Ana Sayfa Blog Sayfa 168

Başka insanların yanındayken niçin daha fazla yemek yeriz?

Yapılan araştırmalar, yanımızda başka bir insan varken daha çok yemek yediğimizi ve onların ne ve nasıl yediğinden etkilendiğimizi gösteriyor. Peki neden?

Sağlık psikolojisi uzmanı John de Castro’nun 1980’li yıllarda gerçekleştirdiği araştırmalar ve başka birçok bilim insanının yaptığı deneyler, insanların toplum içindeyken daha çok yediğine işaret ediyor. De Castro, ‘sosyal kolaylaştırma’ ismini verdiği bu olguyu, ‘şimdiye değin yemeyi etkilediği belirlenen en önemli etken’ biçiminde değerlendiriyor.

Açlık, ruh hali, dikkati dağıtan sohbetler gibi faktörler göz ardı edildiğinde, başka insanların yanında daha çok yememize sebep olan şeyin masada daha fazla zaman geçirmek olduğu sonucuna varıldı. Yemeğe iştirak eden grup ne denli büyükse, masada geçirilen vakit de o kadar uzun oluyor. Bu süre sınırlandığında, büyük grupların küçük gruplardan daha çok yemediği gözleniyor. Ama bu süre uzadıkça, yemekten sonraki tatlı faslına geçme olasılığı da yükseliyor. Üstelik insanlar, grup halinde yemek yerken, diğer zamanlardaki hudutlarını aşacağını ve bundan da pişmanlık duymayacağını baştan kabullenerek, daha fazla yemek sipariş ediyor.

Japonya’da gerçekleştirilen bir araştırmada da, insanların yanlarında biri olduğunda yemekten daha fazla keyif aldığı sonucuna varılmıştı. Söz konusu deneyde insanlara patlamış mısır verilip bir bölümü duvara, bir bölümü ise aynaya bakacak biçimde yemeleri istenmiş, aynaya bakarak yiyenlerin daha çok zevk aldığı görülmüştü. (Günümüzde pek çok restoranda ayna olmasının sebebi de bu olsa gerek.)

Fakat başkalarının yanında daha az yediğimiz zamanlar da yok değil! Kimi toplumsal kurallara riayet ettiğimizi gösterme adına yeme arzumuzu kontrol etme zorunluluğu duyabiliriz. Sosyal modelleme olarak tanımlanan bu davranışla, karşımızdaki insanın yeme şekline ayak uydurma ihtiyacı hissederiz.

Yapılan deneylerde, obez çocukların grup içindeyken, tek başına olduklarından daha az yedikleri belirlendi. Aşırı kilolu gençler ise, yanlarında aynı durumda biri varken daha çok, normal kiloda biri varken de daha az yemek yiyordu. Üniversitede kadınların, masalarında erkekler varken daha az kalorili, yalnızca kadınların bulunduğu grupta ise daha fazla yemek yediği saptandı.

Keza ABD’de yapılan bir çalışmada, restoranda siparişleri şişman bir garson alıyorsa, müşterilerin daha fazla tatlı yediği; İngiltere’de gerçekleştirilen deneylerde ise, restoran duvarına asılan afişlerde müşterilerin sebze yemeyi tercih ettiği ifade edilmişse insanların daha çok sebze sipariş ettiği, açıkta duran şeker kâğıtlarının da çikolata yemeyi teşvik ettiği görülmüştü.

Alıntı | webtekno.com | Kapak Görseli

Ot yetiştiren rahibeleri inceleyen belgesel bu sonbaharda yayınlanacak

Film, kenevirin ruhani ve tıbbi gücüne inanan yenilikçi bir grup olan ot yetiştiren rahibeleri, yani Vadinin Kızkardeşleri’ni (Sisters of the Valley) takip ediyor.

İlk defa ot içtiğimde bir arkadaşın annesinin arkadaşı içeri girdi, ama sinirlenmek yerine “eğer Tanrı bunu içmemizi istemeseydi, keneviri yetiştirmezdi” diyerek mırıldandı. Kenevir içmenin dinsel bir deneyim olmasına gerek yok, fakat bazılarına göre, kenevirin daha ileri bir amacı vardır.

Cannes Film Festivali’nde gösterilen yeni belgesel “Breaking Habits (Tabuları Yıkmak)” bir grup ot yetiştiricisi rahibeyi inceliyor.

Taciz döngüsünden kaçıp kendine bir sığınak arayan Rahibe Kate ve Vadinin Kızkardeşleri, kendilerini Kaliforniya’nın hızla büyüyen ve şimdilerde yasal olan bir kenevir üretme ve satış sektörünün içinde bulurlar. Geçimlerini de bu büyüyen sektörden sağlamaya başlarlar.

Vadinin Kızkardeşleri’ni önceden duymuş olabilirsiniz.

(Gaia Dergi’nin konu hakkındaki önceki haberi için tıklayın: Dünyayı iyileştirme amacıyla tıbbi kenevir yetiştiren rahibeler)

Televizyonda boy gösteren ve ev yapımı eşyalarını dünyaya tanıtan Vadinin Kızkardeşleri her ne kadar rahibe başlığı taksalar da hiçbir kiliseye bağlı değiller. Bunun yerine, onların manastırı bugün Katolik kilisesine bağlı ve kendini dine vakfetmiş kadınlar teşkilâtı üyeleri Beguines üzerine kurulmuş ve resmi dinsel yükümlülükten uzak, bağımsız şekilde hareket eden kadınlardan oluşur. Bu grup Rahibe Kate ismini almış Christine Meeusen tarafından kurulmuştur.

