Ana Sayfa Blog Sayfa 174

Raymond Queneau ve Oulipo

Raymond Queneau avangard Oulipo akımıyla özdeşleştirilen roman, deneme, senaryo yazarı ve eleştirmen olarak yirminci yüzyılda Fransız entelektüel hayatının kayda değer isimleri arasındadır. Fransa’da tanınmasını sağlayan romanı 1959 tarihli ‘Zazie dans le Metro’, ertesi yıl Louis Malle tarafından yeni dalga akımının iyi örneklerinden biri olarak sinemaya da uyarlanmıştı. Zazie standart Fransızcaya karşılık günlük konuşma dilini konuşan küçük bir kız çocuğunun ailesi olmadan Paris’i keşfetmesini anlatır.

Patafizik ve matematikle ilgilenen Queneau, 1948’de Fransız Matematik Topluluğu üyesi olur. 1950’de de Patafizik Koleji’ne kabul edilir. Çevirmenlik, editörlük ve öğretmenlik de yapan yazarın belki de en önemli kitabı 1947’de yayınlanan, 2003’te Türkçeye çevrilmiş olan, Biçim Alıştırmaları kitabı. Sel Yayıncılık’tan çıkan kitapta bir olayın 99 farklı yorumla açıklanmasını okuyoruz. Gerçekliğin çok boyutlu olması, her kişinin farklı bir bakış açısı olması fikrinden yola çıkan kitap Oulipo akımının önemli metinlerinden kabul ediliyor. Radikal Kitap’ta 2010’da yayınlanan bir kitap eleştirisinde Oulipo’yu artık hayatta olmayan yazar Ali Teoman Gizil Yayın İşliği (GİYİŞ) olarak Türkçeye kazandırır.

Bu akımı daha iyi anlamak istersek yazarların “kendi hoşlarına giden yapıda yazı yazmaları” gibi bir açıklama yapılabilir. Permütasyonlar ve satranç tekniklerinden alınan ilhamla yazılan kitaplar OULİPO’nun gelişimi için önemli olur. Oulipo akımına dahil olan Georges Perec, Italo Calvino gibi isimlerin amaçladığı şey kısıtlı bir tarzda yazarak edebiyatın potansiyelini keşfetmekti.

Georges Perec’in ‘e’ harfini kullanmadan yazdığı ‘Kayboluş’, (Ayrıntı Yayınları, 2018’de 7.baskı) baskı sayısına bakılırsa Türkiye’de de ilgiyle karşılandı. Paris’in entelektüel hayatına yön veren yazar ve felsefecilerin sosyal hayatları bağlamında Queneau ve yakın arkadaşı filozof Merleau-Ponty’nin gece kulüpleri Lorientais ve Tabou’ya düzenli olarak gittikleri biliniyor. Tabou kulübünün yıldızı trompetçi, yazar Boris Vian’dı. 1950’lerde yeraltı caz kulüpleri varoluşçuluk modasıyla hayli popüler olurlar. Queneau, Sartre ve Beauvoir ile Fransız entelektüel hayatında önemli rol oynayan Paris kafelerinde (Flore gibi) görüşmeye ve tartışmaya devam eder.

Queneau bir dönem sürrealist Andre Breton’un eşinin kız kardeşiyle evliydi. Sürrealist harekete yakınlaştıysa da hiçbir zaman Aragon ve Breton gibi Komünist parti üyesi olmadı.

Albert Camus’un Hiçliğe Yolladığı Yabancı

Albert Camus, 1913 yılında “Yeryüzünün Lanetlileri”nden biri olarak Cezayir’de dünyaya geldi. Her ne kadar kendisi Fransız kökenli olsa da onu yeryüzüne getiren ailesinin sosyo/ekonomik durumu onun lanetli sayılması için yeterli olmuş olmalı ki Yabancı’sı Paris’e gittikten sonra yayımlanır. Belki de Yabancı romanına kaynaklık eden tam da bu damardır.

1942 yılında yayımlanan Yabancı romanı edebiyat dünyasına girişi olarak tanımlanır. Ardından Sisifos Söyleni gelmiştir. Yabancı’yı tamamladığı söylenen bu kitabı denemelerinden oluşur. Art arda okunduklarında bu tamamlayıcılık kendini hissettirmekle kalmaz, kurgu dünyanın hangi tartışmalardan beslendiğini de göz önüne serer.

Camus, 1957 yılında Nobel edebiyat ödülü de aldığı edebi serüveninde varoluşçuluğun temsilcilerinden birisidir. Yabancı’da da varoluşçuluk, roman boyunca kendini hissettirir.

Kafka’nın Gregor Samsa’sından Yabancı’nın Mösyö Meursault’una

Kafka, Değişim/Dönüşüm romanında yarattığı ve bir sabah uyandığında kendini hamamböceği olarak bulan kahramanı Gregor Samsa’yla, ötekilik/absürt kavramlarının kapısını aralamıştır. Bu aralıktan önce bir terlik darbesiyle hayatına son verilen zavallı bir böcek olan Gregor Samsa geçer. Sonra bu böceğin yerini, isimsiz ama insan olduğu kesin bir Fransız, Meursault alır. Sanki yazıldığı yıllarda, romanın, böceğe dönüşme metaforlarından daha gerçekçi bir zemine ihtiyacı vardır. Sömürge topraklarında bir sömürgeci olan ama öğrenimini yarıda bırakmak durumunda kalmış bir sömürgeci olduğu belirtilen roman kahramanıdır; Meursault.

“O da,” (patronu) “hayatımda bir değişiklik yapmanın ilgimi çekip çekmediğini sordu. Ben de, insanın hiçbir zaman hayatını değiştiremediğini, her hayatın birbirine benzediğini, buradaki hayatımdan şikâyetçi olmadığımı söyledim. Pek memnun olmuş görünmedi, hep yarım ağız konuştuğumu, hiç hırslı olmadığımı ve iş hayatında bunun fena bir şey olduğunu söyledi. Ben de yine işimin başına döndüm. Onu kırmak istemezdim ama yaşantımı değiştirmek için de bir sebep göremiyordum. İyi düşünülürse mutsuz değildim. Henüz öğrenciyken bu tür hırslarım vardı. Ama öğrenimimi yarıda bırakmak durumunda kaldıktan sonra bütün bunların gerçek anlamda önemi olmadığını çabucak anladım.”*

Roman kahramanımız Mösyö Meursault’un; annesine bakıcı tutabilecek kadar bir geliri olmadığı, muhtemelen gemi ticareti yapan bir firmada evrak işinde çalıştığı, patronunun onun zihninin de patronu olduğu, (annesinin ölümü gibi trajik bir durumda bile patronunun onun fazla izin aldığını düşünmesine hak verecek kadar), iki komşusu, gittiği bir iki yerden tanıdığı birkaç kişiyle anlamsız ve yüzeysel ilişkiler kurduğu, kadınlardan etkilendiği ama kimseyi sevemediği aşikârdır.

Onun böceğe dönüşme serüveniyse işlediği bir cinayetle gerçekleşir.

