Ana Sayfa Blog Sayfa 212

Kabuk Adam: Yaşanmış ve hayata dokunmuş bir roman

 “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.”  Bu dizeyi Orhan Pamuk’un etkileyici kitabı Yeni Hayat’ın girişinden çoğumuz tanıyoruz. Peki ya gerçek hayatta bir kitap ve bir yazar, bir insanın hayatına dokunacak denli güçlüyse? Size Kabuk Adam’dan bahsediyorum. Karayipler’de aşkın, şiddetin, tutkunun, yaşam ve ölüm arasındaki ince varoluşun romanı.

Hayatta yapılan tercihlerin yanında yapamadıklarımız, yaşayamadıklarımız, yanlış zamanda alınan kararlar ve cesaret edemediklerimiz vardır. İnsanlığımız gereği, bir şekilde, bir parçamızda hep pişmanlık kalır. Kabuk Adam, kimliğini bulamamış fizik doktorasını yarıda bırakıp yazarlığa başlayan Aslı Erdoğan’ı tanımak için bir başlangıç. Onun kendi zaaf ve çelişkilerini keşfetme hikayesi. Ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide duran, kendi içinin çirkinliğini en dokunaklı biçimde betimleyen bir insan o. Çalıştığı fizik merkezinde hayata katlanabilmek için öyküler yazan, çok kez intiharı denemiş, toplumun yabancılaştırdığı, hiçbir yere ait olamayan yalnızlığın canlı hali. İlk kez sevmeyi öğrenmenin, belki de bunu dile getirememenin korkusunu Karayipler’de gözden uzakta bir adada tanıştığı Tony’de fark eder.

Tropiklerde, o gözden ırak adada öğrendim ki, cennetle cehennem iç içedir, ancak bir katil bir peygamber olabilir ve insan bir başkasına, aynı karabüyü ayinlerindeki gibi, dönüşebilir, çünkü insanın tam zıddı gene kendisidir.

Kabuk adam günümüzün yüzeysel aşk hikayelerinin yanında gerçek bir güzel ve çirkin hikayesi. Onu bu kadar gerçek yapan şey güzel ve çirkinliklerini, dış görünüşlerini değil ruhlarını temsil etmesi. Ölümsever, yaşama uçurumun kıyısından bakan hiçbir insana ya da düşünceye bağlı kalamayan Aslı Erdoğan’ın yanında, yaşam dolu Kabuk Adam Tony. Ona göre ya onu öldürecek ya da aradığı yaşam suyunu ona verecek insan. Bir katil, bir uyuşturucu satıcısı, siyah derili diye dışlanan, kimsenin güvenemeyeceği bir adam. Beraber bir aile kurmaktan öte evreni yeniden kuracağı kadını arayışı, zayıflıkları, çirkinlikleri… Kabuklarının dışını görünce ruhunun altında derin şeyler gizli olan biri. Hakkında kitap yazılacağını yazarından önce bilecek kadar naif bir ruh.

Bugün artık biliyorum: Hayatın bizlere verip verebileceği tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı, ilk fırsatta katlederiz. Sonra da, ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız.”

Mucizenin bir rüyadan uyanırcasına karanlığın içinde yok olup gidişi, insanın sevgiyi bilerek öldürmesinin kanıtı. Kabuk Adam, yaşam ve ölümün birlikteliği, sevmeyi bilmeyen yaralı bir kadının, gerçek, karşılıksız bir sevgi ve şefkatin karşısında duvarlarını yıkamama hikayesi. Korkunun aşkı alt etmesi, söyleyemediklerimizin, yaşayamadıklarımızın acısı içinde yaşadığımız toplumun bizi köleleştirmesi…

Aslında bu kitabı özel kılan içimizden her birimizin hikayesini anlatması. Kitap, hayatın yüzeysellikten ibaret olmadığını, güzelliklerin detaylarda gizli olduğunu, dile gelememiş sözlerin acısını ve pişmanlığını yüzümüze bir tokat gibi vururken, yazar Aslı Erdoğan’ı da anlayıp onun kişisel tarihini keşfetmek için bir şans veriyor, hele ki otobiyografik bir roman yazmanın bu kadar zor olduğu bir dönemde, bunu bu kadar okunabilir  ve ilgi çekici kılmak yazarın bu konuda ne kadar usta olduğunun göstergesi. Bunda Aslı Erdoğan’ın kirli ve karanlık taraflarını dile getirmekten asla çekinmemesinin de bir payı var. Böylelikle yazar, kendi hayatından çok, içinde yaşadığı ruhsal çöküşler, hayatı anlamlandırma isteğiyle kitaplarında her okuyucunun kendinden bir parça bulmasını sağlıyor.

https://listekitap.com/static/img/2016/09/kabuk-adam2-800x530.jpg

Erdoğan’ın yirmi sekiz yaşında yazdığı bu roman ve pek çok kitabı ona dünya çapında birçok ödül getirse de, kendi ülkesinde en dışlanan yazarlar arasında olmasını engelleyemiyor. Bunun ”kadın’’ bir yazar olmasının büyük bir payı olsa da, zamanında Sabahattin Ali’ye kamyonculuk, köftecilik yaptıranlar, Nazım Hikmet ve nicelerini vatanına hasret toprağa gömenler, aynı zihniyetle bugün de edebiyatçılarını harcıyor. Kıymet bilmemeyi bırakın, onu parmaklıklar altına alıyor. Dünya’da “İstanbullu Kafka” denilerek birçok övgüye layık bulunup ”geleceğe kalan elli yazar’’ arasına seçilen yazar, birçok önemli ödülün sahibi. Aldığı her ödülde “kurbanların ve mağdurların sessiz çığlıkları’’ olacağını söyleyen Aslı Erdoğan, kendisinin de söylediği gibi, yazdığı kitaplarla ve kendi duruşuyla, mağdurların sesi olmaya devam ediyor.

Kaynak: Aslı Erdoğan, Kabuk Adam/Everest Yayınları
Fotoğraf kaynakları: Liste Kitap, Hurimg

Resimlerde Rückenfigür*

*Rückenfigür: Sırtı izleyiciye dönük, karşısındaki açık alana doğru bakan figürler

Rückenfigür terimi 19. yüzyıl Alman Romantik resimlerinden gelir. Rückenfigür manzara içerisine yalnız bir insan figürünün sırtı izleyicilere dönük olarak yerleştirilmesi tekniğidir. Önde gelen uygulayıcısı Ressam Caspar David Friedrich olmuştur.

Rückenfigür Örnekleri

Hamburg Kunsthalle’de sergilenmekte olan Wanderer Above The Sea Of Fog – Sis Denizinin Üzerindeki Gezgin – 1818 tarihli Ressam Caspar David Friedrich’in ünlü eseri.

Koyu renk giysileri ile yalnız bir adam elinde bastonu ile bir dağın üstünde, karşısındaki manzaraya dalıp gitmiş. Resmin perspektifi izleyicileri sis denizine doğru bakmaya zorlar. Ufuktaki dağlar ile ressam boşluk hissini arttırmış.

Bu resim için Şair, oyun yazarı Heinrich von Kleist şöyle der: “Biri bu resme baktığında, göz kapaklarının kesilip alındığını hisseder.

