Ana Sayfa Blog Sayfa 224

Amaç sürücüleri yavaşlatmak: Aydın’da üç boyutlu yaya geçidi dönemi

0

Aydın’da sürücülerin hızlarını düşürmesini sağlamak için üç boyutlu yaya geçidi uygulaması başlatıldı.

Efeler ilçesindeki Hürriyet Bulvarı’nda kentteki ilk üç boyutlu yaya geçidi oluşturuldu.

Böylece sürücülerin yaya geçidinde bir engel olduğunu düşünüp önce yavaşlamaları, sonra da yayaların geçmesi için durarak yol vermeleri amaçlanıyor.

Yaya geçidini üç boyutlu yapan ise farklı bir boyama tekniği.

Okullara öncelik

Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu, birçok sürücünün geçitlerde yavaşlamayarak yayaların canını tehlikeye attığını söyledi.

Uygulamayla yayaların güvenli bir şekilde yolun karşısına geçmelerini sağlamayı amaçladıklarını belirten Çerçioğlu, kent genelinde uygulamaya geçildiğinde okulların yakınlarındaki yaya geçitlerinin öncelikli olarak ele alınacağını kaydetti.

Alıntı: Diken

Sattvik vegan beslenme

Sattva kusursuz idrak yeteneğinin ortaya çıkmasını sağlayan saf bir özelliktir. Diğer bir deyişle akıl ve kalbin birliğidir. Tam bir denge halidir.

Sattva, Raja ve Tama doğanın üç temel gücünü (guna) temsil eder.

Hayvansal gıdaların ve etin titreşimi çok düşüktür. Tamas karanlık, tembellik ve hareketsizlik halidir. Bilgisizlikten kendini gösterir. Taması azaltmak için ağır etleri, kimyasal olarak işlenmiş gıdaları bırakmak gerekmektedir.

Rajas enerji, değişim ve hareket halidir. Rajaların doğası tutku, özlem ve bağlılıktır. Rajalar bizi hedeflerimize kolayca ulaştırır. Bu gıdalar yoğun baharatlı, asitli gıdalar ve kahve gibi uyarıcıları içerir. Bu gruba giren besinlerin insan için gerekli dozunu belirleyerek çok dikkatli kullanmak gerekir.

Yiyeceklerin zihin durumu üzerinde düşündüğünüzden çok daha fazla etkisi vardır. Bir besinin insan için dozu da oldukça önem taşır. Bir elma kararında yenildiğinde kişiye fayda sağlarken, doz aşımı zehirleyebilir.

Sattvik beslenme biçimi “yogik”, özellikle “sarımsak ve soğandan kurtulmuş” olarak bilinmektedir.

Kimyon, soğan, sarımsak, limon, kahve gibi yoğun aromaya sahip bitkisel tatlar dozunda kullanıldığında tedavi edici özelliğe sahipken, gereğinden fazla kullanılması rajası fazlasıyla harekete geçirir.

Sattva uyum, denge ve sevinç halidir.

Sattva, rajalar ve tamasları düşürdüğü ve tekamülü ilerlettiği, manevi duyguları beslediği için bir insanın ulaşmak istediği en üst noktadır. Sattva’yı artırmak hem rajaları hem de tamasları azaltmak için prana (yaşam enerjisi) bakımından zengin doyurucu yiyecekler yemeli, sevinç ve olumlu düşünceler üreten faaliyetleri daha sık yapmalıyız.

Dünyada henüz sayısı belirlenememiş yüzlerce bitki bulunmaktadır. Tahıllar, baklagiller, sebzeler, meyveler ve otlar… Sattvik vegan beslenme biçiminde doğada her şeyin bir alternatifi vardır.

Hayvansal bir gıdanın eksikliğini duyacağınız düşüncesi tamamen çocukluğumuzdan beri bize dayatılan yanlış bilincin bir parçasıdır, protein, kalsiyum gibi gereksinimlerimizi bitkilerden alamayacağınız düşüncesi ise tamamen algılarımızla oynanmasının bir sonucudur.

Bir hayvanın öldürülüp tabağımıza getirilmesine para ödeyip onu satın alacak ve ölü bir cesetle bedenimizi negatiflikle besleyecek bir bir bilince ortak olmuş durumdayız.

Bunu sorgulamak, yeniyi deneyimlemek ve değiştirmek bizim gelecek için en büyük sorumluluklarımızdan biridir.

Sattvik vegan beslenmenin en önemli amacı kozmik bilince ulaşarak (beşinci boyut, bizlik bilinci), tekamülümüzü ilerletmek, gerçek potansiyelimize varabilmektir. 

Cesaretimizi toplayıp en kısa zamanda bu gerçekle yüzleşmemiz ve bu rüyayı hep birlikte değiştirmek dileğiyle.

Sevgiler.

“Yağlı Boyadan Film mi Olur?” demeyin: Vincent’i Sevmek 29 Aralık’ta vizyonda!

0

Animasyon-biyografi türündeki Vincent’i Sevmek 29 Aralık tarihinde vizyona girecek. Toplamda 65.000 kareden oluşan filmin her bir karesi, Polonya ve Yunanistan’da bulunan stüdyolarda 125 profesyonel yağlı boya ressamı tarafından çizildi. Daha önce Little Postman ve Chopin’s Drawing kısa filmlerini yazan ve yöneten  Dorota Kobiela, ve Kaldırım Serçesi filminin görsel efekt uzmanı Hugh Welchman tarafından yönetilen film, ünlü ressan Vincent Van Gogh’un hayatını ve gizemli ölümünü izleyicilere sunacak. Filmin seslendirme kadrosunda ise Douglas Booth, Robert Gulaczyk ve  Saoirse Ronan var.

Ankara Güzeldir Bir Yaşında!

“Birileri gri dese de, rengarenk Ankara için yayın hayatına başlıyoruz.” diyerek çıkmıştık yola. Saymamıştık ama biz her sabah gökyüzünü boyarken, bir yıl geçmiş bile. Biz de bir yılımıza geriye dönüp baktığımızda neler gördüğümüzü sizlerle paylaşmak istedik:
Bugüne kadar, “Kent, ekoloji, direniş, konser, sahne sanatları, görsel sanatlar, spor, sinema, gastronomi, bilimsel etkinlikler” gibi temel kategoriler başta olmak üzere 123 ayrı kategoride 6000’den fazla etkinlik paylaştık. Ankara’da 613 mekanda, 1016 organizatör tarafından düzenlenen etkinlikleri, düzenli aralıkla tarayıp veri tabanımıza ekleyerek, internet sitemiz ve sosyal medya hesaplarımız aracılığıyla duyurduk ve her gün taradığımız mekan ve organizatörlere yenilerini eklemeye devam ediyoruz.

Biliyoruz, festivaller güzeldir: “KuirFest, ODTÜ Sanat Festivali, 8 Mart Kadınlar Günü, A/Yazda Tiyatro Günleri, Uluslararası Kukla Festivali gibi önemli festivallere özel sayfalar yayınlayarak, festival boyunca güncel bilgilerle özel sayfalarımızı Ankaralıların hizmetine sunduk.”

#AnkaraGüzeldirBirYaşında

“Ankara Güzeldir’i nasıl mı kullanacaksınız? Bir kılavuz hazırlamak isterdik ama o kadar kolay ki, gerek duymadık: İnternet sitemiz aracılığıyla, günün etkinliklerine, belirli bir mekandaki etkinliklere ya da bir belli tarih ya da zaman dilimi içindeki etkinliklere ulaşmak mümkün. Bu etkinliklerin hepsini Güzel İşler sayfamızda bulabilirsiniz. Ankara Güzeldir olarak, aynı zamanda direnişin de takvimini tutuyoruz ve Ankara’daki politik eylem ve etkinliklere Direnmek Güzeldir sayfamızda yer veriyoruz. Aynı zamanda her hafta, kaçırmamanız gerektiğini düşündüğümüz bir etkinliği Haftanın Güzeli bölümünde detaylarıyla inceleyebilirsiniz. Etkinlikler ile ilgili tanıtım ve değerlendirme yazılarından oluşan Spoiler Güzeldir bölümüyle Ankara’da kolektif bir kültür sanat belleği oluşturmak istiyoruz. Bugüne kadar hayata geçiremediğimiz Ankara’nın Parkları, Mahalle Meyhaneleri gibi yazı bölümleri ise bu sene içinde zengin bir içerikle karşınızda olacak.”