Yabancı’nın Temel Hatları

İki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde, kahramanın kişiliğini ve içinde yaşadığı çevre ve kahramanın ilişkileri gösterilirken, ikinci bölüm, cinayetten sonrasını aktarmaktadır. Anlatılan; sorgulanma, yargılanma ve hüküm açıklandıktan sonra ceza evinde nihai sonunu beklediği günler ve bunun temyizle bozulabilme ihtimalidir.

Mösyö Meursault’un Trajik Hatası

Meursault, her ne kadar kendini mutsuz olarak tanımlamasa da toplumla bütünleşememiş bir kahramandır. Hiçbir şeye itirazı yoktur. Sadece beğendiğinden beraber olduğu kadının, onunla evlenmek istemesini, onu sevmediğini söyleyerek yine de kabul edecek kadar yüzeysel ve umursamazdır. Genelde bütün davranışları tepkisizlik üstünden şekillenir.

Trajik hatasını yaratansa, hemcins anlaşmasına (erkek kardeşliğine) olan bağıdır:

“Kalktım, Raymond kuvvetle elimi sıktı ve erkeklerin aralarında daima anlaştığını söyledi.”*

Camus’un Meursault’u bu anlaşmanın doğurduğu bir dizi olayın ardından bir Arap’ı öldürür. İşin aslı sömürge koşulları düşünüldüğünde bir Arap’ı öldürmesi öyle büyük bir mesele de değildir. Camus bunu sezdirir ama sadece sezdirir. Hatta Yabancı romanı, mahkeme sahnelerinin gerçeği yansıtmadığı, sömürgede durumun böyle olmadığı, Camus’un bilerek Fransa’yı kayırdığı yönünde eleştirilir. Bu eleştiriler, romana gerçeği yansıtma misyonu yükler. Oysa yazar, anlatmak istediğini anlatmak için roman kahramanını yaratmış sonra da kurgu dünyayı, gerçek dünya olarak düşünülebilecek bir mekâna ve zamana yerleştirmiştir. Böylece kahraman, ette kemiğe bürünmüş gibi olur. Romanın gerçekliği içinde roman kahramanı Meursault’un trajik hatasını onun sömürgede bir Fransız olarak bir Arap’ı öldürmesi yaratmaz. Bu bir sonuçtur. Onun trajik hatası, kendisini bağlı hissettiği cinsiyet temelli işbirliğinin sonucudur ve romanda bunun bedeli ölüm cezasına çarptırılmak olacaktır.

Mahkemeden İlk Bölüme

Bu trajik hata, cinayetten yargılandığı mahkemesi sırasında daha da görünür hale getirilir. Mahkemeye savunma şahidi olarak çıkarılan Celeste’ye, Meursault hakkında ne düşünüldüğü sorulduğunda:

“erkek adam olduğumu söyledi; bununla ne kastettiği sorulunca, bunun ne anlama geldiğini herkesin bildiğini söyledi;”*  cevabı gelir. Sorular devam eder. Celeste’nin söyledikleri sonunda Meursault;

“Ben ne bir şey söyledim ne de bir hareket yaptım, ama ömrümde ilk defa bir erkeği sarılıp öpmek istedim.”* der.

Roman, kahramanıyla, yaşam, ölüm, alışmak gibi kavramları varoluşçuluk ekseninde tartışırken, bazı şeyleri tartışmasız aktarmayı, okuru durumlarla baş başa bırakmayı tercih eder.

Raymond kız arkadaşını dövdüğünde, Meursault buna ses çıkarmaz. Hatta sonrasında Raymond’un isteğiyle, yalancı şahitlik yapar. Kızın Raymond’la barışması için mektup yazar ve kardeşleri (ki romanda sadece “Arap” olarak anılırlar) Raymond’un peşine düştüğünde, dövüşte onun yanında yer almayı kabul eder. Onu korumak için silahı kendi üstüne alır. Plajda Raymond’u Araplar hırpaladıktan sonra döndükleri evde kadınların konuşmalarına dinlemek istemediğinden yürüyüşe çıkar. Bu yürüyüş, sıcağın dayanılmaz baskısıyla, Meursault’un silahını ateşleyip, Arap’ı öldürmesiyle sonuçlanır.

Meursault Bir Cani Mi?

Böyle sunulmasında basının rolü büyüktür. Davası başlamadan mahkeme salonunda yanına gelen bir basın mensubu:

“Gazeteci gülümseyerek bana dönüp benim için her şeyin yolunda gitmesini umduğunu söyledi. Ona teşekkür ettim, o lafa devem etti: “Biliyor musunuz, biz sizin davayı biraz şişirdik. Yaz, gazeteciler için kesat bir mevsimdir.”* sözleriyle durumu sanığa açıklar.

Son paragrafta şunlar okunur:

“Çok uzun zamandan beri ilk kez annemi düşündüm. Bir ömrün sonunda niçin yeni baştan “nişanlandığını”, niçin yeniden başlama oyununu oynadığını anlar gibi oldum.”*

Rahibe öfkeyle haykırdığı düşüncelerinin onu getirdiği yer; annesidir. Onu anlamaya başladığını sezmesi, “her şeyi yeniden yaşamaya hazır,” hissetmesine ve hatta bunun tam zıttını yani nihai sonunu kabullenmesine yol açmıştır.

Camus, 110 sayfalık romanında böyle bir yabancıyı anlatır. Yabancı, bir ötekidir. Ait olmadığı iklimin kurbanı olup, sıcak yüzünden adam öldürecek kadar Cezayir’den, öğrenimini yarıda bıraktığında isteklerinden vazgeçecek kadar kendisinden, uzak ve yabancıdır.

Camus, romanın son cümlesinde, Meursault’a, “idam günümde çok seyirci bulunmasından ve bunların beni hınç dolu haykırışlarla karşılamalarından başka isteyecek bir şeyim kalmamıştı.”* yazar. Soğukkanlı, ruhsuz erkekliğin ve her koşulda otomatikmiş gibi gerçekleştirilen saçma erkek kardeşliği davranışlarının yol açtığı şiddet, dönüp dolaşıp maktul/kurban yaratmaktadır. Camus’un, hiçliğin gündelik yaşamda karşılığı olan roman kahramanı, ilk defa rahibe söylediği sözlerle kendini savunma cesaretini bulduktan sonra yaşamaya ve hükmüne de hazırdır.

Okur, temyiz kararının çıkıp, çıkmadığını asla öğrenemez. Camus, Meursault’la yakınlık kuracak okurun elinden, felsefesi içinde savunduğu “umut ilkesi”ni almak istememiş gibi görünmektedir.

Alıntılar, Albert Camus, Yabancı, Çeviri: Samih Tiryakioğlu, Can Yayınları, 59. Basım, İstanbul, 2017 sayfa: 43, 79, 85, 86, 110’dan yapılmıştır.

