Ana Sayfa Blog Sayfa 209

Augusto Boal’dan bir anı; Virgilio’nun düşürdüğü maske

Bugün bir dizi oyuncusunun sosyal medya paylaşımı ve onun üstüne söylenenler bana Augusto Boal’un Ezilenlerin Tiyatrosu kitabında paylaştığı bir anısını hatırlattı. Ajitprop tiyatroyu neden bıraktığını anlatmak için Augusto Boal’un kitabına aldığı bu anısının, coğrafya değişse de tarihler değişse de olaylar değişse de canlılığını koruduğunu söyleyebilirim.

Augustu Boal’dan*

“1960’ların başında, tiyatro grubumla -Sao Paulo Arena Tiyatrosu- çok fazla seyahat ettim. Yoksul bölgelere gittik, Brezilya’da yoksulluğun en fazla vurduğu bölgelere: Sao Paulo’nun iç kesimlerine, Kuzey-Doğuya… Aşırı yoksulluk Brezilya’da hala devam eden bir özellik. Ortalama aylık gelirin 50 Amerikan dolarından daha az olduğunu ve halkın büyük çoğunluğunun bunu bile kazanamadığını söylemek yeterli. Yeni ve güvenilir araştırmalara göre, bugün orta-kademe bir işçi geçen yüzyılda bir efendinin kölesini beslemek, giydirmek ve bakmak için yaptığı minimum harcamayı kazanarak evine geliyor. Ancak Brezilya uluslararası kapitalist ekonomiler liginde sekizinci sırada yer alıyor. Aşırı zenginlik, en berbat sefaletin yanında yer alıyor. Ve idealist sanatçılar olarak bizler, böylesi vahşete suç ortaklığı edemezdik. Buna karşı isyan ettik, kanımız tepemize çıkmıştı ve acı çekiyorduk. Oyunlar yazdık ve oynadık, adaletsizliğe karşı saldırgan bir öfke taşıyan, şiddetli ve heyecanlı oyunlar. Bunları yazarken kahramansı, oynarkende kutsal bir üslup kullandık: Neredeyse her zaman bu oyunlar, oyunculardan oluşan koroların söylediği teşvik edici ilahilerle ve vurgulanan şu dizelerle son buluyordu: Özgürlük için kanımızı akıtalım! Toprağımız için kanımızı akıtalım! Kanımızı akıtalım, kanımızı akıtalım!

Ezilenleri baskıya karşı mücadele için teşvik etmenin gerçekten aciliyet taşıyan bir durum olduğu bize çok doğru geliyordu.

Hangi ezilenler?

Hepsi. Genel anlamda ezilenler. Çok genel anlamda. Ve sanatımızı Hakikatleri söylemek, Çözümleri üretmek için kullandık. Köylülere toprakları için nasıl savaşmaları gerektiğini -büyük şehirlerde yaşayan bizler- öğrettik. Siyahlara ırksal önyargılara karşı nasıl mücadele etmeleri gerektiğini -neredeyse tümü beyaz, bembeyaz olan bizler- öğrettik. Kadınlara baskıcılara karşı nasıl savaşmaları gerektiğini öğrettik. Hangi baskıcılar? Bir erkeğe karşı hepimiz feministken -ve neredeyse hepimiz erkekken- neden biz? Ne olursa olsun iyi niyetliydik.

Ama bir gün

-Her hikayede er ya da geç bir gün gelir- öylesine, güzel bir gün, Kuzey Doğu’da küçük bir kasabada, köylülerden oluşan bir seyirci grubuna muhteşem müzikli gösterilerimizden birini oynuyorduk; sadece köylülerden oluşan kendinden geçmiş seyircimize kahramansı sözleri olan “Kanımızı akıtalım!’ı söylüyorduk. Gösterinin sonunda iri yarı bir köylü, kocaman bir erkek irisi, gözleri dolmuş bir şekilde yanımıza geldi:

İşte bu çok güzel bir şey; sizin gibi insanlar, genç insanlar, şehirli insanlar, aynen bizim gibi düşünüyorsunuz. Biz de sizin yanınızdayız, biz de toprağımız için kanımızı vermemiz gerektiğini düşünüyoruz.

Gurur duymuştuk. Görev tamamlanmıştı. Mesajımız temiz ve parlak bir şekilde yerine ulaşmıştı. Ama Virgilio -asla adını, yüzünü ve sessiz gözyaşlarını unutmayacağım- sözlerine şöyle devam etti:

Siz de aynen bizim gibi düşündüğünüze göre, şunu yapacağız: Öğle yemeği yiyeceğiz (gün ortasıydı) ve sonra hep birlikte gideceğiz, siz kendi silahlarınızla biz bizimkilerle albayların (Brezilya’da büyük toprak sahipleri kendilerini “albay” diye adlandırır; bu tanımlamanın hiçbir askeri yönü yoktur.) kabadayılarını paketleyip göndereceğiz; bir yoldaşın toprağını ele geçirdiler, evini ateşe verdiler ve ailesini öldürmekle tehdit ettiler. Ama önce yemek yiyelim…

Hepimizin iştahı kaçmıştı.

Düşüncelerimizi kelimelerle ifade etmeye çalışarak, yanlış anlaşılmayı düzeltmek için elimizden geleni yaptık. Dürüstlük en iyi politika gibiydi: Tabancalarımız teatral aksesuarlardı, gerçek silah değillerdi.

“Ateş etmeyen silahlar mı?” diye sordu Virgilio şaşkınlıkla. “Peki o zaman ne işe yarıyorlar?”

Oyun oynarken kullanılıyorlar, geçekten ateş etmezler. Biz ciddi sanatçılarız, vaaz ettiklerimize inanırız, tamamen samimiyiz, ama silahlar… sahte.

Tamam, madem silahlar sahte, onları çöpe atalım. Ama sizler sahte değilsiniz, samimisiniz, sizi kanın nasıl akması gerektiğini söylerken gördüm. Samimisiniz o halde bizimle gelin, herkes için silahımız var.

Korkumuz paniğe dönüşmüştü. Zira, silahlarımız ateş etmez ve bizler de nasıl nişan alınacağını bilmezken, gene de samimi ve sahici olduğumuzu -hem Virgilio’ya hem de kendimize- açıklamak zordu. Yapabileceğimiz en iyi biçimde kendimizi açıkladık. Onlarla gitmeyi kabul etseydik, yardımdan çok engel oluşturacaktık.

O halde,

Siz gerçek sanatçılar, kanın akması gerektiğini söylerken, akması hakkında şarkı söylediğiniz kan sizin değil bizim kanımız, öyle değil mi?

Niyet konusunda kesinlikle samimiyiz ama biz gerçek sanatçılarız, gerçek köylü değiliz! Virgilio, geri gel, bu konuda konuşalım… Geri gel.

Onu bir daha hiç görmedim.

Virgilio’yu hiç unutmadım. O anı da unutmadım -kendi içinde bana hala güzel bir şey gibi görünen- sanatımdan utandığım o anı. Yanlış neredeydi? Muhtemelen, hala bugün bile haklılığına inandığım teatral janrda değildi. Ajitprop -ajitasyon ve propaganda- politik mücadelede aşırı derecede etkili bir araç olabilir. Yanlış, bizim onu uygulama biçimimizdedir.

O zamanlarda, Che Guevara çok güzel bir cümle yazmıştı:

Dayanışma aynı riskleri almak demektir. Bu yanlışımızı anlamamıza yardım etti. Ajit-prop iyiydi; iyi olmayan bizim kendi önerilerimizi uygulamaktan aciz olmamızdı. Büyük şehirli beyaz erkekler olarak bizlerin, taşralı siyah kadınlara öğretecek çok az şeyi vardı…

Bu ilk karşılaşma -soyut bir köylülük’tense kanlı canlı gerçek köylüyle karşılaşma- sarsıcı ama aydınlatıcı olduğundan, ne bir daha öğüt veren oyunlar yazdım ne de “mesaj” gönderdim. Diğer herkesle aynı riskleri aldığım zamanlar dışında”

Bu anlattığından yola çıkarak Augusto Boal ’un tiyatrosuna Virgilio’nun yön verdiği söylenebilir. Virgilio, oyuncunun maskesini düşürerek tiyatroya yaptığı katkının farkında mıdır? Bilemiyorum. Bildiğim tek şey tuzu kuru kahramanlık destanları söyleyenlerin sahtekâr olabileceği sanırım bunu bana Virgilio öğretti.

İklim değişikliği neden yeni nesil zorla evlendirilen çocuklar ortaya çıkarıyor?

Küresel ısınma, kuraklık ve su baskınlarını artırdıkça, çiftçi gelirleri düşmekte ve 13 yaşına kadar varan kız çocukları yoksulluğu atlatmak için armağan gibi verilmekteler.

O su baskını da, ergen bir genç olan Ntonya Sande’nin ilk yılının aynı zamanda evlilik hayatının ilk yılı olacağını garantilemişti. Suyun her şeyi alıp götürmesine kadar, Sande’nin ailesi Malavi Nsanje bölgesi, Kachaso merasında zar zor da olsa bir hayat sürdürüyorlardı. Sonra satmak için yakacak odun kırıntılarını süpürmeye başladılar.

Genç bir adam kapılarına gelip ve 13 yaşında, evliliğe uygun bir kız olup olmadığını sorduklarında çift başka bir yere bakmasın diye üzerinde uzun uzun düşünmediler bile. Ntonya, fikirlerini değiştirsinler diye ailesine çok yalvardı. Çok genç olduğunu söyledi. Ayrılmak istemiyordu. Ama hiçbir yararı yoktu. Ailesi onu oturttu ve iklimin değiştiğini ve suyun onlardan her şeyi aldığını ayrıntılarıyla bir bir açıkladı. Herkese yetecek kadar yiyecek kalmamıştı. Masada başka bir boğaza daha bakmaya güçleri yetmiyordu.

