İngiltere’nin küçük bir şehri olan Leicester’da doğup büyüyen Colin Wilson 24 yaşında Outsiders (Dışarıdakiler) romanıyla İngiliz basınında kısa süreli de olsa bir ilah haline gelir. İşçi bir ailenin çocuğu olan yazar 50’lerin Londra’sında şairler ve beatniklerle takılır. 1954’te Hampstead Heath’de parasız kaldığı için çadırda kalır ve her gün bisikletiyle British Library’nin okuma odasına giderek kitabı üzerinde çalışır. Daha sonra New Cross’da bir oda kiralayarak Camus’nün Meursault karakterinin ‘sigara, aşk ve güneşte dinlenme’den oluşan hayatına özenerek, ismini de Camus’den ödünç alan meşhur kitabını yazar. Bu kitapla yapmak istediği felsefe ve sanatın dışarıda kalmış, kalmayı seçmiş veya bırakılmış karakterlerinden; Dostoyevski,dansçı Nijinski, Wells ve T.E Lawrence gibi yazarlardan ilham alan, onların anlam arayışı veya saçmada anlamı bulmaları konusunda bir kitap yazmaktır. Kitap ve yazarı bir anda basının sevgilisi haline gelir, ilk 5 bin kopyası birkaç saatte satılır. Yayıncısı Victor Gollancz kendisinin bir dahi olduğunu düşünmektedir.
Ancak bir süre sonra Wilson’ın kitabında yer verdiği alıntıların önemli bölümünün hatalı olduğu ortaya çıkar. Sonrasında Daily Mail gazetesi yazarın ‘Ben bu yüzyılın önde gelen edebi dahisiyim’ dediğini de aktarınca basının ve kamuoyunun ilgisi sönmeye başlar. Wilson Londra’dan ayrılmak zorunda kalır.
Varoluşçulukla ilgilenen fakat Wilson’ın karşı durduğu klasik akademikanlayışta bir yazar, akademisyen, felsefeci ve eleştirmen olan Iris Murdoch, Wilson’un ‘cüretkar’ yazım tarzını daha oturmuş filozofların aşırı titizlenilmiş ‘kuru’ tarzına tercih ettiğini söyleyecektir. Wilson da Murdoch gibi heyecan duyduğu fikirleri yazıya aktarırken bir tür ‘saçılma’ halinde yazar.
Colin Wilson kendisini ‘yeni varoluşçu’ olarak tanımlayarak klasik varoluşçuların hayatı çok karamsar gördüklerini söyler. Wilson kitaplarında hayatın değerliliğini aktarmak istemiştir. Dışarıdakiler sonrasında yazdığı kitaplarda cinayet, okült ve cinsellik gibi çok ilgi görmeyenkonuları da işler. Böylece itibar kazanmasa da okur kazanır. Yazar Sarah Bakewell ‘At the Existentialist Cafe’ kitabında Wilson’un cüreti, Kierkegaardvari acemiliği ve ateşli bireyciliğiyle 50’li yılların varoluşçu isyanını en iyi yansıtan yazar olduğunu savlar.
Bazı eleştirmenler ise ilerleyen yıllarda paranormal ve büyücülük gibi konularla fazlasıyla ilgili olmaya başlaması nedeniyle Wilson’u eleştirirler.
İngiltere Nottingham Üniversitesi’nde 2016 Temmuz ayında yapılan ilk Colin Wilson Konferansı’ndan sonra ikinci konferans 6 Temmuz 2018’de yine aynı üniversitede gerçekleşecek. Ayrıca yazarın Londra’da Soho’daki bohem yaşantıyı anlattığı 1961 tarihli romanı Adrift in Soho film uyarlamasının bu yıl çıkması bekleniyor. Filmin yönetmeni Pablo Behrens, yapım şirketi Burning Films.
%100 Ekolojik Pazarlar, EkolojiKitap Günleri’ne ev sahipliği yapıyor. 26 Mayıs Cumartesi günü Şişli %100 Ekolojik Pazar, 27 Mayıs Pazar günü ise Kartal %100 Ekolojik Pazar’da ekolojik bilgelik okurla buluşacak.
Felix Guattari ekolojiyi tanımlarken onun üç çehresinden söz eder. Toplumsallık hiç de ilk akla gelmeyen oysa ekolojistlerin bütün toplaşmalarında birbirlerine hatırlattıkları en köktenci kavramlarından biridir.
%100 Ekolojik Pazarlar on yıllardır belki de bu toplumsal bir araya gelişin en şenlikli mekanlarından birini oluşturuyor. Bir pazar yerinden çok bir agora. Çünkü misafirlerinin çoğu apar topar ve aceleyle alış veriş yapıp orayı terk etmeyi düşünmüyor. Oturuyor, kahvaltı yapıyor, arkadaşlarına rastlıyor ya da yeni insanlarla tanışma olağanı buluyor. Bu nedenle pazar yeri değil de birer agora her biri.
Bu şenlikli buluşmaya bu yıl üçüncüsü eklenen ekolojik kitaplar günü de ayrı bir renk katıyor. Konvansiyonel tarım nasıl niteliğe değil de niceliğe önem veriyorsa, ana akım da bize okumak yerine izlemeyi öğütlüyor. Gözlerimizin önünden yinelenen görüntüleri gözün hissetmeyeceği hızda geçiriyor ve bilincimizi, daha açık bir söyleyişle alışveriş alışkanlıklarımızı, kendi istediği yönde örgütlemeyi planlıyor. Çoğunlukla başarıyor da.
Ne güzel ki kitaplar leylalı bir evren misali çekiciliğini güzel kokusuna, şaşırtan fikirlere ve ayaklarımızı yerden kesen hayal gücüne teslim olmamız için okuru bekliyor.
Bu kez bir internet sitesinde değil, kitabevinin raflarında değil, kütüphanelerin uzak bir köşesinde değil, %100 Ekolojik Pazar’da meyvelerin sebzelerin yanı başında bekliyor.
Niceliğe değil, niteliğe önem verenleri, ana akımın peşinden gidenlere değil, alternatife ilgi duyanları bekliyor. Belki de hayatında bu sularda hiç yüzmeyenleri, bu çiçekleri hiç koklamayanları bekliyor. Daha fazla bekletmeyin, siz de %100 Ekolojik Pazar’da, ekolojik kitapların sayfalarını çevirmeye başlayın. Okumak özgürleştirir ve ayaklarınızı yerden keser. Ayağınıza gelen bu olanağı kaçırmayın.
Bunlara ek olarak Şişli %100 Ekolojik Pazar’da, Organik Gerçeği kitabının yazarı Gürkan Akgüneş “Cadının Elmasını Yemeyin” başlığıyla bir söyleşi gerçekleştirecek.
Buğday Derneği ve Yeni İnsan Yayınevi’nin birlikte organize ettiği EkolojiKitap Günleri’ne bekliyoruz.