Fragmana dayanarak yorum yapılırsa, Breaking Habits sadece Vadinin Kıskardeşleri’nin kökenini kronolojik olarak göstermekle yetinmeyip, uyuşturucu çeteleri, diğer rahibeler, hukuk çevreleri ve daha pek çok yönden aldıkları eleştirilerle olan mücadelelerini de perdeye aktaracak.

Bu film Robert Ryan’ın ilk uzun metrajlı filmi. Variety dergisine göre film, Shudder gibi internet üzerinden eş zamanlı yayın sağlayıcılarına korku filmleri üretmek için yakın zamanda kurulmuş olan Cracked Up tarafından Cannes’da seçilmiştir. Breaking Habits (Tabuları Yıkmak) bir değişim olarak görülebilir, ama benzer kitleleri hayal etmek mümkün. Breaking Habits (Tabuları Yıkmak) bu sonbaharda gösterime girecek.

Kaynak: Herb

Konuşulmayan

1

Demokan Atasoy’un Oğlak Yayınları Maceraperest Kitaplar serisinden çıkan ilk kitabı Konuşulmayan okuyucuyu rahatsız etmek, düşündürmek, konuşulmayanları gün yüzüne çıkarmak için geliyor. Bir oturuşta okuyabileceğiniz bu sürükleyici ilk romanı hiçbir tanıtım yazısı anlatamaz. El âlemin dediklerini gaipten sesler olarak duyacağımız, ahlak çizgilerinin nerede çekildiğini bilmediğimiz, Türk toplumunun travmalarının kişilerin travmalarına dönüşmelerine tanık olacağımız bir roman.

Atasoy’un öyküleri daha önce Yabani Dergi ve Lemur Dergi’de yayımlanmış. Anadolu Korku Öyküleri serisinde, Aşkın Karanlık Yüzü’nde ve Karanlık Yılbaşı Öyküleri’nde yer almış. Konuşulmayan yazarın ilk romanı.

“Ben Konuşulmayan’ı doğaüstü unsurların kullanıldığı, nostaljik bir Türkiye masalı olarak görüyorum ve onu yazarken insanların neleri konuşmadığını anlatmak istedim.” diyor Atasoy Konuşulmayan hakkında. Aslında, Konuşulmayan’ı en iyi tanıtan cümle bu.

Konuşulmayan, bu ülkenin yaşadıkları ve bunların kişiler üzerindeki etkilerinden oluşuyor. Temelde iki kişi anlatıyor ama bütün bir toplumu gözlemlemek mümkün. Ana karakterlerden biri Dalınç ile geleneklerin insanlar üzerinde ne kadar baskısı olduğu, ailenin bir kişiyi nasıl parçalayabileceğini görüyoruz. Cinsellik konuşulmuyor, baskılar konuşulmuyor, travmalar konuşulmuyor. Aslında, toplum sadece iyilik istiyor, aileler çocukları için en iyisi olsun istiyor.

Dalınç Baysal: Eski Oğul ve Memur, yeni Koca ve Müdür

Dalınç, küçük yaşta babasını kaybetmiş annesiyle birlikte yaşayan biri, bir devlet memuru. Mesleğini annesi seçmiş, devlet işi işlerin en önemlisi annesine göre. Daireden eve, evden daireye giden, sessiz bir adam. Daha önce hiç sorumluluk almamış, bütün kararları annesi vermiş. Annesi Alzheimer’a yakalandığında hayatındaki her şey kırılıyor. Annesi markete diye evden çıkıp 2 hafta geri gelmediğinde ve Adli Tıp’tan yaşlı bir kadın cesedini teşhis etmesi istendiğinde iyiden iyiye sarsılıyor. Morga gittiğinde ise Hande ile karşılaşıyor.

Dikkat: Yazının buradan sonraki kısmı kitap ile ilgili spoiler içerir.

Sonrasında olanların üzerinden geçiyorum: (1) Morgda gördüğü ölü bir kadına aşık oluyor, Hande’ye, onu öpüyor ve Hande uyanıyor, Hande’yi kaçırıp eve götürüyor, (2) ısrarla Hande’nin bebek gibi olduğunu söylediği halde ve bir bebek gibi onunla ilgilendiği halde onunla ilişkiye giriyor, (3) morgdan Hande’yi kaçırdığını gören ve para vermezse onu şikayet edeceğini söyleyen temizlik görevlisi Hasan Hüseyin’i öldürüyor, (4) annesi geri geliyor, Hande’yi annesine karım diye tanıştırıyor, ve sonra söylediği yalana körü körüne inanıyor, (5) Hande hamile kalıyor, Dalınç “karısına” tecavüz ediyor ve çocuğun düşmesine sebep oluyor, (6) dairede müdür oluyor ve rüşvet almaya başlıyor, (7) “karısını” aldatıyor ve bu sırada zaten başka bir kadına, Afet Hanım’a, da tecavüz etmiş oluyor.

Bu olaylar dizisinde Dalınç’ın nerede iyi nerede kötü karakter olduğu ayırt edilemez halde, çünkü aslında tek istediği “karısı” Hande ile sonsuza kadar mutlu olmak. Çocukluk travmaları üzerinde derin izler bırakmış bu zavallı adamın aşkı için yapmayacağı şey yok, ölümü yenmeye bile kararlı. Bastırdığı cinselliğini en kötü şekilde kullandığı için onu suçlayamıyoruz da, çünkü nasıl davranacağını öğrenmemiş. Gelenekçi annesi, oğlu için en iyisi istediği için onu korumuş, en iyi olduğunu düşündüğü kararları vermiş, onun için en iyi eşi bulmak istemiş.

