Ana Sayfa Blog Sayfa 175

Bugün Lag B’Omer | Raşbi’nin Günü

Sina dağında Tora’nın verişine kadar olan 49 günün sayılmasına Omer Sayımı deniliyor ve 33.Gün RaşBi’nin bu dünyadan ayrıldığı gün olarak kutlanıyor. Bugünün ayrıca adı da Lag BaOmer. Neden böyle bir kutlama olmuş, bize nasıl ve neden dokunuyor hep birlikte bakalım.

Geçmiş dediğimiz an’larda oluşmuş ve şimdiye çağırdığımız bu bilgelik bizim ne işimize yarayacak? Bedenlerimizde meydana gelen değişimler, iyileşemeyen hastalıklar, bir kutu antibiyotik içsek de atamadığımız mikrop, gece yataktan fırlamalar, asidik beslenmeler, bozulan kimyasal dengeler, candita mantarının bağırsaklarda fazlaca üremesi, glüten dirençlerinin oluşması, glikozla başımızdaki bela. Ne oluyor da bir rahatın bozulması, bedensel düzeye kadar inmiş bir değişiklik söz konusu?

NevAtelier sergi metnini okuyunca yazının akışları gelişti. Metinde şöyle geçiyordu “Kadim bilgelik insanlığın yardımına koştu”. İşte tam da burada başlıyor yazının konusu. Kadim bilgelik bana nasıl yardım edebilir ve kadim bilgeliğin yardımı nasıl bir şey? Ne yapacağınızı bildiğinizi düşünün, içsel güvensiz sesler sizi sürekli zihinsel olarak hareketli tutarken, bir sessizlik olduğunu düşünün çünkü konuşucak, panik yapacak bir şey kalmamış. Dönüşüm an’da, an’ın ihtiyacı içinde olup bitiyor zaten. Bir sonra uyanırım, akşama güzel bir meditasyon yaparım birde ful detoks yaparım uyanırım dediğimizde işe yarıyor mu? Benliklerin içinde dönüp duruyoruz. Kendi mantığımızdan çıkmanın yollarından biri de grup çalışmasıdır. Daha doğrusu bir grubunun olmasıdır.

Kullanılan sembolizme de azıcık bakalım. Olayların dışıyla bir tuttuğumuz insanlığın gelişimini nasıl izleriz? Kadim bilgiler ve kaynakların ışığını davet etmeliyiz ilerleyişimize.

“Mısır, Kızıldeniz (Son Deniz), Çöl, İsrail Toprakları… Bunlar coğrafi bilgiler değil, insanın içindeki izlenimler. (Manevi hayatımız) Mısır, kişinin egoizminin içinde olduğunun farkına varması ve kalpteki noktasının uyanması. (Kalpteki nokta içimizdeki Moşe/Musa) Egoistik arzularımızın içinde kalpteki noktanın hissedilmesi. Kalpteki noktanın iyice gelişmesi lazım. O yüzden Moşe Firavun un sarayında 40 yıl yetişiyor. Hatta derler ki Firavun’un sakallarıyla oynarmış, onun dizlerinde büyümüş. Kalpteki noktası var ama egosu da çok sağlıklı bir şekilde büyüyor. Mısır’da prens, ne istese var. Ama kalpteki noktası da uyanmış. ” Her istediğim var ama hayatın tadı tuzu yok!” Moşe’nin durumu o. Bir taraftan da kaçmak istiyor, kaçamıyor, kurtulamıyor. Mısır’da yaşanan bu koşul, bir kişinin yaşadığı manevi izlenimlerdir. Halkı da toparlıyor. Halkı toparlaması demek, şimdi ihsan edebileceğim, yani kendi içimden maneviyata eğilimli olan arzularımı alıp, buradan çıkmak kurtulmak. Nasıl çıkacağım buradan? Firavun dan kaçıyor. Kızıldeniz’e geliyor. Egomuz ile biz savaşmak zorunda değiliz. Yaradan o işi halledecek.

Bırak O işi halletsin.

 Yaradan’ın o işi halletmesi, kişiyi Mısır’dan çıkarması. O yüzden denizi ikiye yarıyor. Öbür yakaya gelin diyor. Sonra Sina Dağı var. Sina nefret kelimesinden gelir. (Lisnot) Nefret demek Sina Dağı. Moşe dağın tepesine çıkıyor, yani başkalarına olan nefretinin üstüne çıkıyor. Yaradan ile buluşması orda. Kişi içindeki tüm nefretin üzerine çıkmadan Yaradan ı ifşa edemez. Yaradan ı ifşa etmek, Yaradan la bağ kurmak bu. O yüzden dağın tepesine çıkıyor, sonra aşağıya iniyor. Aşağıda kim var? Halk. Halk ne? Diğer arzularım. Tüm o arzularımı alacağım, o arzuların hepsinin üzerine çıkmam lazım. Çölde 40 yıl o. Yani Malkut Sefirotu, Zeir Anpin, Binaha çıkış. Malkut Binaha çıkacak. Binah ihsan etme niteliği. Çöldeki süreç: tüm kötü eğilimimin üzerine çıkmak. Bunu bitirdikten sonra İsrail Topraklarına girebilirler. Moşe’nin işi burada bitiyor. O yüzden Moşe burada ölüyor. Niye çünkü işini halletti. Artık tüm arzularımızın üzerindeyiz. Diğer insanlara olan tüm nefretin üzerine çıkmışız. Tüm bunlardan sonra kalan arzularım İsrail Topraklarına girebilir. Bundan sonra İsrail Toprakları fetih ediliyor. Ne demek fetih etmek? Ölüleri canlandırmak diye bir şey. Daha önce tüm arzularımın üzerine çıkıp, Malkutu Binaha getirmiştim. Şimdi Buradaki arzularımı alıp ihsan etmek için kullanmam lazım. Bu İsrail Topraklarını fetih etmek denen şey. Hepimiz içimizde yaşayacağız bunu.”  Bnei Baruh Derslerinden 16-04-2018