Caspar David Friedrich’in resminde sırtı bize dönük olarak duran figürü manzara ile mistik bir iletişime geçmiş gibi algılarız. Burada resimdeki figür ve doğa arasındaki ilişkide gizli bir takım arzular, özlemler fark ederiz. Rückenfigürler her zaman geleceğe bakar ancak bu gelecek, geçmişin izlerini taşır. Geçmişteki arzularımız, özlemlerimiz ve karşımızda duran gelecek.

Yine bir Caspar David Friedrich resmi olan Woman Before the Rising Sun, 1818-1820 tarihleri arasında yapılmış. Ressamın annesi, Caspar David 7 yaşındayken hayatını kaybetmiştir. Kız kardeşleri hastalık yüzünden çok genç yaşta hayatını kaybeder.

Ressam 13 yaşındayken ise abisi Johann onu buz tutmuş bir göle düşmekten kurtarır ancak kendi hayatını kaybeder. Ressamın yaşadıkları resimlerine de yansımıştır ancak bu resim biraz farklı 1818 tarihi hayatına Caroline Bommer’ın girdiği yıldır, aynı yıl evlenirler. Ellerini iki yana açmış doğan güneşi karşılayan kadının Caroline Bommer olduğu düşünülür.

Bir başka Rückenfigür resmine bakalım 1956 tarihli Sürrealist Ressam Kay Sage’nin Le Passage – Geçit adlı resmi:

Sırtı bize dönük kayalıklarda oturan bir kadın, üzerindeki elbise beline doğru kaymış gibi görünür. Önündeki manzarada susuzluktan çatlamış, ayrılmış görünen çorak topraklar ancak gökte yağmur bulutları.

Rückenfigür resimlerinde, izleyici sadece manzaranın içine çekilmekle kalmaz aynı zamanda figürün duygusal durumunun içine çekilir.

Çoğunlukla melankolik ama aynı zamanda huşu içinde olan paradoksal bir ruh hali içine çeker izleyicileri. Rückenfigür tekniğinde amaç İzleyicileri figürle birlikte aynı manzaraya yöneltmek ve aynı deneyimi yaşamalarını sağlamaktır.

En gizemli Rückenfigür olarak karşımıza çıkan ressam Rene Magritte’in Not To Be Reproduced – Kopyalanmamış adlı resmi

Resimde ayna karşısında ayakta duran bir adam, aynadan onun yüzünü görmeyi beklerken sırtını yani resme bakarken bulunduğu yerdeki görüntüyü tekrar görürüz. Buna rağmen aynanın önünde duran kitap yansıması doğrudur.

Yansımasını gördüğümüz kitap Edgar Alan Poe’nun tamamlanmış tek romanı olan “The Narrative of Arthur Gordon Pym” Arthur Gordon Pym’in Öyküsü‘nün Fransızca kopyasıdır. Resimdeki adam Magritte’in arkadaşı ve patronu sürrealist şair Edward James, resimde yüzünü görmeyiz.

Figürlerin sadece sırtını gördüğümüz tablolar belli belirsiz bir hüzün ve yalnızlık taşır. Ancak Magritte’in dünyası çok farklıdır. Magritte resimde bizi gerçeklik labirentinde dolaştırır. Kendimizi sorgularsak “biz kimiz?” sorusu ve gerçekte kim olduğumuz, kendimizi nasıl gördüğümüz ve olmak istediğimiz kişi olarak üç yönlüdür. Resim bize öznelerin gerçek görüntülerini sorgulamamız gerektiğini anlatır. Gördüğümüz şeyler aslında gerçekten olduğu gibi midir?

Resimde aynadan yansımasını gördüğümüz romana gelince, Nantucketli Arthur Gordon Pym’in Öyküsü genç Pym’in Grampus adlı balina gemisinde yaşadıklarını anlatır. Pym’in Güney Kutbuna yolculuğu sırasında gizemli bir şekilde aniden sona erer.Yorumcuların ürkütücü bulduğu roman bir boşlukta sona erer. Bir Poe hayranı olan Magritte’in neden bu romanı seçtiği çok tartışılmıştır.

Yıllar geçtikçe bu teknik hem fotoğraf hem sinemada önemli bir yere sahip olmuştur. Sinema afişlerinde de sık sık karşımıza çıkar.

Rückenfigürün sinemada kullanımı da resimlerde olan kullanımla aynı etkiyi vermeye yöneliktir. Figürlerin karşılarında bulunan manzara içinde konumlanışı ve manzara ile olan karşılıklı etkileşimleri.

Erkan Can ve Güven Kıraç ile Gezici Belgesel

Son yılların en ilgi çekici mecralarından birisi hiç kuşkusuz, online yayın yapan kanallar. Türkiye’de yıllardır savaşı sürdürülen “Yerli Dizi Yersiz Uzun” eylemi için alternatif bir alanda “kısa süreli” dizi yapma imkânı sunan online kanallar, istediği ilgiyi kısa sürede üzerine çekmeyi başardı. Blu TV ve Puhu Tv ile yola başlayan online kanal heyecanı etkisini uzun yıllar, yeni kanallar ile birlikte sürdüreceğe benziyor.

Blu Tv’nin başı çektiği ve oldukça ilgi çekici yapımların yanına bir yenisi daha eklendi: Bize Gezmek Olsun. Gezici belgesel tadında karşımıza çıkan bu yapım, Erkan Can ve Güven Kıraç gibi Türk Sinemasının yakından tanıdığı isimlerin Küba Gezisini konu edinen mini bir seri dizi. Eğlenceli olmayı vaat eden bu mini belgesel serisi, samimiyeti ile farklı yapısının altını çiziyor ve tüm bölümleri ile birlikte Blu Tv’de izleyenlerinin karşısına çıkıyor.

‘Bir şehri tanımanın en iyi yolu kaybolmaktır.’

Yalnızca 3 bölüm yayınlanacak olan belgeselin sloganı ise oldukça basit: “Bir şehri tanımanın en iyi yolu kaybolmaktır.” Serinin 3 bölümü de Blu Tv’de yer almakta. Blu Tv’ye üye olanların ücretsiz biçimde izleyebileceği Bize Gezmek Olsun isimli belgesel, ilk bölümüyle izleyenleri Havana’ya götürüyor. Erkan Can’ın klasik arabalar ile ilgili tiradının keyifle izlenebileceği bu bölümde şehirde yer alan rom müzesi (Museo del Ron Havana Club) gezilirken Havana’nın eşsiz plajları ve Havana sanayi sitesi de kadrajda yer ediniyor.

‘’Che’nin Mezarı’’ – Santa Clara

Küba ve Erkan Can isimleri yan yana geldiğinde çoğu kişinin aklına Santa Clara gelmesi muhtemel. Belgeselin ikinci bölümünde, Küba’nın tarihi öneme sahip kentlerinden birisi olan Santa Clara’ya uğrayan ikili burada Che ve arkadaşlarının mezarına yaptığı ziyaret ile yolculuklarını tarihi bir noktaya taşıyor. Küba Devrimi’nin kilometre taşlarından sayılan Santa Clara Tren Baskını’nın olduğu yeri de ziyaret eden iki başarılı sanatçı daha sonrasında rotasını Küba’nın güzelliğiyle meşhur bölgesi Trinidad’a çeviriyor.

bize gezmekHemingway’in Küba’sı

Belgeselin son bölümünde ise Hemingway’in “İhtiyar Balıkçısı” anılıyor. Nobel ödüllü bir yazar olan Ernst Hemingway’in 22 yılını geçirdiği ve sonrasında “İhtiyar Balıkçı” öyküsüyle taçlandırdığı bu Küba köyünün ismi “Cojimar”.

