Ana Sayfa Blog Sayfa 167

Gezi’nin yıl dönümünde ODTÜ KANİP alanında ağaç katliamı

TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Basın Birimi’nden ODTÜ arazisinde bugün yapılan ağaç katliamı hakkında açıklama yapıldı.

Gezi’nin yıl dönümünde ODTÜ KANİP alanında ağaç katliamı

Gezi Direnişi’nin yıl dönümünde intikam alırcasına ağaç katliamı yapıldı. İncek’te ODTÜ arazisini de içine alacak şekilde Anayasa Mahkemesi’nin yanı başında bulunan alanda Yargıtay binası inşaatı için, yüzlerce ağaç katledildi.

Mimarlar Odası Ankara Şubesi Kent İzleme Merkezi yerinde inceleme yaptı. İncelemeye Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, Mimarlar Odası Şube Sekreteri Nihal Evirgen katıldı.

Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, tepkisini şöyle dile getirdi:

“Bugün 1  Haziran Gezi’nin yıldönümünde,  ODTÜ Koruma Amaçlı İmar Planı davamız devam ederken ağaç katliamı yapıldı.  İncek’te yapılan 480 bin metrekare Yargıtay binası için,  ODTÜ Koruma Amaçlı İmar Planı sınırları içinde ağaç katliamı yapıldı. Ağaç katliamını bugün saat 10:30 itibariyle yerinde tespit ettik. ODTÜ Rektörlüğü’nün ağaç kesilerek yol yapımına izin verdiği iddia ediliyor. ODTÜ rektörlüğünü açıklama yapmaya davet ediyoruz. Yüksek yargı bunu yaparsa hukuk bitmiştir. 480 bin metrekarelik inşaat alanı için ağaçlar katledildi. Suç duyurusunda bulunacağız.”

Candan, “Hukuk ve yargı mekanlarının hukuksuzlukla inşa edilmesi içler acısı bir durumdur. ODTÜ ormanları sağından, solundan, üstünden altından ısırıklarla büyük parçalanma tehditi altında. ODTÜ arazilerinden yer tahsisi taleplerinin yoğunlaştığı bir dönemde  yapılan bu ağaç katliamı ODTÜ arazisinin tehdit altında olduğunun göstergesidir. Ağaç katliamlarıyla Ankara’yı nefessiz bırakanlara yargı önünde hesap soracağız” dedi.

TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Basın Birimi

Hayvan deneyleri yanıltıyor!

Tıp fakültesi 1 ya da 2. sınıftaydım, fizyoloji dersleri alıyorduk. Çok sevdiğim bir fizyoloji hocam vardı, ders aralarında kendisiyle iki yakın arkadaş gibi sohbet ederdik. Bir gün fizyoloji laboratuvarına gideceğimizi söyledi, ne yapacağımızı bilmiyordum tabi. İçeri girmemle büyük bir şok yaşadım. Onlarca beyaz sıçan kafeslerde hapsedilmiş, arka ayakları üzerinde kalkıp kafesten çıkmak için çabalıyorlardı. Ellerine giydiği sert eldivenler, yanında sırıtan asistanıyla masanın bir tarafında fizyoloji hocam, diğer tarafında ise şaşkın ve dehşete kapılmış bir şekilde ben duruyordum. Sanki vahşi batı filmindeki düello yapan kovboylar gibiydik. Bir sıçan kaptı kafesten, ilaç zerk etti vücuduna sonra da minyatür bir giyotinle kafasını kopardı, ardından bütün kaburgalarını ufak bir makasla keserek karınca büyüklüğündeki sıçan organlarını bizlere gösterdi. Şimdi hepimizden bunu yapmamız bekleniyordu. Dehşete kapılmıştım. Hiç unutmam hemen sınıftan çıkıp babamı aramıştım. “Ben yapmak istemiyorum” dedim. Babam da bana “yapma tabi, hala bu tür uygulamalar mı var” demişti. Bir tıp fakültesi öğrencisi olarak sıçanın vücudundan ne öğrenmem bekleniyordu bilmiyorum. Sıçanı öldürmediğim için ne kaybettim ya da öldürenler ne kazandı onu da bilmiyorum. Ama günümüzde teknoloji bu kadar gelişmişken, 3 boyutlu gerçeklik simülasyonları bile çıkmışken, başka canlıların öldürülerek deneyim kazanılması ya da tababet öğretilmesi vicdansızlık ve çağ dışılıktır. Yapılan bir araştırma da bu söylediklerimi destekler nitelikte. Bir grup tıp fakültesi öğrencisine fare diri kesimi yaptırılıyor, diğer grup öğrenciye ise aynı konunun eğitimi bilgisayar üzerinde veriliyor. İki grup kıyaslandığında bilgisayarla eğitim gören öğrencilerin aynı sorulara diri kesim yapan öğrencilere göre daha iyi cevap verdikleri görülüyor. Bahsettiğim çalışma 1996 yılına ait. Demek ki günümüzdeki teknolojik şartlarla çok daha iyi sonuçlar elde edilebiliriz.

Trolley paradoksunu duymuşsunuzdur belki. Raylarda duran 5 işçinin üzerine doğru ilerlemekte olan bir tren var ve bu trenin durma şansı yok. Yön değiştirmeye yarayan makasın orada duruyorsunuz ve kolu çekerek trenin yönünü değiştirirseniz 5 işçiyi kurtaracak ancak treni diğer raylar üzerinde durmakta olan 1 kişinin üzerine yönlendireceksiniz. 5 kişinin ölmesi yerine 1 kişinin ölmesini tercih eder misiniz? İnsanların çoğu kolu çekerek 5 kişinin ölmesi yerine 1 kişinin ölmesini tercih edeceklerini söylüyorlar. Peki, tren yine 5 işçinin üzerinde bulunan raylarda ilerliyor bu sefer siz rayların üzerinde bir üstgeçitte duruyorsunuz. Yanınızda biri var. Eğer o kişiyi aşağı atarsanız tren o kişiye çarparak onu öldürecek ancak çarpmanın etkisiyle yavaşlayacağı için diğer 5 kişiyi kurtaracak. Yanınızda duran kişiyi raylara atar mısınız? İnsanların çoğu atmayacaklarını söylüyor. Filozoflar ve psikologlar her iki durumun da aynı sonuca çıkmasına rağmen seçimlerin farklı olmasının sebebi için “önemli olan sonucun ne olduğu değil, sonuca giden ahlaki yolun nasıl olduğudur” diyorlar. Aynı soruyu çalıştığım hastanedeki insanlara biraz değiştirerek  “Raylarda duran bir işçiyi kurtarmak için yanınızda duran köpeği aşağı atar mısınız?” diye sordum. İnsanların çoğu yine yapmayacaklarını söyledi. Konuyu bugün deneylerde kullanılan hayvanlara uyarlayacak olursak, her yıl milyonlarca canlıyı üstgeçitten trenin önüne atıyoruz hatta o 1 kişiyi kurtarmadığını da bilerek.

Dünya genelinde deneylerde kullanılan hayvanlar

Sadece ABD ve Avrupa birliği ülkelerinde yüz milyonlarca hayvan deneylerde kullanılmaktadır. Yalnızca Avrupada 2005 yılında 12.117.583 hayvan kullanılmıştır.

Laboratuvar hayvanlarının biyomedikal araştırmalarda kullanımı tartışmalıdır. Deney savunucuları hastalıkları tedavide, önlemede ve hafifletmede hayvan deneylerinin hayati rol oynadığını söylüyorlar, hatta hayvan deneylerinin yasaklanması ya da yavaşlatılmasının katastrofik sonuçlar doğuracağını belirtiyorlar (Oswald 1992). Buna rağmen bu önermeler bir hayli tartışmalıdır. Filozoflar “insanların hayvanları kullanma hakkı” üzerinde tartışırken bilim insanları “hayvan deneylerinin insanlara ne kadar uyarlanabileceğini” tartışıyorlar.

Klinik hayvan modelleri- vaka çalışmaları

Hayvan ve insan fizyolojisi arasında büyük farklılıklar olduğu bilinmektedir. Örnek olarak ilaçların vücuttan atılması için gerekli karaciğer enzimleri hayvanlarda ve insanlarda farklı çalışır. Buna rağmen ilaç geliştirmede ilk aşama testler hayvanlar üzerinde yapılmaktadır. Tabi ki bu fark ciddi sonuçlar doğurmaktadır.

Yakın zamanda böyle bir örnek lösemi hastalarında kullanılmak üzere geliştiren TGN1412 molekülü için yaşanmıştır. Hayvan deneylerinde yan etki görülmemesine rağmen (ki bu hayvanlar arasında maymunlar, sıçanlar, fareler de vardı) insanlarda çok ciddi yan etkilere yol açmış, hatta ilacın denendiği bazı insanlarda çoklu organ yetmezliği gelişmiştir. Bu gibi ilaç örneklerinin sayısı çoktur. 2004’te, yapılan hayvan deneylerinden sonra “güvenli ilaç” olarak piyasaya çıkan romatizma ilacı Vioxx, yalnızca ABD’de 140.000 insanda kalp krizine, felce ve doğrudan 60.000 kişinin ölümüne yol açmıştır. (2)

Bir diğer örnek ise 1980 yılında piyasaya sürülen benaxoprofendir. Pazara sunulduktan sonra 3 ay içerisinde binlerce insanda ciddi yan etkilere yol açmış, yüzlerce insanın ölümüne sebep olmuştur. Fenclofenac 10 hayvan türünde yan etkiye yol açmamış ancak insanda karaciğere toksik etki göstermiş ve ilaç piyasadan toplatılmıştır. Zomepirac, bromfenac, phenylbutazon hayvan deneylerinde yan etki saptanmayan, ancak insanlarda ölümcül yan etkiler gösteren ilaçlardan yalnızca birkaçıdır

Hayvanlar üzerinde test edilen ve bu testleri geçen ilaçların %92’si sonraki aşamalarda insanlar üzerinde yan etkiye neden oldukları için piyasaya sürülemeden kaldırılıyorlar. Piyasaya çıkan ilaçların ise bir kısmı onaylanıp insanlar tarafından kullanılmaya başlanınca büyük yan etkiler gösterdikleri anlaşılabiliyor. Ve hatta bu ilaç yan etkileri ABD’de hastanelerde ölümlerin en sık 4. Nedenini oluşturuyor ki bu rakam “aşırı yüksek” olarak kabul ediliyor.

Bunun tam tersi de mevcut. Bazı ilaçlar insanlarda toksik olmamasına rağmen hayvanlarda toksik etki gösterdiği için ilaçların piyasaya sürülmesi gecikebiliyor. Bu ilaçların arasında penisilin, parasetamol ve aspirin bile bulunmaktadır,  muhtemelen daha bir sürü ilaç bu yüzden piyasaya çıkamamıştır.

