Ana Sayfa Blog Sayfa 225

Yabani kum kedicikleri ilk kez kameralara yakalandı

Dört yıl sürdürülen detaylı araştırmadan sonra, kum kedicikleri  ilk kez kameralara yakalandı.

Altı ve sekiz haftalık kedicikler, radyo vericili tasmalarla kediciklerin annesi olduğu düşünülen yetişkin bir dişiden önce, fotoğraflarını çekmek için yaklaşık bir saat harcayan Panthera adı verilen büyük bir kedi organizasyonu tarafından fark edildi. Biyolog Gregory Breton ve Dr Alexander Sliva tarafından yönetilen ekip, bu yıl Nisan ayında Fas Çölü’nde kampa geri dönerlerken fark etti. Karanlıkta parlayan üç çift gözü fark eden araştırmacılar ne bulduklarını fark ettiklerinde gözlerine inanamadılar.

Panthera Fransa’nın genel müdürü Breton “Bu kedileri bulmak gerçekten hayret verici. Yabani kum kedilerinin Afrika türlerinin araştırmacılar tarafından ilk kez belgelendiğini düşünüyoruz.” dedi

Kum kedileri çölde ayrıcalıklı bir şekilde yaşayan tek kedi türüdür. Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Orta Asya’da bulunabilirler, ancak araştırma ekibinin de keşfettiği gibi aslında bu kedilerin yerlerini tespit etmek, fark edilmekten paçayı kurtarma konusundaki eşsiz yetenekleri sayesinde inanılmaz şekilde zordur. Kum rengindeki derileri fark edilmelerini zorlaştırır ve kürklü patileri kumda hiç ayak izi bırakmadıklarını açıklar. Sadece karanlık bastırdığında gezerler ve gezdikleri yerleri de gitmeden toparlarlar, böylece ekibin çekebildiği aşağıdaki görüntülerden başka dikkate değer hiçbir şey yoktur.  Ve sen sormadan söyleyelim, hayır onları evcil hayvan olarak besleyemezsin.

Fotoğraflar Grégory Breton’dan alınmıştır.

Kaynak: BoredPanda

İsveç usulü vegan ıspanak çorbası

0

Ispanak hiç şüphesiz kış aylarının en tercih edilen sebzelerinden. Alışılmışın dışına çıkarak bu hafta ıspanağı haşlamadan blendardan geçiriyoruz ve İsveç usulü pişiriyoruz. Besin değerleri bakımından da çok zengin olan bu tarif çok lezzetli ve çok doyurucu.

Malzemeler:

-700 gr. ıspanak

-1 adet orta boy patates

-1 adet küçük havuç

-1 adet sebze bulyon

-2 çorba kaşığı kinoa tozu

-1/2 mor lahana

-4 adet mandalina suyu

-Bir tutam tuz ve karabiber

-1 bardak su

Yapılışı:

Patates ve havucu yumuşayana kadar haşlayın.

Temizleyin ve kenara ayırın.

Diğer tüm malzemeleri blendera yerleştirin ve yüksek hızda tamamen pürüzsüz bir kıvam elde edinceye kadar çalıştırın.

Patates ve havucu suyla birlikte ekleyin ve orta ateşte 4-5 dakika kaynamaya bırakın.

İnce dilimlenmiş mor lahana ve renkli karabiber ile süsleyin.

Mandalina ile servis edin. Afiyet olsun.

“OHAL’e, Şiddete ve Savaşa Karşıyız Barış Hakkını Savunuyoruz”

0

İHD ve THİV 10 10 Aralık İnsan Hakları Günü sebebiyle ortak bir basın açıklaması yayımladı.

İNSAN HAKLARI DEĞERLERİNİN TASFİYE EDİLMESİNE HİÇBİR ŞEKİLDE İZİN VERMEYECEĞİZ!

10 Aralık 2017 günü BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul ve ilanının 69. yıldönümüdür.

Bir daha savaşların sebep olduğu acıların yaşanmayacağı, barışın egemen olacağı bir dünya için, daha İkinci Dünya Savaşı sürerken Birleşmiş Milletler örgütü fikri ortaya atılmış ve girişimler başlamıştı.