Söyleşi:Cadının Elmasını Yemeyin: Gürkan Akgüneş – Organik Gerçeği Kitabının Yazarı
26 Mayıs Cumartesi, Saat: 11:00-12:00, Yer: Şişli %100 Ekolojik Pazar
Şişli %100 Ekolojik Pazar Cumhuriyet Mah. Gökkuşağı Lala Şahin Sok. Feriköy-Şişli. Eski Tekel bira fabrikasının alt sokağında
Kartal %100EkolojikPazar Hükümet Konağı Caddesi, Kartal meydanı, Kartalbaba geçidi yanı
Geçtiğimiz günlerde disiplinler ötesi sanatçı Melike’nin iç dünyasına yolculuk yaptığımız bir atölye turu gerçekleştirdik. Sanatsal pratik olarak yoğunlukla soyut resim, sketch ve video film üzerine yoğunlaşan sanatçının çalışmalarına, o çalışmalara iten şeylere ve kendini aktarım yöntemlerine dair içten bir söyleşi de beraberinde geldi.
Foto: Neriman Arslan
“Düşmek, Düşmenin Bir An Öncesi…”
İstersen öncelikle seni ve yolunu tanıyalım. Disiplinler ötesi bir sanatçı olarak sanatla yolculuğun nasıldı? Bu alanlarla ilk temas ve ardından tanıma süreci nasıl gerçekleşti? Sanatı nerelerden hayatına aldın?
Aslen resimle başladım liseden itibaren. İzmir Anadolu Güzel sanatlar lisesi, Resim Bölümüne girişimle başladı. Lisedeyken disiplinler ötesi alanda projeler geliştirmeye başlamıştım ama o yıllarda özellikle bu alanda bir lisans bölümü henüz yoktu. İstanbul’a geldim ve Marmara Üniversitesi Resim Bölümünde eğitimime devam ettim. Üniversitenin ikinci yılında Studio Oyuncuları’nda tiyatro ve sanat eğitimine başladım. Bu arada Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Birleşik Sanatlar başlığı altında bir bölüm kuruldu. Ben de yüksek lisansa Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Bölümü’nde devam ettim. Böylelikle oyunculuk ve resim birbirinde bağımsız devam ederken çeşitli performans videoları ve video filmler yaptım. Dolayısıyla performatif olanla görsel, plastik olan arasında sürekli gidip gelen bir ilişki oldu.
Sen bireysel bir icraat olan resimle ve aynı zamanda kalabalık bir icraat olan tiyatroyla ilgileniyorsun. Farklı görünseler bile içinde bir arada bulunmaları seni bir şekilde besliyor anladığım kadarıyla. Bu besleme durumunun öz sebebi, kaynağı nedir?
İkisinde de “psikosomatik” bir süreç olmasında saklı bence. Sahnede sevdiğim şeyi resimde de seviyorum. Resimde, insan dünyasına dair olan şeyleri koymaktan hep kaçındım. Daha çok belki çağrışımları ifade etmek gibi; hafızayı ve yine şimdiki zamanı, zamanın birbiriyle analizini yapmaya çalışmak gibi hep tuvalin başında geçirdiğim vakit. Bunun elemanı kimi zaman renkler oluyor, kimi zaman kolaj malzeme, kimi zaman da çizgi sadece biçimin kendisi oluyor ve kimi zaman hepsi birden oluyor. Aynı zamanda mesela bu yıl yaptığım video film çalışmalarında insan dünyasından kaçamıyorum çünkü gerçek mekan, insan çekiyorum ama orada da bütün mekanın ve anın içindeki, an be an olan sesleri ve görüntüleri birbirleriyle yer değiştirerek aslında tekinsiz bir atmosfer yaratmaya çalışıyorum. Çünkü bu benim gün içinde yaşadığımın bir ruh hali, bu tekinsizlik. Hafızanın ve o anda gelen çağrışımların bende yarattığı kaotik süreç; onları yanılsama olarak ya da gerçeklik olarak sürekli yeniden kurmaya çalışma çabası… Sahnede de bu benzer süreç devam ediyor çünkü orada da ben varım: aktör olarak varım, aynı zamanda Melike olarak varım. Özellikle, şimdiki zamanda performatif oyunculuk yönteminde önemli bir şey edindim: sahnede olan “oyun”a oyuncunun kendini teslim etmesi, “oyun”u gerçekleştirmesi. İllüzyon olan ne? Gerçek olan ne? Bunlar arasında sürekli gidip gelme, sürekli bir ölüm dirim meselesi… Yani hayat yolunda yürürken -ki o akıbetsiz bir yol- o yolda sürekli yaşanan, ölüm dirim meselesi.
Her birimizin kendini dillendirmek için seçtiği yollar var. Kimi zaman benzer duygular ya da durumlar içinde hissetsek bile, herkesin kendi yarattığı küçük bir fanusu ve orada kendine ait bir atmosferi var. Senin de çalışmalarına baktığımız zaman aralara derelere gizlenmiş bir Melike vardır mutlaka. Zaten sanatınla bir anlatım yolu yaratıyorsun ama bunu daha sözel ve doğrudan ifade edecek olursan, senin iç dünyandaki bu atmosferi nasıl betimlersin?
En temelde bu aslında denge arayışı. Yaptığım sporla da alakalı, yani slackline, ip üstünde dengede durmaya, yürümeye çalışmak. Düşmek, düşmenin bir an öncesi… Her zaman bir tekinsizlik hissi: düşmeye yakın, her zaman bir sınıra yakın. Sahnede de tuval başında da en sevdiğim şey tam bu geçişler. Büyük tuvallerin içindeki o detaylar. Hep bir gerçeklik ve yanılsamanın sınırında olmak, arasında olmak. Arada durabilmek, ikisini de görebilmek diye tanımlayabilirim.
Foto: Neriman Arslan
Kendini aktarım sürecin nasıl gelişti, şu an nasıl bir yerde?
Önceden bir süre malzemeyi çok fazla kullandım tuval üzerinde. Sonra renklerle çok vakit geçirdim. Ve şimdi biçim üzerine giderken de ne geride kalıyor, ne öne çıkıyor, yeni olan ne… Bu süreç hep deneysel kalıyor. Bir kere her zaman beden aktif, bütün çalışmalarımda her zaman deneysel ve performatif bir süreç var. Beni oyunculuğa yönelten de bu itkiydi.
Sence neden şu anda bulunduğun yerde bulunuyorsun? Gerek soyut, gerek gündelik, neden şu an olduğun yere konumlandın?
Ben sadece resim yapmıyorum, sadece oyunculuk yapmıyorum, pek çok iş yapıyorum. Yine oyunculuğu da sadece tiyatroda yapmıyorum. Güncel ve popüler olan da benim için her zaman canlı, ilgimi çeken bir alan. Hem resim yaparken, kendi ideolojik sürecim üzerine çalışırkenki yalnızlığın hem de öte yandan, çok da sosyal, popüler olan hayatın ve işlerin de içerisindeyim.
Peki bu bütünlük çalışmalarına nasıl yansıyor sence?