Rav, bizim dışsallığımıza ve realitemizdeki algılarımıza da değinmiş. Bizi dönüştürecek ve içsel bilgeliğimizi açacak olan ışıkların başında da Zohar yani Rabbi Şimon Geliyor. Lag B’Omer da bunun günü. Kalbindeki nokta ile arayana yer, sorana da cevabın olduğu sizleri de bekleriz.

Erdal Beşikçioğlu’ndan Bir Delinin Hatıra Defteri Ankaralı tiyatroseverlerle buluşuyor

0

Erdal Beşikçioğlu’nun olağanüstü oyunculuğu, tükenmeyen enerjisi ve üstün kondisyonuyla büyük yankı uyandıran “Bir Delinin Hatıra Defteri” oyunu, 6, 7 ve 8 Mayıs’ta Ankara’da Devlet Tiyatroları İrfan Şahinbaş Atölye Sahnesi’de! Gogol’un kaleme aldığı “Bir Delinin Hatıra Defteri”, Çar 1. Nikolay’ın baskıcı devrinde sıradan ve küçük bir devlet memurunun deliliğe doğru gidiş öyküsünü tiyatro sahnesine taşıyor.

Nikolay Vasiliyeviç Gogol’un unutulmaz eseri “Bir Delinin Hatıra Defteri”, Erdal Beşikçioğlu’nun tek kişilik muhteşem performansıyla büyük ilgi görüyor. Tatbikat Sahnesi tarafından sahnelenen oyunun uyarlamasını ve yönetmenliğini M. Cem Emüler üstleniyor.

Çar 1. Nikolay’ın baskıcı devrinde yaşamış küçük bir devlet memurunun hayatı üzerine merkezlenen ve günlük formatında ilerleyen “Bir Delinin Hatıra Defteri”, başkahraman Poprişçin’in deliliğe doğru gidişini anlatır. Poprişçin’in yaşadığı sıkıcı ve tekdüze hayata, bir de müdürünün kızına duyduğu aşk eklenince içinde bulunduğu girdap iyice büyür. Aksentin İvanoviç Poprişçin’in baskıcı sistemde boyun eğmeme çabaları ve yaşadığı psikolojik gel-gitler, kendisini İspanya Kralı sanmasına kadar devam eder ve akıl hastanesine kapatılmasıyla son bulur.

Tek perdelik “Bir Delinin Hatıra Defteri”, 6 Mayıs 2018 Pazar, 7 Mayıs 2018 Pazartesi ve 8 Mayıs 2018 Salı akşamları Ankara’da Devlet Tiyatroları İrfan Şahinbaş Atölye Sahnesi’nde izlenebilir. Başlama saati 20.30 olan oyunun biletleri, Biletix’ten ve salonun gişesinden temin edilebilir.

Moğollar’dan 50. yıla özel Ankara konseri!

0

Ülkemiz müzik sahnesinin efsane grubu Moğollar, 50. yaşını büyük bir konserle kutluyor! 6 Mayıs Pazar akşamı Ankara Meb Şura Salonu’nda muhteşem bir konser, katılımcıları bekliyor!

Türk müziğinin efsane gruplarından Moğollar, 50. yılını büyük bir konserle kutlamaya hazırlanıyor! Türkiye’de ilk kez bir müzik grubunun, 50. yaşının kutlanmasına tanıklık etmek isteyen müzikseverleri, bu konserde unutulmaz anlar bekliyor. 6 Mayıs Pazar akşamı saat 20.00’da başlayacak olan “Moğollar 50. Yıl Konseri”, Ankara Meb Şura Salonu’nda gerçekleşecek!

1967 yılının sonunda başladığı yolculuklarına, geçen yıllara rağmen devam eden Moğollar grubu, Anadolu pop müziğinin en önemli temsilcilerinden ve aynı zamanda bu kavramın da isim babası…

1971 yılında Fransa’da yayınladıkları albüm ile Charles Cros Academy ödülünü alan grup, müzik kariyerinin bir bölümünü de yurt dışında geçirdi. Tarihi boyunca Cem Karaca, Barış Manço, Selda gibi dönemin önemli vokalistiyle çalışan Moğollar, 1970’lerin sonlarına doğru müzik kariyerlerine ara verdiler.

