Ana Sayfa Blog Sayfa 212

Vicdan parayla susturulur mu?

Bundan 5 yıl önce, üniversite öğrencisi bir genç kız gündem olmuştu. İsmi Dilek Özçelik’ti ve lenf hastasıydı. Çoğu kanser hastası gibi o da ilaçlarını
bulamıyordu. Edirne’de bulunan Trakya Ünivesitesi’nde İngilizce Öğretmenliği 3. sınıf öğrencisiydi ve henüz çok gençti. Yıl o zamanlar 2013. Dilek ise 22. yaşındaydı.

Bir gün çarşıda gezerken şans eseri dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ı görmüştü. Siz de eminim hatırlarsınız. Ve Bayraktar ile görüştükten sonra gazetecilere yaptığı açıklamasında şöyle demişti: “Devletin başındaki insanların görevi tüm bireylerin ihtiyaçlarına cevap vermesi olduğunu sanıyorum. Sadece bu düşünceyle kendisinin birkaç dakika beni dinlemesini istedim. Benim zaman kaybına lüksüm yoktu. Ne yapacağımı bilemedim. Ailece çok zor günler geçiriyoruz. Ben ve benim gibi insanlar mevki ve makam sahibi değiliz. Bazı şeylere çok kolay ulaşamıyoruz. Ben bakan beyi şans eseri gördüm. Kendisinin 1-2 dakika beni dinlemesini istedim. Ben ‘ilaç’ dedim. O ‘para’ dedi.

Belki Erdoğan Bayraktar’ı gördüğü o ilk an şanslı hissetmişti kendisini Dilek. Belki o güzel yüreği umutla dolmuştu aniden. Ancak hiç ummadığı bir karşılık gördüğü kesindi… Çünkü Dilek’in de ifade ettiği gibi ‘ilaç dedikçe para diyen biri’ vardı karşısında… Cebine zorla bir miktar para sıkıştırıp “Parayı düşürme epey var” diye tembihleyerek yanından uzaklaşmış, namaz kılmak için camiye girmişti Bakan Bayraktar.

Ve işte her şey aslında Erdoğan Bayraktar’ın bu davranışlarından sonra
başlamıştı… Dilek’e o kadar dokunmuştu ki cebine para sıkıştırılması… Çünkü onun istediği para değil ‘ilaç’ idi… Bakan Bayraktar’ın sitemkar şekilde “Ne yapabilirim ki başka” dediği görülüyordu görüntülerde. İşte yapabileceği şeylerden biri buydu. İlaçlarına kavuşturmaktı. Çünkü Dilek’in hayatına devam edebilmesi için daha fazla zaman kaybetmemesi gerekiyordu… Ancak cebine para sıkıştırılınca ‘dilenci muamelesi’ görmüş gibi hissetmişti.

Bu duruma epey içerleyen Dilek, camide Bakan’ın çıkmasını beklemiş ve hepimizin boğazında bir yumru bırakmıştı. Parayı Bakan’a geri vererek
gözyaşları içinde şu cümleler dökülmüştü ağzından: “Yanlış anlaşıldım. Ben dilenci değilim. İnsanlık konusunda bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda.

Olay, bu görüntüler ile son bulmadı tabii. Vali Duruer ertesi gün Dilek Özçelik ile görüştü. Dilek ise sağlığı ne kadar kritik bir noktada da olsa onurunu elden bırakmadı ve “Şu hayatta en değer verdiğim şeylerden biri de minnet duygusudur. Sağlık Bakanı yardım ederse kabulümdür. Sayın Bayraktar Bey’in yardımını istemiyorum” dedi. Belki kiminiz Bakan Bayraktar’ın yardımını kabul etmemesini abartı bulabilir… Dilek de bunu öngörerek bu düşünceye kapılabilecek insanlara şöyle seslenmişti: “Belki ‘Abartma, saçmalama’ denilebilir. Ama insanım ve ben ömür boyu, o insanı belki hani yanlış anladım belki de anladığım doğrudur, ama kendilerine karşı aldığım her nefeste minnet duygusu içerisine girmek istemiyorum ve girmeyeceğim. Söz konusu ölüm de olsa ben kendimi o duruma sokmayacağım

Böylece bize minnet duygusunun, onurlu yaşamanın ne kadar önemli olduğuna dair güzel bir insanlık ders verdi Dilek. Ve o günlerde o kadar güzel bir söz söyledi ki hiç unutulmasın isterim: “Yanınıza yardım amaçlı bir insan geldiğinde eliniz cebinize değil de vicdanınıza gitsin

Şimdi ise Dilek aramızda artık yok. Dün gece öğrendik ki, kansere yenik düşmüş o güzel yüreği. Ailesine metanet diliyorum. Ve bu acı vesileyle, bir
çağrıda bulunmak istiyorum: Kanser hastalarının tedavisini ve ilaç masraflarını devlet üstlensin.