O gece ilk defa yatakta hiç görmediği bir adamla beraber yatmıştı ve ona cinsel ilişkinin önemli noktalarını anlatan yengesinin talimatlarını izledi. 10 ay sonra, ilk çocuğunu (kız çocuğu) dünyaya getirdi.

Herkesin iklim değişikliğinin ne olduğu konusunda kendi fikirleri var. Bazılarına göre, Mavi Gezegen’deki eriyen buz akıntılarının kendine yer açma girişimleriydi. Bazılarına göre ise dalgaların altında beliren şehirlerin vahiysel bir tasavvuruydu. Ancak Afrika’daki çoğu kız çocuğu için, iklim değişikliğinin düpedüz görünmesi arkadaşlarının okula gidişini, kollarında bebekle oturup izlemek anlamına geliyordu. “Avrupa Gazetecilik Merkezi” tarafından finanse edilen “Güneşin Gelinleri” (Brides of the Sun) projesi birçok uzmanın uyardığı gerçek ve büyüyen krizin skalasını incelemek için yola koyuldu: iklim değişikliğinin doğrudan bir sonucu olarak “çocuk gelinler neslinin ortaya çıkışı”

Malavi’nin güneyinden Mozambik’in doğusuna kadar uzanan köylerde, evliliğe zorlanan çocuklar ve aileler benzer hikayeler anlatıyor. Son yıllarda sıcaklıkların arttığını, yağmurun yakında geleceğini ve bazen sel baskınlarının daha önce hiç olmamış hasarlara yol açabileceğini fark ettiler. Çocuklarına bakabilmiş ve eğitebilmiş olan aileler de şimdi içinden çıkması imkansız bir durumla karşı karşıya olduklarını belirtiyorlar.

Bu köylerin hiçbiri, değişiklikleri bilimsel yollardan kayıt altına alabilecek veya gerektiğinde acil bir müdahalede bulunabilecek herhangi bir yöntem barındırmıyor. Tüm bildikleri iklimin değiştiği ve eskiden çocuklarını okula gönderebiliyorken artık gönderemeyecekleri… Ve tek çözümleri bir ya da daha fazla kız çocuklarını evlendirmek.

Bazen bu kararları veren aileler oluyor. Ailenin geri kalanının iyiliği için bir kız çocuğunun kurban edilmesi gerekiyor. Okuldan almak ve bir koca bulmak, doyuracak bir eksik boğaz anlamı taşıyor. Bazen bu kararı veren kız çocuğunun kendisi oluyor ve ailelerini buna zorluyor. Kocayı, mutsuzluk ve açlığa bir çözüm olarak görüyorlar.

Carlina Nortino (fotoğrafta en sol başta) kocası Horacio ile birlikte Mozambik’in doğu kıyısında Nampula dolaylarındaki Larde bölgesinde, Nataka köyünü basan nehirden geriye kalan kuru kumda oturuyor. Nehirden geriye hiçbir şey kalmamış. Ancak bir drone kamera ile gözlemlenince, ova boyunca dolambaçlı uzanan yeşil hattın karanlık çizgisi nehrin hayaletini ortaya çıkarıyor.

Carlina 15, Horacio 16 yaşında. 13 yaşına ulaştıklarında yani nehir yok olduktan 2 sene sonra evlendiklerini söylüyor Carlina.

“Burada balık avlayan insanları gördüğümü hatırlıyorum. Ben de balık satardım. Onları balıkçıdan alır köye satmak için götürürdüm. Burda heryerde su vardı. Horacio’yu da diğer balıkçılarla gördüğümü hatırlıyorum. Ancak yağmur yağmayınca, balıklar da öldü.”

Ailesi 20 kilodan 50 kiloya kadar manyok(yeşil yapraklı bir bitki) hasat ederlermiş. Bugün bu bir,iki torbaya kadar düşmüş durumda. Carlina bunun için kuraklığı suçluyor.

Horacio nehrin bir zamanlar aktığı yere doğru bakıyor. “Artık balık avlayamıyorum çünkü balık için su yok. Su yok oldu. Şimdi tarım yapıyorum. Önceden eylülde başlayan yağmur marta kadar düzenli olarak yağardı. Şimdi yağmur sadece ocak ve şubatta geliyor. Hepsi bu kadar.”

Carlina bir ebe olmayı hayal etmiş hep. Okul, hayatının en önemli kısmıymış. “Bu kadar erken yaşta evlenmek hiçbir zaman benim isteğim değildi. Okula gitmek istiyordum. Ama babam tarafından zorlandım. Ailem hayatta kalmak için yeteri kadar yiyeceğe sahip değillerdi. Böylece babam teklifi kabul etti çünkü okula gitmeme yardımcı olamıyordu.”

İlk çocuğunu, erkek, bu yılın başlarında doğurmuş Horacio.  Başından beri sorunlar varmış. Aile hastaneye küvözle gitmeyi karşılayamamış ve çocuk ölmüş. “Eminim ki eğer kocam ve babam o kadar yoksul olmasalardı oğlum hala hayatta olabilirdi” diyor.

Onu evlendirmenin kendisinin seçimi olmadığını belirtiyor babası Carlitoz Camilo. 49 yaşındaki baba, ailesini tarım ve balıkçılıkla geçindiriyormuş. “Daha sonra hava dağişti ve artık balık kalmadı. Eğer çocuklarıma bakabilecek durumda olsaydım, onu bu kadar erken yaşta evlenmesi için ötelemezdim. Diğer kızlarıma bir bak, büyüdüler, okula gittiler, normal bir yaşta evlendiler.”

2015’te Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu, yalnızca o yıl, 13.5 milyon çocuğun 18 yaşın altında -hergün neredeyse 37.000-  evlendirildiğini varsayıyor. Afrika’nın boyunca, 2015’te UNICEF evliliğe zorlanan çocukların toplam sayısının 2050’ye kadar, eğer mevcut durumlar devam ederse, 310 milyonu ikiye katlayacağı konusunda uyarıyor.

Çocukların erken yaşta evlenmeleri için birçok sebep bulunuyor.  Bazı toplumlarda, bu basitçe pratik bir şey olarak kabul ediliyor; çocuklar ergenliğe ulaştıklarında, gebelik riski taşıyan cinsel davranışlar başlar.  Başka yerlerde ise sebep yoksulluk: aileler bir sürü çocuğa bakamayacaklarında bu kız çocuklarının gitmek zorunda olması anlamı taşıyor.

Malavi Cumhuriyeti 18 yaş altı evlilikleri 2015’te yasakladı ve bunu anayasaya henüz bu yıl yazdı. Zorla yaptırılan çocuk evliliklerinin oranı düşüyor olmalı. Ancak hala devam etmekte. Mozambik’te evliliğe zorlanan çocukların sayısı, artan popülasyonun sonucu olarak hızla yükseliyor. Denkleme başka bir şey daha girdi.

Malavi, Zomba’daki ofisinden çocuk ve kadın hakları için mücadele eden Gençlik Ağı ve Rehberliği yönetici müdürü Mac Bain Mkandawire, bu yeni unsurun iklim değişikliği olduğunu söylüyor.

“Ayrıntılı rakamlara sahip değiliz ancak Malavi’de çocuk evliliklerinin %30’dan %40’a kadar iklim değişikliğinden oluşan sel ve kuraklıklardan kaynaklı olduğunu söyleyebilirim” diyor. Elimizde yeterli rakamlar yok çünkü daha önceden hiç kimse bu iki meseleyi birbirine bağlamayı ve doğru soruları sormayı düşünmedi.

“Verilen rakamlara göre Malavi’de 4 veya 5 milyon kız çocuğu evlendirilme tehlikesi altında. Bunların 1.5 milyonu iklim değişikliğiyle bağlantılı gelişmelerden dolayı… Bu büyük bir rakam.”

Yaygın kaynaklar sorunun büyüklüğünü daha düşük göstermekte çünkü evlilikler gayri resmi ve bu yüzden de resmen kayıt altına alınmamış. Çoğunlukla aileler basit yoldan aralarında anlaşma sağlar veya aileler yoksa erkek ile kız çocuklarının kendi arasında anlaşma sağlanır. Bazen eş ya da ailesi tarafından düşük miktarlarda başlık parası da ödenir.

Filomena Antonio’nun başına gelen de aynı bunun gibiydi.  21 yaşındaki Momande Churute’nin babasına geldiğinde Antonio henüz 15 yaşındaydı ve onunla evlenmek için 2000 Mozambik metikali (100 TL) teklif etti.

Antonio Momade Jamal 50 yaşında. Tüm hayatı boyunca Nampula bölgesindeki Moma’da yaşamış. 1985’te daha hala kar yapılabilir durumdayken balıkçılığa başlamış. O zamanlar müşteriler Nampula’dan gelir, malı alabilmek için birbirleriyle yarışırlarmış. Sonraları iklim değişmeye başlamış.

“Görüyoruz ki çok sıcak. Bununla ilgili konuştuk ve bu yüksek sıcaklıklar yüzünden balık avlamanın zor olacağına karar verdik” diyor. “Daha evvel gittiğimiz alanlarda şimdi deniz yükseliyor ve dalgalar eskisinden daha da güçlü.”

Filomena’nın evlenmek için çok küçük olduğunu da söylüyor. Ancak çok az seçeneği olduğunu ve Momande de onun okula devam edeceğine söz verdiğinde kabul etmiş. Onun tek olmadığını da söylüyor.