1993 yılında başlatılan bir imza kampanyası sonucu yeniden bir araya gelen gruba klavyede Serhat Ersöz katıldı. 2008 yılında gruba, vokalist olarak Cem Karaca’nın oğlu Emrah Karaca eklendi. 2010 yılında grubun davulcusu Engin Yörükoğlu’nun kansere yenik düşmesinin ardından gruba Kemal Küçükbakkal katıldı. Ülkemiz müziğinin 50 yıllık çınarı bu yıllara 23 adet 45’lik ve 11 adet stüdyo albümü sığdırdı. Moğollar’ın hâlâ üretiyor ve hâlâ sahne alıyor olmasının sırrı samimiyetlerinde gizli..

Engelli Çocuk Hakları Ağı

0

Sivil toplum kuruluşları tarafından engelli çocukların haklarını görünür kılmak, bu hakları korumada, engelli çocuğa her türlü şiddeti, ihmali, ayrımcılığı ve engelli çocuğun istismarını, mevzuattan kaynaklı yoksunlukları ve hak ihlallerini tespit etmede ve önlemede gösterge temelli ve kanıta dayalı izleme ve savunu rolünü güçlendirmek yani savunu, lobicilik, takip ve farkındalık çalışmaları yapmak, iyi uygulama örneklerini paylaşmak ve çözüm önerileri geliştirmek amacıyla kurulan işbirliği “Engelli Çocuk Hakları Ağı” olarak isimlendirilmiştir.

EÇHA çocukları birey olarak kabul eder.

Sivil toplum kuruluşları tarafından,

  • engelli çocukların haklarını görünür kılmak, bu hakları korumada
  • engelli çocuğa her türlü şiddeti, ihmali, ayrımcılığı ve engelli çocuğun istismarını, mevzuattan kaynaklı yoksunlukları ve hak ihlallerini tespit etmede ve önlemede

gösterge temelli ve kanıta dayalı izleme ve savunu rolünü güçlendirmek yani savunu, lobicilik, takip ve farkındalık çalışmaları yapmak, iyi uygulama örneklerini paylaşmak ve çözüm önerileri geliştirmek amacıyla Türkiye genelinde 38 aktif üye kuruluş ve 4 bireysel üye ile kurulan “Engelli Çocuk Hakları Ağı” Unicef tarafından da destek görmektedir.

Çocukların haklarını yasal garanti altına alan, başta Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi, Engelli hakları sözleşmesindeki ilgili maddeler olmak üzere, ulusal ve uluslararası yasaları temel alan ve çalışmalarına yön veren “Engelli Çocuk Hakları Ağı”, Ağ kapsamında oluşturulan

– Yaşama ve Gelişme Hakkı Çalışma Grubu

– Eğitim Hakkı Çalışma Grubu

– Şiddet, İstismar ve İhmalden Korunma Çalışma Grubu

– Sosyal ve Kültürel Hayata Katılım Çalışma Gruplarını oluşturak  üyeleri arasında görev dağılımı yapmıştır.

Ağ faaliyetleri hakkında bilgiye http://www.echa.org.tr/ adresinden ve

https://www.facebook.com/EngelliCocukHaklariAgi/  Facebook sayfasından ulaşabilirsiniz

 

 

“National Geographic on Campus!” Boğaziçi Üniversitesi’nde devam ediyor!

Açılış etkinliği Sabancı Üniversitesi’nde gerçekleştirilen “National Geographic on Campus!”, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi (İPM), National Geographic ve Boğaziçi Üniversitesi Yenilikçi Tarım İşletmeleri Platformu işbirliğiyle, Boğaziçi Üniversitesi’nde devam ediyor.

Etkinlikte, fotoğrafları National Geographic, Time Magazine ve Newsweek gibi birçok derginin kapaklarında çıkan fotoğrafçı ve yazar Reza Deghati ile, Birleşmiş Milletler Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli uzmanlarından, 2017/18 dönemi İPM araştırmacısı Doç Dr. Barış Karapınar ve konuşmacı olarak yer alıyor. Deghati ve Karapınar, iklim değişikliğinin gıda güvenliği ve yoksulluk etkinlerini ele alacak.

Deghati’nin, dünyanın çeşitli noktalarından yansıtacağı çarpıcı insan manzaraları ile Karapınar’ın sunacağı bilimsel bulguların sentezleneceği bu söyleşide, insanlık tarihinin en önemli sorunlarından iklim değişikliğinin yoksul toplumları üzerindeki etkisi konu edilecek.

Deghati, fosil yakıtların dünyaya verdiği zararları Afganistan’daki yoksul bir çocuğun gözünden yorumlarken,  Karapınar ise iklim değişikliğinin son dönemde gözlemlenen etkinlerini bilimsel çalışmaların ışığında yorumlayacak.

Deghati; Newsweek, Time ve Life gibi dünyanın önde gelen yayınlarında çalıştı. National Geographic için 1994’te “Turkey Struggles for Balance” (“Türkiye dengeye gelmek için çabalıyor”) başlıklı bir röportaj hazırlayan Deghati, 17 Ağutos ve 12 Kasım depremlerini de fotoğraflamıştı. Fotoğraflarını, videolar aracılığıyla da hikayeleştiren Deghati’ye, 2005’te Fransa’nın en yüksek sivil nişanı olan Légion d’honneur verildi.