Emine Baysal: Gelenekçi, baskıcı bir anne

Dalınç’ın annesi, bence kitabın en güçlü yönlerinden birini gösteriyor: karakterleri. Her bir karakter düşünülerek özenle oluşturulmuş. Geçmişleri, bugünleri, gelecekleri, söylediklerinden giysilerine dek detaylı olarak veriliyor. Anne figürümüz, Emine Baysal da son zamanlarda okuduğum en iyi karakterlerden biri. Dalınç’ı tek başına yetiştiren bu disiplinli kadın, her pazar günü evdeki bütün menteşeleri yağlayacak kadar da özenli biri. Evde tek bir toz zerresi yok, saat gibi işleyen bir ev yaşantıları var, oğlunu törpüleye törpüleye şimdi olduğu yere getirmiş. Bu kadını karşımıza alıp konuşmaya çalışsak, Emine Hanım, bakın oğlunuzu böyle yetiştirirseniz gelecekte bunlar olacak desek, bize gözlerini patlatır burnundan solur ve yine “El âlem ne der?” der. Emine Baysal, Türkiye’nin yaşadıklarından etkilenen yıkılmaz bir insan figürü. Ülkenin hataları, onun sarsılmasına ve kötü günler geçirmesine sebep olmuş, aynı sıkıntıları çocuğu yaşamasın diye çabalıyor, bütün bunları çocuğuna travma ve gelecekte yapacağı hatalar olarak aktarıyor.

Dalınç: İyi mi kötü mü?

Dalınç yaptıklarını vicdanen tartsa da aslında olayları şöyle görüyor: (1) annesi hasta oluyor, (2) Hande ile hayatlarını birleştiriyorlar, (3) müdür oluyor ve artık ailesine en iyi şekilde bakabilir, (4) Afet Hanım onunla ilgilenmeye başlıyor, (5) karısıyla istediği gibi birlikte olamıyor, fiziksel ihtiyaçlarını karşılaması gerekiyor. Bu sırada, bir şeylerin yanlış gittiğini hissettikçe sesler duyuyor, toplumun baskılarının sesleri, el alemin ne dediğini duyuyor. Hayatı boyunca sorumluluk almamış ve başında hep güçlü bir otorite figürü olmuş biri, otorite figürü etkisiz hale gelince ve kararları kendisi almaya başlayınca böyle oluyor işte.

Hande Sedir: Eski manken, yeni ölü

Hande ise, ailesinin evlenme ve ev hanımı olma isteklerini yerine getirmemiş ve evden kaçıp manken olmuş genç bir kadın. Mankenlik kariyeri onu en sonunda öldürecek bir hayat tarzına sürüklüyor ve Dalınç onu morgda buluyor. Dalınç’ın ölü karısı olan, tecavüze uğradığı için çocuğunu düşüren ve tekrar hamile kaldığında çocuğu ölü doğan Hande’nin her iki hayatı da aynı şekilde bitiyor: istismar edilerek. Hande’nin ev kadını olması ancak ölse gerçek olurdu zaten, çünkü o evlenmeyi ve ev hanımı olmayı istemiyordu. Ama evlense, tam da Dalınç gibi iyi bir ailenin memur bir oğluyla evlenirdi.

İnce çizgiler

Hayatımızın ne kadar korkunç bir hale geldiğini anladığımız çizgi, ahlaki eylemlerin nerede kötü olduğu çizgisi, insanların nerede çok ileriye gittiğini söylediğimiz çizgi, doğa ve doğaüstü arasındaki çizgi ince. Bu çizgilere yaklaştığımızı anlamak zor, ancak geçtiğimizde fark ediyoruz. Yine de sağduyulu olmakta, vicdanımıza kulak vermekte, el âlemi bir kenara koymakta fayda var. Zaten bir kişiyi kötü bir eylem yapmaktan alıkoyan tek şey el âlemse, o kişi el âlemin görmediği her yerde yapabileceği bütün kötülükleri yapıyor demektir.

Başarılı bir şekilde kurgulanmış, her bir karakteri özenle oluşturulmuş, her bir ayrıntı cümlesine kadar örülmüş bir roman var karşımızda. Tek sorunu durağan olması, ama zaten hayat da tatsız ve durağan olabiliyor. Böyle bir romanın kıpır kıpır olmasını bekleyemeyiz. Durağanlığı kitabın etkisini arttırıyor, olayların nasıl geliştiğini ve ne kadar dehşet verici olduklarını hissedemiyor, ayağa kalkıp başınız dönünce anlıyorsunuz. Hoşuma gitmeyen tek şey, konuşma dilini kullanması oldu. Sonraları dikkatimi çekmedi, çünkü karakterler çok gerçekçi, karakter değil insanlar.

Türk toplumunu ve travmalarını bu yılda, bu kadar ayrıntıyla işleyen, yaşanan huzursuzluğu modern bir gerilimle okuyucuya verecek başka bir romanla ne zaman karşılaşırız bilmiyorum. Hiç kaçırmadan okumak gerek. Demokan Atasoy’un emeğine sağlık, güzel bir okuma deneyimi sunuyor. İyi okumalar herkese.

Yakılarak söndürülemeyen aydınlık: Hypatia

0

Hypatia 370 yılında Büyük İskenderin kurduğu İskenderiye şehrinde doğdu. Doğduğu şehir müze ve kütüphanesiyle ünlüydü, o dönemde bilim ve felsefenin merkeziydi. Şehirde Mısırlılar, Yunanlar ve Yahudiler birlikte yaşamaktaydı. Babası İskenderiye Matematik okulunda eğitim veren Theon’du. Babasından matematik, felsefe, astronomi, şiir dersleri aldı. Ayrıca Theon kızına bölgedeki tüm dinleri de öğretti. Kadın entelektüellerinin ilk şehidi diyebileceğimiz Hypatia çağının en üretken bilim insanlarından biridir.