“Açlıkla ve yoksullukla mücadele ettikleri için kızlarının evlenmesine izin veren komşuları da gördüm. Bundan başka orta okula giden 5 çocuğum daha var. 2 kız çocuğum var. Biri 11, diğeri 13 yaşında. Eğer bir gün gelir de onları da isterlerse bunu kabul ederim. Bu adam sadece benim kızıma yardımcı olmayacak ayrıca diğer çocuklarım da okullarına devam edebilecek.”

Filomena arkasında oturuyor ve dinliyor. Eğitimine şehirde devam ettiği sürece kaderine razı olmuş gibi görünüyor. Hemşire olmak istiyor.

“Burada komşuyken tanıştık ve onunla beraber olmamı isteyip istemediğimi sordu” diyor Momande’yi işaret ederek. “Onu sevdim. İyi bir adam olduğunu düşündüm.”

Ona, kendisini babasından istemesi gerektiğini söylemiş. “Babam kabul etti çünkü başka çaresi yoktu ve bu yüzden kocamın okula gitmem için bana destek olabileceğine inandı. Ben de kabul ettim çünkü babam izin vermişti. Babam yoksul olduğu için evlendim. Evlenirsem kocamın bana yardım edeceğini düşündüm. Eğer babam balıkçılığa devam edebilseydi bu teklifi kabul etmezdi çünkü eğitimimi, okul harcımı ve kitaplarımı karşılayabilirdi.”

Yasal evlilik yaşı 18 (ailenin rızasına göre 16’ya iniyor) ancak Mozambik dünyada 18 yaşın altında -ve hatta yediden on beşe kadar her iki kız çocuğundan birinin evlendirildiği yer olarak- zorla evlendirilen çocuk sayısının en yüksek olduğu yerlerden birisi. Zorla evlendirilen çocukların en yüksek oranı genç yaşta gebeliklerin de olduğu Nampula’yı da kapsayan kuzey bölgesinde oluyor.

Fatima Mussa 16 yaşında ve 9 aylık hamile. Aslında evlenmek istemiyormuş. Öte yandan babası Fatima’yı daha fazla yanında barındırazmış. Henüz 15 yaşındayken, geçen yıl, 18 yaşındaki Priorino Antonio babasıyla Nampula’daki Nataka Köyü’nde görüştükten sonra onunla evleniyor. Priorino babasına 2000 metikal veriyor. Düğün bile yapmamışlar.

“Kızımın şu an evlenmesini çok küçük olduğu için aslında şu an kabul edemiyorum.” dedi babam. “Ancak kızımın ortaokuluna ödeyecek yeteri kadar param olmadığı için evlenecek.” Bu kadar erken bir yaşta evlenmek istemedim ama ne yapacağımı da bilmiyordum. Bu yüzden hayat şartlarımı biraz daha artırabilecek biriyle evlenmeyi bir fırsat olarak gördüm.

Yoğunlukla iklim değişikliği ile artan yoksulluk, zorla evliliklerin asıl sebebi. Uluslararası Para Fonu, yoksulluk sınırının altında yaşayan 19 milyonluk nüfusun %70’i ve genel nüfusun %25i aşırı koşullarda yaşadığını belirtiyor. Yoksul olmayan kırsal alanlarda yaşayan nüfusun havaların etkisinde korumasız olduğunu varsayarsak, yoksulluk oranı, ne olursa olsun, son sel ve kuraklıkların etkisi yüzünden artacağı beklenmektedir.

Lucy Anus’a göre köşeye itilmesinin sebebi 2016’daki kuraklık. Namalaka’da yaşayan çiftçi bir ailenin 3 kızından en genç olanı ve 14 yaşında.

“Benimle evlenmek isteyen bu adamla tanıştım. Ailemin bana öğrenim hayatımla ilgili güzel şeyler vaad etmesine rağmen kabul etmek zorundaydım. Evdeki hayatıma baktım ve evliliği seçtim.”

Ailesi çok üzgünmüş ancak o çok inat etmiş. Yalnızca hamile kaldığında kocası kararından pişman olmaya başlayıp başlamadığını sormuş.

Şimdi 15’inde ve kızını geçen yılın başlarında doğurdu. Annem geri dönmek zorunda kaldı. Ancak beni düşünmeyi hiç bırakmadı: “Kızım, sana her şeyi anlattım.  Evlenmek için çok küçüksün. Bu kadar genç yaşta evlendiğinde birçok zorluklarla yüzleşeceksin.”

İklimdeki değişiklikler tarımdaki yanlış adımlardandı diyor Malavi iklim değişikliği ve meteorolojik hizmetlerden Amos Mtonya. “Yağmur yağmaya başladığında ekime başladılar. Ancak sonraları, yani 3 hafta sonra, fark ettiler ki ektikleri her şey kurumuş” diyor A. Mtonya. “Bazılarına göre kız çocuklarını vermek teselli olabilirdi. Bu ev işlerinde yardım edecek birisi anlamına geldiğinden aynı zamanda erkeğin ailesinin de işine geliyor. Tabi ki gelenekler rollerini oynuyor ancak iklim değişikliği insanları zorla erken yaşta evlenmeye yönlendirecek.”

Çocuk evlilikleri karşıtı Kız Çocukları Gelin Değildir! (Girls not Brides) isimli girişimin yayınladığı bir rapora göre, hükümet 2015’teki tutanaklarında çocuk evliliklerinin bir yan etki olduğu belirtiliyor. “Şimdi harekete geçmezsek başka çocuk kuşaklarının kaybolması riskini yaratacağız” diyor yetkili müdür Lakshmi Sundaram.

Maliya Mapira bir öğretmeninin ona tecavüz edip hamile bırakması sonucu okulu bırakmış. O zamanlar 15 yaşındaymış. Ailesi tütün üreticisiymiş ve kötüleşen hasat onlar için kıt kanaat geçinmek demek. Bebeğin babasının kim olduğunu öğrendiklerinde Maliya’dan onunla evlenmesini istemişler. “Ancak o öğretmen ne bana ne de çocuğa bakabilecek gibi değil. Eğer ailem beni destekleseydi evlenmek yerine eğitimime devam etmeyi tercih ederdim. Ancak üzerlerinde baskı kurmak istemedim. Bu yüzden yalnızca hayatta kalmak için evlenmeye karar verdim.”

Ancak evlilik onun hayatını biraz değiştirmiş. O ve tütün çiftçisi Maliki Hestone 6 aylık oğulları Bashiru Akim’i yetiştirmeye çalışırken ailesinin başarısız olduğu sorunlarla yüzleşmek zorunda kaldılar. “Bazen sel baskınları yüzünden ekinler su ile sürüklendiler. Günün sonunda çok küçük bir hasat elde ettik.” diyor. “Daha çocuk istemiyorum çünkü zaten sahip olduğumuz çocukla ilgilenmek için bile büyük mücadele veriyoruz.  Bu her şeyi daha da zorlaştırır.”

500 mil ötede, Moma’daki bir evin iç avlusunda, Majuma Julio henüz 1 yaşındaki kızı Fatima’yı kucağında tutarken kocası Juma Momade’ye öğle yemeği için bir çanak mısır karıştırıyor.

Çift 2 yıl önce, Majuma 15, Juma da 19 yaşındayken evlenmiş. Majuma bunun istediği şey olmadığını söylüyor. Ancak onu öğrenciliği boyunca bakan çiftçi bir amcasıyla kalıyormuş. İklim değişmiş ve artık para kalmayınca evlilik tek çözüm olmuş.

“Bu güneş yüzünden oldu. Çok fazla sıcak vardı ve yeteri kadar yağmur yağmıyordu. Amcamın üretimi, evlenmeden 3 yıl önce düşmeye başladı.” diyor Majuma. “2 ay boyunca yağmıştı ama bir süre sonra az az gelmeye başladı. Hiçkimseyi suçlamıyorum. Hava değişti. Amcam beni çağırdı ve benimle evlenmek isteyen bir adamın olduğunu söyledi. Ben de kabul ettim. Bu fikri beğenmemiştim ancak kabul ettim. Ben okumak istiyordum.”

Majuma evliliğin “çocuklar” demek olduğunun farkındaydı. Ancak Juma ona bakacağına söz vermiş. “Juma ve imam amcamın evine geldiler, nikah kıyıldı ve biz evlenmiştik. Şimdi iyiyim. Amcamın evinde olduğumdan daha iyi hissediyorum hatta. Çünkü kocam bana çok iyi davranıyor, okula devam ediyorum. Herhangi bir sorun da olmuyor. Kızımın 15 yaşında evlenmesine de izin vermeyeceğim. O okumak zorunda.”

Moma kıyılarına doğru, yöneticilerden Brigi Rupio Larde Nehri’nin mavi enginliklerine doğru dalıyor. “2014’te buraya geldiğimde, nehrin kıyısında bir ev vardı.” diyor şu an bankaların yüksek oranda değer kaybı gösterdiği yerleri göstererek… “Ancak 2015’te evleri yok eden ve nehrin seviyesini yükselten bir dizi sel akıntıları vardı. Ardından da kuraklık… Pirinç yetiştirdiğimiz alanlar vardı. Kuraklık dönemi yüzünden bu artık daha fazla mümkün olmadı tabi. İklim değişiyor. Okuma yazması olmayanlar bile bunu farkedebilir.”

Erken yaşta zorla evlendirilmek için okuldan alınan genç kız çocukları da buna şahitlik edebilir.

Kaynak: The Guardian

Psikoloji serisi: Mükemmeliyetçilik nedir?