2016 yılının Kasım ayında Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Başbakanımız ve Sağlık Bakanımızla konuştuk.Dedim ki bakın kesinlikle, kanser dahi, ilaçları nereden gelirse gelsin, bunlardan kesinlikle ücret almamamız gerekir. Hassas olalım, buralarda suistimale fırsat vermeyelim” demişti. Bu durumu kendisini ziyaret eden muhabirlerden öğrenen Dilek, “İlaca ulaşamadığı için ölen insana tanık oldum ve beni ruhsal anlamda çok aşağı çekti. Bir yerden sonra eğer vicdanınız varsa, insani değerleriniz halen çökmediyse kendiniz ilaca ulaşsanız bile ulaşamayanların acısını çok ciddi anlamda yaşıyorsunuz. Her defasında manevi anlamda ilaca ulaşamayanlar için ben ölmüş hissettim kendimi” diye konuşmuştu. Ve eklemişti: “Bazen söylenenler havada kalıyor ya umarım gerçekten olur

Maalesef Dilek endişelenmekte haklıydı… İktidarın çoğu vaatleri gibi bu ‘müjde’leri de uygulamaya geçirilemedi… Cumhurbaşkanı Erdoğan 2016 yılındaki açıklamalarından 5 ay sonra, Erzurum’da düzenlediği mitingdeki konuşmasında yine söz verdi. “Kanserli hastalarımızın ilaçlarının masraflarını ve tedavilerini devlet olarak üstleneceğiz. Başbakanımızla konuştuk. Hazırlıklar yapılıyor” dedi. Ancak bu sözlerinin de üzerinden 9 ay geçmesine rağmen yine bir düzenleme yapılmadı.

Kim bilir kaç kişi belki de ilaçlarına ulaşamadığı için yaşamını yitirdi? Ve daha kaç kişi yitirecek? Umarım bir an önce devlet yetkilileri bu konuda bir düzenleme yapar. Dilek için şu an yapabileceğimiz en güzel şey de Erdoğan’ın bu sözlerinin uygulamaya geçirilmesini sağlamak olur zannediyorum.

Yazımı bitirmeden önce Dilek’e de buradan seslenmek istiyorum… Biliyorum ki duyacak… Beni affet… Bizi affet… O olaydan sonra hiç sormadık seni… Unuttuk. Çok kızgınım. Çok üzgünüm. Dimdik duruşunu, cesaretini asla unutmayacağım. Senin gözyaşlarına sebep olan o insanı da unutmayacağız.
Para uğruna aş uğruna yıllardır kendini satanlar ile cami yaptırarak günahlarını affettirebileceğini sananlar, Dilek’in onurlu duruşu size tokat olsun.

Sarıyer Kent Dayanışması, sahile korkuluk talebinde bulundu

Sarıyer Kent Dayanışması, son bir haftada iki insanın denize düşerek yaralanması üzerine dün eylem yaptı.

Sarıyer Büyükdere’deki Balıkçılar Çarşısı durağında yapılan eylem, son bir haftada birer gün arayla denize düşerek yaralanması üzerine Sarıyer Kent Dayanışması’nın çağrısı ile toplanarak yapıldı. Sarıyer Kent Dayanışması’ndan Eren Özmen, “Bugün bu sahillerden denize düşen arkadaşlarımız için buradayız. İki gün önce Emirgan ve Kireçburnu sahilinde iki kişi denize düştü ve hastanede yaralı olarak yatıyorlar. 6 yıldır bu sahile bariyer, korkuluk yapılsın diye başvurularımız oldu. Bu 6 yıl içerisinde 19 kişi yaşamını yitirdi. Artık sahillerden denize düşüp ölmek istemiyoruz” dedi. 

Eylemde basın açıklaması yapan Sarıyer Kent Dayanışması’ndan Eray Özgüner ise “Tüm başvurulara rağmen, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Sarıyer halkının taleplerine rağmen, Sarıyer’de, sahil hattında insanlar için risk oluşturan yerlere korkuluk takmamak için direniyor. Canlar giderken bir dakika bile beklemeye tahammülümüz yok. Tabii ki sahilin bariyerlerle kapatılmasını istemiyoruz. Sadece tehlike arz eden yerlere bariyer yapılmasını istiyoruz. Buradan bir insan denize düştüğünde boğularak ölme, felç kalma ve ciddi şekilde yaralanma riski ile karşı karşıya kalıyor. Denize düşen insan, yüzme bilse dahi yukarı çıkabileceği hiçbir yer yok. İBB’nin ihmali yüzünden daha fazla insan ölmesin, gerekli önlemler derhal alınsın” şeklinde konuştu. 

Sarıyer Kent Dayanışması, son bir haftada birer gün arayla denize düşerek yaralanan iki vatandaş üzerine eylem yaptı.

“İBB’nin İhmali Öldürüyor”, “Acil Korkuluk İstiyoruz” ve “İBB Büroksasisi Can Alıyor” yazıları olan dövizler taşıyan Sarıyerliler, daha fazla ölüm ve yaralanmanın yaşanmaması için, sahil hattı boyunca risk teşkil eden bölgelere korkuluk yerleştirilmesini talep ettiler.

 

Görülmeye değer, vegan bir Netflix yapımı: Okja

Vegan mesaj içeren büyük bütçeli film, Cannes Film Festivali’nde dört dakika süren büyük alkış topladı.

Tilda Swinton Okja’da başrol oynuyor

Jake Gyllenhaal, Lily Collins, Tilda Swinton, ve Paul Dano Bong Joon Ho’nun filmi Okja’ya büyük bir yıldız gücü getiriyor. Filme gitmeyi heyecanlı kılan bir şey daha var. Film, ‘‘et cinayettir’’ mesajını ‘‘super pig’’ olacak arkadaşı için savaşan küçük kızın hikayesi üzerinden anlatarak veriyor.

Okja bu yıl mayıs ayında Cannes Film Festivalinde ekrana gelmiş Netflix yatırımlı iki filmden biri.