Tıbbın gelişiminde hayvan deneylerinin rolü

Lindl ve arkadaşları (6-7) 1991 ve 1993 yılları arasında 3 alman üniversitesinde yapılan hayvan deneylerini insan sağlığını geliştirmeye yarayacak sonuçlar sağlamışlar mı diye incelemişler. Biyomedikal dergilerde yayınlanan 17 makale en az 12 yıl taranmış. 1183 kere bu makaleler diğer çalışmalar tarafından kaynak gösterilmiş ancak bu çalışmaların yalnızca %8’i klinik çalışmalarda kaynak gösterilmiş ve yalnızca %0.3 ‘ü direkt olarak insan sağlığı ile ilişkili çalışmalarla korelasyon göstermiş.  Ancak bu 4 kaynakta da hayvan deneylerinde pozitif sonuç sağlanan çalışmalar insan deneylerinde bir işe yaramamış. Yani bu hayvan deneyleri ne yeni bir tedavi gelişmesinde ne de klinik anlamda bir gelişmede rol oynamışlar.

Çok kez kaynak gösterilmiş hayvan deneylerinin klinik yararları

Hackam ve Redelmeier (4) 7 ileri gelen (impact fakörlerine göre) bilimsel dergide 500’den fazla kez kaynakça gösterilmiş çalışmaları incelemişler. 76 çalışma saptanmış. Yalnızca 28 tanesi (%36) insan çalışmalarında kullanılmış. %18.4’ünün randomize çalışmalar tarafından aksi ispatlanmış. Sonuç olarak bu çalışmaların yalnızca %10.5’i insanlar üzerinde kullanışlı olabilecek çalışmalarda kaynakça gösterilmiş ancak bu aşamadan sonra oluşan yan etki profili ve yan etkilerin en sık ölüm nedenlerinden biri olması, bu çalışmaların da ne kadar kullanışlı olduğunu da sorgulatır niteliktedir.

Şempanze deneylerinin klinik yararları

Şempanzeler insanlara en yakın olan türdür, bu yüzden şempanzeler üzerinde yapılan deneylerin sonuçlarının insanlara adapte edilebileceği düşünülür. Bu yüzden 2005 yılında şempanze deneylerinin insanların klinik yararına etkisi analiz edilmiş (8).

1995 yılından 2004 yılına kadar hapis tutulan şempanzelerin üzerinde ya da dokularında yapılan 749 araştırma yayınlanmış. Araştırmaların çoğunluğu ABD’de gerçekleşmiş. Çalışmaların içinden rastgele seçilen 95 çalışmanın %49.5’i başka çalışmalarda kaynak gösterilmemiş ki şempanze deneylerinin biyomedikal gelişime bir katkısı olduğu bu durumda dahi tartışmalı oluyor. Çalışmaların 34’ü (%35.8) başka çalışmalar tarafından kaynak gösterilmiş, ancak bunlarda da hastalıklarla mücadele için bir yarar gösterilememiş. Yalnızca (%14.7) 27’si hastalıklarla mücadele ile ilgili makalelerde kaynak gösterilmiş ancak onlar da bu buluşları epidemiyolojik çalışmalarla, moleküler deney ve metotlarla ve genetik çalışmalarla oluşturmuşlar. Sonuç olarak yapılan bu çalışmada şempanzeler üzerinde yapılan deneylerin tıbbın gelişimine katkısı olmadığı ya da çok az olduğu gösterilmiş. Şempanzelerin insanlara genetik olarak en yakın tür olduğu doğru, onlar üzerinde yapılan deneyler bile bu kadar az katkı sağlarken, fareler ve diğer hayvanlar üzerinde yapılan deneylerden tıbbın gelişimi açısından bir beklentiye sahip olmak gerçekçi değildir.

İnme ve beyin travmaları modellerinin klinik yararları

Literatürdeki 700’den fazla ilacın hayvan modellerinde yararı gösterilmişken (yapay olarak hayvanların beyinlerindeki damarlar tıkanıyor) yalnızca rekombinant doku plasminogen aktivatörü (rt-PA) ve aspirinin akut iskemik atakta (damar tıkanıklığına bağlı beynin beslenememesi) kullanımı mevcuttur. Bu yüzden Macleod ve arkadaşları “nöroprotektif ilaçlardaki bu başarısızlığın hayvan deneylerinin insanlar üzerinde ne kadar önemli olduğunu göstermede yanıldığını ispatlıyor” demişlerdir. En az 10 sistemik derleme hayvan deneylerinde inme ve kafa travmaları modellerinin insanlar üzerinde neredeyse hiç işe yaramadığını göstermiştir. (9)

O’collins ve arkadaşları 1.026 deneysel inme ilacının 114’ünün hayvanlar üzerinde efektif olduğunu bulmuşlardır. Ancak hayvanlar üzerinde işe yarayan bu 114 ilacın, insanlar üzerinde geriye kalan 912 ilaç gibi hiçbir işe yaramadığını göstermişlerdir. Bu yüzden bir ilacın hayvanlar üzerinde işe yaramasının, insanlar üzerinde işe yarayacağı anlamına gelmeyeceği sonucuna varmışlardır.

Diğer hayvan deneyleri ve klinik çıkarımlar

Robert ve arkadaşları, Mapstone ve arkadaşları 44 randomize kontrollü kanamalı hayvanda sıvı replasmanı çalışmasını incelemişler. Sonuç olarak kanamalı hayvanlarda sıvı replasmanı yapmanın işe yaramadığını hatta durumu daha da kötüleştirdiğini bulmuşlar (10) (ki bu insanlarda tartışmasız ilk yapılması gerekenlerden biridir). Lee ve arkadaşları kalp krizinde endothelin reseptör blokerlerinin hayvanlar üzerindeki rolünü incelemişler ve kalp krizi geçiren hayvanlarda bu ilaçları vermenin işe yaramadığı gibi erken verildiği zaman ölüm oranlarının arttırdığını da göstermişlerdir.

Hayvan deneylerinin toksikolojideki yararları: Karsinojenez (kanser oluşumu)

İnsan maruziyetine bağlı veriler kısıtlı olduğu için, bugün bildiğimiz çoğu maddeye hayvanlar üzerinde karsinojen etki gösterdikleri için toksik denmiştir. Ancak çalışmalar gösteriyor ki kanserojenite ve teratojenite alanlarında hayvan deneyleri yetersiz kalıyor ve yanlış pozitif sonuçların çıkmasına neden oluyorlar.

Teratojenite (gebelik sırasında bebekte anomali oluşturma durumu)

Hayvanlar üzerinde teratojen olan 40 maddeden yalnızca 1 tanesi insanlar üzerinde teratojendir. Bunu ön görebilmek için hayvanlar gebe bırakıldıktan sonra toksik maddeler üzerlerinde denenir ve doğan çocuklarında anomalite varlığı araştırılır. Kendi ellerimizle hayvanlara işkence etmemiz yetmezmiş gibi bir de hamile hayvanları zehirleyip doğan çocuklarını inceliyoruz. Çıkan sonuçların da insanlara uygulanabilirliği zaten koca bir soru işareti.

Sonuçlar:

Hayvan deneyleri sonuçlarının insan sağlığına yararlı olacağı uzun yıllardır yanlış bilinen bir düşüncedir. Bu yanlış düşüncede ısrar edilmesinin sebebi kanıta dayalı tıbba sadık kalmak değil, geçmişten beridir gelen kültürel, tarihsel inançlar ve bir takım kişilerin bilimsel gerçekleri göz ardı ederek “akademik başarı” adı altında yayın yapma arzusudur. Birçok bilimsel derleme bize gösteriyor ki hayvan deneylerinin sonuçları insan sağlığını geliştirme konusunda ya da ilaçların toksik olabileceğinin öngörülmesi konusunda yetersiz kalmakta. İncelenen 20 derlemenin yalnızca 2 tanesinde hayvan deneylerinin insan sağlığına olumlu katkısı olduğu gösterilmiş, bu iki deneyden birinin sonucu ise tartışmalı bulunmuş. Ek olarak bakılan 7 derlemenin de sonuçları hayvan deneylerinin insan toksikolojisini ön görme ile ilişkisiz olduğunu göstermiştir. Görünen o ki esasen hayvan verileri bu amaçlarla insanlar üzerinde işe yaramamaktadır.

Kaynakça

1- Andrew Knight “systemic reviews of animal experiments demonstrate poor human utility”

2- J biddle “lessons from the vioxx debacle: what the privatization of science can teach us about social epistemology” Social Epistemology 21 (1), 21-39, 2007

3- David J Graham “Risk of acute myocardial infarction and sudden cardiac death in patients treated with cyclo-oxygenase 2 selective and non-selective non steroidal anti-inflammatory drugs: nested case-control study”

4- Hackam DG, Redelmeier DA. “translation of research evidince from animals to humans. JAMA 2006; 296(14): 1731-2.

5- Knight A. The poor contribution of chimpanzee experiments to biomedical progress. J Appl Anim Welf Sci 2007; 10(4): 281-308

6- Lindl T, Völkel M, Kolar R. Animal experiments in biomedical research. An evaluation of the clinical relevance of approved animal experimental projects

7- Lindl T, Völkel M, Kolar R. Animal experiments in biomedical research. An evaluation of the clinical relevance of approved animal experimental projects: No evident implementation in human medicince within more than 10 years.

8- Knight A. The poor contribution of chimpanzee experiments to biomedical progress. J Appl Anim Welf Sci 2007; 10(4): 281-308

9- Aronowski J, Strong R, Grotta JC. Treatment of experimental focal ischemia in rats with lubeluzole. Neuropharmacology 1996; 35: 689-93.

10- Roberts I, Evans A, Bunn F, Kwan I, Crowhurst E. Normalising the blood pressure in bleeding trauma patients may be harmful. Lancet 2001; 357: 385- 7.

Hazırlayan: Dr. Oğuzcan Kınıkoğlu

Kadıköy 1. Sahaf Günleri başlıyor! Etkinlik hakkında tüm detaylar

9-17 Haziran 2018 tarihlerinde, Beyoğlu Sahaflar Derneği ve Kadıköy Belediyesi’nin işbirliği ile Kadıköy 1. Sahaf Günleri düzenlenecek. Etkinlik boyunca üç sürekli sergi ve dokuz gün boyunca edebiyat, tarih, kültür söyleşileri ile sahaf günleri, festival havasına bürünecek.
Etkinlikte, Kadıköy başta olmak üzere İstanbul’un farklı semtlerinden toplamda 42 sahaf bir araya gelecekler. Kitapseverlerin ihtiyaç ve zevklerine göre dolu dolu geçecek Sahaf Günleri’nde; nadir bulunan kitap ve dergiler, imzalı kitaplar, birinci baskılar, her bütçeye uygun ikinci el kitaplar, eski belge, evrak ve haritalar, Osmanlıca kitap ve mecmualar ziyaretçilerle buluşturulacak.

Geçtiğimiz aylarda düzenlenen Haydarpaşa Sahaf Festivali, kitapseverler tarafından çok beğenilmişti. Kadıköy’ün kültür sanat havasına yine çok uyacak bir etkinlik Ali Suavi Sokak’ta gerçekleşecek.