#AnkaraGüzeldirBirYaşında

“Ankara sosyal medyada da güzeldir: İnternet sitemiz temel olmakla birlikte, Facebook, Twitter, Telegram ve Instagram hesaplarımızdan da etkinlik duyurularına yer veriyor, AG ile ilgili gelişmeleri paylaşıyoruz.”

“Ankara yüz yüzeliktir: Bu nedenle çeşitli etkinlikleri sosyal medya hesaplarımız aracılığıyla bilet vererek paylaşıp, “gelin, birlikte izleyelim” diyoruz.”

“Bir yıldır her sabah size günaydın diyen birileri var: Ankara’daki tek günlük etkinlik rehberine, her sabah “Günaydın Ankara” diyerek Facebook ve Telegram hesaplarımızdan yer veriyoruz.”

“Yani bütün yaptığınız iş bu kadar mı? diye sorduğunuzu duyduk. Tabiki hayır. Tamamen gönüllü bir emek süreciyle işleyen Ankara Güzeldir çatısı altında yapmayı planladığımız pek çok şey için yakında sizlere sürprizlerimiz olacak. Şimdilik şu kadarını çıtlatalım: Daha çok bir araya geleceğiz, daha çok mekan keşfedecek ve Ankara’yı daha yakından tanıyacağız.

“Bütün bunları niye kendi başınıza yapıyorsunuz mu diyorsunuz? Haberimiz var, siz de Ankara Güzeldir Kolektifi’nin bir parçası olmak için yanıp tutuşuyorsunuz 🙂 İşte sen, haydi koş gel. İletişim kanallarımızdan herhangi birisi aracılığıyla bize ulaşman yeter. İlk kahvaltılı toplantımızda, yumurtasız menemenimizi seninle de paylaşacağız, söz veriyoruz 🙂

#AnkaraGüzeldirBirYaşında ve umuyoruz ki nice yaşlarını da hep birlikte kutlarız. Çünkü Ankara bunu hak ediyor.

#AnkaraGüzeldirBirYaşında

Böceklerin kaybolmasından neden endişe etmeliyiz?

0

Böceklerin yüzde 80’i son 30 yılda kayboldu. Bu hızlı çöküş önemli bir felaketle sonuçlanabilir.

18 Ekim’de Plos One adlı derginin yayımladığı bilimsel incelemeye göre 30 yılda böcek nüfusunun yüzde 80’i kayboldu. Durumun kaygı verici olup olmadığı sorusunun yanıtını uzmanlarda aradık.

Tozlaşmacı böceklerin azalmasının sonuçları

Bernard Vaissière (Ulusal Tarım Araştırmaları Enstitüsü İNRA’da araştırmacı, tozlaşma ve yaban arısı uzmanı)

Almanya’da son otuz yılda korumalı alanlardaki böcek nüfusunun azalması, daha genel ama pek de iç açıcı olmayan şekilde 2006’dan beri Avrupa’da görülen olayı açığa çıkarmıştır. Herkesin arı topluluklarının kaybından haberi vardır. Arıcılar tüm dünyada on yıldan beri her yıl bu olayla, sadece sert kış aylarında değil tüm yıl boyunca (arı topluluklarının çökmesi belirtisi) karşı karşıyadır. Burada söz konusu olan arıcılar tarafından yetiştirilen ve izlenen tek bir türdür. Gerçekten Fransa’da arı deyimi 900’den fazla türü kapsar. Bunların Fransa’daki nüfusları kurbağagil, sürüngen, memeli ve kuşların toplamının türlerinden daha fazla türe sahiptirler. Bunların Fransa’daki durumları pek iyi bilinmez ama Doğa’nın Korunması için Uluslararası Birlik’in (UICN) kırmızı listesinde ve Avrupa düzeyinde bu türlerin yüzde 14’ü tehlike altında ya da kaybolmakta iken türlerin yüzde 56’sı yeterli veriden yoksun görünmektedirler. Peki, neden kaygılanmalıyız?

Sorun gıda güvenliğidir. Çünkü tozlaşma için böceklere gereksinme duymayan ekimler dünya ölçeğinde beslenmemizin üçte ikisini oluştururlar: Buğday, mısır, pirinç gibi tahıllar, ne patates, ne pancar, ne şeker kamışı üretimleri için hayvanlara gereksinme duyarlar. Ama bu temel besinleri her gün yemek sonuçta tatsız ve sıkıcı bir beslenmeye yol açacaktır ve ayrıca dengesizdir. O halde, kalan yüzde 30 sağlığımız ve yaşamda kalmamız için önemlidir.

Bağların meyveleri, kavun, kabak ya da çilek gibi bostancılık ürünleri, ayçiçeği (ve palm ağacı) gibi yağlı kültür bitkileri ya da proteinliler (baklagil) ya da meralık sebze türü tohumluklar (yonca, kaba yonca) ve esasen sebzelerimizin hepsinin (lahana, turp, havuç, pırasa, soğan) üretimleri böceklerin tozlaşma işlevine bağlıdırlar ve tozlaşma sağlayan böceklerin beslenmemiz üzerindeki tıbbi etkileri ünlü tıp dergisi The Lancet’te açıkça gösterilmiştir. Ayrıca çevremiz üzerinde etkileri de. Çünkü arıların azalması sadece ekimlerle ilgili değildir. Avrupa’da bitkilerin yüzde 75’i böceklere bağlıdır, yani eşeyli üretimleri ve gelişmeleri de.

Çiçekli bitkilerin yüzde 80’inin kaybolduğu bir dünya düşünülebilir mi? Kekiksiz, lavantasız, biberiyesiz bir Provence (Fransa’nın güney doğusunda, Akdeniz kıyısında lavantasıyla ünlü bir vilayet) ya da katırtırnağı olmayan bir İspanya düşünülebilir mi? Sadece buğdaygillerin olduğu bir manzarayı seyretmek zorunda kalmayacağımızı ümit ediyorum. Çünkü başka bir inceleme arıların azalmasıyla, 2006 yılından itibaren böceklerle tozlaşan çiçekli bitkilerin rüzgâr ya da tek başına ve birlikte tozlaşan bitkiler lehine azalacağını göstermiştir.

Fransa’da 2016 yılında “Fransa, Tozlaşmanın Toprağı” adlı ulusal bir eylem planının uygulanması bu gerilemeyi tersine çevirmeyi amaçlar. Böcek nüfusunun azalması karşısında, görevin genişliği ve katedilecek yol daha iyi anlaşılır. Kamu yetkililerinin bilinçlenmesinin beklenen amaçlarla örtüşeceğini temenni edelim. Çocuklarımız ve onlara bırakacağımız dünya için bu önemlidir.

***

Avrupa politikalarının yetersizliği

Jérôme Murienne (Biyolog, CNRS’de araştırmacı, Biyoçeşitlilik incelemelerinde moleküler biyoloji uzmanı)

İnceleme bir kez daha bomba etkisi yarattı. İncelenen gruplar ve coğrafi ölçek farklı olsa da, biyoçeşitlilikle ilgili son incelemelerle aynı sonuca ulaşıyorlar. Yakın zamanda “kitlesel kayboluşlardan” söz edilirken, şimdi “biyolojik yok oluş”tan söz ediliyor. Tabii, birçok ekosistem hizmetlerinin gerçekleşmesi için böcekleri korumanın önemi üzerine çok fazla kanıt ileri sürebiliriz. Bu yıl yayımlanan biyoçeşitllik ve ekosistemik hizmetler için hükümetlerarası platformun ilk raporu çoğu tozlaşma sağlayan böceklerin kaybolma tehditlerini ve bunun küresel tarım için ekonomik ve toplumsal sonuçlarını gözler önüne sermiştir. Ama böceklerle ilgili tükenme çözümlemesinin parmak bastığı nokta daha da önemli. Sadece korumalı alanlarda gerçekleştirilen inceleme çevre korumaları konusunda Avrupa politikalarının uyumsuzluğunu gösteriyor.

