Ana Sayfa Blog Sayfa 216

Güney Afrika’nın ırk ayrımcılığa dayanan rejimi: Apartheid

Apartheid Rejimi 1948 yılı sonrasında Güney Afrika’da Ulusal Parti’nin iktidara gelmesiyle başlayan, kurumsallaşarak ilerleyen ve ırk ayrımına dayanan bir rejimdi. Rejim 1948 yılı itibariyle başlayarak 1990’lı yıllara kadar devam etmiştir. Birçok insan çeşitli işkencelere uğramış, hayatını kaybetmiş ve evlerini terk etmek zorunda kalmıştır. Aslında 1948 yılından önce de Güney Afrika’da ayrımcılığa sebep olan politikalar yoktu denemez. Örneğin II. Dünya Savaşı sırasında daha fazla emek gücüne ihtiyaç duyulması üzerine siyahiler yine bu ihtiyacı gidermek için kullanılmışlardı. Fakat zorunlu ve ayrılıkçı politikaların kurumsallaşması ve sürekliliği bakımından 1948 itibarıyla iktidara gelen rejim önemli rol oynamaktadır.

Rejimin kendi ayrılıkçı politikaları sanki birer ulusal politik olarak benimsenmiş ve uygulamaya koyulmuştur. Ülkenin polisi, güvenlik birimleri ve yargısı tam bir uyum içerisinde bu ayrılıkçı politikaların uygulanabilirliğini kolaylaştırmışlardır. Bunun sonucunda ise birçok insan haksız yargılamalar ve alıkonulmalardan ötürü acı çekmiş, hatta hayatlarını kaybetmişlerdir.

(Beyaz [insanlar] için Alan) Kaynak

Ayrılıkçı politikalar

Rejim ilk olarak beyaz Güney Afrikalıların durumlarını korumak ve devam ettirmek için önlemler alarak işe başladı. Siyahi Güney Afrikalı insanların yaşadığı bölgeler beyaz insanların yaşadıkları bölgelerden ayrılmış ve iki taraf arasındaki iletişim büyük oranda kısıtlanmıştır. 1950 yılında ise siyahi insanlar ile beyaz insanların herhangi bir cinsel münasebette bulunmaları veya evlenmeleri yasaklanmıştır. Bunun yanında kamu tesisleri dahi siyahlara ve beyazlara ait olmak üzere ayrılmıştır.

Siyahilerin işçi sendikaları devlet eliyle kısıtlanmış ve siyahi insanların iktidardaki Ulusal Parti’ye katılarak siyasette rol oynamaları yasaklanmıştır. Yine devlet tarafından bu insanların arazileri beyaz insanlara düşük fiyattan satılmıştır. 1961 ve 1994 yılları arasında 3.5 milyondan fazla insan evlerini terk etmek zorunda kalmışlardır. Bunun sonucunda ise beyazlar ülke topraklarının ve dolayısıyla ekonomik kaynakların büyük oranını ele geçirmişlerdir. Toplum sadece siyah ve beyaz olarak değil, fiziksel görünümlerine göre beyaz, renkli (colored), Bantu (Siyahi Afrikan) ve Asyalı olmak üzere devlet eliyle birbirinden ayrılmışlardır. Devlet bu ayrımcılığı desteklemeyi bir politika haline getirmiş, yasalar çıkartarak bunu kurumsallaştırmıştır. Siyahi Afrikanların bazı spesifik işleri yapmaları yasaklanmış ve ancak devlet izniyle bazı işleri yapmalarına olanak verilmiştir. Bunun yanında grev yapma hakları da ellerinden alınmıştır. Ayrım sadece toplumsal olarak kalmamış, öğrencilerin eğitimleri dahi ayrıma tabi tutulmuştur. Ders programları siyahi öğrencilere göre özel olarak düzenlenmiş ve bu programlar siyahilerin hangi işlerde iyi oldukları göz önüne alınarak hazırlanmışlardır.

Kimin hangi işi yapacağının yanı sıra, kimin hangi işte daha iyi olduğuna dahi faşist Apartheid rejimi karar vermiştir. Siyahilere uygun görülen bazı işler ise hademecilik ve bedensel işlerdir. Siyahilerin ve beyazların aynı üniversiteye gitmeleri de yasaklanmıştır. Bunların dışında kimin nerede yaşayacağı devlet tarafından belirlenmiş ve bunu meşrulaştırmak adına devlet ‘yanlış bölgelerde yaşayan insanlar’ sloganını kullanmıştır. Yeni yerlere taşınmak zorunda kalan ailelerin çocuk ve yaşlı üyeleri ise yeni koşullara adapte olmakta zorluklar çekmiş, çeşitli hastalıklara yakalanarak hayatlarını kaybetmişlerdir. Yeni yerleşim yerlerindeki hijyenik olmayan yemek ve sulardan ötürü kolera, sıtma, tifo gibi hastalıklar yayılmıştır. Beyazlar ve siyahlar arasında çıkan herhangi bir anlaşmazlık sonucunda yargılama işlemini yapabilmek için ülkede yaşayan insanların kimlikleri kayıt altına alınmıştır. Herhangi bir davada beyazların ve siyahilerin ‘yargı önünde eşitliğinden’ bahsedilemez.

Apartheid rejimi yasama gücünü sömürü ve baskı aracı olarak bir silah gibi kullandı. Bu yasalar hem halkı bölmek için hem de muhalifleri bastırmak için hazırlandılar. Diğer yandan emek gücünün siyahilere dayanması ve siyahilerin kentlere göç etmesi bu sefer rejimin onları birer tehlike olarak görmesine sebep olmuştur. Rejim ayrılıkçı politikalardan doğan sorunları yine ayrılıkçı ve baskıcı politikalarla çözmeyi hedeflemiş ve sonunda tabiki hüsrana uğramıştır. Apartheid rejimi bu ayrılıkçı politikalara bir kılıf olarak Güney Afrika’nın çok uluslu bir devlet olduğuna işaret ederek her bir etnik grubun bir diğerinden bağımsız olduğunu savunmuştur. Bu anlayışa göre her bir etnik grup veya ırk farklı potansiyeller barındırıyordu. Bu sebeple tüm ırklar için ‘ayrı gelişme’ gerekliydi. Bu ayrı gelişme de doğal olarak ayrımcılığın temelini oluşturuyordu.

Muhalefetin artması

Tüm bu ayrımcı politikalar devletin engellemelerine karşın güçlü bir muhalefet yaratmış, Nelson Mandela da bu muhalefetin içerisinde yer alanlardan birisi olmuştur. Örneğin 1960 yılında Sharpeville’da toplanan silahsız muhaliflere polis ateş açmış ve birçok sivil insan hayatını kaybetmiştir. Bu katliam sonrasında hükümet iki muhalefet partisini de kapatmıştır. Masum insanların bu şekilde katledilmesi Güney Afrika’nın uluslararası arenada dikkat çekmesine sebep olmuş ve gelecekteki uluslararası yaptırımlara zemin hazırlamıştır. 1976 yılında ise Soweto katliamı meydana gelmiş, binlerce liseli çocuk sokaklara dökülerek Afrikalı dilinin okullarda öğretilmesi için protesto yapmıştır.

Siyah Bilinç Hareketi (Black Consciousness Movement) tarafından da desteklenen bu protestolar kötü sonla sonuçlanmıştır. Bu protestoya karşı da devlet yine elini kana bulamıştır. Polis tarafından açılan ateş sonucunda yüzlerce çocuk hayatını kaybetmiştir.

Yerliler, Kızılderililer ve renkliler. Bu tesislere geceleri girerseniz eksik olarak listeleneceksiniz. Silahlı muhafızlar gördükleri yerde ateş eder ve vahşi köpekler cesedi silip süpürürler. Uyarıldın! Kaynak

1980’li yıllarda uluslararası yaptırımlar Güney Afrika’yı hedef aldı. Ayrıca yine 80’li yıllarda muhalefettekiler de silahlanma yoluna gitmiş yani taktik değiştirmişlerdi. Apartheid rejimine karşı savaşmaya başlamışlardı. Çeşitli siyasi liderler tutuklanmış ve çok kötü muamelelere maruz kalmışlardı. Tutukluların kullanacağı tuvaletlerin durumu dahi berbattı ve tutuklular hijyenik olmayan yemekleri yemeye zorlandılar. Soğuk günlerde yorgansız bırakıldılar. Sorgudan önce kıyafetleri çıkarılarak çıplak bırakıldılar. Aileleriyle görüştürülmediler ve tutuklamaların çoğu haksızca yapılmaktaydı. Yine bu yıllarda devlet muhalefeti bastırmak adına OHAL ilan etmiş ama asıl hedef olarak beyazların konumu korumayı hedeflemişti.

