Ana Sayfa Blog Sayfa 173

Custody: Cehennemden çıkma bir evliliğin portresi

0

Xavier Legrand’ın uzun metraj çıkış filmi Custody, bir babanın yıkıcı öfkesini işleyen ürkütücü bir çalışma.

Film, etkili bir doğalcılığın hakim olduğu bir Dardenne Kardeşler tarzı aile velayet duruşmasında başlar. Kırpılmış toplumsal gerçekçi baskı, kısıtlanmış kırılgan ve nefessiz, “saf korku” gibi bir şeyin içine doğru çatlar. Miriam (Léa Drucker), onun 11 yaşındaki oğlu Julien (Thomas Gioria) ve eski kocası Antoine’ın (Denis Ménochet) gaddar, acımasız öfkesi arasındaki son bariyer olan kan bağı da banyo kapısının ahşabının ince ince ayrılmış parçaları gibi kırık dökük olmuştur.

Ve bu sanki ani bir ton değişikliği gibi göründüyse de aslında bu eski oyuncu, sonradan yazar-yönetmen Xavier Legrand’ın vurguladığı ana nokta. Eşleri tarafından her üç günde bir öldürülen Fransa’daki kadınlar için, basmakalıp sıradan rutinler bu felç edici korku ve şiddetle birlikte var olabilir. Tesiri ise iç burkutan cinsten. Film, bariz bütçesi ve tüm o hissizliğine rağmen, geçen yılın duygusal anlamda insanı mahveden sinema deneyimlerinden oldu.

Yunan trajedilerinden alıntılar yapan Legrand -“Kramer vs Kramer” ve “The Shining” filmlerinden etkilenerek- ev içi şiddeti daha önce bir kısa filmde konu etmişti. “Just Before Losing Everything (Her şeyi kaybetmeden hemen önce)”, Miriam’ın kendini evliliğinden kaçmaya hazır hissetiğinde, aynı karakterlerin önceki hallerine odaklanır. Ama her iki film de kendine özgü, iki farklı yapımdır. Bize, duruşma hakiminden önce, savunulmuş iddialar ve karşı iddiaların birinden birine ağırlık vermemiz için geçmişi gösteren hiç bir sahne sunulmuyor. Eğer sunulsa ve Antoine’a böyle bir sağlam güvenilebilirlik havası verilseydi; hakimin kendisi gibi, seyirci de, elbette ki babanın oğluna erişme hakkı olması gerektiğine dair ikna edilebilirdi.

Bütün belirsizlikler, Julien babasıyla ilk mahkeme emirli haftasonunu geçirmeye zorlandığında buhar olup uçuyor. İlk defa oyunculuğunu gördüğümüz Gioaria, korkunun ete kemiğe bürünmüş halini zekice ortaya çıkarıyor ve ilkel hayatta kalma içgüdüleri devreye giriyor. Antoine’nin bir ayınınki gibi boğucu kucaklamasıyla, kendi deyişiyle gözleri yuvalarından fırlayan Julien hamur gibi yere yığılıyor. Çocuk, estireceği muhtemel terörlerini hep aklında tutarak, bir daha asla doğrudan babasının yüzüne bakmamayı öğreniyor. Öyle bile olsa, ilk bakışta, şiddetin vuku bulmasından ziyade, gölgesi gözümüze çarpıyor. Ama Antoine, sanki mağdurmuş gibi bir inanışın getirdiği havayla alevlenerek, umursamaz ailesi yüzünden, bir koca ve baba olarak hakları bir şekilde ayaklar altına alınan usta bir manipülasyoncu olarak kendini teşhir ediyor.

Antoine, oğlundan eski karısının yaşadığı yeni evin detaylarını zorla öğrenmek isteyen Julien’nin büyükannesi tarafından, bir aile yemeğinin tedirgin edici sakinliğini alt üst eden düşüncesizce yapılmış bir yoruma takılı kalıyor. Kendi taşkınlığının sorumluluğunu oğluna yükleyerek “Mutlu musun şimdi?” diye soruyor. Ve daha küçük bir çocuk olduğu için, Julien annesini koruyamamanın vermiş olduğu suçluluk duygusunun yüküne bunu da ekleyerek perişan bir halde suçu da üstleniyor.

Enerjik ve sistematik kurgu, hiç de süslü olmayan bu öykücülüğe hayra yorulamayan bir ivme kazandırıyor. Bakış açısı, yargıcın tarafsız bakışlarından başlayarak, Julien’nin ablası Joséphine’e (Mathilde Auneveux), ve ordan Antoine’a ve sonunda Miriam’a doğru karakterden karaktere yeniden ortaya seriliyor.

Kesik kesik verilen sahnelerin huzursuz temposu, Joséphine’nin 18. doğum gününü kutlama partisinde Miriam ve çocukların saçlarını omuzlarından aşağıya dağınık bıraktıkları gibi daha uzun, akıcı, tek çekimlik sahnelerin içinde rahatlıyor. Gergin maskesini atmış, konuşmaları savunmasız Miriam sanki başka bir kadın gibi görünüyor gözümüze. Fakat Antoine kızının telefonuna yüzündeki neşeyi silip atan bir mesaj göndererek, bu sözde güvenli alan sayılan yerde bile hak talep ediyor.

Bütün rollerin içinde Antoine en zorlayıcı olanı. Sinemanın bazı diğer istismarcı eşlerinde (Take My Eyes – Luis Tosar ve Nil by Mouth- Ray Winston) görülen şekilden şekile giren, belirsiz mizaçtan yoksundur. Bir zamanlar sahip olması beklenen o en ufak cazibe emaresinin eksikliğinden bile muzdaripdir. Onu bir kere “tehdit” olarak algılamaya görün, bir daha aksini göremezsiniz. Bu Ménochet’in performansındaki ister istemez gelişen bir problemden ziyade, aile ilişkilerinin son yıkımına ve yanmasına odaklanan kısıtlı zaman diliminin bir sonucudur. Ve bu da korkunç garezin ardındaki adamı görmemizi zorlayan muğlak bir engele dönüşüyor.

Antoine’nın karakterindeki pişmanlık içermeyen özelliklerin Legrand’ın ilk adımda fiziksel olarak böyle etkileyici bir aktöre oyunculuk verme kararıyla örtüşmesi muhtemeldir. Ménochet ürkütücüdür; karısını ve oğlunu film karesinin köşelerine doğru iter gibi sıkıştırmasıyla göz dolduran heybeti her sahneye egemen oluyor. Bununla birlikte ve bir çocuğu ev içi savaşın yaşandığı bu çıkmaza yerleştirerek Legrand, paylaşılan suçluluğun sessiz telkini ile “tutku suçu” fikrini yerle bir ediyor. Bu suç nihayetinde yine içten içte çocuklarının ve karısının onun sahip olması gereken şeyler olduğunu düşünen adam var oluyor.

Kaynak: The Guardian

Mamihlapinatapai: Kayıp dilin çevrilemeyen mirası

Tek bir akıcı konuşanı kalan Yaghan dili yok olmak üzere. Bu belirsiz kelime onun tek hayatta kalanı mı olacak?

Dünyanın sonuna ulaştığımda bahardı. Eylül’ün ortasındaki günde Arjantin’in Ushuaia şehri soğuk ve yağmurluydu ancak Tierra del Fuego Parkı yakınlarda yürüdükçe berrak buzul suların ve karla kaplı dağların güneşi yansıtmasını sağlayan hava açıldı.

1520 yılında Portekiz kaşif Ferdinan Macellan da İspanyol donanmasını bölgeye yönlendirdiğinde benzer bir manzara ile karşılaşmış olabilirdi. Güney Amerika ana karası ve kıyı boyunca küçük ateşlere rastladığı için Tierra del Fuego  (Ateş Toprağı) olarak adlandırdığı rüzgarlı bir takım ada arasındaki geçitte seyahat etti. Binlerce yıl boyunca,buranın yerli halkı Yaghanlar sıcak kalmak ve birbirleriyle iletişim kurmak için ateş yakmışlardır. Ateşler ormanlarında, kurak dağlarında, vadilerinde ve nehirlerinde ve serin sular üzerinde sürdükleri uzun sandalların üzerinde yanmıştır.

Ushuaia, Arjantin

“Ateş, bize düşmanca bir yerde sıcaklığı getiren şeyden çok daha fazlasıdır. Bize birçok açıdan ilham kaynağı olarak hizmet eder.”

16 yıl önce Cristina Calderon –atalarına ait topraklarda hala yaşadığı tahmin edilen 1600 Yaghan’dan biri – eski Yaghanların toplandığı bir kumsal olan Ushuaia’daki Playa Larga’da üç ateş yakılan yıllık geleneği başlattı. Her 25 Kasım’da gerçekleşen bu eylem herkesin yiyebileceği bir kova balık ya da bir balinanın gelişini duyurmak için üç ateş yakılan Yaghan geleneğini anımsatır. Duman işaretleri çıkarmak tüm kabileyi toplamanın bir yoluydu ve kıyıda toplanıp topluca yemeklerini paylaşmak ve yemek yemek aralarında oldukça yaygındı.

Ushuaia’daki Museo del Fin del Mundo (Dünyanın Sonu Müzesi)’de bir Yaghan rehberi olan Victor Vargas Filgueria bana ‘’Ateş, bize düşmanca bir yerde sıcaklığı getiren şeyden çok daha fazlasıdır. Bize birçok açıdan ilham kaynağı olarak hizmet eder.’’ dedi.