Bir bilim insanından, düz dünyacılara bakışınızı tamamen değiştirecek açıklamalar

0

Son yıllarda yükselişe geçen bir akım olan düz Dünya teorisi, hatırı sayılır bir kitleye sahip. Dünya çapında konferansların bile yapıldığı bu görüşe inananlarla genelde alay ediliyor. İngiltere’de düzenlenen son konferansa katılan bir bilim insanı, düz Dünya taraftarlarının zannettiğimizden daha çok bilimsel olduklarını söylüyor. İlginç açıklamalara yakından bakıyoruz.

Dünya’nın şekline ilişkin yapılan tartışmalar antik çağlardan bu yana süregeliyor. Mısır’da gölgenin değişiminden hareketle Dünya’nın çevresini hesaplayan insanlar, Orta Çağ’da kilise baskısı altında kalıp da idam edilene kadar Dünya’nın yuvarlak olduğunu savunanlar vardı. Çok şükür ki artık bırakın Dünya’yı, bilimsel olarak evrenin sınırlarını merak ediyor, diğer gök cisimlerine yönelik düzenleyeceğimiz seferleri planlıyoruz. Yani düz Dünya, modern bilime göre epey antik bir fikir. Nitekim bu fikrin dayandığı bazı bilimsel gerçekler de söz konusu.

Geçtiğimiz günlerde İngiltere’nin Birgmingham kentinde düzenlenen Düz Dünya Konferansı tam 3 gün sürdü. Bu etkinliğe gözlemci olarak katılan bir bilim insanı, söz konusu antik inancın izini, dayanaklarını ve neden bu şekilde popülerleştiğini anlamaya çalıştı. Şüphesiz ki durumun internet gibi bir iletişim aracıyla açıklanamayacağı ortaydaydı. Gündemde sosyolojik olarak bir kayma yaşandığına ilişkin iddialar olunca, düşündüğümüzden daha karmaşık bir hal alıyordu.

ScienceAlert editörü ve bilim insanı Harry T. Dyer, düz Dünyacıların bilimsel yöntemlere ve özellikle de gözlemlenebilir gerçeklere çok fazla önem verdiklerini söylüyor. Görüşlerini kanıtlamak adına ciddi mesailer harcayan düz Dünyacıları doğrudan antik dönemdeki bağnaz yapılarla karşılaştırmak biraz güç. Onlar inanmadıkları yaygın bilimsel görüşlere, yine bilimsel olarak açıklama getirmeye çalışıyorlar. Popüler olmak ve fikirlerini duyurmak adına ise zaman zaman saçma açıklamalar yaparak dikkat çekmek için uğraşıyorlar.

Bilimin kökeninde yatan “yanlışlanabilir bilgi” savından yola çıkan düz Dünyacılar, konferans katılımcılarına araştırmaların sonuçlarının her zaman yanlış olabileceğini ve gerçeklerin değişmeye müsait olduğunu söylüyorlar. Açıkçası bu yaklaşım, bilimin mantıksal düğüm noktalarından birisini, bilime karşı silah olarak kullanmak gibi görünüyor.

Düz Dünyacıların dikkat çektikleri bir diğer önemli konu ise güç ve bilgi ilişkisi. Bu ilişki çok uzun zamandır toplum bilimcileri de meşgul eden bir çalışma alanı. Güç ve bilgi ilişkisini anlamak, düz Dünya taraftarlığının neden bir anda patlak verdiğini anlamamızı sağlayabilir.

O halde güç ve bilgi arasında nasıl bir ilişki var?

Doğru bilgiye sahip olan mı güçlüdür yoksa güçlünün bildikleri mi doğrudur? Halk arasında çokça popüler olan “Doğru söyleyen dokuz köyden kovulur” sözünü hatırlayın. Buradan yola çıkarak doğru söylemenin her zaman kabul edilebilir olmadığını, çıkarlara hizmet etmediğini anlayabiliriz. Bunun günümüzde pek çok örneği var. Güçlü olanın bilgisi daha çok savunucuya sahip oluyor. Bu anlayış bile her ne kadar hatalı düşünürlerse düşünsünler, düz Dünyacılarla o kadar da alay etmemiz gerektiğini gösteriyor. Dünya her ne kadar yuvarlak olsa da bilgi adına yatıkları savunmalar oldukça erdemli.

Düz Dünyacıların kendileri bile öngördükleri Dünya şeklinin tam olarak nasıl bir forma sahip olduğu konusunda tartışıyorlar. Kıtaların dizilimi, yapının kenarında ne olduğu, okyanusların akıntısı, Güneş’in konumu üzerinden birbirine rakip olan çok sayıda düz Dünya modeli var. Yani Orta Çağ’daki gibi temelsiz bir şekilde Dünya düzdür denmiyor, tartışılıyor.


Michel Foucault

Aynı zamanda düz Dünya taraftarları, güçlü olanın yaydığı bilgiye de güvenmemeyi öneriyorlar. Onların görüşlerinde çok ciddi bir şekilde kuşkuculuk yatıyor. 20. yüzyılın ünlü filozoflarından Michel Foucault’un önerdiği düşünce yapısı gibi. Kendisi Dünya’nın şekli hakkında tartışmıyordu, ancak düşünce yolunun doğruluğunu savunuyordu.

Bilginin, güçlü olanın gücünü meşru kılmak adına kullanıldığını düşünürsek, olay dramatik bir hal alabiliyor. Foucault’a göre, güç ve bilgi arasında yakın ve birbiriyle bağlantılı bir ilişki vardır. Gücü elinde bulunduranlar bilginin doğru ya da yanlış olduğunu önemsemeden, kendi çıkarları neyi gerektiriyorsa o şekilde kullanırlar.

Medyanın yasal mahkemeler ve bürokratik hükümetlere daha yakın olduğunu düşünürsek, güçlüyü daha da güçlendirdiğini söyleyebiliriz. Bu güç elinde bilimin de kontrol edildiği organlara sahip olunca, bilimi de istediği yönde şekillendirerek, kendisine faydalı olan sonucu çıkartabilir. Bir zamanlar sigaranın sağlığa çok faydalı olduğuna ilişkin reklamlar yapılır, bu reklamlarda doğrudan doktorlar sigara kullanmayı tavsiye ederdi. Halbuki gerçekler biliniyordu, sigara satışlarını arttırmak amacıyla yanlış bilgiyi savunan bilim insanları, medya yüzü oldular.

Foucault ise gücü elinde bulunduranların, bilgiyi ve bilgi akışını kontrol ederek ömürlerini uzattıklarını savundu. Koca bir nesil sigaraya bağımlı oldu. Bugün bile milyonlarca bağımlı insan, sağlığa zararlı olduğunu bilmesine rağmen sigara kullanıyor. Yanlış bilgi, çıkarcı gücün açgözlülüğü hala kendisini hissettiriyor.