Ayrıca Apartheid rejimi komünizmin yayılmasından da korkuyordu. Herhangi bir komünist hareketin diğer ülkeler tarafından finanse edilerek silah yardımı yapılacağı endişesi nedeniyle rejim komünist grupların bir ofis kiralamalarını, miting yapmalarını engelledi. Ayrıca birçok grubun oy kullanma hakkı da ellerinden alındı. Siyahilerin gücü ellerine alarak beyazların güncel konumunu tehdit edebileceği algısı hükümetin daha sert tutumlar almasına neden oldu. 1952 yılında ‘the pass book’ denilen kimlik kartları yürürlüğe girdi. Siyahi Afrikalılar başka bir şehire veya kısıtlanmış bölgelere giderlerken bu cüzdanları taşımak zorundaydılar. Bu cüzdanı yanında bulundurmayanlar tutuklanıp yargılanabiliyorlardı. Artık okullar, kiliseler, havuzlar, kumsallar, oteller, ulaşım araçları, umumi tuvaletler hepsi ayrılmış durumdaydı. Hastaları taşıyan ambulanslar dahi birbirinden ayrıldı.
İnsanların ırk, yaşanılan bölge, sosyal olanaklar, kişisel ve ekonomik ilişkiler gibi konularda baskı altında tutulabilmeleri için çok sayıda kanun çıkartılmış ve baskıcı, ayrılıkçı rejim kurumsallaşmıştır. Polislerin devlet tarafından genişletilmiş yetkilerinden dolayı birçok Afrikalı tutuklamalara ve alıkonulmalara maruz kalmışlardır.

Rejimin sonu

Fakat 1990’lı yıllara doğru ülke içerisindeki ve dışarısındaki memnuniyetsiz fazlaca artmış, geniş çaplı işçi grevleri baş göstermiş ve hükümetin silahlı kuvvetleri hedef haline gelmeye devam etmiştir. Birçok tutuklu açlık grevine başlayarak hükümetin ve uluslararası kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışmıştır. Ayrıca Soğuk Savaş’ın da bitmesiyle komünizm tehlikesi sona ermiş, dünya artık insan haklarının daha ön plana çıktığı bir döneme girmiştir.

11 Şubak 1990 yılı Nelson Mandela’nın hapishaneden çıktığı gün Kaynak

Bazı Batı devletleri, Amerikan yönetimi ve Amerika’daki şirketler de Güney Afrika’ya sert yaptırımlar uygulamaya başlamışlardı. Uluslararası kamuoyu Nelson Mandela’nın ve diğer siyasi aktörlerin koşulsuz serbest bırakılmaları konusunda diretmiştir. 27 yıllık mahkumluktan sonra Nelson Mandela’nın serbest kalması Apartheid rejiminin siyaset değişikliğine gittiğinin göstergesiydi. Amerika ve Avrupa Apartheid rejimini yıkmak için Mandela’ya destek vermekten geri durmamışlardır. 1994 yılında ise Nelson Mandela Güney Afrika’da seçimle iktidara gelen ilk siyahi başkan olmu, hayatı boyunca birçok barış müzakerelerinde yer almayı kendine görev bilmiştir.

Kaynakça

Gaffey, C. (2016, 6 16). SOUTH AFRICA: WHAT YOU NEED TO KNOW ABOUT THE SOWETO UPRISING 40 YEARS LATER. http://www.newsweek.com: http://www.newsweek.com/soweto-uprising-hector-pieterson-memorial-471090 adresinden alındı
JIBRIL, M. A. (2015). THE COMPULSION OF THE APARTHEID REGIME, ITS DEMISE AND THE ADVENT OF A NEW POLITICAL DISPENSATION IN SOUTH AFRICA, 1948-1996. 1-307.
Longley, R. (2017, 7 14). The End of South African Apartheid. https://www.thoughtco.com: https://www.thoughtco.com/when-did-apartheid-end-43456 adresinden alındı
PORTRE: Efsanevi lider Nelson Mandela’nın yaşamı. (2013, 12 5). http://www.bbc.com: http://www.bbc.com/turkce/ozeldosyalar/2013/12/130329_mandela_kimdir_yasam_oykusu adresinden alındı
Regan, B. (2008). THE STATE OF ISRAEL AND THE APARTHEID REGIME OF SOUTH AFRICA IN COMPARATIVE PERSPECTIVE. 201-2012.

Sinemanın alternatif yüzü: Başka Sinema

“Bize Her Gün Festival” sloganıyla hayatımıza giren Başka Sinema, 2013 yılından beri anlaşmalı olduğu sinema salonlarında bağımsız film gösterimi yapıyor. Kendisi de bağımsız bir proje olan sinema oluşumu, M3 Film ve Kariyo & Ababay Vakfı işbirliği ile hayata geçirilen bir proje olarak karşımıza çıkıyor.

1 Kasım 2013 tarihinde başlayan ve bu tarihlerde sadece Ankara ve İstanbul’un belirli salonlarında gösterim yapabilen sinema oluşumu 2017 yılı ile birlikte altı büyük şehirde sinema izleyicisi ile buluşuyor. Başka Sinemanın gösterim yaptığı şehirler arasında İstanbul, Ankara, Eskişehir,İzmir, Bursa ve Antakya yer alıyor.

Bu Sinema Başka Sinema

Yalnızca bağımsız film gösterimi yaparak Türkiye’de önemli bir farkındalık yaratan Başka Sinema, yıl boyu sunduğu sinema hizmeti ile sinema festivallerinin zaman kısıtlamasını ortadan kaldırıyor. Gün içinde en az 3 film gösterimi yapmayı amaçlayan ve film gösterimlerinin yanı sıra özel film söyleşileri, ön gösterimler, kısa filmler ve belgeseller gibi özel film etkinlikleri de düzenleyen Başka Sinema, sinema tutkunları için özel bir alan yaratıyor.

Türkiye Sineması için yeni bir alternatif oluşturan oluşum, her ay yayınladığı film seçkisinde Cannes Film Festivali, Toronto Uluslararası Film Festivali, Berlin Film Festivali gibi dünya sinemasının önde gelen festivallerinde gösterilen filmlere yer veriyor. Film gösterimleri sırasında ara vermeyen oluşum sinemaya olan saygısını da böylece göstermiş oluyor.

Başka Sinema 2018 Film Seçkisi

Her ay yeni bir film seçkisi düzenleyen Başka Sinema, Ocak 2018 programını açıkladı. Açıklanan seçkiye göre önümüzdeki haftadan itibaren gösterilecek filmler şöyle; England is Mine / İngiltere Benim (Mark Gill), Daha (Onur Saylak), Djam / Aman Doktor (Tony Gatlif), Loveless / Sevgisiz (Andrey Zvyagintsev) , Oscar’ın Yabancıları 2018. Başka Sinema Şubat 2018 film seçkisi için açıklanan tek film ise Have A Nice Day / İyi Günler (Jian Liu) oldu.

Özel Seçki- Oscar’ın Yabancıları 2018

Başka Sinemanın 2018 yılı için İstanbul Modern Sinema ile birlikte hazırladığı özel film seçkisi ‘’Oscar’ın Yabancıları 2018’’ şimdiden merak uyandırıyor. 12-14 Ocak 2018 tarihleri arasında gösterilecek film seçkisinde, 90. Akademi Ödülleri’nde “Yabancı Dilde En İyi Film” kategorisine aday olan filmler yer alacak. “Oscar’ın Yabancıları 2018” özel seçkisi yalnızca Kadıköy Rexx, Boğaziçi Üniversitesi SineBU ve Ankara Kızılay salonlarında gösterilecek.

Ekoloji Örgütleri Bergama Buluşması’nın Sonuç Bildirgesi yayınlandı: Ortak mücadele ve dayanışma için ortak örgütlenmeye doğru!

Aralarında Kuzey Ormanları Savunması’nın da yer aldığı Türkiye’nin dört bir yanından ekoloji örgütleri, ülkede ekoloji mücadelesinin başladığı yer olan Bergama’da 11 -12 Kasım 2017 tarihinde bir araya gelmişti.

Ekoloji mücadelesinin birliği ile ortak örgütlenme konusunun tartışıldığı Bergama Ekoloji Buluşmasına ülke çapındaki 42 ekoloji örgütünden yaklaşık 200 temsilci katılmıştı. Sonuç bildirgesinde de belirtildiği üzere, buluşmada mesafe alınan tartışmaların tüketilmesi ve ortak hareketi doğuracak olan birlik zemini/ağının; örgütlenme biçimi, adı, temel ilkeleri, program ve tüzüğünün tartışılarak karara bağlanarak ilan edilmesi için, 2018 Ocak – Şubat döneminde ikinci bir buluşma gerçekleştirilmesi kararlaştırıldı.

İlave bilgi için: 14 Kasım: Türkiye’deki ekoloji örgütleri Bergama’da buluştu

Ekoloji Örgütleri Bergama Buluşması’nın ardından katılımcı örgütler arasında son şekli verilerek kamuoyuna duyurulan ve ülke çapındaki ekoloji mücadelesinde önemli bir belge niteliği taşıyan sonuç bildirgesi aşağıdadır:

11 – 12 KASIM 2017 EKOLOJİ ÖRGÜTLERİ BERGAMA BULUŞMASI SONUÇ BİLDİRGESİ

11 -12 Kasım 2017 tarihinde ülkenin farklı bölgelerinden 11 ekoloji örgütünün çağrıcı olduğu ve ekoloji örgütlerinin güçlerini, mücadelelerini birleştirmenin yol ve yöntemlerini tartışmak, Türkiye Ekoloji Hareketi’nin ortak örgütlenmesini, mücadele birliğini oluşturmak amacıyla Bergama’da gerçekleştirilen “Ekoloji Örgütleri Bergama Buluşması”na 42 farklı örgütten 200’e yakın kişi katılmıştır.

