Ana Sayfa Blog Sayfa 210

Hindistancevizi köri soslu farfalle

Hindistancevizli köri sosu doğru bileşenlerle hazırlandığında eşsiz bir lezzete dönüşür. Bu tarifi ilk oluşturduğumda lezzet karşısında kendimden geçtiğimi söyleyebilirim. Alıştığımızın dışında farklı ve enfes bir aroması var. Mutlaka denemenizi öneririm.

Bu sos makarna sosu olarak kullanılabileceği gibi, pirinçli yemekler, kinoa ve ızgara sebzeler üzerine dökülerek de tüketilebilir.

Malzemeler: (300 gr. makarna için uygun olacak ölçüde yazılmıştır.)

  • 1 kutu hindistan cevizi kreması (400ml),
  • 2 çorba kaşığı zeytinyağ,
  • 1 çay kaşığı sarımsak püresi ya da tozu,
  • 1/2 çay kaşığı zencefil,
  • 3 çorba kaşığı vegan worchestershire sosu ( alternatif soya sosu da kullanılabilir.)
  • 1 adet orta boy havuç ince minik şekilde kesilmiş,
  • 1/2 bardak cherry domates
  • 1 limon suyu,
  • 1 çay kaşığı hindistan cevizi şekeri,
  • 1 çay kaşığı kırmızı pul biber,
  • 1 çay kaşığı deniz tuzu (isteğe bağlı),
  • 1 adet vegan sebze bulyon,
  • 1 tepeleme çorba kaşığı nutritional yeast, ( bitkisel maya, peynirimsi bir krema kıvamı vermek için.)
  • 100 gr. shiitake mantarı (mükemmel bir B12 kaynağı ve bu sosla harika gidiyor, atlamayın:) )
  • 300 gr. kelebek makarna ya da zevkinize uygun başka bir çeşit makarna,
  • Karabiber ve tuz tatlandırmak için,
  • Süslemesi için altın çilek, taze nane yaprakları.

Yapılışı:

  1. Makarnayı al dante olarak haşlayın.

2. Bir kasede hindistan cevizi, worchestershire (ya da soya sosu) ile diğer baharatları iyice karıştırın.

3. Mantarı ve havuçları küçük küçük doğrayın. Cherry domatesleri ikiye kesin.

4. Geniş bir wok tavasına tüm malzemeleri aktarın. Kapağını kapatarak orta ateşte sos kıvam alıp koyulaşıncaya kadar pişirin.

5. Makarnayı tavaya dökerek sosla iyice karıştırın ve 1 dakika daha ateşte karıştırarak pişirin. Damak tadınıza göre tuz ve karabiber ilave edin.

6. Altın çilek (yer kirazı olarak da geçer.) ve taze nane yaprakları ile süsleyin. Zevkinize göre başka meyve ve otlarla da süsleyebilirsiniz ancak olgun bir altın çilek ile coconut köri sosunun harika yakıştığının garantisini verebilirim.

Afiyet olsun!

 

Ayris Alptekin’le Kurgu Atölyesi için başvurular devam ediyor!

Pembe Hayat KuirFest, LGBTİ bireylere sanat aracılığıyla ifade kanalları yaratmak üzere başlattığı atölyeler dizisine bu yıl, Ayris Alptekin’in yürüteceği kurgu atölyesiyle devam ediyor.

Bir Hikâye Anlatıcısı Olarak Kurgu

Kurgu anlatıyı nasıl değiştirir? Sinema ve deneyimlediğimiz tüm sonradan yaratılan hareketli görseller belirli bir dizge ile sıralanır. Kurgu, bu sıralama ve kesme işleminden çok daha fazlasını, anlatıyı ve onun üslubunu inşa eder. Bu atölyede kurgu yalnızca pratik olarak değil aynı zamanda teorik olarak ele alınacaktır. Atölyede stok ve buluntu görüntüler kullanılacak ve kurgunun anlatıyı değiştirebilme veya yeniden yaratma ihtimalleri araştırılacaktır.

PROGRAM

1.Gün: Yarım gün kurgu ve kurgu teorisi hakkında oturum. Kullanılacak malzemelerin izlenmesi ve katılımcıların gün sonunda ikili gruplar halinde çalışmaları.

2.Gün: Çalışma sonucunda yapılan kurguların izlenip üzerine konuşulması ve çalışmaya devam edilmesi.

Katılımcı sayısı 8 kişilik kontenjanla sınırlıdır.
Ayris Alptekin

1992, İstanbul. Dramaturji ve Tiyatro Eleştirmenliği Bölümü’nü bitirdikten sonra Kadir Has Üniversitesi’nde Film ve Drama programında yüksek lisans yaptı. Mavi Dalga (2013, Zeynep Dadak, Merve Kayan) filminde yer aldı. Yeşim Ustaoğlu’nun yanında kurgu asistanlığı yaptı. Ardından Kar (2017, Emre Erdoğdu) filminin kurgusunu yaptı ve 24. Uluslararası Adana Film Festivali’nde En İyi Kurgu ödülünün sahibi oldu.

Başvuru için: https://docs.google.com/forms/d/1rFI77e3Tt4_zKf0Sn45ZCCpyIo26amQUNlzLQ-5BbMc/edit

7. Pembe Hayat KuirFest 26-28 Ocak tarihleri arasında, İDEA Kadıköy, Tasarım Atölyesi Kadıköy ve Tütün Deposu’nda gerçekleşecek. Festival programının ayrıntıları için takipte kalın!

Nefes kesen portreler geleneksel tarzın gücünü ortaya çıkarıyor

Meksika‘nın bu bölgesinde gençler, atalarının güzel ve karışık geleneklerini devam ettiriyorlar.

Tehuana’dan geleneksel elbise giymiş bir kadın. Çiçekler kadife kıyafet üzerine ipek iple işlenir ve nesilden nesile gecen altın mücevherlerle bezelidir. Kadının arkasındaki iki adam, ‘’küçük boğalar’’ anlamındaki “toritos” olarak bilinir.

Meksika, cesur renkler ve canlı festivallerle dolu bir ülkedir, ancak muhtemelen hiçbir devlet, geleneklerinin ve kostümlerinin korunmasına Oaxaca’dan daha bağlı değildir. Kendini bu ritüelleri belgelemeye ve paylaşmaya adamış Meksikalı fotoğrafçı Diego Huerto‘ya bir sor; o da, atalarından miras aldıkları geleneklerle gurur duyan Oaxaca gençliği tarafından bu geleneklerin büyük ölçüde korunduğunu dile getirir.

Her yıl Temmuz’da Oaxaca bölgesi çevresinden insanlar kimi zaman Los Lunes del Cerro ya da Mondays on the Hill  olarak da anılan  Guelaguetza festivali için başkentte toplanırlar. Bölgedeki 16 yerli grup, mısır tanrıçası Centonetl kutlamalarında kendi müzik ve danslarını paylaşmak için toplanırlar. Bu, ülkede açık ara en büyük festivallerden biri; ancak yıl boyunca festivallerin ve yerel kıyafetlerini, Oaxaca dansını ve sanatını keşfedebileceğin tek festival değildir.

Buradan daha fazla fotoğrafa ulaşabilirsiniz.

Huerta, bu eşsiz Mexica şehri ve gelenekleriyle ilgili birkaç sorumuzu yanıtladı.

1- Meksika’da nerede büyüdünüz? Bir çocuk olarak çevrendeki dokumalar, modalar ve kostümlerle ilgili anıların var mı?

Monterrey bölgesindeki Nuevo Leon eyaletinde doğdum. Kuzeydoğu Meksika her zaman yerli insanların kopmuş bağlarıyla karakterize edilmektedir, bu yüzden gelenekler gerçekte yok olur. Bu sebepten Jalisco dağlarında Wixarika halkıyla ilk tanıştığımda kıyafetlerinin güzelliklerine inanamadım. O an, artık Oaxaca’daki gelenekler hakkında her şeyi öğrenmenin vakti olduğuna karar verdim.

İguana, bu insanlar için binlerce yıllık önemli bir ikon.

2-Oaxaca’da hava fişeklerle çevrelenmiş çiçekli elbise giyen kadının hikayesini açıklar mısın lütfen? Festival ne içindi?

Genelde insanlar geleneksel Tehuana kostümü giyen bir kadını gördüklerinde bunun bir festival için olduğuna inanırlar ki bu tamamen yanlıştır. Resimde kadın, son 100 yılda çok az değişiklik geçirmiş olan geleneksel elbisesini giyiyor. Kadının arkasındaki iki adam toritos olarak adlandırılır. Bir boğa şeklinde kamıştan yapılmış bir nesne kullanırlar ve kıvılcım çıkarmak için ateşe toz ve ışık eklerler.

Oaxaca’daki Tehuantepec Isthmus bölgesi, yerli sanatkarlar tarafından elle yapılan kostümler giyen binlerce kadının olduğu Katolik kiliselerinin koruyucu azizler ve bakireler adına yaptığı çoğu festivaller ile ayırt edilir. Çiçekler, ipek iple kadife giysinin üzerine işlenir ve nesilden nesile geçen altın mücevherlerle bezenir. Altın kullanımının statü ya da gücü göstermek için kullanılmadığını daha çok ailelerin gözettiği ve nesilden nesile aktardıkları hatıralar olduğunu vurgulamak önemlidir.

