Ana Sayfa Blog Sayfa 211

Değiştirilmiş Karbon çok yakında raflarda!

0

21. yüzyılın en önemli bilimkurgu eserlerinden biri olarak görülen Richard K. Morgan’ın kaleme aldığı Değiştirilmiş Karbon, PHILIP K. DICK En iyi Roman Ödülü’nü almış, yakında Netflix’in uyarladığı Altered Carbon ile izleyici karşısına çıkmaya hazırlanıyor.

Bu kış nefes kesen bir dizi arıyorsanız, buldunuz. Netflix yapımı Altered Carbon hem konusu hem de Game of Thrones’dan daha yüksek bütçeli yapımı ile beklentileri epey yükseltti. Dizisi ve kitabı çıkmadan inceleme fırsatı bulduğumuz Değiştirilmiş Karbon’u merakla bekliyoruz.

Değiştirilmiş Karbon

25. yüzyılda insanlık bütün galakside hüküm sürüyor. Irk, inanç, ve sınıf farklılıkları hala var ama gelişen teknoloji hayatı baştan tanımlamış. Artık insan bilinci bir depoya kopyalanıp kolaylıkla yeni bir bedene aktarılabiliyor. Ölüm söz konusu değil, bedenler yalnızca kılıflardan ibaret.

Eski bir asker ve BM elçisi olan Takeshi Kovacs son ölümünden sonra gözlerini yeni bir bedende açtığında evinden 180 ışık yılı uzakta kadim medeniyetlerin gezegeni Dünya’da buldu. Eski adıyla San Francisco’da, yeni adıyla Bay City’de kendini büyük bir komplonun ortasında bulan Kovacs dünyanın en güçlü insanlarından biri olan Laurens Bancroft tarafından detektif olarak tutulmuş ve Bancroft’un ölümünün gizemini çözmesi gerekmektedir.

Blade Runner ve Neuromancer İzinde

Siberpunk türünün en dikkat çekici örneklerinden biri olan Değiştirilmiş Karbon, Blade Runner ve Neuromancer gibi eserlerin izinden giden bir bilim kurgu-distopya ürünü. Merak uyandırıcı ve akıcı bir roman, distopik yönü ağır basmasa da okuyucunun içini ezen konulardan bahsediyor. İleri teknoloji ve kötü yaşam koşullarını topluma ve kişilere yönelik eleştirilerle birleştirmiş.

Şubat 2018’de Netflix ile izleyici karşısına çıkması beklenirken, bu sırada hiç vakit kaybetmeden kitabı okumaya bakın. İthaki yayınları, Takeshi Kovacs üçlemesi olarak bilinen serinin ilk kitabı. Aslıhan Kuzucan çevirisini, Alican Saygı Ortanca editörlüğünü yaptığı Değiştirilmiş Karbon, 19 Ocak 2018 itibariyle raflarda yerini alacak. Bu linke tıklayarak kitabın ön okumasına ulaşabilirsiniz: İthaki Yayınları Değiştirilmiş Karbon Ön Okuma Linki.

“Kişilik sandığımız şey, şu an gözlerimin önündeki dalgalardan birinin gelip geçici şeklinden fazlası değildi. Ya da, bu benzetmeyi insan hızına indirerek kişiliği rüzgâr, yerçekimi, eğitim ve gen gibi etkenlere göre şekillenen bir kum tepesine benzetebilirim. Hepsi erozyona ve değişime bağlı. Bunu kırmanın tek yolu, sonsuza dek depolanmak.”

Ölüm – yaşam – varoluş üçgeninde, din – etik – para konularına kara mizah ve göndermelerle yaklaşılmış. Zekice kurgulanmış, okuması eğlenceli ve sürükleyici. Bu evrende neler var, hangi kavramlar nasıl değişikliğe uğramış bir bakalım ve cevaplaması zor birkaç soru soralım.

Karşımızdaki Dünya artık sadece uzaydaki bir başka yerleşim yeri, kadim ve medeni bir gezegen haline gelmiş. İnsanlar galaksinin her yerinde hüküm sürüyor. Başka gezegenlerden süs eşyaları alıyorlar ve başka gezegenlere gezintiye çıkıyorlar.

Bilincinizi sorunsuzca başka bir bedene aktarabiliyorken, ölmek demek bir türlü uyku hali gibi geliyor. Bedeniniz değişebiliyorken, ölmek söz konusu değilken toplumda silahların ve şiddetin arttığı ilişkiler var. Artık cinayetler yerine bedensel hasarlar araştırılıyor. Kimsenin kaybedecek bir şeyi yok, canını almıyorlar ya! Canınızı alamazlar, başka bir beden ile geri gelebilirsiniz. Ancak, size işkence edebilirler. İşkence bedensel ya da zihinsel olabilir.

Hayalini kurduğunuz tanrılar kaderin efsanevi unsurları, zavallı ölüm veri depolayan değiştirilmiş karbon teknolojisiyle başa çıkamadı, oysa eskiden onun korkusuyla yaşardık.

Bilincin dijitalleştirilmesi ve aktarılmasına karşı çıkan bir grup insan var. Sadece Dünya’da aktifliğini sürdüren bu grup, ruhun kaybedilmeden değiştirilemeyeceğine inanıyor. Bu kişiler, ölen kişilerin geri getirilmemesi gerektiğine inanıyorlar. Bu insanlar kişinin “ölüm hakkı”nı savunuyor ve bunun için mücadele ediyor. Herkes kılıftan kılıfa geçebiliyor ve ölümsüzlüğü tadabiliyor. Ölümün ve ölümden sonra yaşam olmadığında din ve tanrının rolü ne olurdu? Tanrı ve ölüm korkusu olmayan insanların ahlakı nasıl bir değişime uğrar? Kitabın distopik yönü çoğunlukla bu sorular üzerinde duruyor.

Bir bedende “ölüp”, yeni bir bedende uyanmak, “kılıfına” alışmak nasıl bir süreç? Fiziksel özelliklerimiz olduğumuz kişiyi ne kadar etkiliyor? Sadece kişinin kendisi değil, bütün sevdikleri yeni kılıflara bürünmüşken, kendini ve sevdiklerini tanımak mümkün mü? Mecazi bir tanımayı bir kenara bırakalım. Bir gün kendiniz ve sevdikleriniz bambaşka bedenlerde dünyada gezmeye başladığında, onları bulabilir misiniz? Ya da onlar sizi bulabilir mi? Eğer karşınızdaki kişiyi ve bedenini bir bütün olarak düşünüyoruz, bu kişi yeni bir kılıfa geçtiğinde onu sevmeyi öğrenebilir miyiz? Bu durumda, sevgimiz eksilir mi?

İnsanların kılıflarını değiştirilebilmesi, bedensel ihtiyaçlar ve bu ihtiyaçların düşünceye etkisini de düşündürüyor. Bedensel bir stres yaşandığında kişinin bedeni fizyolojik tepkiler verebiliyorken, endişeye kapılan ya da korkan kişi değil, kişinin bedeni oluyor. Benzer şekilde, kişinin hoşuna giden ya da onu cinsel açıdan tahrik eden durumlar da bedenden bedene değişebiliyor. Karısını kaybeden bir adam, karısı karşısına başka bir kılıf ile geldiğinde karısını aldatıyormuş gibi hissediyor. Daha ürpertici olanı, karısı da kocası onu aldatıyormuş gibi hissediyor. Kılıf değiştirmek bu kadar kolayken, kılıflara alışmak sanıldığı kadar kolay değil.

Bir kılıfta iken, kimse içinde kim olduğundan emin olmayabilir. Örneğin bir adam, “Ben senin annenim.” diyerek kişiyi kandırabilir. Belki annesi gerçekten de bu adamın kılıfının içindedir, belki de kişinin annesinin kılıfında başka biri vardır, ortalamanın altında gelire sahip biri yeterince para biriktirerek belki annesini satın alabilir ve annesi tekrar bedenine kavuşur.

Peki ya kişi kılıfını reddederse? Kitapta bu konuya psikobütünlük reddi olarak değinmiş. Birinin kılıfın içindeykeni kişinin kendisini seyir halinde hissetmesi durumu olarak ifade etmiş. Bu kişi aynaya bakıyor ve dehşete düşüyor: Acaba aynadaki adam varlığını sezebilir mi? Sezerse ne olur?

Diyelim ki, ölme fikri gerçekten hoşunuza gitmiyor. Ölmemek için yüzyıllar boyu birden fazla bedenle yaşama kaldığınız yerden devam edebilirsiniz. Sahip olduğunuz kılıflar bedensel yaşı ile ilerlerken, on birinci kılıfındaki biri üç yüzyıldan daha yaşlı olabilir. Boş vakit ve parası varsa, ilgisini ve heyecanını asla kaybetmiyorsa bu kişi altmıştan fazla çocuk yapabilir. Üç yüzyıl sonunda sahip olduğu arkadaşlıklar, aile, para, iş katlanarak artıyorsa bu kişi toplumda güçlü biri haline gelir. Bu insanlar varsayımsal değil, kitapta bu insanlara yer veriliyor. Hatta kurgunun büyük bir kısmı bu tarz insanların güçleri, yarattıkları sorunlar, ve yok edilmeleri üzerine.

Met’ler, yüzyıllarca yaşamış ve pek çok kılıf değiştirmiş bu insanlar, dokunulmazlar. Sadece fiziksel ve toplumsal güçleri onu dokunulmaz yapmıyor. O kadar uzun süre yaşamışlar ki zaman değişmiş, gördüğü toplumlar doğmuşlar ve ölmüşler, olan biten her şeyin dışında kalmışlar, ve bir süre sonra bunların hiçbiri bir anlam ifade etmemeye başlamış. Toplumlar Met’lere hiçbir anlam ifade etmiyorken, otuzlu kırklı yaşlarında normalde saygı duyulan ve yetişkin birey olarak kabul edilen insanların da hiçbir anlam ifade etmemesine şaşmamak gerek. Bu insanlar Met’ler için değersiz ve ezilecek varlıklar, manipüle ediliyor ve elden çıkarılıyorlar.