Antik Yunanistan döneminde, Batı liberal demokrasisinin çoğunun felsefi temellerini atıldı ancak kadınlar açısından çok parlak bir dönem değildi. Hypatia hem güzel, hem cesur hem de zeki bir kadındı. Tüm yunanlılar ona hayrandı. Erkek egemen bir toplumdaki tüm erkekler olağanüstü başarılarına boyun eğdi. Bu hayranlık ve ardından doğan kıskançlık Hypatia’nın tarihin en planlı ve sinsi cinayetlerinden birine kurban gitmesini yol açtı. Bilime yaptığı katkılar ve bilimsel mücadelesi herkes tarafından takdir ediliyordu. Ancak o dönem gittikçe artan tek tanrılı dine inananlar kendilerinden olmayan kişilere karşı derin bir nefret duyuyorlardı. Bir bakıma putperest inançları eninde sonunda onun ölümüne yol açmıştır. Aslında bu şekilde hayatının sonuçlanması onun bir anlamda ölümsüzleşmesine yol açtı.

Kendisi aynı zamanda Neoplatonik felsefe okulunun bir üyesiydi. Bu konuda Atina’da eğitim gördü. Doğduğu şehre geri dönünce İskenderiye kütüphanesinde kendi okulunu kurdu. Bu dönemde tüm akademisyenler erkekti. Akademideki tek kadın olmak Hypatia’yı caydırmadı. Akademisinde Platon hakkındaki düşüncelerini dinleyen herkesi büyülüyordu. İnsanlar öldükten sonra Hypatia hakkında çok daha fazla şey yazmışlardır. Hakkında yazılanların birçoğunda ondan saygı ve hayranlıkla bahsetmiştir. Ayrıca çok güzel ve mantıklı biri olduğu, bulunduğu ortamlarda insanlara olumlu bir hava bıraktığı da bahsedilmiştir.

Hıristiyanlığın yavaş yavaş gelişmesi ve büyümesiyle etrafındaki paganlara yaptığı baskı da artmaya başlamıştı. Bu dönemde birçok pagan zulüm korkusuyla Hıristiyanlığı zorla kabul etti. Hypatia ise Hıristiyan olmadı, paganizme inanmaya devam etti ve inancını gizlemek için hiç çaba sarf etmedi. Bu meydan okuma – bir süre için İskenderiye Valisi Orestesden destek almasına rağmen, onu Hıristiyan çevreler arasında bir hedef haline getirdi. İskenderiye’nin en önemli piskoposlarından biri olan Cyril doğrudan hükümete saldırma yerine onun en güçlü varlıklarından biri olan Hpatia’yı ortadan kaldırmaya karar verdi. Çünkü Hıristiyanların başındaki din adamları kesinlikle içlerinde paganları istemiyor ve buna destek veren siyasi güce karşı geliyorlardı.

Piskopos Cyril Hypatia’yı kaçırmak için bir dini yürüyüş emretti ve onu kaçırıp  sokaklarda sürüklediler, vücudunu taşlayıp linç ettiler, sonra yaktılar. Bu nefret ve öfke ortamında bedeni yok edilen Hypatia yaptıkları ve mücadelesi ile yüzlerce yıl ölümsüz olmaya devam etti.

Esinlenilen Kaynak

Fransa’da yaşayan Anadolu göçmeni ailelerin çocuklarının oluşturduğu bir müzik topluluğu: Collectif Medz Bazar

0

Collectif Medz Bazar, Fransa’da yaşayan Anadolu göçmeni ailelerin çocuklarının oluşturduğu bir müzik topluluğu. Ermeni ve Türk halk şarkılarını kendi tarzlarında yorumlayarak seslendiriyor ve aynı zamanda kendi bestelerini de yapıyorlar. Şimdiye kadar yayınlanmış iki albümleri var; Kokoreç (2014) ve Poshmanella (2017).

Collectif Medz Bazar’ın ilk tohumları, 2012 baharında, birkaç kişinin Paris’te konserler ve kültürel etkinlikler vesilesiyle tanışmasıyla atıldı. Her birimiz farklı kökenlerden geliyorduk. Aramızda daha önce amatör veya profesyonel olarak müzik yapmış olanlarımız vardı ama en önemlisi, hepimizin bir şekilde müzikle gönül bağımız vardı. Genellikle doğu müzikleriyle ilgili konser ya da etkinliklerde bir araya geliyorduk ve zamanla birlikte müzik yapma fikrinden de bahseder olduk.

İlk somut adım Paris’te çoğumuzun uğrak durağı, bazılarımızın çalıştığı mekân olan, Peniche Anako Ermeni Kültür Derneği’nde yapılacak olan bir Jam Orientale sayesinde oldu. Peniche Anako’da her iki ayda bir düzenlenen Jam Orientale buluşmaları, doğu müziklerinin ve dolayısıyla doğu müzikleri enstrümanlarının da ön planda olduğu doğaçlama buluşmalarıdır. Bu sayede ortak müzikal zevkleri olan müzisyenleri bir araya getiren güzel fırsatlar yaratır. İşte Medz Bazar’ı kurma fikri de böyle bir Jam Orientale buluşmasına hazırlık aşamasında doğdu.

Başlangıçta amaç, Jam Orientale buluşmasına renk katacak, biraz da ortamı ısıtacak birkaç şarkılık bir repertuar hazırlamaktı. Ortak bir repertuar oluşturmakta hiç zorlanmadık, çünkü ne de olsa aynı topraklardan geliyorduk. Birkaç buluşmadan sonra, herkesin tuzunu kattığı, Ermenice, Türkçe, Kürtçe, Arapça şarkılardan oluşan bir şarkı havuzumuz olmuştu bile.