Erkan Can ve Güven Kıraç, Küba belgeselinin son bölümünde Hemingway’in gezdiği barları geziyor, Devrim Müzesi’ni ziyaret ediyor ve Havana’da Atatürk ile Nazım Hikmet heykellerinin yan yana bulunduğu parkta yürüyüşe çıkıyorlar.

Dünyanın en mutlu ülkelerinden biri olan Danimarka’nın sırrını keşfet

Danimarka; hafiflemenin, rahatlamanın ve anın tadını çıkarmanın anlamını yeniden tanımlıyor.

Herhangi bir Danimarkalıdan hygge kelimesini (evim evim güzel evimin Danimarka versiyonu) tanımlamasını isteyin, muhtemelen rahatlık, sıcaklık, zevk veren deneyimler gibi değişik cevaplar alacaksınız. Ne bir fincan sıcak çikolata ne mumlar yakıp kek yeme, hygge kültürel değerlerdeki detayları büyüten bu çevirilemez kelimelerden biri.

Yaşamını Amerika’da geçiren Danimarkalı müzisyen Oh Land, özellikle sıcak hygge sokak restoranları ve butikleri bulunan Kopenhag’ın Jaegersborggade parkta kahvesini yudumlarken bu farklılıklardan birini açıkladı. ‘‘Amerika’da sosyal zaman tema ve planla daha bağlantılı: futbol oynamak gibi, özel bir şeyi kutlamak ya da restorana gitmek gibi’’ olduğunu söyledi. Oysa onun için ‘‘otantik hygge hiçbir zaman kısıtlaması olmaksızın buluşmaktan başka bir etikete sahip olmamalıdır. Sadece sevdiğiniz insanlarla birlikte olmaktır.’’

İngilizcede ‘‘konfor’’ olarak tanımlanan, toplumsal yaşam şekli olan rahatlık, tüm dünya da popülerlik kazandı. Danimarka’nın dünyadaki en mutlu ülkelerden biri olarak olarak sıralamasıyla, sınırların ötesinde olanların kendi mutluluklarını nasıl ortaya çıkaracaklarının iç yüzünü anlamak için Danimarka kültürüne bakmaları şaşırtmıyor. Ancak hygge için sihirli bir formül yok, bu zamanı nerede ya da nasıl harcadığından çok zamanın kalitesiyle ilgili, yani neredeysen yavaşla, rahatla ve ailenle arkadaşlarınla olan anların tadını çıkar. Danimarka’nın başkenti Kopenhag’ı hygge bulmak için ziyaret ederseniz, deneyiminizi güzelleştirmek için aşağıdaki ipuçlarını göz önünde bulundurun.

Evi ve ev yapımını destekle

Danimarka’da sosyal hayatın merkezi evdir. Meik Wiking’in The Little Book of Hygge kitabına göre, Danimarkalıların 10’da 7’si evde daha çok hygge deneyimlediklerini söylüyor. Hotel yerine, Airbnb kirala ve evsahibinden mum, masa üstü oyunları, yemek pişirme gereçleri iste. Unuttuğun ya da eksik bir şey için alışverişe çiftçilerin Torvehallerne  marketi gibi bir markete git, ev yapımı hygge de bir gece geçirmek için neye ihtiyaç duyduğun taze, güzel yiyecekler, tatlı ve içecekler al.

Teknolojiyi kapat

Hygge tamamen zamanda olmaktır bu yüzden ne kadar az zaman öldürücü şeyler varsa o kadar iyi. Ekrana bakmaktansa, okumak, gazete okumak, oyun oynamak, zanaatkarlık, yemek yapmak ya da basitçe (işle alakalı olmayan) iletişim gibi anolog eğlenceleri tercih et.

Kafein al

Danimarkalılar kahvelerini sever ve hiçbir şey soğuk bir havada ellerinde sıcak bir kahve olması kadar iyi hissettiremez. Şehir merkezinin alışveriş sokaklarından, kalabalığından IIum alışveriş merkezinin en üst katındaki Original Coffee’nin balkonunda ısınarak kaç, kitap dolu Cafe Paludan’da kaybol ya da The Living Room’da ki kocaman  odun ateşine yönel. Nørrebro semtindeysen, Coffee Collective’deki butik sıralı Jægersborggade’de bir dolaşmaya başlayın ya da kitabınızı alın Bevar’s’a oturup kendinizi evinizde gibi hissedin.

Dağayı keşfet

Parklardan mezarlıklara, Kopenhag’ın yeşil alanları  havaya göre giyindiğiniz sürece huzurlu vahalardan oluşur. Özellikle Frederiksberg Gardens ve Kastellet’in yürümek için su yolları tam bir hygge ve Assistens Kirkegaard her mezarlığın büyüleyici ve orman gibi bahçesi olan ve sessiz yansımasıyla mükemmel bir mezarlıktır.

Yeme içme

Bir fırından ya da butik bir şekerlemeciden olsun, kendini suçlamadan tatlılarla bir kaçamak yapmak bir Danimarka yeteneğidir.

Kaynak: National Geographic

An interview about mercy for animals with the founder Nathan Runckle

Lately I haven’t been reading as many books as usual. You know that guilty feeling you get, especially if you are a book lover like me? It has been a while since I held a real book for all the e-books available so easily online.There were books I browsed through in bookstores but I always put them gently back into their places.I came across a book while surfing on the internet that didn’t have a fancy cover or a mysterious name, but it caught my attention. A few minutes later I decided to order with one click. Two days later I received it and sat down and read a couple of pages. Back then I was a person who left everything unfinished, so I put the book in a drawer to read it later for when I had more time. I don’t know why but a few hours later I started to visualize the events in the pages I’d read. I could not put the book down after that… and started to repeat the book’s name in my head! “MERCY FOR ANIMALS”!

Nathan Runckle, who founded one of the most successful and active animal rights organizations in the world, Mercy For Animals (MFA), when he was almost a child and brought it up to what it is today. Runckle also made an overwhelming impression with his book by answering my questions about the book and animal rights. I would like to thank Runckle and the countless MFA members once more for being the voice of the animals.

1-) Hello, Mr. Runkle, there is a lot of interest around your book. What motivated you to write ‘Mercy For Animals’ (MFA)?

I wrote the book because I wanted to inspire people to take action to help animals. We each have incredible power in preventing cruelty and inspiring compassion. I also wanted to share the stories of the brave individuals who go undercover on factory farms to expose the hidden war being waged against animals in our food system.

2-)What sort of work does ‘Mercy For Animals’ do?

The mission of the organization, Mercy For Animals, is to prevent cruelty to farmed animals and promote compassionate food choices and policies. We work through four program areas: undercover investigations, corporate outreach, legal advocacy, and education. Our programs focus on inspiring people to move away from eating animals and toward eating plants while also reducing the suffering endured by animals unfortunate enough to be confined on factory farms right now.

3-)What are the characteristics of individuals working with (MFA)? How can interested people get involved?

Compassion is the leading characteristic for people working with MFA as well as a drive to give a voice to the voiceless and build a more peaceful future. People can get involved by making a donation to MFA, volunteering, or interning. You can find details on our website, www.mercyforanimals.org.