PROGRAM:


“Climate Change and Our World”
*
“İklim Değişikliği ve Dünyamız”

Konuşmacılar:

Reza Deghati – National Geographic
Barış Karapınar – İstanbul Politikalar Merkezi

Tarih: 7 Mayıs 2018
Saat: 14:00
Yer & Adres: Boğaziçi Üniversitesi, Rektörlük Binası Konferans Salonu, Bebek, İstanbul

 

Gestalt psikolojisi, şimdi ve kutuplarımız

0

Hayatın geştalt prensiplerine göre kurgulandığını, oyun teorisinin gölgesinde yoğrulduğunu çok geç-belki de erken- fark ettim. Ya da ettiğimi zannettim. Aslında insanlar arasında, hayvanlar doğasında, yıldızların ışığı altında kötü olan hiçbir olgu yokmuş. Sadece sınırdaki, uçlardaki, yok olmaya ramak kalmış norm dışındaki duygular zannımca kötü olarak tanımlanabilir. Hayat iki ya da daha fazla uçlu, gözlü, kulaklı bir nesneydi. Ne olduğundan tam olarak emin olmamakla birlikte hayatın bu kutuplarına, bu ayrışmalarına, bu savaşımlarına hâkim olabildiğimi düşünmekteyim.

Hayat kara bir güneş gibiydi… Görüyorduk görmesine, yürüyorduk yürümesine, sevişiyorduk sevişmesine fakat neyi nasıl görüyorduk? Nasıl seviliyorduk, gökyüzü ne ara bu kadar güzel olmayı başarabilmişti? Bu sorular başka bir bilim dalına aittir. Felsefeyi sevmediğimi düşünüyorum. Sorgulama yapmaktansa aksi gibi büyük keyif alıyorum. O zaman bu ne perhiz bu ne lahana turşusu bu ne sorgulayıcı bir bakış… Hayat zıddıyla bakiydi, hayat eşiyle güzeldi; hayat bir etkileşim, bir iletişim örüntüsüydü. Hayatının ne olduğu bir türlü anlamlanmıyor… Hayat hakkında bu kadar çok kanıya ve yargıya ve iddianameye sahip olan benin bu anlamsızlığı biraz saçma. Nasıldı? Diğerleri nasıl anlam verebiliyordu? Tek anlamsız ben olamazdım. Hayat neydi? Ne ara doğrulmuştu? Biz ne ara bu raddeye gelebilmiştik? Bu çok geniş bir bakış açısına sahip bir sorgulama. Yüksek ihtimalle işin içinden hiçbir zaman çıkamayacağım. O kadar geniş açılı ki içine koca bir evren sığabilir. O kadar yanıtsız ki filozoflar ihtilafa düşeceklerdir… Ve işin acı yanı herkes bir doğruya ulaşacak. Herkes kendi penceresinden bakmaya, kendi penceresinden baktığı yetmezmiş gibi kendi penceresinden görmeye devam edecek. Bu güneşin doğudan doğması kadar kaçınılmaz bir fiil.

Ben hep aynı, hep deniz, hep kasaba, hep orası… Gözlerim kafatasıma, yani benliğime, yani insanlığıma mühürlü bir vaziyette doğruldu… Benliğim hiç başka bir benliğe konu edilmedi. Esamesi bile okunmadı. Hep ben olarak baktı, baktığı yetmezmiş gibi hep ben olarak gördü. Şimdilerde insanlar birbirlerini anlayamamaktan ilgisizlikten, yorulmuş zihinlerden bahseder oldu. Ne hoş… Ve fakat hayat yalnızca inişlerden yalnızca yokuşlardan yalnızca gökyüzünden oluşmadı, oluşamazdı. Oluşsaydı şayet farklı bir dünyada yaşıyor olurduk. Kanunlarımız, ilkelerimiz, çocuklarımız, yarınlarımız bambaşka olurdu. İşte o zamanda oraya dünya demezdik. Hayat bu şekilde meydana getirildi, bu şekilde önümüzdeki tabaklara servis edildi. Bu yemekten yemeye mecbur bırakıldık. Kimi lokmalarda tat alırken kimilerinde kustuk. Kimileri başımızı döndürürken kimileri gözlerimizi açtı. Anlatmaya çalıştığım, hayatın bir geştalt olduğudur. Şimdi farklı bir pencere açıldı, doğudan gelen ilk güneşin ışıkları eşliğinde. Şimdi o ışıklar aydınlatmakta benliğimizi.