Müzikal olarak ilk buluştuğumuz günden beri amacımız, başta Ermeni ve Türk halkları olmak üzere Anadolu’nun, Orta Doğu’nun ve başka diyarların halk şarkılarını ve türkülerini bizim gördüğümüz ve duyduğumuz yerden yorumlamak, bir anlamda geleneği kendimize özgü bir şekilde yeniden yaratmak oldu. Gördüğümüz ve durduğumuz yer derken, aslında hem çaldığımız enstrümanların çeşitliliğini hem köken olarak geldiğimiz yerlerin çeşitliliğini, hem de müziği algılayışlarımızdaki çeşitliliği kastediyoruz.

Geleneksel parçalar dışında repertuvarımızda aynı zamanda beste çalışmalarımız da var. Bestelerimizde rap, caz, halk müziği gibi birbirinden epey farklı tarzlardan etkiler bulmak mümkün. Anlattıklarımız ise müziksiz anlatamadığımız, her birimize ayrı ayrı dokunan olaylar, insanlar, mekanlar ve anılar diyebiliriz.

Grubun adının başına koyduğumuz Collectif kelimesi de tabii ki boşuna değil, çünkü Medz Bazar’ın bir lideri, assolisti ya da bestecisi yok. Aramızdan birinin fikrinden yola çıksak dahi, hem besteleri hem de uyarlamaları ortak bir şekilde üretmeye ve her konuda ortak karar vermeye gayret ediyoruz. Collectif olarak bizi bir arada tutan ve birlikte müzik yapmaya iten şey ise geldiğimiz kültürlerin ve müzikal geçmişimizin çeşitliliğine rağmen buluştuğumuz bu ortak üretme ve paylaşma tutkusu. Zamanla dinleyicilerimizin de bizimle bu tutkuyu paylaştığını gördükçe daha da heveslendik ve yaklaşık 6 yıldır birlikte müzik yapıyoruz.

Haziran ayında, uzun zamandır yapmak isteyip yapamadığımız ufak bir Türkiye-Ermenistan turnesini gerçekleştireceğiz. Türkiye için tarihler şöyle:

11 Haziran Pazartesi / İstanbul 1 Konseri / Cemiyet
https://www.facebook.com/events/175079986524037/

12 Haziran Salı / Ankara EskiyEni
https://www.facebook.com/events/606711519694395/

14-15-16 Haziran / Kabak Koyu Yerdeniz Kamp
https://www.facebook.com/events/231913830876241/

18 Haziran Pazartesi / Diyarbakır / PubLo Bar
https://www.facebook.com/events/620609018298952/

19 Haziran Salı / İstanbul 2 Konseri / Muaf Peyote Kadıköy
https://www.facebook.com/events/1982219788517157/

Daha fazla bilgi için;

Web Sitesi: https://collectifmedzbazar.bandcamp.com/

Facebook’ta: https://www.facebook.com/CollectifMedzBazar/

Poshmanella (2016) Açık hava albüm kaydı belgeseli;

 

Maksim Gorki Theater, Berlin (2018)

Vegan boksör Ünsal Arık Avrupa Şampiyonu oldu

0

Vegan Dünya Şampiyonu Boksör Ünsal Arık, Augsburg’taki Avrupa Şampiyonluk ünvan maçında rakibini yenerek Avrupa Şampiyonu oldu.

Son yıllarda dünyaca ünlü başarılı sporcular hem hayvanlar hem de performanslarını artırmak için vegan beslenmeye geçiyorlar. Takdir edersiniz ki, vegan beslenme ve spor, veganlıktan bahsedilince en çok merak edilen konulardandır. Protein miti gibi nedenlerden dolayı vegan sporcuların başarısız olacağı düşünülür. Ancak, ülkemizde ve dünyada pek çok profesyonel vegan sporcu var ve bu sporcular önemli başarılara imza atıyor. Dünyaya da önemli mesajlar veriyorlar.

Peki, sporcuların vegan beslenmesinin avantajları nelerdir?

  • Bağırsaklar bağışıklığın %80’ini oluşturur. Sağlıklı vegan beslenen bir sporcunun bağırsakları sağlıklı olacağından performansı da artacaktır.
  • Hayvansallar gibi yüksek iltihaplanma faktörlerini vücutlarına almadıkları için performansları oldukça yüksektir.
  • Yüksek antioksidanlı beslenirler. Spor sırasında vücutta oluşan oksidasyonu yok etmek için antioksidanlar oldukça önemlidir.
  • Son yıllarda profesyonel sporcuların kalp krizi geçirdiklerine sıklıkla rast geliyoruz. Bu da sporun tek başına kalp krizini önlemediğini ortaya koyuyor. Sağlıklı vegan beslenen sporcuların kötü kolesterolleri düşüktür. Kardiyovasküler sistemleri sağlıkla çalışır. Bu da sportif performansta büyük avantaj sağlar.
  • Sanıldığı kadar kas kütlesini artırmanın yolunun hayvansal protein değil iyi antrenman ve doğru vegan beslenme olduğunu bilirler.

Herkesin merak ettiği konu…

Elbette ki Ünsal da bazı takviyeler kullanıyor. Bu, yüksek performanslı her spor dalında geçerlidir. Ancak, Ünsal beslenmeyi bilinçli bir şekilde yapmaya çalışıyor. Bu konuda ilham veriyor, başarılarının devamını dilerim. Vegan olarak sportif pek çok başarıya imza attığı için binlerce kez teşekkür ederim.

 

Doğa Derneği’nden açıklama: Salda Gölü neden önemli? 