3- Saç süsünü ve nasıl yapıldığını anlatabilir misin? Neyi temsil ediyor?

Saç süsü, sert kalmasını sağlayan katlanmış ve kolalanmış beyaz dantelden yapılır. Dini ve şenlik olmak üzere iki görevi vardır. Kadınlar kiliseye girdiklerinde saygı ve tevazu göstermek için kıyafetlerini tersine çevirip giyerler.

4- Şeytanların Dansı kostümleri, diğer dans kostümlerinden daha az incelikli ve renkli gözüküyor. Bana onlardan bahsedebilir misin?

Şeytanların Dansı, Oaxaca’nın kıyısına özgüdür. Dansın sergilendiği köylerden biri olan Collantes kasabası Afrika’nın danslarını ve melodilerini korumuştur. Kostümler, köle sahiplerinin kölelerine giyinmeyi emrettikleri şekli temsil eder. Basit ve mütevazı kıyafetine rağmen Afro-Meksikan halkın zenginliği danslarının her birinde gösterilir.

5-Bu geleneksel kostümlerden bazıları günümüzde ne kadar sıklıkla ve hangi ortamlarda giyilmektedir?

Meksika’nın geri kalanı ve Amerika kıtasının çoğunun aksine, Oaxaca eyaletindeki geleneksel kıyafet, özellikle kadın kıyafetlerinde sürekli giyilir. Kostümlerin her kasabada kumaş ve renklere bağlı olarak farklılık gösterdiğini ayrıca belirtmeliyiz.

Pochutla kadınları karakter ve güç bakımından ön plana çıkarlar.

Kaynak: National Geographic

Vogue’un yeni sufrajetleri: “Engelli kadınlar nerede?”

British Vogue, oy kullanma haklarına kavuşan kadınların yüzüncü yıl dönümlerini kutlamak için geçtiğimiz haftaki sayısında onlara her zamankinden fazla yer ayırdı.

“Eşitlik Mücadelesi İçinde Kadın Haklarını Desteklemek“ amacıyla bir araya gelen; Politikacı Stella Creasy ve Sophie Walker, Sanatçı Gillian Wearing, gal-dem dergisinin kurucusu Liv Little, gazeteci Paris Lees, blogger Dina Torkia ve yazar Reni Eddo-Lodge nin oluşturduğu grup “Meet the New Sufragettes- Yeni Süfrajetlerle (Kadınların seçme hakkını savunan kadın) Tanışın” sloganıyla yayıldı.

Yedi tanınmış kadından oluşan bu grubun, modern kadınlar arasındaki farklılığı ortaya çıkardığı düşünülüyor. Ancak ben bu yayılan fotoğrafları gördüğümde biraz hayal kırıklığına uğradığımı söylemek istiyorum. Neden mi? Çünkü fotoğrafta transseksüel kadınlar da dahil olmak üzere pek çok renkten kadın vardı ancak aralarında engelli kadınlar yoktu. ( Engellilik görünmeyen bir şekilde fotoğrafta yer alabilir ihtimalini göz önünde bulundurarak bunu yazının sahibine sordum ve öğrendiğime göre söz konusu kadınların hiç birisi engelli olarak tanımlanmamıştı.)

Medya dışında bırakılmak, engelli kadınlar üzerinde hızlı ve kişisel etkiler bırakıyor.

Lees ve Eddo-Lodge gibi yetenekli kadınları dünyanın en iyi yayınlarında –ciddi derecede beyaz orta sınıf yayınlardan bahsediyorum- ön planında görmek cesaret verici ama bir bakıma da etraflarında engelli kadınların olmaması bu durumu iç açıcı olmaktan uzaklaştırıyor. Bu da nüfusun büyük kısmını oluşturan engelli kadınların ki, dünya genelinde yarım milyon engelli kadın olduğu verilerini göz önünde bulundurursak, göz ardı edildiğini veya gözden kaçırıldığını açıkça ortaya koyuyor. Hele ki söz konusu eşitlik için savaşmak olduğunda bu durum gözden kaçırılmaması gereken bir şekilde ortada duruyor. Buna karşın, engelli kadınlar hala kamusal alanlarda ve iş yaşamlarında yüksek oranda şiddete, yoksulluğa ve dışlanmaya maruz kalıyor. Şimdi yeni editör Edward Enninful’un dergide daha az ayrımcılık yapılması için mücadele etmesi gerekiyor.

Aslında engelli kadınların dışlanması Vogue’u aşan bir konu. Her ne kadar medya kadınları marjinal gruplar olarak ele almaya, işlemeye çalışsa da engelli kadınlar hep gözden kaçan bir konu. Sadece geçen hafta film endüstrisindeki ve diğer sektörlerdeki cinsel tacizlerle mücadele projesi olan Time’s Up, göçmen, lezbiyen ve biseksüel ve trans kadınlardan oluşan farklı kadınlara dikkat çekmeyi başardı. Ancak sosyal medyada geçenlerde yayılan bir açıklama (“engelli kadınlar” kampanyanın ana sayfasında yer alan mektupta geçiyor olmasına rağmen) engelli kadınlar konusundan bahsetmenin bile nasıl bir hayal kırıklığına uğradığını ortaya koyuyor.

Geçen yıl Rihanna’nın kendi markası olan Fenty Beauty kampanya reklamı çeşitliliği nedeniyle haklı olarak beğenilmişti ancak o reklamda da engelli kimse yoktu. Bu da her ne kadar marjinal gruplardan bahsetmeyi sevsek de hala biz engelli kadınların kendilerinden bahsedilmeye ihtiyaçlarının olduğunu gösteriyor.

Engelli bir kadın olarak bu tür kampanya ve programları izlediğimde partiye davet edilmeyen tek grup üyelerinin biz engelli kadınlar olduğunu ve neredeyse görünmez olduğumuzu söyleyebiliyorum. Doğruluğu veya yanlışlığı tartışılabilir ancak Vogue gibi güzellik standartlarını idealize eden geleneğe sahip bir dergide de engelli kadınların “çekici” veya “normal” olanların dışında tutulduğunu görmek oldukça üzücü bir durum. Bu nedenle dergi herhangi bir sayısında yer vermek istediği kadınlara ulaşmaya çalışırken, kadınlardan bir casting oluştururken bizlere hiç yer vermiyormuş, bizi başından atıyormuş gibi geliyor.

Bu konuda söyleyebileceğim tek şey var o da, bizim gibi kadınların dergi ve gazetelerde daha fazla yer almamasının bizim ilgimizin de tahmin edildiği gibi kaybolacağı yönünde. Medyada yer alan bu dışlamalar engelli kadın ev kızlar üzerinde kişisel etkilere de sahip; dışarıdan içeriye bakıp gülümseyen engelli kadınların onlara gülümseyerek karşılık veren herhangi bir ünlü, politikacı ve kampanyacı görmemesi onları oldukça fazla incitiyor. Ve bu dışlanma durumu sıklıkla gerçekleştiğinde artık içinizde bir yer ediniyor: diğer kadınlar gibi olmadığınızı size söyleyen utanç verici bir mesaj sürekli karşınıza çıkıyor.

1990’lı yıllarda ergenliğini engelli bir genç kız olarak yaşamış birisi olarak medyada engelli bir kadının ne kadar az yer aldığını sanırım en iyi ben biliyorum. Bu durum son yıllarda daha da gelişti. Bir yanda sağ omzu dirseğinin altına kadar olarak dünyaya gelen CBeebie adlı programın sunucusu Cerrie Burnell, (bazi ebeveynler çocuklarının ondan korkacağı konusunda şikâyetçi olmuş olsalar da) 2009 senesinden bu yana çocukların odalarını aydınlatırken diğer yanda da Paralimpik Jonnie Peacock “Strictly Come Dancing” de engelli insanların da nasıl göz önünde ve topluluk karşısında yer alabildiğini kanıtlayan bir son veda konuşmasını gerçekleştiriyordu.

Ancak bundan daha fazlası var. Engelli olmayı eşitsizliğin son sınırıymış gibi göstermenin pek çok yolu olduğunu söyleyebilirim. Sadece hala var olan eşitsizlikten çok uzak ama henüz ne olduğunun da bilinmediği, bahsedilmediği bir dışlanmadan bahsediyorum. Vogue’un kelimeleriyle bu, “eşitsizliğe karşı verilen öfkeli mücadele.” Ama bu demek olmamalı ki içerisinde trans kadınların ve azınlığı oluşturan diğer kadınların bulunduğu bu skala, kabul görmek için bir asır daha bekleyecek! Bu yüzden bu konu hakkında konuşmaya başlamamız gerekiyor; en azından 2018 yılında ellerine gösterişli dergileri aldıklarında içlerinde hiç engelli olmadığını görerek ergenliğini yaşayan engelli kızlar için.