Kadıköy 1. Sahaf Günleri Söyleşi Takvimi *Muzip Masal Cini İle Masallara Yolculuk(Ersin Şen) söyleşisi 11 Haziran Pazartesi 19.00’da gerçekleştirilecektir.

Sergiler

Osmanlıdan Günümüze Kitapçı Etiketleri ve ”Exlibris”ler

Nazım Hikmet 116 Yaşında: Kendi Eliyle İlk Baskı Kitapları

Ali Suavi ve Jön Türkler

Beyoğlu Sahaflar Derneği Başkanı Ümit Nar ile etkinlik hakkında konuştuk, kendisi Kadıköy 1. Sahaf Günleri’nin içeriğini anlattı.

Haydarpaşa Sahaf Festivali’nin üzerinden çok geçmeden aynı çevrede ikinci bir sahaf festivali düzenleniyor. Kadıköy’de güzel bir enerji yakaladığınızı söyleyebilir miyiz?

Kadıköy eskiden beri, İstanbul’un gözbebeği ilçelerinin başında geliyor. Kitaba, sanata düşkün, çoğu genç, kalabalık bir nüfusa sahip. Son yıllarda Taksim’deki çölleşme, niteliksizleşme de ilginin daha fazla Kadıköy’e kaymasına neden oldu.
Kasım’da Haydarpaşa’da yaptığımız festival, Kadıköylü okur üzerinde karşılığını çok güzel buldu, herkes çok mutlu ayrıldı.  Ve hatta karşılıklı olarak birbirimize doyamadık:) Öyle olunca belediye ile görüşerek, bu kez onlarla birlikte Kadıköy’ün göbeğinde güzel bir etkinliğe imza atalım dedik. Aslında iki etkinlik arasında altı ay var ve bu süre kitapseverlerin birbirini özlemesi bağlamında uzun bile sayılır. 🙂

Etkinlik programı dolu dolu ayarlanmış. Neler olacak, içerikten bahseder misiniz?

Festivaller elbette ticari işler. Ama bütün bu etkinlikleri yaparken, aynı zamanda okura farklı katkılar da vermek istiyoruz. O yüzden her seferinde mesleğimizle, kitapçılık tarihiyle ve edebiyatla ilgili söyleşilerle festivalleri zenginleştirip; gerek bulunduğumuz mekânla ilintili gerekse mesleğimizin incelikli, hoş yanlarını vurgulayan sergiler açıyoruz. Bu aynı zamanda kültürel bir vazife ve kültürel gönül borcu olarak baktığımız bir nokta.

Bu festivalde, yine, çok güzel söyleşiler var. Ama öncelikle çocuklar için yapacağımız Küçük Prens atölyesinden bahsetmek gerek. Sevgili Çağla’nın yürüttüğü bu atölyede çocuklar, Küçük Prens’in evrenindeki farklı dünyaları, farklı duyguları fark edecekler. Bu klâsik hikâyeyi bambaşka bir gözle görecekler. Peşi sıra Küçük Prens Müze Girişimi’nden arkadaşlarımız Küçük Prens’in yazılma ve dünya dillerine çevrilme sürecini anlatacaklar.
Modern edebiyata dair de güzel işler yapacağız. İlk gün “Gerisi Hikâye” ekibi anonim, geleneksel anlatıdan başlayıp Stephen King’e kadar gelen, edebiyatın önemli damarlarından korku edebiyatını masaya yatıracak:)

Pazar günü iki ustamız Nedret İşli ve Sabri Koz klâsik edebiyattan, cönklerden başlayarak edebiyat tarihimizden, yazma eserlerden dem vuracaklar.

Pazartesi müthiş bir söyleşi var. Olgay Söyler, edebiyat ve kültür tarihinin en muammalı isimlerinden Mehmed Siyah Kalem’i anlatacak.

Salı günü de harika. Ankara’da yaşayan,  Türkiye’nin en önemli biriktiricisi, selüloz âşığı Talat Öncü, bizim camiamızda koleksiyonerliği ile bilinen sevgili Osmantan Erkır ile keyifli ve doyurucu olacağını düşündüğüm, tadı dinleyenlerin damağında kalacak bir söyleşi yapacak. Kitapla ilgisi olan herkesin dinlemesi gereken bir sohbet diye düşünüyorum.

Sonraki gün Nâzım Hikmet’i Sinan Şanlıer’den dinleyeceğiz. Şanlıer, Nâzım’ın unutulmuş, bilinmeyen, takma adla yazdığı için fark edilmemiş eserlerinin peşinde koşan bir araştırmacı. Konu ile ilgili kitabı da yakın zamanda yayımlandı.

Perşembe günü katılamayan çocuklar için bir Küçük Prens atölyesi daha yaptıktan sonra; masal toplayıcısı, derleyicisi ve anlatıcısı Ersin Şen Şahmaran masallarının büyülü dünyasına bizi davet edecek.

15 Haziran’a kâğıtla, kitapla, sahaflıkla ilgisi olan herkesi bekliyoruz. Çünkü biri Ankara’dan biri Kadıköy’den iki ustamız mesleğimizin tarihçesini baldan tatlı sohbetleriyle aktaracaklar.
16’sında yazar-çevirmen Fuat Sevimay, James Joyce ve Oğuz Atay’ı anlatacak, bu iki devi karşılaştırmalı olarak dinleme fırsatımız olacak. Sevimay’ın Joyce çevirmeni olduğunu da belirtmeliyim.

Son güne, son akşama sevgili hocamız, koleksiyoner Haluk Oral’ın sohbetini planladık. Orhan Veli’den Ahmed Arif’e, Melih Cevdet’ten Necip Fazıl’a, şiir dünyamızın şahikalarının o çok bilinen, muazzam şiirlerinin yazılma hikâyelerine yolculuk yapacağız. Etkinliğimizi bu müthiş keyifli söyleşi ile noktalayacağız.

Bununla beraber festival boyunca, meraklıları için üç sergimiz açık olacak. İlk sergimiz NHKM’de. Nazım’ın hapse girdiği döneme kadar basılan, eliyle dokunduğu, yayıma hazırladığı eserlerinin kopyalarını, hikâyeleri ile paylaşacağız. Diğer sergimiz kitapçı etiketleri ve exlibrisler. Bu sergide Osmanlı’dan gününüze kitapçılık, yayıncılık tarihimize kitabevi etiketleri üzerinden şahit olacağız. Aynı zamanda çok özgün exlibris örnekleri de sunacağız. Son sergimiz ise gazeteci Ali Suavi üzerine. Yakın tarihin bu önemli karakteri, festivali yaptığımız sokağa adını vermiş. Bu vesileyle, bu sokağa gelenlerin, burada zaman geçirenlerin; adres ya da akıllı telefonlarında bu ismi görenlerin zihinlerinde Ali Suavi’yi ve hatta ilişkili olduğu Jön Türkleri biraz daha somutlaştırarak; siyaset ve gazetecilik tarihi üzerine mini bir sergileme yapmış olacağız.
Etkinliklerimiz böyle.

Biraz da kendimizden bahsedeyim. Bir derneğimiz var; sahaflığı severek, tutkuyla yapan arkadaşlardan kurulu. “Piyasa”da fuar/festival çokluğu ve bu çokluğun oluşturduğu bir “sektör” mevcut. Kontrolsüz olduğu için de mesleğimizi yanlış ve olumsuz tanıtan pek çok katılımcının olduğu işlere imza atılıyor. Bunun önüne geçebilmek ve yaptığımız işi daha iyi ifade edebilmek için işbirliği yapan belediyelerle ya da kendi kısıtlı imkanlarımızla etkinlikler düzenliyoruz. Katılan arkadaşları da temsil kabiliyeti, iş ahlâkı yüksek, mesleğe hâkim, gelen okuru bilgisiyle de doyurabilecek kişilerden seçerek, kendi açımızdan da huzurlu ve verimli etkinliklere imza atmaya çalışıyoruz.

42 tane sahaf katılacakmış. Bu rakam, ziyaretçiler için geniş bir yelpaze sunacak gibi duruyor. Sahaflar nelere dikkat edip organize oldu, okuyucuları neler bekliyor?

Gelen arkadaşlarımız meslek icabı zaten baskısı olmayan, nadir bulunan kitaplar, Osmanlıca kitap ve mecmualar getirdiği gibi; hitap ettiğimiz genç kitleyi de rahat kitap almaya teşvik edecek ikinci el uygun fiyatlı kitapları raflarında bulunduruyorlar. Koleksiyonerler ve koleksiyoner olmaya niyetlenenler için getirdiğimiz ilk baskı ve imzalı kitaplar da cabası. Sözün özü, bu büyük, güzel ve kültürel derinliği yüksek ilçede dokuz günlük çok tatminkâr, nitelikli ve dolu dolu bir etkinliğe, müthiş keyifli bir festivale imza atmaya geliyoruz.

Daha gerçekleşmeden adından sıkça söz ettiren Kadıköy 1. Sahaf Günleri kitapseverlerin kaçırmaması gereken bir etkinlik olacak.

Haydarpaşa Sahaf Festivali ve sahaflığın özüne dair Ümit Nar ile daha önce gerçekleştirdiğimiz söyleşi için:

Sahaflığa hak ettiği değeri yeniden kazandırmak üzerine: Haydarpaşa Sahaf Festivali

 

An interview with the vegan doctor, Murat Kınıkoğlu, on misconceptions of vegan diet and life style

The achievements of the Turkish doctors is undoubtedly known all over the world. Although Dr. Mehmet Oz, who has a huge audience with his TV show is the first name that comes to mind, I would like to introduce Dr. Murat Kinikoglu, who has the same lifestyle and diet as the one he recommends to his patients, makes the readers of his newspaper column smile with his humorous personality. Kinikoglu, whose YouTube channel is frequently mentioned is a popular destination for his followers to easily get answers to their questions and one of the most discussed topics is about vegan diet.

Most of us know you as “The Vegan Doctor.” How did you decide to switch to the vegan / vegetarian lifestyle?

Despite being a passionate animal lover, my transition to a vegan lifestyle was because of health reasons. I lost my parents from cardiovascular diseases. We are six brothers and despite being a cardiologist, my four older brothers have had heart attacks. While I was researching, fearing that in time I’ll also have a heart attack, I learned that veins can be unclogged by changing diet. It was knowledge we weren’t taught in the faculty of medicine. Staring that day I switched to a low fat vegan diet. After I made the transition, I started to get more interested in veganism. Becoming an ethical vegan surely has a positive effect on your mood and it gives you inner peace to know that you are not harming any beings that has emotions. I suggest my patients become ethical vegans too, alongside switching to a plant-based diet.

There are a lot of misconceptions about diet. What is the most important in your opinion?