Ortalama bir insan yeni bir kılıfın parasını karşılayabilir, ama çok zengin olmadığı sürece hayatı ve yaşlılığı sona erdirmek gerekebiliyor. İki kereden fazla yeniden dirilmeyi kaldırabilecek az sayıda insan var, herkes yaşamdan yaşama kılıftan kılıfa devam etmek istemiyor. Bunu yapabilen, farklı olan ve yüzyıllar geçtikçe neye dönüşeceğini umursayan bir tip insan deniliyor Met’lere. Kitapta ve dizide Met’lerle sıklıkla karşılaşacağız.

Met’ler arasında 250 yıllık bir evlilik sürdürenler var. Bunun anlamı iki kişinin 250 yıl boyunca aynı kişiyi sevmesi olarak anlaşılabilir. Hayır, bu kişilerin saf olan duyguları gittikçe azalırken, kılıflarının hormonlarını tatmin etmeleri gerekiyor. Sonuç olarak 250 yıl sonunda elinizde kalan sevgi değilse, belki saygı olabilir, ama emin olarak söyleyebiliriz, ellerinde kalan yalnızca bedenleri. 250 yıl yaşamak bile zor görünürken, bu kadar yıl evli kalabilmek oldukça ilginç olurdu.

Yaşlı insanlar için zaman hızlı akıyormuş gibi gelir. 80 yaşında biri için geçen sene, 80 yılın 1/80’dir. Peki 300 yaşındaki biri için? Bu kadar uzun yaşayan insanların zaman kavramı farklı olmalı. Bir gün, bir yıl, bir yüzyıl ne demek onlar için? Zaman kavramı değişebilir, gerçeklik de değişir mi? Kitapta bu konuya şöyle değiniyor: gerçeklik esnek bir kavram, kimin gerçekten koptuğunu kimin kopmadığını belirlemek çok zor, ikisi arasında fark var mı? Anlamsız bir fark var.

Pekala, teknoloji bu kadar gelişmişken neden robotlar toplum hayatında yok? Çünkü gereksizler, pahalılar, iki işlevin bir araya getirilmiş haliler: yapay zeka ve siber mühendislerce tasarlanan güçlü üst yapı. İnsan bedeni bolken, bu bedenlere kolayca cerrahi müdahaleler yapılabiliyor, hatta nörokimya ile beyinler bile geliştirilebiliyor. Kimin neden robotlara ihtiyacı olsun? Çocuk doğurmak, beden yetiştirmek, ve sentetik bedenler üretmek, robot üretmekten çok daha kolay.

Değiştirilmiş Karbon kitabı da raflara çıkmak üzereyken hiç vakit kaybetmeden bir kitap edinin ve Altered Carbon dizisini beklerken okuyun. Bilimkurgu ve distopya severleri kitaba bayılacaklar. Düşündürücü ve eğlenceli Değiştirilmiş Karbon, sürükleyici anlatımıyla nefes almadan okunabilecek bir kitap. Herkese iyi okumalar!

37. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma Jürisi belli oldu!

Her yıl İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen; bu yıl da 37’ncisi 6-17 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan İstanbul Film Festivali’nde, Ulusal Yarışma filmlerini değerlendirecek olan Ulusal Yarışma Jürisi belirlendi.

Ulusal Yarışmanın jüri başkanlığını, ulusal ve uluslararası birçok festivalden ödüllerle dönen ve son olarak “İşe Yarar Bir Şey” filmiyle büyük övgüler alan önemli kadın yönetmenlerimizden Pelin Esmer üstlenecek. Pelin Esmer başkanlığındaki Ulusal Yarışma Jürisi’nin diğer üyeleri ise görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki, oyuncu Selen Uçer, şair Küçük İskender ve sinema yazarı Barbara Lorey de la Charrière oldu.

37. İstanbul Film Festivali’nde çoğu Türkiye ve dünya prömiyerini ilk kez gerçekleştiren filmlerin beyazperdede gösterildiği ve Ulusal Yarışma, Ulusal Belgesel Yarışması ile Ulusal Kısa Film Yarışması’nı da kapsayan Türkiye Sineması Tema Sponsorluğu’nu bu yıl da Türk Tuborg A.Ş. üstleniyor. Ulusal Yarışma Jürisi, 37. İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale En İyi Film, En İyi Yönetmen, Jüri Özel Ödülü, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu ve En İyi Müzik olmak üzere toplam 9 dalda ödül verecek. Ulusal Yarışma’da Altın Lale En İyi Film 150.000 TL, Onat Kutlar anısına verilecek Jüri Özel Ödülü 50.000 TL, En İyi Kadın ve En İyi Erkek Oyuncu ödülleri 10.000’er TL olarak belirlendi. Türk Tuborg A.Ş. ise En İyi Yönetmen ödülüne layık görülen isme 50.000 TL takdim edecek.

37. İstanbul Film Festivali’ne Türkiye’den katılmak isteyen uzun metraj, kısa ve belgesel tüm filmler için başvuru süresi 25 Ocak 2018 tarihinde sona erecek.

#istfilmfest

FACEBOOK | TWITTER | INSTAGRAM | TUMBLR | YOUTUBE

37. İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma Jürisi’ni yakından tanıyalım…

Pelin Esmer (Başkan)

İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra Yavuz Özkan’nın Z1 Sinema Atölyesi’ne devam etti. Uzun metraj kurmaca, belgesel ve reklam filmlerinde yönetmen yardımcısı olarak çalıştı. 2002’de çektiği ilk belgesel Koleksiyoncu yurtiçi ve yurtdışında pek çok festivale davet edildi. 2005’te Arslanköy’de tiyatro yapan kadınları konu alan ilk uzun metraj belgesel filmi Oyun’u çekti ve bu filmler İstanbul, Tribeca ve Adana film festivallerinde ödüller kazandı. 2007’de Cannes Film Festivali Cinefondation’a davet edildi. Burada senaryosunu yazmaya başladığı ilk uzun metraj kurmaca filmi 11’e 10 Kala’nın dünya prömiyeri 2009 San Sebastian Festivali’nde yapıldı. İkinci uzun metraj filmi Gözetleme Kulesi (2012) uluslararası galalarını Toronto ve Rotterdam Film Festivallerinde yaptı ve Adana Altın Koza Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” dahil beş ödül aldı. Senaryosunu Barış Bıçakçı ile birlikte kaleme aldığı İşe Yarar Bir Şey (2017) adlı son filmi İstanbul, Tallinn Black Nights, Adana Altın Koza, Boğaziçi Film Festivallerinde pek çok ödül kazandı. 2018’de DAAD’dan aldığı sanatçı bursu ile Berlin’e davet edildi.

Gökhan Tiryaki

1972’de İstanbul’da doğdu. TRT’de çalıştıktan sonra 1991-1996 yıllarında kameraman olarak TV filmlerinin ve belgesellerin yapımında çalıştı. 1996’dan bu yana görüntü yönetmenliği yapıyor. Bu görevi üstlendiği birçok filmle ulusal ve uluslararası yarışmalarda birçok ödül kazandı. Birlikte çalıştığı yönetmenler arasında Nuri Bilge Ceylan (Ahlat Ağacı, Kış Uykusu, Bir Zamanlar Anadolu’da, Üç Maymun, İklimler), Yılmaz Erdoğan (Tatlım Tatlım, Ekşi Elmalar, Kelebeğin Rüyası), Asif Kapadia (Ali ve Nino), Çağan Irmak (Çocuklar Sana Emanet, Benim Adım Feridun, Unutursam Fısılda, Tamam mıyız?, Dedemin İnsanları, Prensesin Uykusu, Karanlıktakiler, Issız Adam), Pelin Esmer (İşe Yarar Bir Şey), Tolga Karaçelik (Sarmaşık), Taylan Kardeşler (Vavien) ve Atıl İnaç (Zincirbozan) sayılabilir. Amerikan Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi ve Asya-Pasifik Film Ödülleri üyesidir.

Selen Uçer

Boğaziçi Üniversitesinden mezun oldu. Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları’nda oyunculuğa başladı. Chicago Roosevelt Üniversitesi’nde burslu olarak oyunculuk ve tiyatro alanında yüksek lisans yaptı. New York’ta, Ensemble Studio Theatre’da stajyer oyuncu olarak çalıştı. Ara (2008, Ümit Ünal), Büyük Oyun (2010, Atıl İnaç), Can (2012, Raşit Çelikezer) filmlerindeki rolleriyle ödüle layık görüldü. Anlat İstanbul, Bornova Bornova, O…Çocukları, Daire, Kutsal Bir Gün gibi filmlerde rol aldı; Çekmeköy Underground, Kumun Tadı filmlerinde konuk oyuncu oldu. Cam, Kuçu Kuçu, Poz, Kurusıkı, Bütün Kadınların Kafası Karışıktır, Işıltılı Haşereler tiyatro oyunlarında oynadı ve birçok ödül kazandı. Oynadığı TV dizileri arasında Evlat Kokusu, Beni Böyle Sev, Hanımın Çiftliği, Deli Saraylı, Düğün Şarkıcısı sayılabilir. Yeditepe Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nde, Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’nde oyunculuk dersleri verdi.

