Ana Sayfa Blog Sayfa 209

“Türkiye’de Gazeteci Olmak, Gazeteci Ölmek”

Gazeteci Uğur Mumcu’nun katledilişinin ardından geçen 25 yıl ve Türkiye’deki gazetecilerle dayanışmak için gazeteciler ve okurlar Kadıköy’de bir araya gelecek.

Uğur Mumcu’nun katledilişinin ardından geçen 25 yılın ve Türkiye’de gazeteciliğin durumu konulu söyleşi Kadıköy’de gerçekleşecek.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Kadıköy Belediyesi’nin işbirliğiyle düzenlenecek olan etkinlik, “Türkiye’de Gazeteci Olmak, Gazeteci Ölmek” başlığı altında olacak. Sibel Güneş ve Yasemin Arpa’nın moderatörlüğünde gerçekleşecek olan söyleşiye Turgay Olcayto, Altan Öymen, Aydın Engin, Barış İnce, Fatih Polat, Mihail Vasiliadis, Kadri Gürsel, Meryem Göktepe, Mine Söğüt, Av. Tuğçe Duygu Köksal, Tuğrul Eryılmaz, Yasemin Giritli İnceoğlu, Erol Önderoğlu, Hilmi Hacaloğlu ve Mustafa Köz gibi isimler katılacak. Caddebostan Kültür Merkezi’nde gerçekleşecek etkinlik, 24 Ocak Çarşamba günü saat 20:00’de gerçekleşecek.

7. Pembe Hayat KuirFest başlıyor!

Pembe Hayat KuirFest yedinci yılında, dünyanın dört bir yanından kuir yapımları izleyicileriyle buluşturmaya devam ediyor.

Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nce düzenlenen festival, sinema başta olmak üzere pek çok türü bir araya getiren programıyla LGBTİ bireylere yönelik ayrımcılığa ve şiddete dikkat çekmenin yanında, LGBTİ hakları mücadelesine sanat aracılığıyla ifade alanları yaratarak takipçilerini umudu tazelemenin yollarını birlikte aramaya ve bir aradalık kültürünü pekiştirmeye davet ediyor.

Festival dünyanın her köşesinden filmlerin yanı sıra, internet dizileri, atölyeler, söyleşi, panel ve partilerle dolu bir program sunuyor. Dünya festivallerinden ödüllü uzun metraj kurmaca filmler ve belgeseller, sinema tarihinin yönünü değiştiren kült yapımlar ve kısa film seçkileriyle yoldaşlık, kimlik, ırk, aşk, dostluk, aile, büyüme, ayrımcılık, direniş, sanat, dönüşüm gibi pek çok konuyu tartışmaya açıyor.

Pembe Hayat KuirFest’in film gösterimleri ve söyleşileri bu yıl İstanbul’da Tütün Deposu ile Kadıköy Belediyesi’nin ev sahipliğinde Tasarım Atölyesi Kadıköy ve İDEA Kadıköy’de ücretsiz olarak gerçekleştirilecek.

GÖKKUŞAĞININ ALTINDA

Yıl boyunca dünya festivallerinde dikkat çeken, ödül kazanan uzun metraj kurmaca yapımlar, KuirFest’in ‘Gökkuşağının Altında bölümünde buluşuyor.

İlk gösterimini 45. Uluslararası Rotterdam Film Festivali’nde gerçekleştiren ve Hamburg Kuir Film Festivali’nde Jüri Ödülü’nün sahibi olan Acayip Aşk (Ajeeb Aashiq, 2016) Natasha Mendonca’nın ilk uzun metraj filmi. Acayip Aşk, farklı alanlarda işler üreten sanatçının pastiş, video art, belgesel, makale film unsurlarını kullandığı, kurmaca ve belgeselin muğlak sınırlarında dolaşan bir yapım. Film, kaslı bir Bollywood vücuduna sahip olma hayali kuran trans erkek Khush ile şarkılarıyla Hindistan’ın tutucu sosyopolitik iklimini eleştirerek var olan müzisyen Suman’ın yollarının kesişmesini konu ediniyor. Karşılıksız aşk, ihanet, arkadaşlık gibi temaları içten bir bakışla merkezine alan film, hibrit bir metropolis olarak resmettiği Mumbai’ye de başrollerde yer veriyor.

Başrolünde eşcinsel bir karakterin yer alması bakımından Finlandiya sinemasında bir ilke imza atan Sazlıkta Bir An (A Moment in the Reeds, 2017) prömiyerini 61. Londra Film Festivali’nde gerçekleştirmişti. KuirFest programı kapsamında Türkiye izleyicisiyle buluşacak olan film, mağdur dilini kıran anlatısıyla öne çıkan güçlü bir LGBT mülteci hikayesi. Paris’te öğrenci olan Leevi, yaz için ülkesine, Finlandiya’ya döner ve bir süredir kullanmadıkları göl evlerinin onarımı için babasına yardıma girişir. Finlandiya’da sığınmacı olarak yaşayan Suriyeli Tareq de onarıma yardım etmek üzere işe alınmıştır. Leevi’nin babası iş için şehre dönmek zorunda kalır. Bu süreçte iki genç birbirlerini keşfettikleri ve bir bağ kurdukları birkaç gün geçirir.

KUİR BELGESELLER

Kuir Belgeseller’ bölümünde, sezon boyunca festivallerde dikkat çekmiş ödüllü yapımlar ilk kez Türkiye izleyicisiyle buluşacak.

Genç feminist aktivistlerin Suriye sınırından Avrupa’ya uzanan karavan yolculuğunu konu edinen Feminista (2017) seyircileri feminist hareketin canlı dünyasıyla buluşturacak keşifsel bir yolculuğa davet ediyor. Filmin yönetmeni Myriam Fougère, 3. Pembe Hayat KuirFest programında da  1970’lerden 1990’lara Kanada ve ABD’deki feminist hareketi aktardığı Lesbiana (2012) adlı filmiyle yer almıştı.

Geçen yıl, uluslararası prömiyerini yaptığı Berlin Film Festivali’nden Teddy Ödülü’yle dönen Tayvan yapımı Havadan Sudan (Ri Chang Dui Hua, 2016) otobiyografik anlatısıyla dikkat çeken güçlü bir aile öyküsü. Yönetmenin, genç yaşta eşinden boşandıktan sonra iki çocuğunu yalnız yetiştiren annesiyle yüzleşmesini konu edinen film, iki kadının çoğunlukla uzun sessizliklerle sonuçlanan ve yalnızlık, güven gibi konular etrafında şekillenen tartışmalarını perdeye yansıtıyor. Annesiyle ilişkilerini derinlemesine anlamaya çalışan yönetmen Hui-chen, annesinin kendi gibi profesyonel yas tutucu olarak hayatını kazanan eski sevgilileriyle ve kardeşleriyle de görüşmelerde bulunuyor. Havadan Sudan, Tayvanlı üç kuşak kadının değişen hayatlarını resmetmesiyle de Tayvan kuir sinemasında önemli bir yere sahip.