Şimdi geştalt nedir? Neye yarar, nereden patlak vermiştir? Bu soruların yanıtını vermek için biraz kuram kitabı karıştıralım. Geştalt kuramı insanın bir bütünden meydana geldiğini ve o bütünü oluşturan parçaların olduğunu söylemektedir. İnsan kutuplarıyla yani negatif ve pozitif yönleriyle vuku bulmuştur. Söylemeye çalıştığı şey budur. Benim anlatmaya çalıştığım şey ise, geştaltın hayatın her alanına sirayet etmiş olmasıdır. Bugünümüze, odaklanır geştalt… Bu minval üzere yazmaktayım. Hayat iyinin, kötünün ve arafın boyutlarını içinde barındırmaktadır. Hayat yalnızca sola veya yalnızca sağa giden bir gemi değildir. Hayat sağa kırılışların, sola savrulmaların; düşüşlerin, yaralanışların gölgesinde yol bulurdu. Bu hayat, bu evren, bu insanlık… Şu geştalta da bir bakın… İnsan kutuplarıyla bakidir. İnsan gökyüzünü ve yeryüzünü göğsünde aynı anda barındırır. Geştalt bu noktaya parmak basıyor. Ne hoş…
Ve fakat bazı insanlar sadece gökyüzünü istemekte, bazıları ışık bazıları nefes, hayat… İşte teorinin sıkıştığı nokta burası… Bu istekler, arzular ne olacaktı? Nasıl bu şey bu göz yanılsaması veya bu gerçek nasıl sindirilecekti? Bu geştaltı, bu zıtlıkları, bu hainlikleri, bu kötülükleri, bu iyilikten ilham alan haksızlıkları anlamlandırmak… İşin zor olan kısmı burası… Böyle kalmaya devam edebilir. Belki dokunmak pimini çekmektir dünyanın, belki sürüye kurt salmaktır, belki pusulayı güneysiz kılmaktır. Ve değersiz kalsın kötülükler, hırsızlar hala kol gezmeye devam etsin, yıldızlar hiç gökyüzünü terk etmesin. Bunları söyleme cesaretini kendimde nasıl bulabiliyorum. Hangi yetkinliğe sahibim? Hangi diplomayla bunları yazıyorum? Şimdi psikoloji insanları bunları okusa bana ne derlerdi? ‘sen mi çözeceksin bu dünyanın gizemini’ mi derlerdi? Sağlık olsun…

Sadece iyicil ve kötücül bir bakış açısıyla yazmaya çalışıyorum. Koca, şişman göbeğimi yerinden oynatmaya çalışıyorum. Bir kere de batıdan bakayım gökyüzüne, bir kere de yürünmeyen bir patika keşfedeyim ormanın derinliklerinde… Ve patika beni bilmediğim bir ülkeye bilmediğim bir fikre bilmediğim bir zamana götürsün. Geştalt kuramını bir de Ernest Hemingway’in alıntısı ile anlamlandırıyorum. “Ah şimdi, şimdi, şimdi; şimdiden başka şimdi yok. Ve şimdi senin peygamberindir’ Müthiş. Hangisi önce doğdu bilmiyorum ama sanki ikisinin de söylemeye çalıştığı şey aynı. Yarın yok, geçmiş yok; gelecek, geniş zaman yürürlükten kaldırıldı. Sadece –yor, sadece an, sadece yaşanılan var. Ah şimdi sen nelere gebesin böyle? Hem geçmişin soğuk limanlarını hem de geleceğin bulantılı günlerini göğsünde taşıyorsun. En büyük yük şimdide… Bu yüzden anı yaşaması bu kadar zor… İçinde ihtilaflar var. İçinde günahlar ve sevaplar ve geştalt var. Şimdi ve burada olmak… Sadece şimdiyi düstur edinmek var. Sadece şimdinin boyunduruğu altında olmalı insan ki bu sayede özgürlük…

İnsan, hoyratça olmasa da yani en azından keyfince yaşayabilmeli. ‘Şimdiden başkaki şimdi, hiçbir zaman ele geçmeyecektir.’ Yapay şimdiler, yalancı yarınlar ve bozulmuş geçmişler para etmeyecektir. ‘Şimdiden gayri şimdi yok’ geştalt ana odaklanıyor. Ve aynı zamanda yeraltından görüyor. Dostoyevski’ye bir saygı duruşu… Sadece yeraltından görülemez dünya; yapraklar ve ışıklar; gökyüzü ve iyilik var. İyi her şey iyi hayat iyi belki ölüm biraz kötü-kalanlar için, ölenleri bilmiyoruz- Kahramanlar, yolcular, dilenciler, diplomatlar, yalancılar ve pollyannacılar ile var olmaktadır, dünyamız.

Her şey düzeninde bu yüzden şikâyet edemiyorum artık. Şikâyetlerim ve yakınmalarım anlamsız durumdalar. Ne yani ben bu eleştirdiğim olgulardan daha iyisini ve daha güzelini mi ortaya koyacağım? Ben bu düzene çomak sokamam ki, düzen beni kırar ve az kalsın kırıyordu. Geştaltı görebilmek bu yıkımın önüne geçti. Ya da yardımı dokundu. Ama asıl eziyet zihnimdeydi. Asıl yıkım orada oldu. Depremin ilk yıktığı kasabaydı. Merkez üssüne en yakın bölgeydi. Şimdilerde yeniden yapılmaya, yeniden kurgulanmaya ve yeniden hayata başlamaya çalışıyorum. Umarım zıddımla baki olmayı, yarını umursamamayı ve geçmişe gömülüp kalmamayı başarabilirim. Hayat bir denge tahtasında… Bir o tarafta bir de -az da olsa- bu tarafta… Minnet duyuyorum hayata ve getirdiklerine…

Hazırlayan: Aydın Sevin

Nev Atelier’dan Dokuz Kehanet | Rastlantı Sergisi Üzerine

İnsanın doğadan, özellikle de içsel doğasından kopuşu ve dışsal bir gözle söylemek gerekirse “gelişim” diye adlandırılan bu hali sergisinde ele alan Nev Atelier’e kısaca bakalım.