4-)Can we say that farming can be more innocent than the industrialized meat and dairy sector?
What do you think about raising animals to benefit from their flesh and milk in small farms?

All animal agriculture is inherently exploitative. Even on small farms animals are separated from their families, often times mutilated without painkillers, have no control over their lives or futures and violently killed.

5-) Based on your experience, what is the most effective way to draw attention to animal rights?

Showing people the harsh reality of factory farming through undercover videos is incredible effective at opening hearts and minds to the plight of animals who suffer on factory farms.

6-)What can we individually do to help animals?

The single most powerful action we can each take is to move toward a vegan diet. Simply by making changed in our diet we can spare dozens of animals lives each year. Going vegan is a matter of putting your ethics on the table and choosing kindness over cruelty at every meal. It’s also a powerful way to improve your health and protect our environment.

7-)What do you think about the artificial meat  (clean meat) project?

I’m a big supporter of plant-based meat as well as clean meat (meat grown from real animal cells that are grown outside an animal). These alternatives are not only cruelty-free, but take up to 90 percent less land and water to produce, release 90 percent less greenhouse gases and requite about 50 percent less energy to create. Most people make their food choices based on cost, taste and convenience. Once plant-based and clean meat alternatives outcompete traditional animal products in these three areas, factory farming will begin to disappear.

😎 As a vegan, would you try clean meat, given that it will replicate the texture of meat without harming animals?

Yes! Absolutely. I gave up meat because I wanted to protect animals, not because I didn’t enjoy the texture and flavor. I think it’s crucial that there are products with familiar flavors and textures for vegans (especially new vegans) to enjoy.

9-) What do you think about fast food chains including vegan products on their menus given that have played a major role in the massacre of animal for so many years? In your opinion, should we be hopeful of progress? Does purchasing vegetarian items from these sort of restaurants perpetuate their business models?

I fully support fast-food chains adding vegan items to their menus. We want vegan eating to be tasty, convenient and affordable. Current fast-food restaurants are well suited to help accomplish that, while also reaching a broad audience. Supporting these vegan options shows these companies that there is a demand for such products, which will encourage them to expand their offerings and encourage other restaurants to do the same.

10-) What do you think about the announcement that the Gucci brand will no longer use fur in it’s collections?

It’s fantastic! All clothing brands should adopt a fur-free policy immediately. Fur is cruel and outdated. There is no excuse for supporting an industry that gases, traps, electrocutes and skins animals alive for frivolous luxury items.

11-) Why do people think that using leather is more innocent than using fur? Is there any difference between production and use of fur and leather of different forms of animal exploitation?

Leather supports cruelty. The best thing to do is leave all animal products out of your closet.

12-) In your book, you describe how you were subject to bullying by children in school. Today, there are many children who are experiencing the same problem and unfortunately these events lead to very badly results. What advice do you have for the families of children that are exposed to the type of bullying you experienced?

Give your child unconditional love. Truly unconditional. Be understanding, kind and supportive. Create a safe-space. Celebrate them for the unique and special human beings that they are. Let them know that they are whole and perfect exactly as they are.

13-)If ‘Mercy For Animals’ were adapted to film, who would play you?

Ryan Gosling. I wouldn’t let it be produced with anyone else as the lead. 😉

14-) Finally, what is your message to your fans and followers?

Thank you for everything you do to make the world a more just, loving and kind place for all creatures. You are making a difference. There is a shift in consciousness that is

Tarçınlı çiğ vegan toplar (Kanelbollar)

Beyaz un ve şekerden kaçınarak masum bir tatlıyla iyi bir kahvenin tadını çıkarmaya ne dersiniz? Bir İsveç klasiği olan kanelbollar kahve ile mükemmeldir. Yapması inanılmaz kolay ve tadı nefis!

İşte malzemeler:

100 gr yulaf ezmesi,
125 gr çekirdeği çıkarılmış medjool hurma (Yaklaşık 8-9 adet hurma)
1 çay kaşığı tarçın,
Bir tutam kakule,
2 tutam tuz,
2 çorba kaşığı su,
2 çorba kaşığı kakao tozu.

Yöntem:

1. Yulaf ezmesini, toz haline gelene kadar blendarda iyice karıştırın.

2. Daha sonra hurmaları ekleyin ve yapışkan bir kıvam olana kadar yüksek hızda blendarı çalıştırın.

3. 1/2 çay kaşığı tarçın, 1 çorba kaşığı kakao tozu ve diğer tüm malzemeleri maddelerini ekleyin. Tamamen pürüzsüz bir karışım elde edene kadar karıştırın.

4. Küçük bir kapta kalan tarçın ve kakao tozunu karıştırın.

5. Hamurdan küçük toplar yaparak kakao tarçın karışımına bulayın. Buzdolabında saklayın. Afiyet olsun!

Asgari ücretle çalışan bir Bangladeşli’nin hayatında bir gün

1

Her sabah 5’te kalkarım. Dua ettikten sonra yemek yapmaya giderim. Bir duş alırım. Sonra yemeğimi yanıma alıp işe giderim. Bazen yolları su basmış olur, bu yüzden elbiselerim ıslanır. Bu yüzden bazen işe yedek kıyafet götürürüm.

Dhaka’ya 2008 yılında geldim. İlk işim bir giysi fabrikasında çıraklıktı, 11.90$ alıyordum. Deneyim kazandım ve şimdi makineleri kullanabiliyorum. Pantolon ve diğer elbiselere cep dikerim.

Sabah 8’den akşam 5’e kadar çalışırım. 150-180 parça işi sekiz saatte bitirmem istenir. Eğer bunu gerçekleştiremezsem bedavaya çalışmak zorunda kalırım. Makinemin çalışıp çalışmaması umurlarında olmaz. Hedefe ulaşamazsam ücretsiz mesai yapmak zorundayım.

Çalışmamla karşılaştırılınca aldığım ücret düşük. Elime 87.68$ geçiyor. Ev kirasına 75.15$ veriyorum, bana sadece 12.53$ kalıyor. (kocasıyla yaşıyor, kocasının maaşıyla diğer giderleri karşılıyorlar)

Bu 12.53$’ı kıyafet ve bireysel ihtiyaçlarım için kullanıyorum. Bazen 6.26$ artırdığım dahi oluyor.

İşten döndükten sonra ortak kullandığımız ocak için komşularımla birlikte sıraya girmek zorundayım. Sıram gelince de yemeğimi pişiririm. Kızımla telefonda konuşurum. Anne babamla da konuşurum. Sonrasında akşam yemeğini yiyip uyuruz.

Çocuğum büyükannesiyle yaşıyor. Onu sık sık özlüyorum, kendimi kötü hissediyorum. Ama eğer bizle yaşasaydı ne çalışabilirdim ne de para biriktirebilirdim. Bu yüzden onu büyükannesinin yanına yolladık. Uyumadan önce ya da özel bir şey yerken onu çok özlüyorum.

Kim Dhaka’da yaşamak ister ki?

Burada kira için büyük meblağlar harcıyorsunuz. Köyde, uygun herhangi bir evde kalmak için bir şey ödemene gerek yok. İşlediği sürece giysi fabrikasında çalışacağım. Ve sonra köyümüze dönüp kendimiz bir şeyler yapacağız. Para biriktirmemizin sebebi bu.