Küçük İskender

1964’te İstanbul’da dünyaya geldi. Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde beş yıl öğrenim gördü. Tıp eğitimini de, peşinden girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nü de yarıda bıraktı. Şiir, roman, deneme, günlük gibi pek çok edebî türde eserler verdi. Yurtdışında yayımlanan antolojilerde şiirleriyle yer aldı. 2000’de Orhon Murat Arıburnu, 2006’da Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü’nü kazandı. 2014’te Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nü, 2017’de Necatigil Şiir Ödülü’nü aldı. Avrupa’da ve ABD’de şiir okumalarına, panellere, sempozyumlara katıldı. Kürtçe ve Almancada kitapları basıldı. Şiir performansları yaptı. Ağır Roman, O Şimdi Asker gibi sinema filmlerinde rol aldı.

Barbara Lorey De La Charrière
Paris merkezli serbest gazeteci ve sinema yazarıdır. Almanya ve Fransa’daki bazı günlük gazete ve süreli yayınlarda yazıları yayımlanmıştır. Alizarine Productions altında yıllardır Avrupa ve ABD’de film programları ve fotoğraf sergilerinin küratörlüğünü yapmaktadır. Eski Doğu Almanya’da doğdu; Münih, Hamburg ve Paris’te öğrenim gördü. Psikoloji ve sosyoloji dallarında yüksek lisans aldı. Yıllarca kültürlerarası iletişim alanında araştırmacı olarak çalıştı. Aralarında Cannes, Kudüs, San Sebastian, Chicago ve Venedik’in de olduğu birçok saygın uluslararası film festivalinde jüri üyeliği yaptı.

Sanatın Öyküsü; Sanat Tarihinden Daha Fazlası

Sanatın Öyküsü’nde gezmenin en keyifli yanı bir tren camından seyreder gibi resim sanatının bütün tarihsel serüveni tek bir pencereden bütünüyle görüyor olmak. Kendi deyişiyle gözleri açmak isteyen yazarın amacına ulaşmak için çok titiz bir çalışma ortaya koyduğu kesin. Bu titiz çalışmayı büyük bir seyahat olarak düşünürsek bu yazı önemli ayrıntıları çoğun alıntılarla sunmaya çalışmaktadır.

Sanatın Öykü’sünün dünyasına girdiğimizde,

“Her kuşak bir yerde babalarının ölçütlerine başkaldırır.”* sözü okunur. Buradaki baba önceki kuşakların tamamıdır. Ve yine kitaba göre “sanatın tüm tarihi, gittikçe gelişen teknik yetkinleşmenin tarihi değil, değişen düşünce tarzının ve kuralların tarihidir.”*

Picasso’nun Horozu

Picasso Horoz

Gombrich, Sanatın Öyküsü’nde sanat galerilerine götürülen önyargılardan bahseder. Bir esere ilk kez görmenin rahatlığı, yargısızlığı, keyfi ve heyecanıyla bakılması gerektiğini söyler. Aynı durum sanatçılar içinde geçerlidir. Basmakalıp düşüncelerden kurtulan sanatçılar -ki bu hiç kolay değildir- ilginç yapıtlar üretebilirler. Bunlardan biri Picasso’dur. Örneğin onun horozu bize salt horozu vermez, çizilişinde başka bir şey de yakalanmaya çalışmıştır. İşte bunu Gombrich şöyle ifadelendirir:

“Fakat Picasso, bir horozun cisminde sadece görünüşü vermekle yetinmemiş, horozun saldırganlığını, kibrini ve bönlüğünü de dile getirmek istemiştir. Başka bir deyişle karikatüre başvurmuştur. Ama inandırıcı bir karikatüre.”*

Sanat Yapıtı

Bir sanat yapıtı için Gombrich, “gizemli değil. İnsanın insan için yaptığı bir nesne”* demektedir. Bir yapıttaki her ayrıntı da, sanatçının verdiği kararın sonucudur.

“Bunlar, sanatçının işe koyulduğu andan itibaren kafasında varolan belirli bir amaç ve belirli bir neden sonucu ortaya konulmuşlardır.”* Yine önemli noktalardan biri, “Kuşkusuz, bir şeyin yapılmasının güç oluşu, onun mutlaka sanat eseri olduğunu göstermez.”* fikridir.

Sanatçı eserini tamamladığında: “Başka hiçbir şey eklenemeyecek doğru bir iş yaptığını ve kusursuzluktan çok uzak olan yaşantımızda bir kusursuzluk örneği ürettiğini hissederiz.”*

Bu his, alımlayıcının yapıtla girdiği etkileşimin sonucudur. Her izleyici yapıtla yeni bir ilişki kurar.

İlkel Sanat

Sanattın doğuşunu anlamamıza yardımcı olan en önemli kaynaklardan biri ilkel sanattır. Bu yapıtları üreten topluluklara ilkel denmesinin sebebini şöyle açıklanır Sanatın Öyküsü’nde;

“Biz bu topluluklara, bizden daha basit oldukları için değil –çünkü onların düşünme biçimleri bizimkinden çoğu zaman çok daha karmaşıktır- tüm insanlığın geldiği ilk koşullara da yakın oldukları için “ilkel” diyoruz. İlkeler için, bir kulübe ve bir imge arasında yararlılık açısından hiçbir fark yoktur. Kulübeler onları yağmurdan, rüzgardan, güneşten ve kendilerini yaratmış olan ruhlardan korurlar; imgeler ise, onları, doğal güçler kadar gerçek olan öteki güçlere karşı korurlar. Başka bir deyişle, resimler ve heykeller büyüsel amaçlarla kullanılırlar.”*

“Eğer” diye devam eder, “bu uygarlıkların ürünleri bize çok uzak ve doğa dışıymış gibi görünüyorlarsa, bunun nedeni, aktarmak istedikleri düşüncelerde saklıdır.”*

Mısır Sanatı

Mısır sanatı yaşamı korumak için yapılırdı. “Mısır sanatı, sanatçının belirli bir anda görebileceği şeye değil, belirli bir kişiye veya yere ait olduğunu bildiği şeye dayanıyordu. İlkel sanatçının, figürlerini iyi çizebildiği biçimlerle kurmaya çalışması gibi, Mısırlı sanatçı da figürlerini ona öğretilmiş, bildiği örneklerden çıkarıyordu. Ama sanatçı, yaptığı resimde, yalnızca biçim bilgisini kullanmakla kalmayıp, bu biçimlerin neyi temsil ettiğini de dikkate alıyordu. Kimi zaman birisine “Büyük Patron” dediğimiz olur. Mısırlı bir sanatçı, böyle bir adamı, uşaklardan ve karısından daha büyük çizmek zorundaydı.”*

“Rölyeflere bakınca 2000 yıl önce bir haber filmi izliyor gibi oluyoruz. Gerçek ve inandırıcı sahneler bunlar. Ama resimlere dikkatle bakınca ölü ya da yaralıların hiçbiri Asur’lu değil. Demek ki böbürlenme ve propaganda sanatı daha o zamanlarda gelişmiş.”* Ne var ki diye devam eder, “biraz hoşgörülü olabiliriz. Belki onlar da bu öyküde sık sık sözü edilen boş inançların etkisi altındaydılar: yani, bir resimde, basit bir resimden daha çok şey olduğuna inanıyorlardı. Artık böylece başlamış olan öyküsel anlatım geleneği çok uzun yıllar sürdü.”*

Yunan Sanatı

Yunan sanatındaki aslı önemli adımın sanatçıların kendi gözleriyle bakmaya karar vermesi sonucu yaşandığını söyleyen Gombrich, “Yunanlılar kendi gözleriyle bakmayı öğrendiler, yenilikleri denediler, örnek alıp uyguladılar, güçlükler ve başarısızlıklardan yılmadılar, dönüşü olmayan yola girmişlerdi artık.”* diye belirtir.

“Eski kural bir kez parçalandıktan, sanatçı bir kez yalnızca gördüğüne güvenmeye başladıktan sonra, gerçek anlamda bir toprak kayması başlamıştır.”* İşte bu toprak kayması, perspektif kısaltımını doğurur.

“Sanatçılar MÖ 500 yılından az önce, tarihte ilk kez, karşıdan görünen bir ayağın resmini çizme cesaretini gösterdiklerinde, sanat tarihinde korkunç bir dönüşüm oldu.”*

Dönemin sanatçıları, “eski Doğu sanatının katı tabularını delip geçmişler, canlı gözlemden çıkarılan ve sayısı gittikçe artan ayrıntılar ekleyerek, dünyanın, imgesini zenginleştirecek bir keşif yolculuğuna çıkmışlardır. Ne var ki onların yapıtları, doğanın bilinmeyen her bir köşesinin yansıdığı aynalar değildir hiçbir zaman. Bu yapıtlar, her zaman, kendilerini yaratan zekanın damgasını taşırlar.”*

Helenistik Dönem

Helenistik sanatın amacı etkilemektir. Bunu da başarır. Dönemin en önemli yeniliğiyse manzara resimleridir.