Nitekim Birleşmiş Milletler Antlaşması, 26 Haziran 1945 tarihinde ABD’nin San Fransisko şehrinde imzalandı. Yeterli sayıda devletçe onanması üzerine de 24 Ekim 1945 tarihinde yürürlüğe girdi. Antlaşmanın ilk iki maddesinde Birleşmiş Milletlerin barış amacıyla kurulduğu yazılıdır. Antlaşmanın “Giriş” bölümünde insan hakları kavramına yer verilmiş ve barışın korunmasında insan haklarının önemine vurgu yapılmıştır. Aynı şekilde, BM Antlaşmasının 1. maddesinde de insan haklarına saygı ilkesine yer verilmiştir. Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin yükümlülüklerine ilişkin de BM Antlaşması’nın 55. Maddesinde , “ırk, renk, dil ya da din ayrımı gözetilmeksizin herkesin insan haklarına ve ana özgürlüklerine, bütün dünyada etkin bir biçimde saygı gösterilmesini kolaylaştırmak” hükmüne yer verilmiştir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin hazırlanması, BM bünyesinde, 29 Nisan 1946 tarihinde, İnsan Hakları Komisyonu kurulmasıyla başlamıştır. Komisyon Başkanlığına o tarihte ABD Başkanı olan Roosevelt’in eşi olan Eleanor Roosevelt seçilmiştir. Başkan Yardımcısı Çin’den ve raportör üye de Lübnan’dandı. Komisyon 18 devletin temsilcisinden oluşuyordu.
Bu18 devlet, ABD, Avustralya, Belçika, Belarus, Çin, Filipinler, Fransa, Hindistan, İngiltere, İran, Lübnan, Mısır, Panama, Sovyetler Birliği, Şili, Ukrayna, Uruguay, Yugoslavya idi.
Böylece Komisyonda kapitalist, sosyalist sistemlerden ve İslam ülkelerinden temsilciler bulunmuş oluyordu. Komisyon bünyesinde dünyanın farklı coğrafyalarından, etnik kökenden ve dini inançtan, felsefi görüşten 80 uzman görev yapıyordu. Bildiri’nin ilk resmi taslağı, Fransa temsilcisi, sonradan Nobel barış Ödülünü de (1968) kazanacak olan anayasa hukukçusu Profesör Rene Cassin tarafından hazırlanmıştır. Raportör de Lübnan’lı Joseph Malik’tir. Malik’in insan onuru kavramının Bildiri’de yer almasındaki katkısı büyüktür.
Komisyonca hazırlanan, bir Giriş ve 30 maddeden oluşan İnsan hakları Evrensel Bildirisi, 10 Aralık 1948 günü Fransa’nın başkenti Paris’te toplanan BM Genel Kurulu’nda kabul ve ilan edilmiştir. Genel Kurulda oy verme hakkı olan 58 ülkeden 56’sı oylamaya katılmış ve katılan üyelerin 48’i olumlu oy vermiştir. Türkiye de olumlu oy veren ülkelerdendir. Katılan üyelerden 8’i çekimser oy kullanmıştır. Bu ülkelerden 6’sı sosyalist ülkelerdir. Bunlar, Sovyetler Birliği, Belarus, Ukrayna, Çekoslovakya, Polonya ve Yugoslavya’dır.
Suudi Arabistan ve Güney Afrika da Bildiri’nin bütünü için yapılan oylamada çekimser oy veren ülkeler arasındadır.

Türkiye Evrensel Bildiri’yi, Bakanlar Kurulu kararı ile Resmi Gazete’de yayımlamıştır. Resmi Gazete’nin 27 Mayıs 1949 tarih ve 7217 sayılı nüshasında yayımlanmıştır. Resmi Gazete’de yayımlanan karar şöyledir: “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10.12.1948 tarihli ve 217(111) sayılı kararıyla kabul edilen ilişik “ İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nin Resmi Gazete ile yayınlanması ve yayından sonra okullarda ve diğer eğitim müesseselerinde yoru7mlanması ve bu beyanname hakkında radyo ve gazetelerde münasip neşriyatta bulunulması, Dışişleri Bakanlığının 28(3) 1949 tarihli ve 36084/122 sayılı yazısı üzerine bakanlar Kurulu’nun 6.4.1949 tarihli toplantısında kararlaştırılmıştır.”
Evrensel Bildiri 500’den fazla dile çevrilmiştir. Bu özelliği ile de en çok dile çevrilen insan hakları belgesi olma özelliğini taşır.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 4 Aralık 1950 tarihinde gerçekleştirdiği toplantıda, 423(V) sayılı kararıyla “10 Aralık” gününü, “İnsan Hakları Günü” olarak ilan etmiştir. ”10 Aralık İnsan Hakları Günü” hem Evrensel Bildiri gibi, milyarlarca insana esin kaynağı olmuş bir Bildiri ‘nin hazırlanmış olmasının kutlanmasıdır hem de insan hakları sorunlarının tüm dünyada konuşulması, tartışılması, çözümler aranması için vesile olan bir gündür.

10 Aralık 1948 tarihinde kabul edilen Evrensel Bildirge’nin başlangıç bölümünde insanlık ailesinin bütün üyeleri için eşit, bölünemez ve devredilmez hakların tanınmasının, dünyada özgürlüğün, adaletin ve barışın temeli olduğu, eğer hakları korunamıyor ise herkesin zulüm ve baskıya karşı son çare olarak direnme hakkına başvurmak zorunda kalabileceği belirtilmiştir.