Şöyle aslında, kendim için yaptığım çalışmalar çok deneysel ve çok bireysel bir sürece tabi. Kendi ideolojik kaygım dışında hiç bir kaygı taşımıyorum. Bir mekana özel işler yaptığımda ise, mekana dair belli sınırlarla ve bir izleyici kitlesiyle karşılaşma süreci başlıyor. Bu defa ben ve diğeri harmanlanmak zorunda. Kendi çalışmalarımda tabii ki bir sınır yok, tamamen kendimi kendime eksprese ediyorum ve zaten kimi zaman tuval kendini bana eksprese etmeye başlıyor. İşte o zaman savaşa dönüşüyor. Dışarıya yönelik yaptığım işlerde dinamikler ve gerilim yaratan şeyler daha farklı. Yalnızkenki süreç ise kendimi daha çok beslemeye, arınmaya yönelik; orada başka türlü bir savaş söz konusu ve her şey akıyor. Resmin başında geçirdiğim süreçte ben oyunculukta geçirdiğim süreci de yaşıyorum; slackline yaparken denge arayışındaki o mental süreci de yaşıyorum. Veya işte yoga yaparken o odaklanma anındakini de… Bunların hepsi birbirlerinin içine geçiyor, hepsinin birer süzgeci oluyor fakat zor bir süreç o. Hepsini aynı anda yükleniyorum.
Bitmiş ve üzerinden zaman geçmiş çalışmalarına geriye dönüp baktığında onlara karşı neler hissediyorsun ya da neler düşünürken buluyorsun kendini? Varsa birkaç spesifik örnek verebilir misin?
Kimi zaman geriye dönmek iyi geliyor ama çok nadiren. Yeni bir proje, yeni bir süreç başladığında benim için ve biraz kaosa kapılıp yolumu kaybettiğimde, belki geriye dönüp bakmak ne yaptığımı hatırlamamamı sağlıyor. Yani ayaklarımı bastığım zemini hatırlıyorum. O zaman yeni yolun izini sürmek daha kolay oluyor. Ama çoğu zaman tabi ki bakmamayı tercih ediyorsun. Gerçekten şu oluyor: yeni bir şey yaptığında eskisi ölüyor. Resim yapmak rahatlatıcı bir süreç değildir. Tıpkı meditasyon gibi, gerçekleştirildiği anda yorucu bir süreçtir. Tabii pratik ve fiziksel olarak da zorluklar mevcut. Resimlerin yaşadığı, yani resim yapma eyleminin her an canlı olabileceği bir mekan yaratmak zorundayım ki o zorlukları en aza indireyim. Boyalar hep açıkta olsun, her zaman su dolu bir kap olsun; bunlar benim işimi kolaylaştırıyor, hızlandırıyor.
Foto: Neriman Arslan
“Beslendiğim Kadar Tükeniyorum Sanki Sürekli”
Yaşadığın ve çalıştığın mekan şu anda iç içe geçmiş durumda. Bunun sana konforlu ve pozitif bir getirisi olduğundan bahsettin. Bu durum dışında, evinle ve atölyenle bağlantın, ilişkilenmen nasıl? Bu mekanla aran nasıl?
Şöyle, çoğu zaman çok iyi çünkü çoğu zaman resimle yaşıyorum. Ya da bilgisayarın başında videoları editliyorum. Bunun sürekli canlı olması iyi. Tabii ki her zaman daha büyük mekan daha iyi. Fakat benim ortamımda, mesela buranın bahçeye bakıyor olması, bu sessizlik, -biraz izole bir havası var buranın- ki bu benim için çok iyi. Ama kimi zaman çok fazla doluyorum. Mesela bu kış bir kaç ay, ağırlıklı olarak resim yaptığım alanı kapattım, buraya giremedim bile. Çünkü bir dönüşüm süreciydi ve eskilerle karşılaşmak istemediğim, yeniyi daha ortaya koyamadığım bir süreçti. O zamanlarda da uzun zaman bilgisayarın başında videolarla vakit geçirdim. Ama dediğim gibi işte, sonuçta iki ayrı mekan var bu evin içinde benim için, ikisi de çalışma alanı. Bazen evet ihtiyaç duyuyorum: şöyle rahat bir koltuğa uzanmak ve sadece ev hissini yaşamak. Ama çok mutluyum ki “Kendine Ait Bir Oda”m var. Yaratmak için başka bir şey istemem hayattan.
Peki çalışmalarında özellikle işlediğin ya da o kendiliğinden oluşurken bir şekilde karşılaştığın rastladığın spesifik kavramlar, alanlar, sende sürekli tekrar eden bir çeşit yapılanmalar, küçük şehirler var mı sence? Kendine ya da çalışmalarına eğilip baktığın zaman sürekli karşına çıkan bazı şeyler görüyor musun?
Evet. Bir kere tekniği değiştirsem ya da bir mekana özel resim yapıyor olsam bile kendime dair taşıdığım bir dilim var. Yani renkler çok farklılaşabilir ama sanırım tuval içerisinde bir ritim var. Benim sürekli tekrar ettiğim belki notalar var. Dolayısıyla bu tasvir ettiğim an değişebilir, biçim değişebilir, teknik değişebilir ama bir şekilde ritim hep aynı oluyor.
Örnek olarak o video filmlerde de yine çok kez ışık ve gölge vardı. Sıklıkla işlediğin bu küçük detayların özel bir sebebi veya oturtulduğu düzlemi var mı?
Yansıma, gölge, gerçek malzemeler belki bunlar ama gerçekleşen şey, tuvalde ve videolarda hepsinin ilişkisi. Ve bunun sonucu akan bir ritim.
Kendine dışarıdan baktığın zaman en çok gözüne çarpanlar neler oluyor? Öz eleştiri, belirgin bir özellik… Veyahut bir parçan olan ama bir yandan çok da sahip olmak istemediğin bir şey bile olabilir bu. Neler görüyorsun?
Hayatımda çok fazla şey var. Somut olarak da çok fazla şeyle uğraşıyorum. Bu bakımdan kendimi hem zengin hem de kaybolmuş hissettiğim anlar çok oluyor. Pek çok şeye parçalanıyor gibi hissediyorum kendimi. Ama aynı zamanda bunu zenginlik olarak da görüyorum yani içsel zenginlik. Hem besleniyorum ama beslendiğim kadar sanki tükeniyorum sürekli olarak. İkisi bir arada, o yüzden sürekli dengeyi arıyorum.
Canını en çok yakan şeyler ya da seni çok evinde hissettiren şeyler; içinde tuttuklarını, içinde sahip olduklarını, bir şekilde içte var olanı dışa taşımayı tetikleyen; seni dürten şeyler neler?
Hayatım boyunca yaşarken, oradan oraya savrulurken bir sürü, bu süreçte bugün anladığım şey üretmeden yaşayamayacak olmam. Yoksa hem içinde yaşadığımız zor koşulları, acıyı, sevgiyi, bütün hayatı, her şeyi göğüslerken ben üretmeden duramıyorum. Çünkü sürekli gerçeği aramak zorundayım sanki. Gerçeği aramak zorunda olmak beni hayata bağlıyor.
Foto: Neriman Arslan
Sürekli üretmeni biraz bu gerçeklikle bağdaştırdığın için özellikle soruyorum: gerçeğin sende oluşma, dönüşme şekli ne? Betimini nasıl yapıyorsun?