26 Nisan’da kapılarını sanatsal ifadeyi arayanlara açan sergiyi 17 Mayıs’a kadar ziyaret etmeniz mümkün. Sergi karşılaşmaların hakkını vermek için bizleri varlıksal dikkate çağırıyor ve spiritüel yasalarla içsel gelişimimizi destekliyor.
Maddenin, egomuz karşısında aldığı form ve biçim bizleri tatminsizliğe iterken, kadim bilgelikler yardımımıza koşuyor ve insanı olması gereken merkeze getirmek için saklıdaki bilgelikleri açıyorlar. Nerede bu açılmalar ve merkezler diye sorarsak, karşılaşmalara dikkat etmemiz ve varlığımızın ihtiyacına odaklanmamız gerektiğini biliyoruz artık. Koca bir an’ın içinde karşılaştığımız her şey bizim bir sonraki an’ için yaratacağımız mekanı da oluşturuyor. Hareket unsuru ile devam eden “fikir” kendini ifade edebilmek için mekan oluşturuyor. Nev Atelier bizi insanlığın uyumlu gelişimi için “bağ” kurmaya çağırıyor, sergide birçok sanatçıyla çalışan Nev Atelier Dokuz Kehanet ile açılımlarını yapıyor.

 “Dokuz Kehanet: Rastlantı”

“… Rastlantılar bize yaptığımız her şeyin altında başka şeylerin, ruhsal bir şeylerin yattığını anımsatır.”
Nev Atelier, atölyeden alternatif bir sergi mekanı yolculuğuna, açılış sergisi olan “Dokuz Kehanet: Rastlantı” ile başlıyor. Kadim bilgilerden yola çıkarak yazılan Dokuz Kehanet kitabından ismini alan serinin ilk sergisi 26 Nisan – 17 Mayıs tarihleri arasında Nev Atelier’de izlenebilecek.
İnsanın doğadan kopmasını temsil eden ikinci doğası kültür, binlerce yıldır kurgulanıyor. Bu kurgu içerisinde var oluş savaşı veren insan, yetersiz hissettikçe; paradoksal olarak doğayı tekrar üretip tüketirken tatminsizliği yükselmiş ve her defasında daha büyük bir yalnızlaşma içine düşmüştür. Bu sonsuz döngünün içine doğarız, bu döngüyü norm alarak yetişir ve yine aynı öğrenilmişlikle döngüyü devam ettiririz. Doğaya ve doğal olana sabrımızı tükettiğimizden; yıkmak ve yerine tüketilebilir olanı koymak telaşındayızdır.
James Redfield tarafından yazılmış olan Dokuz Kehanet kitabında bu döngüyü kıracak yalnızlaşmanın, her gün daha fazla kişiyi uyandıracağı, bu uyanışla birlikte doğayla barış sürecinin başlayacağı, dokuz bilgi üzerinden anlatılmaktadır.
Kitapta bahsi geçen bilgilerden ilki: “Rastlantılara dikkat et, rastlantılar bize yaptığımız her şeyin altında başka şeylerin, ruhsal bir şeylerin yattığını anımsatır.”
Sergi için bir araya gelen sanatçıların, eserlerinin ve hikayelerinin arasındaki bağ, bizi rastlantıların altında yatan bir şeyler olabileceği duygusunda birleştiriyor.
 
Yaşamasına ve anı biriktirmesine izin verilmeyen ağaçlar, yapılar, insanlar… her birinin birbirine acı çektirmesi ve bu bozulmayı sürdürülebilir kılmayı bir yaşam görevi edinmiş insan… en büyük zararı görmesine ve acıyı çekmesine rağmen bıkmadan her şeyi mitsel kalıplara sığdırmaya çalışan ve bu çabasıyla hep kendini biraz daha köşeye sıkıştıran insan.

Sergi katılımcıları

Resim alanında;
Serra Kuşkaya, Gamze Zorlu, Elifko, Kaan Fıçıcı, Görkem Dikel, Ece Kalabak, Hatitze Achmet, Gözde Baykara,

Seramik alanında;
Ebru Zarakolu, Nevin Çakır.

Nev Atelier’e nasıl giderim derseniz :

Rasimpaşa Mahallesi, Recaizade Sok. 70 Kadıköy/İstanbul

Atölye’nin FB linkini buradan bulabilirsiniz.

 

Yıkılmak zorunda olan, zihinlerdeki duvar!

“Dünya’yı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey.”

Açılımı İstanbul Zihinsel Engelliler için Eğitim ve Dayanışma Vakfı olan İZEV, Roger Waters’tan “Another Brick in the Wall” şarksının haklarını 2 yıllığına aldı. Pink Floyd, 1979’dan beri şarkıyı ilk defa grup üyeleri dışında birine verdi. Şarkıya yeni ve Türkçe bir klip videosu çekerek orijinal klipte sisteme olan eleştiriyi, bu klipte ‘yıkılmak zorunda olan zihinlerdeki duvar’  mottosuyla biz normallere yaptı. Hatta bu seferki klipte duvar da yıkıldı. Yaşam hakkı istiyoruz dediler. Video projesine Selda Bağcan, Funda Arar, Kubat ve Koray Avcı da destek verdi.

Video 10 milyon izlenme aldığı takdirde, zihinsel engelliler için yaşam köyü kurulacağı sözü verildi. Yaşam Köyü projesi zihinsel engelli bireylerin ailelerinin veya onlarla ilgilenen kişilerin vefat etmesi durumunda engellilerin hayatlarını sürdürebileceği bir merkez olarak tasarlanıyor. Türkiye’de uzun süredir böyle bir merkeze ihtiyaç olduğunu düşünen ekip ve engelli aileleri proje için çok heyecanlı.