Buluşmanın ilk gününün öğleye kadarki bölümü kamuoyuna açık yapılmış olup, bundan sonraki oturumları ise örgütsel katılımlarla gerçekleştirilmiştir. İlk gün gerçekleştirilen forum ve “Ekoloji Mücadelesi Sorunları” ana başlığı altında yapılan “Ekoloji Mücadelesi Ve Siyasal Sorunlar” ile “Ekoloji Mücadelesi Ve Hukuksal Sorunlar” başlıklı oturumlarda, buluşmaya katılan örgütler, kendi yerellerindeki mücadelelerin güncel durumu ve sorunları hakkında bilgiler vermiştir.

KHK ile ihraç edilen, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Kent, Çevre ve Yerel Yönetim Politikaları (Kentleşme ve Çevre Sorunları) Anabilim Dalı öğretim üyelerinden Prof. Dr. Aykut Çoban, “Ekoloji Mücadelesinde Birlik ve Ortak Örgütlenme” başlıklı sunumunu gerçekleştirirken.

Forum biçiminde gerçekleştirilen bu oturumlarda, ülkede artık süreklilik kazandırılmış OHAL uygulaması aracılığıyla tek insan ve tek parti diktatörlüğüne götürülmek istenen baskı rejiminin, diğer toplumsal hareketler ve kesimler üzerinde olduğu gibi, ekoloji mücadeleleri üzerinde de önemli bir baskı oluşturduğu dile getirilmiştir. İktidarın; enerji, madencilik, su, orman, tarım, hayvancılık, kültür ve tabiat varlıkları alanlarında izlediği politikaların, doğa ve yaşam üzerinde geri dönüşümü olanaksız zararlara yol açtığı, tüm yaşam alanlarının sermayenin talanına açılması için gereken her türlü yasal dayanağın iktidar eliyle sağlandığı tespitleri yapılmıştır.

Tüm bu doğa, yaşam, kent ve kültür talanına karşı direnen, yaşam alanlarını, doğal ve kültürel varlıklarını korumaya çalışan ekoloji örgütlerinin mücadele olanaklarının da, yine siyasi iktidarın politikaları ve yasal-fiili baskıları nedeniyle tıkandığı ifade edilmiştir.

Ekoloji mücadelesinin; Türkiye’nin mevcut siyasi koşullarındaki en aktif ve lokal anlamda örgütlü olan toplumsal muhalefet hareketlerinden olduğu ve siyasi iktidarın yıkıcı politikalarını sıkıştırmada ve teşhir etmede potansiyelinin çok yüksek olduğu ifade edilmiştir. Bu yüzden, içinde yer alan bireylerin siyasi iktidar tarafından hedef gösterilmekte olduğu, proje süreçlerinde dahli bulunan şahıslar tarafından da tehditlere ve saldırılara maruz bırakıldığı belirtilmiştir. Ekoloji aktivistlerinin içinde bulunduğu hayati tehlike, artık mücadelenin en önemli gündemlerinden biri olarak değerlendirilmiş, bu konuda da bu tehdidi görünür kılacak ve engelleyecek hareketliliklere gerek duyulduğu ifade edilmiştir.

Mücadelenin hukuki ayağında;
  • Ciddi bir tıkanma içinde bulunulduğu, yanlış, yetersiz ve/veya gecikmeli uygulamaların, yargısal süreçlerde her geçen gün daha belirgin bir “hukuksuzluk” sürecine sebep olduğu,
  • Yargı bağımsızlığından söz etmenin olanaksızlaştığı,
  • Açılan çevre davalarında, uygulamaya konmasa da geçmişte olumlu sonuçlar alınabilmekteyken, artık önemli oranda ekoloji mücadelelerinin aleyhine kararların çıktığı,
  • Bin bir emek ve masrafla sürdürülen hukuk mücadeleleri sonucunda kazanılan davaların bir şekilde “yargının arkasından dolanılması” nedeniyle uygulanmadığı ya da aleyhe döndürüldüğü,
  • Yargısal denetime başvurmanın çok pahalı bir hale getirildiği, yargılama ücretleri, bilirkişi keşfi ve diğer masrafların çok büyük ekonomik boyutlara ulaştığı ve ekoloji mücadelelerinin bu yüksek miktarlı yargı giderlerini karşılamakta zorlandığı,
  • Bilirkişi süreçlerinin artık bilimsel ölçütlerin ötesinde adeta şirketlerin ve idarenin lehine rapor hazırlama sürecine dönüştüğü,
  • ÇED süreçlerinin neredeyse tamamen işlevsizleştirildiği ve ÇED raporlarının çevresel etkileri ortaya koymaktan uzak olduğu

tespitleri yapılmıştır.

Bu sorunların aşılmasına yönelik olarak; doğal ve kültürel varlıkların talanının önünü açan yasa, yönetmelik ve genelgelerin iptali, dava süreçlerinin ekoloji örgütleri için altından kalkılır hale getirilmesi, hukuki süreçlerin çeşitli yönlerden etkinleştirilmesi için bilgi derlenmesi gibi başlıklarda kampanya ve eylemliliklerin gerekliliği ortaya konmuştur.

Bu çerçevede; TBMM Genel Kurulu’nda görüşülme sürecinde olan “Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma Yasası”nın iptalini hedefleyen; TBMM’deki görüşmeleri ve öne sürülen görüşleri de içine alacak şekilde kapsamlı bir kamuoyu çalışmasının acil bir ihtiyaç olduğu da dile getirilmiştir.

Programın ikinci gün oturumlarında, ilk gün tartışılan sorunlara karşı “Ekolojik Mücadelede Birlik ve Ortak Örgütlenme” ile “Ekolojik Mücadelede Yeni Yöntemler: Neyi, Nasıl Yapmalı” başlıkları tartışılmıştır. Bu tartışmalarda ulaşılan çeşitli sonuçlara binaen aşağıdaki tespit, eğilim ve niyetler netleştirilmiştir:

  1. Buluşmaya katılan ekoloji örgütlerinin ortak mücadelesi, dayanışması ve mücadelelerin ihtiyaç duyduğu güç, eylem ve irade birliğinin sağlanması için ortak bir örgütlenmeye, kendi gündemini yaratarak siyasi iktidarın gündemine esir olmayan, talep üreten ve taleplerini, mücadelesinin her türlü unsuruyla zorlayan bir birlik zeminine/ağa ihtiyaç vardır.
  2. Bu birlik zemininin/ağın oluşabilmesi için çaba harcamaya devam edilmelidir. Bergama Buluşması’nda başlatılan ve mesafe alınan tartışmaların tüketilmesi ve ortak hareketi doğuracak olan birlik zemini/ağının; örgütlenme biçimi, adı, temel ilkeleri, program ve tüzüğünün tartışılarak karara bağlanması, ve nihayet tanımlanarak ilan edilmesi için, 2018 Ocak – Şubat döneminde ikinci bir buluşmaya ihtiyaç vardır.
  3. Bu doğrultuda, bu buluşmayı örgütlemek için, içinde Bergama Buluşması’nın çağrıcı örgütlerinin de bulunduğu, ülkenin tüm bölgelerini kapsayacak şekilde ve 15 örgütten temsilcilerin oluşturulduğu bir çalışma grubu kurulması gereklidir. Ayrıca, 2. toplantının daha verimli geçmesi için bu toplantıda tartışılacak temel metinlerin, oluşturulacak birlik zemini/ağının genel ilkelerinin ortaya konması için çalışma grubu tarafından bir tartışma belgesi hazırlanması yararlı olacaktır.
  4. Bergama Buluşması’nda bulunamamış ama İkinci buluşmaya katılmak isteyen tüm çevre ve ekoloji örgütlerine katılımcı örgüt olmaları konusunda teklif götürülmesine ihtiyaç vardır. Bunun gerçekleştirilebilmesi için ilk toplantıya katılan tüm örgütlerin kendi yerellerinde daha da büyük bir gayret göstermesi, ikinci buluşmanın kapsayıcılığı açısından hayatidir.
Katılan Ekoloji Örgütleri

Aliağa Çevre Platformu
Antalya Ekoloji.org
Aydın Çevre ve Kültür Platformu (AYÇEP)
Ayvalık Tabiat Platformu
Bartın Platformu
Bergama Çevre Platformu
Bergama-Eşme-Sivrihisar-Havran-Küçükdere Elele Hareketi
Bozcaada Forum
Burhaniye Çevre Platformu (BURÇEP)
Çeşme Sürdürülebilir Yaşam Platformu
Derelerin Kardeşliği (DEKAP)
Dikili Çevre Platformu
Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği (DOĞADER)
Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri (DAÇE)
Donkişot Bisiklet Kolektifi
DOSAB Termik Santraline Hayır Platformu
Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP)
Foça Çevre ve Kültür Platformu (FOÇEP)
Foça Forum
Güzelbahçe Çevre Derneği (Gülder)
Hasankeyf Yaşatma Girişimi
İda Dayanışma Derneği
İzmir Çevre Gönüllüleri (İZÇEP)
Karaburun Kent Konseyi
Karadeniz İsyandadır Platformu
Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği
Kocaeli Ekolojik Yaşam Derneği
Kuşadası Çevre Platformu
Kuzey Ormanları Savunması (KOS)
Kültürpark Platformu
Mezopotamya Ekoloji Hareketi
Muğla Çevre Platformu (MUÇEP)
Munzur Koruma Kurulu (DEDEF)
Murat Dağı Koruma Platformu
Ordu Çevre Derneği (ORÇEV)
Söke Çevre ve Kültür Platformu (SökeÇEP)
TEMA Bergama
Yaşam ve Dayanışma Yolcuları
Yeni Foça Forum
Yerel Tohum Derneği
Yeşil Artvin Derneği
Yeşil ve Sol Çalışma Grubu

İlave bilgi için: 13 Kasım: Bergama buluşması: Ekoloji mücadelesi birleşme yolunda

Alıntı: Kuzey Ormanları Savunması

En Yakın Arkadaşımın Şeytan Çıkarma Ayini

1

Seksenler nostaljisi arayanlar, doğaüstü korku unsurlarını sevenler, Stranger Things’e bayılanlar, Black Mirror’da favori bölümü San Junipero olanlar buraya! Horrorstör’ün yazarı Grady Hendrix yeni bir korku romanı ile okuyucunun karşısında. En Yakın Arkadaşımın Şeytan Çıkarma Ayini, Barış Tanyeri’nin çevirisiyle okuyucuyla buluşturan İthaki Yayınları ile raflarda.