Şöyle, mesela zor koşullar ya da acı gibi hayata dair olan bu şeyler kimi zaman bizi bazı gerçeklikler yaratmaya ve onlara sığınmaya itiyor. İşte bütün bunların arkasında olan şeyi görmeye çalışıyorum. İnandığımı sandığım gerçekliğin arkasındaki başka bir şey. “Zen’den önce dağlar dağdı, ağaçlar ağaç. Zen sırasında dağlar surların tahtıydı ve ağaçlar bilgeliğin sesi. Zenden sonra dağlar dağdı, ağaçlar yine ağaç.” Bu sürekli olan dönüşümü izlemek.
Çalışmalarında, yaşarken öğrendiğin şeyleri yansıtma mı daha ağırlıkta? Yoksa zaten o çalışmayı yaparken mi öğreniyorsun?
İkisi birbirinin içine geçiyor. Çalışmaya başlarken aklımda bir şey varsa da eylem başladığı anda onu yeniden anlıyor, çoğu zaman da yepyeni bir yöne doğru yöneltiyorum.
Peki disiplinler ötesi bir sanatçı, yani çok yönlü ve çok aktarımlı biri olan sen neden resimde sadece soyut çalışıyorsun?
Bedenimden gelen itkiye kendini bırakarak yeni formlar aramayı seviyorum.
Özellikle siyah yoğunluklu ve bir yandan da beyaz yoğunluklu resimlerin sıklıkla var. Bunun bu şekilde olmasının, sence gözlemleyebildiğin bir sebebi var mı?
Hani ölüm dirim meselesi diyorum ya, yani, bir karanlık bir aydınlık ama ikisinde de aynı hikaye. İkisinin ortak dilini bulmaya çalışıyorum. Genelde ikili oluyor çalışmalarım gerçekten. Bir koyu bir açık oluyor. Ama şimdi yaptığım yeni işlerde bu değişiyor mesela. Yani öyle bir süreç geçirdim.
“Kaza” Foto: Neriman Arslan
“Kendimi Tekinsiz Bir Yolculukta Buluyorum”
Peki dönüşümden bahsettin az önce. Resimlerin dili olsa ne derler?
Resimlerin dili olsa sürekli şikayet ederlerdi gibi geliyor bana. Benimle konuşmadıkları için çok mutluyum.
Neden şikayet ederler?
Bilmiyorum. Sanki bana saldırırlar gibi. Sanki beni ele geçireceklermiş gibi. Bu biraz kendi içindekilerden korkmak mı bilmiyorum. İç dünyam plastik bir forma dönüşüyor ve elbette kendimi tekinsiz bir yolculukta buluyorum. Bu yüzden konuşmadıkları için mutluyum.
İster hepsine dair genel ister tekil olarak, çalışmalarına karşı beslediğin duygular var mı?
Şöyle bir şey oluyor, resim yapma sürecinde onunla yaşıyorum. Yani gece yarısı uykudan kalkıp sadece bakmak bazen… Hani en beklenmedik anda, sokakta yürürken de sürekli kafamda. Her an benimle ama bittikten sonra bitiyor. Ona geri dönmüyorum. Ama bana iyi gelen şeyler de var bitmiş resimlerimde, o detay dediğim şeyler. O detaylar beni barışık tutuyor yaptığım işlerle. Detayları fark etmek, evet onları seviyorum. Gizli renkler, küçük dokunuşlar, bunlara sıcak duygular besleyebiliyorum. Ama bütünü çoğu zaman başka bir mekanda görmeyi tercih ediyorum. Benden, benim hayatımdan çıksın istiyorum o resim. Başka birinin duvarında asılı olmasını tercih ediyorum. Kendi alanımdaysa dediğim gibi hâlâ detaylarla barışığım ama resmin bütünü mekanla bir olamıyor çünkü burası atölyem ve o benim için bir sürecin temsili, bir geçmiş zaman, öyle bir şey.
Son olarak, hadi seninle ufak bir oyun oynayalım. Gerçek nedir?
Görmediğim…
Evin neresi? Evim, ben.
Ben kim? Bilincin mi, kalbin mi, iç dünyan mı?… Evim ben. Ben her şey. Yani bütün dünya. Her şey.
Tuval senin için ne ifade ediyor? Boş tuval mi?
Nasıl algılıyorsan o haliyle. Tuval, zaman demek. Boşluk demek, yani evren demek. Ve zaman demek bence daha çok. Benim için. Zaman.
1 - 5
Foto: Neriman Arslan
Foto: Neriman Arslan
Foto: Neriman Arslan
Foto: Neriman Arslan
Foto: Neriman Arslan
Melike’yle iletişim kurmak veya çalışmalarıyla daha çok tanışık olmak isterseniz Behance ve Instagram hesaplarından takip edebilirsiniz.
Bugün Don Kişot Bisiklet Kolektifi ve Kuzey Ormanları Savunması, İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde, her gün, her yaştan insanımızı öldüren hafriyat kamyonlarına karşı basın açıklaması yaptı ve hafriyat kamyonu terörünün kalıcı çözümlerle kesin olarak sonlandırılmasını talep etti. Bu çözümlere ek olarak, toplumsal, ekolojik ve ekonomik yıkımın son bulması için, başta katil projeler olmak üzere İstanbul’un kentsel ve ekolojik dokusuna zarar veren tüm projelerin durdurulması talep edildi.
Don Kişot Bisiklet Kolektifi ve Kuzey Ormanları Savunması adına basın açıklamasını Ayşe Yıkıcı ve Deniz Gün yaptı. 2 yıl önce Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nın içinde hafriyat kamyonunun öldürdüğü İstanbul Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümü 3.’ncü sınıf öğrencisi Şule İdil Dere’nin annesi Nesrin Aslan da konuştu.
Hafriyat kamyonları ve beton mikserleri İstanbul’un hemen hemen her ilçesinde, her semtinde, her mahallesinde, aşırı hız ve trafik ihlalleriyle artık neredeyse her gün, her yaştan canımızı alıyorlar.
İstanbul içinde on bine yakın hafriyat kamyonu ve beton mikseri çalıştırılıyor. Son bir senede bu kamyonlar en az 30 insanımızı öldürdü. Denetimsizlik yüzünden şehrin her noktasında cirit atan bu araçların trafik ihlalleri artık sürekli tekrarlanan olaylar haline geldi.
Özellikle 3. Havalimanı ve Kuzey Marmara Otoyolu inşaatı sürecinde çalışan hafriyat kamyonları; Arnavutköy, Sarıyer, Kemerburgaz ve Göktürk başta olmak üzere İstanbul’un birçok semtinde ölümlü kazalara sebep oluyor. Bu kamyonlar sadece insanların değil, hayvanların da hayatını tehdit ediyor. İstanbul’un kuzeyinde, köpek, tilki, karaca, domuz, çakal ve leylek gibi türlerden sayısız birey, yollarda hafriyat kamyonlarının altında kalarak ölüyor. Kuzey Marmara Otoyolu – 3. köprü ve 3. havalimanı projelerinin ve bunlara hammadde sağlamak üzere tüm Marmara’da açılan taş ocaklarının getirdiği habitat parçalanması, onları otoyollara, dolayısıyla ölüme sürüklüyor. Denetimsizlik yüzünden Belgrad ve Fatih Ormanları‘na gizlice dökülen molozlar, orman varlığını, ekosistem dengesini ve yeraltı su kaynaklarını ciddi şekilde tehdit ediyor.