1992’den beri, “habitat” direktifi hayvan topluluğunun korunması için Avrupa mevzuatının temel taşını oluşturur. Avrupa Komisyonu’nun son raporu da bu konuda Fransa’nın gecikmesini gösterir: Natura2000’in (Koruma alanlarının Avrupa ağı) kapsadığı toprakların sadece yüzde 12,7’si koruma altındayken Avrupa’da bu oran yüzde 18,1’dir. Bununla birlikte, korumalı alanlarda bile, biyoçeşitlilik tehlike altındadır ve küresel değişikliklere neden olmaktadır: İklimsel değişiklik, tarımsal yoğunluk ve tarım ilacı kullanımı. Yaşama alanlarının korunmasını biyoçeşitlilikten ayırarak, “boş ekosistemlere” ulaşma riskini almaktayız. Bu çevrecilerin bildiği bir olay olup en önemli çevre işlevlerinin sağlanmadığı durumdur; yani tozlaşma, tohumların dağılması, maddenin çözülmesi…

Toprakla ilgili kapsamın aksine, 2000 yılı su çerçeve direktifi su kitlelerini değerlendirir ve omurgasızların, balıkların biyoçeşitliliği hakkında doğrudan göstergeleri ölçer. Her topluluğun değişikliği “çok iyi”, “iyi”, “orta”, hatta “çok kötü” ekolojik durumlardan geçebilir. Çevrenin korunmasının şu kadar hektar korumalı alan ya da uydularla ölçülen şu kadar yüzde orman alanı olarak ölçülemeyeceği açıktır. Biyoçeşitliliğin zamanla ortaya çıkacak eğilimleri hakkında yerinde yapılacak ölçülmüş verilere çok gereksinmemiz vardır. Bu amaçla, böcek toplulukları (karasal ya da sularda) standart yöntemlerle örneklenmeli ve çevresel değişikliklere karşı yanıt verilmeli, böylece ekosistemlerin “sağlık durumu” hakkında tutarlı bilgiler sağlamalıdır.

***

İnsanlık mirasına bir kayıt

Henri-Pierre Aberlenc (Böcekbilimci ve sınıflandırma bilimcisi, tropikal böcekler uzmanı)

Böceklerin kaybolmasından neden endişe etmeliyiz? Fransa’da bilinen böcek sayısı 40 bin 800, dünyada 1 milyon. Henüz kayda geçmemiş olanlarla birlikte bu sayıların Fransa’da 46.000, dünyada da 4 milyon olduğunu söyleyebiliriz. İnsanları sokan tahripçiler sadece bir azınlık. Kuzey ülkelerinde kaybolanlar böcek nüfusudur; türler değildir. Böceklerin çoğunluğu halen mevcuttur ama kimileri kaybolmuştur, kimileri yok olma eşiğindedir. Toptan yok olma evresi gelecektir (tropikal bölgelerde gerçekleşmekte). Bu böcek nüfuslarının çökmesi belirtisidir (BNÇB). Bu paradigmanın ana akım bilim ve kamu tartışması içine girmesi iyidir. Ama bu olayın 1970’ten beri birkaç ve 2000’li yıllardan itibaren de çoğu böcek-bilimci tarafından bilindiği açıktır! 2008 yılında, böcek nüfusunun 1950 yılından beri azaldığını ve 1990 yılından beri çöküş içinde olduğunu ve kovan arılarının azalmasının anlaşılmasının ise sadece BNBÇ bağlamında özel bir olay olduğunu yazmıştık. Bu tehditlerle dolu bir felaket midir? Çok sayıda türle ve çok daha fazla sayıda popülasyonuyla, böcekler doğada her yerde, tüm yaşam alanlarında (habitat), tüm besin zincirlerinde bulunurlar. Böcekler bitkileri düzenlerler, tozlaşmayı sağlarlar, dışkı ve ölüleri temizlerler, yırtıcılardır ve diğer böcekleri asalaklaştırırlar ve böylece nüfuslarını denetlerler ve birçok omurgalıya besin sağlarlar. Toprakların doğal verimliliği temelinde olan organik maddenin ayrıştırılması (çürümesi) ve yeniden kazanılması konusundaki işlevleri çok önemlidir. Avustralya’da, sürü hayvanları sömürgeciler tarafından getirilir ve bokböceği olmadığından meralar dışkılar nedeniyle kaybolur ve sinekler öyle çoğalır ki sorunu çözmek için bokböceği meralara getirilip bırakılır.

İşgalci türlere karşı en iyi mücadele doğada karşı karşıya olan böcekleri bir araya getirmektir. Tozlaşmayı sağlayan böceklerin gerilemesi (arı ve diğer böcekler) ekilen birçok bitkiyi de önemli ölçüde etkiler. BNÇB böcek yiyen kuş nüfusunu da etkiler (kırlangıç, keçisağan, gri keklik). Yırtıcı böcek ve asalaklar tarafından tahripiçilerin doğal düzenlenmesi önemlidir ve tarıma sağlanan bu hizmetler olmazsa zarar daha da fazla olacaktır. Böcekler doğal zincirin önemli halkası olduğundan, BNÇB bunları önemli ölçüde etkiler ve düzenlerini bozar. Sonuçlar denetlenemez hale gelebilir ve yaşam niteliği, beslenme ve insan sağlığı için ağır olabilir. Eğer yarın bir kelebek uçmazsa dünya için çok büyük kayıptır! Böcekler insanlık mirası hanesine estetik düzlemde yazılmalıdır. Güzellikleri, biçimlerinin çeşitliliği, renkleri 48 yıllık böcekbilimcilik sonrası bile beni heyecanlandırıyor!

Evrim milyonlarca tür içinde etkili uyum türleri yarattı ve bu bizim yaratabileceğimiz kapasitenin çok da ötesinde. Bu genetik, harika bir mirastır, biyokimyasal, morfolojik, duyumsal ve davranışsal bir başarımdır, bilim için tükenmeyen bir keşif damarıdır. Böyle bir mirası kayıtsızça yok etmek büyük bir cahilliğe, nitelenmesi zor bir barbarlığa ve çocuklarımıza karşı inanılmaz bir sorumsuzluğa bağlıdır.

***

Besin kaynaklarımızın yüzde 35’i

Gilles Lanio (Fransız Arıcılar Birliği UNAF Başkanı) ve Henri Clément (UNAF Genel Sekreteri)

G.L.: Bu Alman incelemesi durumun ağırlığını gösteriyor ve söz hafif kalıyor. Böceklerin yüzde 80’i son 30 yılda kayboldu. Bu hızlı çöküş önemli bir felaketle sonuçlanabilir. Böcekler beslenme zincirinin önemli bir halkası olduğundan, tarımsal uygulamalar bunun sorumlusu olarak gösterilmektedir. Fransız arıcılar arılarını yaşayan arılarla yeniden oluşturmasalardı, kovan arıları kırlarımızdan son on yılda tümüyle kaybolmuş olacaklardı! Gerçekten, her yıl ülkede bulunan 1.200.000 kovandan 300.000’i kaybolmaktadır. Biyologlara göre yüzde 30. Genelde 3-4 yıl yaşayan, bazen de 5 yıl yaşayan arıbeyleri şimdi her iki yılda yenilenmelidir. ABD’de bu her yıldır! Bununla birlikte, 1996’dan itibaren, Fransız arıcılar alarm zilini çaldılar ve tarım ilaçlarını işaret ettiler, özellikle nörozehirli olan neonikotinoidleri… Gaucho, Cruiser’ları… Bunlar ayçiçeği zamanında çiçek toplayan arıların kaybolmasından, bahar ve kış aylarında büyük ölçüde arı topluluklarının ölümüne yol açmaktan sorumludurlar.