Her yönüyle eğlenceli bir kitap var karşımızda. Kapağı VHS kasedi şeklinde hazırlanmış, görselleri renkli ve kitabı özetliyor. Kitabın bölümleri de o yılların şarkıları ile adlandırılmış. Sevgili İthaki Yayınları da kitapta yer alan şarkıları derlemiş ve bir çalma listesi oluşturmuş. Çalma listesine buradan ulaşabilirsiniz: En Yakın Arkadaşımın Şeytan Çıkarma Ayini Çalma Listesi. 80’leri sevenler, bu kitabın hem kapağını hem de bu şarkı listesini çok sevecekler. Kulağınız şarkılardayken, kitabın içeriğine bakalım.

Çocukluklarından beri çok yakın iki arkadaş olan Abby ve Gretchen; lise ikinci sınıfa gidiyor, erkeklerden bahsediyor, dedikodu yapıyor, müzik dinliyorlar. 1988 yılında liseli iki kız arkadaş ne ile uğraşıyorlarsa onlar da uğraşıyor. Ters giden bir gece yüzmesinin ardından Gretchen ormanda kayboluyor ve geri geldiğinde çok garip davranmaya başlıyor.

Önceleri uyuyamayan ve sürekli gergin olan Gretchen, sonraları iyice aksileşmeye ve insanları kendinden uzaklaştırmaya başlıyor. Abby bütün bu süreçte Gretchen’ın yanında olmaya ve başına ne geldiğini anlamaya çalışıyor, ama Gretchen’in ailesi onu kızlarından uzaklaştırmaya çalışıyor ve okuldaki arkadaşlarıyla da arası bozuluyor. Kitabın bu bölümünde heyecanla acaba ailesinin de içinde olduğu bir tarikat mı söz konusu, kızlarını şeytana kurban mı etmeye çalışıyorlar, Gretchen’ın ailesi işin içinde mi diye merakla okudum. Çünkü sürekli tarikatlardan, kurban edilen genç kızlardan, ve yaşadıkları kasabadaki bu tür dedikodulardan bahsediliyordu ve Gretchen’ın ailesi de garip davranıyordu. Kızları ile ilgileniyorlar, yaşadıklarının üstesinden geleceğini söylüyorlar, ve Gretchen’la ilgilenen tek kişi olan Abby’yi uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Hayır, bu korku romanı şeytan tarafından ele geçirilme ile ilgili, tarikatlar ve şeytana tapınma yok.

Abby her şeye rağmen Gretchen’a ulaşmaya çalışıyor ama Gretchen ona zarar vermeye başlayınca geri çekiliyor. Abby geri çekildiğinde, Gretchen bir anda iyileşiyor. Gretchen’ın iyileştiğine inanmayan ama başı Gretchen’ın açtığı dertlerden kurtulmayan Abby bir şeylerin ters gittiğine emin. Başlarına gelen doğaüstü olaylar ve Gretchen’ın kötü birine dönüşmesi ile anlıyor ki; Gretchen’ın içine şeytan girmiş.

Abby’nin bu noktadan önceye kadar doğaüstü bir olaydan şüphelenmemesi ilginç. Aslında, henüz olayların başında ipuçlarını birleştirebilirdi. Ama yaşadığı maddi sıkıntılar, aile sorunları, arkadaşlarının onu dışlaması, dış görünüşünü dert etmesi ve insanların onu çok makyaj yaptığı için yargılaması, Gretchen’ın ailesinin onu uzaklaştırması gibi konular da aklını meşgul ediyor. Kitapta sık sık o dönemin gençlik sorunları; alkol ve uyuşturucu kullanımı ve tecavüz konularına da değiniliyor, bu durumda Abby’nin aklına en yakın arkadaşının şeytan tarafından ele geçirildiği gelmiyor ve bunu anlayışla karşılıyoruz. O da önce uyuşturucunun arkadaşını kötü etkilediği, sonra da tecavüze uğradığı için sarsıntı yaşadığını düşünüyor.

Karşısındakinin en yakın arkadaşı değil, şeytan olduğunu anlayınca olaylar biraz karışıyor. İşte, en yakın arkadaşının şeytan çıkarma ayini burada başlıyor. İçine Tommy Cox’un, Phil Collins’in, The Thorn Birds’ün, My Sweet Audrina’nın, Forever’ın, Madonna’nın, E.T.’nin, The Go-Go’s’un, Halley Kuyrukluyıldızı’nın ve kutsal bir kola kutusunun katıldığı bir şeytan çıkarma ayini ile karşı karşıyasınız. Böyle bir kitaba yakışan, inanılmaz bir şeytan çıkarma ayini. Başta türlüsü beklenemezdi.

Abby zor bir süreçten geçiyordu, Gretchen ile arkadaşlıkları şeytandan güçlü mü bilmiyordu. Abby’i okurken, onun için üzülüyoruz ve daha sonrasında olacakları merak ediyoruz. Sadece bunlar değil, her yeni gelişmede gerilim de artıyor. Korku unsurları, gençlik ve büyüme sorunları bir araya getirilmiş ve hepsi uyum içinde.

Kitabı bitirdikten sonra üzerinizden bir ürperti geçebilir. Gece vakti lunaparka gitmiş ve hız treninden henüz inmiş biri gibi hissedeceksiniz. Aslında, kitabı genel olarak bir lunaparka benzetebiliriz: karışık, karanlık ama renkli, eğlenceli ve ürpertici. İyi okumalar!

Emre Erdoğdu: “Bir hayalin gerçek olması için çaba sarf ettik.”

1

Karşımda umut dolu genç bir yönetmen var: Emre Erdoğdu. Kendisinin adını, daha programı yaptığım dönemlerde sevgili Ayris Alptekin’den duymuştum. Alptekin, yeni bir yönetmenle çalıştığını ve o yönetmenin filmini kendisinin kurguladığından söz etmişti. İşe o günden bu yana, aklımda Emre Erdoğdu ismi kaldı. Ve bu isim karşıma, 24. Uluslararası Adana Film Festivali’de çıktı. İlk uzun metrajlı filmi “Kar” ı merakla izledim Adana’da. O kadar naif, o kadar sıcak bir hikayesi var ki… Eminim siz de izlerken, o gençlerden bir tanesi olup çıkabilirsiniz. Film, Adana Film Festivali’nin ardından Ulusal Yarışma’da da yer aldı. Şimdi de Tunus’ta JCC 2017 Carthage Film Festival’e gidiyor, ilerleyen zamanlarda diğer festivaller ve vizyonda da göreceğiz.

Adana’da filmin gösterim gününün ertesi günü bir araya geldiğimiz Emre Erdoğdu ile, sinemaya ilk ne zaman âşık olduğunu, “Kar” filmin sürecinde neler yaşandığını ve yeni projesinde neler yapacağını konuştuk. Oyuncuları nasıl bir araya getirdiği, filmin yapım süreci, yeni projeler vs. derken yanımızda filmin yapımcısı sevgili Emine İzmir de destek oluyor. Şimdi hep birlikte Erdoğdu ile “Kar” filmine doğru bir yolculuk yapalım…

Filmin oyuncularından Doğaç Yıldız ve Halil Babür ile 6. Seans’ta söyleştik, buradan izleyebilirsiniz:

“Yaz aylarında günde 3 film, kışları haftada 3 film izlerdim”

İlk olarak yönetmenlik hikayenizi merak ediyorum. Yönetmen olmaya nasıl karar verdiniz, nasıl başladı bu süreç?

Ben 12 yaşımdayken yönetmen olmaya karar vermiştim. Aslında, bu işin özünde hikâye anlatmak var. Ben bu zamana kadar hep hikâye anlattım çevreme, bazen kendi kendime… O zamanlar odama kapanıp kendi kendime hikayeler anlatıyordum. Hatta ailem bile bende bir tuhaflık olduğunu hissedip, ne zaman geçeceğini bekliyorlardı. Ben bile bekliyordum açıkçası. Yavaş yavaş büyüdükçe geçmediğini fark ettik. İstanbul’da bir akrabamızın bir sürü DVD’si vardı. Onlarda kaldığımda her gün DVD’den film izlerdim. Ayrıca abim, beni her hafta sonu sinemaya götürürdü. Bundan sonra da, film izleme merakım rutine dönüştü. Yaz aylarında günde 3 film, kışları haftada 3 film izlerdim. Ve izledikçe de sinemacı olmaya heveslendim.