Sorumlulara ise hesap sorulmuyor, kazalar önlenmesi için gerekenler yapılmıyor. 22 yaşındaki Özge Kandemir’in hayatını alan kazaya ilişkin davada, kazada trafik kurallarını ihlal ettiği tespit edildiği halde kamyon şoförüne ceza verilmedi. 2 sene önce Kadıköy’de parkta yürürken bir hafriyat kamyonunun aramızdan aldığı üniversite öğrencisi Şule İdil Dere’nin ölümünde ‘asli kusurlu’ bulunan sekiz kişiye yargılama izni dahi verilmedi. Unutulmamalıdır ki kamu görevlilerinin korunması ve sorumlarının yargılanmaması yeni ölümlere davetiye çıkarıyor.
Hafriyat kamyonu terörünün kalıcı çözümlerle kesin olarak sonlandırılmasını talep ediyoruz.
Öncelikle yaşlı, engelli ve çocukların bulunduğu sokaklara ağır tonajlı araçların girmesi kesinlikle yasaklanmalıdır. Kent içi yollarda araçların şantiye giriş ve çıkışlarında kontrol sağlanmalı ve yaya ile karşılaşması muhtemel güzergah boyunca eskort eşliğinde hareket etmeleri sağlanmalıdır.
Sorunun ana kaynaklarından biri olan ve şoförleri potansiyel katil haline getiren sefer başına ücretlendirme sistemine son verilmelidir. Günlük toplam hafriyat tonajının sınırlandırılmasına dayalı olarak yeniden planlanmalıdır.
Elektronik Araç Takip Sistemi ile etkin denetim yapılmalıdır. Kamyonların yasak olan güzergâhlarda ve saatlerde çalışması engellenmelidir.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yönetmelikler halk sağlığı ve can güvenliği gözetilerek yeniden düzenlenmelidir. Çevre kirliliğinin önlemesine yönelik önlemlerin sürekli kontrolü sağlanmalıdır.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin hazırlamakla yükümlü olduğu “hafriyat toprağı, inşaat/yıkıntı atıkları ile doğal afet atıklarının toplanması, geçici biriktirilmesi, taşınması, geri kazanılması ve bertarafı ile ilgili yönetim planı” kamuya açık olarak yayınlanmalıdır. Mevcut yönetmelik ve kurallara uyulmasının etkin denetimi sağlanmalıdır.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından, kamu yararına olan acil iş ve proje kapsamında 24 saat izin verilen projelerin listesi kamuoyu ile paylaşılmalıdır.
Kamu denetiminin sağlanabilmesi için UKOME kararları ile belirlenen güzergâhlar ile yasaklanan güzergâhlara ilişkin haritalar kamuoyuyla paylaşılmalı, yollara uyarıcı tabelalar koyulmalıdır.
Ama bunların da yetmeyeceği açıktır. Başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olmak üzere tüm kamu kurumları, inşaatların hızlanması odaklı politikalarına son vererek görevlerini yapmalıdır. Talebimizi yineliyoruz:
Tüm bu toplumsal, ekolojik ve ekonomik yıkımın son bulması için yapılması gereken şey başta katil projeler olmak üzere İstanbul’un kentsel ve ekolojik dokusuna zarar veren tüm projeleri durdurmaktır.
Don Kişot Bisiklet Kolektifi – Kuzey Ormanları Savunması
Kinocycle adıyla bisikletle İstanbul’dan yola çıkan Benian Kara ve Uğur Cuya 55 bin kilometre olarak planladıkları belgesel yolculuklarının, 2 bin kilometrelik kısmını tamamlandı ve belgeselleri gösterime hazır.
2017 Ekim ayında bisikletleriyle İstanbul’da yola çıkan Benian Kara ve Uğur Cuya’nın hedefi 55 bin kilometre yol yaparak 3 kıtada belgeseller çekmek. Daha önce gazetecilik yapmış olan Benian Kara ile yönetmenlik yapmış olan Uğur Cuya, yola çıkmadan önce kendilerine çeşitli kıtalarda belgesellerini yapmak üzere konular seçtiler ve buna uygun projeler hazırladılar. Bu yolculuğu da bisikletle yapmaya karar verdiler. Yolculuklarının ilk etabında Türkiye’nin Ege ve Akdeniz bölgelerini geçtiler. Bundan sonra Gürcistan’dan çıkış yapıp Hindistan’a oradan Avustralya’ya ve oradan da Latin Amerika’ya geçerek belgesel yolculuklarına devam edecekler.
Hem belgesel filmler çektikleri hem de bunu bisiklet üzerinde yaptıkları için; kendilerine kino: bakmak, sinema anlamlarına gelen, ve cycle: (bisiklet) sürmek anlamlarına gelen iki kelimenin birleşiminden oluşan kinocycle adını koydular. İstanbul’dan geçtiğimiz Ekim ayında başlayan yolculuklarının ilk 2 bin kilometresinde Bursa, Çanakkale, İzmir ve Antalya’daki Buğday Derneği’ne bağlı Tatuta Organik çiftliklerine ve şehirlerden kırsala göç etmiş insanların evlerine misafir oldular. Buralarda Atalık Tohumlar, Organik Tarım, Temiz Gıda, Gıda toplulukları ve Tersine Göç konularında “Başka Dünya’nın İnsanları” isimli bir dizi belgeselçektiler.
Büyük şehirlerde yaşayan milyonlarca insan, konvansiyonel tarımla elde edilen ilaçlı gıdalarla zehirleniyor. Temiz gıdaya ulaşmak ve kaynağını öğrenebilmek gittikçe zorlaştıyor, atalık tohumların kullanımı yasaklanıyor ve uluslararası gıda tekellerinin GDO’lu tohumlarının kullanılması neredeyse zorunlu hale gelmiş durumda. Şehirdeki yaşantılarında tüm bu meselelere tanık olan Benian Kara ve Uğur Cuya yola çıkarken de bu mesele üzerine araştırma yapmaya karar veriyor. Bir kısmını planlayarak bir kısmını ise sürprizlere açık bırakarak çıktıkları yolculukta Kinocycle, üretimlerini atalık tohumlarla ve hiç ilaç kullanmadan yapan, dünyanın her yerinden gönüllüler kabul ederek organik tarım konusunda eğitim veren ve ürettikleri temiz gıdayı şehirdeki insanlara ulaştırmak için insanüstü çabalar harcayan çiftçilerin hayatlarına dahil oluyor ve onların hikayesini anlatıyor Başka Dünya’nın İnsanları belgesellerinde. Bayramiç’te Sevinç Özkaya, Elmalı’da Serdar Tanal bunlardan bazıları.