1

Hiçbir zaman yaptığınız işten ve ürettiklerinizden tatmin olmuyorsanız, her zaman daha iyisini yapmanız gerektiğine inanıyorsanız, eğer mükemmel bir iş çıkaramazsanız o işte berbat olduğunuza inanıyor ve kendinizi değersiz hissediyorsanız, yüksek standartlarınız ve beklentileriniz varsa ve bunlara ulaşmak için kendinize acımasız davranacak şekilde mücadele ediyor ve çabalıyorsanız mükemmeliyetçisiniz diyebiliriz.

Avustralya’daki klinik müdahale merkezi (CCI), mükemmeliyetçiliği 3 maddede tanımlamış.

1) Yüksek standartlar için verilen acımasız uğraş ve çabalar

Mükemmeliyetçi kişinin standartları başkalarına mantıklı ve gerçekçi gelmeyebilir. Yüksek standartlara birkaç örnek verelim; yapılan her projenin en iyi sıralamada olmasını veya sınavlardan her zaman yüksek not almayı beklemek. Bu gerçekçi olmayan standartlar kişiyi acımasız bir çabaya itebilir ve kişi yemek dahi yemeden saatlerce hatta günlerce aynı proje için çalışabilir.

2) Özdeğerini yüksek standartları başarmak üzerine kurma

Kişi kendini yalnızca bu yüksek standartlara ulaştığında ve başarılı olduğunda değerli hissediyorsa, orada ters giden bir şeyler vardır.

3) Kişinin kendine zarar veren yüksek talepler ve standartlar belirlemesi

Örneğin, kişinin sağlığını olumsuz etkilese dahi kendine saatlerce çalışma ve her zaman birinci olma hedefi koyması gibi.

Mükemmeliyetçilik kişiyi başarıya götüren bir şey olarak görülse de aslında kişiye zarar verir, onu mutsuz edebilir ve performansını düşürebilir. Kendi değerini yalnızca başarılı olmasına bağlayan bir kişi sürekli baskı altındadır. Kendi değeri -öz-değeri- sürekli tehdit altındadır. Şöyle düşünceleri olabilir;

“Bu işten tam not alamazsam ben yetersizim biriyim, başarısız biriyim, bulunduğum yeri hakketmiyorum.”

Mükemmeliyetçilik kişinin hayatının birçok alanını etkileyebilir; iş, okul, ev işleri ve temizlik, yakın ilişkiler, beslenme ve kilo, kişisel bakım, spor, sağlık ve fitness.

Mükemmeliyetçi kişilerin bazı ortak davranışları nelerdir?

Zamanında karar verememek (örn: sabah işe ne giyeceğine bir türlü karar verememek, hangi renk tshirtü alacağına karar veremeyip iki rengi de almak)

Güvence ve onay arayışı (örn: başkalarından yaptığın işi kontrol etmesini istemek, emin olmak istemek)

Aşırı düzenleme ve liste hazırlama (örn: sürekli gün içinde yapmak istediğin işleri listelemek, silip tekrar liste hazırlamak)

Kolay vazgeçmek (örn: öğretmenin yönergelerini takip edemediğin için 2 hafta içinde kursu bırakmak, halbuki diğer kişiler de takip edemiyorlardı)

Erteleme/Procastination (örn: yeterince iyi olmayacağından korktuğun için projeye başlamayı ertelemek)

Ne zaman duracağını bilememek (örn: başkaları ilgisini kaybetmiş olsa da aynı şeyi tekrar tekrar savunmak, bavul hazırlarken gerekenleri seçmekte zorlanmak ve birçok şeyi almak)

Fazla karşılama/kompanze etme (örn. ev adresini detaylıca anlattıktan sonra mesaj olarak da yollamak, her zaman randevulara 30 dk. önce gelmeye çalışmak, mutfağı yemekten önce 3 kere temizlemek)

Kontrol etme/Checking (örn: işini defalarca kontrol etme ve hata arama, yüz lekeleri için tekrar tekrar aynaya bakma ve kontrol etme, tekrar tekrar tartılma)

Biriktirme/Hoarding (örn: olur da lazım olur diye 20 yıllık banka dokümanlarını saklamak, bir gün okumak isteyebilirsin diye eski dergileri saklamak)

Yavaşlık (örn: doğru şeyi söylediğinden emin olmak için yavaşça konuşmak, önemli yerleri kaçırmamak için gazeteyi yavaşça okumak)

Başarısız olma ihtimali olan durumlardan kaçınma (örn: işe alınmayacağınızdan korkarak iş başvurusu yapmaktan kaçınmak, kilo almış olmak gününü mahvedeceği için tartılmaktan kaçınmak)

Özetle, mükemmeliyetçiler birçok alanda işlevsel olmayan davranışlara sahiplerdir. Ancak bu davranışların temelinde gerçekçi olmayan problemli düşünceler yatar. Sonraki yazımda bu düşüncelere değineceğim ve Avustralya’daki clinical intervention merkezinin örneklerini paylaşacağım.

Kaynaklar:

Fursland, A., Raykos, B. and Steele, A. (2009). Perfectionism in Perspective. Perth, Western Australia: Centre for Clinical Interventions

https://psychologytools.com/mechanism-perfectionism.html
http://www.cci.health.wa.gov.au/docs/1%20What%20is%20%20Perfectionism.pdf
görsel:
http://yeji-draws-yeti.tumblr.com/

“Türkiye’de Gazeteci Olmak, Gazeteci Ölmek”

Gazeteci Uğur Mumcu’nun katledilişinin ardından geçen 25 yıl ve Türkiye’deki gazetecilerle dayanışmak için gazeteciler ve okurlar Kadıköy’de bir araya gelecek.

Uğur Mumcu’nun katledilişinin ardından geçen 25 yılın ve Türkiye’de gazeteciliğin durumu konulu söyleşi Kadıköy’de gerçekleşecek.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Kadıköy Belediyesi’nin işbirliğiyle düzenlenecek olan etkinlik, “Türkiye’de Gazeteci Olmak, Gazeteci Ölmek” başlığı altında olacak. Sibel Güneş ve Yasemin Arpa’nın moderatörlüğünde gerçekleşecek olan söyleşiye Turgay Olcayto, Altan Öymen, Aydın Engin, Barış İnce, Fatih Polat, Mihail Vasiliadis, Kadri Gürsel, Meryem Göktepe, Mine Söğüt, Av. Tuğçe Duygu Köksal, Tuğrul Eryılmaz, Yasemin Giritli İnceoğlu, Erol Önderoğlu, Hilmi Hacaloğlu ve Mustafa Köz gibi isimler katılacak. Caddebostan Kültür Merkezi’nde gerçekleşecek etkinlik, 24 Ocak Çarşamba günü saat 20:00’de gerçekleşecek.

7. Pembe Hayat KuirFest başlıyor!

Pembe Hayat KuirFest yedinci yılında, dünyanın dört bir yanından kuir yapımları izleyicileriyle buluşturmaya devam ediyor.

Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nce düzenlenen festival, sinema başta olmak üzere pek çok türü bir araya getiren programıyla LGBTİ bireylere yönelik ayrımcılığa ve şiddete dikkat çekmenin yanında, LGBTİ hakları mücadelesine sanat aracılığıyla ifade alanları yaratarak takipçilerini umudu tazelemenin yollarını birlikte aramaya ve bir aradalık kültürünü pekiştirmeye davet ediyor.

Festival dünyanın her köşesinden filmlerin yanı sıra, internet dizileri, atölyeler, söyleşi, panel ve partilerle dolu bir program sunuyor. Dünya festivallerinden ödüllü uzun metraj kurmaca filmler ve belgeseller, sinema tarihinin yönünü değiştiren kült yapımlar ve kısa film seçkileriyle yoldaşlık, kimlik, ırk, aşk, dostluk, aile, büyüme, ayrımcılık, direniş, sanat, dönüşüm gibi pek çok konuyu tartışmaya açıyor.

Pembe Hayat KuirFest’in film gösterimleri ve söyleşileri bu yıl İstanbul’da Tütün Deposu ile Kadıköy Belediyesi’nin ev sahipliğinde Tasarım Atölyesi Kadıköy ve İDEA Kadıköy’de ücretsiz olarak gerçekleştirilecek.

GÖKKUŞAĞININ ALTINDA

Yıl boyunca dünya festivallerinde dikkat çeken, ödül kazanan uzun metraj kurmaca yapımlar, KuirFest’in ‘Gökkuşağının Altında bölümünde buluşuyor.

İlk gösterimini 45. Uluslararası Rotterdam Film Festivali’nde gerçekleştiren ve Hamburg Kuir Film Festivali’nde Jüri Ödülü’nün sahibi olan Acayip Aşk (Ajeeb Aashiq, 2016) Natasha Mendonca’nın ilk uzun metraj filmi. Acayip Aşk, farklı alanlarda işler üreten sanatçının pastiş, video art, belgesel, makale film unsurlarını kullandığı, kurmaca ve belgeselin muğlak sınırlarında dolaşan bir yapım. Film, kaslı bir Bollywood vücuduna sahip olma hayali kuran trans erkek Khush ile şarkılarıyla Hindistan’ın tutucu sosyopolitik iklimini eleştirerek var olan müzisyen Suman’ın yollarının kesişmesini konu ediniyor. Karşılıksız aşk, ihanet, arkadaşlık gibi temaları içten bir bakışla merkezine alan film, hibrit bir metropolis olarak resmettiği Mumbai’ye de başrollerde yer veriyor.