“Gerçek şu ki,” der Gobrich, “Helenistik dönemde sanat artık büyü ve dinle olan eski bağını büyük ölçüde yitirmiştir. Sanatçılar, teknik sorunlarla, sadece teknik sorun olarak ilgileniyorlardı. Bu bakımdan, böylesi çarpıcı bir konunun tüm devinimi, ifadesi ve gerilimiyle nasıl canlandırılacağı sorunu, sanatçının çapını ölçmek için en uygun sınavdı.”*

Ortaçağ

“Mısır’lılar çoğunlukla, varolduğunu bildikleri şeyi, Yunanlılar ise gördükleri şeyi çizmişlerdi. Ortaçağlı sanatçı ise aynı zamanda hissettiği şeyi de yapıtında anlatmasını öğrenmiştir.”* Resimlerin yapılış amacı artık salt güzel olan değildir. Tanrı’nın gücünün örneklerini sergilemektir. Okur yazarlar için yazının işlevini görürler. Okuma yazma bilmeyenlere Hristiyanlığı anlatmak gibi bir misyonları vardır. Dönem eserlerini Gombrich şöyle ifadelendirir:

“Ortaçağ sanatçısı, önünde kopya edeceği bir modeli olmadığı zaman, oldukça çocuksu çizimler yapıyordu. Onu alaya almak kolay, ama onun gerçekleştirdiğini yapmak hiç de kolay değil: Kahramanlık destanını olağanüstü bir tutumlulukla anlatmış ve ona önemli görünen şeylere öylesine yoğunlaşmış ki, sonuç gazetelerimizdeki ve televizyondaki “reality” konularından bile daha kalıcı bir etki oluşturuyor.”*

Gotik sanat, “O, bir öyküyü, öykü olduğu için değil, taşıdığı bildiri için inananlara bundan edinecekleri ahlaki öğreti ve avuntu için anlatır.”*

Giotto

Giotto’yu önemli kılan sadece resimlerinde izleyiciyi, bir sahnede gerçekleşen olayların tanıkları kılması değildir. Gombrich’e göre Giotto’yla birlikte sanat tarihi büyük sanatçıların tarihi olmuştur.

Rönesans Sanatı

Ortaçağ sanatının sonunu getiren, sanatçıların ilgisinin, “Yunanlıların yaptığı gibi insan vücudu hakkında yeterli bilgi edinerek bunu heykellerinde ve resimlerinde kullanmak”* istemeleridir.

“Rönesansın büyük ustaları için, sanattaki yöntemler ve yeni buluşlar sürüp gidecekti. Sanatçılar bunları her zaman, anlatmak istedikleri konuyu bize daha yaklaştırmak için kullanacaklardı.”*

Rönesans dönemi, Leonardo da Vinci, Michelangelo, Raffaello, Tiziano, Correggio ve Giorgione, kuzeydeyse Dürer ve Holbein eserlerinden takip edilebilir.

Leonardo Da Vinci

Gombrich, Son Akşam Yemeği’yle ilgili şöyle der: “İsa’nın sözlerinin yarattığı heyecanlı havaya karşın, yapıtta karışık hiçbir şey yok. On iki havari, adeta doğal bir biçimde jestleri ve hareketleri ile bağlanıyor. Çeşitlilikte o kadar düzen ve düzende o kadar çeşitlilik var ki, birbirini tamamlayan karşıt hareketlerin uyumlu oyunu tükenmek bilmiyor.”*

“Aslında hayran kalmamız gereken şey, çizimdeki ustalık ve kompozisyon gibi teknik olguların ötesinde, Leonardo’nun insanoğlunun davranış ve tepkilerini kavramadaki derin yeteneği ve sahneyi gözlerimizin önüne koymasını sağlayan büyük hayal gücüdür.”*

“Ressam bazı şeyleri seyircinin hayal gücüne bırakmalıdır. Dış hatlar çok katı çizilmez ve biçim, sanki gölgede kayboluyormuşçasına biraz belirsiz bırakılırsa, her türlü katılık ve kuruluk izlenimi yok olacaktır. İşte Leonardo’nun İtalyanlar tarafından sfumato adı verilen ünlü buluşu budur. Yani bir formun diğeriyle kaynaşmasını sağlarken, daima hayal gücümüze bir şeyler bırakan, bulanık dış hatların ve yumuşak renklerin kullanıldığı “erime”dir.*

Modern Sanatın Kökleri

Sanatçıların mükemmellik arayışı bir süre sonra ilginçliğini yitirmektedir. Bu mükemmelliğe “bir kez alıştıktan sonra, bizi heyecanlandırmaz artık. Biz onun yerine şaşırtıcı olana, beklenmedik olana, işitilmedik olana yöneliriz.”*

“Bizim şimdi “modern” sanat diye adlandırdığımız şey, köklerini benzer bir dürtüden alır: basmakalıp güzellikten farklı sonuçlara ulaşmak için, açık ve belirgin olandan kaçmak.”*

Değişimler

Caravaggio, “Kutsal olayları, sanki komşusunun evinde oluyormuşçasına gözlerin önünde canlandırmak isteyen büyük sanatçılardan biriydi.”*

Velazquez ise kendini bir resmin içine yerleştiren ilk ressamdır. O, “fotoğraf makinesinin bulunmasından çok daha önce, gerçek bir anı durdurmayı başardı.”

Natürmortlar; “Ressamın başlıca ödevi, doğayı hep taze bir gözle görüp gözlemlemek, renklerin ve ışığın yepyeni uyumlarını keşfedip onların tadına varmak olmuştu.” “Sanatta yansıtılan doğa, her zaman için sanatçının kendi zihnini, tercihlerini, zevklerini ve dolayısıyla genel ruh halini yansıtır. Özellikle bu ruh hali, Hollandalı ressamların en fazla “uzman”laştıkları dal olan “ölüdoğa (natürmort) resmini böylesine ilginç kılmaktadır.”*

Wermeer “Wermeer ile birlikte, janr (günlük yaşam) resmi, mizahi bir çizim olmaktan tamamen kurtulmuştur. Wermeer’in tabloları aslında içinde insan figürü bulunan ölüdoğalardır.” “Bu tablolar, sıradan bir sahneyi taze bir bakış açısıyla görmemizi sağlıyor.”*

Barok

“Barok etkisindeki muhteşem saray görüntülerinin ardından yazar okuyucuyu buradaki davetler ve ziyafetler: ona katılan şık ve şatafatlı giysilerle kadın ve erkekleri hayal ederek bakmamızı ister. Sonra da devam eder. “Böyle bir anda, o dönemin karanlık ve ışıksız, kir ve sefalet kokan sokaklarıyla, soyluların yaşadığı ışıl ışıl masal dünyası arasındaki karşıtlık, inanılmaz boyutlarda olmalıdır.”*

Fransız İhtilali Etkisi

Sanatçıların XVIII. Yüzyılın ortalarına kadar, dar konu sınırlamasının dışına ne kadar çıkmış olduklarını; bir romans sahnesini ya da tarihi bir olayı ne kadar ender olarak resimlediklerini görmek ilginçtir. Bütün bunlar Fransız İhtilali sırasında hızla değişti. Birdenbire sanatçılar, bir Shakespeare sahnesinden, güncel olaylara kadar, gerçekte hayal gücüne seslenen ve ilgi uyandıran, istedikleri her konuyu seçmekte kendilerini özgür hissettiler. Dönemin başarılı sanatçılarının ve başkaldırıp tek başına kalmış sanatçıların tek ortak noktası, bu geleneksel konuları umursamamalarıdır.”*

İzlenimciler: “Tüm detaylar verilmese de, yeteri kadar ipucu bulunduğu sürece, göz, resimde olması gereken biçimleri görür.”*

Empresyonistler: “Sanat eleştirmenliği, bir daha kendini toparlayamayacak biçimde saygınlığını yitirdi.”*

Bir Dava Üstüne Anekdot

Sanatın Öyküsü’nde yer alan bir dava şöyledir: Whister daha önce “1877’de Japon tarzında yaptığı kimi gece görüntülerini, “Noktürnler” adıyla sergiledi. Her bir resim için 200 gine (eski İngiliz parası) değer koyunca, Ruskin şöyle yazdı:

“Bir züppenin halkın suratına bir çanak boya atmak için iki yüz gine isteyeceği aklımın ucundan bile geçmezdi.” Whistler, Ruskin’e karşı hakaret davası açtı ve duruşma, sanatçı ve toplumun görüş açıları arasındaki derin uçurumu yeniden ortaya çıkardı. Duruşmada resimlerin “bitmemiş” görünümü hemen söz konusu oldu: Whistler’e bu yüksek fiyatı gerçekten “iki günlük iş için” mi istediği sorulduğunda, yanıtı şu oldu: “Hayır, bunu yaşam boyunca edindiğim bilgi için istiyorum.”*

Aslında bu talihsiz davanın her iki tarafının da ne kadar çok ortak yönü olduğunu görmek şaşırtıcıdır. Her ikisi de çevrelerindeki çirkinlik ve sefaletten rahatsızdı. Fakat daha yaşlı olan Ruskin, vatandaşların ahlak duygularını harekete geçirerek onların güzelliği bulmasını umut ederken, Whistler “estetikçi akım’ın” lideri oldu ve hayatta ciddiye alınmaya değer tek şeyin sanatsal duyarlılık olduğunu savundu. XIX. Yüzyıl sona ererken; her iki görüşünde önemi artıyordu.”*

Van Gogh: “Yalnızca zengin sanat uzmanlarına değil, tüm insanlığa mutluluk ve avuntu götüren içten bir sanata ulaşmaya çabalıyordu.”*

Gauguin: “Avrupa’da biriken tüm zeka ve bilginin, insanın sahip olduğu en büyük yetenekten –güçlü ve yoğun duygulara sahip olma ve bunları açıkça ifade edebilmekten- mahrum bıraktığını düşünüyordu.”*

“Gelecek, yeni bir başlangıç yapmaya karar verip, eski ya da yeni, tüm üslup ve süsleme biçimlerini bir yana kaldıranların olacaktı.”*

Bauhaus “Eğer bir şey amacına uygun tasarlanırsa, güzellik kendiliğinden gelecektir.”*

Modern Etki

“Mimarinin cesur buluşları ve yenilikleri yaygın bir biçimde benimsenmiştir, ama pek az kimse, resim ve heykel sanatında da durumun aynı olduğunun farkındadır. Bu “ultra modern şeyleri” horgörüp reddeden çoğu insan, aslında bunların hayatına ne kadar çok girdiğini, beğeni ve tercihlerini ne kadar çok biçimlendirdiğini görünce çok şaşıracaktır. “Ultra modern” isyancıların resimde geliştirdikleri biçimler ve renk düzenlemeleri, bugün grafik sanatlarının en sıradan ürünleri haline gelmiştir. Bunları reklam afişlerinde, dergilerde ve dokumalarda gördüğümüzde oldukça normal karşılıyoruz.”*