Bilginin gücünü toplumun eline veren araç: Sosyal medya

Umarız buraya kadar gelip de sıkılanlarınız olmamıştır. Düz Dünya anlayışı üzerinden yaptığımız güç ve bilgi karşılaştırmasında, düz Dünyacıların yeri sadece bir örnekten ibaretti. Toplum, her zaman kendisine söyleneni kabul etmiyor, bir yerde yanlışlık varsa bir süre sonra foyası ortaya çıkıyor. Burada düz Dünyacıları değil, yöntemlerini savunuyoruz. Günün birinde onlar da Dünya’nın yuvarlak olduğunu anlayana dek Dünya’nın şeklini sorgulamaya devam edecekler.

Sosyal medya ile birlikte söz söyleme hakkı sadece güçlü olanın elinden alınıp, bilgiyle yönetilen topluma geçti. Bu yüzden artık bilgiye sahip olanların mesajları daha bilimsel olmak zorunda kaldı. Artık bir kişinin sesi milyonlara ulaşabildiğinden, fikirler kolaylıkla yayılabiliyor.

Güç, bilgi ve sosyal medya ile birlikte gelen popülizm ilişkisi:

Bilginin gerçekliğinin sorgulanması ve insanların seslerini duyurmaya başlamaları, bazı güç gruplarını da bilimsel bilgiden uzaklaştırıyor. Gücün kendisi dahil, herkes bilgiye şüpheyle yaklaşma eğilimi göstermeye başlıyor. Düz Dünya’ya inanan bir siyasal partinin gençlik kolu başkanı örneğindeki gibi bilgi, güç sembolünün elinde de anlamını yitiriyor.

Düz Dünya tarafları son 1 yıl içinde Kanada, İngiltere ve ABD’de büyük konferanslar gerçekleştirdiler. Zaman zaman onların yaklaşımlarını ve düşüncelerini, modern bilime karşı çıktıkları için fazlasıyla küçümsesek de doğru bilgiye olan yaklaşımları ilgi çekiyor. Günün birinde Dünya’nın yuvarlak olduğunu anladıkları zaman, tekrar bu konuları konuşacağız. Belki de doğru bilgi ve güç arasındaki ilişkileri yeniden tartışacağız.

Alıntı | webtekno.com | Kapak Görseli

Hüseyin Tabak: “İzleyici Yılmaz Güney’den önce Yılmaz Pütün’ü anlamalı.”

“Güzelliğin On Par’ etmez” filmiyle, 2012 yılında kendini duyuran yönetmen Hüseyin Tabak, 7 yıldır üzerinde çalıştığı “Çirkin Kral’ın Efsanesi” filmiyle festivallerde izleyiciyle buluşmaya başladı. İlk olarak Toronto Film Festivali’nde gösterilen belgesel, yurtiçinde lk gösterimini İstanbul Film Festivali’nde gerçekleştirdi.

Ardından Hüseyin Tabak’ın Yılmaz Güney belgeseli “Çirkin Kral’ın Efsanesi” Kino 2018: Alman Filmleri Türkiye’de seçkisinde 29. Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında gösterildi. Ve biz de Hüseyin Tabak ile festival kapsamındaki gösterimi sonrası bir araya geldik. Samimi ve hoş sohbetiyle Hüseyin Tabak, “Çirkin Kral’ın Efsanesi” belgeselini anlatıyor…

“Yılmaz Güney’in hayatını, kendi hayatıma çok benzettim.”

2012’de “Güzelliğin On Par’ etmez” filmi ile büyük övgüler almıştın. O filmin sürecinden sonra Hüseyin Tabak sinemaya neden uzun bir ara verdi, bu arada projeler mi gelişiyordu?

Ben Yılmaz Güney projesine 2010’da başlamıştım. Ve bu uzun süre içerisinde “Çirkin Kral’ın Efsanesi” projesi için çalışmalarım devam ediyordu. 2012 yılında Güzelliğin On Par’ etmez’in festival ve vizyon sürecini sürdürdükten sonra, 2013 yılında “Çirkin Kral’ın Efsanesi” nin çekimleri başladı. 2 yıl araştırma süreci, 5 yıl da çekimler sürdü.

Yılmaz Güney’i konu alan belgeseli çekme fikri ilk olarak nasıl doğdu?

Sinemaya ilgim başladığında, Charlie Chaplin ile ilgili araştırmalar yapıyordum. Çünkü sinemanın ilk yıllarını merak ediyordum ve onun filmlerine de hayrandım. Kendi kültürümden de birini araştırmak istediğimde, Yılmaz Güney ile karşılaştım. Yılmaz Güney filmlerini, çocukluğumda izlemeye başlamıştım. Ailemde herkes Yılmaz Güney’in oynadığı filmleri izlerdi. Ayrıca oynamadığı ve sadece yönettiği filmleri de izliyorduk. Yılmaz Güney’in yaşadığı hikayeleri araştırırken onun hikayesi, ailemin hikayesine ve bizim yaşadıklarımıza da çok yakın geldi. O anda Yılmaz Güney’in hayatını ve sinemacı yönünü araştırmaya karar verdim.
2 yıllık bir araştırma sürecimiz vardı, çünkü Yılmaz Güney hakkında kapsamlı bir çalışma yapmak istiyorduk. Tabi bu dönem finansal olarak da bir süreç başlamıştı. Ve bu uzun süreç içerisinde, bir şekilde bu belgesel ortaya çıktı ve izleyicisiyle buluşmaya başladı.

“Bizim amacımız, kalıcı bir belgesel yapmaktı.”

2013 yılında kaybettiğimiz Tuncel Kurtiz ile 2016 yılında kaybettiğimiz Tarık Akan da bu belgeselde yer alıyor. Onların olması nasıl bir his?

Bu filmin yapımı sürecinde Tuncel Kurtiz ve Tarık Akan’ı kaybettik. Filmde olamayan Vedat Türkali ile de çekim yapmıştık, onu da kaybettik. Birçoğu bana arşiv olarak da kaldı, filmde olanlar da güzel bir anı olarak yer alıyor. Hatta Tuncel Kurtiz o dönem bir proje planlıyordu ve çekimlerini gerçekleştiriyordu, fakat yapamadı.

Çekim ve yapım süreci nasıl ilerledi filmin?

Almanya’da 6 yere başvuru yaptık, 1 tane yerden destek aldık. Avusturya’da okuduğum için orada bilinirliğim yüksekti ve 3 yerden destek aldık. Bir yandan yapımcım Mehmet Aktaş, bu proje için varını yoğunu ortaya koydu. Çok borçlanmış olsak da insan böyle bir şeyi ortaya çıkardığında çok da umurunda olmuyor. Bizim amacımız kalıcı bir belgesel yapmaktı. Her yönetmen kalıcı bir film yapmak ister ama kalıcı olması zordur, çünkü insanlar gidiyor, hayat değişiyor ve zaman farklılaşıyor. Birçok şey göze alarak bu belgeseli gerçekleştirdik.

Senin için Yılmaz Güney ne anlama geliyor? Filmin yapım sürecinden sonra ona daha yaklaştığınızı hissediyor musun?