Buna karşın günümüzde Evrensel Bildirgede yer alan hak ve özgürlüklere dayalı uluslararası bir düzen hala kurulamamıştır. İnsanların ırkından, renginden, cinsiyetinden, cinsel yöneliminden, dilinden, din ve mezhebinden, inancından, etnik kimliğinden, siyasi-vicdani ve felsefi kanaatinden bağımsız olarak, insan olmaktan gelen hakları ve dokunulmazlıkları olduğu temel fikri dünya çapında yeterli koruma bulamamaktadır. Maalesef günümüzde Birleşmiş Milletler Örgütü de, var oluş gerekçesiyle çelişir biçimde, hak ihlallerinin başlıca sebebi olan savaşları ve iç savaşları önlemede/sonlandırmada, mülteci krizlerine müdahalede, küresel çapta doğal ve kültürel mirasın korunmasında, yoksullukla ve adaletsizlikle mücadelede, başta kadınlara yönelik olmak üzere her türlü ayrımcılığı sonlandırmada yeterince etkin olamamaktadır. Öyleki, BM himayesinde bulunan Irak Mahmur Kampının 7 Aralık 2017 günü büyük olasılıkla hava saldırısı ile bombalanması hakkında bugüne değin açıklama dahi yapamamıştır. Bu vesile ile bu saldırıyı kınıyor, BM’yi bir an önce sorumluları bulup uluslararası yargı önüne çıkarmaya davet ediyoruz.
Bugün tüm dünyada insan haklarına dayalı bir ortak yaşam ideali ekonomik, kültürel, dinsel, etnik vb. her türden “savaş” gerekçesiyle yaşanan küresel çapta olağanüstü hal rejimleriyle büyük bir tehdit altındandır. Söz konusu ideal, ikili ticari veya uluslararası bölgesel çıkar anlaşmalarına kurban ediliyor. Aslında karşı karşıya olunan büyük bir insanlık krizidir. Bu krizin hem Türkiye özelinde hem de dünya genelinde tezahürü ise şiddetin her türünün sistematikleşmesi, yaygınlaşması ve hayatın tek gerçeği olarak toplumlara dayatılmasıdır.

Maalesef ülkemizde yaklaşık bir buçuk yılı bulan bir OHAL uygulaması söz konusudur. Bir yandan ülke içinde ve dışında sürdürülen savaş politikalarının etkisiyle ülkenin temel sorunlarının giderek daha da ağırlaştığı, diğer yandan kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığının ortadan kalktığı, TBMM’nin işlevsiz hale getirildiği, tüm siyasal gücün tek elde toplandığı koşullarda OHAL uygulamaları siyasal iktidar açısından insan haklarına dayalı bir rejim fikrinden top yekûn uzaklaşmanın bir aracı haline gelmiştir. Kadınlar ve kadın hareketi açısından kazanılmış hakların geri alınması ve bu yöndeki saldırılar, LGBTİ+ hareketinin her türlü etkinliğinin engellenmesi ve hedef gösterilmesi, farklı etnik ve inanç gruplarının taciz edilmesi ve ayrımcılığa uğraması, İnsan hakları savunucularının tutuklanıp yargılanması gibi hak mücadelesi veren kesimlere yönelik giderek artan baskılar bu uzaklaşma halinin bir göstergesi hatta daha da ötesi hak savunucuları nezdinde insan hakları değerlerinin toplumsal yaşamdan tasfiye edilmesi çabasıdır.

Bu kısa değerlendirmenin ardından 2017 yılında Türkiye’de çeşitli hak kategorilerinde gerçekleşen ihlallere bakarsak;

OHAL Uygulamaları ve KHK’ların Yol Açtığı İhlaller

Siyasal iktidarlara normal yönetim usullerinin geçerli olduğu zamanlarda yapamayacaklarını yapabilme imkânı vererek temel hak ve özgürlüklerin ciddi bir şekilde sınırlanmasına/ihlaline yol açan OHAL vb ara rejim uygulamaları için gerek Anayasamız gerekse de Türkiye’nin de bağlı bulunduğu evrensel hukuk normları çok net kurallar koymaktadır.

Buna göre OHAL, her şeyden önce Anayasa 120 ve 121. Maddeler ve ilgili uluslararası kuralları gereğince ilan edilme gerekçesi ile sınırlı ve geçici bir uygulama olmak zorundadır. Mutlaka ulusal ve uluslararası yargı denetimine açık olmalıdır. OHAL zamanında bile hiçbir şekilde sınırlandırılamayacak haklar vardır. Bunlar çekirdek hak olarak da adlandırılabilir. Anayasanın 15.maddesinin 2. fıkrasında kişinin yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamayacağı; kimsenin din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağı ve bunlardan dolayı suçlanamayacağı, suç ve cezaların geçmişe yürütülemeyeceği, suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimsenin suçlu sayılamayacağı düzenlenmiştir. Bunun yanı sıra Türkiye’nin tarafı olduğu ve onaylayarak yürürlükte bulunan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi uyarınca aynı haklar hiçbir şekilde askıya alınamaz. Ancak aşağıda belirtilen ve bu aşamada eksik olduğunu ifade edeceğimiz bilançoya bakılırsa Türkiye’nin Anayasa 15 ile AİHS 15 ve BM Medeni Sözleşme’nin 4. maddesini ihlal ettiğini rahatlıkla ifade edebiliriz.