Çok az insan bu sorunla kendini alakalı hisseder ve tarım-kimya sanayinin devleri, lobiciliğin düzenbazları ve alışkanları karşısında bilimsel, medyatik ve hukuksal alanda, özellikle Fransız Arıcılar Birliği’nin yürüttüğü mücadele çok zordur. Bununla birlikte, bugün neonikotnoitlerin arıları öldürdüğü saptanmıştır ve çevreci dernekler, bilim insanları, seçilmişler ve vatandaşlarımızın büyük bir çoğunluğu arıların geleceğinden endişe duymaktadırlar ve ilgilenmektedirler. Çünkü yararlı olduklarını bildikleri kadar vazgeçilmez olduklarını da bilmektedirler. Çevrenin gerçek nöbetçileri olan arılar ne yazık ki çoğu kez bize ekosistemlerin hızla ve kaygı verici şekilde bozulduğunu haber vermektedirler.

H.C.: Arılar insanlar tarafından tüketilen ya da kullanılan bal, arı sütü, polen, balmumu, arı reçinesi ve hatta zehir gibi maddeleri üreten böceklerdir. Sadece bitkilerden kaynaklanan, doğal ve gerçek olan, birçok öğeyle zengin olan bu ürünler sağlık ve esenliğimiz için çok yararlıdır. Ama bugünün meydan okuması başka yerde gizli. Dünya genelinde en yetkili ve tanınan bilim insanlarına göre gıda kaynaklarımızın yüzde 35’i tozlaşma sağlayan böcekler tarafından sağlanmaktadır. Bu kaynaklar gıda çeşitliğimizin yüzde 65’ini temsil etmektedirler. Her şeyin finans konusu olduğu bir dünyada yaşadığımızdan, bu dünyanın 153 milyar dolarlık bir piyasa olduğunu ve bu miktarın yalnızca Fransa için 3,5 milyar olduğunu söyleyelim. Ayrıca biyoçeşitlilik ve tohum üretimi konusununa girmiyoruz. Birçok insan pırasa, havuç, soğan ve arı arasındaki bağı bilmez. Bu sebzeleri tüketebilmek için tohuma sahip olmak gerek ve bu tohumlar eğer uzman şirketler bunları çiçeklendirirse ve arılarda bunları tozlaştırırsa elde edilir.

Ama bu tozlaşma hizmetini sağlamak için, kovan arıları yalınız değildir. Topraklarımızda binden fazla yabani arı türü vardır ve yüzde 20’si topluluk şeklinde, yüzde 80’i yalnız yaşarlar, dolayısıyla nazik ve kırılgandırlar. Yaban arısı, eşek arısı, sinek, kınkanatlılar, kelebekler, uğurböceği gibi diğer birçok böcek de çok önemli rol oynarlar ve kimilerinin rolünü başkası yerine getiremez. Çünkü sadece bir tek tür bitkiyi tozlaştırırlar ve birinin yaşamı diğerine bağlıdır.

Eğer bir bitki kaybolursa, böcek de kaybolur. Böcek kaybolursa, bitki de hemen kaybolur. Sonuçta, yapılan birçok incelemeye göre tozlaşmanın en iyi durumda olması kovan arılarının ve yabani böceklerin arasındaki sinerjiye bağlıdır. Herkesin yararı için, Avrupa’nın tarımsal ilaç girdilerini azaltmak için güçlü önlemler alması ve tehlikede olan varlığımızı, mirasımızı, böcek dünyasını koruması gerekmektedir.

[L’Humanité’teki Fransızca orijinalinden İsmail Kılınç tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Alıntı: Sendika.org

Eflatun Karikatür: Bir karikatür yarışması ve Benim Adım Eflatun

Bu yıl ilk defa “İfade ve Basın Özgürlüğü” konulu Eflatun Nuri Ulusal Karikatür Yarışması, Konak Belediyesi ve İzmir Gazeteciler Cemiyeti işbirliğiyle düzenlendi. 151 çizerin, 406 eserle başvurduğu ve 10 eserin ödül aldığı yarışmanın ödül töreninin 11 Aralık’ta yapılacağı açıklandı. Yarışmaya katılan eserlerden açılan sergi aralık ayında izleyicisiyle buluşacaktır ama bu yazının konusu bu sergi ya da  yarışma ödülleri değil. Bu yazının konusu Eflatun Nuri’nin kendisidir.

Eflatun Nuri

1927’de doğan Eflatun Nuri, 2008 yılında hayattan ayrılır. Geride elli yılı aşkın sanat hayatını bırakır. Gıcık, Marko Paşa, Tef, Yeni Harman, Leman, Öküz ve benzeri dergilerde çalışır. Bu topraklarda karikatürün filizlendiği yıllarda yaşar.

Mizah bu coğrafyada gür bir ırmak gibi çağlar. Bu ırmağın güçlü kollardan biri karikatürdür ve çoğun mizah dergileriyle gelişir. Kaynağı, Nasrettin Hoca, Bektaşi gibi uzak geçmişte olsa da yatağını en iyi şekilde görmek için bab-ali’den yola çıkılabilir. Bu anlamda Eflatun Nuri’nin kitaplaşan anıları okuru bugünlerden başlayan bir gezintinin içine çeker.

Benim Adım Eflatun

Eflatun’un anılarını yelkenimize rüzgar yaptığımızda bu rüzgarın sesi, matbaanın  “langur lungur” çalıştığı yılların sesidir. Günümüzde basım teknolojilerindeki gelişme aynı zamanda internetin sunduğu anındalık, çoğaltma, paylaşım olanaklarının olmadığı, bin dokuz yüz kırklar, elliler, altmışlardır söz konusu olan. Anılarda geçen kişilerin çoğu çizgileriyle, yazdıklarıyla tanınan kişilerdir. Eflatun Nuri, Benim Adım Eflatun kitabında muzip bir öykü anlatır gibi sunar anlatıklarını.

Adil Nuri Erkoç olan adının Eflatun Nuri’ye dönüşmesinden başlarsak, yıl 1946’dır ve Eflatun Nuri, Güzel Sanatlar Akademisinde öğrencidir.

“-Anlatayım efendim… dedim. Bir gün ortaokulda jimnastik dersindeydik, öğretmenimiz, “Herkes soyunsun,” dedi. Ben “Hastayım Hocam, ateşim var” dedim. Elini alnıma koydu. “Hayır, bir şeyin yok” dedi. “Ama… hocam” filan dediysem de inanmadı. “Döverim, soyun,” deyince pantolonumu indirdim. Bütün arkadaşlar “Eflatuuun! Eflatuuun!” diye hep bir ağızdan bağırdılar. Çünkü affedersiniz, haminnemin eflatun renkli paça donunu giymiştim. O günden sonra herkes bana Eflatun dedi.”*

Harflerle Mizah

“Konya Lezzet Lokantası’nın kapısında karşılaştık. Ellerinde birer kürdan dişlerini karıştırıyorlardı. Ben elimdeki, yarım simidi arkama sakladım.”* Bu sahneyle bize diğer öğrencilerle arasındaki maddi uçurumu kısaca aktarır Eflatun Nuri. Bu üç cümle aslında tek kare karikatürün yazıya dökülmüş halidir. Bu sefer karikatürünü çizgilere değil harflerle yapmaktadır.

Yazısı İçinde

Gazetelerde çıkan karikatürlerin önce yazısız sonra yazısı içinde diye sözsüz olarak verilmesi için bile çaba harcandığı, mücadele edildiği yıllardır.

“-Adın yok, yazı da yok, dedi.

-“Yazısız,” karikatür efendim; işte şurada, suyun içinde imzam, dedim.

Eğildi, uzun uzun baktı. Karikatür altındaki “yazısız sözcüğünün yanında bir yazı daha vardı, onu işaret etti:

-Bak ne yazıyor, “Fransız karikatürü” yazıyor, değil mi?! Bir de ben yaptım diyorsun!…

-Efendim, bakın imza burada “Eflatun Nuri” yazıyor. Yanlışlıkla Fransız karikatürü yazılmış, diye cevapladım.”*

Yıl 1948’dir ve bu karikatürden parasını almayı başaramaz. Yine bir başka anısında gazetede çıkan karikatüründen dolayı emniyete götürüldüğünü anlatır Eflatun Nuri;

“Bu ne? Bir dükkân, değil mi? Dükkânın kapısında Başbakan’ımız tamam mı? Dükkân levhasında ne yazıyor? “Baskıcı Adnan Menderes” öyle mi? Gelelim karikatürün altına; ne yazıyor? “Yazısı içinde” ne demek ulan bu? Yani sen bu karikatürün içine, gizli bir yazı yazacaksın da ben onu fark etmeyeceğim! Öyle mi?