SANSÜRÜN SINIRIN ÖTESİNDE: ERMENİSTAN LGBTİ FİLMLERİ

KuirFest, ‘Sansürün Sınırın Ötesinde: Ermenistan LGBTİ Sineması’ bölümüyle Uluslararası Erivan Altın Kayısı Film Festivali’nde iki LGBTİ filminin programdan çıkarılmak istenmesi üzerine Ermenistan’da alevlenen sansür tartışmalarını masaya yatırıyor.

Programdan çıkarılan filmlerden ilki, Pink Armenia Derneği’nin yapımına katkı sunduğu ve KuirFest’in SPOD  (Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği) ile ortaklaşa göstereceği Beni Dinle: Nefretin Ötesinde Anlatılmamış Hikayeler (Listen to Me: Untold Stories Beyond Hatred, 2016) kamerasını çocukluklarından aileleriyle ilişkilerine, kendi içsel süreçlerinden, maruz kaldıkları toplumsal baskıya ve kimlik üzerine fikirlerine 10 LGBTİ bireyin deneyimlerine çeviriyor ve hikayelerini bizzat onların ağzından aktarıyor.

Kayısı Bahçeleri (Apricot Groves, 2016) ise çocukluğundan beri Amerika’da yaşayan trans erkek Aram’ın, kız arkadaşının ailesiyle tanışmak üzere Ermenistan’a gidişini ve “kız isteme” töreni için abisinin yardımıyla yaptığı hazırlıkları konu ediniyor. Film, sade anlatımıyla, gelenek, aşk, kimlik gibi temaları zarifçe tartışmaya açıyor. 

Filmlerin 27 Ocak Cumartesi günkü gösterimlerinin ardından gerçekleşecek ‘Sansürün Sınırın Ötesinde: Türkiye ve Ermenistan’da LGBTİ Mücadelesi’ başlıklı panelde, Ermenistan ve Türkiye’de LGBTİ aktivizminin geçmişi ve bugünü Nvard Margaryan, Kyle Khandikian’ın katılımıyla Karin Karakaşlı’nın moderasyonunda konuşulacak.

KUİR DİZİLER

KuirFest, LGBTİ anlatılarına özgür bir ifade alanı açması bakımından internet dizilerine özel bir önem veriyor. Geçtiğimiz yıldan beri programda yer alan ‘Kuir Diziler’ bölümü bu yıl Şugar Çark (Wonders Wander, 2017) ve Onun Hikayesi (Her Story) dizilerine yer verecek. Şugar Çark, Madrid’in bir dönem karşı-kültür merkezi olan, şimdilerde ise turistlerin uğrak yerine haline gelen bir bölgesinde geçen dört bölümlük bir yapım. Dizi, göçmenlik, transfeminizm, ezber bozan annelik halleri ve alternatif aileler üzerinden homo-transfobiye karşı büyülü ve fantastik bir direniş hikayesi. Onun Hikayesi ise çoğunlukla trajik mağdur hikayeleriyle resmedilen trans kadın klişesinin ötesine geçerek aşkları, kahkahaları ve var olma çabalarıyla iki trans kadını, Violet ve Paige’i anlatıyor.

TÜRKİYE’DEN KUİR KISALAR

KuirFest bu yıl da kısa film seçkilerine geniş yer ayırıyor. Türkiye’den kuir yapımlara ev sahipliği yapan ‘Türkiye’den Kuir Kısalar’ bölümü, kamusal alanda, özel alanda, ailede LGBTİ olmak, dönüşüm, yeniden doğuş, kimlik, aidiyet gibi temalar etrafında pek çok konuyu tartışmaya açan sekiz filmi festival takipçileriyle buluşturacak.

Asya Leman Sanıtürk’ün yönettiği Hükmü Yok (2017) cinsiyetli kimlik belgesinin günlük hayat pratiğinde farklı toplumsal cinsiyet kimliklerine nasıl etki ettiğini tartışmaya açıyor.  Film, trans ve kuir bireylerin posta havalesi, ikamet değişikliği, vize başvurusu, ev kiralama gibi basit bürokratik işlemler üzerinden kamusal alanda yaşadıkları zorlukları gözler önüne seriyor. Simay Çalışkan ve Nergis Karadağ’ın filmi Homur Homur (2017) de kamusal alanda LGBTİ olmanın zorluklarına dikkat çekiyor. Film, aşkını şehrin orta yerinde özgürce yaşamak isteyen iki kadını anlatan bir animasyon. Solo (2017) da kamusal alanda LGBTİ olmayı mercek altına alan bir yapım. Sertaç Koyuncu’nun yönettiği film, sokakta yürürken bakışları üzerine çeken Ezgi’nin şarkılı yanıtını seyirciyle buluşturuyor. Nilgün Küçükbatman’ın yönettiği Mikado (2017) ise özel alana odaklanarak, birlikte yaşayan Sefa ve Mutlu’nun hikayesi üzerinden ikili ilişkilerdeki mülkiyet, sınır, kişisel alan gibi konuları merkezine alıyor. Gökçe Oraloğlu ve Zehra Gökcimen’in birlikte yönettiği Yeniden Doğuş (2017) her ritmle dönüşen, toplum tarafından üzerine yapıştırılan örtüleri atan bir performans sanatçısının dans ritüelini sunuyor. Mehmetcan İncedal’ın filmi Seçmedim (2017) Türkiye’deki ön yargılara rağmen kendini ailesine, çevresine ve kendisine kabul ettiren lezbiyen bir bireyin eşcinselliğinin seçim olmadığını hayatından anekdotlarla anlattığı bir kısa belgesel. Arif Akdenizli’nin filmi Katilimi Tanıyorum (2017) sokaklardan, hayallerden, hayat ve ölüm imgelerinden ilham alan bir varoluş öyküsü anlatıyor.  Salih Salman’ın yönettiği İz (2017) ise birbirinin bedeninde ve ruhunda özgürleşmeyi aynı adamla evli iki kadının aşkı üzerinden anlatan bir yapım.

qÜLT

Geçmişten günümüze sinema tarihine damgasını vuran kuir yapımları festival izleyicileriyle buluşturan ‘qÜLT’ bölümü bu yıl kuir sinemanın öncü isimlerinden Monika Treut’un imzasını taşıyan, 1999 Berlin Film Festivali’nde Teddy ödülünün sahibi olan belgesel Cinsiyet Kimlikleri’ni ağırlıyor (Gendernauts: A Journey Through Shifting Identities, 1999). Milenyumun sonunda Kaliforniya’da geçen film, dönemin güncel tartışmalarını kullanarak sayborglar ve yeni teknolojiler üzerinden cinsiyet kimliklerinin akışkanlığını tartışmaya açıyor.