Oysa uygulamaya baktığımızda mevcut OHAL rejimi yukarıda sıralanan hiçbir kuralı yerine getirmemektedir. İlan ediliş gerekçesinin çok ötesine geçmiş, geçici olmaktan çıkmış kalıcı hale gelmiştir. Dahası hemen her konuda çıkarılan KHK’lar ile, olağan yasalar değiştirildiği, on binlerce insan süresiz olarak kamu hizmetinden çıkarıldığı için hemen bugün kaldırılsa bile OHAL’in etkileri yıllarca devam edecektir. Ulusal yargı denetimi Anayasa Mahkemesi’nin kararlarıyla işlemez hale gelmiş, uluslararası yargı denetimi AİHM’in kararları sayesinde güncelliğini yitirmiştir. En vahimi ise temel/çekirdek haklar pervasızca ihlal edilmektedir.
OHAL’in gerekçesi darbe teşebbüsü ile mücadele iken, bugün gelinen noktada çıkarılan KHK’lar ile yurttaşlar “haklara sahip olma hakkı” ndan mahrum bırakılarak, yani yurttaş olma hakkından yoksun kılınarak birbirleri ile ilişkilenemez hale getirilmişlerdir. Aslında insanın hak taşıyıcısı yurttaş olmaktan çıkarılması kişi (insan) olmaktan da çıkarılması anlamına gelmektedir. Kısacası OHAL, tüm toplum üzeriden ağır bir baskı aracı haline gelmiştir.

Anayasanın 121.maddesine göre OHAL KHK’larının yayınlandıkları gün TBMM onayına sunulması gerekmektedir. Bugüne kadar 667 ile başlayan ve 694 ile sona eren 28 adet KHK yayınlanmıştır. Bu KHK’lardan bazıları aynı gün TBMM onayına sunulmayarak Anayasa ihlali yaşanmıştır, Anayasa’nın 121. maddesi ve TBMM iç tüzüğüne göre OHAL KHK’larının 30 gün içerisinde TBMM tarafından görüşülmesi ve bu konuda bir karar verilmesi gerekmektedir. Bugüne değin sadece 667 sayılı KHK 4749 sayılı kanunla onaylanmış, 668 sayılı KHK 6755 sayılı kanun, 669 sayılı KHK 6756 sayılı kanun, 671 sayılı KHK 6757 sayılı kanun ve 674 sayılı KHK 6758 sayılı kanunla uygun bulunmuş ve Resmi Gazete de yayınlanmıştır. Bu durumda 28 OHAL KHK’sından sadece 5’i hakkında TBMM onayı alınmış, geri kalan 23’ü hakkında süresi içerisinde TBMM onayı alınmayarak açık bir Anayasa ihlali yaşanmıştır.
OHAL’in Anayasaya uygun olarak ilan edilmemesi ve çıkarılan KHK’ların TBMM onayına sunulmamasının yanı sıra bu KHK’larla bugüne değin 306 kez 300 civarında kanunda kalıcı değişiklikler yapılarak yasal sistem tamamen değiştirilmiş, OHAL rejimi kalıcı hale getirilmiştir.

OHAL koşulları altında siyasal iktidarın her türlü anti demokratik davranışı sonucu 16 Nisan 2017’de kanuna aykırı YSK kararı ile kabul edildiği belirtilen Anayasa değişiklikleri ile Türkiye’nin anayasal rejimi değişmiş, tek kişi yönetimine dayalı Türk tipi başkanlık veya partili cumhurbaşkanlığı hükümet modeline geçilmiştir. Bu modelin geçiş aşamasında partili cumhurbaşkanı hızla icraatlarına başlamış, Türkiye OHAL koşullarında parti devletine dönüştürülmüştür.

Görüldüğü gibi OHAL’in sürekli uzatılmasının en önemli sebebi iktidar partisinin iktidarını anti demokratik düzenlemelerle sürdürme çabasından başka bir şey değildir. Burada açık bir Anayasa ihlali vardır.

OHAL süresince Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Türkiye’yi birkaç kez ziyaret etmiş, bu konuda raporlar düzenlemiş, Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu 4 kez Türkiye’yi ziyaret etmiş bu konuda raporlar düzenlemiş, BM İnsan Hakları Yüksek Komiserinin özel raportörlerinden 3’ü Türkiye’yi ziyaret etmiş ve raporlar düzenlemişlerdir. Bu raporlarda OHAL süresince temel hak ve özgürlüklere yönelik sözleşmelerde öngörülen kısıtlamaların ötesinde keyfi uygulamalar yapıldığı ve bunların hızla düzeltilerek OHAL’in kaldırılması gerektiği ifade edilmiştir.