Film dört dakika boyunca ayakta alkıilandı. Ahn Seo-hyun, Okja’yı önemseyen ve seven Güney Kore’de küçük çiftlik kızı olan “Mija” rolünde oynadı, Tilda Swinton kar etmek için Okja’nın hayatından çıkan bir CEO iken Jake Gyllenhaal  bir hayvanbilimciyi canlandırıyor.

Paul Dano hayvan hakları activist grubun liderini  canlandırıyor, bu yüzden filmin ustaca yapılmadığını düşünmüş olabilirsiniz. Lilly Collins de film de hayvan hakları aktivisti. Okja’daki metaforlar oldukça açık ancak bir o kadar etkileyici.

🐷 🏭 🐷 🏭 🐷 OKJA – a new film out on Netflix. More info here: http://bit.ly/2qNEwgd

PBN Ethics & Activism paylaştı: 26 Mayıs 2017 Cuma

Güçlü mesaja sahip filmler düşündürücü ve büyük değişim için ilham verici olabiliyor, ama bunlar çekilirken eğlenceli de olabilir. James Cameron’ın Titanik filmini eğitim yönünden düşünün. Kendi mesajı var ancak böylesine canlı bir hikayeyle anlatılıyor ki izleyiciyi içine çekiyor ve bu karakterlere özdeşleşmenizi sağlıyor. Kimse eğitileceği için film izlemez, ama bir şekilde öğrenirler. Aynı şeyi bu film de vaat ediyor.

Swinton’un CEO karakteri Okja’yı Mija’dan uzaklaştırdığında, küçük kız savaşır. Sonra birden daha fazla insanın ‘‘super pig’’ kontrolü için savaştığı bir macera başlar. Mija arkadaşını korumak ister, bu nedenle kurtarma misyonu devam eder. Okja’yı kurtarmak için ne gerekiyorsa yapmaya ve kötü insanların onu et için öldürmelerini engellemeye kararlıdır.

İnsan, Esther the Wonder Pig’in babaları gibi son zamanlardaki gerçek hayat domuz savunucularını düşünmeden edemiyor, gerçek hayatta böyle bir şeyin olabileceğini hayal etmek kolay olabilir. Olayın gerçeği, bu domuzlara ve “çiftlik hayvanları” olarak kabul edilen hayvanlara her gün meydana gelmesi. Film, hikayesi ve söylemek zorunda olduğu şeyle güçlü bir yumruk atıyor.

Okja, Haziran 2017’nin sonlarında Netflix’de gösterilmeye başlanacak. Filme dair son güncellemeler için Facebook’tan Okja’yı takip edebilirsiniz. Kalbe dokunan filmden ne bekleyebileceğinizi görmek için resmi fragmanını izleyebilirsiniz.

Kaynak: Plant Based News

Kabuk Adam: Yaşanmış ve hayata dokunmuş bir roman

 “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.”  Bu dizeyi Orhan Pamuk’un etkileyici kitabı Yeni Hayat’ın girişinden çoğumuz tanıyoruz. Peki ya gerçek hayatta bir kitap ve bir yazar, bir insanın hayatına dokunacak denli güçlüyse? Size Kabuk Adam’dan bahsediyorum. Karayipler’de aşkın, şiddetin, tutkunun, yaşam ve ölüm arasındaki ince varoluşun romanı.

Hayatta yapılan tercihlerin yanında yapamadıklarımız, yaşayamadıklarımız, yanlış zamanda alınan kararlar ve cesaret edemediklerimiz vardır. İnsanlığımız gereği, bir şekilde, bir parçamızda hep pişmanlık kalır. Kabuk Adam, kimliğini bulamamış fizik doktorasını yarıda bırakıp yazarlığa başlayan Aslı Erdoğan’ı tanımak için bir başlangıç. Onun kendi zaaf ve çelişkilerini keşfetme hikayesi. Ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide duran, kendi içinin çirkinliğini en dokunaklı biçimde betimleyen bir insan o. Çalıştığı fizik merkezinde hayata katlanabilmek için öyküler yazan, çok kez intiharı denemiş, toplumun yabancılaştırdığı, hiçbir yere ait olamayan yalnızlığın canlı hali. İlk kez sevmeyi öğrenmenin, belki de bunu dile getirememenin korkusunu Karayipler’de gözden uzakta bir adada tanıştığı Tony’de fark eder.

Tropiklerde, o gözden ırak adada öğrendim ki, cennetle cehennem iç içedir, ancak bir katil bir peygamber olabilir ve insan bir başkasına, aynı karabüyü ayinlerindeki gibi, dönüşebilir, çünkü insanın tam zıddı gene kendisidir.

Kabuk adam günümüzün yüzeysel aşk hikayelerinin yanında gerçek bir güzel ve çirkin hikayesi. Onu bu kadar gerçek yapan şey güzel ve çirkinliklerini, dış görünüşlerini değil ruhlarını temsil etmesi. Ölümsever, yaşama uçurumun kıyısından bakan hiçbir insana ya da düşünceye bağlı kalamayan Aslı Erdoğan’ın yanında, yaşam dolu Kabuk Adam Tony. Ona göre ya onu öldürecek ya da aradığı yaşam suyunu ona verecek insan. Bir katil, bir uyuşturucu satıcısı, siyah derili diye dışlanan, kimsenin güvenemeyeceği bir adam. Beraber bir aile kurmaktan öte evreni yeniden kuracağı kadını arayışı, zayıflıkları, çirkinlikleri… Kabuklarının dışını görünce ruhunun altında derin şeyler gizli olan biri. Hakkında kitap yazılacağını yazarından önce bilecek kadar naif bir ruh.