“Efendim, bu karikatür “yazısız” bir karikatürdür. “Yazısız” deyimiyle “Yazısı içinde” aynı anlamı taşıyor, yani zaten karikatüre bakar bakmaz her şey anlaşılıyor.” dedim.”*

Emniyetli Bir Hayat

Eflatun Nuri’nin anılarında sansür, kovuşturma, takip çokça yer alır. Bu takipler şimdinin takipçilerine benzemez. O yıllar da bu yıllar gibi ifade ve basın özgürlüğünün savunulmasının zorunlu olduğu yıllardır.

Eflatun Nuri’nin Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğrencilik yıllarıdır. Akademi Müdürü kendisine sorar:

“Sen kimsin? Sen talebe değil misin?

Titrek bir sesle:

-Talebeyim efendim… dedim.

-Hayır değilsin, senin ne kaydın, ne kuydun var? Sonra akademinin bütün duvarlarına da afişler yapıştırmışsın, Akademi içinde de öğrencilere “Gıcık” diye bir siyasi gazete dağıtmışsın. Dün akşam buraya kimler geldi, biliyor musun? Emniyetten üç polis seni arıyor. Senin adın ne?”*

Takma adıyla kurtulduğu bu olaydan sonra anılarında yer alan benzer olaylar çokça geçer.

Eflatun Ayrıntılar

Eflatun Nuri, Gıcık gazetesini çıkarmaya Bülent Ecevit ve arkadaşlarıyla başlamıştır. Anılarında yer alan bir anlatı, Eflatun Nuri’nin Bülent Ecevit’le gün ışıyana kadar İstanbul sokaklarını “Gıcık”ın afişleriyle donatmalarını aktarır.

İçinde Cemal Nadir’den, Orhan Kemal’e, Metin Eloğlu’ndan, Aziz Nesin’e, Ruhi Su’dan, Oğuz Aral’a bir çok aydın, bir kısmı İstanbul’un mekanlarında geçen hatıralarıdır Eflatun Nuri’nin anlattıkları. Hakko olacak markayı nasıl Vakko yaptığından tutun da, Tuna’dan kopup gelip, boğazı basan buzlara, Fatih Sultan Mehmet’in bozulmadan korunan cesedine kadar pek çok ayrıntıyı barındırır. Bu anılara fotoğraflar eşlik eder.

Peyami Safa Nazım Hikmet’in Kafasını Attırınca

Sözlü karikatürleri diyebileceğimiz bu anlatılardan payını en olumsuz şekilde alan isim belki de Peyami Safa’dır. Eflatun Nuri’nin Peyami Safa’dan hiç haz etmediği hemen anlaşılır. Diğer bir yandan tek haz etmeyen Eflatun Nuri de değildir. Anıların bir yerinde Kemal Tahir, Eflatun Nuri’ye

“Bu Peyami Safa kadar b.ktan bir adam tanımadım; bulaşmadığı adam yok. Bir zamanlar Nazım Hikmet’e takmıştı. Önüne gelen dergide adamın hakkında ileri geri yazılar yazdı. Onu çok zor duruma soktu. Ama Nazım’ın kafası attı, Ayda Bir dergisinde uzun bir şiir yazdı. Öyle bir şiir ki adamı yerle bir etti; ah kafa şiiri hatırlamıyorum yahu..” dedi.

Gözlerini tavama dikti, şiiri hatırlamaya çalışıyordu. O arada şiir aklıma geldi:

-“Bir düşün oğlum,

bir düşün ey yetimi Safa,

bir düşün ki, son defa anlayabilesin:

sen bu kavgada

bir nokta bile değil,

bir küçük, eğri virgül,

bir zavallı vesilesin!…

Ey ihtisas mahkemeleri kaçağı

ve Despinis Koko’nun afrosu;

Ey marka malı kör provokatör,”

Bu kadarı aklımda kalmış başını ortasını hatırlayamadım. Kemal Tahir:

“Tamam, işte bu şiirdi yaşa Eflatun! Biraz kafayı zorlasam gerisini getirebilirim.

Asıl “Cingöz Recai’yi yabancı bir romandan nasıl arakladığını belirten bir bölüm vardı. Hah! Hatırıma geldi. Söyle başlıyordu galiba.

-Bir düşün oğlum,

bir düşün inkar etme ki;

gizli gece yolculuklarından kalmadır senin alın terin.

Sen her gece

el ayak çekilince

“Nurel Literer”in

bir arşınlık duvarından aşarak

ve parmaklarının ucuna basıp dolaşarak

yapraklarında onun,

apartırsın satırlarını birer, birer

Cingöz’le beraber.

fakat her duvar

bir karış değildir.

her duvardan atlamayı kesmez senin gözün

ve her fikrin açılmaz kapıları

maymuncuğuyla

Cingöz’ün!…”*

Benim Adım Eflatun kitabının sunusunda İlhan Selçuk’un belirttiği gibi;

“Kitapta gündeme giren kişiler sayfalar boyu izleyen anlatılanların gerçekliğini ya da gerçek dışılığını bir karikatüre bakar gibi duyumsamayı yeğlemek durumundadır.”*

Benim Adım Eflatun’da okur, şakalarla, maddi imkansızlıkların yarattığı koşturmacayla, güzel Marmara şarabıyla, rakıyla, şiirlerle, muhabbetle, mücadeleyle, mizahla geçen bir ömrün samimi dillendirmesini bulur.

*Bu kitaptaki alıntılar Eflatun Nuri’nin Benim Adım Eflatun kitabından yapılmıştır.  Cadde Yayınları, Birinci Basım, 2005, İstanbul.

Kesişimsel Feminizm Nedir?

0

Son yıllarda kesişimsel feminizm terimi sıkça karşımıza çıkıyor. Peki bu kafa karıştıran tanım nereden geliyor ve tam olarak ne anlatmak istiyor?

“The Future Is Intersectional / Gelecek Kesişimsel “

Tarihte Kesişimsel Feminizm

Kesişimsellik aslında yeni çıkan bir terim değil. 1989 yılında avukat Kimberlé Crenshaw tarafından oluşturulmuş. Crenshaw, bireylerin çeşitli sosyal kimlikleri olduğundan ötürü, farklı gruplara yöneltilen nefreti birbirinden tamamen ayrı düşünmenin gerçeği yansıtmayacağını savunmuş. Kesişimsellik terimi ile de negatif ayrımcılığa yol açan sınıflandırmaların bağlantılı olduğunu, yani ‘kesiştiğini’ anlatmayı hedeflemiş.

Kesişimsel feminizm, feminist teorinin her kadının aynı imtiyazlara sahip olmayabileceğini göz önünde bulundurması gerektiğini vurgulamış. Kadınların fiziksel engel, sosyal ve/ya ekonomik statü, etnik köken, fiziksel görünüş, yaş, din, eğitim seviyesi, cinsiyet kimliği, cinsel yönelim ve benzeri birçok sebeple baskıya ve haksızlığa uğrayabileceğini göstermeyi planlamış. İnsanların sahip olduklarının elinden almasını veya imtiyazlı doğdukları için suç işlemiş olduklarını savunmamış. Yalnızca her kesimden kadının feminizmde kendisine bir yer bulmasını ve kadın dayanışmasının içinde temsil edilmesini amaç edinmiş.