OHAL süresince Türkiye’ye en önemli uyarı Avrupa Konseyi’nden gelmiştir. AK Parlamenterler Meclisi’nin 25 Nisan 2017 tarihli Türkiye’yi siyasi denetime alan kararı oldukça önemli bir karardır. Bu karada çok açık bir şekilde Türkiye’nin OHAL’i sona erdirmesi, düşünceleri nedeni ile cezaevinde bulunan başta siyasetçiler olmak üzere, gazetecilerin ve aktivistlerin salıverilmesi gerektiği belirtilmiş ve bir dizi tavsiyede bulunmuştur.

OHAL ilan edilmeden hemen önce sokağa çıkma yasaklarında gerçekleştirilen hak ihlallerinin failleri olan devlet görevlilerini korumak için 14 Temmuz 2016 günü 6722 sayılı kanun çıkarılmış ve bu kanun geçmişe yürütülmüştür.

Bu yetmezmiş gibi OHAL KHK’larından 667 ve 668 sayılı KHK’lar başta olmak üzere birçok KHK’da OHAL süresince işlem gerçekleştiren devlet görevlilerinin cezai, hukuki, mali ve idari sorumlulukları olmayacağı düzenlenerek cezasızlık tamamen güvenceye bağlanmış ve devlet görevlileri bakımından her türlü keyfiliğin önü sonuna kadar açılmıştır.

Cezasızlığın tamamen bir devlet politikası haline geldiği OHAL koşullarında adalet aramanın neredeyse imkansız olduğunu özellikle belirtmek isteriz.

21 Temmuz 2016 tarihinde başlayan OHAL koşullarında tespit edebildiğimiz kadarı ile bilanço şöyle gelişmiştir:

• 23 Temmuz 2016’da yürürlüğe giren 667 sayılı KHK ile gözaltı süresi 30 güne çıkarılmış, 27 Temmuz’da yürürlüğe giren 668 sayılı KHK ile gözaltının ilk 5 gününe avukat ile görüş yasağı getirilmiştir. Bu uygulama 6 ay boyunca kesintisiz uygulanmıştır. 23 Ocak 2017’de yürürlüğe giren 682 sayılı KHK ile gözaltı süresi 30 günden 14 güne indirilmiş, gözaltında avukat görüş yasağı ilk 1 güne indirilmiştir. Bu koşullarda Adalet Bakanlığı’nın sözlü olarak açıkladığı ve Temmuz 2017 tarihi itibari ile 169.013 kişi hakkında adli işlem yapılarak gözaltına alındığı, bunlardan 50.510’unun tutuklandığı, 43489’unun adli kontrol ile serbest bırakıldığı, diğerlerinin gözaltı süresi içerisinde işlem yapılmayarak serbest kaldığı, bunun dışında 8.087 kişinin kaçak durumunda olduğu anlaşılmaktadır.

• OHAL süresince halen cezaevlerinde HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere 11 milletvekilinin tutuklu olduğu, bu süre içerisinde Figen Yüksekdağ ile birlikte toplam 5 milletvekilinin vekillerinin düşürüldüğü bir süreç yaşandı.

• OHAL KHK’ları ile 94 belediyeye el koyulduğu, bunlardan 89’unun Demokratik Bölgeler Partisi’ne mensup belediyeler olduğu, el konulan belediyelerde görev yapan seçilmiş 74 belediye eş başkanının tutuklandığı, 28 HDP il eş başkanı ile 89 ilçe eş başkanının tutuklandığı, 780 HDP il ve ilçe yöneticisinin tutuklandığı bir süreç yaşanmıştır. Bu süreç devam etmektedir.

• OHAL süresince Anayasaya çok açıkça aykırı olan ve maalesef Anayasa Mahkemesi’nin tamamen devre dışı bırakıldığı/kaldığı bir ortamda çıkarılan KHK’larla 113.440 kamu görevlisinin kamu görevinden çıkarıldığı, bunlardan 1.852’sinin göreve iade edildiği bir süreç yaşanmıştır. Kapatılan özel kuruluşlarda görev yapan ve çoğunluğu öğretmen olan 22.474 kişinin çalışma izinleri iptal edilmiş olup bunlardan sadece 614’ünün izni iade edilmiştir.

• OHAL süresince HSK kararı ile 4.240 hâkim ve savcı ihraç edilmiş olup bunlardan sadece 166’sı iade edilmiştir.

• Kapatılan özel sağlık kuruluşu 48 olup, bunlardan 2’si geri açılmıştır.

• Kapatılan özel eğitim/öğretim kurumları (okul, kurs, pansiyon, yurt gibi) 2.325’tir. 15 özel üniversite kapatılmış, 19 sendika ve konfederasyonun faaliyetlerine son verilmiştir.