There are so many misconceptions, so I’m not sure which one I should mention first. Perhaps the most important one is that you cannot live without red meat or animal proteins. Everyone (especially mothers) is afraid of an unidentified disease called “protein deficiency”. There is not a single patient taking up a hospital bed with such a disease. We believe in protein deficiency just like we believe in ghosts. Something we have not seen, something we did not experience, but still, we are afraid of it. The belief that those who do not eat red meat will be suffering from anemia is another misconception. Finally, there is the misconception that “people who eat lots of sugar will have diabetes”, although in reality people who get “too much animal protein and too many calories” become diabetic, not the ones who eat too much sugar.

What are the biggest benefits of staying away from animal-based diet?

Likelihood of getting what we call chronic diseases such as diabetes, cardiovascular diseases, paralysis and rheumatism decreases. If you cut sugar, fat and animal-based food, you will have zero chance of getting many diseases. For example, you will not have a heart attack. Among the health problems that you can reduce or completely eliminate by cutting out animal-based foods are asthma, allergies, high blood pressure and hives. In my new book, which will be published soon, I listed the benefits of plant-based diet by showing scientific articles as evidence. You will be protected against 53 diseases by switching to a low-fat and vegan diet.

And the B12 issue, how can a person who does not eat meat get B12?

The easiest way to get B12 is to chew B12 tablets. Some people may not absorb it in the stomach due to stomach diseases, so taking chewable tablets is a guaranteed way. You can get all the B12 you need by taking a 500 or 1000 mcg tablets twice a week, then you do not have to worry about B12 anymore.

What can you say about vegan diet in pregnancy?

There is no harm of vegan diet in pregnancy. Studies have shown that the babies of vegan mothers are as healthy as babies of non-vegan mothers and there is no increase in birth deficiencies. Vegan pregnancy has some advantages, for example, pregnancy toxicity, which we call preeclampsia, is less common in vegan mothers.

Nowadays, vegan families are increasing rapidly. What do you think about raising babies as vegans?

The number of vegan babies/children in our country does not exceed the number of fingers of a hand, unless we count children who are necessarily fed plant-based because of food allergies. Parents are led to believe that their children will suffer from protein deficiency if they do not eat meat and eggs, will suffer from calcium deficiency if they do not drink milk, and will suffer from omega-3 deficiency if they do not eat fish. Parents believe it’s healthier to force their children to drink a few glasses of milk a day, eat eggs and fish, and they think that their children cannot grow up healthily if they do not eat animal-based food. However, research shows that children who are vegan are as healthy as those who are not. The American Diet Association and the American Academy of Children admit that “well-planned vegan diets are sufficient for the normal growth and development of children”. Vegan feeding has more pros than cons for children.

What do you think about Artificial Meat (Clean Meat) project? As a vegan, would you like to try Clean Meat? (Would you eat?)

In 3-6 months after switching to vegan diet the intestinal flora changes. When harmful intestinal bacteria that consume animal protein cannot feed, they leave the body, and beneficial, fiber-digesting bacteria take their place. When the people whose diet consists of plant-based food eat meat once in a while, they suffer from indigestion, because they do not have meat-digesting bacteria in their intestines. So I think that the digestive system of vegans will probably not like this artificial meat. Speaking for myself, I do not think I will try artificial meat.

In your opinion, what kind of benefits there can be in adopting vegan lifestyle for our world and all the people?

There are countless benefits. I think that all environmentalists should go vegan, because the livestock industry does the greatest harm to the world. One of the primary reasons of deforestation is not the forest fires, but cutting the trees to create agricultural areas to feed animals. 70% of all arable land in the world is being used for animals. We create fields, then plant corn and feed animals with it. We talk about global warming and air pollution, but we continue to eat meat. Digestive processes of animals release 100 million tons of methane gas annually. 9% of CO2, 37% of methane, 65% of nitrogen oxides worldwide are released as the result of livestock industry activities. As the number of vegans increase, all these harmful effects will decrease.

Considering that you have a serious number of subscribers, we would like to see you on the TV. Have you considered making TV shows in the future?

I have serious preparations in this regard. I can start immediately if a proposal comes from a channel with an audience. I don’t have any financial expectations from vegan diet education and popularizing veganism, as long as we can make more people vegan. If we can achieve this, we will be reducing the frequency of diabetes and blood pressure diseases; also we will be preventing people from having heart attacks and strokes.

Finally, what are your messages for our readers?

My message to your non-vegan readers is this: Try to go vegan without fear. Becoming vegan is the way to both mental and body health. They may fail in their first attempts but in the second or the third they will achieve it. I also have a message for vegans: Being vegan is not equal to being healthy. They need to consume these three nutrients as little as possible: Vegetable oil, sugar and alcohol!

Gökhan Çınar: “Geçecek mi, şefkatle karşıladığım ve kendime sorduğum bir soru.”

Sizleri şahane bir insan ve şahane bir kitapla tanıştırmak istiyorum. Radyo ve müzik programlarıyla onu tanıyor olabilirsiniz: Gökhan Çınar. Bu kimliğinin yanı sıra psikolog da olan Çınar, bu kez “Geçecek mi?” kitabını okurlarıyla buluşturdu. Kafa Dergisi’nde yer alan “Terapist Kafası” bölümünde yazdığı yazıları bir deneme haline getirdiği kitapta, bir psikoterapist gözünden insanca hallerimiz gözler önüne seriliyor. Bir yandan Geştalt Terapi Yaklaşımı’na giriyoruz, diğer yandan acılarımızı paylaşırken kendimizle konuşuyoruz. Gökhan Çınar ile “Geçecek mi?” hakkında konuşurken, bir yandan müzik diyoruz, diğer yandan da terapiye giriyoruz…

“Bende sanırım kontrol edilebilir halde bir yetişkin hiperaktivitesi var.”

İlk olarak sizi tanıyabilir miyiz, sizinle yeni tanışacaklar için?

İlk olarak 12 yaşımdayken, yerel ve bölgesel radyolarda çocuk programları yapmaya başladım. Yıllar ilerledikçe, programların içerikleri değişti. Üniversite zamanı gelince de Psikoloji Bölümü okumaya başladım. Eğitim devam ederken, bir yandan da JoyTürk’te radyo programı yapıyordum. Her zaman radyoda bir şeyler yapmak, daha doğrusu içerik yaratmak hayalimdi. Psikolojiyi de zevkle okudum. Daha sonra Klinik Psikoloji üzerine yüksek lisansa başladığımda JoyTürk’ün müdürlüğünü yapmaya başlamıştım. Doktorada da daha tamamlayamadığım sinemaya yöneldim. JoyTürk’ten ayrıldıktan sonra Doğuş Medya ile televizyonda çalışmaya başladım. NTV ve Kral Pop’ta Akustik ve 90’lar isimli müzik programlarının yapımcılığını yaptım. Kafa Dergisi’nde yazılarıma devam ediyorum ve ilk kitabım ”Geçecek mi?” yi çıkarttım.

İki farklı alan olan Psikoloji ve medya’yı birlikte götürmek zor olsa gerek…

Psikoloji ve medya; birbiriyle iletişim açısından benzerlik gösterse de, bir yandan ikisinin alanı çok ayrı. Psikologluk ve terapistlik, bir odanın içerisinde ve tamamen gizlik isteyen bir düzen iken, medya ise insanlara çok açık bir alan. Bende sanırım yetişkin hiperaktivitesi var, tabii kontrol edilebilir halde. Hepsiyle bir anda ve içimden geldiği gibi uğraşmayı seviyorum. Ben anlatıcıyım ve anlatmayı seviyorum. Terapide dinliyoruz o başka bir alan ama yazarken anlatmanın başka bir büyüsü var. Kafa Dergisi ile tanışmadan önce de bloğum ve Instagram sayfamda, hayat üzerine sorgulamalar yazıyordum. Hepsini birbirinden güzel bir şekilde ayırdıktan sonra karışmıyor aslında…

“Yazmak benim için tedavi edici bir şey.”

Yazmak, sizin için ilk olarak nasıl başladı ve nasıl devam etti?

Çocukluğumdan bu yana sürekli yazıyorum. Bildiğim, gördüğüm, anladığım kadarıyla kendim ve çevremde gördüklerim hakkındaydı bu yazdıklarım. Bu yazdıklarımın ‘deneme’ olduğunu ve bundan vazgeçemeyeceğimi fark ettim. İlerleyen dönemlerde daha derli toplu bir şekilde yazım süreci devam etti ama bir kitap hayalim yoktu. Çünkü yazmak, benim için tedavi edici olarak güzel bir yerde durmaya başlamıştı. Ve yazmanın da çok çıplak bir şey olduğunu ve insanlarla çok paylaşılır bir şey olduğunu zannetmiyordum. Sosyal medyanın büyük bir mecra haline gelmesiyle beraber bir hesap üzerinden yazmaya başladım. Buradaki yazılar sonrasında, ilk defa canlı reaksiyonlar almaya başladım.

Bu sırada da Kafa Dergisi ile muhabbetiniz başladı galiba…

Daha çok insana ulaşabileceğimi düşündüğüm zaman ise Kafa Dergisi ile bir temasımız oldu. “Terapist Kafası” adından bir bölüm oluşturduk ve yazılar orada çıkıyordu. Orada çıkan yazılar da çok paylaşıldı ve cümle cümle geri dönüş alıyordum. Yaşam, sorgulama, ümit etmek, utanç, ölüm, kaygı ve depresyon üzerine yazdığım yazıların birçok insanın hikayesine başka yerden dokunduğunu gördüm.

”Geçecek mi?” kitabı nasıl ortaya çıktı peki?

Kafa Dergisi yazarlarından ve kalemini çok sevdiğim Aylin Balboa, başka bir sohbet sırasında benden bahsetmiş. Ardından Destek Yayınevi bana ulaştı ve yazdığım yazılarla ilgili bir kitap fikri ile geldi. Yayınevi ile üstüne oturup tartıştık ve 38 tane denemeyi bir araya getirdik. İsim konusunda birçok fikir çıktı ortaya. “Geçecek mi?” Kafa’da yayınlanan denemelerim arasında, galiba insanlara en çok ulaşmış ve dokunmuş yazılarımdan bir tanesi. O yüzden kitabın adını da “Geçecek mi?” olarak kararlaştırıp yayına çıkardık.

“Terapi, insanın biricikliğine eşlik eder ve yan yanadır.”

“Geştalt Terapi Yaklaşımı”nın insan üzerine yoğunlaşılmış hali kitapta göze çarpıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında bütün terapi ekolleri insan üzerine çalışıyor. Ama Geştalt Yaklaşımı’na göre; insan biriciktir ve bütündür. İnsanlar iyidir, kötüdür, insanlar böylelerdir ya da bu durumdalar bunu yaparlar gibi genellemeler yok. Geştalt Terapi Yaklaşımı’nda, terapist bir otorite figürü olarak danışanının üzerinden yorumlamalar veya onu belli kategorilere sokma yapmaz. Terapi, insanın biricikliğine eşlik eder ve yan yanadır. Danışana nasıl fark edeceğini ve nasıl hissedeceğini öğretemez terapist. Daha fazla fark etmesi için uygun soruları sorar ve ona yol gösterir. Herkes depresyonda olabilir ama her birimizin depresyonu bambaşka ve kendi hayat hikayelerimizden geldiği için biricik. İnsan ve psikoloji üzerine yapılan araştırmalar tabii ki önemli. Ama daha çok insandan bakıyoruz.