10 milyon izlenme aracılığıyla gelecek para ve farkındalık bu hayalin ilk adımlarını attırmış olacak. Teknolojiden ve sıradanlıktan yaşamanın güzelliğini unuttuğumuz anlarda güzel mi güzel, umut dolu geldi bu video. Elimizden geldiği kadar izlemek ve izletmek düşüyor bizlere de!

6. Kayseri Uluslararası Film Festivali: Sinemanın Çınarı Ödülleri sahiplerini bulacak

0

8-13 Mayıs tarihleri arasında düzenlenecek 6. Kayseri Uluslararası Film Festivali’nde Sinemanın Çınarı Ödülleri’nin sahipleri belirlendi.

Kayseri Uluslararası Film Festivali tarafından sinemamıza gönül ve emek veren isimlere takdim edilen Sinemanın Çınarı Ödülleri kapsamında bu yıl; Yaşam Boyu Onur Ödülü’ne usta oyuncu Menderes Samancılar, Türk Sineması Emek Ödülü’ne senarist oyuncu Macit Koper ve sinema eleştirmeni Sadi Çilingir layık görüldü.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kayseri Valiliği, Kayseri Büyükşehir Belediyesi, Orta Anadolu Kalkınma Ajansı ve Forum Kayseri’nin destekleri ile Anadolu Sinemacılar Derneği tarafından düzenlenen 6. Kayseri Uluslararası Film Festivali’nde Sinemanın Çınarı Ödülleri; 8 Mayıs Salı 20.00’da Forum Kayseri Sinemaları’nda yapılacak Açılış Töreni’nde sahiplerini bulacak.

Yaşam Boyu Onur Ödülü – Menderes Samancılar

Oyunculuğa başladığı 1974 yılından günümüze 130’u aşkın sinema filmi ve televizyon dizisinde rol aldı.

Sis, Zıkkımın Kökü, Gözetleme Kulesi ve Babamın Kanatları filmleriyle Türkiye’nin önde gelen film festivallerinde En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödüllerinin sahibi oldu.

Oyunculuğunun yanı sıra şiir kitapları da yazan Menderes Samancılar; Yanmış Orman Kokusu isimli şiir kitabının imza gününde 9 Mayıs Çarşamba günü Forum Kayseri’de sevenleriyle buluşacak.

Türk Sineması Emek Ödülü – Macit Koper

Sanat kariyerinde senaristlik, oyunculuk ve yönetmenlik gibi alanlarda sayısız esere imza attı.

Cazibe Hanımın Gündüz Düşleri, Akrebin Yolculuğu, Fikrimin İnce Gülü – Sarı Mercedes ve Karşılaşma filmleriyle Türkiye’nin önde gelen film festivallerinde En İyi Senaryo ödüllerinin sahibi oldu.

Oyunculukta özellikle Anayurt Oteli filminde canlandırdığı Zebercet karakteri ile iz bırakan Macit Koper; Bir Yudum Sevgi filmindeki rolüyle 21. Antalya Film Şenliği’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülüne layık görüldü.

Türk Sineması Emek Ödülü – Sadi Çilingir

1989 yılında Sinema Gazetesi’nde yayın hayatına atılan Sadi Çilingir; Cinemascope, Gecce.com, Antrakt, Bu Hafta, Ekotimes, Metropol, Cosmolife, Sole, Sonsuz Kare, Şamdan Plus gibi yayınlarda Sinema Eleştirmenliği yaptı.

Sinema eleştirmenliğinin yanı sıra, Türkiye’nin önde gelen film yapım şirketlerinde basın tanıtımları ile de ilgilendi.

2005 yılında hayata geçirdiği şahsi internet sitesi sadibey.com (Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu) ile sinemamıza katkı sağlamaya devam ediyor.

“Hepiniz Sussanız İyi Edersiniz!” Sylvia Rivera’nın tarihe kazınan konuşması

0

Stonewall’dan önce bile eşcinsel kurtuluşu için herkesten çok emek harcayarak öne çıkan iki aktivist Marsha P. Johnson ve Sylvia Rivera, isimlerini, emeklerini ve direnişlerini tüm zorluklara rağmen LGBT tarihinin en önemli köşesinde ölümlerinden sonra bile var etmiştir; haklarında bir çok yazılı, görsel eser yapılmış, belgeseller çekilmiştir. Bunlardan birisi de “Pay it no mind: Marsha P. Johnson” isimli, o zamanın sosyokültürel ortamı hakkında objektif veriler sunan ve eşcinsel azınlıkların yaşam savaşını gözler önüne seren belgeseldir. Bu belgeseli izleme listenize dahil etmenizi şiddetle öneriyor ve sözü belgeselin içerisinde de çarpıcı bir etki bırakan Sylvia Rivera’nın tarihi konuşmasına getiriyorum;