Duygusal Etki

“Biraz dikkat edersek, görme olarak adlandırdığımız olayın, gördüklerimiz hakkındaki bilgilerimize (ya da inançlarımıza) göre şekillendirildiğini ve renklendirildiğini anlarız.”*

“Yanılgının farkına vardığımız an ise, artık o nesneyi eskiden gözümüze göründüğü şekliyle göremeyiz.”*

“Gerçek şu ki, nesneler hakkındaki duygularımız, onları görme ve dahası biçimlerini hatırlama şeklimizi etkiler. Hepimiz, aynı yerin, mutlu ya da üzgün olmamıza göre ne kadar farklı göründüğünü yaşamışızdır.”*

Kandinsky Soyut Sanat

“Hiçbir konu işlemeden sadece ton ve biçimlerin etkilerine dayanarak, sanatı daha saf bir hale getirmenin mümkün olup olmadığıydı.”*

“… tanımlanabilecek hiçbir nesneyi göstermeyen bir tabloyu gidip sergilemek başka bir şeydir. Görüldüğü kadarıyla, bunu ilk yapan, o sıralarda Münih’te yaşayan Rus ressam Vasiliy Kandinsky’dır (1866-1944). Birçok Alman ressam arkadaşı gibi, gelişmenin ve bilimin ortaya çıkardığı değerlerden hoşlanmayan Kandinsky, dünyanın, saf “ruhsallığı” temsil eden yeni bir sanat tarafından yenilenmesini özleyen bir gizemciydi. Tutkulu, ama biraz da karışık olan, Sanatta Ruhsallık Üzerine (1912) adlı kitabında saf renklerin psikolojik etkilerini vurgulamış, canlı bir kırmızın, bir boru sesi bizi nasıl etkileyebileceğini belirtmiştir. Bu yolla, insanlar arasında ruhsal bir bütünleşme yaratmanın mümkün ve gerekli olduğuna inanıyordu. Bu inançtan aldığı cesaretle, rengin müziği üstündeki ilk denemelerini sergiledi. Böylece “Soyut Sanat” olarak adlandırılan akımı da başlatmış oldu.”*

Sürrealist (Gerçeküstü)

1924 yılında Sürrealisler adı verilenler, tıpkı Klee gibi, bir yapıtın önceden planlanamayacağını, onun kendi başına büyümesine izin verilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Sonuç, konuya yabancı birisine korkunç görünebilir. Ama bu kişi önyargılardan kurtulup hayal gücünü çalıştırırsa, sanatçının bu garip düşünü paylaşabilir.”*

Dali, “görünürdeki bu çılgınlığın bir anlamı olması gerektiğini, unutamayacağımız bir şekilde hissettirmiştir bize”*

Ve sonuç yerine

Sanatın Öykü’sü Gombrich’in şu söyledikleriyle bağlanabilir:

“Sanat diye bir şey yoktur aslında. Yalnızca sanatçılar vardır. Biçimleri ve renkleri “doğru” olacak biçimde dengelemek gibi mükemmel bir yeteneğe sahip.” “Dahası, bunlar yarım çözümlerden tatmin olmayan ve içten bir çalışmanın çile ve eziyetini her türlü kolay etkiye ya da yapay başarıya tercih eden dürüst bir kişiliğe sahiptirler.”*

 

Bu yazıdaki alıntılar: E. H. Gombrich. Sanatın Öyküsü” Çev: Erol Erduran ve Ömer Erduran. Remzi Kitabevi, 3. Basım, 2002. Çin’de basılmıştır. Türkçe yayını Phaidon Press Limited’in izniyle kitabın (genişletilmiş ve yeniden düzenlenmiş) On Altıncı Basımından (1997) yapılmıştır. Metin text 95 Gombrich, çeviri 1997, Remzi Kitabevi

 

Müzisyen Michael Harren’in hayvanlar için yaptığı yaz turnesi

Hayvanlara yardım etmek amacıyla şarkı sözleri yazan Michael Harren’le tanışın. Michael Harren hem müziği hem de hayvanları seviyor.

Michael Harren solo performansı The Animal ile tura çıkan bir müzisyen. Besteci, hikâye anlatıcısı ve yaşadığı yerde yani Montague’de çiftlik hayvanları sığınağındayken kendi yazmış olduğu gösterisiyle de bir müzisyen.

Gösteri, çiftlikte geçirdiği zamanların hikâyeleriyle, Harren’in hayatındaki önemli hayvanların birleşiminden ve başına gelen aktivist ve kurtarma deneyimlerinden oluşuyor. Tüm bunlar orijinal elektro akustik müzik ile iç içe geçmiş bir şekilde karşımıza çıkıyor.

The Animal Show (Hayvan Gösterisi) bu yaz tura çıkıyor ve Los Angeles, Portland ve Berkeley gibi şehirlere gidiyor.

Michael’i yakalayıp önemli işini konuşmaktan mutlu oldum.

İnsanlar senin gösterilerinden birine geldiklerinde ne bekleyebilirler?

Tamamen benzersiz bir gösteri oluşturdum, bazen eğlenceli, bazen yürek burkan, bazen de geren. Tüm dünya üzerinde benim etkilendiğim isimler: Laurie Anderson, Olafur Arnalds, Peter Gabriel, David Sedaris, hatta Louis C.K..

Gerçekten gösterimin nasıl bir şey olduğunu tanımlamak biraz zor, düşünün ki bütün bu sanatçıların gayri meşru çocuğu, iyi bir başlangıç yapmış olacaksınız.

Bu benzersiz turu nasıl oluşturdun?

Woodstock Hayvan Sığınağında Şükran Gününe katıldığımda gösteri ve ilk oluşum fikri geldi aklıma. Kurtarılmış hayvanlarla ve onların hikayeleriyle etkileşimde bulunma hem de kendi hikayemi yazma fikrini çok sevdim.

Tamerlaine bu projeyle mükemmel bir yer haline gelecek. New York’ta gösteriyi sergiledikten sonar fark ettim ki bu gösteri özellikle hayvanları savunmak için en etkili yol ve böylece yola koyulmaya karar verdim. Bakalım başka sığınaklarda başka maceraları görelim.

Bu zamana kadar olan turlarda en çok neyden keyif aldın?

Bağımsız olmanın nasıl bir şey olduğunu çözerken gerçekten çok güzel zaman geçirdim. Şuan da arabamda ihtiyaç duyduğum her şey var, gösteri için müzik seti, sığınakların belgeleri için ses ve video seti ve tabi yol için vegan atıştırmalıklar.

New York’ta araba kullanmıyorum, metrodan ziyade yerin üzerinde seyahat etmek gerçekten hoş bir değişiklik oldu benim için.

Turunda nerede duracaksın?                           

Büyük bir kalabalığa sergilediğim gösteri olan Houston’da durdum!

Gelecek durak Los Angeles, sonra Berkeley ve Portland. Gösteriler arasında, hayvan sığınaklarını ziyaret edip oralarda gönüllü oluyorum. Son zamanlarda  Teksas Alvin’de ki The Chicken Rescue’dayım.Harren sonunda sanatsal amacına ulaşıyor olduğunu söylüyor.

Ayrıca Planet Rehab’da,Animal Place’de,Hayvanları koruma ve eğitme merkezinde ve yeni dünya Sığınak kuruluşunda zaman geçiriyorum.

Müziğe başlaman için sana ne ilham verdi?

Müziği hep sevdim ve erken zamanda keşfettim ki kelimelerle tam olarak ifade edemeyeceğimiz şeyler için müzik bir iletişim yolu.

En bilinen şarkınız nedir?

İnsanlar gerçekten Go. şarkısını sevdi, benim ilk gösterim Tentative Armor’dan beri. Gerçekten çok az şarkım var bu yüzden içlerinden birini seçmek zor değil.

Senin favorin var mı ?

Go. benimde favorim diyebilirim. Gerçekten o şarkıyı seviyorum ve sanki başka bir yerden gelmiş gibi hissettiriyor. Sanki ben yazarken hiç bir şey yapmamışım bir günde belirivermiş gibi.

İlhamı nereden buldun?

Son zamanlarda kurtarılmış hayvanlarla olan kişisel deneyimlerimi paylaşarak insanlara direk yoldan ya da beklenmedik bir yoldan ulaşma potansiyeline sahip olduğunu fark ettim ve bu bana ilham verdi.

Hayatlarını tutkularına adamış olan diğer bağımsız sanatçı ve aktivistlerden ilham aldım, onların hayatlarını gözler önüne sermeleri benimde böyle bir risk alabileceğimi hatırlatıyor.

Hikayelerinden hangisini anlatmak daha çok hoşuna gidiyor?

Köğeğim Corky’nin hikayesini anlatmayı seviyorum. Ailem alkolik olduğu zaman beni yalnız bir çocuk olarak gördü o.

Daima kalbimde özel bir yeri olacak ve bu hikayeyi anlatırken ağlamadan durabileceğimi düşünemiyorum.

Müziğinin nasıl algılanmasını istersin?

Hikayelerimin, müziğimin insanlara dokunmasını ve onlara yaşadıkları her neyse yalnız olmadıklarını hissettirmek isterim.

Ufukta hangi sanatsal projeler var?

Turdan sonra, gösteriye yeniden çalışacağım ve onu bir kitap yada albüme dönüştüreceğim.

Benim canım arkadaşım ve ortağım luke kurtis (not: bilinçli olarak küçük harfle yazılmıştır) kitabı tasarlıyor olacak. Çünkü işim hikaye anlatmak olduğu kadar müzikle de ilgili, ortaya çıkacak ürün bu şekilde mükemmel ahenge uyarak meydana gelecek.