Yaşanmışlıkların da etkisi var aslında. Hayatta çok şey yaşıyoruz bence ve ‘hayatımı yazsam roman olur’ denmesi çok doğru geliyor. Galiba bir süre sonra hepimiz, o kocaman soru işaretinin çevresinde bir araya geliyoruz.

İnsan ne yaşıyorsa, o bir şekilde hayatına etki ediyor kesinlikle. Hepimizin ortak soru işaretleri de var, bireysel olarak da kendi var oluşumuzla ilgili de soru işaretlerimiz var. Geştalt Terapi Yaklaşımı’nda ‘’ Bir insanda bir şey varsa böyledir’’ gibi kalıplar yok. İnsan kendisini oluşturan parçalardan ve yaşadıklarından daha farklı bir bütündür. Bütün kavramı önemli ve yaklaşım oradan gidiyor.

“Bir psikoterapist gözünden insanca hallerimiz” çok güzel bir cümle. Bir anlamda insan da kendi içinde her zaman yolculuğa çıkan bir varlık. Kendi içimizde keşfettiğimiz duraklar da oluyor. İnsan da enteresan bir varlık…

Kitabın içerisinde “Herkese oluyor mu?” diye bir yazı var. Utançtan bahsederken, ‘…herkese oluyor, senin yerinin dibi benimkinden daha derin değil inan ki…’ diyor. Çünkü hepimiz utanıyoruz ve yer yer kaygılanabiliyoruz bir şeylere. Kaygı, bizleri harekete geçirmek için var. Herkesin duygusal olarak kötü olduğu veya depresif olduğu zamanlar oluyor ara ara. Başka başka durumlarda yaşaya biliyoruz, kimimizinki ise daha ağır ve bambaşka yollardan geçerek yaşıyoruz. Ama bunların hepsi insanca hallerimiz. Hepimiz bambaşka ve biriciğiz, ama duygularımız ortak olduğu için benzer yanlarımız da yok değil…

“Geçecek mi” diye sorduruyor kitap, ya da size çok yöneltiliyor. Kimilerinin; her şey yolunda giderken bir anda mutluluğum geçecek mi, acım geçecek mi, ne zaman bir şeyi dert etmeyi bırakacağım gibi soruları da olabiliyor…

Bir sorun yaşarken, bir acıyla baş etmeye çalışırken ya da korkarken ki hallerimizde; bana en çok gelen soru aslında ‘Geçecek mi?’. Geriye dönüp baktığımda, şefkatle karşıladığım ve benim de kendime sorduğum bir soru bu. Belli dönemlerde ortak bir soru haline dönüşebiliyor.

Bu soruyu soran insanları kitle şeklinde bölebilir miyiz; yaş, kişilik, cinsiyet vs olarak? Yoksa genel bir tablo olarak mı değerlendirebiliriz?

Tüm insanlar için ortak anılardan izler var kitapta. Ama tabii ki ‘’ Tüm insanların hayatını anlatmak ‘’ bu kitabın iddiası değil. Kitap, daha çok duygulara odaklı. Ama sonlara doğru insanın hayatını daha zorlaştıran durumlar, mesela ‘panik atak, sosyal fobi, narsistlik’ gibi, belli konular üzerine belli yazılar da var. Bu konuların ‘hastalık’ denip bir tarafa atılmayacağını da görmek mümkün. İnsanca haller ve kimi zaman kıyılarında dolaşabiliyoruz.

“Bu kitabın, üreten insanlara dokunuyor olması bana çok iyi geldi.”

Kitap ilk günlerinden itibaren çok satanlar listesinde yerini aldı. Nasıl tepkiler alıyorsunuz?

Çok kısa bir zamanda gerçekleşti bu ve çok büyük bir heyecanla karşıladık. Tabii ki “Çok alan oldu.” dendiğinde heyecanlanıyorum ve mutlu oluyorum. Ama ben yazdım artık ve okuyucuya emanet. Güzel bir ekibin başarısıyla da şahane bir şekilde tanıtılıyor. Çok da güzel tepkiler aldık. İnsanlar kitapla birlikte fotoğraf çekip gönderiyorlar, kitabı okurken fotoğraflarını çekiyorlar ve bu beni mutlu ediyor. Kelimelerin altını çizip gönderenler oluyor ve onlara ayrıca ihya oluyorum. Benim en çok şaşırdığım, kitabı ilk geceden alıp 1 günde bitirdik diyenler oldu. Ayrıca, uzun zamandır birlikte çalıştığım sanatçılardan çok güzel dönüşler aldım. Bu kitabın, üreten insanlara dokunuyor olması bana çok iyi geldi. Aynı eğitimlerden geçtiğim fakat farklı yollardan yürüdüğümüz arkadaşlarım ve hocalarımdan şaşırtıcı reaksiyonlar aldım. Gayet yolunda gidiyor ve umarım daha çok kişiye ulaşır.

Kral POP TV’de yayınlanan ‘Kral POP Akustik’ programı da çok güzel devam ediyor. Müzik dünyasının iyi isimleri programa geliyor, nasıl geçiyor?

Her şey yolunda gidiyor. Benim oradaki amacım, her zaman keşfetmek. Keşfedip, yeni bir proje yaratmayı seviyorum. O yüzden akustikler yollarında gittiler. O sanatçıların müziklerini, canlı canlı ve başka bir formatta yolunda götürmek güzeldi. Rubato adında bir grup var, inanılmaz iyiler. Yıllardır Sezen Aksu ile çaldılar ve gruplarını kurdurlar. Onlarla bir şekilde yolumuz kesişti ve bir program yaptık. Programa pop sanatçısı da, sokakta rap yapan da, genç enstrümanistler de, Türk Sanat Müziği’nin devleri de gelsin dedik ama başka söylesinler istedik. O yüzden de adı “Rubato ile Başka Şarkı” oldu. NTV ve Kral Pop’ta yayınlanıyor. İzlemelerden güzel geri dönüşler alıyoruz ve YouTube’da da baya izleniyor.

Doksanlı yıllar üzerine bir program daha var sanırım

Evet, bir yandan Doksanlar devam ediyor ve benim çok apayrı bir tutkum var. Şarkıları anlatıyoruz ama bir yandan oynadığımız tasoları, Ferhunde Hanımlar’ı da anlatıyorum.

O yıllara ait, ayrıksı diyebileceğiniz şarkılar var mı?

Sibel Alaş şarkılarını ayrı bir yerde tutuyorum. Tarkan’ın döneminin çok ötesinde olan “Biz Nereye” adında bir şarkısı vardır.

Plak koleksiyonunuz var mı?

Plaklarım var, ara ara dinliyorum. Arşivciler kadar plağım yok tabii. Koli koli duran kasetlerim var o yıllardan kalan ve onları hiç atmadım. O dönemlerde günde iki kaset alırdım ve benim için büyük bir tutkuydu.

Yeni projeler var mı? Kitap yazmaya devam edecek misiniz?

Yeni bir kitap fikrim var. İlk kitap denemeydi. Bu kez hikayeler üzerinden daha çok insan hikayeleri yazmak istiyorum. Soruluyor danışanların hikayeleri mi kitapta yazacaksınız diye, bir kere bu etik olarak yanlış olur. Onlardan izin almadan bunu yapamam. Hayatımda biriktirdiğim bir sürü hikaye var. Birbirine bağlı insan hikayeleri yazabilirim belki. Ama ben artık yazacağım, ondan eminim.

Arıların tatlıya düşkünlüğü nereden geliyor?

0

Newcastle Üniversitesi araştırmacıları, arıların tat nöronlarının, dillerinde 10 saniyeye kadar ısı sinyallerinde bulunduğunu ve nöronların diğer böceklerde bulunan tat nöronlarından çok daha uzun olduğunu bildirdiler.

Arılar nektar elde etmek için çiçeklere gider ve bu tatlı çözüm ile kolonilerini beslemek ve uçabilmelerini desteklerler. Yiyecekle temas ettiklerinde, dillerindeki tat nöronları aktifleşir ve besin mevcudiyetinin sinyalini verir. Current Biology dergisinde yayın yapan araştırmacılar, özellikle şekere cevap veren bu nöronların, 10 saniyeye kadar devam eden çok yoğun bir aktivasyon sergilediklerini bildirdiler. Bu nöronlar yoğun aktivite gösterirken, arı aynı şeker kaynağında beslenmeye devam ediyor ancak bu aktivite azaldığı zaman, arı bir başka beslenme noktasını denemek için dilini kısaltarak teması durduruyor.

Newcastle Üniversitesi Sinirbilim Enstitüsü’nden Böcek Nörotolojisi Profesörü Geraldine Wright şöyle açıklıyor: “Arılarda, insanlarda olduğu gibi, lolipop gibi tatlı bir şeyin ilk tadı inanılmaz derecede yoğun ama sonra daha az ilginç hale geldiğini kanıtladık. Arılarda bulduğumuz şey, şekerin başlangıçtaki yoğun tatlılığının 10 saniyeye kadar sürebilmesi – böylelikle aynı şeker kaynağında kalacaklardır. Bir işçi arıyı ele aldığımızda, sadece kendi kullanımı için toplamayıp, kovandaki diğer arılar için de nektarı saklaması, mantıklı geliyor. Aynı zamanda bir çiçek bulduğunda, diğer arıların müdahalesinden önce tüm nektarı içeceği anlamına da gelir.”

İki nöronun keşfi

Ekip, arının bu kalıcı, yoğun şeker nöron aktivitesini sağlamak için, etkileşime giren her ‘tat tomurcuğu’ içinde iki tat nöronuna sahip olduğunu buldu.

Yazar, Newcastle Üniversitesi doktora öğrencisi Ashwin Miriyala şöyle diyor: “Diğer böceklerin, şekerler tarafından aktive edilen tek tip tat nöronu vardır. Ancak arıların, şekerle aktive edilmiş iki nöron tipi olduğunu keşfettik.”

“İlk nöron şekerle temas halindeyken yoğun aktivite gösteriyor. İkinci nöron, ilk nöronun aktivitesini kısa aralıklarla olacak şekilde inhibe ediyor. Bu inhibisyon, ikinci nöronun bir tür dinlenme periyoduna izin vermesi ile ilk nöronun yoğun aktivitesini, uzun süreler boyunca sürdürmek için kendini yenilemesine imkân sağlıyor. Verilerimiz, bu iki şeker nöronu arasındaki etkileşimin, aralarındaki elektriksel bağlantıların bir sonucu olduğunu göstermektedir. Bu tür bir bağlantı, herhangi bir böceğin tat nöronu için ilk bulgudur. ”

Çalışma, Leverhulme Trust ve BBSRC (Biyoteknoloji ve Biyolojik Bilimler Araştırma Konseyi) tarafından finanse edildi ve bu bulguları takiben, Newcastle Üniversitesi ekibi, arıların tat algısının pestisitler tarafından nasıl kesintiye uğratılabileceğini araştıran daha fazla araştırma yapılmayı planlıyor.