Günümüzde Kesişimsel Feminizm

Feminizmin günümüzde sadece beyaz ve eğitimli kadınları kapsamadığını görmek oldukça mümkün. Kadın hakları derneklerinin yaptığı eş zamanlı uluslararası destek eylemleri ile Washington yürüyüşündeki slogan ve posterler de bunu açıkça gösteriyor. Siyahların yaşamı değerlidir, beden olumlama ve LGBTİ+ hareketleri, günümüzde tüm bireylerin aynı özgürlüklere sahip olmayı hak ettiğinin kabulünü önemli bir ihtiyaç ve hedef olarak gören hak mücadelelerini örneklendiriyor. Ancak eşitsizlikler var olduğu sürece bu çabayı yaymaya ve benimsemeye devam etmemiz gerektiği düşünülüyor. Irkçılığa, engellilere yönelik ayrımcılığa veya diğer herhangi bir ön yargıya yer vermeyen bir feminist mücadele oluşturulması, kadın dayanışmasının başarısı için şart görülüyor.

Kesişimsel feminizme göre birey olarak sahip olduğumuz önceliklerin farkına varmamız kendimizi ve dünyadaki kadınlara daha yardımcı yaklaşabilmemizi sağlıyor. Bu bakış açısının, kadınları ayrıştırmak veya kıyaslamaya sokmak yerine, dileyen herkesi dahil ederek dayanışmayı büyüteceği öngörülüyor.

“Diğerleri Baskı Görürken Kimse Özgür Değildir” 2017 Kadın Yürüyüşü, Washington DC

Kesişimsel feminist olmanın yolu ise diğer insanların tecrübelerini dinlemekten ve açık görüşlü olmaktan geçiyor. İmtiyazlarımızın farkına varmak, aynı imtiyazlara sahip olmayan kişileri dinlememize yol açıyor. Bilmediğimizi sormaktan çekinmeyerek, tecrübelerimizi paylaşarak, bizden farklı yaşamları olan kadınları da dayanışmamızın bir parçası olarak benimseyerek kenetleşileceği temenni ediliyor.

Kesişimsel Feminizmi Tabir Eden Çizimler

“Strong As Hell / Çok Güçlü”
“Stronger Together / Birlikte Daha Güçlü”
“Nevertheless, she persisted / Yine de Vazgeçmedi”
“Let’s Support Each Other and Watch Each Other Grow / Birbirimize Destek Olalım ve Birbirimizin Büyümesini İzleyelim”
“You Go Girl / Yürü Be”

 

 

Siyah Rus: Kıtalararası bir biyografi

0
“Maksim’de her zaman Batı Avrupa ve Rusya’ya özgü bir müzik ve eğlence vardı. Ancak, unutulmaz gecelerden birinde, Bristol, Türk Halk Müziği ve dansının da yer aldığı özel bir partiye katılmıştı. Frederick bu partiyi genç gazeteci Adil’in yardımıyla düzenlemişti. İcracı, ‘Tanburacı Şampiyon Osman’ olarak tanınıyordu; aslında bağlama ustasıydı ve Zeybek oynuyordu. Adil, Tamburacı Osman’ı Maksim’e getirdiğinde Frederick, bu iri yarı ağır hareket eden pos bıyıklı kalın parmaklı ve gözlüklü yaşlı adama önce kuşkuyla bakmıştı. Ancak, Osman sahne kıyafetini giydikten sonra, Adil, Frederick’in yüzünün değiştiğini görüp rahatlamıştı. Bu sıkılgan yaşlı adamın geçirdiği dönüşüm karşısında Frederick’in yüzünü bir tebessüm kaplamıştı.” Sy- 226

Siyah Rus, 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın başlarına doğru Amerika’dan Avrupa’ya oradan da İstanbul’a uzanan uzun soluklu bir yolculuğun gerçek öyküsü. Kölelikten, Bolşevik Devrimi’ne, İstanbul’un İşgali’nden Cumhuriyet’in ilk yıllarına; New York, Londra, Petersburg ve İstanbul gibi şehirlerin eğlence dünyasında Frederick Bruce Thomas’ın yükseliş ve düşüşünü anlatan bir biyografi.

Siyah Rus’un yazarı Vladimir Alexandrov, Princeton’da Karşılaştırmalı Edebiyat doktorası yapmış ve Yale Üniversitesi’nde Rus Edebiyatı ve Kültürü üzerine dersler veriyor. Alexandrov bu eseri meydana getirmek için eski gazete koleksiyonları, elçilik ve mahkeme kayıtları, üniversite arşivleri, kütüphaneler ve daha birçok doküman üzerinde araştırmalar yaparak, Frederick Thomas’ın inanılmaz hayatını takip etmiş ve bulduğu ilginç ayrıntıları özenli bir çalışmayla okurlarıyla buluşturmuş.

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan Siyah Rus’un konusuna gelince… Amerika İç Savaşı’nda azat edilen iki kölenin çocuklarından biri olarak dünyaya gelen Frederick’in hikayesi, 1872’de Mississippi’de başlıyor. Frederick daha çocukken ailesinin büyük bir çiftliğe sahip olması, ailenin dostu gibi gözüken bir beyaz için sorun oluşturmaya başlamıştı ve ailenin güvenini kullanıp onların mal varlığına el koymaya çalışan bu toprak sahibi, çevirdiği dalavereler sayesinde çiftliği ele geçirmişti, ailenin kanun önündeki mücadelesi de ağır işleyen karar sürecinin altında kalmalarına neden oldu. Babasının bir cinayete kurban gitmesinden kısa bir süre sonra Frederick, hayatını kazanmak için siyahi insanların görece daha fazla hoş görüldüğü büyük şehirlere doğru yolculuğu çıkmaya karar verdi.
Frederick on sekiz yaşında hayatını kazanmak için önce Chicago’ya ve daha sonra da New York’a yolculuk etti. Bu şehirlerde garsonluk yaparak başladığı kariyerine Avrupa’da müzik eğitimi almak amacıyla ara verdi ve bu amacını gerçekleştirmek için Londra’ya gitti. Ancak hem çalışıp hem okumak istediği için yaptığı başvuru geri çevrilen Frederick, Avrupa’nın çeşitli şehirlerini dolaştı. Frederick sonunda hayat ve eğlence sektöründeki tecrübelerini nihayet istediği düzeye ulaştırabileceği Rusya’ya ulaştı.

Frederick, 1903’te Moskova’nın eğlence hayatının kalbi sayılan Akvaryum’da şef garson olarak çalışmaya başladı. Burada Viyana, Paris, Londra ve Paris’ten getirilmiş, o günlerin sevilen operet ve komedileri sahnelenmekteydi. Akvaryum’un o dönemdeki başarısının arkasında Frederick’in farklı zevk ve keselere hitap eden eğlenceler sunma mahareti yatıyordu. Bu gösteriler yaygın bir cinsel serbestlik havası taşıyordu. Bu alandaki başarıları Frederick’e tek başına bir işletmenin sahibi olma cesaretini vermiş ve 20 Ekim 1912’de ünlü Maksim’in açılışına önayak olmuştu.

Zaman içinde Frederick’in sahip olduğu eğlence mekanlarının ünü çevreye ve hatta yurtdışına yayılmaya başlamış ve bu mekanlar turistlerin vazgeçilmez durağı haline gelmeye başlamıştı. Bu başarıları Frederick’i Moskova’nın sayılı zengin girişimcileri arasına girmesini sağlamıştı. Fakat kısa bir süre sonra Frederick’in tüm yatırımlarını bu ülkeye yapması, Bolşeviklerin yükselişiyle birlikte ters tepecekti. Rus vatandaşlığına geçmesi ya da mal varlıklarına yakın olmak için Odessa’ya taşınması da sonuç vermeyecekti. Bir süre sonra Odessa’yı zorunlu olarak ve cebinde çok az bir parayla terk etmek zorunda kaldı. Artık ailesiyle zorunlu olarak geldiği İstanbul’da sıfırdan başlamalıydı.