Dhaka’yı sevmiyorum.

Kaynak: www.youtube.com/watch?v=8QSC_9c6qCQ&t=58s

Mercy For Animals (Hayvanlar İçin Merhamet) hakkında kurucusu Nathan Runkle ile röportaj

Ne garip bir histir daha az kitap okumak! Özellikle kitap okumayı seven birisiyseniz bu duyguyu bilirsiniz, suçlu hissedersiniz. İnternet ve elektronik kitaplar derken elime gerçek bir kitap almayalı uzun zaman olmuştu. Dükkanlarda elimi uzattığım kitaplar olsa da sonradan raflarına kibarca geri bırakmıştım onları.

Bir süre sonra internette dolaşırken tesadüfen bir kitap gördüm. Öyle süslü bir kapağı ya da gizemli bir ismi yoktu ama ilgimi çekmişti. Birkaç dakika sonra sipariş etmeye karar verdim. İki gün sonra elime ulaşmıştı. Oturup birkaç sayfa okudum. Bu aralar her şeyi yarım bırakan bir insan olmuştum, sonra kitabı çekmeceye koydum vaktim olunca okurum diye. Birkaç saat sonra neden bilmiyorum ama okuduğum sayfalardaki olaylar zihnimde canlanmaya başladı Kitabı tekrar çıkarttım ve okumaya devam ettim… Ve kitabın adını içimden tekrar etmeye başladım!

Hayvanlar için Merhamet!

Dünyanın en başarılı ve aktif hayvan hakları kuruluşlarından biri olan Hayvanlar İçin Merhamet’i (Mercy For Animals) neredeyse çocuk diyebileceğimiz bir yaşta kurup bugünlere kadar getiren ve aynı ismi taşıyan kitabı ile çok ses getiren sevgili Nathan Runkle kitabı ve hayvan hakları üzerine sorularımı yanıtladı. Kendisine ve burada isimlerini sayamadığım MFA üyelerine hayvanların sesi oldukları için bir kez daha teşekkür ediyorum.

1) Merhaba bay Runkle, yeni kitabınız ile oldukça konuşuldunuz. Bu kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz?

Kitabı yazdım çünkü insanlara, hayvanlara yardım etmek için harekete geçmeleri adına ilham vermek istedim. Her birimiz zulmü önlemek ve merhamet aşılamak için büyük bir güce sahibiz. Aynı zamanda da gıda sektörümüzde hayvanlara karşı yapılan gizli savaşı ortaya çıkarmak için üretim çiftliklerine  gizlice sızan cesur kişilerin hikayelerini paylaşmak istedim.

2) Mercy For Animals grubunun ne gibi çalışmaları var?

Mercy For Animals kuruluşunun görevi çiftlik hayvanlarına yapılan zulmü önlemek ve merhametli gıda seçimlerini ve ilkelerini teşvik etmektir. Dört alanda çalışma programımız mevcut: Gizli soruşturmalar, kurumsal sosyal destek, hukuki destek ve eğitim. Programlarımız insanları hayvanları yemekten uzaklaştırıp bitkisel beslenmeye teşvik etmeye ve aynı zamanda da şu anda üretim çiftliklerinde hapsolacak kadar şanssız hayvanların katlandığı zulmü azaltmaya odaklanmıştır.

3) MFA’da çalışan bireylerin özellikleri nelerdir? Sizinle birlikte kimler çalışabilir?

MFA‘da çalışan insanların temel özelliği merhamet sahibi olmaları ve sesi olmayanların sesi olarak daha huzurlu bir gelecek yaratmak adına çaba göstermek istemeleridir. İnsanlar MFA’ya bağış yaparak, gönüllü olarak ya da stajyerlik yaparak katılabilirler. Detayları internet sitemizde bulabilirsiniz, www.mercyforanimals.org.

4) Sizce et ve süt sektörüne kıyasla çiftçiliğin daha masum sayılabileceğini söyleyebilir miyiz?

Hayvanların küçük çiftliklerde etleri ve sütlerinden yararlanmak adına yetiştirilmeleri hakında ne düşünüyorsunuz?

Hayvansal tarım tabiatı gereği bütünüyle istismarcıdır. Küçük çiftliklerde bile hayvanlar ailelerinden koparılırlar, çoğu zaman ağrı kesici olmadan sakat bırakılırlar, hayatları ve gelecekleri üzerinde hiçbir hakimiyetleri yoktur ve vahşice öldürülürler.

İnsanlara üretim çiftliklerinin acımasız gerçeklerini gizlice çekilmiş görüntülerle göstermek, kalplerini ve zihinlerini üretim çiftliklerinde acı çeken hayvanlara açmalarını sağlamakta inanılmaz etkili.

5) Tecrübelerinize göre hayvan haklarına dikkati çekmenin en etkili yolu hangisidir?

Hepimizin elinde olan en güçlü yöntem bitki temelli  beslenme düzenine geçmektir. Sadece beslenme düzenimizi değiştirerek her yıl düzinelerce hayvanın hayatını kurtarabiliriz.

Hayvansal ürünlerden uzak durmak, ahlak anlayışınızı masaya koymak ve her yemekte zulüm yerine iyiliği tercih etmektir. Aynı zamanda sağlığınızı iyileştirmek ve çevreyi korumak için de etkili bir yoldur.

7) Hayvan ve doğa katliamı, küresel ısınma, dünya açlık sorunu gibi birçok sorunu önleyeceği düşünülen yapay et projesi (temiz et) hakkında ne düşünüyor sunuz?

Bitkilerden üretilen et ve temiz etin (hayvana bağlı olmadan gerçek hayvan hücrelerinden büyütülen et) büyük bir destekçisiyim. Bu alternatifler sadece hayvan dostu olmakla kalmıyor, üretilmeleri için yüzde 90 daha az toprak ve su gerektiriyor, yüzde 90 daha az sera gazı salıyor ve yaklaşık yüzde 50 daha az enerji tüketimine sebep oluyorlar. Çoğu insan yemek seçimini fiyat, lezzet ve elverişliliğe göre yapıyor. Bitkisel et ve temiz et alternatifleri bu üç konuda geleneksel hayvansal ürünleri geride bıraktığında üretim çiftlikleri yok olmaya başlayacak.

8) Yapay etin hayvanların dokusundan üretileceğini fakat hayvanların ölümüne sebep olmayacağını düşünürsek siz hayvansal ürün tüketmeyen biri olarak yapay eti denemek ister miydiniz?

Evet! Kesinlikle. Etten, hayvanları korumak istediğim için vazgeçtim, tadını ve dokusunu sevmediğim için değil. Bence veganların (özellikle yeni vegan olanların) zevkine yönelik tanıdık tatlar ve dokulara sahip ürünler bulunması çok mühim.

9) Uzun yıllardır hayvan katliamında büyük rol oynayan fast food zincirlerinin vegan ürünler çıkartması hakkında ne düşünüyor sunuz? Sizce bu olaya umutla mı bakmalıyız yoksa bu gibi restoranlardan vegan ürünler alsak dahi onları desteklemiş olduğumuzu düşünebilir miyiz?