Kaynak: The Guardian

Bordo Bej – Yeni Bir Soluk

Mayıs Rukel’le yeni projesi “Bordo Bej’le” geleceğe umut dolu bir pencereden baktık. Her gün sokakta yan yana geçtiğimiz ancak göz ardı edilen gençlere, bir nebze de olsa nefes veren Rukel; gelecekteki projeleriyle de ses getirmeye devam edeceğinin sinyallerini veriyor.

Röportaj yüksek oranda deşifre edici unsur taşımaktadır!

“ Suat, Korhan ve Levent: Sıla Nur Ünal, Mayıs Rukel ve Abdullah Mert Tunçay”

ONUR KADIOĞLU: Merhabalar. Öncelikle, bu yenilikçi iş için hem teşekkür hem de tebrik ederim. Eğer hazırsan aklıma takılan ilk soruyla başlamak istiyorum; neden Bordo Bej?

MAYIS RUKEL: Bordo Bej, bir komedi TV dizisinin pilot bölümü formatını kullanarak medyada yeni hikâyelere yeniden bir saha edinme çabası. Bu çaba da aslında benim uzun süredir Türkiye televizyonları için üretilen işlerden duyduğum memnuniyetsizlikten doğdu. Türkiye televizyonu son on yıl içinde hızla tek tipleşti; ana-akım hikâye anlatıcılığı hemen hemen bütün canlılığını yitirdi. Bir kesimin medyadaki temsili asla gerçekleşmedi; gerçekleşen bir kısmından ise geriye sadece nostaljik hatıralar kaldı. Bazı hikâyeleri anlatabilmek Tansu Çiller’in başarıyla “halüsinasyon” diyebilmesinden daha az olası hale geldi.

Bu süreçte anlatılamaz addedilenlerden biri de, “gençlik dizisi” olarak tanımlanıp sunulmaya devam eden dizilerde dahi gerçekçi bir temsili pek de bulunmayan gençler ve onların hikâyeleri oldu. LGBTQIA+ insanlar gözden kayboldu; ırkçılık, kadın hakları, cinsellik ve politika ekranlarda açık yüreklilikle tartışılamaz bir hâl aldı. Bu konuda içim biraz dolu; ama en son ben de yakınmayı bir süreliğine bırakıp kendi dizimi yaratayım dedim ve harekete geçtim. Bordo Bej bu yenilik arayışının bir sonucu.

“Bordo Bej setinde ikinci günün son sahnesi.”

Serinin ismi biraz da ulus kimliğinin yarattığı tabu ve klişelere küçük bir gönderme niteliğinde. Birçok farklı köken, görüş ve inançtan grupların bir arada yaşadığı bir yerde birleştirici bir çatı görevi görsün diye var olan şeyin ta kendisi bazı kesimleri dışlar ya da aidiyetsizlik hissetmelerine sebep olursa, o kişiler ne yapabilir? Belki başka renklerde buluşurlar; birkaç ton daha koyu veya açık.

OK: Ral skalasının farklı tonlarında kendimize yer bulabildiğimiz bir eser Bordo Bej. Peki, Mayıs Rukel bu projeye nasıl başladı?

MR: Bordo Bej’in yazımı sürecinde beni hevesle harekete geçiren şey aslında bahsetmek istediğim birçok konuyu beş adet birbirinden çok farklı karakterin arkadaşlıklarında ve birbirleriyle dinamiklerinde işleyebileceğim uygun bir ritmi yakaladığımı sezmek olmuştu. Hikâyemdeki karakterlerin Türkiye’nin gençlerinin tamamını temsil etmesi mümkün değil; fakat en azından kendime ve kendi çevreme ait bazı hikâyeleri anlatılırken görmek istediğim türden bir platform ya da formata ben, kendim taşıyabilirdim. Bu olasılık heyecan verici geldi ve hemen yazmaya koyuldum.

Sözünü ettiğiniz hassas bam telleri sanırım Türkiye’ye ait.

OK: Son derece hassas bam tellerinde modern eserler çalınıyor ki bu da belli bir tepki oluşturacaktır. Beklenen tepkiler ve alınması gereken dersler, seyirciye ekilmek istenen düşünce tohumları neler?

MR: Bordo Bej’in ilk gösterimi Aralık 2017’de Amsterdam’da gerçekleşti. Oradaki seyirci için senaryoda şok edici hiçbir şey yoktu. Sözünü ettiğin hassas bam telleri sanırım Türkiye’ye ait. Fakat ben bazı durum ve hikâyelerin yaratacağı olası tepkileri ya da basacağı bam tellerini varsaymayı da bırakmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu varsayımlar hızla oto-sansüre yol açıyor. Özellikle hikâye anlatıcılığı için bu bir hayli zehirleyici. Hatta, olsun varsın bir şeyler biraz keyif kaçırsın. Bazı tartışmalar çok güzel yeni uzlaşılara ve anlaşmalara yol açıyor. Konuşulamayan şeyler daha problematik kalıyor gibi geliyor bana.

“Bizler de varız, bu hikâyeler var ve bizler artık bunları da anlatacağız; yer açın ya da önümüzden çekilin.”

Aslında filmdeki bazı sahneler aksini hissettirebilecek olsa dahi, hikâyenin yazımı sürecinde düşünce tohumları ekme niyetiyle hareket etmedim. Senaryoyu didaktik eğiliminden olabildiğince uzaklaştırmak için özellikle absürt durumlar ve esprilerle çeşnilemeye çalıştım. Fakat Bordo Bej’in bu bölümünde ekili bir alt metin varsa o da şu şekilde özetlenebilir: “Bizler de varız, bu hikâyeler var ve bizler artık bunları da anlatacağız; yer açın ya da önümüzden çekilin.”

“Sıla, bir dizi yazdım galiba. Al oku, gel bunu çekelim!”

OK: Gelgelelim ortada samimi ve doğal bir ekip işi var. Bu kadar doğal bir ekip nasıl bir araya geldi? Eserin ekip üzerindeki etkisi nedir?

MR: Suat karakterini oynayan Sıla Nur Ünal yakın bir arkadaşım; kendisiyle daha önce başka işlerde de beraber çalışmıştık. “Sıla, bir dizi yazdım galiba. Al oku, gel bunu çekelim!” Böyle başladı; biraz sancılı devam etti fakat nihayetinde filmi beraber gerçekleştirdiğimiz ekipten çok memnun kaldım. Hazan’ı oynayan Helin Öztürk de yakın arkadaşım; onlar dışındaki oyuncularımızla ise tanıdıklar aracılığıyla ya da kast direktörümüz Ayça Sapaz’ın yardımıyla iletişime geçtik. Jenerik Film’in kurucusu Volkan Uludağ’ın yardımları ve hepimizin gösterdiği özveriler sayesinde işi tamamlayabildik. Kısa süre içerisinde, sınırlı prova ve okumalara rağmen oyuncuların çok güzel bir iş çıkardıklarını düşünüyorum.

“Osman Onur Öztürk ve Helin Öztürk Bordo Bej setinde.”

OK: İzleyici her ne kadar ekranın büyüsüne kapılsa da arkada yatan ter ve gözyaşı yadsınmamalıdır. Ekip olarak çekimlerde en çok zorlandığınız anlardan bahsedebilir misin?

MR: Çekimler sırasında zaman bir hayli zorlayıcı oldu. 2017 yazının sonlarıydı; benim kısa süre sonra yurt dışına çıkmam gerekecekti ve bazı oyuncularımızın da haliyle tatil planları vardı. 40 dakikalık filmin tamamını iki buçuk gün içinde birkaç saatlik uykuyla çekip bitirdik. Çekimlerden sonra eve döndüğümde gazı kaçmış helyum balonu gibi süzülüyordum. Diğerleri normal yaşamlarına ne zaman dönebildiler bilmiyorum.

“Hikâyeyi ve hayatı çok da ciddiye almama”

OK: Eserin bir yandan umut vaat ettiğini iddia edebilir miyiz?

MR: Bordo Bej’in ana karakterleri bir nevi iyi bir gelecek vaadinin patlayan balonundan düştükleri yalnızlıkta birbirlerinden destek bulan gençler. Bocalamaları, hayatın o kısa fakat bir ömürmüş gibi hissettiren dönemine ait problemleriyle baş etme biçimleri evlere şenlik olduğu kadar da acındırıcı. Belki de projenin başından itibaren mevcut tutmaya çalıştığım “hikâyeyi ve hayatı çok da ciddiye almama” havasının verdiği hafiflikte umut vaat eden bir şeyler vardır.

Rukiye karakteri ile tatlı bir barışmanın gerçekleştiği son sahne de aslında bir nevi Türkiye’nin daha muhafazakâr bir yaşamı tercih eden tarafı ile o tarafla aynı değerleri benimsemeyi tercih etmeyen yanının bir uzlaşı bularak; barış içinde, birbirleri üzerinde herhangi bir baskı kurmadan yaşamayı becerebilmesi için yakılan bir dilek feneri gibi. Uzlaşmak, sevgiyle ve saygıyla beraber yaşamak mümkün. Bayram zamanları türeyen reklamlar gibi konuştuğumun farkındayım ama hakiki düşüncem bu.