0

Doğa Derneği Salda Gölü’nde yapılması planlanan “festival” hakkında bir açıklama yayımladı:

Türkiye’deki 313 önemli doğa alanından birisi olan Salda Gölü, bir kapalı havza gölü. Yani kendisini çevreleyen dağlardan dolayı etrafındaki ekosistemlerle bir bağı yok. Bu sebeple de yüksek biyolojik çeşitlilik, nadirlik ve benzersizlik özelliklerine sahip. Kapalı havzalar, küresel olarak nadir ekosistemler olmasına karşın Türkiye, jeofizik özellikleri sebebiyle pek çok kapalı havzaya ev sahipliği yapıyor.

Salda Gölü’nün tabanı ve kıyıları günümüzden 3.7 milyar yıl önceye dayanan hidromanyezit stromatolitlerle kaplı. Bu durum gölün kıyılılarının 9 farklı endemik ve nesli küresel ölçekte tehlike altında olan bitki türüne ev sahipliği yapmasına olanak sağlıyor. Gölün kıyıları yine dar yayılışlı ve nesli küresel ölçekte tehlikede olan Salda dişli sazancığının (Aphanius saldae) dünyadaki tek yaşam alanı. Salda Gölü ayrıca birçok ördek türü için önemli bir üreme ve beslenme alanı.

Kapalı havzalar insan eliyle değil doğanın kendi sınırlarıyla oluşuyor. Bu yüzden havza sınırlarını oluşturan dağlar ile göl arasında kalan bölgedeki faaliyetlerden doğrudan etkileniyor. Yani ulusal mevzuata göre belirlenmiş sit alanı sınırları, Salda Gölü’nün yaşaması için gerekli koruma altyapısını sağlamaktan uzak. Kapalı havza sınırları içerisinde gerçekleşecek her türlü insan faaliyeti gölün bütünü üzerinde büyük etkiye sahip. Ayrıca yüksek desibeldeki sesin göl kıyılarında üreyen kuş popülasyonları ve kuş yavruları üzerinde olumsuz sonuçlar doğurması da kaçınılmaz.

Bu yüzden Salda Gölü’nün kıyısında binlerce insanın katılımıyla yapılması planlanan Salda Gençlik Festivali, göl için büyük bir yok oluş anlamına geliyor. Tüm bunlara rağmen festivalde “doğa temalı sosyal sorumluluk atölyeleri” gerçekleştirileceği söyleniyor. Yani festival, gölü ve göl ekosistemindeki yaşamı tehdit ederek doğayı korumayı amaçlıyor. Belki de Salda Gölü’nde yapılacak en güzel festival, hiç festival düzenlemeyerek gölün sahip olduğu benzersiz çeşitliliği korumaktır.

#ÖnemliDoğaAlanı #SaldaFest

Aşk ve Öbür Cinler Postmodern Edebiyatın Büyülü Gerçekçi Romanı

Aşk ve Öbür Cinler, karakterlerin gelişimini sergilediği, döngüsünü başlangıçla tamamladığı ve roman atmosferiyle okuru içene alan keyifli bir okuma deneyimi sunar. Marquez, Kolombiya’nın sürgünü bir yazar olarak gerçekliği “çok kültürlü” anlatımıyla beslemektedir.

Aşk ve Öbür Cinler, yazarın romanın başına koyduğu ve kendi hayatıyla ilgili kısa bir not olarak da okunabilecek anlatımıyla açılır. Bu notta, Gabriel Garcia Marquez, haberci olarak gönderildiği bir manastır yıkımını ve karşılaştığı bir mezarın daha sonra romanına kaynaklık ettiğini belirtmektedir.

“Sierva Maria de Todos los Angeles. Yere yayılan o harikulade saçlar, yirmi iki metre on bir santim uzunluğundaydı.” s.11

Romanın Doğası

Don Kişot’un serüveni başladığında edebiyatta da artık yeni bir tür doğmuştur. Bundan sonra kurgu dünya yeni kavuştuğu bu türün imkanlarını geliştirmeye başlar. Yetkin örnekler, bu türü besleyen ve vazgeçilmez bir deneyimin hazzını okura sunan eserlerdir.

Roman türünün belirleyici ölçütleri: İnandırılıcılığı, karakter gelişimi, ayrıntılı mekan, karakter, olay, durum vb. tasviridir.

Sinema, hemen hemen aynı anlatma tekniğini beyaz perdeye aktarır. Bir ekip işi olarak elbette üstün olduğu yanlar vardır. Yine de romanlar; okunmaya, yeni deney ve deneyimleri okurla buluşturmaya ve kimi zaman da sinemaya kaynaklık etmeye devam etmektedir. Yazarın göstergeleri, dil aracılığıyla, okurun aslında uydurma olduğunu bildiği halde yine de ilgiyle, merakla takip ettiği, hayal gücünde canlandırabildiği ve karakterlerin gelişimine tanıklık edebildiği bir okuma deneyimi sunmaktadır.

Gabriel Garcia Marequez’in Büyülü Gerçekliği

Büyülü gerçekçi edebiyat, romanın imkanlarının geliştirilmesinin bir sonucudur. “Büyülü” ve “gerçekçi” sözcükleri ilk bakışta iki sentezlenemez unsuru dile getiriyor gibi görünse de aslında bu sadece o sözcüklere yüklenen düşünme biçimlerindeki kalıpların değişmezliğini ifade eder.

Gerçekçi edebiyatın akılcı düşünce biçiminin bir süre sonra aydınlanmacı yanını yitirdiği söylenebilir. Patron ustaya, usta işçiye, işçi eşine, eşi de çocuk ya da çocuklarına diye bilenen bakış açısı ya da büyük balık, küçük balık mevzuları; standart, tek yönlü ve açıklayıcı cevaplar bulmaya yönelik üretilmiş bir veri analiz sistemidir. Oysa hayat kısa formüllerle ifade edilemeyecek kadar karmaşıktır.