Hazır yemek zincirlerinin menülerine vegan ürünler eklemelerini tamamen destekliyorum. Vegan beslenmenin lezzetli, elverişli ve  uygun fiyatlı olmasını istiyoruz. Mevcuttaki hazır yemek restoranları bunu başarmaya yardımcı olmak için gayet uygun oldukları gibi, geniş bir kitleye de hitap ediyorlar. Bu vegan seçenekleri desteklemek şirketlere bu tip ürünlere talep olduğunu gösterecek ve bu da ürün yelpazelerini genişletmelerini teşvik edecek ve diğer restoranları da aynısını yapmaya özendirecektir.

10) Gucci markasının artık koleksiyonlarında kürk kullanmayacağını açıklanması ile ilgili ne düşünüyor sunuz?

Bu harika! Tüm giyim markaları acilen kürksüz bir politika benimsemeli. Kürk acımasızca ve eski moda.

Anlamsız lüks ürünler adına hayvanlara gaz veren, kapana kıstıran ve canlı canlı derilerini yüzen bir sektörü destelemenin hiçbir bahanesi olamaz.

11) Sizce neden  insanlara deri kullanmak kürk kullanmaktan daha masumca geliyor? Gerçekten de  hayvan sömürüsünün farklı şekilleri olan kürk ve deri üretimi, kullanımı arasında bir fark var mı?

Deri de aynı şekilde hayvan zulmünü destekliyor. Yapılacak en iyi şey tüm hayvansal ürünleri dolabınızdan uzak tutmak.

12) Kitabınızın bir bölümünde okulda diğer çocuklar tarafından baskıya maruz kaldığınızı anlatıyorsunuz. Günümüzde aynı sorunu yaşayan birçok çocuk var ve ne yazık ki bu olaylar çok üzücü şekillerde sonuçlanabiliyor. Çevreleri tarafından bir nevi zorbalığa maruz kalan çocuklara sizce nasıl yardımcı olabiliriz?

Çocuğunuza koşulsuz sevgi verin. Gerçekten koşulsuz. Anlayışlı, nazik ve destekleyici olun. Bir güvenli alan yaratın. Onları özgün ve özel bir insan oldukları için kutlayın. Oldukları halleriyle harika ve bir bütün olduklarını bilmelerini sağlayın

13) Mercy For Animals kitabınız filme uyarlanacak olsa sizi kimin oynamasını isterdiniz?

Ryan Gosling. Başrolde herhangi bir başkasıyla çekilmesine izin vermezdim. (Gülerek cevap veriyor)

14) Son olarak sevenlerinize mesajınız nedir?

Dünyayı tüm canlılar için daha adil, sevgi dolu ve nazik bir yer haline getirmek adına yaptığınız her şey için teşekkür ederim. Siz bir fark yaratıyorsunuz. Gözlerimizin önünde bir bilinçlenme hareketi gerçekleşiyor.

Lambadan cin çıkaran bilim kadını: Lise Meitner

1

Tarih 7 Kasım 1878’e geldiğinde Elise Meitner ismiyle dünyayı selamlayan daha sonra ise Lise Meitner olarak tanıyacağımız, karşılaştığı engeller, uğradığı ayrımcılıklar karşısında fizik tutkusundan vazgeçmeyen ve büyük bir güç haline getirilecek keşfini dünyanın kucağına koyduğunda haksızlığa uğrayan nükleer fiziğin annesi bilim kadınına daha yakından bakmaya ne dersiniz? Hatta gözlerimizi büyüteç yapıp şaşırarak bakalım…

Yine cinsiyet arası ayrımlar bir yüzyıldan diğerine uzanıyordu tabi ki, 1800’lerin sonu 1900’lar başı… Lise’nin öğrenimi zamanında kız çocuklarının eğitimi 14 yaşında sona eriyordu. Okulu bitirdiğinde hayatını öğretmen olarak kazabilmek için Fransızca alanında devlet sınavından 1899 yılında geçti. Daha sonra kadınlara fen edebiyat fakültelerine giriş hakkı tanındı. Lise 2 yıllık sıkı bir çalışma sonucu lise bitirme sınavını geçmiş ve 1901 yılında Viyana Üniversitesinin kapısı kendisine açılmıştır. 1905 yılına geldiğimizde eğitiminde doktora derecesini almıştır. 1907 yılında radyoaktivite çalışmak için Berlin’e gitti. Hiçbir geliri yoktu ve ailesi maddi destek sağladı. Berlin Üniversitesinde derslere girebilmek için yoğun çaba sarf etmesi gerekti. Nedeni mi? Kadın olmasıydı…

Sonunda fizikçi Max Planck’in önyargısını kırmış ve derslere girebilmek için gerekli izni almıştır.
Lise derslere katılabilse de deneysel çalışma yapamıyordu. Ta ki radyoaktivite kimyasında çalışmalarında yardım edecek bir fizikçi arayan kimyacı Otto Hahn ile tanışana kadar. Yıllar sürecek iş ortaklığı ve dostluk… Lise’nin Hahn ile yapacağı çalışmalarda bir engel daha karşısına çıkar. Ne olabilir? Lise’nin kadın olması… Kimya Enstitü Başkanı Emil Fischer enstitüde kadın istemiyordu. İstemeyen kişi Nobel ödülü almış bilim adamıdır belirtmeden geçemeyeceğim. Bu nedenle Hahn çalışmalarını laboratuvarda yapabiliyorken, Lise cinsiyetinden dolayı çalışmalarını bodrum katında ve marangozhaneden bozma bir yerde yapabiliyordu. Lise aile desteğiyle varlığını sürdürdüğü için, gelir sağlayabilmek için yazdığı makaleleri L. Meitner olarak imzalıyordu. Neden mi tam ismini kullanmıyordu? 1900’lerin başında Almanya’da kadınların bilimsel makale yayımlamaları yasaktı. Çünkü yeni girilen yüzyıl da kadınlara karşıydı.
1909 yılına gelindiğine kadınların Almanya’da akademik çalışmalara katılmasını engelleyen yasanın kaldırılmasıyla, Lise eski marangoz atölyesinden çıkıp kimya laboratuvarında çalışmaya başlamıştır. Yine aynı yıl Meitner ve Hanh ikilisi radyoaktif geri tepmeyi keşfetti.

1912 yılına geldiğimizde 34 yaşındaki Lise’nin Max Plank’in asistanlığı yapmaya başlamasıyla sonunda üniversitede bir konumu olur ve cüzi bir ücret almaya başlar. Aynı yıl Hahn’a Dahlem’de açılan Kaiser Wilhelm Enstitüsü’nde bağımsız çalışması için teklif gelir ve Hahn kabul ederek bağımsız radyokimya bölümünün başına geçer. Lise burada misafir olarak Hahn’la çalışmalarını yürütür. 1913’te Kaiser Wilhelm Kimya Enstitüsü ilk kadın bilimsel bir üyesi olur ve maaş almaya başlar. Böylece Lise ekonomik bağımsızlığını kazanır. I. Dünya savaşının patlak vermesiyle ikilinin çalışmaları sekteye uğrar. Hahn askere alınır, Lise gönüllü röntgen hemşiresi olarak görev alır. Fakat Lise daha fazla bilimden uzak kalamaz ve 1917 yılında laboratuvara geri döner. Aynı yıl ikili Protaktinyum elementini bulduklarını duyururlar. Bir yıl sonrası Kaiser Wilhelm Enstitüsü Lise’ye radyoaktif fizik bölümü açmasını teklif eder ve ücretini de Hanh’ın ücretiyle aynı seviyeye çıkartır.