Kaynak: Science Daily

2 Haziran’da İstanbul Kanal Projesi Hattında 4. Yürüyüşe Davet

Bu Cumartesi, 2 Haziran’da, İstanbul Kanal Projesi Hattında 4. yürüyüşümüzü gerçekleştiriyoruz; Küçükçekmece – Bostanlar – Altınşehir – Yarımburgaz – Altınşehir – Bathonea güzergahında.

Bu, Kanal Projesinin güzergahında ‘Hiking İstanbul’, ‘İki Deniz arası’ ve ‘Kuzey Ormanları Savunması’ gruplarının ortaklaşa düzenlediği dördüncü yürüyüş olacak.

Kanal Projesi 45 km’lik bir hat olarak, kuzeyde Karadeniz ve güneyde Marmara Denizi arasında devasa bir kanal, yeni bir boğaz geçişi projesi olarak ilk 2011 yılında “Çılgın Proje”adı altında kamuoyuna tanıtıldı. Zaman içerisinde projenin her açıdan felaketler doğuracağına dair gerçekleştirilen tüm çevresel, bilimsel raporlara, uyarılara ve eleştirilere rağmen projeyi hayata geçirme kararlılığı devam ettirildi ve bilindiği gibi bu sene ÇED süreci de artık başlamış durumunda.

Yürüyeceğimiz ve göreceğimiz yerlerin -peyzaj veya yerleşim alanları olsun- büyük bir kısmı bu proje yüzünden su altında kalacak ve yok olacak.

Bu yürüyüş ‘İki Deniz arası’ rotasının büyük bir kısmı kapsıyor ve ağırlıklı olarak Küçükçekmece havzasının etrafında olacak. Halen Küçükçekmece göl havzasında bulunan güzel doğal alanların yanında; 70’li yılların büyük göç dalgalarından nasibini almış olan Altınşehir ve civarındaki yerleşim alanlarını göreceğiz.

Diğer yandan bölgede bulunan iki –dünya çapında önemli olan– 1. derece arkeolojik sitelere gideceğiz. İstanbul’un en eski yerleşim alanlarından biri olan Yarımburgaz Mağaraları ve antik liman kenti Bathonea.

Başlangıç noktası Küçükçekmece Halkalı Altınşehir İstanbul Caddesi olacak ve oradan Bostanlar, Doğu Altınşehir, Yarımburgaz mağaraları, Altınşehir, Batı Altınşehir, Bathonea Arkeolojik Sitesi ve sonrasında yine Altınşehir’e gidilecek; toplam uzunluğu 14-15 km olan bir yol bu.

Rota kolay; fazla iniş çıkış olmayacak. Yolun büyük kısmı şehir ve yerleşim alanlarından geçiyor, fakat yolun bir kısmı toprak ve dikenli patika.

Toplam rota 14-15 km. Sabah saat 11’de Küçükçekmece’den (Yarımburgaz Otobüs durağı, Halkalı Altınşehir İstanbul Caddesi’nin Kurşun Sokak ile bitiştiği yerde) yürüyüşümüze başlayacağız, akşam saat 19.00 civarında Altınşehir’den ayrılmayı öngörüyoruz.

Yürüyüşe dair diğer grupların sitelerinden de ayrıca bilgi alabilirsiniz:
https://www.facebook.com/events/1223135544487615/ (Hiking İstanbul)
https://www.facebook.com/ikidenizarasi/ (İki Deniz arası)

Yanınıza yiyecek ve 1,5 litre su almanız tavsiye ediliyor. Uygun yürüyüş ayakkabıları, yağmurluk ve hava koşullara göre uygun elbiseler giyiniz. Yedek tişört ve çorap almanız da tavsiye edilir.

Hava durumu tahminlerine göre şimdilik 02.06.2018 için 25 C hava sıcaklığı öngörülüyor, fakat gök gürültülü yağmur olasılığı da var. Diğer yürüyüşlerde olduğu gibi herkesin bu tür etkinliklere kendi sorumluğu çerçevesinde katıldığını bir daha hatırlatmak istiyoruz. Güvenlik personel ile karşılaşabileceğimiz için yanınızda kimlik bulundurmanız gerekmektedir.

Toplu taşıma aracı ile gelmek isteyenler, otobüs ile Küçükçekmece ‘Yarımburgaz’ durağına gelebilir.

Yeteri kadar talep olması halinde KOS tarafından bir otobüs ayarlanacak: Otobüs saat 10.00’da Mecidiyeköy’de Trump Towers önünden kalkacak ve akşam dönüşte grubu Altınşehir’den alarak yine Mecidiyeköy’e bırakacak. Ücret kişi başına 20-30 TL arasında olacak.

Katılmak isteyenlerin en geç 31 Mayıs Perşembe günü telefon numarası ile birlikte [email protected] adresine başvurmaları, ayrıca otobüste yer taleplerinin olup olmadığını belirtmeleri rica edilmektedir.

Keyifli ve aydınlatıcı bir yürüyüşte görüşmek üzere…

The Square: Acımasız bir yeni elit dünya eleştirisi

Ruben Östlund bu kez iğneyi Avrupa’nın gösterişçi kültürel yapısına batırıyor.

Ruben Östlund’un Palme d’Or ödüllü kara komedisi The Square, birçok eleştirmen tarafından çağdaş sanat dünyasına yönelik şiddetli bir hiciv olarak nitelendirildi. Film, kültürel alanda gücü elinde tutan seçkin zümreyi kendine özgü ve acımasız bir şekilde eleştiriyor. Batı’da politika, kültür ve medyaya egemen olan bu zümrenin nasıl duyarlılık tasladığını gözler önüne seriyor.

Stockholm’de bir çağdaş sanat galerisinin küratörlüğünü yapan Christian (Claes Bang), elit zümreyi temsil eden bir arketip olarak karşımıza çıkıyor. Christian, eski aristokrat sınıfının günümüzdeki karşılığı olan yeni yüksek tabakanın bir üyesi. Christian ve ekibi günlerini çoğunlukla hiçbir şey üretmeden, günlük işlerle uğraşarak ve partilere katılarak geçiriyor. Christian kendisini ‘yarı kamusal şahsiyet’ olarak adlandırıyor. Diğer taraftan galeriye katılımın çok az olduğunu görüyoruz. Filmin açılış sahnesinde Christian bir yandan galerinin önemini sanatsal dilde açıklarken bir yandan sergilerin halka nasıl bir fayda sağladığını ifade etmeye çalışıyor. Galerinin ve sanatçı zümrenin yaşam tarzlarının ödeneği neredeyse tamamen kamusal para ile sağlanıyor.

Christian’ın galerisi X-Royal eski bir saray olduğundan bu yeni elit zümrenin ‘hoşgörülü’ sergileri, tuhaf gösterileri ve çılgın performans sanatları bir zamanlar İsveç kral ve kraliçelerinin yaşadığı odalarda gerçekleşiyor. Sarayın önünde duran at sırtındaki bir soylunun heykeli yeni serginin göz bebeği olan ‘Kare’ye yer açmak için yerle bir ediliyor. Galerinin girişinde ışıklarla çevrilmiş bir dikdörtgen üzerinde yazan levhada “Kare: güven ve şefkatin tapınağı. Burada hepimiz eşit haklara ve yükümlülüklere sahibiz” yazısı bulunuyor. ‘Güvenli bir alan’ oluşturan bu sanat eseri, eşitliği ve kültürel alanda elit zümrenin hoşgörüsünü temsil etmesi gerekirken aslında gerçek hayatta bunun tam tersini temsil ediyor. Serginin tanıtımından sorumlu reklam ajansı viral bir video çekiyor. Videoda ‘Kare’nin içinde uyuyan evsiz ve kimsesiz bir sokak çocuğu aniden patlayarak parçalara ayrılıyor.

Dışarıdan bakıldığında erdem timsali gibi görünen karakterler aslında sadece kendilerini önemseyen ve geri kalan herkese yukarıdan bakan bir portre çiziyorlar. Kendi zümrelerinin dışında kalan herkes onlar için birer baş belası, özellikle dilenciler ve suçlular.

Filmde Christian sokakta kandırılıp soyulduktan sonra telefonunun izini toplu konutlara kadar sürüyor ve onu geri alabilmek için bir plan kuruyor. ‘Adaletin Teslası’ adını verdiği elektrikli arabasıyla evin önüne kadar geliyor ve telefonunu geri alabilmek için apartmanda yaşayan herkesi zan altında bırakarak bütün kapıların önüne tehdit mektubu bırakıyor. Bu mektuplar sonunda olayla alakasız bir çocuğun hayatını cehenneme çeviriyor.

Christian bir noktada Amerikalı bir gazeteci olan Anne (Elisabeth Moss) ile tek gecelik ilişki yaşıyor. İlişkiye girdikten sonra Anne, çöpe atmak için Christian’dan kullanılmış kondomu istiyor fakat Christian kondomu vermeyi reddediyor. Aralarında geçen uzun bir çekişmeden sonra Anne haklı bir şekilde: “Kendini çok büyük bir halt sanıyorsun, öyle değil mi?” diye soruyor.

Performans sanatçısı Terry Notary’nin galerinin zengin sahiplerini dehşete düşüren alışılmadık maymun taklidi sahnesinin damga vurduğu film, sanat dünyasının içinden birçok komik, karanlık ve absürt dakikalara sahne oluyor. Öteki yandan Christian ve onun çevresindeki insanlardan oluşan çember, onların liberal gösterişlilikleri ve halka karşı takındıkları küçümseyici tutumları politika, medya, akademi ve sivil halkın içinde de bulunan ve kolayca karşılaşabileceğimiz bir zümre.

Yüksek tabaka ve değerlerine seçim sandığında başkaldırılan bir çağda, sanat camiası çoğu zaman özleleştiri yapmaktan kaçınmıştır. Fakat The Square’in eleştirisi, kültürel düzeni elinde tutan kurumların gerçek güçlerini saklamalarına yardım eden cilalı erdem tahtasını paramparça ediyor. Yeni elitlerle tanışın! Şu eskilerin aynısı olan.