Hikayelerini anlattıkları insanlardan bazılarıysa şehirlerde “Temiz Gıdaya Nasıl Ulaşırız?” sorusunun cevabını ararken, Gıda Toplulukları kurmuş ve üreticilerle, “türetici” dedikleri tüketicileri biraraya getirmiş insanlar… Örneğin; İzmir’deki Gediz Ekoloji Topluluğu GETO bunun bir örneği. Son olaraksa; yaşamlarını şehirde sürdürmekten vazgeçerek, halihazırdaki işlerini dahi bırakarak, kırsala yerleşmiş, içlerinde Sineksekiz yayınevi kurucusu İrem Çağıl, müzisyen Can Kazaz ve gazeteci Murat Sevinç gibi tanınmış isimlerin de bulunduğu bir grup insanla tanışarak onların hikayelerini de bir bütünün parçaları olarak biraraya getiriyorlar.
Yakın zamanda tamamladıkları belgesellerinin gösterimini, 27 Mayıs Pazar günü saat 19.00’da Tasarım Atölyesi Kadıköy’de gerçekleştirecekler.
GaleriSiyahBeyaz,sezonubirgrupsergisiilekapatıyor.İlkkezbirarayagelenbeşsanatçıdanoluşangrup, ‘BendenGüçlü’sergisiileizleyicikarşısınaçıkacak.Günümüzbaskı,belirsizlikveumutsuzluklarınıngetirdiği karamsarhavanınbirdışavurumuolarakbelirensergi8 Haziran-9 Temmuz 2018tarihleriarasındaGaleriSiyahBeyaz’da izlenebilecek.
‘BendenGüçlü’farklısanatdisiplinlerindenOzanBilginer,AslıIşıksal,SevalŞener,HavvaAltunveFunda Susamoğlu’nun yaklaşık iki yıllık bir araya gelme, diyalog ve görüş paylaşımının sonucunda oluşmuştur. Bu sergide “benden güçlü” bir durum olarak kavranmaktadır. Hazırlıksız yakalandığımız, zihnin durakladığı, kişinin kendindenibaretolmayandünyaylaçarpıştığıanlartoplamıdır.Nadireniyişeylerenedenolan,ancak çoğunluklabiziköşeyesıkıştıranbudurum,herbeklenmedikolaygibi,kişiyiyenidenkonumalmayazorlar.
Uzaktanbaktığınızdagördüğünüzpeyzaj,yaklaştıkçadoğalbirfelaketigörünürkılar.HavvaAltun’unbirgeceyi tekrartekrarresmettiğiçokludüzenlemesi,felaketveyamucizebeklentimiziimgeler.OzanBilginer’in etkileşime açık çalışmaları, hareket alanına girdiğinizde size sessizce tepki veren, hayat belirtisi gösteren imajlardanoluşur.FundaSusamoğlu’nunbirkürküzerinden“ölümücanlımı?”sorusuetrafındakurguladığı sahne;yapayderinesneler,seramikheykellervevideoyerleştirmesindenoluşmaktadır.AslıIşıksal,resimve heykelbirlikteliğindenoluşandüzenlemesinde,hareketinenuçnoktasıiledurağanlığıbirleştirerek,boşlukta kalmahaliniirdeler.SevalŞener’inyarıkaranlıktahassasbirdengedesalınanarkaikterazisiilebugününtekinsiz sanalverilerininçarpıştırılmasındanoluşan“SabahaKadar”isimliyerleştirmesizihnimiziaskıdatutar.
Funda Susamoğlu, Yarı Canlı Half Living, 2018, karşık teknik yerleştirme, mixed media installation_01Funda Susamoğlu, Yarı Canlı Half Living, 2018, karşık teknik yerleştirme, mixed media installation_02Havva Altun, Unutma Beni, 20×25 cm, kağıt üzerine akrilik boya, 2018Havva Altun, Uyuya Kalıp Tüm Mahsulü Çaldıran, 35×25 cm, kağıt üzerine akrilik boya, 2017
Fransa merkezli Uluslararası Çok Kısa Filmler Festivali 5 – 7 Haziran tarihleri arasında Ankara Fransız Kültür Merkezi’nde! Sinemaseverler bu yıl 30 ülke ve 90 şehirde aynı anda gerçekleşecek olan festival filmlerini 3 gün boyunca Ankara Fransız Kültür Merkezi sinema salonunda ücretsiz olarak izleyebilecek.
20 yıllık bir geçmişe sahip olan Çok Kısa Filmler Festivali’ne jenerik hariç en fazla 4 dakikalık kısa filmler katılıyor. Festival dahilinde tematik seçkiler bulunuyor ve bir uluslararası yarışma da düzenleniyor. Kurmaca, animasyon, belgesel, müzik klibi, video blog gibi türlerde filmlerin yer aldığı Çok Kısa Filmler Festivali Yarışması’nda 41 film yarışacak ve kazanan filmler izleyiciler tarafındanbelirleyenecek. Aynı zamanda “Çok Kısa Filmler” başlığı altında çok sayıda Türkiye’den de kısa filmler seyirciyle buluşacak.
Daha fazla bilgi için : https://www.cokkisafilmler.com/
Festival dahilinde Ankara Fransız Kültür Merkezi’nde tüm gösterimler ücretsizdir.
Geçtiğimiz yıl yine kalabalık bir gönüllü grubuyla ve 50’nin üzerinde etkinlikle düzenlenen İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası, bu yıl da kitle fonuyla organize ediliyor ve herkesten destek bekliyor.
Her sene yapılan çağrıya kulak veren bağımsız bir gönüllü grubu tarafından, yeni bir enerji ve yıllardır sürdürdüğü anti-hiyerarşik dayanışma modeliyle hazırlanan 26. İstanbul LGBTİ+ (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks, Artı) Onur Haftası bu yıl 25 Haziran- 1 Temmuz 2018 tarihleri arasında gerçekleşecek.
Geçtiğimiz yıllarda, kitle fonlaması (crowdsourcing) yöntemiyle hafta giderlerini karşılayan Onur Haftası gönüllüleri, bu yıl da bir çağrı yaparak herkesi haftanın gerçekleşmesi için destek olmaya çağırdı. Onur Haftası’na destek olmak isteyenler Indiegogo sitesi üzerindeki kampanyaya katılarak, diledikleri tutarda maddi destek sağlayabilecek.
Onur Haftası gönüllüleri “Geçen yıllarda polis müdahalesi sonucu yürüyüşümüzü gerçekleştiremesek de, Onur Haftası etkinlikleriyle şehrin çeşitli yerlerinde bir araya gelmiş ve birbirimize dokunarak mücadelemizi güçlendirmiştik. Bu yıl da yasakların gölgesini üzerimizde hissetsek de tüm yasaklara rağmen etkinliklerimizi düzenleyebilmemiz ve bir araya gelebilmemiz için desteklerinize ihtiyacımız var,” diyor.