İlk uzun metrajlı filminiz “Kar” ı, 24. Uluslararası Adana Film Festivali’nde Türkiye prömiyerinde izledik. “Kar” filmini yapma fikri nasıl oluştu?

Biz ilk olarak orta metraj bir film çektik. Teknik açıdan rahat bir şekilde ortaya çıkarıp, istediğimiz şeyleri yaptık. Orta metraj sürecinde yapımcım Emine, Ercan ve ben çok şey öğrendik. Uzun metraj film yapmaya karar verdiğimizde filmin maliyeti çok yüksek çıktı. Daha sonra Antalya Film Fonu’na başvurduk ve ödül kazanınca da filmin seviyesi arttı. Bu iş zaten olacaktı, ama Antalya’dan alınan destek filme ayrı bir heyecan kattı. Ve oradan sonra bu hayalin gerçek olması için çaba sarf ettik. Çünkü tebrik alıyorsun, televizyonda görünmüşsün… Filmin bütçesini denkleştirmeye çalıştık, teknik ekipmanlar seçim süreci derken filmi Antalya’da kampta gibi çekelim dedik. Çok zevkli oldu, hayatımın güzel anlarıdır.

“Kar” aslında bir liseli gençlik filmi olarak başlıyor, bir genç ekip var filmde. Ama bir abla – kardeş meselesine de odaklanan hali var. Sizce filmde hangisine yönelim daha çok?

İkisine de eşit yönelim var. “Kar” bir gençlik filmi, ama içerisinde bir sürü hikaye var. Bu gençlerin hepsini bir araya koyduğumuz zaman, hepsinin birer hikayesi var. Hazerhan’ın da, Bekir’in de, bütün karakterlerin ayrı bir filmi yapılabilir. Bizim bu bütün hikayelerde fokuslandığımız hikaye Müzeyyen’in hikayesi. Filmde, Müzeyyen’in sadece 4 günün görüyoruz. Onun dışındaki diğer hikayeler de, bir şekilde bu hikayeye dokunuyor. Bekir, Müzeyyen’e dokunduğu gibi bu hikayeye dokunuyor mesela. Ali’nin Hazerhan gibi bir karakter tarafından kabul edilip edilmemesi, hikayenin seyrini değiştiren şeyler. Hikayelerde illa ki değişim olmak zorunda, bunun bir çatışması nerde gibi şeyler çok girmeyi sevmiyorum. Bu hikaye anlatış tarzı da önemli. Jim Jarmusch: “Hayatın bir konusu yok, neden filmlerin olsun ki.” Der. Ben filmlerimde bir değişim olmalı diye hissetmiyorum kendimi. Ben sadece o genç insanların 4 gününü anlatmak istedim. Bir Y Kuşağı filmi de diyebiliriz.

Filmin adının “Kar” olması, baş karakter Müzeyyen’in kar görmemiş olmasına bir gönderme olarak algılanabilir mi?

Ben Bolu’da doğdum, büyüdüm. Kar izlemeyi çok severdim ve Bolu’da kış aylarında ciddi kar yağışları oluyor. İki kere üst üste deprem de yaşadım orada, çok zordu. Sonra Mersin’e gittik. İlk başta Bolu’da karın içinde yaşayan biri olarak, Mersin’de sıcak hava iklimine geçiş enteresan oldu. Bir gün Mersin’e dolu yağdı ve bütün çocuklar kar yağdı sanarak dışarı çıktılar ve çok mutlu oldular. Kimse dolunun kar olmadığına inanmak istemedi. Bir çocuğun kar görmemiş olmasının, onda ne kadar büyük bir anlam teşkil ettiği empatisini orada kurmuştum ve bu beni çok etkilemişti. Galiba o eksikliği oradan sağladım, yani iki kardeş arasındaki farkı kar ile açıklamak istedim. Hikayenin Antalya’da geçiyor olması, mevsimin kış sonu olması da bir ironi..

15 tatil döneminde geçiyor film aslında. Biz Şubat-Mart aylarında çekimlerimizi yapıyorduk. O aralar Bolu tarafında karın en yoğun olduğu zamanlar. Antalya’da yaz gibiydi o dönemler, kış mevsimi gidip yaz çektik gibi bir şey oldu. Mont giyiyordu oyuncular filmde, ama oradaki soğuk algısı çok farklı oluyor.

“İmkânım olsa elimdeki bütün ödülleri Hazar Ergüçlü’ye verebilirim.”

Film için oyuncu seçimi zor süreçlerdendir, ama keyiflidir bir yandan. Cast aşamasında nasıl kararlar verdiniz, özellikle hikâyenin merkezindeki “Müzeyyen” karakteri için?

Bizim için keyifli bir süreçlerden bir tanesidir, geçenlerde yeni projemiz için de ‘kimler olsun?’ u konuştuk, birkaç isim belirledik. “Kar” ekibinden de yine çalışmak istediğim arkadaşlar var.

Müzeyyen karakter için çok uğraştık. Çünkü benim kendi adıma çok âşık olduğum bir karakter yarattım. Daha sonra bir türlü üstüne oyuncu koyamadım. Sonra dedim ki, biri oynasın artık çünkü her şekilde istediğim gibi olmayacak. Çünkü daha fazla düşünmeye vakit ayırırsam, çok ciddi araştırmalara başlayabilirdim. Bir gün, cast direktörü Rabia Sultan Düzenli ile görüştük. Diğer oyuncular tamam, ama Müzeyyen konusunda kimseyi bulamadığım için çok kötüydüm. O da bana hemen yardımcı olma konusunda destek oldu. Rabia’ya senaryoyu ve karakteri anlattım. O da dedi ki: “Hazar Ergüçlü, başkası olmaz!” Kaygı taşısam da, bu fikre beni çok yükseltti Rabia. Daha sonra Hazar’la görüştük, provalar derken Müzeyyen oldu. Sete çıktığımızda, Hazar’ı monitörde gördüğüm ve oyuna ilk başladığı anı hiç unutamıyorum. Ortak bir Müzeyyen yarattık ve o âşık olduğum Müzeyyen figürünü verdiği için Hazar’a çok minnettarım. Diğer oyuncular için bu kadar önemli midir bilemem, ama benim için çok önemli. İmkânım olsa elimdeki bütün ödülleri Hazar’a verebilirim.
Halil Babür’ü de, Hazerhan karakterini yazarken hayal ettim, daha tanışmadan. Tanışınca o da kısa bir süre içerisinde tamam dedi. Çok iyi bir arkadaşım oldu. Halil, beklediğimde de fazla Hazerhan oldu bence ve çok mutluyum.

Bekir karakteri için çok fazla oyuncu ile audition yaptık. Hatta başkasını düşünüyordum. Fakat, auditionun son gününde sadece Doğaç Yıldız kalmıştı. Ben çoktan seçmiştim aklımda ama, ayıp olmasın diye onu da görmek istedim. Doğaç benim istediğim Bekir’i yapmadı, bambaşka bir Bekir yarattı ve rolü kaptı. Ve bu benim çok hoşuma gitti.

Oyuncu seçimleri bence de şahane olmuş, hepsi de muhteşem oynamışlar. Nasıl bir dil geliştirdiniz oyuncularla?

Oyuncularım, genç oldukları için belki kabul edilmesi zor olabilir ama çok ustaydılar. Ben sete girmeden önce, oyunculuk hakkında çok fazla şey bildiğimi düşünüyordum. Sete girdikten sonra fark ettim ki, bildiklerim denizde bir damla gibiymiş. Oyuncularım bana öğretti aslında. Hepsiyle ortak bir paylaşımla yarattık karakterleri. Çünkü, sinema adına çok fazla şey düşündüğümü ama oyuncular kadar oyunculuk adına bir şeyler düşünmediğimi itiraf edebilirim. Bazı yönetmenler, oyuncularına ve ekibine kendini hayran bırakır. Ben öyle bir yönetmen olmak istemiyorum, ben oyuncularına ve ekibine hayran bir yönetmen olmak istiyorum. O anın zevkini öyle yaşamak istiyorum, hepsi de beni kendilerine hayran bıraktılar.

“Kameranın bir karakter olup oyuncuyla bir temas içine girmesi, bizim çok hoşumuza gidiyor.”

Filme genel olarak baktığımızda, kamerada aktüel çalışmayı çok yapmış olduğunuzu görüyoruz? Bir yönetmen tercihi miydi?

Ben daha önce bir kısa film denemesi yapıyordum. Tren istasyonunda çekecektik ama tripoda izin verilmedi. Ben o günden sonra tripodu bıraktım ve omuzla çekime başladım ve öyle de devam etti. Tabi ki sahip çekimler de yapmak istiyorum. Ama görüntü yönetmenim Ercan ile aktüeli çok seviyoruz. Kameranın bir karakter olup oyuncuyla bir temas içine girmesi, bizim çok hoşumuza gidiyor. Ercan’la sevdiğimiz filmler ve sevdiğimiz yönetmenler de o tarzda çalışan yönetmenler. O hikâyenin içinde bizde geziniyoruz aslında aktüelle ve bunu seviyoruz. Biz dışında kalmayalım, içinde dolanalım hikayenin ve zevkini yaşayalım diyoruz. Tabi ki eminim, sabit çekimi de yapacağız.

Çekim süreciniz nasıl geçti, ne kadar sürdü? Enteresan durumlar oldu mu?