Kaynak

Mücadelenin tam ortasında bir kadın: Winnie

Eril akıl onları, eşleri, babaları, eski eşleriyle tanımlamakta inat etse de kadınlar, tarih boyunca hayatın ve mücadelenin tam ortasında yer alarak kendileri için örülen çeperi parçalamış, durması istenen yerde değil, kendi arzu ettiği yerde durmuş. Bu kadınlardan biri de mücadelesiyle ardında silinmeyecek izler bırakıp geçtiğimiz Nisan ayında, 2 Nisan’da dünyadan ayrılan Winnie Madikizela-Mandela…

Winnie Madikizela, 26 Eylül 1936 yılında Bizana’da doğdu. Öğretmen anne-babanın çocuğu olan Winnie, 9 çocuğun beşincisiydi. Henüz dokuz yaşındayken ırkçılıkla karşı karşıya kaldı. II. Dünya Savaşı sonrası kutlamalar için, kutlamaların yapılacağı alana geldiklerinde ‘sadece beyazlar için’ ifadesine denk geldiler ve çocuklar, babalarıyla birlikte ortamdan zorla çıkarıldı. Böylece Winnie ilk kez ırkçılığa maruz kalmış, onu tanımış oldu. Bu ilk deneyim ne yazık ki son değildi, birçok kez daha ırkçılığa maruz kaldı. Nitekim ileride bu konuda durmaksızın mücadele eden bir aktivist olacaktı. Irkçılığın yanı sıra çok gençken hayatı için son derece önemli iki trajik olay yaşadı. Bunlar, büyük kız kardeşi ile annesinin ölümüydü.

Nelson Mandela ile boşanmalarının ardından Mandela soyadını kullanmaya devam eden Winnie Mandela, her ne kadar hem tarih sayfalarında hem günümüz kaynaklarında anti-apartheid harekette ikon olan Nelson Mandela’nın eski eşi ifadeleriyle tanıtılsa da o da Güney Afrika’daki ırkçılık karşıtı mücadelenin öncü isimlerinden biriydi.

December 16 2017 Winnie Madikizela Mandela gestures supporters at the 54th National Conference of the ruling African National Congress (ANC) at the Nasrec Expo Centre in Johannesburg,. Pic Veli Nhlapo/ Sowetan

Anti-apartheid hareketteki aktif tutumu, 1969 yılında 18 aylık bir cezaevi dönemi yaşamasına neden olurken 1976’da ırkçı yönetim tarafından kırsal alana sürüldü. Ulusun annesi olarak anılan Winnie Mandela, mücadelesi esnasında radikal yöntemlere başvurabildi. Bu da yaşam öyküsünde silinmeyecek suçların, kendisinin anlatımında öncelikli olarak bahsedilmesine yol açtı.

Dolandırıcılık suçuyla da yargılanan Winnie Mandela’nın yaşamına bakıldığında yolsuzluk konusunda Nezihe Muhiddin ya da Benazir Butto ile benzer noktaların olması, eril aklın siyasetin içinde aktif olarak yer alan kadınlara yolsuzluk suçlamasını kasti olarak yapabileceği fikrini akla getirmiyor değil. Bu bir varsayım, kesinlik kazanmayacak bir şüphe, belki de tamamen benim teorim olarak burada kalsın fakat şu bir gerçek ki Winnie Madikizela-Mandela, radikal eylemleri, maruz kaldığı suçlamalar sonucu tutuklamalar, sürgünler ile anti-apartheid harekette etkin olması nedeniyle ırkçı yönetim tarafından pek çok kez hareketten, şehirden, insanlara ulaşabileceği her alandan uzaklaştırıldı.

Irkçılık karşıtı kampanyaları nedeniyle Ocak 2018’de Uganda’daki Makerere Üniversitesi’nden onursal paye alan Winnie, son dönemlerde hastalığı nedeniyle parlamentodan, alanlardan uzaklaşmak zorunda kaldı. Nelson Mandela’nın tutukluluğu esnasında hem onun serbestliği hem de anti-apartheid harekette verdiği yoğun mücadeleyle tarihe derin izler bırakan Winnie Madikezela-Mandela, bu oldukça yoğun ve hareketli geçen hayata 2 Nisan 2018’de 81 yaşındayken veda etti.

KaynakBBC, Winnie Madikizela-Mandela, Aljazeera
Kapak görseli kaynağı: PBS

 

Hangi partinin iklimi daha güzel?

24 Haziran seçimlerinde iklim değişikliği, seçim bildirgelerinde pek iyi bir notu hak etmiyor. Açıkçası AKP daha fazla iklim değişikliği önererek en fazla sıfır puan alır. CHP ise mevcut politikaları referans alması, durumu kavrayamaması, bilimsellikten ve güncellikten uzak olması ile sıfırı hak ediyor. MHP konuyu bırakın, başlığı bile bilmiyor, bildiği şeyler ise dünyanın sonunun getirmek. HDP tabii bu resimde açık ara önde…

Cumartesi günü CHP ve MHP seçim beyannamelerini açıkladı. Böylece dört parti programını açıklamış oldu. An itibariyle elimizde AKP, CHP, HDP ve MHP’nin seçim vaatleri var. Ayrıca pazar günü Saadet Partisi’nin de seçim beyannamesi açıklandı.

Bütün bu belgeleri iklim politikaları açısından incelemek ciddi ipuçları veriyor. 7 Haziran seçimleri öncesi iklim açısından benzer bir değerlendirmeye bakmak isterseniz burada benzer bir çalışma var. Şimdi önümüzde parlamenter sistemin yıkıldığı, tek bir seçimin iki seçime çıktığı yeni bir durum var. Ayrıca bu seçim sürecinin son haftaları ülkede aşırı iklim olaylarında rekorların kırıldığı bir döneme denk geldi. Sadece geçen ay değil, geçtiğimiz yıl da iklim değişikliği tartışmasını ülkede güncel tuttu. 2017’nin sıcak, 2018’in ise telafisinin imkansız bir yıl olduğunu, çok hissettik. Sadece su baskınları , kuraklık ya da yağmayan kar değil, ithal edilen fosil yakıtlar ve bunun yarattığı fatura da bir şekilde tartışılıyor. Kömür, petrol ve gaz ithalatı için son 15 yılda 563 milyar doları nasıl yaktığımız, bu paranın aynı dönemdeki cari açıktan bile fazla olduğu, bir şekilde insanların gündeminde. Herkes her şeyin farkında ama siyaset bizim ne kadar farkında olduğumuzun ne kadar farkında?

AKP: Daha çok iklim değişikliği

AKP temiz çalışmış, ilk defa ekonomi yapmış ve “Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ve Genel Seçimler Seçim Beyannamesi” adlı tek bir belge hazırlamış. Bu belge içinde AKP’nin programı konusunda söyleyeceğimiz bir şey yok. Zaten iklim değişikliği konusunda son 16 yılda yaptıkları ortada. “Beyannamede iyi şeyler var” diyenlere tek bir şey diyebilirim. Bu kadar kötü olmamıza o iyi dediğiniz şeyler neden oldu. Ayrıca o iyi şeyler asla iyi şeyler değil. Örneğin hava kirliliği konusunda yaptıkları. Bildirgede “Hava kalitesinin daha iyi takip edilebilmesi için 2005 yılında 36 istasyonla başlattığımız Ulusal Hava Kalitesi İzleme Ağı’nı, 2018 yılı itibarıyla toplam 300 istasyona ulaştırdık.” diyor. Bunları derken neden bütün kentlerin havasının kirli olduğunu, bu konuda neden bir şey yapılmadığını söylemiyor.

Temelde söylediği şey aslında yeni istasyonları ihale ettikleri. Bizler için buradaki tek mesaj bu.

İki maddede AKP’nin iklim politikası

Sadece iki noktaya baktınız mı AKP’nin programını anlarsınız.

1. AKP seçim bildirgesi sayfa 264’te şöyle bir cümle var:

“Yeni yaşam alanları oluşturulurken hazırlanan planlarda şehrin coğrafyası, iklimi, tarihi birikimi ve topoğrafyası göz önüne alınarak tasarım ilkelerinin belirlenmesi sağlanacaktır.”

16 yıl boyunca iklimi, tarihi birikimi ve topografyayı göz önüne almayan, dere yatağına beton, asfalt döken kimdi? Bu dendiği için yasaları hatta Anayasa’yı değiştiren kimdi?

2. AKP seçim bildirgesi sayfa 254’te şöyle bir cümle var:

“Hızla gelişen bir ekonomi olarak sera gazı emisyonlarını 2030 yılında yüzde 21’e kadar artıştan azaltmayı hedefliyoruz.”

Bu ne demek biliyor musunuz? AKP iklimde son 16 yılda yaşanandan daha fazlasını gelecek 14 yılda değiştireceğim diyor. 1990 yılında bu ülkedeki kömür santrallerini, arabaları, yolları düşünün. O zaman atmosfere 210,7 milyon ton sera gazı salıyorduk. AKP iktidara geldiği yıl 280,8 milyon ton idi. 2016 yılında bu 496 milyon tona çıktı. Yani AKP, 14 yılda açılan kömür santralleri, satılan otomobiller vs. ile 215 milyon ton yeni emisyon eklemiş. Peki AKP’nin yüzde 21 azalttıktan sonra ulaşacağı rakam ne? 929 milyon ton. Doğru duydunuz, zamma “fiyat ayarlaması” diyen AKP tabii ki 2002’deki emisyonlara 215 milyon ton ekleyip, iklim için mücadele ettikten sonra buna bir 434 milyon ton ekleyerek 929 milyon tona çıkartmaya “artıştan azaltma” diyecek.

İşte bu daha çok termik santral, duble yol, AVM, köprü vs. demek. AKP’nin seçim beyannamesi geçmişten daha fazla iklim değişikliği diyor.

CHP de iklim değişikliği öneriyor

Durum böyle olunca CHP’nin cumartesi günü açıkladığı program çok değerli hale geliyor. CHP iklim değişikliği açısından son 10 yılın en geri, en büyümeci, en müteahhit kafalı programını açıkladı. İklim açısından konuşacak olursak en başta iki tavsiyeyi vereyim. Birincisi CHP iklimle ilgili bu kısmı programdan çıkarsın. İkincisi Muharrem İnce “ithal termik santrallere kısıtlama getirilecek” gibi bir cümle etmişken kesinlikle bu beyannameden kopya çekmesin.

Yedi maddede CHP’nin iklim politikası

CHP Doğa Dostu Yaşam başlığı altında iklim değişikliği ile ilgili bir bölüm ayırmış. Ayrıca doğa katliamı, sürdürülebilir enerji gibi başlıklar da burada yer almış.

1. Bilimsel yaklaşım sorunu! Girişte yüzyılın sonuna kadar 5-7 derece sıcaklık artışının ve yağışlarda yüzde 20 azalmanın beklendiği belirtilmiş. Ayrıca “Kuraklık ve sel gibi aşırı iklim olaylarının yoğunluğunun ve sıklığının artacağı öngörülmektedir” denilmiş. Öncelikle bir bilgi kullanıyorsan anlamını bilmen gerekir. Mesela 5 ila 7 derece artış ne demek? Mesela Türkiye’nin sıcaklık ortalaması ne ki 5-7 derece arttırıyorsun? 1971-2000 yılları arasında bu ülkede sıcaklık ortalaması 13,2 derece ve sen bir kalemde 5-7 derece arttırıyorsun. Buna aslında kara çalmak deniyor. Meseleyi önemli göstermek için bir abartı yöntemi. Sonraki cümle metnin bu kısmının kopyala yapıştır olduğu hissi veriyor. Bu kadar olay olurken kalkıp sadece bunların “artacağını öngörmek” meselenin geldiği noktayı biraz yok saymak değil mi?