Artan baskı ve ardı arkası kesilmeyen yasaklara rağmen 26. senesinde 25 Haziran-1 Temmuz 2018 tarihlerinden gerçekleşecek 26. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’nın temasını açıklıyoruz: Sınır!
Yazının ve düşüncenin sınırlarıyla ele aldığımız bu kavramı sınır kelimesinin anlamını hayatlarımıza dokunduğu yere doğru hep birlikte düşünerek, konuşarak, tartışarak genişletmek için bir çağrı yapıyoruz. Bu çağrıyı yapıyoruz çünkü kimliklerimizin, yönelimlerimizin, varoluşlarımızın, çeşitli bahanelerle sınırlandırılmasını kabul etmiyoruz. ‘’Dört duvar arasında ne yaparsanız yapın’’ diyerek bizi kamusal alandan tecrit edenlere karşı, bizi sıkıştırdıkları alanlardan çıkarak bir araya geliyoruz. Her gün sokaklarda pervasızca varolmaya devam eden şiddete, işkenceye, tacize ve tecavüze ses çıkarmayanlara inat; sevmeye, hazza ve paylaşmaya konulan sınırları aşındırmanın ne denli önemli olduğunu biliyoruz.
Bu çağrıyı yapıyoruz çünkü çocuk yaşta beden sınırları ihlal edilerek toplum normlarına uydurulmaya çalışılan intersekslerin farkedilmesini istiyoruz. Kendi güç pozisyonlarını korumak için bizleri ikili cinsiyet sisteminin sınırlarına tıkanların karşısına dikiliyor, bizlerden “farklı” olduğumuzu düşünerek gözlerini kaçıranlara “buradayız” diyoruz. Yönelimlerin, kimliklerin ve varoluşların sayısına çekilen sınırlara karşı kuirlerin, sayısız cinsiyet kimliğinin ve cinsel yönelimin varlığını gösteriyoruz. Aseksüellerin, aromantiklerin ve nicelerinin varlığını haykırıyoruz.
Bu çağrıyı yapıyoruz, çünkü yaşadığımız coğrafyanın sınırları ötesinde sürmekte olan savaşın yarattığı kıyımı görüyoruz ve milliyetçi, ırkçı, sömürgeci devletlerin koyduğu sınırlara karşı durmak istiyoruz.
Devletlerin koyduğu sınırları binbir güçlükle aşan göçmen arkadaşlarımızla yabancı düşmanlığının ve ırkçılığın aramıza koyduğu görünmez sınırları konuşmaya ve sınırların yarattığı psikolojik, fiziksel problemleri görünür kılmak istiyoruz. Kimliklerimizden duyduğumuz onuru göçmenler, etnik azınlıklar, diğer uluslardan herkesle sınırsızca kutlamak istiyoruz. Flörtlerimizde, ilişkilerimizde erkek egemen sistemin dayattığı sınırların değil kendi sınırlarımızın geçerli olduğunu haykırıyoruz. Eşlerimizin, aşklarımızın sayısına çekilen sınırları kaldırıyoruz.
Ankara Valiliği’nin il sınırları içerisinde konan ve süresinin sınırı olmayan yasağı İstanbul’dan protesto ediyor, onların sınırlarıyla alay ediyoruz. Son 25 yıldır söylediğimiz gibi: Sınırları içine hapsedildiğimiz “gettoları değil, kentin tamamını” istiyoruz. Hapishanede insanî muamele istediği için açlık grevine başlayan ve sesini duyuran Diren’i ve birçok başka trans arkadaşımızı hapse koyup direnişimizi ve dayanışmamızı sınırlayabileceğini zannedenlere gerek açlığımızla, gerek mektuplarımızla sesimizi yükseltiyor ve insanca yaşamanın onurunu geri kazanıyoruz.
Bu yıl Onur Haftası’nda sadece güçlünün lehine konan tüm sınırlar üstüne konuşmak, bu sınırlara karşı olanca gücümüzle savaşmak, görünmez sınırları görünür kılmak istiyoruz. Hayatlarımız, bedenlerimiz, duygularımız hakkında bol keseden nefret söylemi üreten özgüvenin sınırsızlığını kaldıracağımıza ve bize ait olanın sınırlarını belirleyebileceğimize dair inancımız tam.
İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’nda Neler Var?
Yıllardır çeşitli tema başlıkları altında düzenlenen İstanbul Onur Haftası etkinlikleri şimdiye kadar Dikkat Aile Var! Tabu, Bellek, Direniş, Temas, Normal, Aramızda Ne Var? gibi temalarla şekillendi. Onur Haftası’nda hafta boyunca LGBTİ+ hareketinin gündemini oluşturan konular hakkında yapılan forumlar, paneller, gösterimlerle daha güçlü bir dayanışma örmenin ve farklı direniş biçimleri örgütlemenin yolları aranacak.
Hafta boyunca herkese açık ve ücretsiz gerçekleşen etkinlikler kapsamında temaya uygun paneller, atölyeler, film gösterimleri, tiyatro oyunları, piknik, başka şehirlerdeki LGBTİ+ örgütleri buluşması düzenleniyor. Aktivistler, LGBTİ+ örgütleri temsilcileri, milletvekilleri, yurtiçindeki konsoloslukların temsilcileri ve yurtdışından milletvekilleri ve aktivistler hafta boyunca düzenlenen etkinliklerde konuşmacı ve katılımcı olarak yer alacak.
Bu sene 14. senesi olan Hormonlu Domates Ödülleri’nde yine kamuoyuna yapılan açık çağrı ile yılın en LGBTİ+fobik söylemleri oylamaya sunularak seçilecek.
“Sen Yoksan Bir Eksiğiz!” diyen Onur Haftası’na destek olmak için linkten bağışlarınızı gerçekleştirebilirsiniz.
Geçmişte çeşitli nedenlerden dolayı zaman zaman ara verilen ancak Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü döneminde, özellikle yarışma bölümü aralıksız devam eden Uluslararası Adana Film Festivali’nin 25’incisi için başvurular başladı.
Adana Büyükşehir Belediyesi’nce 22-30 Eylül 2018 tarihleri arasında yapılacak 25. Uluslararası Adana Film Festivali’nin yarışma bölümüne katılmak isteyen sinemacılar için son başvuru tarihi 27 Temmuz 2018 olarak belirlendi.
Türk Sineması’na, Adana’nın tanıtımına ve ülke kültürüne önemli katkı yapan Uluslararası Adana Film Festivali’nin, bu yıl da Adana’nın Türkiye genelinde ve özellikle uluslararası sinema dünyasında tanıtımına önemli katkı sağlaması bekleniyor.
Uluslararası Adana Film Festivali’nde bu yıl;Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması, Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması, Uluslararası Kısa Film Yarışması, Ulusal Öğrenci Kısa Film Yarışması ve Adana Kısa Film Yarışması bölümleri yer alacak.
Adana Kısa Film Yarışması’nın son başvru tarihi 20 Temmuz 2018, diğer yarışmalar için son başvuru tarihi ise 27 Temmuz 2018 olarak belirlendi.