Başrolünde eşcinsel bir karakterin yer alması bakımından Finlandiya sinemasında bir ilke imza atan Sazlıkta Bir An (A Moment in the Reeds, 2017) prömiyerini 61. Londra Film Festivali’nde gerçekleştirmişti. KuirFest programı kapsamında Türkiye izleyicisiyle buluşacak olan film, mağdur dilini kıran anlatısıyla öne çıkan güçlü bir LGBT mülteci hikayesi. Paris’te öğrenci olan Leevi, yaz için ülkesine, Finlandiya’ya döner ve bir süredir kullanmadıkları göl evlerinin onarımı için babasına yardıma girişir. Finlandiya’da sığınmacı olarak yaşayan Suriyeli Tareq de onarıma yardım etmek üzere işe alınmıştır. Leevi’nin babası iş için şehre dönmek zorunda kalır. Bu süreçte iki genç birbirlerini keşfettikleri ve bir bağ kurdukları birkaç gün geçirir.

KUİR BELGESELLER

Kuir Belgeseller’ bölümünde, sezon boyunca festivallerde dikkat çekmiş ödüllü yapımlar ilk kez Türkiye izleyicisiyle buluşacak.

Genç feminist aktivistlerin Suriye sınırından Avrupa’ya uzanan karavan yolculuğunu konu edinen Feminista (2017) seyircileri feminist hareketin canlı dünyasıyla buluşturacak keşifsel bir yolculuğa davet ediyor. Filmin yönetmeni Myriam Fougère, 3. Pembe Hayat KuirFest programında da  1970’lerden 1990’lara Kanada ve ABD’deki feminist hareketi aktardığı Lesbiana (2012) adlı filmiyle yer almıştı.

Geçen yıl, uluslararası prömiyerini yaptığı Berlin Film Festivali’nden Teddy Ödülü’yle dönen Tayvan yapımı Havadan Sudan (Ri Chang Dui Hua, 2016) otobiyografik anlatısıyla dikkat çeken güçlü bir aile öyküsü. Yönetmenin, genç yaşta eşinden boşandıktan sonra iki çocuğunu yalnız yetiştiren annesiyle yüzleşmesini konu edinen film, iki kadının çoğunlukla uzun sessizliklerle sonuçlanan ve yalnızlık, güven gibi konular etrafında şekillenen tartışmalarını perdeye yansıtıyor. Annesiyle ilişkilerini derinlemesine anlamaya çalışan yönetmen Hui-chen, annesinin kendi gibi profesyonel yas tutucu olarak hayatını kazanan eski sevgilileriyle ve kardeşleriyle de görüşmelerde bulunuyor. Havadan Sudan, Tayvanlı üç kuşak kadının değişen hayatlarını resmetmesiyle de Tayvan kuir sinemasında önemli bir yere sahip.

SANSÜRÜN SINIRIN ÖTESİNDE: ERMENİSTAN LGBTİ FİLMLERİ

KuirFest, ‘Sansürün Sınırın Ötesinde: Ermenistan LGBTİ Sineması’ bölümüyle Uluslararası Erivan Altın Kayısı Film Festivali’nde iki LGBTİ filminin programdan çıkarılmak istenmesi üzerine Ermenistan’da alevlenen sansür tartışmalarını masaya yatırıyor.

Programdan çıkarılan filmlerden ilki, Pink Armenia Derneği’nin yapımına katkı sunduğu ve KuirFest’in SPOD  (Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği) ile ortaklaşa göstereceği Beni Dinle: Nefretin Ötesinde Anlatılmamış Hikayeler (Listen to Me: Untold Stories Beyond Hatred, 2016) kamerasını çocukluklarından aileleriyle ilişkilerine, kendi içsel süreçlerinden, maruz kaldıkları toplumsal baskıya ve kimlik üzerine fikirlerine 10 LGBTİ bireyin deneyimlerine çeviriyor ve hikayelerini bizzat onların ağzından aktarıyor.

Kayısı Bahçeleri (Apricot Groves, 2016) ise çocukluğundan beri Amerika’da yaşayan trans erkek Aram’ın, kız arkadaşının ailesiyle tanışmak üzere Ermenistan’a gidişini ve “kız isteme” töreni için abisinin yardımıyla yaptığı hazırlıkları konu ediniyor. Film, sade anlatımıyla, gelenek, aşk, kimlik gibi temaları zarifçe tartışmaya açıyor. 

Filmlerin 27 Ocak Cumartesi günkü gösterimlerinin ardından gerçekleşecek ‘Sansürün Sınırın Ötesinde: Türkiye ve Ermenistan’da LGBTİ Mücadelesi’ başlıklı panelde, Ermenistan ve Türkiye’de LGBTİ aktivizminin geçmişi ve bugünü Nvard Margaryan, Kyle Khandikian’ın katılımıyla Karin Karakaşlı’nın moderasyonunda konuşulacak.

KUİR DİZİLER

KuirFest, LGBTİ anlatılarına özgür bir ifade alanı açması bakımından internet dizilerine özel bir önem veriyor. Geçtiğimiz yıldan beri programda yer alan ‘Kuir Diziler’ bölümü bu yıl Şugar Çark (Wonders Wander, 2017) ve Onun Hikayesi (Her Story) dizilerine yer verecek. Şugar Çark, Madrid’in bir dönem karşı-kültür merkezi olan, şimdilerde ise turistlerin uğrak yerine haline gelen bir bölgesinde geçen dört bölümlük bir yapım. Dizi, göçmenlik, transfeminizm, ezber bozan annelik halleri ve alternatif aileler üzerinden homo-transfobiye karşı büyülü ve fantastik bir direniş hikayesi. Onun Hikayesi ise çoğunlukla trajik mağdur hikayeleriyle resmedilen trans kadın klişesinin ötesine geçerek aşkları, kahkahaları ve var olma çabalarıyla iki trans kadını, Violet ve Paige’i anlatıyor.

TÜRKİYE’DEN KUİR KISALAR

KuirFest bu yıl da kısa film seçkilerine geniş yer ayırıyor. Türkiye’den kuir yapımlara ev sahipliği yapan ‘Türkiye’den Kuir Kısalar’ bölümü, kamusal alanda, özel alanda, ailede LGBTİ olmak, dönüşüm, yeniden doğuş, kimlik, aidiyet gibi temalar etrafında pek çok konuyu tartışmaya açan sekiz filmi festival takipçileriyle buluşturacak.

Asya Leman Sanıtürk’ün yönettiği Hükmü Yok (2017) cinsiyetli kimlik belgesinin günlük hayat pratiğinde farklı toplumsal cinsiyet kimliklerine nasıl etki ettiğini tartışmaya açıyor.  Film, trans ve kuir bireylerin posta havalesi, ikamet değişikliği, vize başvurusu, ev kiralama gibi basit bürokratik işlemler üzerinden kamusal alanda yaşadıkları zorlukları gözler önüne seriyor. Simay Çalışkan ve Nergis Karadağ’ın filmi Homur Homur (2017) de kamusal alanda LGBTİ olmanın zorluklarına dikkat çekiyor. Film, aşkını şehrin orta yerinde özgürce yaşamak isteyen iki kadını anlatan bir animasyon. Solo (2017) da kamusal alanda LGBTİ olmayı mercek altına alan bir yapım. Sertaç Koyuncu’nun yönettiği film, sokakta yürürken bakışları üzerine çeken Ezgi’nin şarkılı yanıtını seyirciyle buluşturuyor. Nilgün Küçükbatman’ın yönettiği Mikado (2017) ise özel alana odaklanarak, birlikte yaşayan Sefa ve Mutlu’nun hikayesi üzerinden ikili ilişkilerdeki mülkiyet, sınır, kişisel alan gibi konuları merkezine alıyor. Gökçe Oraloğlu ve Zehra Gökcimen’in birlikte yönettiği Yeniden Doğuş (2017) her ritmle dönüşen, toplum tarafından üzerine yapıştırılan örtüleri atan bir performans sanatçısının dans ritüelini sunuyor. Mehmetcan İncedal’ın filmi Seçmedim (2017) Türkiye’deki ön yargılara rağmen kendini ailesine, çevresine ve kendisine kabul ettiren lezbiyen bir bireyin eşcinselliğinin seçim olmadığını hayatından anekdotlarla anlattığı bir kısa belgesel. Arif Akdenizli’nin filmi Katilimi Tanıyorum (2017) sokaklardan, hayallerden, hayat ve ölüm imgelerinden ilham alan bir varoluş öyküsü anlatıyor.  Salih Salman’ın yönettiği İz (2017) ise birbirinin bedeninde ve ruhunda özgürleşmeyi aynı adamla evli iki kadının aşkı üzerinden anlatan bir yapım.

qÜLT

Geçmişten günümüze sinema tarihine damgasını vuran kuir yapımları festival izleyicileriyle buluşturan ‘qÜLT’ bölümü bu yıl kuir sinemanın öncü isimlerinden Monika Treut’un imzasını taşıyan, 1999 Berlin Film Festivali’nde Teddy ödülünün sahibi olan belgesel Cinsiyet Kimlikleri’ni ağırlıyor (Gendernauts: A Journey Through Shifting Identities, 1999). Milenyumun sonunda Kaliforniya’da geçen film, dönemin güncel tartışmalarını kullanarak sayborglar ve yeni teknolojiler üzerinden cinsiyet kimliklerinin akışkanlığını tartışmaya açıyor.

ANISINA: KATE MILLETT

Pembe Hayat KuirFest, yakın zamanda kaybettiğimiz, feminist teorinin önemli isimlerinden Kate Millett’ı, tüm dünyada çok ses getiren kitabı ‘Cinsel Politika’dan kazandığı parayla çektiği Üç Hayat (Three Lives, 1971) ile anıyor. Tamamı kadınlardan oluşan bir ekip tarafından hayata geçirilen film, birbirinden oldukça farklı hayatlar süren üç kadının, hayatları hakkında içtenlikle konuştukları röportajlardan oluşan güçlü bir yapım.