ANISINA: KATE MILLETT

Pembe Hayat KuirFest, yakın zamanda kaybettiğimiz, feminist teorinin önemli isimlerinden Kate Millett’ı, tüm dünyada çok ses getiren kitabı ‘Cinsel Politika’dan kazandığı parayla çektiği Üç Hayat (Three Lives, 1971) ile anıyor. Tamamı kadınlardan oluşan bir ekip tarafından hayata geçirilen film, birbirinden oldukça farklı hayatlar süren üç kadının, hayatları hakkında içtenlikle konuştukları röportajlardan oluşan güçlü bir yapım.

ALIŞIN BURADAYIZ

Mısır’dan Japonya’ya dünyanın her köşesinden belgesel, animasyon ve kurmaca türlerinde yapımlar ‘Alışın Buradayız’ bölümünde buluşuyor. İsrail yapımı animasyon trans belgeseli Değişim İçin (For a Change, 2016), genç eşcinsel bir aktivistin hikayesini stilize bir animasyonla Mısır’ın zorlu sosyal ikliminden yansıtan Hayatın Yarısı (Half a Life, 2017), HIV/AIDS taşıyıcılarına gösterilen ayrımcılığa karşı İrlandalıların nasıl mücadele ettiklerini anlatan Kondom Adam (The Condom Man, 2017), Slovakya’da bir gay barda güvenlik görevlisi olarak çalışan Nenad’ın toplumun ona empoze ettiği önyargılardan nasıl kurtulduğunu anlattığı belgesel Nenad (2017), Dokufest’te de gösterilen Kosova Trans (2016), insan sayısı kadar farklı aşk formunun olduğunu anlatan Japon animasyonu Kromozom Minnoşu (Chromosome Sweetheart, 2017), İngiltere yapımı trans ve aile belgeseli Sununu: Aşkın Devrimi (Sununú: The Revolution of Love, 2017) ve dört lezbiyen kadının ilk aşklarını anlattıkları Kızlara Bayılırım (J’aime Les Filles, 2016) bölüm kapsamında izleyicilerle buluşacak.

ARZULAR ŞELALE

Kısa filmlere hak ettiği yeri teslim eden festival, teknolojiyi  ve anlatı türleri arasındaki sınırları bulanıklaştıran yapımlardan drag hikayelerine ve video art örneklerine kuir örneklerden derlediği bir seçkiyi de izleyicileriyle buluşturuyor.

Bölümde Güney Afrika’dan LGBTİ kültürünü kutlayan drag videosu The Kifffness – Beni Sevdiğini Söylemiştin (The Kifffness – You Say You Love Me, 2017), Yeni Zelanda’nın LGBTİ çevrelerine damgasını vurmuş güçlü ve arsız drag kraliçesini anlatan Medulla Oblongata (2017), Peru’dan bir başka güçlü drag hikayesi Hindistan Cevizi ve Vanilya (Coconut and Vanilla, 2017), Almanya yapımı Doline (2017), film müzikleri yapan bir bestecinin hayaletlerin alıkoyduğu bir video ekranı tarafından işinden alıkonmasını konu edinen Doppelganger Memorandum (2017), yönetmenin kendi cinselliği üzerinden çektiği oyunbaz belgesel İlk Eşcinsel (The First Homosexual, 2017), videonun erken zamanlarından günümüze kalmış eşsiz analog ekipmanla çekilmiş görüntülerden yararlanarak yapılan uzayın bu yanından si̇nyali̇n öbür tarafına (from this side of space to the other side of the signal, 2017), flopi disklerin 1990’ların sonlarında çevrimiçi chat odalarından imgelerle ve chat örneklemleriyle montajlandığı Jim (2017), birbirini bulup benzerliklerini oldukça tuhaf şekillerde ifade eden, farklı geçmişlere sahip iki kızın hikâyesi Darbe (Le Coup…, 2015) ve yuva, kaygı, samimiyet, kaçınılmaz ölümümüz, hasret, tedavülden kalkmış teknolojilerle şimdiki teknolojiler arasındaki diyalog gibi konularla yüzleşen trans hikayesi Her Şey Düşer (All Falls Down, 2017) gösterilecek.

AŞK OLSUN

KuirFest’in bir başka kısa seçkisi ‘Aşk Olsun’ ise aşk, varoluş, direniş gibi temaları merkezine alan özel bir seçki. Seçkide, trans bireyleri cinsiyet kimliği bozukluğu teşhisiyle tedavi etmeye çalışan bir sözde kliniği anlatan sahte belgesel türündeki Brezilya yapımı Yarı Saydam (Translucid, 2017), yasadışı yollarla İran’dan kaçmaya çabalayan iki genç kadın aşığın öyküsünü aktaran Gökkuşağına Doğru (Into The Rainbow, 2017) ile geçtiğimiz yıl Berlin Film Festivali’nde gösterilen yapımlar İsveçli Kuzen (La Prima Sueca, 2017) ve Homo Kızkardeşim (Min Homosyster, 2017) filmleri yer alıyor.

ETKİNLİKLER

BİR HİKAYE ANLATICISI OLARAK KURGU

AYRİS ALPTEKİN’LE KURGU ATÖLYESİ

KuirFest, LGBTİ bireylere sanat aracılığıyla ifade kanalları yaratmak üzere başlattığı atölyeler dizisine bu yıl, Kar (2017, Emre Erdoğdu) filmiyle 24. Uluslararası Adana Film Festivali’nde ‘En İyi Kurgu’ ödülünün sahibi olan Ayris Alptekin’in yürüteceği kurgu atölyesiyle devam edecek. Atölyede kurgu yalnızca pratik olarak değil aynı zamanda teorik olarak ele alınacak. Stok ve buluntu görüntüler aracılığıyla kurgunun anlatıyı değiştirebilme veya yeniden yaratma ihtimalleri araştırılacak.

PANEL: SANSÜRÜN SINIRIN ÖTESİNDE

TÜRKİYE VE ERMENİSTAN’DA LGBTİ MÜCADELESİ

27 Ocak Cumartesi günü gerçekleşecek ‘Sansürün Sınırın Ötesinde: Türkiye ve Ermenistan’da LGBTİ Mücadelesi’ başlıklı panelde, Ermenistan ve Türkiye’de LGBTİ aktivizminin geçmişi ve bugünü iki ülkeden LGBTİ aktivistlerinin katılımıyla konuşulacak. Panelin moderasyonunu yazar Karin Karakaşlı üstleniyor.

AH SANAL DÜNYA!