Bu ilham, çoşkulu hayran kitlesi elde etmiş ve birçok hayalin seyrini etkilemiş bir kelimede görülebilir. Mamihlapinatapai yok olmaya yüz tutmuş Yaghan dilinden gelir. Vargaslar’ın kendi yorumlarına göre “Bu, dedeler ve ninelerin gençlere hikayelerini aktardıkları pusaki [Yaghan dilinde ateş anlamına gelir] çevresindeki meditasyon anıdır. Bu, herkesin sessiz olduğu o andır.”

Ancak 19. yüzyıldan itibaren bu sözcük dünya çapındaki tüm insanları ilgilendiren yeni bir anlam kazandı.

“İki tarafından da çok yapma arzusu olan ama ikisinin de yapmak için isteksiz olduğu, ikisinin de aynı şeyi yapmayı teklif edeceğini umarak birbirine bakmak.’’

Macellan’ın “ateş adası”nı keşfi bölgeye daha uzun mesafeli seyahetlerin önünü açtı. 1860’larda İngiliz misyoner ve dil bilimci Thomas Bridges Ushuaia’da göreve başladı. Sonraki 20 yılını Yaghanlar arasında yaşayarak geçirdi ve Yahganca-İngilizce sözlüğe yaklaşık 32.000 kelime ve çekim topladı. Varganların yorumundan farklılık gösteren mamihlapinatapainin İngilizce çevirisi Bridges tarafından bir makalede ilk kez kullanıldı: “İki tarafından da çok yapma arzusu olan ama ikisinin de yapmak için isteksiz olduğu, ikisinin de aynı şeyi yapmayı teklif edeceğini umarak birbirine bakmak.’’

Yaghan dilini araştıran az dilbilimciden biri olan Yoram Meroz ‘’Bridges’in sözlük kayıtlarının ihlapi’nin “tuhaf” ondan türeyen ihlapi-na’nın “tuhaf hissetmek”; ihlapi-na-ta-pi’nin tuhaf hissettirmek; ve mam-ihlapi-na-ta-pai’nin ise birebir çevirisinin “birbirini tuhaf hissettirmek” gibi bir anlama geldiğini, Bridges’in çevirisinin bir deyimsel bir çeviri olduğunu ya da tam bir çeviriden fazlası olduğunu dile getirmiştir.

Öte yandan, bu kelimeyi Bridges’in sözlüğünde göremezsiniz bunun nedeni muhtemelen ya çok nadir kullanıldığından ya da bu kelimeyi 1898 yılında ölmeden önce üzerinde çalıştığı sözlüğün üçüncü baskısına eklemeyi planladığındandır.

Meroz “Bu kelimeyi birkaç kez belirli bir bağlam içinde duymuş ve başka bir anlamını da bilmediği için bu şekilde tanımlamış olabilir. Ya da kelime sadece onun tanımladığı bu spesifik anlamda kullanılıyor da olabilir.” der ve devam eder: “Bridges Yaghan’ı bu kadar iyi bilen gelmiş geçmiş tek Avrupalıydı. Ancak zaman zaman dili egzotikleştirmeye ve çevirilerinde çok laf kalabalığı yapmaya da bayılırdı.’’

Doğru ya da yanlış Bridges’in mamihlapinatapai çevirisi günümüze kadar cazibesini saçarak geldi. Meroz, Bridges’in kelimeyi popülerleştirdiğini ve İngiliz dili materyallerinde defalarca alıntılandığını söylemiştir.

“her ikisinin de istediği ancak başlatmak istemediği bir şeyi, diğerinin başlatmasını dilediğini gösteren iki insanın paylaştığı bakış’’

Kelime bir çok yorumda, aşıklar arasındaki bakışmalarını simgeler. İnternette tanımı “her ikisinin de istediği ancak başlatmak istemediği bir şeyi, diğerinin başlatmasını dilediğini gösteren iki insanın paylaştığı bakış’’ olarak hafif farklı şekilde ifade edilir. Filmler, müzik, sanat, edebiyat ve şiir hepsi onun görünürdeki örtülü romansını büyülemiş ve karmaşık bir insan etkileşimini kısaca yakalama yeteneğini varsayması hayrete düşürmüştür. 1994’te Guinnes Dünya Rekorları Kitabı mamihlapinatapiyi dünyanın en özlü kelimesi olarak kaydetmiştir.

Dünyadaki tek günü resmeden Life in a Day adlı 2011’ deki kitle kaynaklı belgeseldeki bir kız anlamının çok güzel olduğunu, muhtemelen iki kabile liderinin de barış yapmak istemesi ama ikisinden birinin de başlamayı istememesi olabileceğini ya da birbirlerine yakınlaşmak için parti yapmak isteyen iki insan ve hiçbirinin ilk adımı atacak kadar cesur olmadığını dile getirmiştir.

Ancak, mamihlapinatapainin Yaghanlara gerçekten ne anlam ifade ettiği muhtemelen gizemini koruyacaktır. Şu anda 89 yaşında olan Calderon kökenleri bilinmeyen izole bir dil olan Yaghancanın son akıcı konuşanıdır. Ushuaia’dan Beagle kanalı boyunca Şile Isla Navarino’da doğan Calderon dokuz yaşına kadar İspanyolca öğrenmemiş. Meroz, Yaghan kayıtlarını ve metinlerini tercüme etmek için Calderon’u birçok kez ziyaret etmiştir. Ama mamihlapinatapaiyi sorduğunda ise Calderon kelimeyi tanıyamamıştır.

Cristina Calderon(solda)

Meroz Calderon’un hayatında Yaghanca konuşacak pek insan olmadığını bu yüzden eğer bu belirli [kelimeyi] düşünmeden hatırlayamıyorsa bunun pek çoğunu kanıtlamadığını söylemiştir.

Belirsiz kelime ölen bir dilin tek kurtulanı mı olacak?

Meroz: “Yaghan dilinin önceleri ölmek üzere olan bir dil olarak anılıyordu, ama bugünlerde insanlar, özellikle de Yaghanlar, bu duruma daha iyimser bir açıdan yaklaşıyorlar. Bu dili yeniden canladırabilme imkanımız var.”

Calderon ve büyük kızı Cristina Zarraga memleketi Villa Ukika’nın yakınındaki Isla Novaro’daki bir deniz kasabası olan Puerto Williams’ta az rastlanan Yaghan dili atölyesini yönetmişlerdir. Calderon’un çocukları İspanyolca konuşarak büyüyen ilk nesildi çünkü o zamanlar Yaghan dilini konuşanlarla alay edilirdi. Ancak Şili hükümeti son zamanlarda yerel dillerin kullanımı ve devamlılığını teşvik etmektedir ve Yaghan dili günümüzde yerel anaokullarında öğretilmektedir.

Calderon, Yaghan dilini kurtarmak için dilbilimcilerle birlikte çalışıyor.

“Çevrede sorular sormak için anadil konuşan birine sahip olmak güzel ve her zaman sorulacak daha çok soru vardır.”diyor Meroz.

Yaghan dilindeki birçok karmaşıklığı, halkın antik yaşam şekillerinin doğayla nasıl iç içe olduğuna dayanır. Meroz Calderon’un Yaghan dilinde uçan kuşları hem tek bir kuş için hem de bir kuş sürüsü için farklı fiil kullanarak nasıl tarif ettiğini anımsadı. Benzer şekilde bir ya da birden fazla sandalı denize indirmek için de farklı kelimeler vardır. Meroz, yemek yemek için farklı kelimeler olduğunu örneğin yemek yemek için genel bir kelime, balık yemek için bir kelime ve deniz kabuklusu yemek için bir kelime olduğunu söylemiştir.

“Az kelimeyle çok şey söyleriz.”

19. yüzyılda Avrupalılar ile Yaghanlar arasındaki etkileşim daha yoğun hale gelir, yeni hastalıklar nüfusu kırıp geçirir ve Yaghanlar topraklarının çoğunu Avrupalı göçmenlere kaptırır. Vargas’ın büyük büyük babası Asenewensis, binlerce yıldır var olan kabilede yaşayan son Yaghanlardandı, sandalıyla soğuk sularda yiyecek arardı ve ateşin etrafında sıcaklığı ve topluluğu bulurdu. Birçok şekilde o, Vargas’ın Mi Sngre Yagan(Benim Yaghan Oğlum) kitabının ilhamıydı.

Vargas, ailesindeki büyükler tarafından konuşulan dili dinlediğini anımsayarak: “Yaşlı Yaghanların konuşmalarını ve kelimeleri sessizce bölmelerini izlerdim; yavaşça, duraksayarak ve çok az ses yaparak konuşurlar, az kelimeyle çok şey söylerler.”

Sıklıkla Ushuia’yı Isla Navarino’dan ayıran 240 km uzunluğundaki Beagle Kanalı kıyısı boyunca onun Yaghan atalarının toplandığı yeri ziyaret eder. Rüzgarlı geçidin su yabanı hayatıyla dolu kayalık adalarıyla bezelidir. Siyah çizgili Macellan penguenleri ve turuncu gagalı Gentoo penguenleri, yakındaki insanlara açık olmayan Isla Martillo’daki Yécapasela Rezervinin kıyısından geçer. Güney Amerika deniz aslanları ve kürklü foklar kayalık sahil kıyılarına uzanıyor.