Sıla Nur Ünal, Abdullah Mert Tunçay, Mayıs Rukel ve Ayhan Büyükkeskinli – Bordo Bej setinde. ‘Uzlaşmak mümkün.’ “

OK: Türkçe bir eser olmasına karşın, Avrupai bir görüntü ve senaryo karsımıza çıkıyor; düşündürücü ve acelesi olmayan. Parçaları birleştirirken bu yoğunluğa nasıl yöneldin?

MR: Belki de Bordo Bej’in Avrupai hissettirmesinin sebeplerinden biri, Türkiye dizilerinde görmeye alışkın olmadığımız karakterlerin varlığıdır. Levent karakteri mesela; onun gibi feminen yönleriyle barışık, heteroseksüel kimliğinde kabul görebilmesi için homofobik ya da “maço” olmasının gerekmediğinin farkında olan zeki ve entelektüel bir erkek; Türkiye televizyonlarında muhtemelen yeterince külhanbeyi olmayışı, kendini ve duygularını ifade edişinde üçten fazla kelime kullanabilmesi ya da kriz anlarında kadın karakteri omuzlarından çevirip dakikalarca göz teması kurmak yerine sözlü iletişim kurmayı seçecek olması gibi sebeplerle sınıfta kalabilirdi. Fakat Levent gibi erkekler ekranlarımızda olmasalar dahi, gerçekte varlar. Suat karakteri gibi aynada çenesindeki birkaç tel kılı cımbızlarken yanındaki tuvalette oturan erkek bir arkadaşına sevgilisiyle seks yaşantısından memnuniyetsizliğini detaylıca anlatabilecek kadınlar da var. – Tamam, belki onlardan daha az var. – Bunlar benim arkadaşlarım, var olduklarına şahidim. Ama onları, Türkiye televizyonlarında hiç görmedim; görmeyi gerçekten çok isterdim.

Aslında creditlerdeki animasyonu biraz daha karakter derinliği sağlamak için kullanmaya çalıştım.

OK: Filmin sonunda bizi ilginç bir animasyonla uğurluyorsun. Bu yolcu selamından biraz bahsetmek ister misin?

MR: Aslında creditlerdeki animasyonu biraz daha karakter derinliği sağlamak için kullanmaya çalıştım. Bir yandan da röportajın başlarında sözünü ettiğim nostaljiye bir selam niteliğinde oldu sanırım; oldukça kişisel bir nostalji. Animasyonda Suat ve Korhan seyahate çıktıklarında, sırasıyla Barış Manço ile, Huysuz Virjin’le, Zeki Müren’le, Türkan Şoray’la, sandalyesine ters oturan Candan Erçetin’le, Nazım Hikmet, Semiha Berksoy ve Semiha Berksoy’a Nazım Hikmet’in ölümünü haber veren kedi ile rastlaşıyorlar. Ardından da bir duvarın üzerinde oturup onlara birer küçük bayrak hediye eden; 2015’te bir trafik kazasında kaybettiğimiz LGBTQIA+ ve kadın hakları aktivistleri sevgili Boysan Yakar ve Zeliş Deniz’in yanından geçiyorlar.

Animasyonun yapımı keyifli ama hayli zahmetliydi; her bir kareyi light box üzerinde elle çizerek tahminen bir buçuk paket A4 kâğıt harcadım. Günlerce light box’a bakmaktan artık sanırım güneş tutulmalarını çıplak gözle izleyebilecek hale geldim ama görece eski bir animasyon tekniği kullanmak kendi tercihimdi; sonucu bu şekilde benim için daha tatmin edici oldu.

Bordo Bej’in bu bölümünün üretimi, yazmaya başlayışımdan yayınlamaya hazır hale getirdiğim tarihe kadar yaklaşık on ayımı aldı.

OK: Pekala. Mayıs Rukel, gelecek projeleri için neler planlıyor?

MR: Aslında Bordo Bej’in devamı için elimde – şimdilik – yaklaşık on üç bölümlük materyal var. Korhan, Suat, Levent, Hazan, Vural ve hatta Şebnem, Rukiye, Elvan Hanım ve bu bölümde yer almayan karakterler de dâhil olmak üzere her birinin yaşantısı ve birbirleriyle dinamikleri hakkında bolca fikir ve plan biriktirdim; fakat bu hikâyelerin bende saklı kalması da hayli muhtemel. Mesele şu ki; bu iş küçük bir ekip ve bütçe ile çok fazla zaman ve enerji alıyor. Bordo Bej’in bu bölümünün üretimi, yazmaya başlayışımdan yayınlamaya hazır hale getirdiğim tarihe kadar yaklaşık on ayımı aldı. Biz şimdilik bu bölümü YouTube’da yayınlayalım; herkes kanalımıza hoş gelsin, umalım ki keyifle izlensin, hater’lar yorumlarını yapsın, sevenlerden güzel sözler duyalım, bir süreliğine böyle dursun bu. Ben de bu sırada ansızın ikinci bölümü yaratmak için işe koyulabilirim.

“Bordo Bej setinden: Elvan Hanım ve Korhan birbirlerinin lafını zamanlıca kesmeye çalışırken.”

Bir yandan da Gerrit Rietveld Akademisi’ndeki sanat eğitimimi tamamlamak önceliğim. Genellikle aynı anda birden fazla proje ile meşgul oluyorum; öyle de devam edecek gibi görünüyor.

OK: Mayıs Rukel’in sesini, rengini belirleyen mil taşları nelerdir?

MR: Böyle bir soruya herhangi bir cevap verebilmem için çok erken. Ne desem yarın fikrim değişebilir. Ben bu soruya pas demek istiyorum, düğme nerde?

OK: Joker de kullanabilirsin.

MR: Bak jokerden daha önce bahsetmedin.

“… Hedef kitlemiz olan 70 yaş üstü pilates eğitmenleri ve Marslı Türklerle paylaşın lütfen. Sevgiler!”

“Bordo Bej setinde ikinci günün son sahnesi.”

OK: Son olarak okuyucularımıza neler söylemek istersin?

MR: Bordo Bej’in oluşumu benim için çok keyifliydi; umarım sizler de keyifle izlersiniz. Beğeni ve yorumlarınızı esirgemeyin, özellikle hedef kitlemiz olan 70 yaş üstü pilates eğitmenleri ve Marslı Türklerle paylaşın lütfen. Sevgiler!

Bordo Bej’i aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz. Üstelik, İngilizce altyazı da mevcut;

“2,000 insana annelik yaptım”

Lisa Campbell, 2015’te mülteci seli için sağlık yardımına Yunanistan’a geldiğinde sadece birkaç hafta kalmayı planlıyordu. Ama geçen hafta aniden kapanana kadar bir mülteci kampı yönetti. Altı torunu olan bir büyükanne neden ailesini ve işini, Yunanistan’daki mülteci krizi için bıraksın ki?

2015’te vücudu kıyıya vuran üç yaşındaki Alan Kurdi‘nin haberleri (Türkiye basınında Aylan Bebek olarak verildi.) verilene kadar Amerika’daki çoğu insan gibi benim de mülteci faciasından haberim yoktu.

Ama buraya gelip can yeleği yığınlarını ve kıyıya saplanmış botları gördüm ve olayın gerçekliği ancak o zaman farkına vardım.
İşten izin aldım, Yunanistan’da 45 gün kalmayı planlıyordum. Evi olan, doyurulmuş ve temel ihtiyaçları giderilen insanlar bulmayı varsayıyordum.

Midilli’deki o sabah, balkona çıktığımda Türkiye’den gelen dokuz botu görebiliyordum. Botların çok doldurulduğunu duymuşsunuzdur, ama 10 kişilik bottan 50 kişinin inmesi yıkıcıydı. İnsanların bottan inip kaç kez yeri öptüğünü anlatamam. Derinden etkiliyor.

Gördüklerimi kavramak çok zordu. Duyduğum hikayeler beni dehşete düşürmüştü. Ama bir yandan da yardım edebildiğim ve kuru giysiler giydirildiğinde oyuncak aramaya başlayan çocukları görebildiğim için mutluydum.

Günlerce kıyıda gelen botları beklerken deneyimlemediğim bir duygu yoktur muhtemelen. Böylece Yunanistan maceram başladı.

Atina’nın kuzeyindeki anakarada bulunan Oinofyta kampına vardığımda, çadır ve ordu yemeklerinden başka bir şey yoktu. Mülteci deneyimim yoktu, ama yardım edebilirdim. Katrina Kasırgası’ndan sonra, “Üzerine Düşeni Yap” isimli kar gütmeyen bir projenin başlamasına yardım ettim. Önceden facia alanlarında çalışmıştık, ama bu ilk mülteci faciamızdı. Daha yeni yeni bir şeyler yapmaya başlamıştım. Organize ettim, planladım ve uyguladım.