İlk önce İstanbul’da Şişli civarında Stella Club olarak ünlenen Moskova’daki Akvaryum benzeri bir eğlence bahçesi açtı. Burası işgal altındaki İstanbul’da bulunan Avrupalıların uğrak yeri olmaya başlamıştı. Fakat bir süre sonra borçlarını ödemekte zorlanan Frederick, ortaklarından ayrılmak durumunda kalmıştı. Frederick vazgeçmeyerek, uzun süre İstanbul’un en ünlü eğlence mekanlarından biri olacak Taksim’deki Maksim’i açmış ve bu mekana müthiş bir yatırım yapmıştı. Yatırımının karşılığını almaya başladı ancak birkaç yıl içinde Rusya’da yaşananlara benzer bir durum ortaya çıkacak ve Osmanlı İmparatorluğu yerini yeni kurulan Cumhuriyet rejimine bırakacaktı.

Yabancılara uygulanan kısıtlamalarla ve yeni açılan Yıldız Gazinosu’yla mücadele etmeye çalışan Frederick sonunda borçlulardan kaçıp tüm mal varlığını tekrar kaybedecek, Ankara’da yargılanarak hapse düşecek ve 1928 yılında vefat edecekti.
Siyah Rus, bir yaşam öyküsü olarak o kadar etkileyici ki, okura bazı noktalarda bir biyografi olduğunu unutturup bir romanın içine çekiliyormuş gibi hissettirebilecek bir çekim gücü yaratıyor. Siyah Rus Mississippi’den İstanbul’a uzanan, köleliğin, cazın, savaşın, zenginliğin, neşenin, eğlencenin, ırkçılık dalavereleriyle çaptan düşürülmeye çalışılan ağırsıklet boks şampiyonlarının, garsonluk yapmaya mahkum olan Rus prenseslerinin, yüzyıllar süren imparatorlukların yıkılışının ve toplumsal hareketlerin Frederick Bruce Thomas adıyla bilinen müthiş eğlence sektörü girişimcisinin hayatıyla kesişen gerçek öyküsü.

Kuğulu Park’taki budama bilimsel mi, hatalı mı, yoksa katliam mı?

Geçtiğimiz hafta Çankaya Belediyesi ekipleri tarafından Kuğulu Park içerisinde gerçekleştirilen ve çok sayıda meslek odası ile yurttaşların tepkisini çeken ağaç budama ve kesme çalışmalarının ardından Ankaralılar doğru bilgiye ulaşma konusunda hala güçlük yaşıyor.

7 ağacın tamamen kesildiği, 48 ağacın ise ‘derin budama’ şeklinde adlandırılan bir yöntemle budandığı çalışma, çok sayıda basın kuruluşunun yanısıra Mimarlar Odası ve Peyzaj Mimarları Odası gibi meslek örgütleri tarafından ‘Ağaç Katliamı’ olarak nitelenirken, konu hakkında bilimsel olarak dolaylı yoldan ilgili meslek örgütlerinin dışında, doğrudan alakalı olan Ziraat Mühendisleri Odası, Orman Mühendisleri Odası veya üniversitelerin ziraat, botanik ana bilim dalı yetkilileri gibi birincil uzmanlardan herhangi bir yönde tatmin edici cevaplar henüz alınamamış durumda.

Belediye’nin Gerekçesi “Tehlike oluşturuyordu”

Çankaya Belediyesi’nden yapılan açıklamaya göre, geçtiğimiz Ağustos ayı içerisinde yaşanan şiddetli yağış sırasında parkta bulunan ağaçlara yıldırım düşmesi sonucunda 3 kişinin yaralanması ile sonuçlanan olay sonrasında bir inceleme başlatıldı. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi tarafından gerçekleştirilen çalışma sonucunda Belediye’ye verilen bilgi ise, 7 ağacın biyolojik ömrünü tamamladığı, geri kalan çok sayıda ağaçta ise gençleştirme çalışması yapılmasının gerektiği yönünde oldu.

Yine Belediye’den alınan bilgilere göre budama ve kesim işlemleri, Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu Kararı ile Ankara Orman İşletme Müdürlüğü denetiminde gerçekleştirildi ve “Bizim uzmanlarımız ve Üniversitenin Öğretim Üyelerinin birlikte gerçekleştirdiği çalışmada 7 ağacın kurumuş ve insan üzerine düşme tehlikesi olduğuna karar verildi. Gerekli izinler çıkınca da budama işlemleri yapıldı. Biyolojik ömrünü tamamlayan 7 ağaç kesildi. Yerlerine aynı türden ağaçlar dikilecek.” açıklaması yapıldı.
Açıklamada ayrıca, yapılan budamanın standart budama yerine ‘Derin Budama’ yöntemiyle gerçekleştirildiği, bunun sebebinin ise ağaçlarda gençleştirme çalışması gerçekleştirmek olduğu bilgisi paylaşıldı.

Konunun Gerçek Uzmanlarından İnceleme Sonucu Bekleniyor

Budama ve kesim işlemlerinin hemen ardından Mimarlar Odası Ankara Şubesi ve Peyzaj Mimarları Odası, yapılan çalışmayı ‘Ağaç Katliamı’ olarak nitelerken, Peyzaj Mimarları Odası Başkanı Ayşegül Oruçkaptan, “Burada tamamen cehalet, yanlış bir budama söz konusu. Böyle bir işin başında uzman olmalı, ekipleri yönlendirmeli. Ekip de uzman olmalı. Belediyenin bir art niyetinin olduğunu düşünmüyorum ama yapılan uygulama yanlış. Bu kadar rahat davranılmamalıydı. Belediye de budamayı yapanların azizliğine uğramış.” açıklamasında bulundu.

Belediye ile birlikte parktaki ağaçlar üzerinde inceleme yapan Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölüm Başkanı Mehmet Emin Barış’tan ise “Ağaçların hiçbirinin kesilmesinden çok, risk yaratan ağaçların, riskli bölümlerinin ağırlığını giderecek şekilde budanabileceğini söylemiştik sadece. Kuruyan ağaçları da kesmeyin demiştik. Çünkü biz onları, orada nasıl değerlendirebileceğimize yönelik rapor hazırlayacaktık” şeklinde bir açıklama geldi.

Tüm bu açıklamalar Ankaralıların kafasını karıştırmaya devam ederken, konunun direkt muhatapları olan Ziraat Mühendisleri ile Orman Mühendisleri meslek odaları ve örgütlerinden henüz bir açıklama yapılmadı. Ancak halihazırda bir çalışma yürütüldüğü ve tamamlandığında kamuoyuyla da paylaşılacağı bilgisine ulaşıldı.

Peki Nedir Bu “Derin Budama”?

Özellikle yaşlı ağaçlarda ağacın sürgün gelişmesini devam ettirebilmesi amacıyla kalın dal kesimleri yaparak gençleştirme budaması yapılması gerekiyor. Bu işlem badem, kiraz, erik, kayısı, şeftali ve vişne gibi meyve veren ağaçlarda kurumaya sebep olmamak amacıyla daha genç ve ince dalları kesilerek gerçekleştirilirken, turunçgiller, zetin, elma, ayva ve armut gibi meyve veren ağaçlar ile kavak, meşe ve çınar gibi diğer ağaç türlerinde kalın dalların kesilmesi ile başarıyla uygulanabiliyor.
‘Derin Budama’ denilen bu yöntem ile gerçekleştirilen gençleştirme çalışmalarının sonucunda ise, verimi düşen ağaçlardaki sürgün gelişimi ve filizlenme faaliyetleri artarken, ağaçların dal gelişiminin de kontrol altında gerçekleşmesi sağlanabiliyor.

Benzer çalışmalar ise geçtiğimiz yıllarda Ankara’nın Ayrancı ve Gaziosmanpaşa Semtlerinde yer alan ağaçların yanısıra, Ege ve Akdeniz’de yer alan yer alan Marmaris, Bodrum gibi bölgelerdeki okaliptüs ve benzeri ağaçlarda uygulanmıştı.

2015 yılında Marmaris’te Gerçekleştirilen Derin Budama Çalışması

Alıntı: İnadına Haber – 10 Aralık 2017 Pazar

Kate Millett’in ölüm ilanı

0

Kate Millet, 1980’de, erkeklerin kadınları kurumsallaştırdığını ve bu gücün biyolojik veya doğuştan değil sosyal olarak inşa edildiği fikrini geliştirdi.

