrenilmesi uzun sürmedi. Dönemin en önemli dört nükleer astrofizikçisi, konu üzerinde birlikte çalıştı ve oldukça başarılı ilerleyen bu çalışmalar sonucunda yıldızlar ve elementlerin oluşumu süreci açığa çıkmaya başladı.

Yıldızların merkezinde meydana gelen ve çekim sebebi ile yaşanabilecek içe çökmeleri de engelleyen bir dizi nükleer reaksiyonun, hafif elementleri daha ağır olanlara bağlayacak şekilde işlediği anlaşıldı ve böylece elementlerin aslında yıldızlarda ‘doğal yollarla’ ortaya çıktığını keşfetmiş olduk. Keşfin tam olarak anlaşılması ve ortaya çıkması için 5 yıl gerekti ve 1957 senesinde ‘Elementlerin Yıldızlarda Sentezi‘ başlıklı bir makale ile ilan edildi.

Yıldızlar ve element oluşumuna dair halen birçok çalışma yapılıyor ve bilim insanları bu nükleer reaksiyonların ve element oluşumlarının, evrenimizin oluşumunda etkisi olan şey olduğunu düşünüyorlar. Bilim dünyası ve uzayı anlama yolunda atılan bu önemli adımdan bu yana birçok bilimsel ve teknolojik gelişme yaşandı ve hepsinin bir tür birikerek çoğalmanın ürünü olduğunu söyleyebiliriz. Bilim insanları da bu sayede gelecekte evrene dair daha çok şeyi bilebilmeyi umut ediyor.

Alıntı | webtekno.com | Kapak Görseli |

Vegan Diyetisyen’den Probiyotikli Çiğ Vegan Yoğurt Tarifi

Probiyotik denilince aklınıza ne gelir? Ben söyleyeyim, yoğurt 🙂

Ancak, hayvansal tüketmeyenler yani veganlar, süt alerjisi olanlar ve farklı hastalıkları nedeniyle hayvansal içeriklerden uzak duranların probiyotik alternatifi vegan yoğurtlar, kombuçaylar oluyor. Ben de iki yıldan fazladır vegan yaşayan biri olarak bu probiyotikli içerikleri her gün tüketmeye dikkat ediyorum.

Koruyucu sağlık için oldukça önemli olan probiyotikleri yoğurt halinde yemek isteyenler aşağıdaki tarifi kullanabilir. Tarif, tamamen çiğ vegan. Son zamanlarda çok sık konuşulan çiğ vegan beslenme ile ilgili geliştirdiğim tüm içerikleri yakın zamanda Youtube Kanalı’mda yayınlamaya başlayacağım. Şimdi hiçbir ısıl işlem görmemiş probiyotikli çiğ vegan yoğurt tarifi:)

 

MALZEMELER (2 kişi için)

 

1 su bardağı çiğ kaju

3 kapsül probiyotik

 

YAPILIŞI:

 

Ilık suda bir gün bekletiğiniz kajuları süzün ve karıştırıcıdan 5 dakika kadar geçirin. Bu karışımı bir kaba alın ve kaynar sudan geçirdiğiniz tahta bir kaşıkla probiyotiği ilave ettikten sonra homojen bir karışım elde edene kadar karıştırın. Kavanozun ağzını sıkıca kapatın, bir battaniyeye sarıp 24 saat bekletin. Kabarcıklar çıkmışsa yoğurdunuz olmuş demektir:) Ben sonra bu yoğurttan dondurma yaptım. Siz istediğiniz her şeyin içine, üzerine ilave edebilir farklı tarifler elde edebilirsiniz. Tariflerinizi [email protected] adresine gönderebilirsiniz. Zevkle okurum:)

 

Beslenme ve Diyet Uzmanı Kevser Başkara

 

Anasayfa