21 günde çekimleri tamamladık, bunun 17 günü iş günüydü. Genelde 8-10 saatin üstünde çalışmadık. Bazı günler 2-3 saat çalıştığımız oldu. Bir gün mesela canımız sıkkındı, kısa sürdü ve repo yaptık. Sete girmeden birkaç gün önce Hazar ve Halil gelmişti. Ben çok garip hissetim; bir hikaye uydurmuşum, 50 tane insan da şimdi o hikayenin peşinden geziyor ve hayatımda harcamadığım kadar para harcadım. Set sırasında krizlerimiz oldu tabi ama birçoğunu yapımcım Emine ile halletmeye çalıştık, hatta Emine’nin bizden habersiz çözdüğü durumlar da oldu. Ama çekimlerde de, çekim bitiminde de inanılmaz eğlendik. Sette gerçekten çok fazla paylaşımımız oldu. Askerlik arkadaşı farklıdır derler ya, gerçekten de öyle bir duyguydu. Çünkü bir üretim halindesiniz; ki Freud’un dediği gibi üretim, cinsel hazzın yerini alıyor ve orada çok büyük bir duysal patlama yaşanıyor. Herkes de birbirini deli gibi seviyor. Çok fazla anı biriktirdik.

Kurgu sürecinde, aynı zamanda oyuncu da olan Ayris Alptekin ile çalıştınız. Kendisi de kurguda deneyimli. Nasıl bir süreç ilerlettiniz?

Baş karakterim kadın olduğu için, kadın bir kurgucu ile çalışmayı çok istiyordum. Benim hayran olduğum yönetmenlerin birçoğunun kurgucusu da kadındır. Ve bu yönetmenler genelde 35mm çalışıyor. Zamanında 35mm kurgusu zor olduğu için, o işi genelde kadınlar yapıyor. Dijitale geçiş başlayınca da erkekler bu işte daha çok oluyor. Ben kadın bir kurgucu ararken, oyuncularımızdan Nazlı Bulum ile konuşuyorduk. O bana yakın bir kız arkadaşının çok genç bir kurgucu olduğunu ve başarılı olduğundan bahsetti. Sinemacı olunca tuhaf kibirleriniz oluyor. İlk başta oyuncum bana neden kurgucu öneriyor ki dedim, yalan değil. Sete çıkmadan önce, bir boşluğumuz oldu ve Ayris ile bir araya geldik. Ben daha iki gün önce “Mavi Dalga” filmini izlemişim ve bir anda filmin başrol oyuncusu karşıma kurgucu olarak çıkıyor, bir tuhaf oldum tabi. Nazlı, gizliden Ayris’e okutturmuş senaryoyu zaten.

Biz Ayris’le oturduğumuzda ona hayran kaldım ve ne tarz filmlerden hoşlandığını anladım. Ayrıca kurgu işi el işçiliğiyle değil, kafa ile yapılıyor bence. Bunu da Ayris’te görünce, o anda birlikte çalışabileceğimize karar verdim. Benim de isteğimle, filmi sette kurgulamaya başladı zaten. Biz çekim sonrası bir araya geldiğimizde, Ayris bu çekimlerin kurgu masasında ne anlama geldiğiniz sürekli bana hatırlatıyordu. Mesela, bana “Farkında mısın, Bekir in çekimlerinde yakın plan yok.” Ya da “bana bu sahne geçmedi, sen de bir bak istersen” gibi hatırlatmalar yapıyordu. Biz zaten sette kaba kurgusunu tamamlayıp, tamamen kurguya geçtiğimizde çok daha rahat çalıştık. Filmin ilk hali 120 dakika çıktı ama Ayris düşürme taraftarıydı, bir zaman düşündükten sonra yeniden üstüne çalıştık ve son halini çıkarttık. Umarım, Ayris’le hep çalışırız.

“Bu kadar değerli isimlerle aynı yarışmada olmak benim için bir ödül.”

Filmin artık festival süreci de başladı, nasıl geçiyor?

Tabii ki çok mutluyuz. Bir yandan İstanbul’da çok sık bir araya gelemeyip festivallerde full ekip bir araya gelmek de çok anlamlı. Zamanında filmlerini çok izlediğim, bende bir şeyler uyandırmış ve imrendiğim Onur Ünlü, Pelin Esmer, Semih Kaplanoğlu, Ümit Ünal, Orhan Eskiköy gibi yönetmenlerle Adana Film Festivali’nde aynı yarışmadaydım. Özellikle Ümit Ünal benim için çok özeldir. Teyzem ile Hayallerim, Aşkım ve Sen filmlerinin senaryolarına bayılırım. Bu kadar değerli isimlerle aynı yarışmada olmak benim için bir ödül. Bende Yılmaz Güney ve Quentin Tarantino hayranlığı vardı. Sonra Jim Jarmusch’a ilgi başladı. Ama ne olursa olsun Yılmaz Güney’e çocukken hayrandık. Çocukluk hayranlığınız kalıyorsa, o hayatınızın bir köşesinde hep vardır.

24. Uluslararası Adana Film Festivali’nde ilk söyleşinizi yaptınız, izleyici ile nasıl bir duygudaşlık kurdunuz sizce?

Filmin ilk söyleşisi, bizim açımızdan muhteşemdi. Biz birçok insan filmden sıkılıp çıkar diye düşüyorduk hep. Tepkilere çok sevindim. Bu hikâyenin naif bir hikaye olduğuna inanıyorum. Naifliği, uyuşturucu ve küfür ile ölçmemek gerek. Bu çocukların hikayeleri ve hissettikleri naif bence. Evet fazla küfür ediyorlar, ama onlarınki de aşk, onlarınki sevgi… Bunun anlaşılması benim için önemli. Ben mesela, anneme izletmeyi bekletiyorum. Perdede izletmek istiyorum. Bazı izletmelerimiz ve söyleşiden o naifliğin iyi bir şekilde anlaşıldığını hissettim.

“Kar”ın ardından yeni proje içinde hazırlıklara başladığınızdan bahsettiniz. O projeler için nasıl bir hazırlığınız var?

Bir kısa film fikirim var, onu önümüzdeki İlkbaharda çekmek istiyorum. Ondan sonra Uzun metrajlı filmi de Ekim 2018 – Nisan 2019 zamanı çekmeyi düşünüyorum, tabi şartlara bağlı. 16 mm çekmeyi istiyordum, ama Ercan o fikirden beni vazgeçirdi. Ama biz gerçekten film çekmek istiyoruz. Daha sonra Ercan, ben senin istediğin duyguyu dijitalde ve colorda yakalayacağım dedi. Birkaç aydır da bunun üzerine çalışıyoruz. Elimde çok fazla hikâye var ve onların bir sırası var. Fikirler de sürekli değişiyor. Üstüne çalıştığımız film de ilginç bir hikâye ve benzer oyuncuları düşünüyoruz.

“Kar”la duygusal bağınız hiç kopmayacak gibi, birbirinizi çok sevdiğiniz aşırı belli…

Filmi çektikten sonra bir şey fark ettim. Bu sevilme duygusunun bende de hasıl olduğunu fark ettim. Aslında bu işe de böyle başlıyoruz bir bakıma. Bu sevilme halinin, oto sansüre ve insanlar ne der haline dönüştüğünü fark ettim. Yazarken hiç zorlanmam, ama bunu ilk defa hissettim. Sonra daha önce çalıştığım filmi bir köşeye bırakıp, bunun üzerine bir şeyler yazmaya başladım. Kod adı da “Beni Sevenler Listesi”. Halil’in oynamasını çok istiyorum. Yine “Kar” ekibinden de isimlerin olmasını istiyorum, zaten onlar da istiyor. Hepsi kamera arkasında da yetenekliymiş onu fark ettim. Halil zaten oyun yazarı, bence modern bir ‘derviş’. Nazlı ve Hazar da yapım konusunda büyük destekler, ki Nazlı bu konuda çok yetenekli. Biz büyük şeyler yapacağız demiyoruz, büyük şeyler yaptığına inandığımız kimse de böyle bir şey demedi. Biz birlikte hikayeler anlatmaya devam edeceğiz.

Kilo vermenin 6 sırrı

Çağımızın hastalığı şişmanlık, şişmanlıktan kurtulun
gibi başlıklara sahip haberlerle gazetelerde ve televizyon kanallarında sıklıkla karşılaşıyoruz. Şişmanlığın özellikle medyada utanılacak bir şeymiş gibi servis edilmesi kilo vermeye çalışan insanları olumsuz yönde etkiliyor. Çoğu insan motivasyonunu kaybedip umutsuzluğa kapılırken çoğu da vücudunu daha az sevmeye başlıyor. Kilolu olmak utanılacak bir şey değildir. Fazla kilolarımızla savaşırken hep unuttuğumuz fakat belki de en önemli olan noktalardan birisi zihinsel olarak pozitif kalmak.

İnstagram’da gördüğünüz fitness modelleri unutun, çünkü her insanın vücut yapısı farklıdır ve toplumun bize dayattığı vücut şekline ya da ölçülere uymayabiliriz. Ayrıca uymak zorunda da değiliz. Rakamların sizi esir almasına izin vermeyin. Bazı günlük alışkanlıklarımızı değiştirerek
çok daha sağlıklı yaşayabilir ve aynı zamanda kilo da verebiliriz. Gelin kilo vermenin püf noktalarını birlikte inceleyelim.