Lise yıllar süren, bilim yapmak için verilen mücadelesinde sonunda cinsiyetler arası eşitliğe ulaşmıştır. 1922 yılına Lise 43 yaşına geldiğinde enstitüde öğretim görevlisi olur. Verdiği ilk ders konusu ‘‘Kozmik fizik’’ gazetelerde ‘‘Kozmetik Fizik’’ olarak yer alarak alay konusu yapıldı. Kadınların bilimde başarılı olacağına inanılmıyor ve küçük görülerek ayrıştırılıyordu. 1926 yılı transfer olduğu Berlin Üniversitesi’nde Almanya’nın ilk fizik deneysel nükleer fizik profesörü oldu.

Hızlıca yol alıp 1933 yılında geldiğimizde Hitler gerçeğiyle yüz yüze kalıyoruz. Bu dönemle birlikte Yahudi kökenli Almanların işlerine son verilmekteydi. Lise yahudi kökenli Avusturyalı olduğu için işine son verilmemiş enstitüdeki görevine devam etmiştir. Fakat Lise’nin ders vermesine izin verilmediği gibi, profesörlük unvanı da elinden alınmıştır. Bilimsel toplantılara katılamıyor, yayımlanmış bilimsel makalelerde yazarlarından biri olmasına rağmen ismi yer almıyordu. Yıllar süren cinsiyet ayrımcılığının ardından Lise bu sefer ırk ayrımcılığıyla karşı karşıya kalmıştır. 1938 yılında Almanya’nın Avusturya topraklarını kendine katması sonucu Lise’nin koruması ortadan kalkmıştır. Bunun üzerine Lise çalışmalarını, konumunu, akademik kariyerini kısaca 25 yıllık hayatını bırakarak Almanya’dan kaçar. 1938 yılında İsveç’te Stockholm’da Siegbahn Enstitüsünde kıdemsiz asistan maaşı ile yine zor olan yeni bir hayata başlar.

Lise sürgündeyken Hanh ile yaptıkları çalışmalar ve ilerleyişleri ilgili mektuplaşarak bilgi alışverişlerine devam etmişlerdir. Hanh ve asistanı Strassmann uranyum ile nötron bombardımanı yaparlarken bozumun ürünleri arasında baryum izotopları buldular. Açıklayamıyorlardı nötron çekirdekte çatlamaya hafif elementler sebep olmazdı. Meitner’e mektup yazarak fiziksel açıdan bu durumu değerlendirmesini istedi. Meitner mektubu fizikçi yeğeni Otto Frish ile tartışırken, Frish uranyum atomlarının iki eşit paçaya bölünebileceğine inanmadı fakat konuşma ilerledikçe, çekirdeği sıvı damla gibi görebileceklerini sıkışmaya başlayıp sonunda ikiye bölüneceğinden diyagramlar çizerek söz etti. Yani uranyum atomunu iki daha hafif atoma bölünüyordu. Meitner ayaküstü yaptığı hesaplamayla iki çekirdek birbirinden ayrıldığında ortaya çıkan enerji orijinal çekirdeğe göre 200Mev büyüktü… Einstein’ın ünlü formülü E=mc2. Her şey uyuyordu. Muazzam miktarda enerji üretmek için nükleer bölünme sırasında yeterli kütle enerjiye dönüşüyordu. Einstein’ın 1905 yılında enerji ve kütle arasındaki ilişkiyi açıklamak üzere yayımladığı makale gerçek hayatta ilk defa doğrulanmış oluyordu. Meitner, hesaplamasını Hahn’a anlatırken, Frisch Bohr’a söyledi. Haberler o kadar hızla yayıldı ve hareket edildi ki, Meitner ve Frisch’in 1939 yılı Nature Dergisinde yayımladıkları makaleden önce keşif duyulmuştu. Makalede atomun parçalanmasını biyolojideki hücre bölünmesine (o yıllarda buna “fisyon” deniyordu) benzeterek, “nükleer fisyon” adını verdiler. 1938 yılında atom bombası için lambadan cin çıkmıştı.

Einstein bizim Marie Curie’miz dediği Lise Meitner’in çalışmalarını takip etmekteydi. Bu gelişme sonrası Einstein Amerika başkanına buluşun ne ifade ettiğini açıklar. Böylece 1939 yılı sonuna doğru ABD, Kanada ve İngiltere’nin ortak olarak yürüteceği atom bombası yapımı için Manhattan Projesi başladı. Projeye katılması için Meitner’e teklif gelmiş fakat bilimsel katkılarını askeri uygulamalarda kullanmayacağını belirterek reddetmiştir. İnsani yanını öne çıkarak bilimin insanlık için yok edici değil, insanlığa hizmet etmesini savunmuştur.

1944 yılında ağır çekirdeklerin bölünmesinin keşfi için Lise Meitner’in katkıları görmezden gelinerek Nobel Kimya ödülü Otto Hanh’a verilmiştir… Nobel konuşmasında Lise’nin katkısından hiç bahsetmemiş bütün başarıyı kendine mal etmiştir. Böylece Lise ve Hahn’ın iş ortaklıkları her şeyden öte dostlukları Nükleer fisyondaki gibi bölünerek yolları tamamen ayırmıştır.

Lise Meitner’in kısaca başardıkları;

1949 yılında Almanya’da aldığı Max Planck Ödülü
1966 yılında ABD Atom Enerjisi Komisyonu’nun verdiği Enrico Fermi Ödülü’nün sahibi oldu. Meitner, Fermi ödülünü alan ilk kadın olarak tarihe geçti.

1992 yılında onuruna 109. elemente meitneryum ismi verilmiştir

Lise Meitner cinsiyet ayrımcılığına, ırkçılığa, kariyerini hayatını geride bırakmak zorunda kalmasına, keşifte katkılarının görmezden gelinmesine, haksızlık yapılmasına karşı vazgeçmeden yoluna devam etmiştir. Sonunda inandığı yolda kendi ışığını tutarak tarihe ismini yazdırmıştır ki, ben şu anda bu satırları yazıyorum siz de okuyorsunuz…

Kendinize yolunuza gücünüze inananın… Kendinize ışık olun ışıkla kalın…

Geçmişten günümüze hayvan hakları hareketi

Bu zaman çizelgesi hiçbir şekilde kapsamlı bir tarih çalışması değildir, sadece günümüzdeki hayvan hakları hareketindeki bazı önemli olaylara genel bir bakış kazandırmak amacıyla hazırlanmıştır.

“Hayvanlar, acı çekiyor” endişesi yeni veya modern bir fikir değildir. Birçok antik Hindu ve Budist kutsal yazıları, etik sebeplerden dolayı vejetaryen bir beslenmenin savunucusu olarak geçer. Bu ideoloji bin yıldan beri sürekli olarak gelişme halinde ancak birçok hayvan aktivisti en büyük gelişmenin 1975’te “Amerikan Hayvan Hakları Hareketi”nin hızlandırıcısı olarak “Hayvan Kurtuluş Cephesi”nin kuruluşu olduğunu belirtiyor.