Yunanistan’da bir ayım dolduğunda, Amerika’dan bir bağışçı istediğim kadar kalabilmem için bana sponsor olabileceğini söyledi. Ben de kocamı arayıp “İşimden ayrılıp Yunanistan’da kalmak istiyorum” dedim.

Kısa bir süre sonra, geçen yıl Haziran’da, Oinofyta kampının müdürlüğünü devraldım. Başlama konusunda biraz korkuyordum, ama içimde bir yerlerde bunun doğru şey olduğunu biliyordum. Bu insanların kendilerine bakan, onlar için savaşan, onları savunan birine ihtiyacı vardı.

Bir ay önce Yunan hükümeti kapattığında 18 aydır bu kampı yürütüyordum.
Bence bu iş biraz annelik gibiydi. Dört çocuk ve birkaç evlatlık çocuk büyüttüm ve burada yaptığım iş inşa ve elektrik ekipmanı kurulumu gibi şeyleri içerse de, aslında daha çok annelik yapmaktı.

Evliya falan değilim. Sevginin bir seçim olduğunu öğrendim. Bazı dokunaklı anlar pek de sevmediğim insanlarla ilgiliydi. Kampın kapanacağını öğrendiklerinde, o insanlar bana geldi ve “Benim için bir anne gibiydin, sensiz ne yapacağımı bilmiyorum.” gibi şeyler söylediler. Ve o zaman onlarla ilgilenme ve sevildiklerini hissettirme amacıma ulaştığımı hissettim. Önemseniyorlardı, unutulmamışlardı.

Kamp kapatılıyorken, eşyalarımızı almak için zamanımızın olduğunu söylediler. Kampta çeyrek milyon euro ederinde mal vardı. Yunan hükümeti, 24 saatten daha az bir sürede hepsini almak için üç saatlik süre verdi.

Bu olduğunda, Facebook’ta şunu paylaştım: “Benden bu kadar. Onlar kazandı, herkes kaybetti.” O gece muhtemelen en kötü gecemdi. Böyle bir bürokrasiyle, hiçbir anlamı olmayan bir bürokrasiyle nasıl savaşırsınız?
Ertesi gün telefonumda “Ne yapabilirim? Yardıma geleceğim .” gibi bir sürü mesaj vardı. Ve “Tamam bunu yapabilirim. Birlikte bunu yapabiliriz.” diye düşündüm.

Eşyalarımızı almamıza izin verdiklerinde, ayrıca kampın tekrar açılma ihtimali olduğunu söylemişlerdi. Zamanını söylemediler, ve ne zaman sorsam “Diğer kamplarda yer kalmadığında.” cevabını alıyordum.

Tüm Yunan adalarının aşırı kalabalık olduğunu biliyorum. Üç-dört günde 500 kişiye hizmet edebilecek bir kampım var. Mülteciler neden burada değil?
Kampımızdakiler “mülteci” kelimesinin pis bir kelime olduğunu düşündü. Ama onlar hayattan senin, benim istediğim şeyleri istedikleri için mülteci. Mühendisler, avukatlar, öğretmenler, müzisyenler, sanatçılar, polisler- hayatın her kesiminden insanlar vardı. Aynı senin benim gibiler.

Mültecilerle birçok Yunanı tanıştırdım. Mülteci korkusunu aşmanın tek yolu bu. Güven vermedikleri için yardım edemeyen büyük şirketlerin kullandıkları yolları kullanarak insanlara yardım etmemi sağlayan muazzam ilişkiler kurdum.

Yunanlar birçok yönden kalplerini açtılar, ama hükümetleri ve büyük sivil toplum örgütleri öyle değildi. Geçen kış borular donduğu için su içemediğimiz bir dönem olmuştu. Bir Pazar günüydü. Sorumlu olması gerekenleri bilgilendirdim, bize biraz su temin edebilecekleri “en erken, en en kısa süre” Salı günüydü.

“İnsanları susuz 48 saat bekletmemi mi söylüyorsunuz? Ne yapmamızı bekliyorsunuz?” dedim.

Tanıdığım yerel bir lokantacıyı aradım ve suya ihtiyacımız olduğunu söyledim. İki saat içinde, bir kamyon gelmişti. Burada doğru için savaşmama yardım eden harika insanlarla tanıştım, bunlar sadece mülteciler değil, Yunanlar da.

Çoğumuz kendimizi sağlama alma isteğiyle doluyuzdur. Hayatın tüm gün herkesten emir almakla geçtiğinde, itibarını kaybedersin. Çadırların arta kalanlarıyla çanta yapma işine başlamak gibi çılgın bir fikrim vardı. Temin ederim ki, çalışanlar kamptaki en mutlu insanlardı, çünkü oturup sığınma hakkı mülakatını beklemekten başka yapacak bir işleri vardı.

Hala aynı amacı güdüyorlar. Bu günlerde 18 kişi işe alındı. Geçen ay, Oinofyta Eşyaları için yeni bir bina kiraladım, yakındaki Dilesi topluluğuna taşınacaklar. Şu an Amerika’da bunları toplu olarak almak isteyen şirketler ve alıcılar var. Bunu Yunan işi(ticari faaliyet anlamında) olarak kayıtlara geçmesinden bir toplantı uzaktayız, ve işin sahibi bu insanlar olacak.

Babam bir deniz subayıydı, ve kocam da Amerika Sahil Güvenlik’te çalışıyordu, yani iki yılda bir taşınıyorduk. Veda etmeyi öğrenmek yaşamımın bir parçası, ki bu da kamptaki en zor şeylerden biriydi. Gönüllüler ve yaşayanlar sürekli değişiyordu.

Vedaların en zoru dört yaşındaki Mustafa’ya veda etmekti. İsveç’teki babası ve büyük erkek kardeşine kavuşmak üzere annesi, kız ve erkek kardeşiyle bekliyorlardı. Onları 16 aydır tanıyordum, ve bu küçük beyefendiyi çok sevmiştim. Ofisimde oturur ikimizin de kamp müdürü olduğunu söylerdi. Küçücük bir vücutta kocaman bir karakter taşıyordu.

Aile olarak tekrar kavuştukları için aşırı mutluydum ama bir yandan da üzgündüm çünkü onlarla tekrar görüşebilme ihtimalim baya azdı.
Kendi çocuklarım “Anne ne zaman geleceksin?” diye sorup duruyorlar.
Bilmiyorum. Gönüllü vizem 22 Aralık’ta bitecek, belki de o zaman dönerim -çünkü Yunan hükümeti daha fazla kalmama izin vermez.

Umarım buradaki mirasım, tüm o iletişim kurduğum insanların -mülteci yada Yunan- onları umursadığımı her zaman hatırlamaları olur. Umarım özel ve önemli olduklarını hep hatırlarlar. Umarım bu ilgiye değdiklerini bilirler.
Kocam “Eve döndüğünde ne yapacaksın? Kamptan gelip geçen 2,000 insana annelik yaptın.” diyor.

Bir şahit olarak kalacağım. Burada olanları anlatacağım. İnsanlara hepimizin insan olduğunu anlatmaya çalışacağım.

Kaynak: BBC

Küresel şiddet ve IŞİD kıskacında gayrimüslim kadınlar

0

GİRİŞ

Yaşadığımız dünya düzeni toplumsal yaşam ve bireysel yaşam iç içe geçmiş ve birbirinden ayrılmaz hale gelmiştir ve dünya düzenindeki küreselleşme toplumları ve toplumsal kurumları etkilemeye başlamıştır. Benzer bir durum IŞİD olarak bilinen terör örgütü için de geçerli olmuştur [1]. IŞİD (Irak ve Şam İslam Devleti) selefi ideolojisiyle ve yaptığı eylemlerle küresel şiddet ortamı yaratmış ve bütün toplumları etkilemiştir. Şiddet kavramı önemini arttıran bir olay haline gelmiştir ve bu durum, dünya sisteminin şiddetle karakterize olmasıyla bağlantılıdır.

Şiddetin en somut örneği olarak karşımıza çıkan savaşlar; tarih öncesi çağlardan beri, toprak, servet, din ve güvenlik gibi nedenlerden dolayı yapılır. Savaş olgusunun doğrudan kadınlar üzerindeki etkileri toplumsal cinsiyet kavramı ile incelenmektedir ve bu bağlamda, savaşlar sırasındaki şiddetin en çarpıcı hali “sistematik tecavüzlerdir”. Sistematik tecavüzler, bir hedefe yönelik bir savaş stratejisi olarak kullanılır; IŞID’in (Irak ve Şam İslam Devleti) Müslüman olmayan kadın bedenini bir savaş aracı olarak görmesi de “kadın bedeni” üzerinden strateji yapmasıdır.

Çalışmamda, IŞİD’in gayrimüslim kadınlar üzerinden yaptığı stratejiyi daha iyi anlayabilmek adına IŞİD’in yapısını ele aldıktan sonra, IŞİD’in kadın bedeni üzerine yaptığı stratejisini ele alacağım ve son bölümde IŞİD ve Ezidi kadınları yapılan raporlar doğrultusunda inceleyeceğim.