Sene 1973, Stonewall ayaklanmasının ardından 3 yıl geçmiş. O zamanın sosyokültürel ortamında zaten oldukça azınlık bir kesim olan ve New York şehrinin bir ucuna itelenen eşcinsel grupların arasında daha da azınlık olan drag queenler, translar ve travestiler, Stonewall ayaklanması sırasında en ön cephede savaşmış ve bugünün Pride Day’inin temellerinin atılmasında büyük rol oynamışlardır ancak kendi haklarını ve özgürlüklerini arayan farklı ideolojilerden eşcinsel oluşumlar tarafından hâlâ ötekileştirilmekte ve o zaman “Eşcinsel Kurtuluş Günü” olarak anılan LGBT yürüyüşünde bile en arka sıraya itilmektedirler. Toplum içerisinde hâlâ sürmekte olan “orta sınıf – beyaz ırk egemenliği” LGBT topluluklarından henüz temizlenmemiştir. İlk dönemlerini yaşamakta olan lezbiyen feminist oluşumlar bile trans ve travesti bireyleri “aslında erkek oldukları için” aralarında görmek istememektedirler. Böyle bir sürecin ortasında Stonewall’un yıldönümü olarak kutlanan Eşcinsel Kurtuluş Günü’nde Sylvia Rivera’nın ana sahneye çıkıp konuşma yapmak istemesi üzerine, orta sınıf beyaz egemen zihniyetinden eşcinseller Sylvia Rivera’yı darp etmişler ve sahneye çıkıp konuşma yapmasına izin vermemişlerdir. Henüz bilinçlenip gelişmemiş LGBT ortamında yaşanmış, eşcinsel özgürlük hareketinin yıllar içinde geldiği noktayı ve başarılarımızı gösterir nitelikte olduğunu düşündüğüm bu uzun süreli şiddetli anı, Sylvia Rivera’nın kalabalığı delip geçerek sahneye ulaşması ile son buldu.

Sylvia Rivera sahneye ulaştığında Eşcinsel kalabalık tarafından yuh sesleri yükseldi ve bir görevli “sorun çıkmasını istemiyorum, bu bizim günümüz, mutlu olmamızı istiyorum” dedi. Sylvia’nın sahneye çıkmasına izin vermiş olmaları bir ayrıcalık yada lütufmuşcasına onu taktim ettiler. Marsha P. Johnson’ın anlatıldığı Pay it no mind adlı belgeselde Sylvia, bu konuşmadan sonra STAR adındaki, o zamanlar yaşadığı sığınma evine gittiğini ve küvette bileklerini keserek intihar etmeye çalıştığını, ardında Marsha’nın kendisini bulup kurtardığından söz etmektedir.

Sylvia Rivera’nın konuşması:

“Selam bebekler!”
“Sussanız iyi olur!” 
“Su anda hapishanede yatan eşcinsel kız ve erkek kardeşleriniz için sabahtan beri buraya çıkmaya çalışıyorum! Her anasını siktiğim haftası bana yazıyor ve sizden yardım istiyorlar! Sizin yardımınızı! Ama siz onlar için hiçbir bok yapmıyorsunuz!”

“Siz hiç dövüldünüz mü? Ve tecavüze uğradınız mı? Hapse atıldınız mı? Düşünün bunları. Onlar dövülüyor ve tecavüze uğruyor ve paraları hapiste harcanıyor. Kendi evlerine gidebilmek ve cinsiyetlerini değiştirebilmek için. Onlar Star’a katılıyorlar, kadın gruplarına değil. Kadın gruplarına da erkek gruplarına da yazılmıyorlar. Star’a yazılıyorlar çünkü onlar için bir şeyler yapmaya çalışıyoruz.”

“Ben hapse atıldım. Ben tecavüze uğradım ve dövüldüm… defalarca. Erkekler tarafından. Heteroseksuel erkekler! Kendilerine eşcinsel demeyenler tarafından. Peki siz bunun için bir şey yaptınız mı? Hayır! Hepiniz bana kuyruğumu bacaklarımın arasına saklamamı ve defolup gitmemi söylediniz! Buna katlanmayacağım! Dayak yedim. Burnum kırıldı. Hapse atıldım. İşimi kaybettim. Eşcinsel kurtuluşu uğruna evimi kaybettim. Ve siz bana böyle mi davranıyorsunuz? Sizin sorununuz ne?”

“Ben eşcinsel gücüne inanıyorum. Haklarımızı alacağımıza inanıyorum. Yoksa burada haklarımız için savaşıyor olmazdım. Size tek söylemek istediğim buydu. Eğer hapisteki kardeşlerinizi umursuyorsanız Bambi L’Amour’u hatırlayın. Andora Marks’ı, Kenny Messner’ı ve hapisteki diğer eşcinsel kardeşlerinizi hatırlayın! Gelin, 12. Caddedeki star evindeki insanları görün.
12. Caddede B ve C blokları arasındaki 14. Apartman. Oradaki insanlar hepimiz için bir şeyler yapmaya çalışıyor, sadece sizin gibi beyaz tenli orta gelirli kadın ve erkek sınıfındakiler için değil!”

“ŞİMDİ DEVRIM ZAMANI!!!
Bağırın! G!
Bağırın! A!
Bağırın! Y!
Bağırın! P!
Bağırın! O!
Bağırın! W!
Bağırın! E!
Bağırın! R!
Eşcinsel gücü!
Daha yuksek! EŞCİNSEL GÜCÜ!”

Konuşmanın tamamı için: 

“Bir çiçek koparılınca ne olur? 
Ölür ve Unutulup gider mi?”