Bugün artık biliyorum: Hayatın bizlere verip verebileceği tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı, ilk fırsatta katlederiz. Sonra da, ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız.”

Mucizenin bir rüyadan uyanırcasına karanlığın içinde yok olup gidişi, insanın sevgiyi bilerek öldürmesinin kanıtı. Kabuk Adam, yaşam ve ölümün birlikteliği, sevmeyi bilmeyen yaralı bir kadının, gerçek, karşılıksız bir sevgi ve şefkatin karşısında duvarlarını yıkamama hikayesi. Korkunun aşkı alt etmesi, söyleyemediklerimizin, yaşayamadıklarımızın acısı içinde yaşadığımız toplumun bizi köleleştirmesi…

Aslında bu kitabı özel kılan içimizden her birimizin hikayesini anlatması. Kitap, hayatın yüzeysellikten ibaret olmadığını, güzelliklerin detaylarda gizli olduğunu, dile gelememiş sözlerin acısını ve pişmanlığını yüzümüze bir tokat gibi vururken, yazar Aslı Erdoğan’ı da anlayıp onun kişisel tarihini keşfetmek için bir şans veriyor, hele ki otobiyografik bir roman yazmanın bu kadar zor olduğu bir dönemde, bunu bu kadar okunabilir  ve ilgi çekici kılmak yazarın bu konuda ne kadar usta olduğunun göstergesi. Bunda Aslı Erdoğan’ın kirli ve karanlık taraflarını dile getirmekten asla çekinmemesinin de bir payı var. Böylelikle yazar, kendi hayatından çok, içinde yaşadığı ruhsal çöküşler, hayatı anlamlandırma isteğiyle kitaplarında her okuyucunun kendinden bir parça bulmasını sağlıyor.

https://listekitap.com/static/img/2016/09/kabuk-adam2-800x530.jpg

Erdoğan’ın yirmi sekiz yaşında yazdığı bu roman ve pek çok kitabı ona dünya çapında birçok ödül getirse de, kendi ülkesinde en dışlanan yazarlar arasında olmasını engelleyemiyor. Bunun ”kadın’’ bir yazar olmasının büyük bir payı olsa da, zamanında Sabahattin Ali’ye kamyonculuk, köftecilik yaptıranlar, Nazım Hikmet ve nicelerini vatanına hasret toprağa gömenler, aynı zihniyetle bugün de edebiyatçılarını harcıyor. Kıymet bilmemeyi bırakın, onu parmaklıklar altına alıyor. Dünya’da “İstanbullu Kafka” denilerek birçok övgüye layık bulunup ”geleceğe kalan elli yazar’’ arasına seçilen yazar, birçok önemli ödülün sahibi. Aldığı her ödülde “kurbanların ve mağdurların sessiz çığlıkları’’ olacağını söyleyen Aslı Erdoğan, kendisinin de söylediği gibi, yazdığı kitaplarla ve kendi duruşuyla, mağdurların sesi olmaya devam ediyor.

Kaynak: Aslı Erdoğan, Kabuk Adam/Everest Yayınları
Fotoğraf kaynakları: Liste Kitap, Hurimg

Resimlerde Rückenfigür*

*Rückenfigür: Sırtı izleyiciye dönük, karşısındaki açık alana doğru bakan figürler

Rückenfigür terimi 19. yüzyıl Alman Romantik resimlerinden gelir. Rückenfigür manzara içerisine yalnız bir insan figürünün sırtı izleyicilere dönük olarak yerleştirilmesi tekniğidir. Önde gelen uygulayıcısı Ressam Caspar David Friedrich olmuştur.

Rückenfigür Örnekleri

Hamburg Kunsthalle’de sergilenmekte olan Wanderer Above The Sea Of Fog – Sis Denizinin Üzerindeki Gezgin – 1818 tarihli Ressam Caspar David Friedrich’in ünlü eseri.

Koyu renk giysileri ile yalnız bir adam elinde bastonu ile bir dağın üstünde, karşısındaki manzaraya dalıp gitmiş. Resmin perspektifi izleyicileri sis denizine doğru bakmaya zorlar. Ufuktaki dağlar ile ressam boşluk hissini arttırmış.

Bu resim için Şair, oyun yazarı Heinrich von Kleist şöyle der: “Biri bu resme baktığında, göz kapaklarının kesilip alındığını hisseder.

Caspar David Friedrich’in resminde sırtı bize dönük olarak duran figürü manzara ile mistik bir iletişime geçmiş gibi algılarız. Burada resimdeki figür ve doğa arasındaki ilişkide gizli bir takım arzular, özlemler fark ederiz. Rückenfigürler her zaman geleceğe bakar ancak bu gelecek, geçmişin izlerini taşır. Geçmişteki arzularımız, özlemlerimiz ve karşımızda duran gelecek.

Yine bir Caspar David Friedrich resmi olan Woman Before the Rising Sun, 1818-1820 tarihleri arasında yapılmış. Ressamın annesi, Caspar David 7 yaşındayken hayatını kaybetmiştir. Kız kardeşleri hastalık yüzünden çok genç yaşta hayatını kaybeder.