Roman, karakter olarak tanımladığı ve hayatın formüllerinin uzağında bir nevi istisna figürleri merkezine alır. Bu istisna olduğundan karakter olmayı hak eden ama içinde dramatik çatışmanın öğelerini barındırdığı için de kurgudaki kaderi yazarın belirlediği döngüde gelişim gösteren karakteri okur da kendi bakış açısından deneyimler.

Büyülü gerçekçi edebiyatın yetkin bir temsilini sunan Aşk ve Öbür Cinler, gerçekçi bir habere kendini dayandırsa ve olayları ekonomik/kültürel olarak gerçekçi bir zemine oturtsa da hem karakterler hem de olaylar “büyülü” ya da bilimsel aklın doğrularıyla açıklanamayacak ögelerle beslemektedir.

Latin Amerika kökenli yazar, “kuzeyin” akılcılığına “güneyin” doğaüstü inanç, gelenek ve ritüellerini eklemektedir. Romanın atmosferini işte bu iki unsurun karışımı yaratır.

Aşk Ve Öbür Cinlerin Gösterdiği

Roman, baş karakteri Sierva Maria’nın bir köpek tarafından ısırılması onun kuduz şüphesiyle yaşadıkları ve ölümünü anlatır. Ölüm sebebi köpekten aldığı kuduz mikrobu değildir. Asıl ölüm sebebi, beyazlar, yerliler ve kölelerden oluşan bir toplumun skolastik zulmü ve cehaletidir.

Sierva Maria bir markinin kızıdır ama onu köleler büyütmüştür:

“Kölelerin, Sierva Maria’nın yaş gününü kutladıkları gürültülü avlusu, birinci marki zamanında kent içinde kent gibiydi.”s.16

“Hiç kimsenin özgür olmadığı bu baskı dolu dünyada bir tek Sierva Maria özgürdü: ama yalnızca o ve yalnızca orada. Bu yüzden de yaş günü kutlaması orada yapılıyordu, onun gerçek yuvasında ve gerçek ailesiyle birlikte.” s.17

Sierva Maria’nın anne ve babası “soylu” dünyalarında neredeyse bir kızları olduğunu unutacak kadar kaybolmuştur. Yaşadıkları, onların, hayattan el etek çekmiş, bezgin bir haz dünyasında birer yabancı olarak kalmalarına sebep olmuştur. Sierva Maria da böylesine yabancılaşmış bir ev ve aile ortamında kendisini büyüten kölelerin geleneklerini benimsemiştir. Bu farklılığı onun kuduz olmadığının anlaşılmasına rağmen şeytan kovma ayini kurbanı yapar.

Aslında o şeytan kovma ayini kurbanı da değildir. Ondaki şeytanları kovması için ayin görevi verilen Delaura ile yaşadığı aşkın kurbanıdır ya da ölüm sebebi bu aşka bağlansa da asıl olarak o kilisenin skolastik baskısının ve bu baskının yarattığı hiyerarşi karşısında çaresizliğin kurbanıdır.

Sonuç Yerine

Marquez’in büyülü gerçekliği okuru her defasında kendi dünyasına çeker, sarıp, sarmalar. Aşk ve Öbür Cinler’in yüz altmış sekiz sayfasında da olan budur.

Okura, renkli ve iç içe geçmiş bir kültürü, skolastik inanç tiranlığını, dönemin tıp olarak sunulan bilgisizliğini ve aşkın tutkusunu anlatır. Büyülü gerçekçi roman okumak isteyenler ve türü sevenleri için biçilmiş kaftan olan bu kitapla ilgili yazımı romanın karakterlerinden birisi olan Doktor Abrenuncio’nun bir sözünü alıntılayarak tamamlamak istiyorum.

“Mutluluğun iyi edemediğini iyileştirecek ilaç yoktur.” s.40

#KapatGitsin diyenler Abbasağa’da buluşuyor

0

Birleşik HAZİRAN Hareketi’nin çağrısıyla havuz medyasına karşı #KapatGitsin kampanyası Abbasağa’da bir kez daha ses buluyor.

18 Mayıs’ta HAZİRAN çağrısıyla medyanın AKP’leşmesine karşı başlatılan #KapatGitsin kampanyası tüm yurtta büyük ses getirmiş ve yurttaşlar TV’lerini kapatmıştı. Sosyal medyada da #KapatGitsin etiketiyle yapılan kampanyaya ise on milyonlarca yurttaş katılmıştı. Yurttaşlar TV’lerini kapatıp parklarda ve bahçelerde buluşmuş, havuz medyasına karşı ‘T A M A M’ demişti.

Bu kampanyaya dair bir yeni etkinlikse Beşiktaş’ta Abbasağa Parkı’nda gerçekleşecek. Medyadaki tek sesliği protesto etmek için bir araya gelecek yurttaşlar 26 Mayıs Cumartesi günü saat 15.00’te buluşacak.

Etkinliğe dair HAZİRAN bir çağrıda bulundu. “Halkın haber alma hakkını gasp edenlere karşı bir kez daha sesimizi yükseltelim!” denilen çağrıda şu ifadeler yer aldı:

“Türkiye, AKP-MHP eliyle baskın bir seçime giderken medyada tek seslilik hâkim kılınmaya çalışıyor. AKP medyanın yüzde 96’sını kontrol ediyor. Televizyonlar tek bir adayın propaganda araçlarına dönmüş durumda. Referandumda bu ülkenin en az yarısının oy verdiği HAYIR seçeneği nasıl yok sayıldıysa şimdi de T A M A M diyenlerin sesi kısılıyor.