Bir sanatçı olarak en çok neyi başarmak istersin?

Bunu başarıyorum ve söylemekten çok heyecan duyuyorum. İstediğim tarz işleri yapıyorum ve işimi finansal olarak sürdürebilmek için yeteri kadar dinleyici toplamak üzereyim.

Bence bu benim nihai amacım; yaptığım işe insan bulmak, yazmak, sergilemek, etkinlik yapmak benim ana hedeflerim olabilir.

Tüm tarihler, yerler ve Michael Harren’nin The Animal Show için bilet bilgileri MichaelHarren.com da ‘‘tur’’ bölümü altında bulunuyor. Michael Harren’i Twitter, Facebook, ve YouTube’tan takip edebilirsiniz.

Kaynak: Plant Based News

Kızılderili mitolojilerinde inceleme: Kadın karakteri

Kızılderililer dediğimizde aklımıza aynı kültürde yaşayan bireyler gelse de gruplar halinde yaşarlar. Bugün ulaşılabilen mitler Kızılderililer’in kimi kültürel özellikleri ve tutumları hakkında bilgi sahibi olmamız için aydınlatıcı eserlerdir. Birçok farklı kabilenin mitlerini aynı anda okuyoruz, Kızılderililer üzerine okuma yaptığımızda. Mitlerin farklı kabilelerin olabileceğini dolayısıyla farklı değerler üzerine kurgulanabilecekleri ihtimalini göz ardı etmeden okuduğumuzda bazen birebir aynı bazen tamamen farklı betimlemeler okuyoruz. Bu metinde Kızılderili mitlerindeki kadın figürünü incelerken, birebir aynı ve farklı olan betimlemeleri de okuyacağız. Mitleri incelerken Freud gibi yaklaşırsak çocuklara özgü cinsel merak içeren sorular ve bu merakın ilgiyle açımlanmasıyla gelişen hikayeler okumuş oluruz. Mitler yalnızca Freud’un okuma biçimiyle okunmak zorunda değillerdir. Farklı bir bakışla Bachofen’in mitolojilerin anaerkil değerler içerdiğini fikriyle de okuyabiliriz. Bence miti okurken önyargı ile yaklaşmamalı ve bize ne anlattığını dinlemeliyiz. Çünkü Freud’un ve Bachofen’in hemfikir olduğu şekilde mitlerde ikincil rol oynayan unsurlar önemsizmiş gibi görünen fakat önemli olan unsurlardır.

Kızılderili kültüründeki kadın figürünü incelerken temel metin olarak Alice Marriott ve Carol K. Rachlin’in derlediği Kızılderili Mitolojisi kitabını inceledim. Bu kitapta derleyenler mitolojilerin her birinin hangi kabileye ait olduğu belirtilmiş olduğu için kadın figürünü incelerken hangi mitosun hangi kabileye ait olduğunu belirtebileceğim. Kızılderili mitolojilerinde kadın figürünün bütün nitelikleri genel olarak Örümcek Nine karakterinde toplanmış olmakla birlikte farklı karakterler görmek de mümkündür. Mitlerde genellikle torunları Savaş İkizleri ile birlikte görülen Örümcek Nine, yaşlı bir tipleme olarak karşımıza çıksa da dilediğinde genç ve güzel bir kadına dönüşebilir. Akıllı ve sevecen öğütleriyle insanların düşüncelerine ve kaderlerine yön verebilirken düşünceleri ve davranışları kendisine saygısız olanları toprağın altına çekebilir. Örümcek Nine karakterinin yanında Geyik Kadın, Sabah Yıldızı Kadın gibi farklı kadın karakterler de mitolojilerde yer almışlardır.

Mikasuki kabilesinin anlattığı Halkımı Doyurmak: Mısırın Gelişi isimli mitte anneanne ve iki torunun yaşadıkları anlatılmaktadır: Torunlar avdan eve döndüklerinde akşam yemeğinde avladıkları etin yanında mısır yemeği yiyorlarmış ve daha önce hiç mısır görmedikleri için anneannenelerinin bu yiyeceği nereden bulduklarını merek ediyorlarmış. Bir gün torunlardan büyük olan ava gitmiş, küçük olansa saklanıp anneannesini gözetlemiş ve görmüş ki anneannesi ellerini vücuduna sürerken sürdüğü her yerden mısır dökülüyormuş. Anneannesi dökülen mısırları toplayarak mısır yemeği yapıyormuş. Küçük torun gördüklerini kardeşine anlatmış, demiş ki mısır anneannenin bir parçası. Sırrının öğrenildiğini fark eden anneanne, ölüm vaktinin geldiğini düşünmüş ve ölüm döşeğindeyken torunlarına mezarından çıkacak olan bitkinin püsküllerini sonbaharda toplamalarını, tohumları kurutup saklamalarını, ilkbahar mevsiminde ekmelerini öğütlemiş.

Ponka kabilesinde anlatılan Geyik Kadın mitolojisi genç kız ve erkekleri uyarmak amacıyla anlatılmaktadır: Geyik Kadın’ı hiçkimse tanımıyormuş, akşamları bazen ortaya çıkar davulun başında yalnız başına dans edermiş. Beyaz güzel bir şal giyermiş ve saçları omuzlarından taşarmış. Derin bakışları olan bu kadının bakışlarına yakalanan genç kız ve erkekler gözlerini bakışlarından ayıramazlarmış çünkü ayırabilseler ayaklarının geyik toynağına benzediğini görebilirlermiş. Danslara katıldığı akşamlarda gençlerden birini kaçırıp ormanda öldürürmüş. Bu nedenle halk gençleri korumaya çalışırmış. Geyik Kadın’ın fahişeler kuşağının başkanı olduğuna inanılırmış. Bunlardan başka, hamile kalan genç kızların çocuklarını büyükanne ve büyükbabalarına bıraktığı, Geyik Kadın’ın bu çocuklara sahip çıkıp onlara iyi baktığı anlatılırmış.

Komançi ve Kiowa kabilelerinde anlatılan Bir Güzellikler Dünyası: Peyote Dini mitolojisinde sürekli gezerek yaşayan halklarının kaktüs bitkisiyle tanışmaları anlatılır: Yoldalarken kadınlardan biri hamileymiş, çok yorulmuş ve dinlenmek için uyumuş. Uyandığında kucağında erkek çocuk bulmuş ve yalnızmış. Halkına yetişmek için yürümeye başlamış, yürürken acıkmış, sütü olmadığı için bebeğini emziremiyormuş ve ağlamaya başlamış. Tam bu sırada bir ses işitmiş, “Sol elinin yanındaki bitkiyi kopar. Bütün insanların yiyeceği ve içeceğidir, insanların hastalıklarını ve acılarını iyileştirir. Bu yiyeceği halkına götür.” demiş. Kadın sesin dediğini yapmış, halkı da onlara yeni bir gün getirdiği için ona Sabah Yıldızı Kadın ismini vermişler.

Buraya kadar betimlenen kadın figürlerinde çocuklara sahip çıkmaları ve onlara iyi bakmaları ortak özellikleri olarak gösterilebilir. Bunlara ek olarak toprakta yetişen yiyecekleri halklarına ulaştırmaları da dikkat çekmektedir. Örümcek Nine karakteri topraktan kap yapması ve yol göstericiliği ile ön plana çıkmıştır.

Çeroki kabilesinden öğrenilen Güneş Nasıl Oluştu isimli mitolojide karanlıkta yaşayan hayvanlar ışığı elde etmeye çalışırlar ve Örümcek Nine yardımcı olur: Örümcek Nine yerden biraz nemli çamur bulur, yuvarlayarak kase biçimi verir ve güneşe doğru giderken dönüşte yolunu bulabilmek için yere lif bırakarak gider. Güneşin küçük bir parçasını alıp kasesine koyup geri dönmüş. Böylece çanak çömlek yapımı kadın işi olmuş.

Tewa kabilesinde anlatılan İnsanlar Orta Yer’e Nasıl Geldiler mitolojisinde yer altında yaşayan insanlar Köstebek’in yardımıyla aydınlık olan yeni dünyalarına çıkarlar ve yerleşecekleri yeri Örümcek Nine’nin yardımıyla bulurlar: Örümcek Nine aydınlık dünyaya ulaşan insanlara kavga etmemelerini, savaş aletleri edinmemelerini ve mısır yetiştirmelerini tavsiye etmiş. Etraflarındaki dağların neler olduğunu dinleyen insanlar, Güneyin Dağına vardıklarında Köstebek’i ve Nine’yi yeniden göreceklerini öğrenmişler. Yolculuk süresince dağlara giden, yorulan, acıkan, kavga eden insanlar azalmışlar ve geriye sadece bir kadın ve bir erkek kalmış. Uzakta Parıldayan Altın Dağ görmüşler ve aynı anda yerde köstebek izlerine benzer izler görmüşler. Ancak gördükleri hayvanın üstünde örümcek ağı deseni olan sert bir şey varmış. Kaplumbağa tıpkı Parıldayan Altın Dağ biçimindeymiş. Dağ bu sırada ikisine doğru yaklaşmaya başlamış ve insanlar yerleşecekleri yere vardıklarını anlamışlar.