• Bu süre içerisinde devlet tarafından el konularak kayyum atanan şirket sayısı 969 olup bunların ekonomik büyüklüğünün 41 milyar Türk lirası civarında olduğu, buralarda çalışan işçi sayısının 47 bin civarında olduğu bilgisi paylaşılmıştır.

• OHAL süresince en büyük zarar ifade özgürlüğüne ve dolayısıyla basın özgürlüğüne verilmiştir. Yazılı ve görsel medya başta olmak üzere kapatılan basın yayın kuruluşu 185 olup sadece 23’ünün açılmasına izin verilmiştir.

• OHAL süresince çok sayıda gazeteci tutuklanmıştır. Halen 174 gazeteci tutukludur. 2016 yılında sarı basın kartı iptal edilen gazeteci sayısı 889 dur.

• OHAL süresince 1.412 dernek ve 139 vakıf kapatılmıştır. Bu dernek ve vakıflardan birçoğu Fethullah Gülen örgütü ile bağlantılı olduğu ileri sürülmüş olup, geri kalanların ise somut herhangi bir nedene dayanmadan başka yasa dışı örgütlerle bağlantılı olduğu belirtilip kapatıldıkları ifade edilmiştir.

• OHAL koşullarında ifade özgürlüğü ihlalleri tavan yapmıştır, Adalet Bakanlığı resmi istatistiklerine göre 2016 yılında Cumhurbaşkanına hakaretten yani TCK 299. Maddesi’nden dolayı 4187 kişiye dava açılmıştır. Türklüğe hakareti düzenleyen TCK 301. Maddesi’nden ise 482 dava açılmıştır. Bununla birlikte yasadışı örgüt propagandası yapmaktan dolayı 2016 yılında 17.322 kişiye dava açılmıştır. Bu tablo 2017 yılında artarak devam etmiştir. 2017 yılı ile ilgili istatistikler bir sonraki yıl açıklandığından sadece artış trendinin devam ettiğini belirtmek isteriz.

YAŞAM HAKKI

Siyasal iktidarın içeride ve dışarıda sürdürdüğü savaş politikaları yine 2017 yılında yaşanan yaşam hakkı ihlallerinin başlıca sebebini oluşturmaktadır. Öte yandan yaşam hakkı ihlalleri, sadece devletin güvenlik güçleri tarafında gerçekleştirilen ihlaller ile sınırlı değildir. Üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen fakat devletin, “önleme ve koruma” yükümlülüğünü yerine getirmeyerek neden olduğu ihlalleri de kapsamaktadır.

TİHV Dokümantasyon Merkezinin verilerine göre 2017 yılının ilk 11 ayında;

• Kolluk güçlerinin yargısız infazı, dur ihtarına uyulmadığı gerekçesiyle veya rastgele ateş açması sonucu 36 kişi yaşamını yitirmiş, 12 kişi de yaralanmıştır.

• Silahlı çatışmalar nedeniyle 183’i asker, polis, korucu, 460’ı militan, 52’si sivil olmak üzere toplam 695 kişi yaşamını yitirmiştir. Bu dönemde 282’si asker, polis ve korucu, 28’i sivil olmak üzere toplam 310 kişi ise yaralanmıştır.

• Güvenlik güçlerine ait zırhlı araçların çarpması sonucu 6’sı çocuk olmak üzere toplam 23 kişi yaşamını yitirmiş, 46 kişi de yaralanmıştır.

• Mayın ve sahipsiz bomba vb. patlaması sonucu 5’i çocuk olmak üzere toplam 6 kişi yaşamını yitirmiş 18′ i çocuk toplam 25 kişide yaralanmıştır.

• Cezaevlerinde 3’ü çocuk olmak üzere en az 10 kişi çeşitli nedenlerle yaşamını yitirmiştir. Cezaevlerinde çeşitli nedenlerle yaşamını yitiren kişi sayısı tespit edilebildiği kadarıyla İHD kayıtlarında en az 17’dir.
(Adalet Bakanlığı, CHP İstanbul Milletvekili Barış Yarkadaş’ın 2016 yılında cezaevlerinde intihar eden mahpus sayısına ilişkin sorusuna yanıt olarak, 2016 yılı içinde 66 mahpusun intihar ettiğini ve 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden bu yana ise 40 mahpusun intihar ettiğini açıkladı.)

• İHD verilerine göre 2017 yılının ilk 11 ayında en az 23’ü şüpheli olmak üzere 322 kadın ve 7’si şüpheli 68 çocuk çeşitli nedenlerle (erkek şiddeti ve diğer) yaşamını yitirdi

• İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclis’inin verilerine göre 2017 yılının ilk 11 ayında iş kazaları/cinayetleri sonucu en az 1851 işçi yaşamını yitirmiştir.