IŞİD’İN YAPISI

Bugün dünya geneline baktığımızda en çok terör örgütünün bulunduğu bölge Ortadoğu’dur ve bu bölgedeki örgütlerin çoğu dini temelleri dayanır. Irak ve Şam İslam Devleti kısaca IŞİD, Irak ve Suriye’de terör yapan silahlı grup ve tanınmayan devlet; 2000 yılında kurulan örgüt, 2013 yılına kadar değişik isimler kullanmış ve 2013 yılında Irak ve Şam İslam Devleti ismini almıştır. Örgütün şu an ki lideri Ebu Bekir el-Bağdadi’dir. Örgüt selefi ideolojiye yani İslam’da dirilişi hedefleyen bu Selefilikte, amacını çağın şartlarına göre, günü yorumlayarak değil İslam’ı ilk dönemine göre yaşayarak gerçekleştirebileceği değerlendirilmektedir ve bu ilk döneme dönüşümün gerektiğinde “zor kullanılarak” olması gerektiği düşüncesiyle, Irak, Suriye, Filistin ve Ürdün topraklarını içine alan Şeriata dayalı bir devlet kurmak istemektedir ve Şia mezhebine ve Hristiyanlara karşı savaş da başlatmıştır.

BM Güvenlik Konseyi tarafından oluşturulan “Analitik Destek ve Yaptırım Gözlem Timi’nin yayımladığı rapora göre örgütün yapısını oluşturan üç ana unsur bulunmaktadır [2]. 1) Örgütün çekirdek kadrosunu oluşturan yöneticilerdir ve görev yapanların büyük bir çoğunluğu Iraklılardır ve bu kadro 2010 yılından itibaren Ebu Bekir el-Bağdadi’nin yönetimindedir. 2) Örgütün idari ve askeri işlerinin idaresinden sorumlu olan gruptur, bu grupta da birinci grupta olduğu gibi çoğunluğu Iraklılar oluşturmaktadır fakat Suriyeliler de bulunmaktadır. 3) Bu gurup örgütün sahada savaşan silahlı gücünün tamamına yakınıdır, 80 in üzerinde yabancı ülkeden IŞİD’e katılan militanlardan oluşmaktadır.

IŞİD 2004 yılından beri kendini devlet olarak tanımlamasına rağmen, oluşumun devlet niteliğinde olmadığını ve devletleşme sürecinde olan bir terör örgütü olduğunu söylemek mümkündür; IŞİD, Türkiye, AB, ABD gibi birçok ülkenin “terör” listesinde yer alır. Örgütün bakanlık görevi gören divanlar kurması ve bürokratikleşmesi düzeyindeki artış, devletleşme sürecine girdiğinin en somut örneğidir [3]. IŞİD hakimiyet alanında olan bölgelerde devlet benzeri yapılar oluşturmuş; tüccarlar ve çiftçilerden vergi almaya, tarım ve gıda ürünleri ile petrolü yeniden dağıtmaya, eğitimi ve kültürel yaşamı düzenlemeye başlamıştır.

IŞİD sözde ilan ettiği İslam Devleti için halk desteğini almayı amaçlamaktadır. Kontrol altına alınan bölgelerde öncelik olarak şeriat sisteminin hayatın her alanına uygulanması sağlanmakta ve halkın bu kurallara uyup uymadıkları kontrol edilmektedir. “Hisbah” adı verilen ahlak polisi aracılığıyla alkolden, ticarete, kumardan, uyuşturucuya ve kadınların kılık kıyafetlerine (kadınların burka giymesi zorunludur) kadar birçok konuda denetimler yapılmakta, uymayanlar ağır şekillerde cezalandırılmaktadır [4].

IŞİD kadınların ellerine silah almasını yasaklamaktadır ve kadınları cephe dışında kullanmaktadır. İlk yardım, yemek pişirme, hemşirelik ve dikiş işleri gibi lojistik konularda savaşçılara destek olmaktadırlar ve bu rolleriyle “iyi cihat eşleri-cihat gelinleri” olarak adlandırılmaktadırlar [5]; kadınların örgüte bu şekilde destek vermesi sağlanmaktadır. Kadınlarda anneliğe ve erken yaşta evlenmeye önem verilir. Kadınlar için öğretmenlik ve doktorluk gibi birkaç mesleğin dışında “annelik görevini” yerine getirmeleri istenmektedir. Eğitimde cinsiyet eşitsizliği yaparak, kadınların sadece dini eğitimler almaları gerektiği vurgulanmaktadır.

IŞİD gibi dini temelli örgütler; dini ibadetten çok bir politika oluşturmak ve militanları üzerinde bir askeri davranışa dönüştürmek için kullanılır [6]. Askeri yapısının amacı da “savaşmak, intihar bombacılığı yapmak, kafilerle cihat etmektir”; bu temellerle militan toplamaktadır ve militan yapısına baktığımızda Sünni aşiretlerden militan sağladığını görüyoruz.

IŞİD VE KADIN BEDENİ STRATEJİSİ

IŞİD in özellikle gayrimüslim kadınlara yönelik gerçekleştirmiş olduğu sistematik tecavüzleri, stratejik tecavüz teorisinin savunduğu şekilde, bir savaş stratejisi olarak kullandığını söylemek mümkündür [7]. IŞİD savaş teknikleri ile Ortadoğu’da hakimiyetini arttırmaya çalışırken aynı zamanda “keşfetmeyi bekleyen kıtalar” olarak gördüğü kadınların bedenleri üzerinden bir savaş yürütmektedir; IŞİD’ in kurmak istediği İslam devletinde dini bütünlüğü sağlamak amacıyla diğer mezheplere ya da dinlere inanan insanları Müslüman yapmak için kadın bedenini aracı haline getirmiştir.

IŞİD’ in kadın bedenini araçsallaştırmasının en büyük nedeni de kadınları bir “mal” olarak görmesidir. Örgütün “Fetva ve İnceleme Birimi” tarafından 2015 yılında yayınlanan 15 maddelik fetvada kullanılan kavramlar kadın bedenini meta haline getirmiştir. Fetvada kadın bedeninin mal olarak görüldüğünü gösteren en dikkat çekici kavramlardan bir tanesi “ortaklaşa sahiplik” kavramıdır. Ortaklaşa sahiplik kavramı, metalaşan kadın bedeni üzerinde birden çok erkeğin söz hakkı olduğunu gösterir; alıp satılan bir mal üzerinde ortaklaşa sahipliğin mümkün olduğu gibi [8].

2014 yılında IŞİD’ in yayınladığı bir fetvada Irak’ın ikinci büyük kenti Musul’daki 11 ile 46 yaş arasındaki kadınların sünnet edileceğini yayınladı. Birleşmiş Milletler bu fetvadan yaklaşık yaklaşık 4 milyon kadını etkiyebileceğini tahmin ettiklerini söylediler.

2015 senesinde ABD tarafından ele geçirilen IŞİD’ in imamlarından birinin detaylı bir şekilde kaleme aldığı ve yayınlanan fetvada, köle pazarında satılan esir kadınlar için “tecavüz kuralları” ile “köle kadınlar ile sahipleri arasındaki cinsel ilişkilerin kuralları” ve tecavüz kurallarına uymayanlar yaptırımların öngörüldüğü yer alıyor. Irak ve Suriye’de kontrol altına aldığı bölgelerde kadına tecavüz etmeyi yüzyıllar öncesine dayanan öğretilerle meşrulaştırmaya çalışıyor. Ayrıca fetvada çocuk yaştaki gayrimüslim kölelere “tecavüz, dayak ve satılmaları” uygun görüldüğü ve başkasına hediye edilebilecekleri yer alıyor.

2014 ve 2015 yılında yayınlanan fetvalarda gördüğümüz gibi oluşturmaya çalıştıkları devlet anlayışını korumak için kadın bedeni üzerindeki şiddeti bir araç haline getirmek için ve kâfir olarak gördüğü; Hristiyan, Ezidi, Şii, Alevi ve diğer grupları aşağılamak için kullanmıştır.

IŞİD ve Ezedi Kadınların Raporları

İnsan hakları örgütüne göre; IŞİD militanları, kaçırdığı kadın ve kız çocuklarını tecavüz ediyor ve köle olarak kullanıyor [9]. Özellikle Ezidi kadınlar IŞİD tarafından seks kölesi olarak kullanılıyor. IŞİD’in Irak’ın Sincar bölgesini ele geçirmesiyle Ezidi kadınları seks kölesi olarak kullanarak ve insanlık dışı muamele gösterilerek Ezidi kimliklerini silmeye çalıştıkları görülür.

BM Bağımsız Suriye Araştırma Komisyonu 2016 yılında, “IŞİD in Ezdilere Yönelik İşlediği Suçlar Raporu” yayınladı ve raporda; IŞİD in elinde 3 bin 200 Ezidi kadın ve kız çocuğu var ve IŞİD in Irak’ın Sincar bölgesini ele geçirmesinin üzerinden 2 sene geçmesine rağmen insanları kurtarmak için hiçbir şey yapılmadığını ve kurtarma operasyonlarının düzenlenmediği belirtildi. Yine raporda kadınların ve kız çocuklarının 200 ile 1500 dolar arasında ücret karşılığı satıldığı ve Ezidi kadını 11 ay boyunca çocuklarıyla beraber 7 kez satıldığı dikkat çekildi.