Ressam 13 yaşındayken ise abisi Johann onu buz tutmuş bir göle düşmekten kurtarır ancak kendi hayatını kaybeder. Ressamın yaşadıkları resimlerine de yansımıştır ancak bu resim biraz farklı 1818 tarihi hayatına Caroline Bommer’ın girdiği yıldır, aynı yıl evlenirler. Ellerini iki yana açmış doğan güneşi karşılayan kadının Caroline Bommer olduğu düşünülür.

Bir başka Rückenfigür resmine bakalım 1956 tarihli Sürrealist Ressam Kay Sage’nin Le Passage – Geçit adlı resmi:

Sırtı bize dönük kayalıklarda oturan bir kadın, üzerindeki elbise beline doğru kaymış gibi görünür. Önündeki manzarada susuzluktan çatlamış, ayrılmış görünen çorak topraklar ancak gökte yağmur bulutları.

Rückenfigür resimlerinde, izleyici sadece manzaranın içine çekilmekle kalmaz aynı zamanda figürün duygusal durumunun içine çekilir.

Çoğunlukla melankolik ama aynı zamanda huşu içinde olan paradoksal bir ruh hali içine çeker izleyicileri. Rückenfigür tekniğinde amaç İzleyicileri figürle birlikte aynı manzaraya yöneltmek ve aynı deneyimi yaşamalarını sağlamaktır.

En gizemli Rückenfigür olarak karşımıza çıkan ressam Rene Magritte’in Not To Be Reproduced – Kopyalanmamış adlı resmi

Resimde ayna karşısında ayakta duran bir adam, aynadan onun yüzünü görmeyi beklerken sırtını yani resme bakarken bulunduğu yerdeki görüntüyü tekrar görürüz. Buna rağmen aynanın önünde duran kitap yansıması doğrudur.

Yansımasını gördüğümüz kitap Edgar Alan Poe’nun tamamlanmış tek romanı olan “The Narrative of Arthur Gordon Pym” Arthur Gordon Pym’in Öyküsü‘nün Fransızca kopyasıdır. Resimdeki adam Magritte’in arkadaşı ve patronu sürrealist şair Edward James, resimde yüzünü görmeyiz.

Figürlerin sadece sırtını gördüğümüz tablolar belli belirsiz bir hüzün ve yalnızlık taşır. Ancak Magritte’in dünyası çok farklıdır. Magritte resimde bizi gerçeklik labirentinde dolaştırır. Kendimizi sorgularsak “biz kimiz?” sorusu ve gerçekte kim olduğumuz, kendimizi nasıl gördüğümüz ve olmak istediğimiz kişi olarak üç yönlüdür. Resim bize öznelerin gerçek görüntülerini sorgulamamız gerektiğini anlatır. Gördüğümüz şeyler aslında gerçekten olduğu gibi midir?

Resimde aynadan yansımasını gördüğümüz romana gelince, Nantucketli Arthur Gordon Pym’in Öyküsü genç Pym’in Grampus adlı balina gemisinde yaşadıklarını anlatır. Pym’in Güney Kutbuna yolculuğu sırasında gizemli bir şekilde aniden sona erer.Yorumcuların ürkütücü bulduğu roman bir boşlukta sona erer. Bir Poe hayranı olan Magritte’in neden bu romanı seçtiği çok tartışılmıştır.

Yıllar geçtikçe bu teknik hem fotoğraf hem sinemada önemli bir yere sahip olmuştur. Sinema afişlerinde de sık sık karşımıza çıkar.

Rückenfigürün sinemada kullanımı da resimlerde olan kullanımla aynı etkiyi vermeye yöneliktir. Figürlerin karşılarında bulunan manzara içinde konumlanışı ve manzara ile olan karşılıklı etkileşimleri.

Erkan Can ve Güven Kıraç ile Gezici Belgesel

Son yılların en ilgi çekici mecralarından birisi hiç kuşkusuz, online yayın yapan kanallar. Türkiye’de yıllardır savaşı sürdürülen “Yerli Dizi Yersiz Uzun” eylemi için alternatif bir alanda “kısa süreli” dizi yapma imkânı sunan online kanallar, istediği ilgiyi kısa sürede üzerine çekmeyi başardı. Blu TV ve Puhu Tv ile yola başlayan online kanal heyecanı etkisini uzun yıllar, yeni kanallar ile birlikte sürdüreceğe benziyor.

Blu Tv’nin başı çektiği ve oldukça ilgi çekici yapımların yanına bir yenisi daha eklendi: Bize Gezmek Olsun. Gezici belgesel tadında karşımıza çıkan bu yapım, Erkan Can ve Güven Kıraç gibi Türk Sinemasının yakından tanıdığı isimlerin Küba Gezisini konu edinen mini bir seri dizi. Eğlenceli olmayı vaat eden bu mini belgesel serisi, samimiyeti ile farklı yapısının altını çiziyor ve tüm bölümleri ile birlikte Blu Tv’de izleyenlerinin karşısına çıkıyor.

‘Bir şehri tanımanın en iyi yolu kaybolmaktır.’