LGBTİ sosyal medya fenomenlerinin konuk olacağı ‘Ah Sanal Dünya!’ ise festival takipçilerini heyecanlandıracak bir başka etkinlik olarak göze çarpıyor. Bu etkinlikte, sosyal medyayı aktif kullanan ve kitlelere ulaşmış LGBTİ+’lar ile sürece nasıl başladıklarını, sosyal medyayı nasıl kullandıklarını ve neler yaptıklarını konuşulacak. Aynı zamanda açık kimlikli ve sosyal medyada görünür olmanın yarattığı olumsuz/olumlu yanları enine boyuna tartışılacak.

CİNS ADIMLAR SOKAKLARI KUİRFEST İÇİN ARŞINLIYOR

Toplumsal cinsiyet odaklı hafıza yürüyüşleriyle hem bu ilişkileri daha iyi anlamak hem de şehrin görünür olmayan hafızalarının izini sürmek üzere yola çıkan Cins Adımlar: Toplumsal Cinsiyet ve Hafıza Yürüyüşleri ekibi, 28 Ocak Pazar günü sokakları KuirFest için arşınlıyor.

Ayrıntılı program için:

www.pembehayatkuirfest.org

www.facebook.com/PembeHayatKuirFest/

18. yüzyıldan romantik bir gelenek: Lover’s Eye – “Sevgilinin Gözleri”

18. ve 19. yüzyıllarda özellikle Avrupa’da âşıklar birbirlerinin göz resimlerini kalplerine yakın bir yerde taşıyormuş. Buna verilen isim Lover’s Eye – Sevgilinin Gözleri.

Bu gelenek özellikle dönemin zenginleri arasında çok yaygınlaşmış. Lover’s Eye- Sevgilinin Gözleri, 1000’e yakın örneği günümüze kadar ulaşmış durumdadır.

Geleneğin nasıl başladığına gelince, başlangıcı 18. yüzyıla kadar gidiyor. Daha sonra Kral olacak IV. George (Galler Prensi) ve âşık olduğu kadın Maria Fitzherbert ile başlıyor bu gelenek.

Galler Prensi George daha önce iki evlilik geçirmiş Katolik Maria Fitzherbert’e âşık olur. Maria tarafından hep reddedilir. George asla vazgeçmez hatta intihar girişiminde bile bulunur sevgisi için, bu girişim sonrası Maria isteksizce de olsa evlenmeyi kabul eder. Ancak sonradan belki de çevresinin de etkisiyle Katolik olması ve başından iki evlilik geçmiş olması yüzünden asla kraliyet çevresince kabul görmeyeceği ve George için bunun büyük bir sorun haline geleceğini düşünerek George’dan uzaklaşır.

Galler Prensi yine de vazgeçmez, 3 Kasım 1785’de ona bir mektup yazar ve evlilik teklifi yapar ancak mektupla birlikte yüzük göndermek yerine Richard Cosway’e yaptırdığı içinde bir gözünün resmi olan bir hediye gönderir.

Maria’nın teklifi kabul etmesinde bu mu etkili oldu bilinmez ancak 15 Aralık 1785’de çift evlenir. “Sevgilinin Gözleri” geleneği bu şekilde başlar.

1000’e yakın örneği günümüze ulaştığına göre oldukça yaygınlaşmış dönemin Avrupa’sında.

Kimbilir belki bir gün yeniden canlanır bu gelenek

Bangladeş’te modern kölelik: Çocuk işçiler

Çocuk işçiliği günümüzde hâlen sürmekte olan ve çok üzücü olaylara sebebiyet veren bir durum olarak dünyanın karşısına çıkmaktadır. Şüphesiz ki çocuklar gelecek için en önemli hazinelerdir ve bu hazinelere uygun, sağlıklı, adil bir toplum bırakmak, onların iyi eğitim almasını sağlamak herkesin önemli bir sorumluluğudur. Fakat dünyadaki her çocuk ne yazık ki aynı şansa sahip olamamaktadır. Örneğin Bangladeş’te birçok çocuk eğitim olanaklarından yoksun kalmakta ve çeşitli zorunluluklardan dolayı çalışma hayatına itilmektedirler.

Bangladeş’te çocuk işçiliği üzerine yapılan ilk anket 2002 ve 2003 yıllarındaydı. Sonuçlara göre 5 ile 17 yaş arasındaki 7.9 milyon çocuk çalışma hayatının içinde bulunmakta ve bu çocukların yüzde 8’i yaptıkları işler nedeniyle zarar görmekte veya hasta olmaktalardı.[1] 2013 yılında yapılan yeni bir anket ise 3.96 milyon çocuğun o an itibariyle okula gitmediğini göstermiş, 4.18 milyon çocuğun ise hayatları boyunca hiç okula gitmediklerini gözler önüne sermiştir.[2] Yoksulluğun epeyce hayatı vurduğu Bangladeş’te birçok aile, kendi geçimlerini sağlayabilmek için gereken parayı çocuklarından beklemekte ve bunu meşru görmektedirler.[3]

(Kaynak: http://www.dhakatribune.com/assets/uploads/2016/11/Child_Labour-690×450.jpg)

Bu çocukların çoğu ev işlerinde çalışmaktadır ve Bangladeş’te ev işi resmi olmayan bir iş olduğundan dolayı bu çocuklar yasal koruma altında da kalamamaktadırlar.[4] Sağlam bir yasal durumun bulunmaması, ekonomik yetersizlikler, kırsaldaki ve kentteki kişilerin sosyal hayatta ve eğitim hayatındaki eşit olmayan şansları, eğitim olanaklarına kolay ulaşamama, eğitimsiz aileler, cinsiyet eşitsizliği gibi faktörler çocuk işçiliğinin önünü açan ana meseleler olarak karşımıza çıkmaktadır.[5] Ayrıca bu eşitsizliklere boyun eğmek zorunda kalan çocuklar farklı işleri yaşlarına uygun olup olmaksızın ve sabah akşam demeden üstlenmek zorunda kalmaktadırlar.[6] İşverenler ise çocukların durumlarını iyileştirmek için adım atmamaktadırlar.[7] Bilhassa çalıştırılacak kişilerin çocuklar olarak seçilmesi anlamlıdır. Çünkü çocuklar yetişkinlere göre daha uyumlu ve daha sadıktırlar.[8] Bu durum da sömürünün önünü büyük oranda açmaktadır. Çocuklar yeterli yemek ve uyku gibi temel ihtiyaçlardan da zaman zaman mahrum kalmaktadırlar.[9] Bu zor şartlarda hayata ufacık elleriyle tutunmaya çalışan çocukların hor görülüp, sömürülerek aşağılanması bunlarla da kalmamaktadır. İşçi çocuklar toplumun gözünde işverenlerinin özel mülkiyeti durumundadırlar.[10]

(Kaynak: http://www.theindependentbd.com/assets/news_images/Child-Labour.jpg)

Bu şartlar altında Bangladeş hükümetine büyük oranda görev ve sorumluluk düşmektedir. Hükümet, eğitimi işçi çocuklara da ulaştırmalı ve o çocukların geleceğin umudu olduğunu unutmamalıdır. Her ne kadar hükümet tarafından etkili adımlar atılsa da, modern kölelik Bangladeş’te hâlâ devam etmektedir. Bu sebeple Tahnin Amin[11] politikaların idealistliğinden çok realist olması ve pratiğe dökülmesini savunur.