Uluslararası Af Örgütü IŞİD tarafından kaçırılan Ezidi kadınlar için “Cehennemden Kaçış: Irak’ta IŞİD esaretinde işkence ve seks köleliği” raporu 40 tan fazla kadınla görüşülerek hazırlandı. Raporda kadınların örgüt üyelerine satıldıktan sonra zor Müslüman yapıldığı ve ayrıca raporda Ezidilere uygulanan işkencede kadınların ve kız çocuklarının hedef alındığını yani IŞİD tecavüzü “silah olarak” kullandığını belirtiyor.

Musul bölgesinde bulunan insan hakları gözlemcisi Suzan Aref, “Burada bir de ofis açılmış. Bu ofiste kadınların fotoğraflarına bakmak ve fiyatlarını öğrenmek mümkün. Hıristiyan kadınlar Ezidilerden daha pahalıya satılıyor. Bunları IŞİD’den kaçan kadınlardan öğreniyoruz. Genelde kadınlar kaçırıldıktan hemen sonra tecavüze uğruyor. Cihatçılar önce kendi aralarında paylaşıyorlar. Bıktıkları zaman da Musul’da satıp, yeni kızları getirtiyorlar” dedi. Ezidi kadınlara karşı yaptıkları katliam olarak nitelendirilmesine rağmen, bir soykırımın tüm özelliklerini taşımaktadır.

Raporları incelediğimizde de IŞİD tarafından katliamlara uğrayan Ezidi halkının ne derece sömürüldüğünü anlayabiliyoruz. Kadının bir meta olarak görülmesi IŞİD tarafından bir strateji haline getirilirken binlerce insanın hayatında derin izler bırakıyor.

SONUÇ

Bugüne kadar Savaş ortamında veya aile düzeninde erkekler ön planda olduğundan ve öyle istendiğinden dolayı kadını güçsüz olarak gösterip kadın bedenleri sömürülmüştür. IŞİD in savaş stratejisi olarak gördüğü sistematik tecavüzlerin asıl nedeni cinsel iç güdü değil, planlı bir şekilde yapmakta olduğu ilerlemek adına oluşturduğu bir politikadır. IŞİD stratejisinde kadın bedenini kullanmasının nedeni ise kadını mal ve savaş ganimeti olarak görmesidir.

İnsan Hakları Mahkemesine göre, devletlerin yükümlükleri arasında olan pozitif yükümlülük; insanların korunma ihtiyacını yerine getirmektir. Yaşadığımız dünyada 3 sene içerisinde yaklaşık 5000 Ezidi halkı katliama uğradı ve hala Ezidi halkına yaptığı gibi katliamlar yapmaya devam ediyor buna rağmen devletlerin bu konuda neredeyse hiçbir şey yapmadığını raporlarımızdan gözlemledik. IŞİD terör örgütünün bölgede etkinliğinin azaltılması ve neticesinde bitirilmesi hususunda önlemlerin alınması yalnızca bölge ülkeleri ile sınırlı kalmamalıdır; küresel düzeyde bir terör örgütü ile mücadelede uluslararası koalisyon sağlanmalı [10] ve ciddi bir dayanışma ortamı yaratılmalıdır.

DİPNOT

[1] (DOLUNAY Şenol, ERDEM Sezgin, ERDEM Elif, IŞİD: Küresel Bir Terör Örgütü, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:6, Sayı:2, Elâzığ-2016)
[2] (DOLUNAY Şenol, ERDEM Sezgin, ERDEM Elif, IŞİD: Küresel Bir Terör Örgütü, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:6, Sayı:2, Elâzığ-2016)
[3] (DOLUNAY Şenol, ERDEM Sezgin, ERDEM Elif, IŞİD: Küresel Bir Terör Örgütü, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:6, Sayı:2, Elâzığ-2016)
[4] (Lister,2014; Friedland, 2015)
[5] (Heater, 2014)
[6] (https://www.stratejikortak.com/2015/11/isidi-teror-orgutu-sayan-ulkeler.html)
[7] (DOLUNAY Şenol, ERDEM Sezgin, ERDEM Elif, IŞİD: Küresel Bir Terör Örgütü, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:6, Sayı:2, Elâzığ-2016)
[8] (DOLUNAY Şenol, ERDEM Sezgin, ERDEM Elif, IŞİD: Küresel Bir Terör Örgütü, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:6, Sayı:2, Elâzığ-2016)
[9] (https://onedio.com/haber/isid-in-elinde-gunlerce-iskenceye-ve-cinsel-istismara-ugramis-21-yasindaki-kadinin-itiraflari-776510)
[10] (DOLUNAY Şenol, ERDEM Sezgin, ERDEM Elif, IŞİD: Küresel Bir Terör Örgütü, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:6, Sayı:2, Elâzığ-2016)

KAYNAKÇA

Kitap
-TAŞTEKİN Fehim, Suriye, İletişim Yayını
Makale
– DOLUNAY Şenol, ERDEM Sezgin, ERDEM Elif, IŞİD: Küresel Bir Terör Örgütü, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi
-SUMBAS Ahu, Kayıp Kadınlarımız: Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği ve Kapasite Yoksunluğu

WEB SİTESİ
– https://www.birgun.net/
– https://www.stratejikortak.com/
– https://onedio.com/

Black Mirror -Kara Ayna- dördüncü sezon üstüne

0

Black Mirror, dördüncü sezonda altı bölümü izleyiciyle buluşturdu. Bana kalırsa, birbirinden etkileyici bölümler. Sarsıcı gelecek sorgulamaları yapan dizi, bu altı bölümde de izleyicilerinin beklentilerini karşılıyor. Sen altıncı bölümden etkilenirsin, o ikinciden gibi beğeni farklılıkları baki olsa da dizinin sıradan bir seyir zevki sunmadığı aşikâr. Bu sezonun, bilimkurgu cep distopyaları üstüne ipucu vermeden yazmak zor. Yine de bu yazı seyir zevkini kaçırmamak için yaygın deyişle spoiler içermemektedir.

Önce diziyi daha önce izlememiş olanlar için kısa bir künye geçmek sanırım oldukça mantıklı olur. Black Mirror bilimkurguları, dram ve macerayı sevenlerin öncelikle tercih etmesi gereken bir dizi. İnsan paradoksunun inceliklerinde gezmeyi seviyor. 2011’de yayınlanmaya başlayan Netflix dizisi. Her bölüm birbirinden bağımsız olarak kurgulanmış. Ayrı hikayeler, oyuncular, yönetmenler. Tabii kendi içinde göndermeleri bulunuyor. Özellikle altıncı sezonun altıncı bölümü Black Museum, bir Black Mirror müzesinde izleyeni gezdiriyor.

İlk bölümden itibaren farklı kurgulardan, varlık sorunlarından, gelecekle ilgili düşünceler üretmekten hoşlanan seyirciyi ters köşeye yatırmayı başaran diziyle ilgili beklentilerinizi yüksek tutabilirsiniz. Bu bilimkurgular beklentilerinizi karşılayacaktır.

İş, aile, aşk ilişkileri geleceğin teknolojisi donanmış bir evrende neler anlatacaktır?

Birinci Bölüm USS Callister

Sanal bir oyun yaratıp bu oyun âlemine kendimizi gönderebilseydik ve hatta istediğimiz kişiyi ya da kişileri oyuna kopyalayabilseydik neler olurdu? Bu soruya verilecek cevapların son derece kişisel olacağı kesin. İçine girebileceği bir oyun evreni yaratarak, Tanrı rolüne soyunan insan, nasıl biridir? O zaman süper egonun yerine süper egoisten bahsetmek daha doğru olur sanırım. Peki kimdir bu süper egoist? Uzay yolu severlerin özellikle dikkatini çekecek bir oyun evreninin içinde seyirciye insan psikoloji üstüne sorgulamalar yaptıracak bir bölüm.

İkinci Bölüm Arkangel

Bu bölümün özellikle ebeveynleri çok etkileyeceği kesin. Çocuğunuzu korumak için neler yapardınız? Onu korumak için yaptıklarınızı nereye kadar vardırırdınız? Bu yaptıklarınızın sonuçları olumlu mu olurdu? Kameralar dünyasının gelecekte sunacağı olası bir hizmetten hareketle, bir anne/çocuk ilişkisi üstüne kurulu bu bölüm, sarsıcı olduğu kadar, güvenlik kavramının da bir kere daha gözden geçirilmesine yol açıyor.