1- Hayatınızdan boş kalorileri çıkartın! Evet, ara sıra abur cubur yemek tabii ki herkesin hakkı fakat bunu alışkanlık haline getirmememiz gerekiyor. Mümkün olduğu kadar işlenmiş, paketlenmiş gıdalardan, aşırı tuzlu, tatlı, trans yağı ve mısır şurubu içeren yiyeceklerden, gazlı içeceklerden ve alkolden uzak durun. Biliyorum bazen günün yorgunluğunu atmak için bir kadeh şarap hayalini kurduğunuz tek şey olabiliyor alkol tüketimini sınırlandırmak gereksiz kalori alımına engel olacaktır.

Beslenme rutininize taze sebze ve meyveleri ekleyin. Gün içinde küçük porsiyonlarla toplamda 6 porsiyon yemek kan şekerinizi yüksek tutarak sizi yeme krizlerinden kurtaracaktır. Yavaş yemek, televizyon karşısında ya da ayaküstü yemek yememek yine aşırı yemenin önüne geçen alışkanlıklardan bir kaçıdır.

2- Konu kilo verme olduğunda aklımıza diyet ve egzersiz
gelir ama uyku düzeninin önemi çoğunlukla atlanır. Aslında diyet, egzersiz ve uyku bir biri ile bağlantılı alışkanlıklardır. Mesela daha az uyuduğunuzda yorgun düşersiniz ve uyanık kaldığınız zaman dilimi daha uzun olduğu için aldığınız besin miktarı artar. Düzensiz uyku enerji seviyenizi düşürerek egzersiz yapmanızı zorlaştırır. Spor yapmadan yapılan diyetlerde yağ yerine kas kaybı oluşur. Erken yatmak daha hızlı kilo vermenize yardımcı olacak alışkanlıklardan biridir. Vücudumuzun yenilenmesini sağlayan ve Journal of Pineal Research dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre melatonin hormonu kalori yakan yağ hücreleri üretiyor. Böylece kilo vermeye yardımcı oluyor. Melatonin hormonu 23:00 ve 04:00 saatleri arasında en yüksek seviyeye ulaşır ve bu yüzden bu saatler arasında karanlık bir ortamda uyuyor olmak çok önemlidir.

3- Ilık duş almak ve bu sırada vücudunuzu aşağıdan
yukarı doğru daireler çizerek fırçalamak kan dolaşımınızı hızlandırır ve enerji seviyeniz yükselir.Vücudu fırçalamak aslında bir dolaşım problemi olan selülitin azalmasına da yardımcı olur. Vücudunuzu fırçalayarak toksinlerden daha hızlı bir şekilde kurtulabilirsiniz.

4- Hareketsizlik kilo almamızı sağlayan en önemli
etkenlerden bir tanesi. Spor salonuna gidecek vaktiniz olmayabilir ama üzülmeyin. İnternetten izleyeceğiniz egzersiz videoları ile evde de spor yapabilirsiniz. Her gün 1 saat boyunca hareket etmek forma girmenize yardımcı olacaktır. Kısa mesafelere yürüyerek gitmek, ev işi, tamirat işleri hatta müzik açıp dans etmek yapabileceğiniz aktiviteler arasında.

5- Her yemekten önce oda sıcaklığında bir bardak su
içmek masadan daha az kalori alarak kalkmanızı sağlar. Midenizi dolduran su daha uzun süre tok kalmanızı sağlar. Hani bazen canımız bir şeyler yemek ister ve o şeyin ne olduğunu bir türlü bulamayız ama bulana kadar atıştırmaya devam ederiz. Aslında bazen sadece
susamış oluyoruz. Bu yüzden bir şeyler atıştırmak yerine bir büyük bardak su içmek alacağınız gereksiz kalorilerilerden sizi kurtarır. Düzenli olarak su içmek metabolizmanızı hızlandırır. Vücudunuzu susuz bırakmamak adına öğünler arası 2-3 bardak su içmeniz
yeterli olacaktır.

6- Hayvansal ürünlerden uzak durmak kilo vermenizi sağlayacak olan bir başka yöntemdir. Hayvansal
ürünler vücutta yağ olarak depolanıyor ve damar tıkanıklığına bağlı olarak kalp krizi, felç, diyabet gibi hastalıklara sebep olabiliyor. Dünya sağlık Örgütü’nün çalışmalarına göre et tüketiminin kanser riskini arttırdığı biliniyor. Yaşınız ilerledikçe gittiğiniz hiç bir doktor size hayvansal yağlar tüketmenizi önermez. Günümüzde bir çok paketlenmiş hazır ürün hayvansal yağlar ve ürünler içerdiği için bu ürünleri hayatınızdan çıkartmış oluyorsunuz. Daha çok sebze, meyve, açlık hissini azaltan lifli gıdalar yiyorsunuz. Bitkisel gıdalar daha düşük kalorili olduğu için daha az kalori alır ve tam tokluk hissedersiniz bu da kilo vermenizi sağlar.

Hayatımızda hangi coğrafyada ya da hangi kültürde
doğacağımıza biz karar vermiyoruz ama yediğimiz şeyler tamamen bizim seçeneğimiz.

Kaynak: 1, 2, 3

Huzur dolu Malmö

İsveç‘in güneyinde yer alan ve üçüncü büyük şehri olan Malmö‘nün Kopenhag ile arası sadece 30 dakika. Sjælland adasını İsveç’ten ayıran Øresund köprüsü iki ülke arasındaki bağlantıyı sağlıyor.

Malmö günler geçirmek için oldukça küçük bir şehir. Kopenhag şehrine yolunuz düşerse mutlaka uğramanızı öneririm.

Birbirine çok yakın şehirler olsa da Malmö’de Danimarka Kronu kabul edilmiyor, isveç kronu ya da kredi kartı ile alışveriş yapabilirsiniz.

Gustav Adolfs Torg, Lilla Torg ve Stortorget olmak üzere Malmö’de başlıca üç ana meydan bulunuyor.

Stortorget ise içlerinde en büyük olanı. Bu meydanda  Apoteket Lejonet tarihi eczanesi ve Södergatan caddesi üzerinde birkaç orkestra heykeli ile kral 5. Karl Gustav’ın büyük bir heykeli bulunmakta.

Küçük meydan anlamına gelen Lilla torg ise daha çok butik ve mağazaların bulunduğu bir alan.

Tren istasyonundan indiğimizde çok uzakta kalan İsveç‘in en yüksek binası Turning Torso’yu görebiliyorsunuz.

Malmö, küçük, sevimli ve huzur dolacağınız bir şehir. Her ne kadar göçmen sayısı bu şehirde epey artmış olsa da, sizi rahatsız edecek bir durumla karşılaşmanız çok düşük. Hava kararmaya başladığında yoldan geçen insanların sayısı epey azalmakta, adeta terkedilmiş bir şehir havası vermekte.

Malmö boyut olarak biraz bana Bologna’yı andırdı. 1 günde kolayca gezilebilir, birkaç gün geçirilerek huzurlu bir tatil yapılabilir, sıkıldığınızda trene atlayıp başta Kopenhag olmak üzere, Lund, Helsingborg gibi etrafındaki birçok şehri gezebilirsiniz.

Mars’taki sular sünger benzeri kayalar tarafından emilmiş olabilir

1

Bilim insanları tarafından yapılan yeni bir araştırma, bir zamanlar nehirlerin aktığı Mars’ta suların nereye gittiğini anlamamıza yardımcı olabilir.

Mars’ın kuru, tozlu ve kıpkırmızı manzarasının yerinde bir zamanlar ılımlı bir arazi ve akan sular vardı. Ancak, Mars’ın sıcak, ve nemli bir gezegenden şimdiki haline nasıl geldiği tam olarak anlaşılamıyordu. Nature dergisinde yayımlanan yeni bir araştırma, bulunan bazı kanıtların bir zamanlar Mars’ın yüzeyinde akan suların şimdi kayaların içerisinde olabileceğini gösteriyor. Başka bir deyişle Mars’ın sularının kayalar tarafından sünger gibi içeriye çekildiği düşünülüyor.
Daha önce de Mars’ın sularının yok olmasıyla ilgili birçok teori ortaya atılmıştı. Bazı araştırmacılar, Mars’ın elektromanyetik alanının çökmesi sonucu bu suyun kaybolduğunu öne sürmüştü. Birçok kişi ise Mars’ın yüzeyindeki suların üst tabakanın altında ve buzul halde olduğunu iddia etmişti. Ancak hiçbir teori kırmızı gezegende hala neden gözle görülür bir şekilde suyun olmadığını açıklayamamıştı.
Oxford’un Yer Bilimleri Bölümü’nden araştırmacılar, suyun ve gezegenin aynı şekilde tepki verdiğini ve kayaların suyu emdiğini düşünüyorlar. Bu durumun sadece gezegendeki suyu yok etmekle kalmadığı aynı zamanda kayaların oksidasyonunu da arttırarak gezegeni yaşanmaz hale getirdiği belirtiliyor. Dr. Jon Wade’in liderliğindeki araştırma ekibi ilk olarak, Dünya’daki kayaların bileşimini anlamalarına yardımcı olan modelleme yöntemlerini kullanarak bu sonuca vardıklarını kaydetti. Araştırmacılar, bu modellemeyle, kayaların reaksiyonları ile Mars’ın yüzeyinden çekilebilecek su miktarını hesapladılar.Araştırma ekibi, analizlerinden sonra, özellikle de Mars yüzeyindeki bazalt kayaçlarının, tipik Dünya kayaçlarından yaklaşık% 25 daha fazla su tutabileceğini keşfetti. Wade’e göre, “insanlar bu soruyu uzun süre düşünmüş ancak basit kaya reaksiyonları sonucunda emilen suyun teorisini hiçbir zaman test etmemiştir.” ifadelerini kullandı. Bu teoriye inanmak için ellerinde bir kanıtlar topluluğu olduğunu da belirten Wade, Mars’ın mevcut rengini alması için farklı bir reaksiyon gerektiğini de belirtti.