Örneğin, ev hizmetçiliği sektörü devletin yasal bir düzenlemesine girmediği sürece çalışan çocukların yasalardan faydalanması ve eğitime katılmalarının söz konusu olması mümkün değildir.[12] Ayrıca Bangladeş’in anayasası eğitimi temel bir insan hakkı olarak tanımamaktadır.[13] Bu durum çocukların eğitime ulaşması açısından yasal olarak bir kolaylık sağlamamaktadır. Ne yazık ki Birleşmiş Milletler de çeşitli sebeplerden ötürü bu konularda yeterli olamıyor.

Bangladeşli çocukların okul eğitimine ulaşmalarının önündeki bir başka büyük engel ise eğitim olanaklarının esnek olmamasıdır.[14] Bu sebeple çocuklar için esnek okul saatleri düzenlenmeli ve çocukların okula gidebilmelerinin önü açılmalıdır. Ayrıca toplumdaki patriyarkal bir anlayışın varlığı “başka bir aileye gidecek bir kızın eğitimi için sınırlı kaynakları harcamak mantıklı mı?” sorusunu gündeme getirmekte ve kız çocuklarının eğitim hayatının önüne büyük engeller çıkmaktadır.[15] Diğer yandan ise K. A. Heissler’in belirttiği gibi Bangladeş’te birçok kız çocuğu yaşları sorulduğunda çalışabilmek için 18 yaşında olduklarını söylemektedirler.[16] Toplumdaki cinsiyetçilik algısı, meslekleri erkeklerin yapacağı ve kadınların yapacağı meslekler olarak ikiye ayırmış durumdadır.[17] Yine cinsiyetlere karşı olan önyargılardan dolayı kız çocuklarının çalışma saatlerinin erkeklere göre daha fazla olduğu tespit edilmiştir.[18] Toplumda geçerliliğini koruyan kültürel gelenekler, erkekler çocuklarına ev halkının ekonomik kalkınmasına yardım etmesini, kız çocuklarına ise ev işlerini yapmasını teşvik etmektedir.[19]

(Kaynak: http://bowshrine.com/wp-content/uploads/2016/01/Angels-in-hell-Child-labour-in-Bangladesh-4-1024×683.jpg)

Küresel ekonominin Bangladeş’e dayattığı ekonomik zorlukların bedelini sadece yetişkinler değil, açıkça görüldüğü gibi Bangladeşli çocuklar da en ağır şekilde ödemektedirler. Yoksul olan ailelerden yetişen her çocuk olabildiğince çabuk bir işe girerek ailesinin ekonomik kalkınmasına yardım etme gereği duymakta ve bu da eğitimin arka plana itilmesine, hatta çoğu zaman eğitimin tamamen yok sayılmasına neden olmaktadır. Bu durum bir zincir olarak devam etmekte ve eğitimin yaygınlaşmasını büyük oranda engellemektedir. Bu sorun sadece Bangladeş’i ilgilendiren bir sorun değil, içinde yaşadığımız küresel dünyanın tümünü ilgilendiren bir insanlık sorunudur. Büyük ekonomik gücü olan devletler, gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelere yardım etmediği ve ekonomik olarak sömürme yoluna gittiği sürece bu tür sorunların çözümü son derece zorlaşacaktır.

Ünlü bir Bangladeş özlü sözü der ki: “Lekha pora kore Je Gari Gora chore se” (Eğitimli olanlar başarılı olacaktır).

Kaynakça

Ahmed, S., & Ray, R. (2014). Health consequences of child labour in Bangladesh. Demographic Research, 111-150.

Amin, T. (2016). Fostering Educational Atmosphere for Domestic Child Workers in Bangladesh. ASA University Review, 105-115.

Heissler, K. A. (2013). Rethinking ‘trafficking’ in children’s migratory processes: the role of social networks in child labour migration in Bangladesh. Children’s Geographies, 89-101.

Kumar, A., & Saqib, N. (2017). School Absenteeism and Child Labor in Rural Bangladesh. The Journal of Developing Areas, 299-316.

Statistics, B. B. (2015). Child Labour Survey (CLS) Bangladesh 2013. Dhaka: Bangladesh Bureau of Statistics with support from International Labour Organization (ILO).

Unicef. (2010, June). Child labour in Bangladesh. https://www.unicef.org: https://www.unicef.org/bangladesh/Child_labour.pdf adresinden alındı

 

[1] Salma Ahmed & Ranjan Ray (2014): Health consequences of child labour in Bangladesh, page 115.

[2] Child Labour Survey (CLS) Bangladesh 2013, page 28-29.

[3] Child Labour | UNICEF Bangladesh, page 1.

[4] Tahnin Amin (2016): Fostering Educational Atmosphere for Domestic Child Workers in Bangladesh, page 105.

[5] Ibid, page 108.

[6] Ibid.

[7] Ibid, page 111.

[8] Child Labour | UNICEF Bangladesh, page 1.

[9] Tahnin Amin (2016): Fostering Educational Atmosphere for Domestic Child Workers in Bangladesh, page 108.

[10] Ibid, 108-109.

[11] Lecturer, Department of Law, ASA University Bangladesh.

[12] Tahnin Amin (2016): Fostering Educational Atmosphere for Domestic Child Workers in Bangladesh, page 112.

[13] Ibid, page 113.

[14] Ibid, page 112.

[15] Ibid, page 114.

[16] Karin A. Heissler (2013): Rethinking ‘trafficking’ in children’s migratory processes: the role of social networks in child labour migration in Bangladesh, page 96.

[17] Ibid, page 92.

[18] Alok Kumar & Najmus Saqib (2017): School Absenteeism and Child Labor in Rural Bangladesh, page 299.

[19] Child Labour Survey (CLS) Bangladesh 2013, page 3.

Başarıya giden yolda kaybettiklerimiz: Tazecik yaşamlar

Türk Dil Kurumu tarafından “Kişinin bir takım aşamalara bağlı olarak gösterdiği ansal ya da eylemsel etkinliklerinin olumlu ürünü, bir işi istenilen biçimde bitirmek, istediğini bulmak.” olarak açıklanan başarı kimilerine göre pek bir önem arz etmezken diğer yandan kimilerine göre hayatın idamesi açısından en keskin nokta olarak görülüyor.

Bireysel hırslar, ebeveyn baskıları, sosyal çevre etkisi, bireyin yaşı gibi önemli faktörlere bağlı olarak başarılı olmak herkesin arzusu. Peki ya başarı tanımda bahsedildiği kadar dar bir kalıp mı? “Bir işi istenilen biçimde bitirmek.”