Yılmaz Güney’i anlamak için, filmlerini izlemek ve kitaplarını okumak lazım. Bir sanatçı olarak bunu yapmak çok daha farklı ama tabi ki. Yılmaz Güney’e yaklaştığımı hissettiğim ilk an, kardeşi Leyla Demirezen ile tanıştığım zamandı. Leyla Demirezen’e hala diyorum ve onu halam gibi görüyorum. Aramızda bir güven ilişkisi oluştu ve bana kapısını açtı. Kimseyle konuşmadığı bir dönemdi, sadece bizimle konuştu ve bu bana çok güç verdi. Leyla hala anlattıkça, Yılmaz hoca ile aralarındaki güçlü bağı anladım. Kurguda bu projeyi izlettiğim tek kişi de kendisidir. İki farklı versiyonunu izlettim ve içine sinmeyen bir şey varsa çıkartacağım dedim. Birbirimize çok güvendik ve onun da içine sinebileceği bir belgesel olsun istedim.

“İzleyici Yılmaz Güney’den önce Yılmaz Pütün’ü anlamalı.”

Sanırım Yılmaz Güney hakkında bilgi sahibi olunmayan bilgiler de var belgeselde…

Evet bilinmeyen bilgileri de var. Ama Yılmaz Güney’i anlatmaya 2 saat yetmiyor hakikaten, derine girince daha çok hikâye çıkıyor. Aile hikayesine çok giren film, Yılmaz Güney’in kardeşine, annesine dokunuyor. Onların gözünden Yılmaz Güney’den çok Yılmaz Pütün’ü görüyoruz ve o daha çok ön planda. İzleyenlerin Yılmaz Güney’den önce Yılmaz Pütün’ü anlaması lazım bence. Yılmaz Güney’in hikayesi, daha önce bu kadar çok derinlemesine yapılmamıştı, sahne sahne geçiliyordu. Hayatında çok şey yaşamış biri ve araştırılması da zor. Ama bu yaşananların arka planında ne var, bu da önemli.

Dünya prömiyerini Yılmaz Güney’in 33. ölüm yıl dönümünde Toronto Film Festivali’nde gerçekleştirdi. Yurtdışındaki ilk festival süreci nasıl geçti?

Yurtdışında filme ilgi çok büyüktü. Yılmaz Güney’in eski sinemacılar arasında değerli bir isim olduğu da biliniyor tabi ki. Geçtiğimiz haftalarda Avusturya’da, neredeyse 700 kişilik salonda önce belgesel, daha sonra Sürü filmi izlendi. Ben buna çok mutlu oldum. Çünkü bu belgeselin amaçlarından bir tanesi de, Yılmaz Güney filmlerinin yeniden gösterilmesi ve kitaplarının yeniden satılmasıydı.

“Bu dönemde filmi yapsaydık, kesinlikle aynı film olmazdı.”

Türkiye’de de 37. İstanbul Film Festivali, ardından da 29. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde Kino 2018 Alman Filmleri kapsamında gösterildi. Kendi ülkesinde nasıl geçiyor filmin festival süreci?

Türkiye’de Yılmaz Güney’in bir kimliği ve kendi dönemi içerisinde siyasi duruşu var. Bu belgeseli Barış süreci döneminde gerçekleştirdik. Bu dönemlerde yapsak, belki de birçok kişi konuşmak istemezdi. Bu dönemde filmi yapsaydık, kesinlikle aynı film olmazdı. İstanbul’daki ilk gösterim öncesi, insanların tepkisi konusunda tereddütte kaldım. Yılmaz Güney’i bu dönemde hatırlatmak lazım diye düşündüm. Şu ana kadar her şey yolunda gitti.

29. Ankara Uluslararası Film Festivali hakkında neler demek istersin?

Ankara Film Festivali’ni çok seviyorum, çünkü çok samimi bir ortamı var. 2012’de önceki filmim Güzelliğin On Par’etmez’ ile buraya gelmiştik ve o zaman da çok keyifliydi. Burada olmayı çok seviyorum, her zaman güler yüzlü bir ekibi var. Salonların dolu olması, halkın festivale ilgi göstermesi de çok güzel bir şey.

Belgesel vizyona girecek mi?

Eylül 2018’de vizyona girmesini planlıyoruz. Nar Film çıkaracak. Özcan Alper ve Soner Alper de bu filme destek oldular. Filmin iyi sinemalarda izleyicisiyle buluşması önemli.

Yeni projeler var mı?

Geçen yıl “Çingene Kraliçesi” adında yeni bir film çektim. O da yakın zamanda izleyiciyle buluşacak.

Spor yapmak, ruhsal hastalıkların riskini azaltıyor

0

Türkiye’de ve dünyada her 5 kişiden birisi herhangi bir ruhsal rahatsızlık yaşıyor. Akıl hastalıklarının önlenmesi de kalp, ciğer, böbrek gibi kronik hastalıkların önlenmesi kadar önemli. Bu kronik rahatsızlıklarda olduğu gibi ruh sağlığımızı korumak için de spor şart.

266,939 katılımcıyla yapılan yeni bir analize göre haftada 150 dakika veya daha fazla aktif olmanın depresyon riskinde %20’lik bir azalma ile ilişkili olduğu gözlemlendi.

Egzersiz yapmak bize hem kısa hem de uzun vadede birçok fayda sağlıyor. Araştırmalarda, sadece tek seferlik bir egzersizden sonra bile insanların iki gün süresince başarılarının daha yüksek olduğu gözlemlemlendi. Önceki çalışmalarda ise egzersizin, hafızayı ve bilişsel zekayı geliştirdiği gözlemlenmişti.

Spor yapmanın bu faydasının nedenine gelecek olursak, endorfin, halk tabiriyle mutluluk hormonu salgılamaktan dolayı olduğu biliniyor. Bedensel olarak aktiflik, vücudunuzun ödül mekanizmasını tetikler ve bu vesileyle spordan sonra kendinizi daha dinç ve daha özgüvenli hissedersiniz.

Eğer kendinizi fazlasıyla depresif hissediyorsanız ve eğer kronik bir sorununuz yoksa psikiyatriye gitmeden evvel bir spor yapmayı denemelisiniz, kesinlikle farkı hissedeceksiniz.

Alıntı | webtekno.com |

Bu vitamin hapı sayesinde rüyalarınızı net bir şekilde hatırlayacaksınız

0

Muhtemelen her gece gördüğümüz rüyaları, uyandığınızda hatırlayamayabiliyoruz. Bu noktada bilim insanları, bazı vitaminlerin rüyalarımızı hatırlamakta bize yardımcı olabileceğini ifade ediyorlar.

Kimi zaman günlük aktivitelerimiz, kimi zaman hayallerimiz kimi zaman da korkularımız gece rüyalarımıza girer. Bu rüyalar bazen öylesine gerçekçidir ki, hatırlamak için zihnimizi zorlarız. Hal böyle olunca bazı bilim insanları konu hakkında ilginç bir çalışma gerçekleştirdiler. Yapılan araştırma sonuçlarına göre bazı vitaminler, rüyalarımızı hatırlama da bize yardımcı olabiliyor.