İŞKENCE ve KÖTÜ MUAMELE

2015’in Temmuz ayında yeniden başlayan çatışma ortamında Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da ve askeri darbe girişiminin bastırılma gerekçesiyle OHAL sürecinde resmi gözaltı merkezlerinde işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarında görülen belirgin artış 2017 yılında da sürdü. Böyle bir iklimde adli sebeplerle işkence uygulamalarında da artış olduğunu söyleyebiliriz. Aynı artış trendi OHAL koşullarında cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülere yönelik işkence ve diğer kötü muamele iddialarına da görülmektedir. Diğer yandan toplumsal gösteriler sırasında, gösteri ve yürüyüş hakkını kullanan kişilere güvenlik görevlileri tarafından uygulanan şiddet yöntemleri işkence ve diğer kötü muamele boyutlarına varmaktadır.

• Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na (TİHV) 2017 yılının ilk 11 ayında işkence ve kötü muameleye maruz kaldığı iddiasıyla toplam 570 kişi başvurmuştur. Başvuranların 328’i aynı yıl içinde işkence ve kötü muamele gördüklerini belirtmişlerdir.

• İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) verilerine göre ise 2017 yılının ilk 11 ayında 423’ü gözaltında kaba dayak ve diğer yöntemlerle, 1855 kişi ise gözaltı yerleri dışında ve güvenlik güçlerince müdahale edilen toplantı ve gösterilerde olmak üzere toplam 2278 kişi işkence ve kaba muamele ile karşılaşmıştır.

• İHD’nin 30 Mayıs 2017 tarihinde açıkladığı verilere göre çoğu Ankara’da olmak üzere 11 zorla kaçırma ve kaybetme vakası yaşanmıştır. Bu kişilerden 4’ü daha sonra serbest bırakılmış, bunlardan 1’i intihar etmiştir. Bunun yanı sıra özelikle Ankara’da ve bölgede çok sayıda kişi kaçırılarak tehdit edilmiş, bu sırada işkence ve kötü muameleye maruz bırakılmıştır. Aynı şekilde İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) ‘zorla kaybetme’ olması muhtemel beş insan kaçırma vakasını rapor etmiştir. Bu vakalardan birinde Ankara’da kaçırılan (42 gün gizli bir yerde alıkonulduğunu ve burada işkence gördüğünü iddia eden) bir kişinin sonradan polis tarafından gözaltında tutulurken bulunduğu belirtilmiştir.

• Gözaltı süresi OHAL gerekçesiyle hala 14 gündür ve KHK‘lar ile avukata erişim hakkında çeşitli sınırlılıklar getirilmiştir.

• İşkencenin önlenmesinde önemli rolü olan ancak yıllardır uygulamada büyük ölçüde ihmal edilen usul güvenceleri, OHAL sürecinde KHK’lar ile yapılan yasal düzenlemeler sonucu önemli ölçüde tahrip olmuştur. Bu yasal düzenlemelere de dayalı olarak, kişiye gözaltı hakkında bilgilendirme, üçüncü taraflara bilgilendirme, avukata erişim, hekime erişim, uygun ortamlarda uygun muayenelerinin gerçekleştirilmesi ve usulüne uygun raporların düzenlenmesi, hukukilik denetimi için süratle yargısal makama başvurulabilme, gözaltı kayıtlarının düzgün tutulması, bağımsız izlemelerin mümkün olması başlıklarında toplanabilecek usuli güvencelerin son dönemde büyük ölçüde ortadan kaldırıldığını ve bu konuda bütünüyle keyfi bir ortam yaratıldığını ifade etmek mümkündür.

• İşkence ve diğer kötü muamele uygulamalarının önlenmesi açısından önemli araçlardan birisi olan ve Türkiye’nin üyesi olmakla yükümlülükler üstlendiği başta BM ve Avrupa Konseyi bünyesindeki uluslararası izleme mekanizmalarının etkin çalışmaları engellenmekte ve bu mekanizmaların uyarı ve önerilerine hürmet edilmemektedir. Örneğin İşkencenin Önlenmesi Avrupa Komitesi’nin (CPT) Eylül 2016’da Türkiye’ye gerçekleştirdiği plansız ziyarette sırasında yaptığı gözlem ve tespitler hakkındaki tamamlanmış raporun yayınlanmasına Türkiye Hükümeti hala izin vermemiştir.

• Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu ulusal önleme görevi ile yetkili olmasına rağmen, bu yetkilerini kullanmamakta, işkence ve kötü muamele başvurularını incelemeye almamaktadır. Aynı şekilde TBMM İnsan haklarını İnceleme Komisyonu da yerinde inceleme yapmayarak etkisiz kalmaktadır.

• Cezasızlık hala işkence ile mücadelede en önemli engeldir. Faillere hiç soruşturma açılmaması, açılan soruşturmaların kovuşturmaya dönüşmemesi, dava açılan vakalarda işkence yerine daha az cezayı gerektiren suçlardan iddianame düzenlenmesi, sanıklara hiç ceza verilmemesi ya da işkence dışında cezalar verilmesi ve cezaların ertelenmesi gibi nedenlerle cezasızlık olgusu işkence yapılmasını mümkün kılan en temel unsurlardan birisi olarak hala karşımızda durmaktadır.