ALIŞIN BURADAYIZ

Mısır’dan Japonya’ya dünyanın her köşesinden belgesel, animasyon ve kurmaca türlerinde yapımlar ‘Alışın Buradayız’ bölümünde buluşuyor. İsrail yapımı animasyon trans belgeseli Değişim İçin (For a Change, 2016), genç eşcinsel bir aktivistin hikayesini stilize bir animasyonla Mısır’ın zorlu sosyal ikliminden yansıtan Hayatın Yarısı (Half a Life, 2017), HIV/AIDS taşıyıcılarına gösterilen ayrımcılığa karşı İrlandalıların nasıl mücadele ettiklerini anlatan Kondom Adam (The Condom Man, 2017), Slovakya’da bir gay barda güvenlik görevlisi olarak çalışan Nenad’ın toplumun ona empoze ettiği önyargılardan nasıl kurtulduğunu anlattığı belgesel Nenad (2017), Dokufest’te de gösterilen Kosova Trans (2016), insan sayısı kadar farklı aşk formunun olduğunu anlatan Japon animasyonu Kromozom Minnoşu (Chromosome Sweetheart, 2017), İngiltere yapımı trans ve aile belgeseli Sununu: Aşkın Devrimi (Sununú: The Revolution of Love, 2017) ve dört lezbiyen kadının ilk aşklarını anlattıkları Kızlara Bayılırım (J’aime Les Filles, 2016) bölüm kapsamında izleyicilerle buluşacak.

ARZULAR ŞELALE

Kısa filmlere hak ettiği yeri teslim eden festival, teknolojiyi  ve anlatı türleri arasındaki sınırları bulanıklaştıran yapımlardan drag hikayelerine ve video art örneklerine kuir örneklerden derlediği bir seçkiyi de izleyicileriyle buluşturuyor.

Bölümde Güney Afrika’dan LGBTİ kültürünü kutlayan drag videosu The Kifffness – Beni Sevdiğini Söylemiştin (The Kifffness – You Say You Love Me, 2017), Yeni Zelanda’nın LGBTİ çevrelerine damgasını vurmuş güçlü ve arsız drag kraliçesini anlatan Medulla Oblongata (2017), Peru’dan bir başka güçlü drag hikayesi Hindistan Cevizi ve Vanilya (Coconut and Vanilla, 2017), Almanya yapımı Doline (2017), film müzikleri yapan bir bestecinin hayaletlerin alıkoyduğu bir video ekranı tarafından işinden alıkonmasını konu edinen Doppelganger Memorandum (2017), yönetmenin kendi cinselliği üzerinden çektiği oyunbaz belgesel İlk Eşcinsel (The First Homosexual, 2017), videonun erken zamanlarından günümüze kalmış eşsiz analog ekipmanla çekilmiş görüntülerden yararlanarak yapılan uzayın bu yanından si̇nyali̇n öbür tarafına (from this side of space to the other side of the signal, 2017), flopi disklerin 1990’ların sonlarında çevrimiçi chat odalarından imgelerle ve chat örneklemleriyle montajlandığı Jim (2017), birbirini bulup benzerliklerini oldukça tuhaf şekillerde ifade eden, farklı geçmişlere sahip iki kızın hikâyesi Darbe (Le Coup…, 2015) ve yuva, kaygı, samimiyet, kaçınılmaz ölümümüz, hasret, tedavülden kalkmış teknolojilerle şimdiki teknolojiler arasındaki diyalog gibi konularla yüzleşen trans hikayesi Her Şey Düşer (All Falls Down, 2017) gösterilecek.

AŞK OLSUN

KuirFest’in bir başka kısa seçkisi ‘Aşk Olsun’ ise aşk, varoluş, direniş gibi temaları merkezine alan özel bir seçki. Seçkide, trans bireyleri cinsiyet kimliği bozukluğu teşhisiyle tedavi etmeye çalışan bir sözde kliniği anlatan sahte belgesel türündeki Brezilya yapımı Yarı Saydam (Translucid, 2017), yasadışı yollarla İran’dan kaçmaya çabalayan iki genç kadın aşığın öyküsünü aktaran Gökkuşağına Doğru (Into The Rainbow, 2017) ile geçtiğimiz yıl Berlin Film Festivali’nde gösterilen yapımlar İsveçli Kuzen (La Prima Sueca, 2017) ve Homo Kızkardeşim (Min Homosyster, 2017) filmleri yer alıyor.

ETKİNLİKLER

BİR HİKAYE ANLATICISI OLARAK KURGU

AYRİS ALPTEKİN’LE KURGU ATÖLYESİ

KuirFest, LGBTİ bireylere sanat aracılığıyla ifade kanalları yaratmak üzere başlattığı atölyeler dizisine bu yıl, Kar (2017, Emre Erdoğdu) filmiyle 24. Uluslararası Adana Film Festivali’nde ‘En İyi Kurgu’ ödülünün sahibi olan Ayris Alptekin’in yürüteceği kurgu atölyesiyle devam edecek. Atölyede kurgu yalnızca pratik olarak değil aynı zamanda teorik olarak ele alınacak. Stok ve buluntu görüntüler aracılığıyla kurgunun anlatıyı değiştirebilme veya yeniden yaratma ihtimalleri araştırılacak.

PANEL: SANSÜRÜN SINIRIN ÖTESİNDE

TÜRKİYE VE ERMENİSTAN’DA LGBTİ MÜCADELESİ

27 Ocak Cumartesi günü gerçekleşecek ‘Sansürün Sınırın Ötesinde: Türkiye ve Ermenistan’da LGBTİ Mücadelesi’ başlıklı panelde, Ermenistan ve Türkiye’de LGBTİ aktivizminin geçmişi ve bugünü iki ülkeden LGBTİ aktivistlerinin katılımıyla konuşulacak. Panelin moderasyonunu yazar Karin Karakaşlı üstleniyor.

AH SANAL DÜNYA!

LGBTİ sosyal medya fenomenlerinin konuk olacağı ‘Ah Sanal Dünya!’ ise festival takipçilerini heyecanlandıracak bir başka etkinlik olarak göze çarpıyor. Bu etkinlikte, sosyal medyayı aktif kullanan ve kitlelere ulaşmış LGBTİ+’lar ile sürece nasıl başladıklarını, sosyal medyayı nasıl kullandıklarını ve neler yaptıklarını konuşulacak. Aynı zamanda açık kimlikli ve sosyal medyada görünür olmanın yarattığı olumsuz/olumlu yanları enine boyuna tartışılacak.

CİNS ADIMLAR SOKAKLARI KUİRFEST İÇİN ARŞINLIYOR

Toplumsal cinsiyet odaklı hafıza yürüyüşleriyle hem bu ilişkileri daha iyi anlamak hem de şehrin görünür olmayan hafızalarının izini sürmek üzere yola çıkan Cins Adımlar: Toplumsal Cinsiyet ve Hafıza Yürüyüşleri ekibi, 28 Ocak Pazar günü sokakları KuirFest için arşınlıyor.

Ayrıntılı program için:

www.pembehayatkuirfest.org

www.facebook.com/PembeHayatKuirFest/

18. yüzyıldan romantik bir gelenek: Lover’s Eye – “Sevgilinin Gözleri”

18. ve 19. yüzyıllarda özellikle Avrupa’da âşıklar birbirlerinin göz resimlerini kalplerine yakın bir yerde taşıyormuş. Buna verilen isim Lover’s Eye – Sevgilinin Gözleri.

Bu gelenek özellikle dönemin zenginleri arasında çok yaygınlaşmış. Lover’s Eye- Sevgilinin Gözleri, 1000’e yakın örneği günümüze kadar ulaşmış durumdadır.

Geleneğin nasıl başladığına gelince, başlangıcı 18. yüzyıla kadar gidiyor. Daha sonra Kral olacak IV. George (Galler Prensi) ve âşık olduğu kadın Maria Fitzherbert ile başlıyor bu gelenek.

Galler Prensi George daha önce iki evlilik geçirmiş Katolik Maria Fitzherbert’e âşık olur. Maria tarafından hep reddedilir. George asla vazgeçmez hatta intihar girişiminde bile bulunur sevgisi için, bu girişim sonrası Maria isteksizce de olsa evlenmeyi kabul eder. Ancak sonradan belki de çevresinin de etkisiyle Katolik olması ve başından iki evlilik geçmiş olması yüzünden asla kraliyet çevresince kabul görmeyeceği ve George için bunun büyük bir sorun haline geleceğini düşünerek George’dan uzaklaşır.

Galler Prensi yine de vazgeçmez, 3 Kasım 1785’de ona bir mektup yazar ve evlilik teklifi yapar ancak mektupla birlikte yüzük göndermek yerine Richard Cosway’e yaptırdığı içinde bir gözünün resmi olan bir hediye gönderir.

Maria’nın teklifi kabul etmesinde bu mu etkili oldu bilinmez ancak 15 Aralık 1785’de çift evlenir. “Sevgilinin Gözleri” geleneği bu şekilde başlar.

1000’e yakın örneği günümüze ulaştığına göre oldukça yaygınlaşmış dönemin Avrupa’sında.

Kimbilir belki bir gün yeniden canlanır bu gelenek

Bangladeş’te modern kölelik: Çocuk işçiler

Çocuk işçiliği günümüzde hâlen sürmekte olan ve çok üzücü olaylara sebebiyet veren bir durum olarak dünyanın karşısına çıkmaktadır. Şüphesiz ki çocuklar gelecek için en önemli hazinelerdir ve bu hazinelere uygun, sağlıklı, adil bir toplum bırakmak, onların iyi eğitim almasını sağlamak herkesin önemli bir sorumluluğudur. Fakat dünyadaki her çocuk ne yazık ki aynı şansa sahip olamamaktadır. Örneğin Bangladeş’te birçok çocuk eğitim olanaklarından yoksun kalmakta ve çeşitli zorunluluklardan dolayı çalışma hayatına itilmektedirler.