Vargas Ushuia çevresindeki kamplarda ateş yakıyor ve mamihlapinatapai olduğuna inandığı şeyi yaşıyor.

“Bu, arkadaşlarımla ​​doğada uzakta, ateşin etrafında birçok defa hissettiğim şey; konuşuyoruz ve aniden bir sessizlik çöküyor. Bu, mamihlapinatapai anı.” diyor.

Kaynak: BBC

Yapay zekalar, yaşlı bakımına da hizmet ediyor

0

Yaşlı bir insanın bakımını yapmak, özellikle hastalık gibi özel bir durumu varsa çok zor olabiliyor. Ancak yapay zeka buna da bir çözüm getiriyor.

Sağlık hizmetlerinde yapılan teknolojik devrimler sayesinde birçok insan daha uzun ve daha sağlıklı yaşayabiliyor. Bu gerçekten iyi bir durum olsa da kaçınılmaz olarak insan ömrü uzadıkça, yaşlılar daha fazla bakıma ihtiyaç duyuyor.

Daha fazla insanın ömrü uzadıkça, sağlık sektörünün üzerindeki yük daha fazla oluyor. Örneğin, 2015’ten bu yana NHS İngiltere verileri, 2007/08 ve 2013/14 arasında 60 yaş ve üstü kişilerin artmasıyla yaşlılar daha fazla bakıma ihtiyaç duymaya başladı ve bu artış neredeyse 2/3 oranında.

Örneğin Birleşik Krallık’ta bir firma olan Cera, günlük yaşamda yardıma ihtiyaç duyan yaşlılara destek olmak için geliştirilmiş bir teknolojiyi kullanıyor. Şirketin CEO’su olan Ben Maruthappu: “Hastalara bakmak ve onlarla tam anlamıyla iletişim kurabilmek için teknolojiyi kullanıyoruz. Nerede olduklarını, ihtiyaç duydukları bakım türü gibi şeyleri daha kolay bir şekilde belirleyebiliyoruz.” 

Şirket büyümeye başladığnda kaliteli ve tutarlı bir hizmeti sürdürmenin zorluğu önemli bir konu haline geliyor. Maruthappu: “Bu büyük bir sorun. Bunu yapabilmemizin yolu, ilk olarak işe sağlam elemanlar almaktır. Bu yüzden, bizimle çalışmak için başvuruda bulunan insanların yüzde 5 ila10’unu seçiyoruz, böylece bakıcıların yüksek kalitede olmasını sağlayabiliriz” dedi.

Tabi işçiler henüz bilim-kurgu filmlerindeki gibi robotlardan oluşmuyor. Cera şimdilik yalnızca yapay zeka destekli bir uygulamadan ibaret, tabii gerçek bakıcılar da bu hizmete dahil. Buna ek olarak bu yapay zekalar, bakım işçilerinin gidecekleri yere zamanında ulaşıp ulaşmadıklarını da kaydedebiliyor. Marurthappu: “Sistemimizden sonra yaşlı müşterilerimizin hastaneye yatma sayısında belirgin bir düşüş oldu.” dedi.

Alıntı | webtekno.com |

18-22 Mayıs, Fethiye Kuleli Plajı: Galactic Gathering bomba gibi bir Line-up’la geliyor!

Gençlik ne demek? Bana sorarsanız gençlik demek enerji demek. Yani yaşla filan bir alakası yok. İçimizdeki enerji kadar genciz. “Benim içimde şuradan şuraya kıpırdayacak enerji yok. Ne yapacağız?” diyorsanız, üzülmeyin. Üzülmeyin çünkü enerji üretilebilen bir şey (neyse ki)! Nasıl mı? Tabii ki yaşamakla! İşte Galactic Gathering tam da 19 Mayıs’ta içimizi gençlik enerjisiyle doldurmaya hazırlanıyor.

Havaların beklenenin üzerinde ısınmasıyla hepimizin hayalini sıcak kumsallar, deniz ve güneş doldurmaya başladı. Yani yaz kıpırtıları çoktan başladı, harekete geçecek yer arıyor. Intergalacted Tribe ekibinin bu yıl üçüncüsünü düzenleyeceği Galactic Gathering ise tam da ihtiyaçlarımıza cevap niteliğinde. Niye mi? Öncelikle yer seçimleri bir harika. Mayolarınızı bikinilerinizi hazırlayın! İkinci olarak bir psychedelic müzik buluşması olan bu festivalin line-up’ı bomba gibi. Ama durun, ben daha fazla övgüyle karışık bilgileri sıralamadan lafı festivalin organizatörlerinden Onur’a (Dready Naga) bırakayım. Bırakayım da merak ettiklerimizi birinci ağızdan dinleyelim.

 

Boom! Bu yılki Galactic buluşmasına geçmeden önce Intergalacted Tribe bugünlere nasıl geldi ondan bahsedelim. Bize biraz oluşumun arka planından bahseder misin? Organizasyon hangi fikirden yola çıkarak, ne zaman ve kimlerle kuruldu?

Boom! Herkese selam. Intergalacted Tribe dört yıl önce kuruldu. Eskiden beri festivallerde çalışmak yada yapım aşamasında bulunmak istemiştim. O zamanlar dinlediğimiz müzik tarzını barındıran festival, parti ve benzeri etkinlikler pek yapılmıyordu. Birden verilmiş bir kararla ilk dinlemek istediğimiz sanatçılara para  ödeyerek açmıştık etkinliği. İsmimizi Cansu ve Yiğit ile bulduk. Sonrasında etkinliklere devam ettik. Her sene farklı zorluklar oldu ama müzik aşkı ile her sene yeni bir tane yapabildik. Organizasyon fikri birden çıktı. Önceden planlanmamıştı yani.

Peki bugüne kadar hangi etkinlikler gerçekleştirildi?

Baya hafızalarda kalan etkinlikler yaptık. Güzel zamanlar geçirdik bu dört yılda. İlk olarak Bolu’da gerçekleştirdiğimiz İntergalacted Festival ile yola başladık. Bu etkinlik için biri İzmir, Çeşme’de diğeri İstanbul’da iki  pre-event gerçekleştirmiştik. Ağırladığımız isimlerle oldukça dolu dolu bir festivaldi.

Daha sonrasında İstanbul’da iki indoor etkinlik gerçekleştirdik. Birinde konuğumuz Kaikkialla diğerinde ise Psykovsky’di. Bu yıl üçüncüsünü yapacağımız Galactic Gathering’in ilkini ise yine Fethiye, Kuleli’ de 2016 Kasım’ında gerçekleştirmiştik. Bu festivalden aldığımız enerji bize yola devam etmemiz gerektiğini gösterdi ve sonraki sene Fethiye, Gemiler Koyu’nda Galactic Gathering’in ikincisini düzenledik. İyi ki de düzenlemişiz. Gerek Kindzadza, Lost Reflection gibi konuklarımızla, gerekse sayımızla rüya gibi bir festival oldu. Katılımcılardan hafızalara kazınan bir etkinlik olduğunu, çok güzel anılar biriktirdiklerini duymak bizi çok mutlu etti.

Yola yine 2017 yılında Temmuz ayında gerçekleştirdiğimiz Querencia ile devam ettik. Etkinlik Köyceğiz, Girdev Yaylası’nda yapılmıştı. Daha sonra yine Girdev’in muhteşem doğasında  tabiri caizse bir psychedelic ayaklanma olarak nitelendirilen The Dark Code’un ilk etkinliği gerçekleştirildi. Biz de İntergalacted ekibi olarak bu eventin yapım aşamasında yer aldık. Sonraki bir kaç etkinliğimiz de bu iş birliği içerisinde gerçekleştirildi. Oldukça eğlenceli bir süreçti.

Şimdi ise önümüzde Galactic Gathering’in üçüncüsü var. Bu buluşma için çeşitli şehirlerde pre-eventler gerçekleştirdik. Umuyoruz ki  hayalimizdeki tabloyu katılan herkese yaşatabiliriz. 

Neden dark psy diye sorsam? Bu bağlamda Intergalacted ekibinin edindiği tecrübelerle bugün geldiği noktada insanlara anlatmaya çalıştığı nedir?

Anlatmaya çalıştığı aslında ortak müzik dinleyicisini bir araya getirmek ve sevdiğimiz müziği üç gün, beş gün dinlemek, beraber yaşamak. Bu süre içinde sorunsuz geçireceğimiz bir yaşam alanı sunmak…

Müzik ve görsel sanatı  teknoloji ile birleştirmek ve bu birleşimi en iyi şekilde sunmak ekibin edindiği en büyük tecrübe bence. Ekip olarak her sene farklı bir tarzı sunuyoruz ve hepsinden biraz yer vermeye çalışıyoruz. Dark psy bunlardan biri ama olabildiğince çok tarzı barındıran etkinlikler yapmaya çalışıyoruz. Bu sene mesela bir sürü tarz var ama tabi ki yurt dışından gelen sanatçılar genelde dark psy ağırlıklı. Bu da ekipte dark psy’ın dinlenme oranının diğer türlere göre daha fazla olmasından kaynaklanıyor. O yüzden booklanan sanatçılar genelde dark psy oluyor ama bu sene her tarzı dinleyebileceksiniz etkinlikte.