Kiowalıların anlattığı Yarım Çocuklar Nasıl Oluştu mitolojisinde ise Örümcek Nine bütün yaşayan varlıkların ve nesnelerin annesi ve koruyucusu olarak kendisini tanıtmıştır. Nine’nin mısır tarlasına yakın tipisi varmış ve çocukla mutlu bir hayat sürüyorlarmış. Nine kilden kaseler yapıyor, güneşte kurutuyor ve ateşte pişiriyormuş. Tepelerden dar yapraklı avize ağacı çiçekleri topluyor, sepetlere yerleştiriyormuş. Kışlık yiyecekler toplama ve depolama, yaban bitkisi toplama ve kurutma işlerini birlikte yapıyorlarmış. Nine çocuğa ok ve yayı ile hayvanları nasıl avlayacağını ve onları pişirilecek et halinde kendisine getirmesi için nasıl temizleyeceğini öğretmiş.

Örümcek Nine anlatılan mitolojilerde de görülebileceği gibi kadınlık özelliklerinin tümünü kendi karakterinde içerir. Kızılderililerin aile ve akrabalık prensiplerini inceleyen Lewis H. Morgan, bu toplumun anaerkil prensibe dayandığını ve kök ailelerinde bu prensibe göre oluşturulduğunu iddia etmiştir. Eric Fromm’un Rüyalar, Masallar, Mitler kitabında yazdığına göre Bachofen, anaerkil kültürün temelinde teslimiyet ve özünde kan bağı, toprağ bağı ve doğaya karşı bir teslimiyet olduğunu göstermiştir. Bu aileler gelişimlerinin temeli olan kendilerine özgü açıklığa ve genelliğe sahiptir. Özgürlük ve eşitlik kavramları, insanların içsel huzura sahip olmaları ve barışçıl mizaç göstermeleri de anaerkil düzenden kaynaklanır.

Kuir bir başyapıt: Muhteşem Kadın

Gloria filmi ile yüksek beğeni toplayan Sebastian Leilo, Muhteşem Kadın filminde yine geleneklere uymayan bir kadın yazıp yönetiyor. Şili yapımı fllm, ölen partnerinin yasını tutmaya çalışan trans kadın Marina’yı konu ediniyor. Hayatın bir gerçeği olan yas temasının gerçek dışı ve dramatik bir tarz ile aktarılması filmi özgün kılıyor.

Marina, polis ve doktorlar tarafından partneri Orlando’nun ölümü için suçlanıyor. Orlando’nun ailesi onun cenazeye gitme isteğine şiddetle karşı çıkıyor, hatta onu evinden atmaya çalışıyor. Herkes ona şüphe ile yaklaşıyor, hatta kimi zaman şiddet uyguluyor. Üzüntüsüne ve kimliğine saygı duyulmuyor. Marina ise bu süreçteki direnci ile bizleri büyülüyor.

Yaşadığı trajedileri olgunlaşmak için bir olanak olarak görüyor. Tüm olaylar karşısında umudunu ve zerafetini korumaya çabalıyor. Ancak her zaman başarılı olamıyor ve ortaya trajikomik durumlar çıkıyor. Kimi zaman sabırlı ve güçlü, kimi zaman üzgün ve sinirli davranan Marina, komplike insan doğasını başarıyla yansıtıyor. Sıra dışı tepkileriyle etrafımdakilere saygı duymaları gereken ve en az herkes kadar yas tutma hakkına sahip bir kadın olduğunu gösteriyor.

Daniela Vega, Muhteşem Kadın filminde Marina karakterini canlandırıyor

Fantastik Kadın, izleyicileri duygu dolu bir serüvene sürüklerken cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılığı da sinemaya taşıyor. Baş oyuncu Daniela Vega filmin yazım aşamasında Leilo’nun danışmanı oluyor ve ona kendi trans tecrübelerini aktarıyor. Bu sayede filmdeki kuir temalar havada kalmıyor. Baş oyuncu Vega, sadece Şili değil tüm dünyada LGBTİ+ haklarının kısıtlandığına ve transfobinin yaygın olduğuna dikkat çeken bir filmde oynamaktan mutluluk duyduğunu belirtiyor. Kuir karakterlerin dizi ve filmlerde sadece şaka unsuru veya yan oyuncu olmaması hedeflenirken, bu film tam da bunu başarmış gibi görünüyor. Kritikler ve festival izleyicilerinden gelen olumlu tepkiler, sinemada kuir temsilinin artacağı umudunu besliyor.

Muhteşem Kadın, ‘Rotten Tomatoes’ sitesinde %90 tazelik skoru taşıyor. Aynı zamanda Altın Küre adaylığına, Akademi Ödülleri aday adaylığına ve 9 festival ödülüne sahip. Filmin Şubat ve Mart aylarında dünya çapında gösterime girmesi bekleniyor. Bu sene içerisinde Türkiye’nin seçili sinemalarına gelmesi de planlanıyor.

Muhteşem Kadın

Fragman:

Kaynaklar: IMDB, Röportaj

KısaKes Lisevizyon Başvuruları Sürüyor!

“İşaretledikleri şıklar yerine hayal güçlerini yarıştırmak” amacıyla 7 sene önce yola çıkan, gençlerin yaratıcılıklarıyla hayallerine ulaşmasına sinema ile destek veren KısaKes Kısa Film Festivali’nin Lisevizyon ayağı için 8. kez başvurular açıldı. Bu sene, İbrahim Selim, Kemal Hamamcıoğlu ve Hasan Kemal Suher gibi önemli sanatçıların jüri koltuğunda oturacağı KısaKes Lisevizyon’da lise öğrenimini gören öğrencilerin maksimum 10 dakikalık kısa filmleri yarışacak. 15 Şubat 2018 tarihine kadar başvuran filmlerden ödüle layık görülen filmler 3 Mart 2018’de gerçekleşecek olan ödül töreniyle sahiplerini bulacak.

Sinemaya ilgili gençlere destek ve teşvik sağlayacak ödüllerden bazıları ise şöyle:

*En İyi Yönetmen Ödülü: Bahçeşehir Üniversitesi Sinema-TV Bölümü (Lisans Eğitimi)

%100 Burs

*En İyi Senaryo Ödülü: Bahçeşehir Üniversitesi Sinema-TV Bölümü (Lisans Eğitimi) %50 Burs

*Jüri Özel Ödülü: Bahçeşehir Üniversitesi Sinema-TV Bölümü (Lisans Eğitimi) %25 Burs

Başvuru için detaylı bilgiye www.kisakes.org adresinden ulaşılabilir.

Vicdan parayla susturulur mu?

Bundan 5 yıl önce, üniversite öğrencisi bir genç kız gündem olmuştu. İsmi Dilek Özçelik’ti ve lenf hastasıydı. Çoğu kanser hastası gibi o da ilaçlarını
bulamıyordu. Edirne’de bulunan Trakya Ünivesitesi’nde İngilizce Öğretmenliği 3. sınıf öğrencisiydi ve henüz çok gençti. Yıl o zamanlar 2013. Dilek ise 22. yaşındaydı.

Bir gün çarşıda gezerken şans eseri dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ı görmüştü. Siz de eminim hatırlarsınız. Ve Bayraktar ile görüştükten sonra gazetecilere yaptığı açıklamasında şöyle demişti: “Devletin başındaki insanların görevi tüm bireylerin ihtiyaçlarına cevap vermesi olduğunu sanıyorum. Sadece bu düşünceyle kendisinin birkaç dakika beni dinlemesini istedim. Benim zaman kaybına lüksüm yoktu. Ne yapacağımı bilemedim. Ailece çok zor günler geçiriyoruz. Ben ve benim gibi insanlar mevki ve makam sahibi değiliz. Bazı şeylere çok kolay ulaşamıyoruz. Ben bakan beyi şans eseri gördüm. Kendisinin 1-2 dakika beni dinlemesini istedim. Ben ‘ilaç’ dedim. O ‘para’ dedi.

Belki Erdoğan Bayraktar’ı gördüğü o ilk an şanslı hissetmişti kendisini Dilek. Belki o güzel yüreği umutla dolmuştu aniden. Ancak hiç ummadığı bir karşılık gördüğü kesindi… Çünkü Dilek’in de ifade ettiği gibi ‘ilaç dedikçe para diyen biri’ vardı karşısında… Cebine zorla bir miktar para sıkıştırıp “Parayı düşürme epey var” diye tembihleyerek yanından uzaklaşmış, namaz kılmak için camiye girmişti Bakan Bayraktar.

Ve işte her şey aslında Erdoğan Bayraktar’ın bu davranışlarından sonra
başlamıştı… Dilek’e o kadar dokunmuştu ki cebine para sıkıştırılması… Çünkü onun istediği para değil ‘ilaç’ idi… Bakan Bayraktar’ın sitemkar şekilde “Ne yapabilirim ki başka” dediği görülüyordu görüntülerde. İşte yapabileceği şeylerden biri buydu. İlaçlarına kavuşturmaktı. Çünkü Dilek’in hayatına devam edebilmesi için daha fazla zaman kaybetmemesi gerekiyordu… Ancak cebine para sıkıştırılınca ‘dilenci muamelesi’ görmüş gibi hissetmişti.

Bu duruma epey içerleyen Dilek, camide Bakan’ın çıkmasını beklemiş ve hepimizin boğazında bir yumru bırakmıştı. Parayı Bakan’a geri vererek
gözyaşları içinde şu cümleler dökülmüştü ağzından: “Yanlış anlaşıldım. Ben dilenci değilim. İnsanlık konusunda bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda.