1976 Ronnie Lee tarafından “Hayvan Kurtuluş Cephesi (ALF)” kuruldu. Hayvan Kurtuluş Cephesi; hayvan haklarını savunan hareketler içerisinde en radikal oluşumlardan biridir. Amaçları; hayvanları sömürüldükleri mekanlardan kurtararak onları özgürleştirmek, hayvanları sömürerek kâr elde eden kurumlara ekonomik hasarlar vermek, hayvanlara gizlice yapılan işkence ve zulmü ifşa etmek, tüm hayvanların zarar görmemesi için gereken önlemleri almaktır. Türkiye dahil 20 ülkede çalışmalarını sürdürmekte. İlk ALF eylemleri, çeşitli üniversitelerde laboratuvarlarda denek olarak kullanılan hayvanları kurtarmakla başladı. ALF, Türkiye’de de çeşitli eylemlere imza attı. Keklik avcılarının kafeslerine girilerek keklikleri kurtardı, av köpeklerini eğitmek için kullanılan bir tesiste kafesler ardında tutulan tilkileri özgürlüğüne kavuşturdu ve kurban satan işletmelere ekonomik anlamda zarar verdi, fast food mağazaları protesto edildi. Hayvan Kurtuluş Cephesi, bu gibi birçok eylemlerini hala dünya çapında etkili biçimde sürdürüyor.

1979 Hayvanlar İçin Yasal Savunma Fonu kuruldu. Bu fon ile özellikle mezbahaya giderken 36 saat boyunca kalabalık, sıkışık bir alanda aç ve susuz olarak taşınan hayvanların haklarını savunmak için kuruldu. Daha sonraları; bu hakları savundukları için göz altına alınan, fiziki ve sözlü şiddete maruz kalan aktivistler için de kullanıldı.

1980 Hayvanlara Etik Muamele İçin Mücadele Edenler (PETA) kuruldu. Günümüzde yaklaşık olarak 6,5 milyon üyeye sahip PETA, hayvan haklarını savunmanın yanı sıra hayvanlardan besin olarak faydalanılmaması, hayvan derisinden giysi üretilmemesi, hayvanlar üzerinde deney yapılmaması ve hayvanların eğlence sektöründe kullanılmaması gibi prensipleri benimseyen bir oluşumdur. Hayvanlar üzerinde deney yapmayan markalar listesi ile son yıllarda daha fazla tanınmıştır. Bu listeye buradaki linkten ulaşabilirsiniz: Ayrıca listede aradığınız markanın ismini göremiyorsanız, anasayfadan marka ismini yazıp cruelty-free olup olmadığına bakabilirsiniz.

1981 Çiftlik Hayvanları Reform Hareketi resmi olarak kuruldu. Dr. Alex Hershaft tarafından kurulmuş olan bu vejetaryen derneğin 1980 yılında hazırlamış olduğu bildiri ile et yemenin hem insanlara hem de çevreye olan zararları anlatıldı.

1983 Çiftlik Hayvanları Reform Hareketi 2 Ekim’i Dünya Çiftlik Hayvanları Günü olarak ilan etti.

Filozof Tom Regan tarafından “Hayvan Hakları Davası” yayınlandı. Çağdaş hayvan hakları kuramcılarından biri olan Tom Regan tarafından yayınlanan bu kitapta; hayvan haklarından kapsamlıca bahsedildi. Regan, kitabın önsözünde şöyle der:

“Hayvanların çıkarları için çalışan herkes ‘usdışı’, ‘duygusal’, ‘hisli’, ya da daha beter sıfatlarla usandıracak derecede suçlanmaya alışık olduğuna göre, ancak duygularımıza fazla kapılmamak veya hislerimizi sergilememek için bilinçli çaba göstererek bu suçlamaları yalanlayabiliriz. Bu da ussal sorgulama yolundan hiç ayrılmamayı gerektirir.”

1986 Şükran Gününden bir gün sonra, ulusal çapta kürk üretimi ve kullanımını protesto etmek amacıyla Dünya Kürk Karşıtı Eylem Günü ilan edildi. Dünyada kürk satışının en fazla olduğu gün 14 Şubat Sevgililer Günü olarak bilindiği için; 14 Şubat tüm dünyada KÜRK KARŞITI EYLEM GÜNÜ ilan edilmiştir. Her yıl yaklaşık 50 ülkede, 70 kentte protesto gösterileri düzenlenmektedir.

1987 Kaliforniya’da Jennifer Graham adlı bir lise öğrencisi, kurbağayı incelemeyi reddederek manşetlere yerleşti.

John Robbins tarafından, vejetaryen ve vegan beslenmeyi anlatan “Yeni Amerika İçin Beslenme” adlı kitap yayınlandı.

1992 Hayvanları Koruma Kanunu (Animal Enterprise Protection Act), yürürlüğe girdi.

1993 General Motors, kaza testlerinde canlı hayvanların kullanımını bıraktı.

The Great Ape Project (Büyük Maymun Projesi) oluşturuldu. Bu projede, insan olmayan büyük maymunların (şempanzelerin, gorillerin ve orangutanlar) insanla yasal olarak eşit seviyeye gelmesini amaçlayan farklı disiplinlerden gelen 36 bilim insanı topluma çağrı yapmak amacıyla yer aldı.

1994 Sirkten kaçarken eğitmeninin ölümüne yanlışlıkla sebep olan Tyke ismindeki bir fil, polis tarafından vurularak öldürüldü.

1995 Compassion Over Killing adında vejetaryen yaşamı destekleyen bir dernek kuruldu.

1997 PETA, Huntinghon Yaşam Bilimleri Enstitüsü’ndeki hayvan istismarını gösteren gizli bir video yayınladı.

Amerikan İnsan Topluluğu tarafından yürütülen bir soruşturma, Burlington Coat Factory’in köpek ve kedi kürkünden yapılmış ürünleri sattığını ortaya koydu.

2001 Compassion Over Killing derneği, bir tavuk çifliğinde açık bir operasyon düzenleyerek hayvan sömürülerini belgeledi ve 8 tavuğu kurtardı.

2005 AB Kongresi, at eti üretimi soruşturması için fon sağladı.

2006 Huntinghon Yaşam Bilimleri Enstitüsü, Hayvanları Koruma Yasası çerçevesinde suçlu bulundu.

Amerikan İnsan Topluluğu tarafından yürütülen soruşturma, Burlington Kot Fabrikasında “sahte kürk” olarak etiketlenen kürklerin gerçek olduğunu ortaya koydu.

2009 Avrupa Birliği, kozmetik ürünler için hayvan deneylerini ve bu ürünlerin hem satışını hem ihracatını yasakladı.

2010 SeaWorld isimli su parkındaki bir balina, eğitmeni Dawn Brancheau’yı öldürdü (haklı olarak diyelim, su parklarının gerçek yüzünü biliyoruz). SeaWorld, Mesleki Güvenlik ve Sağlık Yönetimi tarafından 70.000 $ para cezasına çarptırıldı.

2011 Ulusal Sağlık Enstitüsü yeni deneylerde şempanze kullanımını bıraktı.

2013 “Blackfish (Kara Balık)” adlı, su parklarında esaret altında tutulan binlerce hayvandan biri olan Tilikum adlı orkanın (balina çeşidi) bu dönemde üç insanı öldürmesi ile ilgili, duruma ışık tutma amacıyla çekilmiş olan belgesel büyük bir kitleye ulaştı ve halkın SeaWorld’ü ve diğer su parklarını eleştirmesini sağladı.

Kaynak: ThoughtCo