Biraz da Galactic Gathering vol.3’ten bahsedelim. Yerli-yabancı konuklarımız kimler, hangi etkinlikler düzenlenecek… Bize festival hakkında bilgi verebilir misin?

Bu sene diğer senelere göre daha fazla ve farklı bir tarz yaratan yurt dışından sanatçılar gelecek. Baya heyecanlıyız. Geçen senelere göre çok fazla dj yer alacak. Görsel olarak da geçen senelere göre daha büyük bir dekor yapmayı düşünüyoruz. Baya büyülü bir stage yapmaya çalışacağız. Yeniliklerden biri de konuşma alanı. Burada çeşitli konuşmacılar olacak. Ek olarak jonglörlük workshopları ve healing alanımız bulunacak. Katılımcılar buralarda gündüzleri aktif olarak zaman geçirebilecek.

Festival 14 live act, 57 DJ performansı ile gerçekleşecek. Bizlere live olarak yurt dışından eşlik edecekler Almanya’dan AUDIOSYNTAX ve AUDIONIMUS, Polonya’dan MIRROR ME, Rusya’dan MERGEL, İran’dan ERF, METEORA ve CARLOS CU, Fas’tan BLIND-OX ile OTKUN ATMAN, Hindistan’dan PSYMIND. KAPITAL 7 de geceye Birleşik Arap emirliklerinden katılacak. Türkiye’den live actleri ile sahnede olacaklar ise psy partilerin sevilerek dinlenen ismi MHAKAVAYA, INTELLIGENT MONKEY ve ELECTIC.

Konuğumuz olacak dj’lerin listesi epey kalabalık. Say say bitmez. Ancak GYPSYDELIC’S, MAGIC DARK, HOLYMANIA, PACK, FORTY-FIVE ve daha pek çok ismin birbirinden değişik müzik tarzlarıyla bizlerle olacağını söyleyebiliriz.

 

Peki heyecanla beklediğimiz bu buluşmayı hangi eventler takip edecek? Intergalacted Tribe’ın bu yaza dair planları nedir?

Belki ilerleyen aylarda yaz bitmeden bir event daha yapacağız ama başka event yok gibi. Ayrıca gelecek yıl belki Türkiye dışı bir yerde etkinlik yapabiliriz. Tabi olmayadabilir. Sadece ekip olarak böyle bir hayalimiz var.

Malum underground bir kültür olarak ortaya çıkan psychedelic camia son yıllarda gittikçe genişliyor. Bu durumun kültüre hem pozitif hem negatif etkileri var. Sen bu konuda ne düşünüyorsun? Sence psychedelic kültürü popülarizme kurban etmeden ayakta tutabilmenin yolu nedir?

Yani kültürler zaten her zaman popülarizme kurban gidecektir, kollara ayrılıp dağılacaktır da. Ben bunda bir sorun görmüyorum ya da bunun için bir çaba göstermeye gerek olduğunu da düşünmüyorum. Her farklı kültür büyüyüp diğer kitlelere ulaşıyor. Yıllardır bütün tarzlarda bu oluyor. Sadece müzik tarzları da değil üstelik… Eskilerde olan bütün akımlar şu an popüler kültürlerin de parçası. Bunun içinde psychedelic kültürün de koruduğu bazı özellikleri var. Bunları koruduğu sürece zaten farklı olacaktır. Kendi başına bir şeye kurban edilmeden yaşayabilecektir.

Yani diyorum ki, hep sürüyor; yenileri katılıyor onlar da bir sonrakine aktarıyor. Böylece bütün underground kültürler yaşıyor ama bu kültürlerin içinde bulunan insanlar bence popülerizme verdiği önem kadar çevreye de önem verse herşey okey gibi. Bence ikisi de toplumun içinde olan bir şey. Popülerizm hepimizin içinde… Bir tarz gelişip popülerleştikçe olan bir şey  aslında. Biz kendimizi kurban etmeyelim, farklı bir yaşamın olduğunu aklımızdan çıkarmayalım bana göre.

Sonuçta yaptığımız sadece eğlence değil aynı zamanda bir ritüel de. Bakış açımızı bu yöne çekince bence baya underground kalıyor aslında hala.

Son olarak, bu festivalde psy müzik ve ıntergalacted ailesi ile yeni tanışacaklara neler söylemek istersin?

Etkinliğe az kaldı baya heyecanlıyız. Ekip olarak 10 Mayıs gibi alana geçiyoruz biz de . Orada baya işimiz var. Büyük bir dekorasyon hazırlamaya çalışacağız ve elimizden geldiğince konforlu bir alan yaratmaya çalışacağız sizlere. Alana gelirken uyku tulumu, çadır ve diğer kamp malzemelerini unutmayın.

Ne demişler, denemeden bilemezsin. Intergalacted Tribe’ın bizlere sunduğu alternatif yaşam alanını deneyimlemek için 18 Mayıs’ta Kuleli’de görüşmek üzere…

Kuzey Kıbrıs’ta vicdani retçilerin yargılanmasına tepki: Yargı, hükümet ve siyasi organlara çağrıda bulunuldu

Türkiyeli aktivistler, sanatçılar, hak savunucuları, barış akademisyenleri, vicdani retçiler, ekolojistler, siyasi parti temsilcileri, feministler ve LGBTİ’lerden oluşan bir grup, Kıbrıslı vicdani retçiler Haluk Selam Tufanlı, Halil Karapaşaoğlu ve Murat Kanatlı’ya uygulanan insan hakkı ihlaline karşı Kıbrıs’ın Kuzeyindeki yargı, hükümet ve siyasi organlara çağrıda bulundu.

Çağrıda şöyle denildi:

“Bizler aşağıda imzası bulunan yaşam savunucuları olarak Kıbrıs’ın Kuzeyinde yargılamaları devam eden Vicdani retçiler Haluk Selam Tufanlı, Halil Karapaşaoğlu ve Murat Kanatlı’nın Askeri Mahkeme tarafından devam etmekte olan yargılama ve zindanda uygulanan insanlığa aykırı tek tip ile caydırmaya çalışma sürecini kabul etmiyoruz. Yaşamı seçip silahı ve militarizmi reddeden insanları zindanlarla, mahkemelerle mücadelelerinden vazgeçirebilmeyi hedeflemek büyük bir yanılgıdır. Bizler bunun yanılgı olduğunu daha önceden birçok vicdani retçi arkadaşlarımızın işkenceye, sürgüne, zindana rağmen gösterdikleri kararlılıktan biliyoruz. Vicdani ret bir insan hakkıdır. Vicdan retçileri yargılamak ise bir insan hakkı ihlalidir. Kıbrıs’ın Kuzeyinde faaliyet gösteren yargıyı Vicdani Retçileri yargılayarak insan hakları ihlali yapmaması hususunda uyarıyor ve çağrıda bulunuyoruz.”

İmzacılar: Acun Karadağ, Adnan Vural, Alper Taş, Ateş Alpar, Barbaros Şansal, Dilaver Demirağ, Dilek Hattatoğlu, Ercan Aktaş, Eren Keskin, Eylem Tuncaelli, Fatin Kanat, Filiz Kerestecioğlu, Galip Deniz Altınay, Halil Savda, Hüda Kaya, İrfan Eroğlu, Mehmet Lütfü Özdemir, Mehmet Tarhan, Meral Geylani, Muhammed Cihad Ebrari, Murat Can Mutlu, Nurten Ertuğrul, Ömer Gergerlioğlu, Semra Somersan, Sergen Sucu, Sharo, İbrahim Garip, Suavi, Tuğrul İlter, Umut Bozkurt, Veli Deniz, Veli Saçılık

Evcen ve Özçivit’ten uyuşturulmuş çita ile “mutluluk” pozları

Bütün dünyada hayvanların sömürüldüğü ve doğal ortamlarından zorla alınarak özgürlüklerinin kısıtlandığı hayvanat bahçeleri, sirkler, safari parklar gibi sözüm ona eğlence ve aktivite mekanlarına ilgi hızla azalırken ve özellikle topluma mal olmuş ve milyonlarca takipçisi olan ünlü kişiler aslında bu mekanların hayvan zulmünden başka bir şey olmadığına dikkati çekmeye çalışırken ne yazık ki bunun tam tersi olarak hayvan zulmünü normalleştirmeyi destekleyen bireyler de oluyor! Fahriye Evcen ve Burak Özçivit’in Güney Afrika’da gittikleri safaride bayıltılmış çita ile gülümseyerek poz verip çektirdikleri ve “Under the influence of magic” notu ile Evcen’in Instagram profilinden paylaştığı fotoğraf buna en iyi örneklerden biri! Fotoğrafın yoruma kapatılmış olması aslında bu olayda doğru olmayan bir şeyin olduğunun bilindiğini doğrular nitelikte!