Algı ve Motor Becerileri dergisinde yayınlanan araştırmada, yatmadan önce yüksek dozda B6 vitamin takviyesi almanın rüyaları hatırlamada son derece etkili olduğu açıklandı. Adelaide Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, bilginin doğruluğunu test etmek için beş gün boyunca 100 kişiye 240 mg B6 vitamin hapı verdiler. Test küçük bir toplulukta denenmiş olsa dahi, B6 vitaminin rüyaları hatırlamadaki etkisi ortaya çıktı.

Testten günler sonra konuşan gönüllü deney ekibi, rüyalarını hala çok net hatırladıklarının da altını çizdiler. Aslına bakarsanız rüyaları hatırlamak bizim için oldukça güçtür. Çünkü hatırlamamıza olanak tanıyan nörotransmitter norepinefrin, biz uyurken çalışmasını yavaşlatır. Bu sebeple uyurken rüyalarımızı da kesik kesik hatırlar, hatta bazen de hiç hatırlamayız. Ancak yapılan bu çalışma ile birlikte sizler de benzer bir yöntemi uygulayabilir veya hap kullanımını desteklemiyorsanız, baş ucunuz da bir kalem kağıt ile uyuyabilirsiniz. Gece uyandığınız anda rüyalarınız ile ilgili alacağınız notlar, muhtemelen sabaha işinize yarayacaktır.

Alıntı | webtekno.com |

Günümüzün kaygıları

Hayatın temposunda her şeyi boş veren kendisine yeni bir hikâye yazan insanları zaman zaman duymuş ya da okumuşsunuzdur. Belki siz de bahsettiğim o insanlardansınız.

Sizce tüm bu koşturmadan, kaygılardan neden uzaklaşmak istiyorlar?

Çalışma hayatı bizi her geçen gün daha fazla etkisine alıyor. Günler, aylar derken yıllar geçiyor. Hayatın koşuşturması içerisinde kendimize zaman ayıramaz hale geliyoruz. Her şeyi emekliliğe erteliyoruz. O zaman gelince de enerjimiz kalmıyor.

Çoğunlukla para kaygımız bizi ele geçiriyor. Sonrasında ise büyük firmaların yaptığı reklam kampanyaları sayesinde tüketim kaygımız baş gösteriyor. Modadan geri kalma kaygısı, teknolojiden geri kalma kaygısı, estetik kaygısı ve bunlar gibi nice kaygılar… Tüm bu saydığım nedenlerden dolayı biz kaygıyla iç içe yaşar hale geldik. Kendinize şöyle bir uzaktan bakmayı deneyin. Ne çok kaygınız var düşünsenize.

Açıkça söylemek gerekirse günümüzde bu kaygılar artık olağan bir hale geldi. Öyle çok öyle gereksiz şeylere kaygılanıyoruz ki aslında sahip olmamız gereken asıl kaygıları unutuyoruz.

Kasabanın birinde zengin bir tüccar yaşarmış. Öleceği vakit vasiyetinde: “Ben mezara konulduğum gün kim gelir benimle bir gece mezarda kalırsa ona servetimin yarısını bırakacağım” demiş.

Çoluğu çocuğu, akrabaları servetin yarısı bırakılmasına rağmen bunu yerine getiremeyeceklerini düşünüyorlarmış. Kısa bir müddet sonra adam ölmüş.

Adamın vasiyeti kasabada zaten meşhurmuş. Bunu duyanlardan biri de kasabanın en ücrâ köşesinde yaşayan hamalmış. Adamın öldüğü haberini duyunca yakınlarına kendisinin bir gece mezarda kalabileceğini söylemiş. Bunun üzerine cenaze merasiminden sonra hamalı da adamla birlikte kabre koymuşlar.

Hamal: “Zaten bir tane ipim bir tane de küfem var. Kaybedecek bir şeyim yok. İyi ettim de bu adamla buraya girdim. Çıktığımda kasabanın hatırı sayılır insanlarından biri olacağım” diye düşünüyorken bir gürültü kopmuş ve dünyada daha önce hiç karşılaşmadığı yüzlere orada rastlamış.

Gelen melekler aralarında konuşuyorlarmış: “Bu ölü olan zaten elimizde. Onu istediğimiz vakit hesaba çekebiliriz. İlk önce şu canlı olandan başlayalım”.

Adam tir tir titriyorken başlamış melekler peş peşe sorular sormaya: “Söyle bakalım ey falan oğlu filan. Küfenin ipini nereden buldun? Satın aldıysan ne kadara aldın? Kimden aldın?

Aldığın kişiyi dolandırdın mı? Hakiki değerinde mi verdin ücretini?”

Adamın dili dolanıyor sorulan sorulara cevaplar bulmaya çalışıyor, ancak o cevap verdikçe ip ile ilgili bir başka soru ile karşılaşıyormuş.

Gün ağarırken zengin adamın akrabaları gelmiş ve adamı mezardan çıkarmışlar. Sonra: Artık kasabanın sayılı zenginlerindensin. Anlat bakalım bir gece mezarda kalmak nasıl bir duygu? demişler.

Hamal:

Aman, lanet olsun! İstemiyorum! Bütün mal mülk sizin olsun!

Ben bir ipin hesabını sabaha kadar veremedim, o kadar malın hesabını kıyamete kadar veremem herhalde…’’

İnsanı gerçekten düşündüren bir hikaye öyle değil mi? İşte böyle sayın okurlar, kaygılarımız olsun, olmasın demiyorum. Ama gerekli kaygılarımız olsun. Onda var bende neden yok, kaygıları ile bugünümüzü yarınımızı tüketmeyelim.

Hayatımız değerli, bizler değerliyiz. Kaygılarımız bizi hayatta tutar. Günlük hayattaki olağan bir kaygımızdan örnek verecek olursam, karşıdan karşıya geçerken bile sağımızı solumuzu kontrol ederiz. Çünkü kaygı duyarız. Kaygı da bir duygudur. Yaşamın bir parçasıdır.

Stres ve kaygı birleşince insanın hayatında geri dönülemez şekilde etkiler. Farkına varmasak da biriktirdiğimiz kaygılar bizi yorar. Kaygılarımız bizi kötüye değil iyiye sevk etmelidir.

Cemal Süreyya’nın bir sözü, “Artık hayallerim suya düşecek diye kaygılanmıyorum. Çünkü onlar düşe düşe yüzmeyi öğrenmişler.” Bizlerde kah düşüyoruz kah kalkıyoruz şu hayat yolunda kimse kusursuz değil, herkesin hayatında memnun olmadığı bir şeyler var. Önemli olan elindekiler ile yetinebilmek ve kaygılarımızı hayatın bir akışı gibi görebilmek. Gereksiz şeylere de gereğinden fazla kaygı duymamak.

Okültist Ressam Marjorie Cameron’un büyülü resimleri

Tam ismi ile Marjorie Cameron Parsons Kimmel 23 Nisan 1922’de Amerika Birleşik Devletleri’nde İowa eyaletine bağlı olan küçük şehir Belle Plaine’de dünyaya gelmiş şair, aktirist, ressam ve bir ökültisttir.