Çeşitli araştırmalar gösteriyor ki toplumda başarının karşılığı çok daha fazla. Öyle ki gençler ve çocuklar dahi başarıyı hayatlarından daha önemli görebiliyor.

Vatan Gazetesi’nin haberine göre 805 lise öğrencisiyle yapılan bir çalışmada öğrencilerin %23’ü intihar düşüncesine sahipken %2.5’i daha önce intihar girişiminde bulunmuş. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinde 2002’de 15-24 yaş arası intihar oranı %24 iken 2013’te bu oran %32’ye yükselmeyi “başarmış”.
TÜİK 2016 verileri ise intihar eden kadınların %18’lik gibi büyük bir diliminin 15-19 yaş arasında olduğunu gözler önüne seriyor.

Sınav stresine dayanamayanlar, sınav sonucunu yeterli bulmayanlar, atanamayanlar yahut sınava geç kalanlar… Tazecik yaşamlar.

Aamir Khan’ın 3 İdiots filmindeki o unutulmaz replik izleyen herkesin aklında yeniden canlanıyordur:

“-Hayır baba. Kardeşim intihar etmedi o bir cinayete kurban gitti.”

Kudüs’ün Gözü Elia Kahvedjian

0

1910 Urfa doğumlu Elia, çocuk yaştayken 1915 olayları çıkar. Amerikan Yakın Doğu Yardım Vakfı aracılığıyla önce Ürdün’e daha sonra ise Filistin’deki Nasıra bölgesinde bir yetimhaneye gönderilir.  

Eli Kahvedjiyan Kartvizi

Yetimhanede soyadını bilmediği için kendisine babasını işi sorulmuş ve “kahveci” demesiyle “Kahvedjiyan” olarak anılmıştır. Kaldığı yetimhanede Krikor Boghosian adlı amatör fotoğrafçıyla arkadaş olmaya başlamış ve gezilerinde kendisinin malzemelerini taşımakla fotoğrafçılığa başlamıştır. Fotoğrafa duyduğu aşkı fark eden Garro Boghosian gezileri sırasında kendisini de yanında götürmeye ve para ödemeye başlamıştır daha sonra ise yetimhane aracılığıyla Kudüs’e gönderiliyor. Orada fotoğrafçılık yapan Hanania kardeşlerle tanışıp onlarla çalışmaya başlıyor. Uzun süre Hanania kardeşlerle çalışan Elia, 1948’deki Arap İsrail savaşı sırasında kendi fotoğraflarını bir depoda saklayıp şehri terk ediyor.

Savaş bitince tuttuğu depoyu dükkana çevirip ELİA PHOTO SERVİS ismiyle profesyonel fotoğrafçılığa başlıyor. Tarihi sokakları, insanları, çekmeye başlamış ve Kudüs’ün İngiliz mandasında olduğu dönemlerde çektiği fotoğraflar arşivlerdeki ender bulunan fotoğraflardan. Kırk yıl boyunca fotoğraf çekmeye devam ediyor ve yaklaşık 3 bin Kudüs fotoğrafı olduğu tahmin ediliyor.

Arşivi gün geçtikçe genişleyen Elia, sergiler açmaya başlamış ve sergilerine yoğun ziyaretler olmuştur. 1998 yılında bazı özel fotoğrafları, kitaplaştırılmış ve 1999 yılında da Kudüs’te ölmüştür. Ardında bir sürgün tarihi bırakan Elia’nın hikâyesi, hem Kudüs’ün acıklı hikâyelerini anlatıyor hem bir sürgünü.

Fotoğraflarını bir kısmı ünlü sergilerde satılmış bir kısmı da hâlâ kendiaçtığı dükkanda oğlu Kevork tarafından sergileniyor. 

KaynaklarHaaretz , 

Görsel Kaynakları: Malikian Photo

 

Kudüs’ün İngiliz işgali sırasındaki fotoğrafı 1931

Pazarlanan kimlikler ve öteki olmak

“Tüm bürokrasi, adalet sistemi ve endüstri, sömürgecinin dilini duyar ve kullanır. “
“Sömürgecilik, bizim de şahit olduğumuz gibi sömürgeciyi yaratırken, sömürüleni de yaratır.”
                         Albert Memmi, The Colonizer and the Colonized

Albert Camus, denilebilir ki Yabancı‘da Albert Memmi’nin bahsettiği bu dilin toplumda nasıl işlediğini gösterir. Cezayir, Fransa tarafından sömürgeleştirilirken Arap ve Berberiler kendi kimlikleri kaybettirilip asimile edilirken pied-noir olarak adlandırılan Cezayir’e yerleşen Fransız asıllı insanlar için de yeni bir kimlik yaratılmaktadır. Camus, madalyonun bu iki yüzünü de okuyuculara göstermektedir. Bir insan nasıl ötekileştirilip yok edilir bunu anlatmaktadır. Romanın baş kahramanı Meursault toplum kurallarını reddederken kendine bu topraklarda yer bulamayacaktır, çünkü onun için üretilen kimliği taşımayı reddetmektedir. “İnsan” olarak bile görülmeyen, isimleri bile anılmayan Arapların, Cezayir Fransası’ndaki resmedilişi de ikinci yüzü oluşturmaktadır.

Batı, kendi rasyonalizminin ve üstünlüğünün altını çizmek için yarattığı karşıtlıkta, batı medeniyetinin taklitçisi insanlar üretmeyi hedeflemektedir. Bir yanda akıl, bilim, medeniyet ile Hristiyan Batı; diğer yanda “egzotik, çocuksu, düşünemeyen” Doğu insanı. Meursault ise- Arap olmayan ve Batının ideolojisini takip etmeyen-dengeleri bozan bir öteki; çünkü o, çevresini aklıyla ya da rasyonal bir şekilde değil de hisleriyle, beş duyu organıyla algılamayı tercih ediyor. Meursault Cezayir’in güneşini, sokaklarını, sıcağını öyle bir hissediyor ki kendine olan hakimiyetini kaybediyor. Arap’ı öldürmeden önce, onun damarlarını, derisinin altında atan damarlarını adeta görüyor ve yakıcı güneşin altında karşısındakinin damarının atıyor olması bile onun tetiği çekmesi için yeterli oluyor. Bir açıdan, Meursault sanki tehdit altındaki bir “hayvan” gibidir, kendisine doğru yürüyen Arap’ın bir hareketinde, karşı saldırı içgüdüsü tetiklenir ve silahını ateşler. Bir diğer örnek olarak mahkemede “zeki” olduğu halde durumunu kendi lehine çevirecek bir şeyler söylemediği için suçlanması verilebilir. Bunun haricinde, Tanrı’ya inanmaması, onun affına sığınmaması, annesinin ölümüne üzülmemesi, toplum karşıtı davranışlarından dolayı gitgide ötekileşir. Bir diğer deyişle, Meursault, toplumun işler gibi görünen düzenine bir tehdittir. Tüm suçu aslında kim olduğunda yatmaktadır, Arap’ı öldürmesinde değil. Camus, en çok da bu mahkeme sahneleriyle adaletin kirli yüzünü gözler önüne sürer. Albert Memmi’nin dediği gibi bu sömürgecinin dilidir.