Bangladeş’te çocuk işçiliği üzerine yapılan ilk anket 2002 ve 2003 yıllarındaydı. Sonuçlara göre 5 ile 17 yaş arasındaki 7.9 milyon çocuk çalışma hayatının içinde bulunmakta ve bu çocukların yüzde 8’i yaptıkları işler nedeniyle zarar görmekte veya hasta olmaktalardı.[1] 2013 yılında yapılan yeni bir anket ise 3.96 milyon çocuğun o an itibariyle okula gitmediğini göstermiş, 4.18 milyon çocuğun ise hayatları boyunca hiç okula gitmediklerini gözler önüne sermiştir.[2] Yoksulluğun epeyce hayatı vurduğu Bangladeş’te birçok aile, kendi geçimlerini sağlayabilmek için gereken parayı çocuklarından beklemekte ve bunu meşru görmektedirler.[3]

(Kaynak: http://www.dhakatribune.com/assets/uploads/2016/11/Child_Labour-690×450.jpg)

Bu çocukların çoğu ev işlerinde çalışmaktadır ve Bangladeş’te ev işi resmi olmayan bir iş olduğundan dolayı bu çocuklar yasal koruma altında da kalamamaktadırlar.[4] Sağlam bir yasal durumun bulunmaması, ekonomik yetersizlikler, kırsaldaki ve kentteki kişilerin sosyal hayatta ve eğitim hayatındaki eşit olmayan şansları, eğitim olanaklarına kolay ulaşamama, eğitimsiz aileler, cinsiyet eşitsizliği gibi faktörler çocuk işçiliğinin önünü açan ana meseleler olarak karşımıza çıkmaktadır.[5] Ayrıca bu eşitsizliklere boyun eğmek zorunda kalan çocuklar farklı işleri yaşlarına uygun olup olmaksızın ve sabah akşam demeden üstlenmek zorunda kalmaktadırlar.[6] İşverenler ise çocukların durumlarını iyileştirmek için adım atmamaktadırlar.[7] Bilhassa çalıştırılacak kişilerin çocuklar olarak seçilmesi anlamlıdır. Çünkü çocuklar yetişkinlere göre daha uyumlu ve daha sadıktırlar.[8] Bu durum da sömürünün önünü büyük oranda açmaktadır. Çocuklar yeterli yemek ve uyku gibi temel ihtiyaçlardan da zaman zaman mahrum kalmaktadırlar.[9] Bu zor şartlarda hayata ufacık elleriyle tutunmaya çalışan çocukların hor görülüp, sömürülerek aşağılanması bunlarla da kalmamaktadır. İşçi çocuklar toplumun gözünde işverenlerinin özel mülkiyeti durumundadırlar.[10]

(Kaynak: http://www.theindependentbd.com/assets/news_images/Child-Labour.jpg)

Bu şartlar altında Bangladeş hükümetine büyük oranda görev ve sorumluluk düşmektedir. Hükümet, eğitimi işçi çocuklara da ulaştırmalı ve o çocukların geleceğin umudu olduğunu unutmamalıdır. Her ne kadar hükümet tarafından etkili adımlar atılsa da, modern kölelik Bangladeş’te hâlâ devam etmektedir. Bu sebeple Tahnin Amin[11] politikaların idealistliğinden çok realist olması ve pratiğe dökülmesini savunur.

Örneğin, ev hizmetçiliği sektörü devletin yasal bir düzenlemesine girmediği sürece çalışan çocukların yasalardan faydalanması ve eğitime katılmalarının söz konusu olması mümkün değildir.[12] Ayrıca Bangladeş’in anayasası eğitimi temel bir insan hakkı olarak tanımamaktadır.[13] Bu durum çocukların eğitime ulaşması açısından yasal olarak bir kolaylık sağlamamaktadır. Ne yazık ki Birleşmiş Milletler de çeşitli sebeplerden ötürü bu konularda yeterli olamıyor.

Bangladeşli çocukların okul eğitimine ulaşmalarının önündeki bir başka büyük engel ise eğitim olanaklarının esnek olmamasıdır.[14] Bu sebeple çocuklar için esnek okul saatleri düzenlenmeli ve çocukların okula gidebilmelerinin önü açılmalıdır. Ayrıca toplumdaki patriyarkal bir anlayışın varlığı “başka bir aileye gidecek bir kızın eğitimi için sınırlı kaynakları harcamak mantıklı mı?” sorusunu gündeme getirmekte ve kız çocuklarının eğitim hayatının önüne büyük engeller çıkmaktadır.[15] Diğer yandan ise K. A. Heissler’in belirttiği gibi Bangladeş’te birçok kız çocuğu yaşları sorulduğunda çalışabilmek için 18 yaşında olduklarını söylemektedirler.[16] Toplumdaki cinsiyetçilik algısı, meslekleri erkeklerin yapacağı ve kadınların yapacağı meslekler olarak ikiye ayırmış durumdadır.[17] Yine cinsiyetlere karşı olan önyargılardan dolayı kız çocuklarının çalışma saatlerinin erkeklere göre daha fazla olduğu tespit edilmiştir.[18] Toplumda geçerliliğini koruyan kültürel gelenekler, erkekler çocuklarına ev halkının ekonomik kalkınmasına yardım etmesini, kız çocuklarına ise ev işlerini yapmasını teşvik etmektedir.[19]

(Kaynak: http://bowshrine.com/wp-content/uploads/2016/01/Angels-in-hell-Child-labour-in-Bangladesh-4-1024×683.jpg)

Küresel ekonominin Bangladeş’e dayattığı ekonomik zorlukların bedelini sadece yetişkinler değil, açıkça görüldüğü gibi Bangladeşli çocuklar da en ağır şekilde ödemektedirler. Yoksul olan ailelerden yetişen her çocuk olabildiğince çabuk bir işe girerek ailesinin ekonomik kalkınmasına yardım etme gereği duymakta ve bu da eğitimin arka plana itilmesine, hatta çoğu zaman eğitimin tamamen yok sayılmasına neden olmaktadır. Bu durum bir zincir olarak devam etmekte ve eğitimin yaygınlaşmasını büyük oranda engellemektedir. Bu sorun sadece Bangladeş’i ilgilendiren bir sorun değil, içinde yaşadığımız küresel dünyanın tümünü ilgilendiren bir insanlık sorunudur. Büyük ekonomik gücü olan devletler, gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelere yardım etmediği ve ekonomik olarak sömürme yoluna gittiği sürece bu tür sorunların çözümü son derece zorlaşacaktır.

Ünlü bir Bangladeş özlü sözü der ki: “Lekha pora kore Je Gari Gora chore se” (Eğitimli olanlar başarılı olacaktır).

Kaynakça

Ahmed, S., & Ray, R. (2014). Health consequences of child labour in Bangladesh. Demographic Research, 111-150.

Amin, T. (2016). Fostering Educational Atmosphere for Domestic Child Workers in Bangladesh. ASA University Review, 105-115.

Heissler, K. A. (2013). Rethinking ‘trafficking’ in children’s migratory processes: the role of social networks in child labour migration in Bangladesh. Children’s Geographies, 89-101.

Kumar, A., & Saqib, N. (2017). School Absenteeism and Child Labor in Rural Bangladesh. The Journal of Developing Areas, 299-316.

Statistics, B. B. (2015). Child Labour Survey (CLS) Bangladesh 2013. Dhaka: Bangladesh Bureau of Statistics with support from International Labour Organization (ILO).

Unicef. (2010, June). Child labour in Bangladesh. https://www.unicef.org: https://www.unicef.org/bangladesh/Child_labour.pdf adresinden alındı

 

[1] Salma Ahmed & Ranjan Ray (2014): Health consequences of child labour in Bangladesh, page 115.

[2] Child Labour Survey (CLS) Bangladesh 2013, page 28-29.

[3] Child Labour | UNICEF Bangladesh, page 1.

[4] Tahnin Amin (2016): Fostering Educational Atmosphere for Domestic Child Workers in Bangladesh, page 105.

[5] Ibid, page 108.

[6] Ibid.

[7] Ibid, page 111.

[8] Child Labour | UNICEF Bangladesh, page 1.

[9] Tahnin Amin (2016): Fostering Educational Atmosphere for Domestic Child Workers in Bangladesh, page 108.

[10] Ibid, 108-109.

[11] Lecturer, Department of Law, ASA University Bangladesh.

[12] Tahnin Amin (2016): Fostering Educational Atmosphere for Domestic Child Workers in Bangladesh, page 112.

[13] Ibid, page 113.

[14] Ibid, page 112.

[15] Ibid, page 114.

[16] Karin A. Heissler (2013): Rethinking ‘trafficking’ in children’s migratory processes: the role of social networks in child labour migration in Bangladesh, page 96.

[17] Ibid, page 92.

[18] Alok Kumar & Najmus Saqib (2017): School Absenteeism and Child Labor in Rural Bangladesh, page 299.

[19] Child Labour Survey (CLS) Bangladesh 2013, page 3.

Başarıya giden yolda kaybettiklerimiz: Tazecik yaşamlar

Türk Dil Kurumu tarafından “Kişinin bir takım aşamalara bağlı olarak gösterdiği ansal ya da eylemsel etkinliklerinin olumlu ürünü, bir işi istenilen biçimde bitirmek, istediğini bulmak.” olarak açıklanan başarı kimilerine göre pek bir önem arz etmezken diğer yandan kimilerine göre hayatın idamesi açısından en keskin nokta olarak görülüyor.