Yalnızca 3 bölüm yayınlanacak olan belgeselin sloganı ise oldukça basit: “Bir şehri tanımanın en iyi yolu kaybolmaktır.” Serinin 3 bölümü de Blu Tv’de yer almakta. Blu Tv’ye üye olanların ücretsiz biçimde izleyebileceği Bize Gezmek Olsun isimli belgesel, ilk bölümüyle izleyenleri Havana’ya götürüyor. Erkan Can’ın klasik arabalar ile ilgili tiradının keyifle izlenebileceği bu bölümde şehirde yer alan rom müzesi (Museo del Ron Havana Club) gezilirken Havana’nın eşsiz plajları ve Havana sanayi sitesi de kadrajda yer ediniyor.

‘’Che’nin Mezarı’’ – Santa Clara

Küba ve Erkan Can isimleri yan yana geldiğinde çoğu kişinin aklına Santa Clara gelmesi muhtemel. Belgeselin ikinci bölümünde, Küba’nın tarihi öneme sahip kentlerinden birisi olan Santa Clara’ya uğrayan ikili burada Che ve arkadaşlarının mezarına yaptığı ziyaret ile yolculuklarını tarihi bir noktaya taşıyor. Küba Devrimi’nin kilometre taşlarından sayılan Santa Clara Tren Baskını’nın olduğu yeri de ziyaret eden iki başarılı sanatçı daha sonrasında rotasını Küba’nın güzelliğiyle meşhur bölgesi Trinidad’a çeviriyor.

bize gezmekHemingway’in Küba’sı

Belgeselin son bölümünde ise Hemingway’in “İhtiyar Balıkçısı” anılıyor. Nobel ödüllü bir yazar olan Ernst Hemingway’in 22 yılını geçirdiği ve sonrasında “İhtiyar Balıkçı” öyküsüyle taçlandırdığı bu Küba köyünün ismi “Cojimar”.

Erkan Can ve Güven Kıraç, Küba belgeselinin son bölümünde Hemingway’in gezdiği barları geziyor, Devrim Müzesi’ni ziyaret ediyor ve Havana’da Atatürk ile Nazım Hikmet heykellerinin yan yana bulunduğu parkta yürüyüşe çıkıyorlar.

Dünyanın en mutlu ülkelerinden biri olan Danimarka’nın sırrını keşfet

Danimarka; hafiflemenin, rahatlamanın ve anın tadını çıkarmanın anlamını yeniden tanımlıyor.

Herhangi bir Danimarkalıdan hygge kelimesini (evim evim güzel evimin Danimarka versiyonu) tanımlamasını isteyin, muhtemelen rahatlık, sıcaklık, zevk veren deneyimler gibi değişik cevaplar alacaksınız. Ne bir fincan sıcak çikolata ne mumlar yakıp kek yeme, hygge kültürel değerlerdeki detayları büyüten bu çevirilemez kelimelerden biri.

Yaşamını Amerika’da geçiren Danimarkalı müzisyen Oh Land, özellikle sıcak hygge sokak restoranları ve butikleri bulunan Kopenhag’ın Jaegersborggade parkta kahvesini yudumlarken bu farklılıklardan birini açıkladı. ‘‘Amerika’da sosyal zaman tema ve planla daha bağlantılı: futbol oynamak gibi, özel bir şeyi kutlamak ya da restorana gitmek gibi’’ olduğunu söyledi. Oysa onun için ‘‘otantik hygge hiçbir zaman kısıtlaması olmaksızın buluşmaktan başka bir etikete sahip olmamalıdır. Sadece sevdiğiniz insanlarla birlikte olmaktır.’’

İngilizcede ‘‘konfor’’ olarak tanımlanan, toplumsal yaşam şekli olan rahatlık, tüm dünya da popülerlik kazandı. Danimarka’nın dünyadaki en mutlu ülkelerden biri olarak olarak sıralamasıyla, sınırların ötesinde olanların kendi mutluluklarını nasıl ortaya çıkaracaklarının iç yüzünü anlamak için Danimarka kültürüne bakmaları şaşırtmıyor. Ancak hygge için sihirli bir formül yok, bu zamanı nerede ya da nasıl harcadığından çok zamanın kalitesiyle ilgili, yani neredeysen yavaşla, rahatla ve ailenle arkadaşlarınla olan anların tadını çıkar. Danimarka’nın başkenti Kopenhag’ı hygge bulmak için ziyaret ederseniz, deneyiminizi güzelleştirmek için aşağıdaki ipuçlarını göz önünde bulundurun.

Evi ve ev yapımını destekle

Danimarka’da sosyal hayatın merkezi evdir. Meik Wiking’in The Little Book of Hygge kitabına göre, Danimarkalıların 10’da 7’si evde daha çok hygge deneyimlediklerini söylüyor. Hotel yerine, Airbnb kirala ve evsahibinden mum, masa üstü oyunları, yemek pişirme gereçleri iste. Unuttuğun ya da eksik bir şey için alışverişe çiftçilerin Torvehallerne  marketi gibi bir markete git, ev yapımı hygge de bir gece geçirmek için neye ihtiyaç duyduğun taze, güzel yiyecekler, tatlı ve içecekler al.

Teknolojiyi kapat

Hygge tamamen zamanda olmaktır bu yüzden ne kadar az zaman öldürücü şeyler varsa o kadar iyi. Ekrana bakmaktansa, okumak, gazete okumak, oyun oynamak, zanaatkarlık, yemek yapmak ya da basitçe (işle alakalı olmayan) iletişim gibi anolog eğlenceleri tercih et.