Meursault, mahkeme salonunda, sembolik bir bedenden fazlası değildir. Avukatı, onun benliğini üzerine alarak “Ben öldürdüm, ben yaptım…”larla durumu anlattığında, Meursault’un bu duruma tepki olarak mırıldanması bile hemen susturulması için yeterlidir. Davanın onsuz yürütülmesinden rahatsızdır. Saf dışı bırakılmıştır. Her ne kadar zaman zaman araya girip benim de söyleyecek bir şeyim var demek istese de,  bundan vazgeçer; çünkü o verilecek bir cevabın başka soruları beraberinde getireceğini, toplumun isteklerinin ardının kesilmeyeceğini bilir. Her nasılsa onlar, her cevabında onun aleyhine kullanabilecek bir şey bulacaklar, onu yeniden ötekileştireceklerdir. Benliği, o mahkeme salonunda silinir. Artık tam anlamıyla bir yabancıdır. Bir Arap’ı öldürdüğü için değil, toplumun kurallarını tanımayan “öteki” olduğu için ölüme mahkum edilir.

Sadece bir obje gibi görülüp kimliksizleştirilen ve homojen bir grup olarak bahsedilen Araplar’ın karşısında Meursault da artık onlardan biridir. Hapishaneye girdiğinde sadece Araplar’ın varlığından bahsedilir. Orada, ben ve sen/öteki arasındaki o ince çizgi gittikçe silikleşir, aslında herkes bu düzende her ne kadar sınıflandırılsa da belli bir hiyerarşiye oturtulsa da kurallarla ters düşürüldüğü takdirde herkes yok olmaya mahkum bırakılır. Ne sömüren ülkenin vatandaşı olmak ne de sömürülen ülkenin vatandaşı olmak bir güçtür. Her iki taraf da belli amaçlar uğruna yok edilir.

Kısaca, Meursault bütün normlara ters giden yabancıdır. Bütün tanımlamaların dışında kalan bir ötekidir. Sonuç olarak bütün bedenler, bütün kimlikler sömürülür. Bir yanda Cezayir sıcağı ve hapishaneler eşliğinde Araplar resmedilir, bir yanda ise Hristiyan,”adaletli” Batının yozlaşmış yapısını sorgulatan Meursault.

Hindistancevizi köri soslu farfalle

Hindistancevizli köri sosu doğru bileşenlerle hazırlandığında eşsiz bir lezzete dönüşür. Bu tarifi ilk oluşturduğumda lezzet karşısında kendimden geçtiğimi söyleyebilirim. Alıştığımızın dışında farklı ve enfes bir aroması var. Mutlaka denemenizi öneririm.

Bu sos makarna sosu olarak kullanılabileceği gibi, pirinçli yemekler, kinoa ve ızgara sebzeler üzerine dökülerek de tüketilebilir.

Malzemeler: (300 gr. makarna için uygun olacak ölçüde yazılmıştır.)

  • 1 kutu hindistan cevizi kreması (400ml),
  • 2 çorba kaşığı zeytinyağ,
  • 1 çay kaşığı sarımsak püresi ya da tozu,
  • 1/2 çay kaşığı zencefil,
  • 3 çorba kaşığı vegan worchestershire sosu ( alternatif soya sosu da kullanılabilir.)
  • 1 adet orta boy havuç ince minik şekilde kesilmiş,
  • 1/2 bardak cherry domates
  • 1 limon suyu,
  • 1 çay kaşığı hindistan cevizi şekeri,
  • 1 çay kaşığı kırmızı pul biber,
  • 1 çay kaşığı deniz tuzu (isteğe bağlı),
  • 1 adet vegan sebze bulyon,
  • 1 tepeleme çorba kaşığı nutritional yeast, ( bitkisel maya, peynirimsi bir krema kıvamı vermek için.)
  • 100 gr. shiitake mantarı (mükemmel bir B12 kaynağı ve bu sosla harika gidiyor, atlamayın:) )
  • 300 gr. kelebek makarna ya da zevkinize uygun başka bir çeşit makarna,
  • Karabiber ve tuz tatlandırmak için,
  • Süslemesi için altın çilek, taze nane yaprakları.

Yapılışı:

  1. Makarnayı al dante olarak haşlayın.

2. Bir kasede hindistan cevizi, worchestershire (ya da soya sosu) ile diğer baharatları iyice karıştırın.

3. Mantarı ve havuçları küçük küçük doğrayın. Cherry domatesleri ikiye kesin.

4. Geniş bir wok tavasına tüm malzemeleri aktarın. Kapağını kapatarak orta ateşte sos kıvam alıp koyulaşıncaya kadar pişirin.

5. Makarnayı tavaya dökerek sosla iyice karıştırın ve 1 dakika daha ateşte karıştırarak pişirin. Damak tadınıza göre tuz ve karabiber ilave edin.

6. Altın çilek (yer kirazı olarak da geçer.) ve taze nane yaprakları ile süsleyin. Zevkinize göre başka meyve ve otlarla da süsleyebilirsiniz ancak olgun bir altın çilek ile coconut köri sosunun harika yakıştığının garantisini verebilirim.

Afiyet olsun!

 

Ayris Alptekin’le Kurgu Atölyesi için başvurular devam ediyor!

Pembe Hayat KuirFest, LGBTİ bireylere sanat aracılığıyla ifade kanalları yaratmak üzere başlattığı atölyeler dizisine bu yıl, Ayris Alptekin’in yürüteceği kurgu atölyesiyle devam ediyor.

Bir Hikâye Anlatıcısı Olarak Kurgu

Kurgu anlatıyı nasıl değiştirir? Sinema ve deneyimlediğimiz tüm sonradan yaratılan hareketli görseller belirli bir dizge ile sıralanır. Kurgu, bu sıralama ve kesme işleminden çok daha fazlasını, anlatıyı ve onun üslubunu inşa eder. Bu atölyede kurgu yalnızca pratik olarak değil aynı zamanda teorik olarak ele alınacaktır. Atölyede stok ve buluntu görüntüler kullanılacak ve kurgunun anlatıyı değiştirebilme veya yeniden yaratma ihtimalleri araştırılacaktır.

PROGRAM

1.Gün: Yarım gün kurgu ve kurgu teorisi hakkında oturum. Kullanılacak malzemelerin izlenmesi ve katılımcıların gün sonunda ikili gruplar halinde çalışmaları.