Wade yaşamın son bulmasıyla ilgili olarak ise  “Mars’ta, bazaltik kabuğunu oluşturan yeni patlayan lavla reaksiyona giren su, sünger benzeri bir etki yarattı. “Su kaya reaksiyonu, kaya mineralojisini değiştirdi ve gezegensel yüzeyin kurumasına ve yaşamı zorlaştırmasına neden oldu.” şeklinde konuştu.Bu durum elbette Mars’ta artık yaşamın olmadığı anlamına gelmiyor. Zira araştırmacılar hala bu umutlarını saklı tutarak tartışmaya devam ediyorlar. Ve bu reaksiyon, sözde gezegeni zorlu hale getirirken, insanlar potansiyel olarak Mars’ı kolonize etme ve planlama yeteneğine sahiptirler. Buna ek olarak, bu yeni bulgu, hayatı sürdürme potansiyelinden şüphelenilen ötegezegenleri daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Yani akan bir nehrin görünmemesi onun yok olduğu anlamına gelmez.https://www.youtube.com/watch?v=IWPO-VViwx4

Kaynakfuturism.com
Alıntıwebtekno.com
Kapak Görseli 

Ateş böcekleri sayesinde ışıklı bitkiler geliyor

1

Massachussets Teknoloji Enstitüsü’nden bilim insanları, ışıklandırma amacıyla kullanmak üzere ışıldayan bitkiler üretti.

Aynı bilim ekibi daha öncesinde patlayıcı tespit eden ıspanak ve mahsuller kuruduğunda haber veren yaprak sensörleri de geliştirmişti. “Buradaki ana fikir bitkileri masa lambası gibi çalıştırabilmek- prize takmadığınız bir lamba gibi. Işık ise bitkinin kendisindeki enerji metabolizmasında güç alabilir,” diyor araştırmanın yazarı Michael Strano Araştırmacılar bitkileri ışıklandırmak için , özel tasarlanmış nano parçacıkları su teresinin yapraklarına enjekte etti. Etkili olması için nanoparçacıklara üç farklı bileşen yerleştirdi.

Ateş böceklerinin parlaması için luciferaz ve luciferin moleküllerinin etkileşime girmesi gerekiyor, bu ikisi bileşime ekleniyor. Son olarak, aktiviteyi arttırmak için koenzim A ekleniyor.

Bu bileşen nanoparçacıklara ilave edilerek, çözelti süspansiyonunda havada kalıyor. Sonraki adımda ise bitkiler çözeltiye daldırılarak basınç arttırılıyor ve parçacıklar stomata adı verilen gözeneklere doluyor. Luciferin ve koenzim A polimer polimer nanoparçacıkların içine paketlenirken, luciferaz enzimi daha küçük silika nanoparçacıklara ilave ediliyor ki, bitki hücrelerine nüfus edebilsin. Parçacıklardan salınan luciferin, hücrelere giriyor luciferaz ile reaksiyona girerek yanma etkisi yaratıyor. Başlangıç olarak bitkilerin yaydığı ışık çok soluk olsa da, araştırmacılar yeni yapılacak çalışmalarla bu parlaklığı geliştirebileceklerini düşünüyorlar.

Ayrıca başlarda sadece 45 dakika parlayan bitkiler, çalışmalarla 3 buçuk saate kadara  parlamaları sağlandı. Daha önce luciferaz genleri ile bitkiler üzerinde yapılan denemeler başarılı olamadı. Fakat MIT’de geliştirilen metot oldukça kolay ve herhangi bir bitkiye uygulanabiliyor.  Örneğin bu sayede sokak lambaları yerine , ağaçlar kullanılabilir. Luciferaz inhibitörüyle bitkilerin parlayıp, kapanmaları sağlanabilir. Yapılan geliştirmelerle geceleri yanan, gündüzleri kapanan ağaçlar yapılabilir.,

Araştırma Nano Letters dergisinde yayınlandı.

Alıntı: gercekbilim.com
Kaynaknewatlas.com

2017 müzikte black power yılı oldu

0

2017 yılı soul, rap, R&B gibi müzik akımlarında oldukça kaliteli işlerin yapıldığı, hem çok satıp hem de müzik dünyasında gündemi oluşturduğu bir yıl oldu. Özellikle R&B alanındaki kaliteli çalışmalar, bu dünyada da derinlikli ve nitelikli işler yapılıp kalıplarının kırılabileceğini kanıtladı.

Yerli albümlerden sonra bu sefer de 2017’den iz bırakacak, gelecek yıl Brit, Grammy gibi ödüllerde de adaylar ve kazananlar arasında olmasını beklediğimiz isimleri ve birbirinden iyi albümlerini hatırlatıyoruz.

Lorde – Melodrama

Yeni Zelandalı Lorde ilk albümüyle müzik dünyasında farklı bir yerde olacağını hissettirmişti. İkinci albümüyle bu hissi pekiştirdi.

The War On Drugs – A Deeper Understanding

Naif bir vokal, müthiş yakalayıcı ve akan melodiler. Yılın en iyilerinden biri oldu War on Drugs’un yeni albümü.

The National – Sleep Well Beast

Bir önceki albümleri çoğu müzik otoritesine göre bir başyapıt düzeyindeydi. Yeni albüm de bundan geri kalmadı.

Kendrick Lamar – Damn

Bu yıl R&B’de ve rap dünyasında çok kaliteli işler gördük. Lamar’ınki belki de en iyisiydi.

Sharon Jones – Soul of a Woman

Soul müzik son yıllarda yükseliş ivmesinde yeniden, birbiri ardına çok üst düzey albümler çıkıyor. Bu yıl da Sharon Jones “Soul of a Woman” isimli albümünde özellikle kadın özgürlüğüne vurgu yapan sözlerle öne çıktı, çok dinlendi.

Mavis Staples – If I Was All Black

Efsanevi R&B ve gospel şarkıcısı Mavis Staples, geri döndü. Hem de ABD’de tüm ezilenlerin mücadelerine ses ve nefes veren bir albümle.


Kelela – Take Me Apart

R&B kalıplarını kırıyor, videolardaki gösteriş, para, seks ve uyuşturucu sarmalını aşıyor demiştik. Bunun en iyi örneklerinden biri Kelela’nın varlığı ve yeni albümü oldu.

Beck – Colors

Beck pop müzik yaparsa, hem de soft bir pop albümü yaparsa ne olur. Bunu 2017’de duyduk, duyduğumuzdan memnun kaldık, Beck bu işte ne yapsa iyi yapar dedik.

Liam Gallagher & Noel Gallagher

Oasis bu yıl da geri dönmedi, bu yıl da birleşmedi. Ama iki düşman kardeş, aynı yıl solo albümlerini çıkarıp Oasis özlemimizi bir nebze dindirdi.


St. Vincent – Masseduction

Son yıllarda en öne çıkan kadın müzisyenlerden biri St.Vincent. Yeni albümü de yine standartların bir tık üstündeydi.

Julie Bryne – Not Even Happiness

Bu albüm daha kapağından insanı içine çeken albümlerden biriydi. Albümün içi de derin ve sakin bir yolculuk vadediyordu.

 

Kamasi Washington – Harmonty of Difference

Jazz’ın ana akım müziğe en çok yaklaştığı noktalardan birinde, Kamasi Washington başyapıtsal bir albümün altına imzasını attı. “Truth” klibi de ses getiren bir klip oldu.

Curtis Harding – Face Your Fear

Soul müziğin iftihar edeceği albümlerden biri bu yıl çıktı. Harding ikinci albümde de yine soul klasikleri arasına girecek bir albümle çıkageldi.

Beth Ditto –  Fake Sugar

En güçlü kadın seslerinden biri Beth Ditto’nunki. Solo albümünde de yine cayır cayırdı.

Jake Bugg – Hearts That Strain

Ona ilk çıktığından beri genç Bob Dylan deniyor. Bu düzeye çıkabildi mi henüz birşey söylemek için erken ama Bugg yine çok iyi bir albümle boy gösterdi, o kesin.

Pop rock’ta yılın hitlerinden bir bölümü Imagine Dragons’dan geldi. Özellikle “Believer” ve “Thunder” bu yılın en çok dinlenen, klipleri en çok TV’de dönen şarkılardan ikisi oldu.

Portugal The Man – Woodstock

Yılın en sıcak hitlerinden biri “Feel It Still” şarkısı oldu. Albüm onun dışında büyük bir hit barındırmıyordu ama genel olarak dinlenince oldukça iyi bir albümle karşı karşıyaydık.

Mogwai – Every Country’s Sun

Mogwai, kemik bir dinleyici kitlesi olan bir grup. Ve bu kitleyi hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmıyorlar. Bu yıl olduğu gibi.

King Krule – Ooz

Onun müziğini Tom Waits’e benzeten çok. Haksız da değiller, müziği ve vokali aynı Waits’de olduğu gibi belli bir tanımın içine giremeyecek kadar özgün.