Bireysel hırslar, ebeveyn baskıları, sosyal çevre etkisi, bireyin yaşı gibi önemli faktörlere bağlı olarak başarılı olmak herkesin arzusu. Peki ya başarı tanımda bahsedildiği kadar dar bir kalıp mı? “Bir işi istenilen biçimde bitirmek.”

Çeşitli araştırmalar gösteriyor ki toplumda başarının karşılığı çok daha fazla. Öyle ki gençler ve çocuklar dahi başarıyı hayatlarından daha önemli görebiliyor.

Vatan Gazetesi’nin haberine göre 805 lise öğrencisiyle yapılan bir çalışmada öğrencilerin %23’ü intihar düşüncesine sahipken %2.5’i daha önce intihar girişiminde bulunmuş. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinde 2002’de 15-24 yaş arası intihar oranı %24 iken 2013’te bu oran %32’ye yükselmeyi “başarmış”.
TÜİK 2016 verileri ise intihar eden kadınların %18’lik gibi büyük bir diliminin 15-19 yaş arasında olduğunu gözler önüne seriyor.

Sınav stresine dayanamayanlar, sınav sonucunu yeterli bulmayanlar, atanamayanlar yahut sınava geç kalanlar… Tazecik yaşamlar.

Aamir Khan’ın 3 İdiots filmindeki o unutulmaz replik izleyen herkesin aklında yeniden canlanıyordur:

“-Hayır baba. Kardeşim intihar etmedi o bir cinayete kurban gitti.”

Kudüs’ün Gözü Elia Kahvedjian

0

1910 Urfa doğumlu Elia, çocuk yaştayken 1915 olayları çıkar. Amerikan Yakın Doğu Yardım Vakfı aracılığıyla önce Ürdün’e daha sonra ise Filistin’deki Nasıra bölgesinde bir yetimhaneye gönderilir.  

Eli Kahvedjiyan Kartvizi

Yetimhanede soyadını bilmediği için kendisine babasını işi sorulmuş ve “kahveci” demesiyle “Kahvedjiyan” olarak anılmıştır. Kaldığı yetimhanede Krikor Boghosian adlı amatör fotoğrafçıyla arkadaş olmaya başlamış ve gezilerinde kendisinin malzemelerini taşımakla fotoğrafçılığa başlamıştır. Fotoğrafa duyduğu aşkı fark eden Garro Boghosian gezileri sırasında kendisini de yanında götürmeye ve para ödemeye başlamıştır daha sonra ise yetimhane aracılığıyla Kudüs’e gönderiliyor. Orada fotoğrafçılık yapan Hanania kardeşlerle tanışıp onlarla çalışmaya başlıyor. Uzun süre Hanania kardeşlerle çalışan Elia, 1948’deki Arap İsrail savaşı sırasında kendi fotoğraflarını bir depoda saklayıp şehri terk ediyor.

Savaş bitince tuttuğu depoyu dükkana çevirip ELİA PHOTO SERVİS ismiyle profesyonel fotoğrafçılığa başlıyor. Tarihi sokakları, insanları, çekmeye başlamış ve Kudüs’ün İngiliz mandasında olduğu dönemlerde çektiği fotoğraflar arşivlerdeki ender bulunan fotoğraflardan. Kırk yıl boyunca fotoğraf çekmeye devam ediyor ve yaklaşık 3 bin Kudüs fotoğrafı olduğu tahmin ediliyor.

Arşivi gün geçtikçe genişleyen Elia, sergiler açmaya başlamış ve sergilerine yoğun ziyaretler olmuştur. 1998 yılında bazı özel fotoğrafları, kitaplaştırılmış ve 1999 yılında da Kudüs’te ölmüştür. Ardında bir sürgün tarihi bırakan Elia’nın hikâyesi, hem Kudüs’ün acıklı hikâyelerini anlatıyor hem bir sürgünü.

Fotoğraflarını bir kısmı ünlü sergilerde satılmış bir kısmı da hâlâ kendiaçtığı dükkanda oğlu Kevork tarafından sergileniyor. 

KaynaklarHaaretz , 

Görsel Kaynakları: Malikian Photo

 

Kudüs’ün İngiliz işgali sırasındaki fotoğrafı 1931

Pazarlanan kimlikler ve öteki olmak

“Tüm bürokrasi, adalet sistemi ve endüstri, sömürgecinin dilini duyar ve kullanır. “
“Sömürgecilik, bizim de şahit olduğumuz gibi sömürgeciyi yaratırken, sömürüleni de yaratır.”
                         Albert Memmi, The Colonizer and the Colonized

Albert Camus, denilebilir ki Yabancı‘da Albert Memmi’nin bahsettiği bu dilin toplumda nasıl işlediğini gösterir. Cezayir, Fransa tarafından sömürgeleştirilirken Arap ve Berberiler kendi kimlikleri kaybettirilip asimile edilirken pied-noir olarak adlandırılan Cezayir’e yerleşen Fransız asıllı insanlar için de yeni bir kimlik yaratılmaktadır. Camus, madalyonun bu iki yüzünü de okuyuculara göstermektedir. Bir insan nasıl ötekileştirilip yok edilir bunu anlatmaktadır. Romanın baş kahramanı Meursault toplum kurallarını reddederken kendine bu topraklarda yer bulamayacaktır, çünkü onun için üretilen kimliği taşımayı reddetmektedir. “İnsan” olarak bile görülmeyen, isimleri bile anılmayan Arapların, Cezayir Fransası’ndaki resmedilişi de ikinci yüzü oluşturmaktadır.

Batı, kendi rasyonalizminin ve üstünlüğünün altını çizmek için yarattığı karşıtlıkta, batı medeniyetinin taklitçisi insanlar üretmeyi hedeflemektedir. Bir yanda akıl, bilim, medeniyet ile Hristiyan Batı; diğer yanda “egzotik, çocuksu, düşünemeyen” Doğu insanı. Meursault ise- Arap olmayan ve Batının ideolojisini takip etmeyen-dengeleri bozan bir öteki; çünkü o, çevresini aklıyla ya da rasyonal bir şekilde değil de hisleriyle, beş duyu organıyla algılamayı tercih ediyor. Meursault Cezayir’in güneşini, sokaklarını, sıcağını öyle bir hissediyor ki kendine olan hakimiyetini kaybediyor. Arap’ı öldürmeden önce, onun damarlarını, derisinin altında atan damarlarını adeta görüyor ve yakıcı güneşin altında karşısındakinin damarının atıyor olması bile onun tetiği çekmesi için yeterli oluyor. Bir açıdan, Meursault sanki tehdit altındaki bir “hayvan” gibidir, kendisine doğru yürüyen Arap’ın bir hareketinde, karşı saldırı içgüdüsü tetiklenir ve silahını ateşler. Bir diğer örnek olarak mahkemede “zeki” olduğu halde durumunu kendi lehine çevirecek bir şeyler söylemediği için suçlanması verilebilir. Bunun haricinde, Tanrı’ya inanmaması, onun affına sığınmaması, annesinin ölümüne üzülmemesi, toplum karşıtı davranışlarından dolayı gitgide ötekileşir. Bir diğer deyişle, Meursault, toplumun işler gibi görünen düzenine bir tehdittir. Tüm suçu aslında kim olduğunda yatmaktadır, Arap’ı öldürmesinde değil. Camus, en çok da bu mahkeme sahneleriyle adaletin kirli yüzünü gözler önüne sürer. Albert Memmi’nin dediği gibi bu sömürgecinin dilidir.

Meursault, mahkeme salonunda, sembolik bir bedenden fazlası değildir. Avukatı, onun benliğini üzerine alarak “Ben öldürdüm, ben yaptım…”larla durumu anlattığında, Meursault’un bu duruma tepki olarak mırıldanması bile hemen susturulması için yeterlidir. Davanın onsuz yürütülmesinden rahatsızdır. Saf dışı bırakılmıştır. Her ne kadar zaman zaman araya girip benim de söyleyecek bir şeyim var demek istese de,  bundan vazgeçer; çünkü o verilecek bir cevabın başka soruları beraberinde getireceğini, toplumun isteklerinin ardının kesilmeyeceğini bilir. Her nasılsa onlar, her cevabında onun aleyhine kullanabilecek bir şey bulacaklar, onu yeniden ötekileştireceklerdir. Benliği, o mahkeme salonunda silinir. Artık tam anlamıyla bir yabancıdır. Bir Arap’ı öldürdüğü için değil, toplumun kurallarını tanımayan “öteki” olduğu için ölüme mahkum edilir.

Sadece bir obje gibi görülüp kimliksizleştirilen ve homojen bir grup olarak bahsedilen Araplar’ın karşısında Meursault da artık onlardan biridir. Hapishaneye girdiğinde sadece Araplar’ın varlığından bahsedilir. Orada, ben ve sen/öteki arasındaki o ince çizgi gittikçe silikleşir, aslında herkes bu düzende her ne kadar sınıflandırılsa da belli bir hiyerarşiye oturtulsa da kurallarla ters düşürüldüğü takdirde herkes yok olmaya mahkum bırakılır. Ne sömüren ülkenin vatandaşı olmak ne de sömürülen ülkenin vatandaşı olmak bir güçtür. Her iki taraf da belli amaçlar uğruna yok edilir.

Kısaca, Meursault bütün normlara ters giden yabancıdır. Bütün tanımlamaların dışında kalan bir ötekidir. Sonuç olarak bütün bedenler, bütün kimlikler sömürülür. Bir yanda Cezayir sıcağı ve hapishaneler eşliğinde Araplar resmedilir, bir yanda ise Hristiyan,”adaletli” Batının yozlaşmış yapısını sorgulatan Meursault.