2.Gün: Çalışma sonucunda yapılan kurguların izlenip üzerine konuşulması ve çalışmaya devam edilmesi.

Katılımcı sayısı 8 kişilik kontenjanla sınırlıdır.
Ayris Alptekin

1992, İstanbul. Dramaturji ve Tiyatro Eleştirmenliği Bölümü’nü bitirdikten sonra Kadir Has Üniversitesi’nde Film ve Drama programında yüksek lisans yaptı. Mavi Dalga (2013, Zeynep Dadak, Merve Kayan) filminde yer aldı. Yeşim Ustaoğlu’nun yanında kurgu asistanlığı yaptı. Ardından Kar (2017, Emre Erdoğdu) filminin kurgusunu yaptı ve 24. Uluslararası Adana Film Festivali’nde En İyi Kurgu ödülünün sahibi oldu.

Başvuru için: https://docs.google.com/forms/d/1rFI77e3Tt4_zKf0Sn45ZCCpyIo26amQUNlzLQ-5BbMc/edit

7. Pembe Hayat KuirFest 26-28 Ocak tarihleri arasında, İDEA Kadıköy, Tasarım Atölyesi Kadıköy ve Tütün Deposu’nda gerçekleşecek. Festival programının ayrıntıları için takipte kalın!

Nefes kesen portreler geleneksel tarzın gücünü ortaya çıkarıyor

Meksika‘nın bu bölgesinde gençler, atalarının güzel ve karışık geleneklerini devam ettiriyorlar.

Tehuana’dan geleneksel elbise giymiş bir kadın. Çiçekler kadife kıyafet üzerine ipek iple işlenir ve nesilden nesile gecen altın mücevherlerle bezelidir. Kadının arkasındaki iki adam, ‘’küçük boğalar’’ anlamındaki “toritos” olarak bilinir.

Meksika, cesur renkler ve canlı festivallerle dolu bir ülkedir, ancak muhtemelen hiçbir devlet, geleneklerinin ve kostümlerinin korunmasına Oaxaca’dan daha bağlı değildir. Kendini bu ritüelleri belgelemeye ve paylaşmaya adamış Meksikalı fotoğrafçı Diego Huerto‘ya bir sor; o da, atalarından miras aldıkları geleneklerle gurur duyan Oaxaca gençliği tarafından bu geleneklerin büyük ölçüde korunduğunu dile getirir.

Her yıl Temmuz’da Oaxaca bölgesi çevresinden insanlar kimi zaman Los Lunes del Cerro ya da Mondays on the Hill  olarak da anılan  Guelaguetza festivali için başkentte toplanırlar. Bölgedeki 16 yerli grup, mısır tanrıçası Centonetl kutlamalarında kendi müzik ve danslarını paylaşmak için toplanırlar. Bu, ülkede açık ara en büyük festivallerden biri; ancak yıl boyunca festivallerin ve yerel kıyafetlerini, Oaxaca dansını ve sanatını keşfedebileceğin tek festival değildir.

Buradan daha fazla fotoğrafa ulaşabilirsiniz.

Huerta, bu eşsiz Mexica şehri ve gelenekleriyle ilgili birkaç sorumuzu yanıtladı.

1- Meksika’da nerede büyüdünüz? Bir çocuk olarak çevrendeki dokumalar, modalar ve kostümlerle ilgili anıların var mı?

Monterrey bölgesindeki Nuevo Leon eyaletinde doğdum. Kuzeydoğu Meksika her zaman yerli insanların kopmuş bağlarıyla karakterize edilmektedir, bu yüzden gelenekler gerçekte yok olur. Bu sebepten Jalisco dağlarında Wixarika halkıyla ilk tanıştığımda kıyafetlerinin güzelliklerine inanamadım. O an, artık Oaxaca’daki gelenekler hakkında her şeyi öğrenmenin vakti olduğuna karar verdim.

İguana, bu insanlar için binlerce yıllık önemli bir ikon.

2-Oaxaca’da hava fişeklerle çevrelenmiş çiçekli elbise giyen kadının hikayesini açıklar mısın lütfen? Festival ne içindi?

Genelde insanlar geleneksel Tehuana kostümü giyen bir kadını gördüklerinde bunun bir festival için olduğuna inanırlar ki bu tamamen yanlıştır. Resimde kadın, son 100 yılda çok az değişiklik geçirmiş olan geleneksel elbisesini giyiyor. Kadının arkasındaki iki adam toritos olarak adlandırılır. Bir boğa şeklinde kamıştan yapılmış bir nesne kullanırlar ve kıvılcım çıkarmak için ateşe toz ve ışık eklerler.

Oaxaca’daki Tehuantepec Isthmus bölgesi, yerli sanatkarlar tarafından elle yapılan kostümler giyen binlerce kadının olduğu Katolik kiliselerinin koruyucu azizler ve bakireler adına yaptığı çoğu festivaller ile ayırt edilir. Çiçekler, ipek iple kadife giysinin üzerine işlenir ve nesilden nesile geçen altın mücevherlerle bezenir. Altın kullanımının statü ya da gücü göstermek için kullanılmadığını daha çok ailelerin gözettiği ve nesilden nesile aktardıkları hatıralar olduğunu vurgulamak önemlidir.

3- Saç süsünü ve nasıl yapıldığını anlatabilir misin? Neyi temsil ediyor?

Saç süsü, sert kalmasını sağlayan katlanmış ve kolalanmış beyaz dantelden yapılır. Dini ve şenlik olmak üzere iki görevi vardır. Kadınlar kiliseye girdiklerinde saygı ve tevazu göstermek için kıyafetlerini tersine çevirip giyerler.

4- Şeytanların Dansı kostümleri, diğer dans kostümlerinden daha az incelikli ve renkli gözüküyor. Bana onlardan bahsedebilir misin?

Şeytanların Dansı, Oaxaca’nın kıyısına özgüdür. Dansın sergilendiği köylerden biri olan Collantes kasabası Afrika’nın danslarını ve melodilerini korumuştur. Kostümler, köle sahiplerinin kölelerine giyinmeyi emrettikleri şekli temsil eder. Basit ve mütevazı kıyafetine rağmen Afro-Meksikan halkın zenginliği danslarının her birinde gösterilir.

5-Bu geleneksel kostümlerden bazıları günümüzde ne kadar sıklıkla ve hangi ortamlarda giyilmektedir?

Meksika’nın geri kalanı ve Amerika kıtasının çoğunun aksine, Oaxaca eyaletindeki geleneksel kıyafet, özellikle kadın kıyafetlerinde sürekli giyilir. Kostümlerin her kasabada kumaş ve renklere bağlı olarak farklılık gösterdiğini ayrıca belirtmeliyiz.

Pochutla kadınları karakter ve güç bakımından ön plana çıkarlar.

Kaynak: National Geographic