Olay, bu görüntüler ile son bulmadı tabii. Vali Duruer ertesi gün Dilek Özçelik ile görüştü. Dilek ise sağlığı ne kadar kritik bir noktada da olsa onurunu elden bırakmadı ve “Şu hayatta en değer verdiğim şeylerden biri de minnet duygusudur. Sağlık Bakanı yardım ederse kabulümdür. Sayın Bayraktar Bey’in yardımını istemiyorum” dedi. Belki kiminiz Bakan Bayraktar’ın yardımını kabul etmemesini abartı bulabilir… Dilek de bunu öngörerek bu düşünceye kapılabilecek insanlara şöyle seslenmişti: “Belki ‘Abartma, saçmalama’ denilebilir. Ama insanım ve ben ömür boyu, o insanı belki hani yanlış anladım belki de anladığım doğrudur, ama kendilerine karşı aldığım her nefeste minnet duygusu içerisine girmek istemiyorum ve girmeyeceğim. Söz konusu ölüm de olsa ben kendimi o duruma sokmayacağım

Böylece bize minnet duygusunun, onurlu yaşamanın ne kadar önemli olduğuna dair güzel bir insanlık ders verdi Dilek. Ve o günlerde o kadar güzel bir söz söyledi ki hiç unutulmasın isterim: “Yanınıza yardım amaçlı bir insan geldiğinde eliniz cebinize değil de vicdanınıza gitsin

Şimdi ise Dilek aramızda artık yok. Dün gece öğrendik ki, kansere yenik düşmüş o güzel yüreği. Ailesine metanet diliyorum. Ve bu acı vesileyle, bir
çağrıda bulunmak istiyorum: Kanser hastalarının tedavisini ve ilaç masraflarını devlet üstlensin.

2016 yılının Kasım ayında Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Başbakanımız ve Sağlık Bakanımızla konuştuk.Dedim ki bakın kesinlikle, kanser dahi, ilaçları nereden gelirse gelsin, bunlardan kesinlikle ücret almamamız gerekir. Hassas olalım, buralarda suistimale fırsat vermeyelim” demişti. Bu durumu kendisini ziyaret eden muhabirlerden öğrenen Dilek, “İlaca ulaşamadığı için ölen insana tanık oldum ve beni ruhsal anlamda çok aşağı çekti. Bir yerden sonra eğer vicdanınız varsa, insani değerleriniz halen çökmediyse kendiniz ilaca ulaşsanız bile ulaşamayanların acısını çok ciddi anlamda yaşıyorsunuz. Her defasında manevi anlamda ilaca ulaşamayanlar için ben ölmüş hissettim kendimi” diye konuşmuştu. Ve eklemişti: “Bazen söylenenler havada kalıyor ya umarım gerçekten olur

Maalesef Dilek endişelenmekte haklıydı… İktidarın çoğu vaatleri gibi bu ‘müjde’leri de uygulamaya geçirilemedi… Cumhurbaşkanı Erdoğan 2016 yılındaki açıklamalarından 5 ay sonra, Erzurum’da düzenlediği mitingdeki konuşmasında yine söz verdi. “Kanserli hastalarımızın ilaçlarının masraflarını ve tedavilerini devlet olarak üstleneceğiz. Başbakanımızla konuştuk. Hazırlıklar yapılıyor” dedi. Ancak bu sözlerinin de üzerinden 9 ay geçmesine rağmen yine bir düzenleme yapılmadı.

Kim bilir kaç kişi belki de ilaçlarına ulaşamadığı için yaşamını yitirdi? Ve daha kaç kişi yitirecek? Umarım bir an önce devlet yetkilileri bu konuda bir düzenleme yapar. Dilek için şu an yapabileceğimiz en güzel şey de Erdoğan’ın bu sözlerinin uygulamaya geçirilmesini sağlamak olur zannediyorum.

Yazımı bitirmeden önce Dilek’e de buradan seslenmek istiyorum… Biliyorum ki duyacak… Beni affet… Bizi affet… O olaydan sonra hiç sormadık seni… Unuttuk. Çok kızgınım. Çok üzgünüm. Dimdik duruşunu, cesaretini asla unutmayacağım. Senin gözyaşlarına sebep olan o insanı da unutmayacağız.
Para uğruna aş uğruna yıllardır kendini satanlar ile cami yaptırarak günahlarını affettirebileceğini sananlar, Dilek’in onurlu duruşu size tokat olsun.

Sarıyer Kent Dayanışması, sahile korkuluk talebinde bulundu

Sarıyer Kent Dayanışması, son bir haftada iki insanın denize düşerek yaralanması üzerine dün eylem yaptı.

Sarıyer Büyükdere’deki Balıkçılar Çarşısı durağında yapılan eylem, son bir haftada birer gün arayla denize düşerek yaralanması üzerine Sarıyer Kent Dayanışması’nın çağrısı ile toplanarak yapıldı. Sarıyer Kent Dayanışması’ndan Eren Özmen, “Bugün bu sahillerden denize düşen arkadaşlarımız için buradayız. İki gün önce Emirgan ve Kireçburnu sahilinde iki kişi denize düştü ve hastanede yaralı olarak yatıyorlar. 6 yıldır bu sahile bariyer, korkuluk yapılsın diye başvurularımız oldu. Bu 6 yıl içerisinde 19 kişi yaşamını yitirdi. Artık sahillerden denize düşüp ölmek istemiyoruz” dedi. 

Eylemde basın açıklaması yapan Sarıyer Kent Dayanışması’ndan Eray Özgüner ise “Tüm başvurulara rağmen, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Sarıyer halkının taleplerine rağmen, Sarıyer’de, sahil hattında insanlar için risk oluşturan yerlere korkuluk takmamak için direniyor. Canlar giderken bir dakika bile beklemeye tahammülümüz yok. Tabii ki sahilin bariyerlerle kapatılmasını istemiyoruz. Sadece tehlike arz eden yerlere bariyer yapılmasını istiyoruz. Buradan bir insan denize düştüğünde boğularak ölme, felç kalma ve ciddi şekilde yaralanma riski ile karşı karşıya kalıyor. Denize düşen insan, yüzme bilse dahi yukarı çıkabileceği hiçbir yer yok. İBB’nin ihmali yüzünden daha fazla insan ölmesin, gerekli önlemler derhal alınsın” şeklinde konuştu. 

Sarıyer Kent Dayanışması, son bir haftada birer gün arayla denize düşerek yaralanan iki vatandaş üzerine eylem yaptı.

“İBB’nin İhmali Öldürüyor”, “Acil Korkuluk İstiyoruz” ve “İBB Büroksasisi Can Alıyor” yazıları olan dövizler taşıyan Sarıyerliler, daha fazla ölüm ve yaralanmanın yaşanmaması için, sahil hattı boyunca risk teşkil eden bölgelere korkuluk yerleştirilmesini talep ettiler.

 

Görülmeye değer, vegan bir Netflix yapımı: Okja

Vegan mesaj içeren büyük bütçeli film, Cannes Film Festivali’nde dört dakika süren büyük alkış topladı.

Tilda Swinton Okja’da başrol oynuyor

Jake Gyllenhaal, Lily Collins, Tilda Swinton, ve Paul Dano Bong Joon Ho’nun filmi Okja’ya büyük bir yıldız gücü getiriyor. Filme gitmeyi heyecanlı kılan bir şey daha var. Film, ‘‘et cinayettir’’ mesajını ‘‘super pig’’ olacak arkadaşı için savaşan küçük kızın hikayesi üzerinden anlatarak veriyor.

Okja bu yıl mayıs ayında Cannes Film Festivalinde ekrana gelmiş Netflix yatırımlı iki filmden biri.

Film dört dakika boyunca ayakta alkıilandı. Ahn Seo-hyun, Okja’yı önemseyen ve seven Güney Kore’de küçük çiftlik kızı olan “Mija” rolünde oynadı, Tilda Swinton kar etmek için Okja’nın hayatından çıkan bir CEO iken Jake Gyllenhaal  bir hayvanbilimciyi canlandırıyor.

Paul Dano hayvan hakları activist grubun liderini  canlandırıyor, bu yüzden filmin ustaca yapılmadığını düşünmüş olabilirsiniz. Lilly Collins de film de hayvan hakları aktivisti. Okja’daki metaforlar oldukça açık ancak bir o kadar etkileyici.

🐷 🏭 🐷 🏭 🐷 OKJA – a new film out on Netflix. More info here: http://bit.ly/2qNEwgd

PBN Ethics & Activism paylaştı: 26 Mayıs 2017 Cuma

Güçlü mesaja sahip filmler düşündürücü ve büyük değişim için ilham verici olabiliyor, ama bunlar çekilirken eğlenceli de olabilir. James Cameron’ın Titanik filmini eğitim yönünden düşünün. Kendi mesajı var ancak böylesine canlı bir hikayeyle anlatılıyor ki izleyiciyi içine çekiyor ve bu karakterlere özdeşleşmenizi sağlıyor. Kimse eğitileceği için film izlemez, ama bir şekilde öğrenirler. Aynı şeyi bu film de vaat ediyor.

Swinton’un CEO karakteri Okja’yı Mija’dan uzaklaştırdığında, küçük kız savaşır. Sonra birden daha fazla insanın ‘‘super pig’’ kontrolü için savaştığı bir macera başlar. Mija arkadaşını korumak ister, bu nedenle kurtarma misyonu devam eder. Okja’yı kurtarmak için ne gerekiyorsa yapmaya ve kötü insanların onu et için öldürmelerini engellemeye kararlıdır.

İnsan, Esther the Wonder Pig’in babaları gibi son zamanlardaki gerçek hayat domuz savunucularını düşünmeden edemiyor, gerçek hayatta böyle bir şeyin olabileceğini hayal etmek kolay olabilir. Olayın gerçeği, bu domuzlara ve “çiftlik hayvanları” olarak kabul edilen hayvanlara her gün meydana gelmesi. Film, hikayesi ve söylemek zorunda olduğu şeyle güçlü bir yumruk atıyor.

Okja, Haziran 2017’nin sonlarında Netflix’de gösterilmeye başlanacak. Filme dair son güncellemeler için Facebook’tan Okja’yı takip edebilirsiniz. Kalbe dokunan filmden ne bekleyebileceğinizi görmek için resmi fragmanını izleyebilirsiniz.

Kaynak: Plant Based News