Sosyal medyada insanların vahşi hayvanlarla çekip paylaştıkları ve sayısız beğeni alan  fotoğraflar aslında masum gibi görünse de bu fotoğrafların arkasında o kadar da masum olmayan hikayeler yatıyor. Yasa dışı olarak yaşadıkları ortamlardan ve annelerinden daha yavru iken kopartılan vahşi hayvanların turist eğlence merkezlerine satıldığını belirten WAP (Dünya Hayvanları Koruma örgütü – World Animal Protection) hayvan sömürüsünü eğlence olarak pazarlayan ülkelerin başında Güney Afrika, Kenya ve Tanzanya geldiğini belirtiyor… Çünkü turistlerden vahşi hayvanlarla fotoğraf çektirmek için inanılmaz bir talep var. En çok kullanılan hayvanlar arasında aslanlar (büyük kediler ),zürafalar, filler, koalalar ve nesilleri tükenmekte olan slothlar, sonrasında ise yılanlar ve timsahlar geliyor. Araştırmalara göre şu anda yaklaşık 550 bin vahşi hayvan bu sektörde kullanılmak amaçlı hapis tutuluyor ve birçoğunun itaat etmeleri için dayak yedikleri, aç bırakıldıkları ve hatta çok büyük olduklarından bakımları masraflı olduğu için terk edildikleri ifade ediliyor. Hapis hayatı yaşayan ve her gün defalarca veteriner dahi olmayan kişiler tarafından iğnelerle uyuşturulan hayvanların büyük travmalar yaşadıkları yine verilen bilgiler arasında.

Uyuşturulmuş vahşi hayvanlarla çekilen fotoğraflar genellikle olayın iç yüzünü bilmeyen insanları ve özellikle de çocukları özendiriyor ve bu fotoğrafların eğlenceli olduğunu düşünerek kendileri de çektirmek istiyorlar. Vahşi hayvanlarla fotoğraf çektirme modası dolayısı ile hayvan sömürüsünün önüne geçmeyi hedefleyen WAP bu konu ile ilgili Instagram ile birlikte çalışarak ilgili fotoğraflar ile paylaşılan bazı #hashtag’lerin alarm niteliğinde olmasını ve şikayet edildiği takdirde bu fotoğrafların Instagram’dan silinmesi ve kullanıcıların Instagram profillerinin kapatılması konusunda anlaştı.

Tabii ki insanlar istedikleri fotoğrafları çekip sosyal medya profillerinde yayımlama özgürlüğüne sahipler ama bu özgürlük başkalarının özgürlüğüne ve hayatına mal olmamalı.

Kaynak: The Guardian, The Omnivor

Bir festival daha gelip geçer: 29. Ankara Uluslararası Film Festivali

Ankara, bir film festivalini daha geride bıraktı. Her zaman ailevi bir bağım olduğunu hissettiren Ankara Uluslararası Film Festivali’ne olan sevgimi, geçen yılki festival değerlendirme yazımda anlatmıştım. 29. yılında festivalin programı yine dopdoluydu. Cannes’dan Berlin’den filmler, kült olmuş yapımlar, ilgi çeken Aktarmasız Avustralya bölümünde yepyeni bakış açıları umut vaad eden renkler ve ulusal yarışmada yer alan; daha önce severek izlediğimiz ve yepyeni olarak karşımıza çıkacak olan filmler…
Konusuyla dikkat çeken “Renksiz Rüya” nın En İyi Film kategorisi dahil toplamda 6 ödül alması çok şaşırtıcı ama güzel bir gelişme oldu. Tuğçe Altuğ’un “Kelebekler” filmindeki performansının görmezden gelinmeyip En İyi Kadın Oyuncu ödülüyle taçlandırılması, “Güvercin” deki rolüyle Kemal Burak Alper in En İyi Erkek Oyuncu ödülüne değer kılınması gibi çok güzel detaylar var. Aslında benim sıralamama göre Sofra Sırları, ulusal yarışma filmleri arasında liste başıydı, o yüzden bir ödül almasını çok isterdim. Kısa ve belgesel kategorisindeki değerli isimleri tebrik ederken, birçoğunun yeni film olması da dikkatimden kaçmadı. Umarı ilerleyen festivallerde yakalama şansı buluruz…

29. Ankara Uluslararası Film Festivali ‘ne katılan konuklar ve ekip ile birlikte…

Festival hakkında neler dediler?

Ulusal Kısa Film Yarışması jürisinde yer alan başarılı oyuncu Özgür Emre YıldırıM: “İİk jürilik deneyimimi Ankara Film Festivali’nde geçirdim. Benim için farklı bir motivasyon oldu. Kısa film yarışmasında 13 film izledik. Aralarından 4 tanesi çok heyecanlandırdı. İçlerinden hep özgün, yenilikçi ve tutarlı işleri seçmeye çalıştım. Bu festivale de ilk defa geldim ve şahane güler geçirdim.”

Festival konuklarından başarılı oyuncu Alper Saldıran: “Festivalleri çok seviyorum, çünkü bir çok farklı filmi bir araya getirip, bir sinema paketi sunuyor izleyiciye. Ayrıca sektörden uzun zamandır görmediğiniz arkadaşlarınız görme şansınız oluyor. Yeni yönetmenler tanıyıp, yeni tarzları tatmak da ayrı muhteşem. Festivallerde nefes almak, güncellenmek ve iyi insanlarla bir araya gelmek, keyif verici. Bu yıl Ankara Film Festivali’nde bu şansları yakalayabildiğim için, çok mutluyum.”

“Çirkin Kral’ın Efsanesi” filmi festivalde gösterilen yönetmen Hüseyin Tabak: “Ankara Film Festivali’ni çok seviyorum, çünkü çok samimi bir ortamı var. 2012’de önceki filmim Güzelliğin On Par’etmez’ ile buraya gelmiştik ve o zaman da çok keyifliydi. Burada olmayı çok seviyorum, her zaman güler yüzlü bir ekibi var. Salonların dolu olması, halkın festivale ilgi göstermesi de çok güzel bir şey.”

“Tuzdan Kaide” filminin yönetmeni Burak Çevik: “2010 senesinde, benim ilk kısa filmim de Ankara Film Festivali’nde yarışmıştı. O dönem de ilk kısa filmimle burada olmak hakikaten çok heyecanlı bir süreçti. İlk uzun metrajlı filmimle de burada yarışmak, ayrı bir heyecan verdi bana. Söyleşimiz de gayet keyifli geçti.”

“Tuzdan Kaide” filminin başrol oyuncusu Zinnure Türe: “Ben de Ankara’lıyım. Lise dönemimde burada yaşıyordum ve festivalleri takip ediyordum. Rol aldığım ilk uzun metrajlı filmimle burada olmak, ayrı bir mutluluk benim için.”

“Güvercin” filminin yönetmeni Banu Sıvacı: “Gösterim günümüz itibariyle festivale dahil olsak da, çok köklü ve güzel bir festival olduğunu düşünüyorum. Gösterimimizde salon tıklım tıklımdı. Festival izleyicisi de çok güzel sorular sordu. Bu faktörler, bir yönetmen ve film ekibi için en önemlisi.”

STYX, 2018 / Yön. Wolfgang FISCHER

İzlenilen filmler

Uluslararası Seçki

GABRIEL VE DAĞ / 2017 / Yön. Fellipe BARBOSA
2017 Cannes’da adını duyuran Gabriel ve Dağ, gerçek bir hikâyeden yola çıkıyor. Dünya keşfine çıkan bir dağ zirvesi tutkunu olan Gabriel Buchmann’ın keşif dolu bir yılını ve onu bekleyen faciayı konu alan film, anlatması gerekenleri sinemaya uyarlamada doğru yol kullanıyor.
Gerçek hikayeleri uyarlamak her zaman zordur ve en doğru anlatım olduğunu da söyleyebilecekler, hikâyenin sahipleri olur. Filmin senaryosunun akıcı olduğunu söyleyebilmek mümkün, ama filmin uzun sekanslarının olması, süre konusunda izleyeni sıkmıyor değil. Dağ zirvesi çekimlerinin ise etkileyici olduğunu söyleyebiliriz. Gabriel’i canlandıran João Pedro Zappa’nın performansı son derece başarılı ilerliyor ve izleyeni hikâyeye daha da bağlıyor.

STYX / 2018 / Yön. Wolfgang FISCHER
Kino Alman seçkisi filmlerinden olan STYX, bu yılki Berlinale’de izleyici karşısına çıktı ve Ekümenik Jüri’den En İyi Film ödülünü kaptı. Filmde, başarılı bir doktor olan Rike’nin yıllık iznini alıp, yelkenlisi ile Ascension Adası’na doğru yol sırasında mülteci dramasına rastlamasını izliyoruz.

Film, izleyiciyi daha giriş sahnesindeki uzun planlarla; bir yandan aldatıyor, bir yandan da merak ettiriyor. Filmde sanki bambaşka parçalar bir araya gelip birleşiyor hissi alıyorsunuz, deniz sahneleri dışında tabi. Filmin giriş sahnesinde fonların fotoğraf olması, kötü bir imaj veriyordu. Girişte ayrıca maymun kullanımının birkaç kez olması enteresanlık katarken, bir süre sonra bende anlamsızlık oluşturdu. Kaza sahnesinin tepeden çekimi, o kaos ortamının gerginliği ve tüm bunlardan sonra gelişme bölümünde denizin durgunluğuna girmek hakikaten rahatlatıcıydı.

Filmde replik gerçekten çok az ve bu filmin dokusuna da uygun duruyor. Durgun havadan sonra fırtınalı yağmur ve hemen akabinde mülteci hikayesinin verdiği gerginlik, filmin dizaynını bambaşka bir noktaya sürüklüyor. Finalde ise filmi izleyiciye büyük bir şok yaşatırken hem vicdan hem de araf durumunu düşündürüyor.