Yurttaşlar geçtiğimiz hafta bu eşitsiz medya düzenini #KapatGitsin diyerek; havuz televizyonlarını ve yandaş kanalları kapatarak protesto etti. Sosyal medya kararmış ekran fotoğraflarıyla aydınlandı. Yükselen tepki sadece Türkiye’de değil dünyada da yankılandı. #KapatGitsin etiketiyle yapılan paylaşımlar on milyonlarca insana ulaştı.

#KapatGitsin demeye devam ediyoruz. Milyonların tercihini yok sayan havuz medyasının yakasını bırakmıyoruz. Medyada tek sesliliği protesto etmek için bu kez Beşiktaş Abbasağa Parkı’ndaki şenlikte bir araya geliyoruz.

Halkın haber alma hakkını gasp edenlere karşı bir kez daha sesimizi yükseltelim!

Haydi, 26 Mayıs Cumartesi günü saat 15.00’te Abbasağa’da buluşalım!”

Alıntı: BirGün

Antalya Gıda Topluluğu: Bülent Şık’ın sonuna kadar yanındayız

0

Antalya Gıda Topluluğu Akdeniz Üniversitesi’nde Yrd. Doç. Dr olarak çalışan Bülent Şık’a açılan soruşturma hakkında bir açıklama yaptı. Açıklamada “Halk sağlığı, kamu sağlığı ve kendini koruyamayan tüm canlıların yaşamı söz konusu olduğunda gizlilik diye bir şey kabul edilemez” denildi.

Açıklamanın tam metni:

Basına ve Kamuoyuna

Türkiye’nin belli bölgelerinde kanserden ölümlerin dünya ortalamasının üzerinde olması sebebiyle Sağlık Bakanlığı tarafından, toprak, su ve gıdadaki kirlenmenin araştırılıp raporlaştırılması için 2011-2016 yılları arasında bir dizi akademisyen görevlendirilmişti. Görevlendirilen akademisyenlerden birisi de yakından tanıdığımız ve hayatındaki en önemli önceliğini, halk sağlığı ile gıdanın ekolojisi çalışmalarına veren Akdeniz Üniversitesi’nde Yrd. Doç. Dr olarak çalışan Bülent Şık idi. Araştırmaya konu olan kentler: Kocaeli, Antalya, Tekirdağ, Kırklareli ve Edirne iken havzalar Ergene ve Dilovası’ndan oluşuyordu. 22 Kasım 2016’da çıkarılan 677 sayılı KHK ile görevine son verilen Bülent Şık, daha sonra da çalışmalarına devam edip, halk sağlığını ilgilendiren nişasta bazlı şeker, obezite, su ve gıdadaki zehirlenmeler üzerinden akademisyen titizliğiyle, seminerler vermeye ve basında bunları açık yüreklilikle yazmaya devam etti.

Yaptığı çalışmalar ve uyarıcı yazıları sebebiyle toplum ve devlet tarafından  ödüllendirilmesi gereken Şık’a tam tersine Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Türkiye’yi kanser eden ürünleri devlet gizledi, biz açıklıyoruz! İşte zehir listesi” başlıklı yazı dizisi nedeniyle ve Sağlık Bakanlığının talebiyle soruşturma başlatıldı. Soruşturma gerekçesi: ‘Yasaklanan bilgileri temin’, ‘yasaklanan bilgileri açıklama’ ve ‘göreve ilişkin sırrın açıklanması’ şeklinde ciddiyet sınırlarını zorlayan bir içeriktedir. Oysa asıl soruşturulması gereken “herkesin bedenî, zihnî ve sosyal bakımdan tam bir iyilik hâli içinde hayatını sürdürmesini sağlamak için halk sağlığının korunması ve geliştirilmesi, hastalık risklerinin azaltılması ve önlenmesi” görevini yerine getirmeyen, araştırma sonuçlarını yayınlamayan, taze fasulye, biber, hıyar, marul, maydanoz, çilek, erik ve elmada maksimum kalıntı limitlerini çok aşan miktarda pestisit tespit edildiğini ve yine maksimum kalıntı sınırını aşan miktarda arsenik, alüminyum ve kurşun içeren 52 yerleşim bölgesinin sularının içilemez nitelikte olduğunu, suların kansere yol açan hidrokarbon maddesi içerdiğini, kamuoyundan gizleyip hiçbir önlem almayan Sağlık Bakanlığının kendisidir.

Bülent Şık’ın açıkladığı kısmın, çalışmanın sadece bir bölümü olduğunu düşündüğümüzde karşımıza daha korkunç bir tablo çıkıyor. Sağlık Bakanlığı araştırmanın sonuçlarını yayınlamayarak akademisyenleri bu kotü sonuçlar ve vicdanlarıyla baş başa bırakmıştır. Bülent Şık, her akademisyenin yapması gerekeni yapmıştır. Fazlasını değil. Halk sağlığı, kamu sağlığı ve kendini koruyamayan tüm canlıların yaşamı söz konusu olduğunda gizlilik diye bir şey kabul edilemez. Akademisyen, devletten önce topluma ve canlı hayatın bütününe karşı sorumludur, özelliklede gıda ve zehir söz konusu olduğunda. Bülent Şık’ın yaptığı da budur. Bu eylem soruşturulamaz niteliktedir, soruşturma derhal iptal edilmelidir!

Biz Antalya Gıda Topluluğu olarak, Bülent Şık arkadaşımızın kamu yararına yaptığı ve yakından tanık olduğumuz tüm çalışmalarını takdir ediyor, sonuna kadar yanında olduğumuzu belirtiyoruz.   

                                           Antalya Gıda Topluluğu