Toplam 900 Bin Lira Ödül
Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması kapsamında bu yıl verilecetk bazı para ödülleri şöyle; En İy Film Ödülü: 350 bin lira, Yılmaz Güney Ödülü: 75 bin lira, Adana İzleyici Ödülü: 25 bin lira, En İyi Yönetmen Ödülü: 50 bin lira, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü:20 bin lira, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü: 20 bin lira, En İyi Müzik Ödülü: 15 bin lira, En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü: 15 bin lira, En İyi Sanat Yönetmeni Ödülü: 10 bin lira, En İyi Kurgu Ödülü: 10 bin lira, Yardımcı Rolde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü: 10 bin lira, Yardımcı Rolde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü: 10 bin lira…
Farklı kategorilerle birlikte toplamda yaklaşık 900 bin lira ödül verilecek.
Sözlü döneminde aralıksız yapılıyor
Adana Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini üstlenmesinin ardından Uluslararası Adana Film Festivali’nin aralıksız olarak yapılmasına özen gösteren ve sinema sanatına olanaklar ölçüsünde hatırı sayılır destek veren Hüseyin Sözlü, her festivalin bir öncekinden daha kapsamlı ve etkili olduğunu görmenin mutluluğunu yaşadığını belirtti. Başkan Sözlü, “25. Uluslararası Adana Film Festivali, inanıyorum ki bir öncekinden daha renkli ve etkili olacak. Türk sineması, ülke içinde Hollywood tekeliyle rekabet edebilen ender yapılanmalardan biri. Adana Film Festivali hem Adanamızın, hem de ülkemizin tanıtımına önemli katkı sağlıyor. Adana Büyükşehir Belediyesi olarak sanata, kültüre destek sağlamaya devam edeceğiz” dedi.
Türk sinemasının uluslararası rekabet gücü artsın
Uluslararası Adana Film Festivali Direktörü İsmail Dikilitaş da, Türk Sineması’nın 22 Eylül-30 Eylül 2018 tarihlerinde Adana’da nefes alacağını belirterek, Türk Sineması’nın uluslararası rekabet gücü olan eserlere imza atabilmesine destek verebilmek, Adana’nın tanıtımına katkı sağlayabilmek için bu yıl da ellerinden geleni büyük bir özveriyle yapacaklarını açıkladı. İsmail Dikilitaş, Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü’nün sanatın bir çok dalına çok önem verdiğini, sinema sanatının gelişmesinde rol oynayan Adana Film Festivali’nin güçlenmesi ve etkisinin artması için aktardığı talimatlar doğrultusunda hareket etmeye devam edeceklerini ifade etti.
Yönetmelik ve başvuru formlarına http://www.adanafilmfestivali.org.tr/ linkinden ulaşılabilecek.
Iraklı şair ve yazar Sinan Antun’un; Süreyya Çalıkoğlu çevirisiyle Aylak Adam Yayınlarınca okura sunulan (Kasım, 2017) Yalnız Nar romanı; uluslararası alanda pek çok ödül almış, popüler; ancak sade ve dopdolu bir eser. Yaşamını ABD’de sürdüren Antun’un metninin bu ilgi ve beğeniye mazhar olması; bizim ülkemizdeki liberal veya solcu sıfatlı kimselerin, otuz yıldır, iç politika sorunlarımızı ABD ve AB’nin politik organlarına bağlı lobilere pazarlayıp para kazanmasını akıllara getirse de ilk başta, yazarın kişiliğinde ve kitapta bu bayağılığın olmadığını görmek sevindirici.
Yazar, seksenlerin başından iki binlerin ilk beş altı yılına kadar uzanan süreçte, her dönem birileri ile savaş halinde olan bir ülkenin başkentinde yaşayan geleneksel Şiî bir aileyi anlatıyor. Rejimin hışmından kurtulmak için ülkesini terk eden komünist amca, İran savaşında yaşamını yitiren doktor ağabey, Bağdat’taki tek Şiî gasilhanesinde ömrünü tüketen baba, her devirde gemisini yüzdüren inşaatçı bir kocayla evli ve yok hükmünde bir kız kardeş, her şeyden uzak, evinde hapis bir anne… Irak’ın tarihini özetleyen para, mezhep ve siyaset gerilimini ailesinde de görmekten mustarip Cevat’ın kişisel ve “var olmak” için mücadele eden her Orta Doğulunun genel anlatısı Yalnız Nar.
Babası gibi gassal olmak istemeyen, resim ve heykele ilgi duyan, seksenlerin sonunda güzel sanatlar akademisine giren Cevat, eğitimini tamamlasa da hayallerini gerçekleştiremeyecek, seksenlerde doksanlarda ve iki binlerde süreklileşmiş savaş koşullarında kaderine razı olmaktan başka bir şey yapamayacaktır. Babasının son ABD işgali günlerinde ölmesiyle annesine bakmak zorunda kalınca da çocukluğunda kendisine zorla öğretilen baba mesleğini icra etmeye başlayacaktır.
Sevdiği kadının, hastalığını kendisine söylememek için ülkeyi terk etmesi, ağabeyinden sonra babasını da kaybetmesi, sanatsal üretimde bulunamaması, toplumsal koşullara hiçbir şekilde müdahale edememesi; Cevat’ı ülkesinden sonra bir de kendi bedeninden ibaret hapishaneye mahkûm kılmıştır.
Kendi ülkesinde sığıntı olan, bütün tarihsel ve kültürel değerleri emperyalistlerce yok edilen, Saddam Hüseyin rejimine olan muhalifliklerini ABD’nin kanatları altında muktedirliğe dönüştüren radikal dinci, etnik milliyetçi ve sol etiketli grupların ihanetine tanık Irak halkının ve kişisel yaşantısının trajedisi, Cevat’ı iltica fikrine iter. Annesini yalnız bırakıp gitmeye karar verir Cevat, zira kendisinin sanatçı olma, dünyaya estetik katkı sunma hayalleri Bağdat’ın yıkıntıları altında kalıp yok olmak üzeredir.
Aşkı, hayalleri, yaşamı yarım kalan Cevat’ın kaderi ise bu saatten sonra artık değişmeyecektir. Çemberden çıkışı, yaşadığı toprakların binlerce yıllık geçmişi nedeniyle olanaksız kılınan bütün Doğulular gibi, Cevat da bu “büyülü hapishane”ye dönmek, burada kalmak zorundadır.
Gasilhanenin bahçesindeki nar ağacıdır Cevat’ın hikâyesinin özeti; ölülerin yıkandığı suyla büyüyen ve harika görüntüsü ve canlılığıyla yaşamı ve umudu yeşerten nar ağacı… Uzaktan bakıldığında bütün hoşluğu ve yekpareliği ile cazip; ama insanların elinde paramparça olan o meyveyi bize sunan nar ağacı…
Sinan Antun, yalın anlatımı ve sade diliyle naifliğin, isyanın ve tevekkülün öyküsünü anlatıyor romanında; ölümle yaşamın o korkutucu mücadelesinden kaçamayacağının bilincinde ve ancak her koşulda, kendi hayallerindeki gibi olmasa da yaşamı seçen bir adamı elbette.