TRANSIT / 2018 / Yön. Christian PETZOLD
2014 yapımı Yüzündeki Sır/Phoenix filmine de hayran olduğum Christian Petzold’un yeni filmi “Transit” için ayrı bir heyecanım vardı. Berlinale’de prömiyer yapan film, Nüremberg’de En İyi Film ödülünü aldı. Kino Alman seçkisi kapsamında yer alan Transit, Almaz askerlerinden kaçıp Marseilles’e kaçmayı hedefleyen Georg’un hikayesini izliyoruz. Weidel adlı önem bir yazarın kimliğine bürünen Georg’u, aslında karmakarışık maceralar bekliyor. Film aslında anlaşılması zor bir girişle, izleyenlere zorlu başlangıç yaptırıyor. Fakat dahiyane senaryosuyla, ilerleyen anlarda izleyeni alıp götürüyor.
Georg’u izlerken, izleyici olarak her birimiz Georg oluyoruz ve onun hislerine karışıyoruz. Oyununu her zaman sevdiğim Franz Rogowski, burada da Georg karakterini büyüleyici bir performansla canlandırıyor. Film finalde doğru izleyene bir yıkım yaşatsa da, filmdeki her bir an, anlatım ve görsel biçim ışıldıyor.

GÜZEL ÜLKE / 2017 / Yön. Warwick THORNTON
2017 Venedik, Asya Pasifik, Sundance ve Toronto gibi festivallerde gösterilip ödüllerle dönen “Güzel Ülke”, festival seçkisinde merakla beklediğim yapımlar arasındaydı. Yeni dönemde çekilen western sineması az olsa da, her biri başarılı yolda götürüyor.
1920’li yıllarda geçen film, aslında günümüzde bile hala gerçekleşen suçlar konusuna güçlü bir atıfta bulunuyor. Vicdan, adalet, ırkçılık, nefsi müdafaa… Günümüzde bile bakıldığında, bu sorunlarla ilgili kargaşa yaşanabiliyor. Yaşlı Aborjin bir çiftçinin nefsi müdafaa için beyaz bir adamı vurup kaçmasıyla şekillenen hikâye, temeli sağlam bir senaryo ile yola çıkıyor. Irkçılığa bakışın sorgulandığı film, siyahilerin hakkının olmadığını düşünen insanlara iyi bir ders verir niteliğinde.

Adalet meselesi ise filmde çok başarılı işleniyor. Dava sahneleri gerçekçi çekilmiş ve özenle hazırlanmış durumda. Finalde geriye kalan umut olarak başlayan bir acı olsa da, filmin ana meselesine bakışı çağdaş ve kaliteli.

TRANSIT, 2018 / Yön. Christian PETZOLD

Ulusal Seçki-Yarışma

YAPABİLİRSİN / Yön. Tuluhan TEKELİOĞLU
Eski gazeteci Tuluhan Tekelioğlu’nun yönetmenliği yaptığı “Yapabilirsin” belgeseli; girişimcilik, dünyayı kurtarmak ve yenilikler yaratmak adına elini taşın altına koyan kadınların dünyasına, farklı hikayelerle benzersiz bir bakış açısıyla bakıyor.
Belgeseli türevlerinden farklı kılan şey ise, aynı konu üzerinden devam edip dönüp dolanmaması. İlk olarak Kadın Cinayeleri üzerine çalışmalar yapan birinin hikayesine giren film, acaba sürekli, bu konuda mı konuşacak dedirtiyor. Ama ilerleyen vakitlerde spor, havacılık, girişimcilik gibi konularda da başarılı olum kişilerin enteresan hikayelerini de anlatıyor.

Müzik öğretmeninin, maddi imkansızlıklardan dolayı öğrencilerine çalgı bulamayıp bardakla büyük bir orkestra oluşturması hikayesi en çok ilgimi çeken hikaye oldu. Korkmadan, cesaretle her şeyi başarmak önemli. Ellere sağlık…

HALEF / Yön. Murat DÜZGÜNOĞLU
Ulusal yarışma filmlerinden Halef; hasat için aile evine gelen Mahir’in, abisinin reenkarnasyonu olduğunu iddia eden Halef ile tanışması ile geçmişle ilgili her şeyi bilmesiyle ortaya çıkan bir gizem yolculuğunu anlatıyor.

Film, başarısız hayatı olan bir karakter ve kin dolu hasta bir karakter arasındaki geçmiş olayları sorguluyor. Aslında geçmişleri olan iki karakter arasındaki gizem planlamasına başarılı başlangıç yapılsa da, finale bunu taşımakta zorlanıyor. Açılış sekansının anlatımı, metaforik ve filmi anlamak içi güzel hava verse de, ilerleyen sahnelerde ışık yetersizliğinden problemler yok değil. Portakal’ın bu filme olan bağını anlayabilmek hakikaten güç, çünkü bir ilişki uyumsuzluğu hissediyorsunuz izlerken. Final sahnesi ise gerçek bir hayal kırıklığı
Buna rağmen; Baran Şükrü Babacan, Muhammet Uzuner ve Kübra Kip’in oyunculuk performansları ise filmin başarılı yanları diyebiliriz. Senaryodaki karakter planlamaları da iyi yazılmış.

TUZDAN KAİDE / Yön. Burak ÇEVİK
Burak Çevik’in ilk uzun metrajlı filmi “Tuzdan Kaide”, izleyenleri ütopik ve benzersiz bir yola çıkarıyor. 30’lu yaşlarda ölümsüz, genç bir kadının hamile olduğunu öğrenmesi sonrası, ölmek üzere olan ikiz kız kardeşini aramasını konu alan film; mekânsız ve ifadesizlik içerisinde izleyeni boğmaktaktansa; temsili arayışlara giriyor ve bu çok önemli.

Zaman kavramının genele yayılmadığı film, bir hayat ve çare arayışını da içinde barındırıyor. Film 70 dakika olsa da, tarzına göre biraz fazla uzun. Hissettirmiyor değil, çünkü filmin her bir sahnesi dopdolu. Yarısı çekim olan filmin bir diğer yarısı ise çizim ve hikaye dolu. Özellikle final sahnesindeki hikaye ve çizime hayran kalabilirsiniz.
Başrol oyuncusu Zinnure Töre, nötr ve ifadesiz kadını büyük bir soğuklukla başarılı canlandırıyor. Ayrıca Esme Madra ve Nihal Koldaş’ın sahneleri de muhteşem. Finalde Nazan Kesal ve Nalan Kuruçim’in yer aldığı araba sekansı ise ışık açısından karanlıkta kalsa da, diyaloglar açısından şahane yazılmış ve yaratılmış bir sahne.

TUZDAN KAİDE / Yön. Burak ÇEVİK

YOL KENARI / Yön. Tayfun PİRSELİMOĞLU
Rıza, Saç, Hiçbiryerde ve Ben O Değilim gibi başarılı filmlere imza atmış yönetmen Tayfun Pirselimoğlu’nun merakla beklenen filmi Yol Kenarı, İstanbul ve Ankara Film Festivalleri’nde gösterildi. Kasaba Açıklanamayan ölümler ve gizemli doğa olaylarının etkisi altında olan bir kasabada geçen hikayede halk, kahvede çalışan genç bir adamın sırtında gördükleri lekeye bunu bağlarlar.
Film, kıyıda köşede kalmış insanlara ve yanımızdan geçen bir şehrin içine; alegorik ve absürt açıdan giriş yapıyor. Filmdeki karakterler, gerçekte karşılaşılması zor karakterler olduğu için, ilk başka filmle bağ kurmak zor oluyor. Ama günümüzde bile konuşulan kıyamete yaklaşma meselesi, filmin alt konularından bir tanesi ve güçlü anlatımla göz önünde. Ölümden sonra hayata da bir bakış atan filmin genel senaryo çok havada kalıyor. Film sahne sahne çok daha iyi incelenebilir durumda. Süresi ise fazla uzun hissettirmiyor değil. Oyunculardan özellikle Tansu Biçer ve Taner Birsel’in performansları muazzam…

BEKÇİ / Yön. Durmuş AKBULUT
Durmuş Akbulut’un filmi “Bekçi” ise, kaybettiğimiz oyuncu Turan Özdemir’in son filmlerinden bir tanesi olarak karşımıza çıkıyor. Kasabanın mezarlığında bekçilik yapan Salih’i konu alan filmde, Salih’in tek başına yaşantısı ve işinden dolayı paranoyalarını izliyoruz.
Gerilim öğelerinin bolca yer aldığı filmde, gerçek mezarlık kullanılması başarılı duruyor. Filmin ses tasarımı da başarılı ve hayvan sesleri gerçekçi duruyor. Senaryosunda Çehov’dan etkilerin de olduğu filmin finali, görsel açıdan fena durmasa da hikaye açısından çok olmamış bir şekilde sonuçlanıyor. Filmde Giovanni Papini’den fantastik hikayeler, Heinrich Füssli’nin “Kabus” tablosu gibi etkilenmeler de yer alıyor ve bunlar oldukça başarılı olmuş, ama senaryodaki olay gelişiminde bir hızlılık, bir sıradanlık var gibi. Senaryoda yer alan olayların doluluğu, belki de filmin doğasının düşmesine neden oluyor.