Kafein al

Danimarkalılar kahvelerini sever ve hiçbir şey soğuk bir havada ellerinde sıcak bir kahve olması kadar iyi hissettiremez. Şehir merkezinin alışveriş sokaklarından, kalabalığından IIum alışveriş merkezinin en üst katındaki Original Coffee’nin balkonunda ısınarak kaç, kitap dolu Cafe Paludan’da kaybol ya da The Living Room’da ki kocaman  odun ateşine yönel. Nørrebro semtindeysen, Coffee Collective’deki butik sıralı Jægersborggade’de bir dolaşmaya başlayın ya da kitabınızı alın Bevar’s’a oturup kendinizi evinizde gibi hissedin.

Dağayı keşfet

Parklardan mezarlıklara, Kopenhag’ın yeşil alanları  havaya göre giyindiğiniz sürece huzurlu vahalardan oluşur. Özellikle Frederiksberg Gardens ve Kastellet’in yürümek için su yolları tam bir hygge ve Assistens Kirkegaard her mezarlığın büyüleyici ve orman gibi bahçesi olan ve sessiz yansımasıyla mükemmel bir mezarlıktır.

Yeme içme

Bir fırından ya da butik bir şekerlemeciden olsun, kendini suçlamadan tatlılarla bir kaçamak yapmak bir Danimarka yeteneğidir.

Kaynak: National Geographic

An interview about mercy for animals with the founder Nathan Runckle

Lately I haven’t been reading as many books as usual. You know that guilty feeling you get, especially if you are a book lover like me? It has been a while since I held a real book for all the e-books available so easily online.There were books I browsed through in bookstores but I always put them gently back into their places.I came across a book while surfing on the internet that didn’t have a fancy cover or a mysterious name, but it caught my attention. A few minutes later I decided to order with one click. Two days later I received it and sat down and read a couple of pages. Back then I was a person who left everything unfinished, so I put the book in a drawer to read it later for when I had more time. I don’t know why but a few hours later I started to visualize the events in the pages I’d read. I could not put the book down after that… and started to repeat the book’s name in my head! “MERCY FOR ANIMALS”!

Nathan Runckle, who founded one of the most successful and active animal rights organizations in the world, Mercy For Animals (MFA), when he was almost a child and brought it up to what it is today. Runckle also made an overwhelming impression with his book by answering my questions about the book and animal rights. I would like to thank Runckle and the countless MFA members once more for being the voice of the animals.

1-) Hello, Mr. Runkle, there is a lot of interest around your book. What motivated you to write ‘Mercy For Animals’ (MFA)?

I wrote the book because I wanted to inspire people to take action to help animals. We each have incredible power in preventing cruelty and inspiring compassion. I also wanted to share the stories of the brave individuals who go undercover on factory farms to expose the hidden war being waged against animals in our food system.

2-)What sort of work does ‘Mercy For Animals’ do?

The mission of the organization, Mercy For Animals, is to prevent cruelty to farmed animals and promote compassionate food choices and policies. We work through four program areas: undercover investigations, corporate outreach, legal advocacy, and education. Our programs focus on inspiring people to move away from eating animals and toward eating plants while also reducing the suffering endured by animals unfortunate enough to be confined on factory farms right now.

3-)What are the characteristics of individuals working with (MFA)? How can interested people get involved?

Compassion is the leading characteristic for people working with MFA as well as a drive to give a voice to the voiceless and build a more peaceful future. People can get involved by making a donation to MFA, volunteering, or interning. You can find details on our website, www.mercyforanimals.org.

4-)Can we say that farming can be more innocent than the industrialized meat and dairy sector?
What do you think about raising animals to benefit from their flesh and milk in small farms?

All animal agriculture is inherently exploitative. Even on small farms animals are separated from their families, often times mutilated without painkillers, have no control over their lives or futures and violently killed.

5-) Based on your experience, what is the most effective way to draw attention to animal rights?

Showing people the harsh reality of factory farming through undercover videos is incredible effective at opening hearts and minds to the plight of animals who suffer on factory farms.

6-)What can we individually do to help animals?

The single most powerful action we can each take is to move toward a vegan diet. Simply by making changed in our diet we can spare dozens of animals lives each year. Going vegan is a matter of putting your ethics on the table and choosing kindness over cruelty at every meal. It’s also a powerful way to improve your health and protect our environment.

7-)What do you think about the artificial meat  (clean meat) project?

I’m a big supporter of plant-based meat as well as clean meat (meat grown from real animal cells that are grown outside an animal). These alternatives are not only cruelty-free, but take up to 90 percent less land and water to produce, release 90 percent less greenhouse gases and requite about 50 percent less energy to create. Most people make their food choices based on cost, taste and convenience. Once plant-based and clean meat alternatives outcompete traditional animal products in these three areas, factory farming will begin to disappear.

😎 As a vegan, would you try clean meat, given that it will replicate the texture of meat without harming animals?

Yes! Absolutely. I gave up meat because I wanted to protect animals, not because I didn’t enjoy the texture and flavor. I think it’s crucial that there are products with familiar flavors and textures for vegans (especially new vegans) to enjoy.

9-) What do you think about fast food chains including vegan products on their menus given that have played a major role in the massacre of animal for so many years? In your opinion, should we be hopeful of progress? Does purchasing vegetarian items from these sort of restaurants perpetuate their business models?

I fully support fast-food chains adding vegan items to their menus. We want vegan eating to be tasty, convenient and affordable. Current fast-food restaurants are well suited to help accomplish that, while also reaching a broad audience. Supporting these vegan options shows these companies that there is a demand for such products, which will encourage them to expand their offerings and encourage other restaurants to do the same.