2. Fazla neoliberal! Bildirgede müthiş bir ifade var “Partimiz, doğa dostu politikaları büyümenin önünde bir engel olarak değil, hızlı ve kalıcı büyüme için bir fırsat olarak görmektedir.” Bunu kim yazdıysa ya anlamını bilmiyor ya da sosyal demokrasiyi hiç bilmiyor. Böyle olunca devamında “CHP olarak, iklim değişikliyle mücadelede öncelikle sorunun gerçek, somut ve acil olduğunu tüm yurttaşlarımıza anlatacak bir farkındalık projesini hayata geçireceğiz” diyebiliyor. Yani 5-7 derece sıcaklık artacak ve hükümet bir halka ilişkiler şirketi gibi farkındalık projesi mi yapacak? Farkındalık gibi neoliberal bir kavramın, büyüme ile yan yana geldiği noktada koca bir iklim değişikliğine verilen cevap bu oluyor.

3. Salınarak gel! CHP programının en efsane kısmı burası. Metinde “Sera gazı salınımını azaltmaya yönelik sınırlayıcı düzenlemeleri hayata geçireceğiz.” gibi emisyonları salmak anlamına gelmediği halde “salıncakta salınmaktaki” gibi salınım kelimesi kullanılmış.

4. Doğalgaz doğa ile uyumluymuş! Sayfa 224’te “Doğa İle Uyum” başlığı altında “Doğalgaz altyapısı bulunan kentlerde yakıt yardımlarında kömür yerine doğalgaza öncelik vereceğiz.” demiş. Doğalgazın bu ülkede iklimi en çok değiştiren iki yakıttan biri olduğunu dikkate almamış.

5. Politikaları takip etmemişler. Beyannamede yaz saati uygulamasını kaldıracaklarını ifade etmişler. Tamam son iki yılda zorunlu yaz saati ciddi bir gündem konusuydu ama gelen baskılar ile zaten kaldırıldı. Karar 23 Ekim 2017’de alındı ve ardından Resmi Gazete’de yayımlandı. Yani CHP kazanmasa da kalkıyor. Karar ise şurada var.

6. Betona pazar açmış! Bildirgenin karayolu ulaşımı bölümünde çimento kullanımını arttırmak için teklif bile var. “Çimento fabrikalarımızın üretim fazlası olan çimentonun değerlendirilmesi için yeni inşa edilecek yollarda çimento betonunun kullanılmasına öncelik vereceğiz.” demiş.

7. Nükleere mümkünse hayır, mega projelere makyaj! Yanlış duymadınız. “Doğa Dostu Üretim” başlığı altında CHP “Akkuyu ve Sinop nükleer enerji santrali projelerini gözden geçirecek, uluslararası yükümlülükler çerçevesinde mümkünse iptal edeceğiz.” demiş. Mümkün olduğunu bilmiyor mu? Mesela Almanya 2022’ye kadar çalışmakta olan santralleri kapatırken Türkiye’de daha yapılmamış santraller için “mümkünse” ne demek? Aynı başlıkta başka bir maddede ise “İstanbul Boğazı’na yapılması planlanan Üç Katlı Büyük İstanbul Tüneli Projesi’ni fiziki, mali ve çevresel anlamda yeniden değerlendireceğiz” deniyor. İstanbul Tüneli’ni fiziki, mali ve çevresel anlamda daha CHP değerlendirmemiş, hafriyatından kaynak aktarımına kadar halkın her gün değerlendirdiği bu ve benzeri projelere karşı hiç çalışmamış mı? Yetmemiş yeniden değerlendireceğiz diyerek küçük bir makyajla yol verebileceğinin işaretini vermiş. Benzer şekilde o kadar çok ifade var ki. Mesela “Çanakkale Köprüsü ve otoyol geçişini bölgenin tarihi dokusuna ve doğal varlıklarına zarar vermeyecek biçimde yeniden planlayacağız.” demiş.

Sadece bu örnekler bile CHP’nin iklim değişikliği ile ilgili söylemlerinin bilimsellikten uzak olduğunu ortaya koyuyor. Ayrıca güncel toplumsal tartışmaları bilmediği, iktidarın politikaları ile hemen hemen farkının olmadığını gösteriyor.

İddialı ama utangaç HDP

HDP ise geçmiş seçim programını çok değiştirmeden onun üstünden bir metin hazırlamış. Geçmiş metnin sorunlarını düzeltmek yerine devam ettirmiş. Son seçimden bu yana TBMM’deki rolünü beyannamesine yansıtmamış, engellediği yasalar yokmuş gibi davranmış. Yine de bütün partiler arasında en iddialı olanı açık ara ile HDP. Ama önerilerinin iklimle, meclisteki başarıları ile bağlantısını kurmayacak kadar da utangaç davranmış.

Beş maddede HDP’nin iklim politikası

HDP bildirgesinin sekizinci bölümünü doğaya ayırmış, ekonomi ile ilgili üçüncü bölümü ise çelişkili değil, hatta çelişkileri gideriyor.

1. Kömüre, doğalgaza ve doğa tahribatına son! Bunu çok net ve açık söylemiş. Sekizinci bölümde “Sermaye çıkarı için yapılan HES, termik, nükleer vb. enerji projelerine, ekolojik yıkıma yol açan maden işletmeciliğine, endüstriyel atık ve kirlilik sonucunda yaşam alanlarının tahribine yol açan uygulamalara son verilecek.” demiş ve noktayı koymuş.

2. Doğa hakları! İklim değişikliği daha çok fosil yakıt ve daha çok doğa tahribatı ile orantılı. “En güzel ülke doğa haklarının korunduğu ülkedir” diyerek kesin bir politika önermiş. Altında böylece suyu, merayı, ormanı gören politik ifadeleri koyabilmiş.

3. İç tutarlılığı var. Diğer bölümler doğa bölümü ile derin çelişkilere sahip değil ve tutarlı. Mesela ekonomi bölümünde “Şehir hastanelerine, otoyollara, köprülere ödemeleri durduracağız” diyerek noktayı koymuş.

4. Nükleere ‘ama’sız hayır! Doğa bölümü dışında ekonomi bölümünde de nükleere değinmiş ve Akkuyu ve Sinop nükleer santrallerine amasız “hayır” demiş.

5. Sevmiş ama söylememiş. HDP doğa demiş, iklim değişikliği dememiş, mera ve orman demiş, engellediği yasalardaki rolünü diyememiş. Çocuğu sevmiş ama söyleyememiş. HDP Varlık Fonu ile ilgili torba kanunda Hakkari ve Şırnak’ın ilçe yapılmasını da durdurdu, üretim reformu paketinden zeytinlik ve meraların çıkartılmasında da ciddi rol aldı. Üstüne termik santrale ve doğa tahribatına son veren söylemleri eklenince, iklim değişikliği açısından karşılığı ortaya konsa HDP’nin söyleminin Paris İklim Anlaşması’ndan da öte olduğu konuşulacaktı ama harcanmış. Sonuçta HDP’nin önerdiği politikalar daha az tahribat ve sera gazı demek ve Paris Anlaşması bile toplam salımları pek azaltamıyor.

Çok açık ki iklim değişikliği açsından bir anlamı olan tek bildirge HDP’nin bildirgesi. HDP bildirgesinde “Bilim 2050’ye kadar fosil yakıtlardan kurtulmamızı istiyor, biz fosil enerji projelerine artık izin vermeyeceğiz, emisyon artışını durduracağız.” dese tartışmalar başka bir alana da kayacak. Böylece kömür santrallerine, köprülere, havalimanlarına, otoyollara, orman tahribatına karşı mücadele örgütleyen yüz binlerce insana ve mücadele eden milyonlarca insana bir ses vermiş olacak.

MHP çok dürüst

MHP genel politikada nasıl yakalım yıkalım diyorsa, burada da aynı yaklaşımı sergilemiş. Kömüre, nükleere evet demiş, hızını alamamış kaya gazı gibi şeyleri listeye eklemiş. İklim değişikliğini bir defa cümlede kullanmış, o da BM Güvelik Konseyi’nde olmamız gerektiği ile ilgili tartışmada yer verilmiş.

İYİ Parti ve Saadet Partisi

Saadet Partisi cumartesi günü beyannamesini açıkladı ama henüz web sayfasında yüklemedi. İyi Parti ise 30 Mayıs’ta açıklayacak. Şu an elimizde sadece 14 Mayıs’ta açıklanan parti programı var. Eğer parti programına benzeyen bir seçim bülteni çıkartırsa iklim değişikliği konusunda sıfır çeker.

Sonuç ve tavsiyeler

24 Haziran seçimlerinde iklim değişikliği seçim bildirgelerinde pek iyi bir notu hak etmiyor. Açıkçası AKP daha fazla iklim değişikliği önererek en fazla sıfır puan alır. CHP ise mevcut politikaları referans alması, durumu kavrayamaması, bilimsellikten ve güncellikten uzak olması ile sıfırı hak ediyor. MHP konuyu bırakın, başlığı bile bilmiyor, bildiği şeyler ise dünyanın sonunun getirmek. HDP tabii bu resimde açık ara önde. Ancak iklim değişikliği ile tam bağlantı kurmaması, geçmiş dönemdeki rolü ile desteklememesi puan kırılacak noktalar. Puan kırılacak diyorum çünkü bunlar olsaydı HDP bir Türkiye partisi olmanın ötesine geçecekti.

Cumhurbaşkanlığı açısından Demirtaş’ın manifestosu HDP ile hemen hemen aynı. Demirtaş iklim değişikliği perspektifinden bakarsa o zaman fark yaratacak. Muharrem İnce’nin Gelecek Bildirgesi ise CHP’den kopya çekmez ve “İthal kömüre dayalı termik santral yapımına kısıtlama getirilecek” ifadesine yerli kömürü de eklerse süper olur. Böylece Eskişehir, Trakya, Çayırhan, Soma, Bartın, Çanakkale gibi yerli kömür bile istemeyen bölgelerle ters düşmemiş olur.

Ülke bu kış kuraklığı, son bir ay sel felaketlerini, son haftalardaki TL’nin erimesini konuşuyor ve ithal yakıt bağımlılığının arttığını, yerel enerji, ulaşım ve sağlık projelerinin tam bir yıkım olduğunu biliyor. Siyaset bunlar yokmuş gibi bir ikim programı açıklamış. Tek bir farkla, HDP toplumdaki tartışmaları yakalayan tek parti olmuş. Diğerleri hiç dersine çalışmamış.

CHP Seçim Beyannamesi
HDP Seçim Beyannamesi
AKP Seçim Beyannamesi
MHP Seçim Beyannamesi
Muharrem İnce’nin Gelecek Bildirgesi
Selahattin Demirtaş’ın Seçim Bildirgesi
İYİ Parti Parti Programı

Alıntı: Gazete Duvar-Önder Algedik