RENKSİZ RÜYA / Yön. Mehmet Ali KONAR
Festivalde “En İyi Film” kategorisi dahil toplamda 6 ödül alan Renksiz Rüya ise, Mehmet Ali Konar’ın ilk uzun metrajlı filmi. Film, hayatında hiçbir şey yolunda gitmeyen küçük çocuk Mirza’yı merkezine alıyor. Bunalımda olan ve gördüğü kötü rüyaların etkisinde olan Mirza’nın hayatı, ağabeyinin arkadaşı Mir Ahmed’in evlerine bir süreliğine misafir olarak gelmesiyle bambaşka bir hal alır.
Film, bazı filmleri senaryo ve görüntü yönetiminin kurtardığına önemli bir vurgu aslında. Senaryonun en akıllıca bulduğum ve en sevdiğim yanı, hikâyenin gergin bir politik ortamda geçmesi ve bunu ondan sıyrılarak; çatışma, kan vs olmadan hissettirerek anlatmasıydı. Kartal oynama sahnesinin, filme enteresan bir dil kattığını söylemeden geçmemek lazım. Buraya devreye kültür de girse de, sinemaya farklı bir şey kattığını söyleyebiliriz. Ayrıca Mirza’nın görmüş olduğu kötü rüyalarla, iyi olmayan güçlere vurgu da başarılı anlatılmış.

RENKSİZ RÜYA / Yön. Mehmet Ali KONAR

GÜVERCİN / Yön. Banu SIVACI
Berlinale’den bu yana merakla beklediğim filmlerden bir tanesi olan, Banu Sıvacı’nın ilk uzun metrajlı filmi “Güvercin” idi. Kendi halinde bir yaşantısı olan Yusuf’un hayatına odaklandığımız filmde, Yusuf’un hayattaki tek tutkusu güvercinleriyle olan bağına takın oluyoruz. Maverdi adlı güvercinle ayrı bir bağ kuran Yusuf, ağabeyi tarafından gelen baskıları sonucu, hayatın gerçekleri ile yüzleşir.
Umutsuz bir hayatın içinde her zaman bir umudun yeşerebileceğini anlatan Güvercin, kuş figürünün sinemaya kattığı anlamı büyüleyici bir şekilde sunuyor. Özellikle güvercin Maverdi ve Yusuf arasındaki bağın anlatımı çok önemli. Yusuf’un hayatla kurduğu bağ da o kadar naif anlatılıyor ki…Farklı olup topluluk içine giremeyip kendi köşesine saklanan Maverdi ile, güvercinlerine duyduğu sevgi ile kesin köşesinde duran Yusuf’un özellikleri paralellik gösteriyor ve bu denklik filmin havasını katlıyor. Özgür olmak, umutsuzluk içinde umudu yaratmak her zaman hayatta, yaşamaya devam dedirtiyor. Kemal Burak Alper’in başarılı performansıyla filme bağlanırken, Ruhi Sarı da sert ağabey rolünde ona güzel bir eşlik. Görüntü yönetimini de başarılı bulduğum filmin, özellikle giriş ve kapanış sahneleri oldukça başarılıydı.

PUT ŞEYLERE / Yön. Onur ÜNLÜ
Son 2 yıldır 5 filmiyle festivallerde ve vizyonda kendine yer bulan başarılı yönetmen Onur Ünlü’nün, Ulusal Yarışma ve İstanbul Film Festivali’nde gösterdiği “Put Şeylere” yi Ankara Film Festivali’nde yakaladım. İzleyicisinin karşısına alışılmışın dışında bir dil ile çıkan Ünlü; bir grup sanatçının hayatını bilmeceler çözdürüp, bunu bir hikâye döngüsü içerisinde izletiyor.
Olayların çıkışına neden olarak bir el kamerası karşımıza çıksa da; kablo ile birbirlerine bağlı iki ev arkadaşı, ölüleri dirilten bir hemşire, bir torbacı, narsist bir yönetmen gibi birbirinden farklı karakterler de filmde karşımıza çıkan tuhaf insanlar. Filmin içerisinde tuhaf bir algoritmaya doğru ilerliyoruz ve yer yer kafalar bulanmıyor değil. Filmin temel hikayesi, yani senaryosu aslında çok kısa. Fakat bu hikâye döngüsel olarak geldiği için dahiyane yazılmış. Sadece anlar ve duyguların 4 taraftan da incelenmesi kafaları allak bullak eden cinsten.

Öykü Karayel ve Öner Erkan’ın sahneleri, filmini en beğendiğim sahneleri oldu. Karakterlerin felsefik ve tarihi sohbetleri, filmi diri tutmuyor değil. Ama filmi izlerken; hikayesel ve süresel anlamda, özellikle kanlı sahnelerde, izleyene boğulma hissi gelebiliyor. İki oyuncu da şahane performanslar sergilemiş. Ayrıca Feride Çetin’i de bu filmde görmek çok güzeldi. Gizemli kriminal polisi tavırlarını başarılı performe etmiş. Bu arada maddi hatayı ben de bulamadım, belki de buldum ama göremiyorum. Onu bulan şanslı kişi umarım bunu söyler…

#AUFF2018 Ulusal Yarışma / Başarı sıralamam:

Sofra Sırları, yönetmen: Ümit Ünal
Kelebekler, yönetmen: Tolga Karaçelik
Güvercin; yönetmen: Banu Sıvacı
Renksiz Rüya, yönetmen: Mehmet Ali Konar
Tuzdan Kaide, yönetmen: Burak Çevik
Yol Kenarı, yönetmen: Tayfun Pirselimoğlu
Put Şeylere, yönetmen: Onur Ünlü
Bekçi, yönetmen: Durmuş Akbulut
Halef, yönetmen: Murat Düzgünoğlu
Zor Bir Karar, yönetmen: Ender Özkahraman

PUT ŞEYLERE / Yön. Onur ÜNLÜ

Bilim insanları, sperm ve yumurta hücreleri olmadan embriyo oluşturmayı başardılar

Bilim insanları iki farklı türde kök hücreyi birleştirerek, anne karnında oluşan insan embriyosunu yapay bir şekilde dünyaya getirdiler. Bilim dünyasını çalkalayan gelişme, tamamen yasa dışı olan insan klonlama operasyonlarının gerçekleştirilmesine neden olabilir. İşte eşey hücreler olmadan oluşturulan embriyonun hikayesi.

Doğal şartlarda bir embriyonun oluşması için erkek eşey hücresi sperm ile dişi eşey hücresi yumurtanın döllenmesi gerekiyor. Uzun yıllardır devam eden araştırmalar, kök hücre alanındaki ilerlemeler, üremenin kaynağı olan eşey hücreleri ortadan kaldırmaya yönelik bir araştırmanın odak noktası oldular.

Tartışmalara geçmeden önce kök hücreden embriyo oluşturmanın, tıp araştırmalarının geleceği için büyük önem taşıdığını belirmek gerekiyor. Anne karnında yaşanan embriyo dönemindeki sorunlar, günümüzde çoğu bebeğin doğmadan yaşamını yitirmesine neden oluyor. Nitekim bu beklentiler dışında, araştırma sonuçlarının çok tartışmalı bir alana katkı sağlaması da mümkün.

İnsan klonlamaya bir adım daha:

Fareler üzerinde gerçekleştirilen tekniğin, üç yıl içerisinde somut sonuçlar elde etmesi bekleniyor. Somut sonuçla kastedilen şey, eşey hücreler olmadan meydana gelen embriyonun, tam anlamıyla doğmuş bir bebek olabilmesini sağlamak.

Uzmanlar, bu yöntemin insan hücreleri üzerinde de kullanılabileceğini söylüyorlar. Hatta fareler üzerinde gerçekleştirilecek deneyin ardından 2 yıl içinde, sperm ya da yumurta olmadan insan bebekleri dünyaya getirilebilecek. Kısaca üremek için iki hücrenin döllenmesine gerek kalmayacak.

Peki süreç nasıl işliyor?

İnsanlar üzerine yakın zamanda kullanılması mümkün olan teknik, iki adet farklı tipte kök hücrenin kombine edilmesiyle mümkün oluyor. Yapay ortamda oluşan embriyo bir taşıyıcı annenin karnına ya da yine yapay olan bir rahimde yetiştirilebilir. Nitekim koyunların yapay rahimlerde yetiştirilebildiği bir dönemde yaşıyoruz.

Maastricht Üniversitesi’nden Prof. Nicholas Rivron araştımanın baş yazarı olarak, fare embriyosunun bebek olarak doğumunun gerçekleşmesi için 3 yıl vakit istedi. İnsanlar üzerinde yapılacak çalışmaların ileri düzeyde uzmanlık gerektirdiğini söyleyen Rivron, etik tartışmalara dikkat ettiklerinin altını çizdi.

Alıntı | webtekno.com |

Cennetin cehenneminde Araf

İnsanların iyiliğe bu kadar övgü yapmasını zihnim bir türlü anlayamıyor. Ya da hep iyiliği arzulamaları bana biraz riyakarlık gibi geliyor. Dünya üzerinde konulmuş bazı sınırlar bulunmakta. Bu iyilik denilen olgu belki marsta süreklilik arz ediyor olabilir ya da Plüton gezegenlikten kovulmuş olmasaydı belki orada bir yerde hep iyinin var olduğunu iddia edebilirdik ama biz Dünyada yaşıyoruz ve kurallar Dünya’da Mars’taki gibi değildir.