Gençliğinde birçok farklı erkekle birliktelik yaşamış, hamile kalmış ve çocuğu annesi tarafından illegal şekilde başka bir aileye verilmiştir. Gençliğinde birçok kere farklı yerlere taşınmış ve 2. Dünya Savaşı sırasında Birleşik Devletler donanması servisinde gönüllü olarak çalışmıştır. 1954’de bilinmeyen sebeplerle ordudan ayrılır ve ailesiyle birlikte Pasedana, California’ya taşınır. Orada çalışmak üzere davet edildiği büyük bir çiftlik evine gider, bu ev hayatının uzun kısmını paylaşacağı eşi, roket mühendisi ve ökültist Jack Parsons ile tanıştığı yerdir.

Jack, Aleister Crowley’nin öğretisi Thelema inancına dahil, kendi bölgesindeki OTO (ordo templi orientis) şubesinin başında bulunan bir Crowley takipçisidir. Cameron çiftlik evine geldiğinde, Jack arkadaşı Ron Hubbard ile birlikte Enochian büyü sistemini kullanarak “elemental” bir kadın sevgili çağırmak için yaptığı ritüeli daha henüz bitirmiştr ve Cameron’un kırmızı saçlarını, mavi gözlerini görünce onun çağırdığı “elemental” kadın ruhu olduğuna inanır, böylece ilişkileri başlar, birbirlerine karşı hızlı şekilde çekilirler ve sonraki iki haftayı Jack’in yatak odasında geçirirler, 1946 yılında da evlenirler. Cameron bilmese de Jack onun Thelama dininde ana rol oynayan bir tanrıça olduğuna inanır. Cameron’un ökültist tarafını ateşleyen kişi Jack olmuştur, ama yine de birliktelikleri genelde gergin sürer. Evlilikleri kısa sürmüştür ve Cameron San Miguel, Meksika’daki bir artist topluluğunu ziyaret edip Renate Drunks ile arkadaş olduğu sırada Jack Parsons da Redondo Beach’e taşınmış ve Cameron gelmeden başka bir ilişki içerisinde bulunmuştur. Sonradan yeniden birlikte yaşamaya başlayıp South Orange’da yaşadıkları yeni evlerinde bohem ve avangart sanatçıların ve beat jenerasyonundan seçkin isimlerin de bulunduğu büyük partiler vermeye başlamışlardır. Bu süreçte Cameron heykeltraş arkadaşı Julie Macdonald ile Jazz Clup’larda yer edinmiş ve çeşitli dergilere illüstrasyonlar göndermeye başlamıştır.

1952’de evlerindeki bir patlama sonucu Jack Parsons ölür, Cameron kocasının bir suikast sonucu öldürüldüğünden şüphelenir, Washington’un üzerindeki tanımlanamayan uçan objeler (ufolar) hakkındaki haberleri görünce bunu onlardan sorumlu tutar, 2 ay sonra California’da intihar girişiminde bulunur. Daha sonra aniden Jack’in arkasında bıraktığı mektupları, yazıları ve kitapları okumaya başlayarak ökültizmin içine dalar ve ruhlar ile iletişim kurma girişimlerine başlar. Jack’in kendisi hakkında bir tanrıça olduğuna dair düşüncelerine inanmaya başlar. Ardından California’nın başka bir tarafına, Beaumont’a taşınır ve çok uluslu ökült grup “The Children”ı kurar. Grup kendisinin çeşitli seks ritüelleri ile Tanrı Horus’a sadık, çok uluslu “ay çocukları” üretmek için kurulduğunu öne sürer. Bu süreçte ritüeller yüzünden Cameron hamile kalır, her ne kadar sonradan düşük yapsa da karnındaki bebeği “the wornwood star” olarak adlandırır. Grup kısa sürede dağılır çünkü üyelerin birçoğu Cameron’un gittikçe artan kıyamet senaryoları hakkında endişelenmeye başlar.

Ritüelleri sırasında sürekli magic mushroom, marijuana ve peyote gibi halüsinatif maddeler kullanan Cameron, sesli vizyonlardan ve değişken ruh hallerinden şikayetçidir. Los Angeles’a geri döndüğünde 1950’lerin yeraltı filmlerinde önemli rol oynayan ve Hollywood salonlarını dolduran sosyete isim, ökültist ve aktrist Samson De Brier ile arkadaş olur ve şehrin avangart sanat ortamında kendisine bir yer edinir. Queer sinemasının öncüsü kabul edilen yönetmen Curtis Harrington ve deneysel yeraltı film yapımcısı, yazar ve oyuncu Kenneth Anger da bu arkadaşlığın içinde yer alır. Harrington’ın iki farklı filmi “The Wornwood Star” ve “Night Tade”de; aynı zamanda Kenneth’in filmi “Inauguration of the Plesure Dome“da Cameron’u görebiliriz.

The Wornwood Star’da Cameron’un çizimleri, tabloları ve şiirleri ön plandadır. Günümüzde onun sanatı hakkında en iyi kaynaklardan birisidir, çünkü film yayınlandıktan kısa süre sonra Cameron, “ritüelistik” bir intihar girişimiyle tüm tablolarını yakmıştır. Bu 1955 yapımı kısa film Cameron’un tablolarına, ökült ritüelistik pozlara, ezberden okuma seslenişlere ve  şamanistik ritmlerin kesişimine odaklanır.

Aynı yıl, Cameron, Cyrstal Eve Kimmel’ı dünyaya getirmiştir. 1956’da Brentwood’da Walter Hopp’un studyosunda ilk sergisini açmıştır. Galeride çıkan bir yangın sonucu eserlerinin bir kısmı yine yanmıştır. Cameron’un en önemli eserlerinden biri “Peyote Vision”dır. Bu eser 1957’de Berman’ın Los Angeles Feris Galerisi’nde sergilenmiştir ama daha sonra pornografik olduğu gerekçesiyle polis tarafından kaldırılmıştır.

Cameron 1957’de San Francisco’ya taşındı ve orada aynı bohem ve avangart sanatçı çevresinden birçok beat jenerasyonu yazarı ve sanatçısıyla tanıştı. Burt Shonberg ile ilişkisi başladı ve birlikte Ufoloji araştırmaları yaptılar, bu süreçte ufolojist George Van Tassel ile arkadaş oldular. 1959’da evlendiler ama kısa süre sonra ayrıldılar. 1960’da Night Tide adlı Cameron’un oynadığı ikinci bir Curtis Harringhton filmi yayınlandı. Bir yıl sonra Cameron Los Angeles’da kendi eserlerini sergilemeye başladı. 1964’de Los Angeles Sinema ve Tiyatro’su “The Transcendental Art of Cameron” isimli bir etkinlik düzenleyerek Cameron’un birçok resmini, şiirini ve farklı eserlerini gösterime sundu.