Çığır açan Cinsel Politika‘nın yazarı Kate Millett, kadın kurtuluş hareketinin ikinci dalgasını başlatan feministti. 82 yaşında vefat eden Millett, kadınlar için “kişisel olan politiktir” fikrini geliştirdi.

Cinsel Politika’nın (1970) temeli ataerkil iktidarın bir analiziydi. Millett, erkeklerin kadınlar üzerinde kurumsallaştığı ve bu gücün biyolojik veya doğuştan ziyade sosyal olarak inşa edildiği fikrini geliştirdi. Bu teori, radikal feminizm olarak bilinen feminist düşünceye yeni bir yaklaşımın temelini oluşturdu.

Cinsel Politika, bir kadın kurtuluş hareketinin ve erkek hakimiyetini siyasal ve kurumsal bir baskı biçimi olarak tanımlamaya başlayan  bir siyasetin doğduğu sıralarda yayınlandı. Millett’in çalışması bu teoriyi daha geniş bir dünyaya, özellikle de entelektüel liberal kuruluşlara yaydı ve böylece radikal feminizmi önemli bir yeni siyasi teori ve hareket olarak başlattı.

Millett, eserinde kadının erkek egemenliği konusundaki karmaşasını, kadınların toplumsallaştığı yolu ataerkil değerleri ve normları kabul etmeye dönüştürerek analiz ederek açıkladı. Bu da kadınların bağımlılığının doğal bir şekilde olduğu fikrine meydan okudu.

Millett, “Cinsiyet; kalbimizin sıkıntılarında bir derinliktedir ve cinsel politikanın merkezine ve onun güç ve şiddet deliliğine gitmedikçe, baskı sistemlerinin en tehlikeli durumunu ortadan kaldırmadıkça kurtuluş çabalarımız yalnızca aynı ilkel çabalara dönecek.” diye yazdı.

Cinsel Politika üç önde gelen erkek yazarın yazdığı seks sahnelerini içerir: Henry Miller, Norman Mailer ve DH Lawrence. Millett, her bir sahnede kadının boyunduruğu inceler. Bu yazarlar, ilerici edebi eserlerde önemli figürlerdir. Her biri, zamanın karşı kültür politikası üzerinde büyük bir etkiye sahipti ve kadının cinsel boyun eğmesini ve erkek egemenliğinin bir şekilde “seksi” olduğu fikrini gömdü. Mailer, sol liberallerin sevgilisi, Harper dergisinde Millett’in teorilerine şiddetle saldırıda bulunan bir yazı ile yanıt verdi.

Ve saygın eleştirmen Irving Howe, Cinsel Politika’nın “sapkınlıkların, bozulmaların, baygınlıkların ve saçmalıkların döküntüleri” olduğunu yazarken ve yazarı da “tarihsel indirgemecilik”, “ham basitleştirme”, “orta sınıf parokializm”, “metodolojik kaygısızlık”,” kibirli ultimatizm “ve” komik cehalet” suçlarına tabi tuttu.

Millett bir heykeltraş olarak sanatına daha fazla ilgi duydu ve feminist bir kariyer sahibi olma amacında asla olmadı. Ancak Ağustos 1970’de Time dergisinin kapağında yer aldıktan sonra, bazı feministler Millett’i kendisini bir hareket “lideri” olarak biçimlendirmekle suçladı; -ki bu suçlamayı reddetti-

Bu Aralık ayında, Time Dergisi Millett’in biseksüel olduğunu ortaya attı ve “bunu ortaya çıkarmanın, bir sözcü olarak davasındaki güvenini sarsacağını, teorilerine daha fazla şüphe uyandıracağını ve tüm kurtuluşçuları lezbiyen addederek göz ardı eden şüphecilerin görüşlerini güçlendirecek” diye iddia etti. ”

Sonrasında kadın hareketi lezbiyenlik konusunda ikiye bölündü. The Feminine Mystique (1963) adlı eserinin yazarı Betty Friedan, lezbiyenleri “lavanta menace” (lavanta tehtidi) olarak nitelendirdi – ve birçok liberal feministler Millett’e karşı cephe aldılar. Feminist yazar Andrea Dworkin, otuz yıldan fazla bir süre sonra Millett hakkında şunları yazdı: “Betty Friedan, adı olmayan sorunu yazmıştı. Kate Millett ismini verdi, resim verdi, inceledi, analiz etti.”

Minnesota St Paul’da doğan Kate, katı Katolik ebeveynler tarafından yetiştirildi. Annesi Helen, Kate 14 yaşındayken bir mühendis olan alkolik kocası James tarafından terk edildikten sonra , üç kız çocuğuna bakabilmek için hem öğretmen hem de sigorta sektöründe bir danışman olarak çalıştı. Millett, Minnesota Üniversitesi‘ne gitti, 1956’da İngiliz edebiyatından mezun olduktan sonra aynı sene sonra St Hilda’s College, Oxford‘a gitti. Önce Japonya’da sonrasında New York’da heykel üzerine yoğunlaşmadan kısa bir süre önce Kuzey Carolina Üniversitesi’nde dersler verdi. 1965’te Japon heykeltıraş Fumio Yoshimura ile evlendi. Açık ilişkilerinde Millett, bir takım kadınlarla cinsel ilişkide bulundu.

1968’de Columbia Üniversitesi‘ne gitti ve doktorasını temel alan Cinsel Politika 1970’de yayınlandı. Millett bu zamanlarda Bowery bölgesinde yoksul bir hippi olarak yaşıyordu. Yeniden keşfedilen şöhretinin hayatına etkisini Flying‘e (1974) yazdı ve bunu  daha yaşlı bir kadınla olan ilişkisi üzerine yazdığı kitabı Sita (1976) izledi. 1979’da İran’ın ilk Uluslararası Kadınlar Günü’ne, sonrasında eşi olacak foto muhabiri Sophie Keir‘le gitti. Tutuklandılar ve kovuldular, ve sonrasında tecrübelerini Going To Iran (İran’a Gitmek) (1981) adlı kitabında belgeledi.

Millett, çeşitli vesilelerle ailesi tarafından akıl sağlığı kurumlarına gönderildi ve anti-psikiyatri hareketinde bir aktivist oldu. Loony-Bin Trip’de (1990) yaşadığı deneyimler hakkında yazdı. Ayrıca işkence kullanımını eleştirdiği “Zalimce Siyaset”i (1994) ve annesiyle arasındaki ilişkiyi konu alan “Anne Millet”‘i yazdı.

Millett, 1998’de Guardian için bir parça yazdı: “The Feminist Time Forgot (Tarihin Unuttuğu Feminist)” başlığı altında şunları söyledi: “Bütün sözde başarılarım için satılabilir yeteneğim yok. Işsizim. Bu gelecek korkutucu. Yoksulluk nereye varıyor, bu moral bozukluğu, bu sokak kadını olma korkusu nereye kadar, ne zaman tüm birikimimi kaybettim?

Bir yıl önce, New York’ta Dworkin’i ziyaret ederken Millett ile tanıştım. Millett utangaç ve samimiydi, bana söyledikleri gibi öfkeli, kendine acıyan biri değildi. Bununla birlikte, diğer feministlerin, özellikle de herhangi bir harekete orijinal biçimde katkıda bulunmayanların servet olarak değerlendirdiği şeyle meşguldü.’’ dedi Dworkin. Dworkin daha sonra, Millett’in, Brooklyn’de sahip olduğu bir mülk için herhangi bir sebep göstermeksizin dayak yediği için çok mutsuz olduğunu söylemişti.

Daha sonraki yıllarında, Millett ve Keir, ilk önce Noel ağacı satan ve daha sonra bir kadın sanat kolonisi kurdukları Poughkeepsie‘de bir çiftlikte yaşadılar. 2012’de Yoko Ono Lennon Courage ödülünü aldı ve 2013 yılında New York’ta Ulusal Kadınlar Şöhret Salonu‘na davet edildi.

Millett’in Yoshimura ile olan evliliği 1985’te sona erdi. Daha sonradan evlendiği Keir ile hayatına yeniden başladı.

Kaynak: The Guardian