Dünyamızda John Nash’in öne sürdüğü oyun teorisi geçerliliğini korumaktadır. Hatta bence bu teoriden bir adım ileridedir. Bir kanundur, tıpkı yer çekiminin elmaları sürekli toprağa davet etmesi gibidir. Eğer robotlar hayatımıza gökten zembille inmezse, ışınlanma denilen fiil zamanlarımızda çekimlenmezse, ölümsüzlük iksiri insanların dünyasına girmezse-ki çok zordur hatta imkansızdır- bu olgu bu şekilde olmaya devam edecektir. Bu da şunun olmasına neden olacaktır. Dünya asla uzun bir barış dönemi göremeyecektir, hiçbir zaman iyiler kazanmayacaktır, hiç yaşam galip gelmeyecektir, güldüğümüz zamanların sayısı hep ağladıklarımızla baş başa olacaktır; yani demeye çalıştığım şey hiçbir zaman hep iyi diye bir kelime olmayacaktır. Aynı zamanda bu kötü için de geçerlidir. İyilik her yerde olsaydı, hiç kötülük kalmamış olsaydı, insanlar birbirlerine kazık atmıyor olsalardı, uyuduğumuz zaman sadece uyuyabilseydik acaba bu olguların değeri kalır mıydı? Zaten elması değerli kılan şey zor bulunuyor olması değil miydi? Ya da ben mi yanlış biliyorum? Televizyonlarda sevdiğim yani eskiden sevdiğim doğa programları vardı. İnsanlar şehir hayatından sıkılıp, oligapollerden midesi bulanıp, borsalarda batıp, arabaların klakson seslerinden bezip, mikroplardan korkmaya başlayıp kendilerini doğaya vuruyorlardı.

Çok güzel değil mi? Herkesin hayali sanki bu anlattıklarım. Şehrin karmaşasından, gürültüsünden, insanlarından, elektriğinden, havasından, hava kirliliğinden, kanalizasyonlardan kısacası şehirlerden sıkılıp kendilerini doğaya atıyorlar. Buraya kadar her şey gayet normal. Bence burada da oyun teorisi devreye giriyor. Çünkü o yaşamı değerli kılan şey dünyamızın, yani büyük çoğunluğumuzun yaşadığı yerin içinde pek fazla doğa kalmamış olmasıdır. Şayet yani her yer onlardan olsaydı, her yerde bir doğa gezgini olsaydı, her gün avcılıkla karnımızı doyursaydık, hala ateşle iletişim kuruyor olsaydık, elektriksiz aletlerle yaşamımızı sürdürseydik kısacası taş devrinde kalsaydı çağımız, tarihimiz; olmasaydı ateşi bulan, göçmeseydi kavimler ya da Fatih olmasaydı 2. Mehmet veyahut Bastille’den çıkıp gelmeseydi özgürlük emin olun birileri çıkıp yine teknolojiyi inşa ederdi. Taş devrinde yani ilk çağlarda değerli olan şey doğa değil teknolojiydi. Yoksa yanlış mı biliyorum? İşte oyun teorisi dünyanın, bence evrenimizin, hatta belki de yaşamdan sonrasının yapı taşını oluşturmaktadır. Bir insan nasıl oluyor da bu kadar geniş çerçeveli bir projeksiyon koyabilmiş önümüze hayret ediyorum. Belki de şizofreninin doğurduğu bir olgudur teorimiz.

Belki bu teoriyle birlikte cennet ve cehennem kavramının hükmü zayıflamış oluyordur. Belki sonsuz o kadar da arzulanır bir şey değildir. Hatta ölümsüzlük insanlara verilseydi ya da birtakım insanlara verilseydi onlar lanetli sayılacaktı. Ölüm galiba insanlara atfedilmiş en büyük lütuflardan birisi. Ölüm şu anımızı, geleceğimizi ve geçmişimizi değerli kılmaktadır. Borsalarımız varsa şayet, hastanelerde gülücükler saçabiliyorsa ameliyatta kurtulan bir kişi veya yeni doğan kişiler bu kadar seviliyorsa bu hep ölümün sayesindedir. Ölüm, bilinmez ama üzerinde binlerce teori üretilmekte hatta onun korkusu üzerinden binlerce din türemiş durumda. Ölüm belki de sonsuz hayatın sonlu kısmının son bulması eylemidir. Bilmiyorum. Ondan sonrası? Yani cennet veya cehennem veya Araf… Cennet, hep iyi, hep güzel, hep sonsuz, hep, hep; hiç, hiç yok içinde. Yani böyle tanımlanmakta cüzi bilgimizle. Acaba cennet o kadar arzulanır bir yer midir acaba? Aslında bir lanetli toprak mıdır, insana eziyet eder mi; bir süreliğine cehennemde kalmak sonsuz cennetten daha mı güzel? Bu soruların yanıtını bu dünyadan verebilmek çok güç.

Anlatmaya çalıştığım şey sürekliliğin bir değersizleşme olduğudur. Oyun teorisinde ne kadar çok üretim yaparsanız malın değeri o kadar çok düşecektir. Yani bu teoriye göre sonsuz yaşamın hiçbir değeri olmayacaktır. Eğer sonsuz yaşama değer biçilecekse, oyun teorisi yok edilmelidir; insanlığımız üzerimizden söküp alınmalıdır ki sonsuzdan bir şey anlayabilelim. Fikirler kar topu gibi yayıldıkça, düştükçe, ilerledikçe büyüyorlar. Nereden nereye geldi konu. İyiliğin olmadığından ve iyiliğe değer veren şeyin aslında kötülük olduğundan bahsediyordum ki konu öbür dünyaya kaydı. Varlığından şüphesizim, ama ne şekilde var olacağı konusunda büyük ve güçlü şüphelerim bulunmakta. Bence tıpkı dünyaya gönderilişimiz gibi yine bir evrim teorisi ortaya atılacaktır. Bu kez de buraya nereden düştüğümüz konusu gündeme gelecektir. Belki de evrim insanoğlunun dünyalılaşması olgusudur. Bilmiyorum sadece bir fikir parçası bu. İyilik yoktur, kötülük yoktur; sadece bunların arasındaki oyun teorisi iyimsi ve kötümsü olan şeyleri belirler. Ne kadar büyük kötülük varsa o kadar az iyilik vardır. Ama yine de bir yerlerde iyilik saklanıyor olmalıdır. Eğer her yer ama her yer istisnasız kötülüğe bulanmış olsaydı, hiçbir yerde iyilik denilen olgu kalmasaydı; kötülük de olmazdı. O artık bambaşka bir olgu haline gelirdi. Ne olurdu bilmiyorum. İsmi bile değişebilirdi. Ölümün bilinmez oluşu gibi o da bir hayli bilinmez olurdu.

Bir de şunu anlamlandıramıyorum, insanlar sürekli teknolojiye sövgüler yağdırıyor; doğaya kaçmaya çalışıyor, bir sürü başka sövgüler buluyorlar ama bence bu da her yerde teknolojinin oluşundandır. Einstein’in söylediği gibi ‘elektrik o kadar ucuzlayacak ki mumu sadece zenginler yakacak’ diye. Mum lüks lokantaların en nadide parçalarından biri değil mi? Her yer oyun teorisi… İnsanların doğaya kaçma isteğinin, elmasın bu kadar değerli oluşunun, Dostoyevski’nin eserlerinin çekiciliğinin nedeni oyun teorisidir. Her yer gündüz olsaydı karanlığa büyük özlem duyardık. Doğa kendine en uygun düzeni kurmuş o halde insanlar ne yapacak, yani değer yok, değersizlik hiç yok; herkes değerli ve değersiz bu dünyada. Yoksa doğa yine en uygun yolu buluyor kendine; su en iyi yürüyebileceği yolu seçer. Dünya bir su gibi hareket etmekte. Cümlelerim çok cılız, anlatmak istediğim şeyi tam olarak anlatamıyorum sanki. Ya da anlatıyorum.  Neyse…

Zerdeçallı tohum kraker

0

Zerdeçallı tohum kraker yapımı

Malzemeler:

15 gr. fitcuitt tasot ya da amaranth patlağı ,
20 gr. kahverengi pirinç patlağı ( ya da arzu ettiğiniz bir bakliyatın patlağı),
3 çorba kaşığı chia tohumu + 120 ml. su,
20 gr. kabak çekirdeği içi,
Bir avuç file badem,
1 çay kaşığı zerdeçal,
1 çay kaşığı kekik,
1,5 çorba kaşığı zeytinyağ,
Yarım çay kaşığı deniz tuzu

Yapılışı:

1. Fırını 160 dereye getirin.
2.Küçük bir kasede 3 çorba kaşığı chia tohumu ve 120ml suyu karıştırın. 10 dakika buzdolabında bekletin.
3.Diğer tüm malzemeleri geniş bir kaseye alarak iyice karıştırın. Chia karışımını üzerine ekleyerek tekrar karıştırın.
4.Karışımı bir yağlı kağıt üzerine yerleştirin ve fırına koyun.
5.Krakerleri 10 dakika boyunca fırında veya üst kısımları kızartılmış ve iyi kavrulmuş olana kadar fırında pişirin. Fırından çıkarın ve soğuması için bir raf yerleştirin. Soğdukça gevrekleşmeye başlayacaklar. Kesin ve servis edin!