1970’lerin sonlarından 1995’te kanserden ölmesine kadar, Cameron Batı Hollywood’da bir kızıyla birlikte bir bungalowda yaşadı. Burada kızı ve torunlarını büyüttü, ezoterizme karşı ilgisini sürdürdü, tai-chi ile ilgilendi, sanat ve şiir üretti. Komşuları tarafından bahçesinde arp çalarken ve sokakta ot içerek köpeğini gezdirirken görülüyordu. 24 Haziran 1995’de öldü, bedeni Thelemic ritüeller ile taşındı ve yakıldı, külleri Mojave çölüne bırakıldı. Ölümünden 2 ay sonra anma etkinliği Los Angeles’daki Beyond Baroque Sanat Merkezi’nde düzenlendi.

Cameron’un bir sanatçı olarak ünü ölümünden sonra büyüdü. 2006 yılında arkadaşı Scott Hobbs, Cameron Parsons Vakfı’nı, çalışmasını saklayan ve destekleyen bir arşiv olarak hizmet etmek için kurdu. 1995 yılında Peyote Vision adlı resim, New York’ta Whitney Sanat Amerikan Müzesinde düzenlenen “Beat Culture ve New American” adlı serginin bir parçası olarak yer aldı.

 

NASA’nın yeni küp uyduları Wall-E ve Eva, Mars’ta hayatta kalabilecek mi?

0

NASA, InSight lander ile birlikte Mars’a iki tane de küp uydu yollayacak. Eva ve Wall-E ismi verilen bu iki küçük uydunun, Mars’ta hayatta kalıp kalamayacağı merak ediliyor.

Yıllardır üzerinde çalışılan ve sürekli ertelenen tarihten ötürü bir türlü yola çıkamayan InSight, bu cumartesi nihayet yola çıkacak. Ancak InSight, yaklaşık 6 ay sürecek ve tahminen Kasım ayında son bulacak bu uzun yolculukta yalnız olmayacak. İki adet küp uydu, yol boyunca ona eşlik edecek. InSight kızıl gezegene inip yüzeyin altında araştırmalara başlarken, iki küçük uydu da yörüngede dolaşarak dünyaya bilgi gönderip gönderemediğini test edecek.

Geleneksel uzay araçlarından çok daha küçük ve düşük maliyetli olan küp uydular ilk kez farklı bir gezegene gidecekler. Daha önce bu kadar uzun mesafe kat etmemiş olan uydular bu görevde başarılı olur ve dünyaya bilgi göndermeyi başarırsa, bu gelecekte uzak gezegenlere yapılacak yolculuklar için büyük fayda sağlayacak. NASA’da görevli bilim insanları, bu araçların çalışırlığı onaylandığında uzayın derinliklerine yapılacak keşiflerde de kullanılacağını söylüyor.

Bir uzay aracı farklı bir gezegene indiğinde, bilim insanları bu uzay aracından bilgilerin dünyaya aktarılması için genellikle bir “röle uydusu” kullanırlar, ancak eğer bu yeni küp uydular Mars’ın yörüngesinde gezinerek bize bilgi aktarmayı başarırsa, artık bu pahalı uydu yöntemine gerek kalmayacak. Bu da çalışmalara büyük oranda hız kazandırarak maliyeti de azaltacak.

 Eğer InSight Mars’a inerken hız, paraşütün durumu ya da inişin başarı-başarısızlık durumları umulduğu gibi Wall-E ve Eve tarafından dünyaya gönderilebilirse, proje kusursuz işliyor anlamına gelecek ve uzay keşif tarihinde oldukça önemli bir adım atılacak. Ancak sonuçları öğrenmek için yaklaşık 6 ay beklememiz gerek.

Alıntı | webtekno.com | Kapak Görseli

Magic of the Chaos: Ankara’da Psychedelic Bir Gece

12 Mayıs Cumartesi, Magic of the Chaos ile Ankara psychedelic bir yolculuğa çıkacak. Etkinlik her ne kadar ekibin başkentteki ilk partisi olmasa da, ailenin açılış partisi niteliğinde.

Daha önce hangi etkinlikler gerçekleştirildi?

Ekip, ilk olarak 17 Şubat’taki Chaos of the Spirit eventini gerçekleştirmişti. 7 Nisan’daki Capitalipsytion Indoor Party & Art Gallery ise uv.lab ve Psychedelic Art Gallery ile işbirliği içerisinde gerçekleştirildi. Bu iki partide atılan tohumlar fidana döndü ve ortaya Magic of the Chaos’un üçüncü etkinliği çıktı. Bu event’in açılış partisi niteliğinde olmasının sebebi ise Yejades ve Stultitia’nın ilk kez bu partide Magic of Chaos adı altında performans sergileyecek olmaları.

Magic of the Chaos bir free mind etkinliğidir demişsiniz. Peki nedir bu free mind?

Free mind etkinlik, birlikte karar verilen, para amacı gütmeyen, gönüllük ve ekip çalışması felsefesine dayanan etkinliktir. Gönüllülük, istek, yardım (ulaşım, konaklama vs…) gibi konularda ekibe dahil olmak isteyenler bize ulaşabilirler. Bu bağlamda sanat galerisini eserleriyle renklendirmek isteyen dostlarımız da [email protected]a mail atarak veya ekip sayfasındaki mesaj kutucuğu aracılığıyla bize ulaşabilirler.

Etkinlik nerede gerçekleşecek?

Bu parti de tıpkı diğer iki event gibi indoor olacak. Adres ise psychedelic partilerin başkentteki vazgeçilmez mekanı Kite. Tam lokasyon bilgisi için facebook sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.

Line-up şimdiden insanın kanını kaynatıyor. Gecenin yabancı ve yerli konukları kimler olacak?

Öncelikle Kokobloko hi-teck soundlarıyla Yunanistan’dan konuğumuz olacak. Kendisini Türkiye’ye ilk defa getirmenin heyecanını yaşıyoruz. İkinci yabancı konuğumuz ise Macaristan’dan Fobi. Forest soundlarıyla daha önce Türkiye’deki bir kaç etkinlikte kendisini dinleme fırsatı bulmuştuk. Bu gecede bizlere pilotluk yapacağı için mutluyuz. Diğer üç konuğumuz ise Türkiye’den. Başarılı işleriyle adını duyurmuş olan Pack Twilist/ Forest ambiyansıyla dinleyicileriyle buluşacak. Yejades Dark Progressive ile bizi dans ettirirken, Stultitia ise hi-tech/ psycore soundlarıyla geceye katılacak.

Giriş ücreti ne kadar?

12 Mayıs Cumartesi saat 21.00’da başlayıp sabah beşe kadar sürecek bu etkinlik için elimizden geldiğince makul bir fiyat belirlemeye çalıştık. Amacımız para kazanmak değil. O yüzden gerek dj’lerimizin emeğinin karşılığını verebilmek gerekse masrafları karşılayabilmek için yeterli bir miktar olduğunu düşündüğümüz 35 TL bilet fiyatı olarak belirlendi. Ayrıca bilet fiyatlarına bir bira da dahil.

Hem başkente hem ruhumuza renk katmak için, orada görüşmek üzere.