10-) What do you think about the announcement that the Gucci brand will no longer use fur in it’s collections?

It’s fantastic! All clothing brands should adopt a fur-free policy immediately. Fur is cruel and outdated. There is no excuse for supporting an industry that gases, traps, electrocutes and skins animals alive for frivolous luxury items.

11-) Why do people think that using leather is more innocent than using fur? Is there any difference between production and use of fur and leather of different forms of animal exploitation?

Leather supports cruelty. The best thing to do is leave all animal products out of your closet.

12-) In your book, you describe how you were subject to bullying by children in school. Today, there are many children who are experiencing the same problem and unfortunately these events lead to very badly results. What advice do you have for the families of children that are exposed to the type of bullying you experienced?

Give your child unconditional love. Truly unconditional. Be understanding, kind and supportive. Create a safe-space. Celebrate them for the unique and special human beings that they are. Let them know that they are whole and perfect exactly as they are.

13-)If ‘Mercy For Animals’ were adapted to film, who would play you?

Ryan Gosling. I wouldn’t let it be produced with anyone else as the lead. 😉

14-) Finally, what is your message to your fans and followers?

Thank you for everything you do to make the world a more just, loving and kind place for all creatures. You are making a difference. There is a shift in consciousness that is

Tarçınlı çiğ vegan toplar (Kanelbollar)

Beyaz un ve şekerden kaçınarak masum bir tatlıyla iyi bir kahvenin tadını çıkarmaya ne dersiniz? Bir İsveç klasiği olan kanelbollar kahve ile mükemmeldir. Yapması inanılmaz kolay ve tadı nefis!

İşte malzemeler:

100 gr yulaf ezmesi,
125 gr çekirdeği çıkarılmış medjool hurma (Yaklaşık 8-9 adet hurma)
1 çay kaşığı tarçın,
Bir tutam kakule,
2 tutam tuz,
2 çorba kaşığı su,
2 çorba kaşığı kakao tozu.

Yöntem:

1. Yulaf ezmesini, toz haline gelene kadar blendarda iyice karıştırın.

2. Daha sonra hurmaları ekleyin ve yapışkan bir kıvam olana kadar yüksek hızda blendarı çalıştırın.

3. 1/2 çay kaşığı tarçın, 1 çorba kaşığı kakao tozu ve diğer tüm malzemeleri maddelerini ekleyin. Tamamen pürüzsüz bir karışım elde edene kadar karıştırın.

4. Küçük bir kapta kalan tarçın ve kakao tozunu karıştırın.

5. Hamurdan küçük toplar yaparak kakao tarçın karışımına bulayın. Buzdolabında saklayın. Afiyet olsun!

Asgari ücretle çalışan bir Bangladeşli’nin hayatında bir gün

1

Her sabah 5’te kalkarım. Dua ettikten sonra yemek yapmaya giderim. Bir duş alırım. Sonra yemeğimi yanıma alıp işe giderim. Bazen yolları su basmış olur, bu yüzden elbiselerim ıslanır. Bu yüzden bazen işe yedek kıyafet götürürüm.

Dhaka’ya 2008 yılında geldim. İlk işim bir giysi fabrikasında çıraklıktı, 11.90$ alıyordum. Deneyim kazandım ve şimdi makineleri kullanabiliyorum. Pantolon ve diğer elbiselere cep dikerim.

Sabah 8’den akşam 5’e kadar çalışırım. 150-180 parça işi sekiz saatte bitirmem istenir. Eğer bunu gerçekleştiremezsem bedavaya çalışmak zorunda kalırım. Makinemin çalışıp çalışmaması umurlarında olmaz. Hedefe ulaşamazsam ücretsiz mesai yapmak zorundayım.

Çalışmamla karşılaştırılınca aldığım ücret düşük. Elime 87.68$ geçiyor. Ev kirasına 75.15$ veriyorum, bana sadece 12.53$ kalıyor. (kocasıyla yaşıyor, kocasının maaşıyla diğer giderleri karşılıyorlar)

Bu 12.53$’ı kıyafet ve bireysel ihtiyaçlarım için kullanıyorum. Bazen 6.26$ artırdığım dahi oluyor.

İşten döndükten sonra ortak kullandığımız ocak için komşularımla birlikte sıraya girmek zorundayım. Sıram gelince de yemeğimi pişiririm. Kızımla telefonda konuşurum. Anne babamla da konuşurum. Sonrasında akşam yemeğini yiyip uyuruz.

Çocuğum büyükannesiyle yaşıyor. Onu sık sık özlüyorum, kendimi kötü hissediyorum. Ama eğer bizle yaşasaydı ne çalışabilirdim ne de para biriktirebilirdim. Bu yüzden onu büyükannesinin yanına yolladık. Uyumadan önce ya da özel bir şey yerken onu çok özlüyorum.

Kim Dhaka’da yaşamak ister ki?

Burada kira için büyük meblağlar harcıyorsunuz. Köyde, uygun herhangi bir evde kalmak için bir şey ödemene gerek yok. İşlediği sürece giysi fabrikasında çalışacağım. Ve sonra köyümüze dönüp kendimiz bir şeyler yapacağız. Para biriktirmemizin sebebi bu.

Dhaka’yı sevmiyorum.

Kaynak: www.youtube.com/watch?v=8QSC_9c6qCQ&t=58s