Üçüncü Bölüm Crocodile

Geçmişinizdeki bir hata geleceğinizi nasıl etkiler? Vicdanınız devreye girer mi? Kimin vicdanı? Steril, başarılı, konforlu bir ailenin cam fanusunu çatlatan da vicdan olabilir. Tuzla buz olan fanus; insanın kendi çıkarlarına korumak adına nereye kadar kötüleşebileceğini tartıştırıyor. Polisiyeye yakın bu bölüm, izleyeni elli dokuz dakika diken üstünde tutuyor.

Dördüncü Bölüm Hang the DJ

Bu bölüm ilişki kavramı üstüne üretilmiş. İdeal eşin bulunması mümkün mü? Bunu %98 başaran bir organizasyonun içinde yaşıyorsanız, durum nasıl olur? Aşk ilişkisi, bağlılık, çiftler… Bunların hepsi ve daha fazlası Hang the DJ bölümünde bulunmakta.

Beşinci Bölüm Metalhead

Bu bölüm siyah/beyaz görüntüleriyle diğerlerinden ayrılıyor. Biraz Yorgos Lantimos filmleri tadında. İzleyiciye sunulan gelecekte neler olmuş tam olarak verilmiyor. Her şeyin insan için tüyler ürpertici ve karanlık olduğu bir zamanın macerası denebilir. Dikkat; bu bölüm yakın dönem trajedilerini hatırlatır. Üstelik bu trajediler maalesef bir dizi setinde değil, gerçek dünyada yaşanmıştır.

Dizi bana ister istemez Düşkapanından Kaçan Elma kitabımdaki Bella’nın Şarkısı öykümü hatırlattı. Böylece bölümle başka bir duygusal bağ kurmuş oldum. Belki de bu nedenle beni en çok etkileyen bölüm olduğunu söyleyebilirim.

Altıncı Bölüm Black Museum

Ölümden sonra hologramda yaşamanın mümkün olduğu bir dünyada Black Museum. Suç ve adalet kavramları sorgulanırken hikayeler birbirinin içinde eriyor. Bu suç müzesi aynı zamanda iç içe geçen hatırlatmalarla daha da etkisini güçlendirmeyi başarmış. Bölümler arasında sosyal psikoloji deneylerini en çok hatırlatanı da bu bölüm.

Black Mirror’un bu sezonu bana yılbaşı hediyesi gibi oldu. Şimdi merak ve heyecanla yeni sezonu bekliyorum. Diziyi henüz izlemeyenler, ayırdıkları zamana değeceğini görecektir. Çünkü Black Mirror, daha önceki sezonları gibi bu sezonda gelecek hakkında, insan hakkında, ilişkiler hakkında izleyici bir karanlık dünyada uyandırmayı başarıyor. Biz geleceğe doğru giderken, geleceğin de bize doğru geldiğini düşünürsek insani olan üstüne yeniden ve yeniden düşünmeye çağıran bu dizi izlemeye değer.

Sartre: “Varoluş, özden önce gelir”

Jean-Paul Sartre, Varoluşçuluk, syf.98

“Varoluş, özden önce gelir” mottosu, Jean-Paul Sartre’ın varoluşçuluk (egzistansiyalizm) felsefesinin ana fikirlerinden sadece biridir. Öyle ki Sartre’ın felsefesini anlattığı konuşmalardan derlenen Varoluşçuluk isimli kitabında, ‘Hristiyan varoluşçular’ ile ‘Ateist varoluşçular’ın birleştiği motto olduğunu söyler.

“Neye yarayacağını bilmeden kağıt keseceği yapmaya kalkan bir kimse tasarlanamaz. Bu demektir ki kağıt keseceğinin özü, onun varlaşmasından önce gelir. Karşımda şöyle bir kitabın ya da böyle bir kağıt keseceğinin bulunuşu önceden belirlenmiştir. Burada dünyanın teknik görünümü (vision) ile karşılaşıyoruz. Bu görüme bakarak, “Yapış, varoluştan önce gelir” diyebiliriz” demiştir. Bu da demektir ki; her nesnenin bir varoluşu ve bir de özü vardır. Öz, bir nesnenin özelliklerinin değişmez bir bütünüdür, yani insanda öz denen şey kalıtımdır. Varoluş ise evrenin içinde gerçek olarak bulunuşudur bu da insanın düşünceleri, yaptıkları, yapamadıklarıyla kendini gerçekleştirmesidir. Sartre’a göre insanin bir tasarlanma amacı yoktur. Kağıt makasının aksine insan neye yarayacağını bilmeden dünyaya gelir ve varoluşunu, kendisini herhangi bir öze bağlamadan kendisi var eder. Yani insan, önce var olur, sonra da özünü yaratır. Nesnelerde olanın aksine; insan özü, işlevi ve işleyişi kendi var oluşundan önce belirlenmemiştir.

Öz, bireyi boğar

Yani Sartre’a göre kişinin kendi belirlenimi dışında olan unsurlar; özler bireyi boğan, bireyi belli bir kalıba veya şablona uymaya zorlayan şeylerdir. İnsan, varoluş serüveni boyunca sürekli kendini yeniden yaratır. İnsanın kendini var etmesinin esası da yaptığı tercihler ve verdiği kararlardır. Sartre yine der ki; insan bu dünyada yalnızdır, yaşamının tüm sorumluluğu kendisine aittir. Düşündükleri, düşünmedikleri, yaptıkları ve yapamadıklarıyla kendini oluşturan insandır. Bu yönüyle kendini yaratan insan, fikri hümanizmanın kendisidir.

“Var olan her şey, nedensiz ortaya çıkar…”

Sartre’ın varoluşçuluk felsefesi, benliğin kendinde olması ya da kendinin farkında olması durumuna dayanmaktadır, insan özüyle yaşayamaz. Sartre, Bulantı adlı kitabında “Var olan her şey, nedensiz ortaya çıkar, zavallılığı yüzünden varoluşunu sürdürür ve rastgele ölür” der. İnsanın özü ve yaşaması kaçınılmazdır. İnsanın varoluş çabası, zorunluluktan kaynaklanmaktadır ancak insan zorunluluğun farkında olsa dahi bu çabadan kendini alıkoyamamaktadır. Bu nedenledir ki Sartre, aynı kitabında varoluşu insanın sıyrılamadığı bir doluluk olarak görmektedir.

Eskiyi anmak: Anatolian Rock Revival Project

0

Anatolian Rock Revival Project, Türkiye Rock tarihinde pek bilinmeyen eserleri günışığına çıkarmak, tanıtmak ve bilinmesini sağlamak amacıyla başlamış kâr amacı gütmeyen bir projedir.

Projenin Youtube sayfasında her hafta Türkiye’nin 60’lı 70’li 80’li yıllarında çıkmış Anadolu rock ve saykodelik rock şarkıları dikkat çekici illüstrasyonlarla beraber yayınlanıyor. Şarkıları dinlerken illüstrasyonlara da bakabiliyorsunuz.

Birçok gönüllünün bir araya gelerek yürüttüğü bu proje daha çok kişi tarafından bilinmeyi ve takdir edilmeyi hakediyor diye düşünüyorum.

Bazı Şarkılar ve İllüstrasyonlar:

Moğollar – Iklığ

https://www.youtube.com/watch?v=gyWO6kJHePc

LSD. Orkestrası – Dönmeyen Sevgili

https://www.youtube.com/watch?v=YEWc154_1nw

Grup A1 – Neptünlü Sevgilim

https://www.youtube.com/watch?v=AZhI0WoKvec

Mazhar ve Fuat – Adımız Miskindir Bizimdir

https://www.youtube.com/watch?v=zbeErgE4quA

3 Hürel – Sevenler Ağlarmış

https://www.youtube.com/watch?v=ruQ7vqhja5M

3 Hürel – Pembelikler

https://www.youtube.com/watch?v=HBMyzA_3beY

Selda Bağcan – İnce İnce Bir Kar Yağar

https://www.youtube.com/watch?v=0nonCuddOac

Grup Bunalım – Başak Saçlım

https://www.youtube.com/watch?v=J7b2AKg7_n8

Hardal – Nasıl Ne Zaman

https://www.youtube.com/watch?v=t1dXdsUricU

21. Peron – Anlatamıyorum

https://www.youtube.com/watch?v=6ne-KzRx0TI

Selçuk Alagöz – Saklan Saklanabilirsen

https://www.youtube.com/watch?v=RMoMnYpVKNg

Murat Kemaloğlu – Kaplumbağaların Uykusuna Dek

https://www.youtube.com/watch?v=UI3W34rDfN4

Cem Karaca – Maden Ocağının Dibinde

https://www.youtube.com/watch?v=FVFWY4wLcXg&feature=youtu.be

Playlist: https://www.youtube.com/watch?v=FT1iu7D-wgo&list=PLAMh_0Y3otNl57oy30BljhCJ2SOxnagD9

Sosyal medya hesapları:

Youtube: https://www.youtube.com/user/AnatolianRockRevival/videos

Instagram: https://www.instagram.com/anatolianrockrp/

Facebook: https://www.facebook.com/AnatolianRockRevivalProject

Twitter: https://twitter.com/AnatolianRockRP

Behance: https://www.behance.net/gallery/21932029/Anatolian-Rock-Revival-Project