• OHAL süresince işkence ve kötü muamele uygulamaları tamamen yaygınlaşmış ve sıradanlaşmıştır. Bu konuda kamuoyuna yansıyan ve adliyeye intikal ettirilen olaylarla ilgili olarak cezasızlık kendisini göstermektedir. Adalet Bakanlığı’nın 2016 yılı resmi istatistiklerine göre TCK 94. maddeden yani işkenceden açılan dava sayısı 42 olup daha az bir cezayı düzenleyen eziyet suçundan açılan dava sayısı 340’tır. Buna karşılık polise mukavemet dediğimiz TCK 265.maddeden açılan dava sayısı ise 26195’tir. Görüldüğü gibi OHAL koşullarında bile polise mukavemet etmeyi gerektirecek hiçbir durum olmadığı halde (bütün olaylarda polis tazyikli su, biber gazı ve kaba güç kullanarak zaten göstericileri dağıtmaktadır, göstericilerin polise direnmesi diye bir şey söz konusu değildir) bu kadar çok polisin korunması için açılan davalar işkence ve kötü muamele uygulamalarını perdelemek için açılmış davalardır. Bu istatistikler OHAL koşullarında cezasızlığın ne denli güçlü olarak uygulandığını göstermektedir.

KÜRT SORUNU

İnsan hakları savunucuları olarak yıllardır Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi sorununun en önemli halkasının Kürt sorunu olduğunu ve bu sorunun barışçıl ve demokratik yolla çözülmediği sürece Türkiye’deki insan hakları ve demokrasi sorunlarının çözülemeyeceğini hep ifade ettik. Nitekim Türkiye’de 2015 Temmuzunda savaş politikalarına yeniden dönülmesiyle birlikte çözüm sürecinin yol açmış olduğu insan hakları açısından göreceli sükûnet yerini kaos ve ağır hak ihlallerine bırakmıştır. Bu kapsamda yaşanan ihlaller 2017 yılında da tüm yoğunluğu ile devam etmiştir.

2015 – 2016 yıllarında yoğun biçimde uygulanan, uygulandığı il ve ilçelerde yaşadığı bilinen en az 1,5 milyondan fazla kişinin en temel yaşam ve sağlık haklarının ihlâl edilmesine yol açan, Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (Venedik Komisyonu) ve Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri’nin raporlarında gerek iç gerekse uluslararası hukuk açısından yasal dayanağının bulunmadığı açıkça belirtilen ‘sokağa çıkma yasakları’ daha kısa süreli ve küçük ölçekli de olsa tüm olumsuzlukları ile birlikte 2017 yılında da sürmüştür.

Bölgede bulunan toplam 94 İl ve ilçe belediyesi OHAL koşullarında atanan kayyumlar ile yönetilirken halkın seçtiği belediye eş başkanları hakkında çeşitli davalar açılmıştır. Halen 68 belediye eş başkanı tutukludur.

Halen HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile birlikte 9 milletvekili tutukludur. Ayrıca 5 HDP Milletvekilinin vekilliği düşürülmüştür.

İnsan hakları örgütleri olarak bizler, Kürt sorununun her zaman demokratik ve barışçıl çözümünü savunduk. Bunda ısrarlıyız. O nedenle, çatışmaların hemen şimdi durmasını istiyoruz. Tarafların çatışmasızlık haline geçmesini istiyoruz. Çatışmasızlık halinin yaşanan olumsuzluklardan da hareketle tahkim edilmiş bir hale getirilerek güçlendirilmesini, izlenmesini ve bu konuda tarafların mutabık kalacakları kararları almasını istiyoruz.
28 Şubat 2015 tarihinde ilan edilen Dolmabahçe Mutabakatını destekliyoruz ve bunun gerektirdiklerinin yapılmasını istiyoruz.

Hükümetin, Abdullah Öcalan üzerindeki tecridi kaldırarak, sorunun çözümü için yol temizliği yapıp, müzakere için uygun idari, hukuki ve siyasi zemini oluşturmasını ve bir an önce müzakereleri başlatmasını istiyoruz.

Dünyanın ve Türkiye’nin savaştan uzaklaşmasının ve barış içinde bir dünyanın ve Türkiye’nin var olmasının insan haklarına dayalı olduğunu düşünüyoruz. Türkiye’nin Ortadoğu’da uygulamaya çalıştığı siyasi projesinden vazgeçmeye, halkların kendi geleceklerini belirleme ilkesine uygun olarak Rojava kantonlarını tanımasını ve iyi komşuluk ilişkilerini geliştirmesini istiyoruz.

DÜŞÜNCE, İFADE ve İNANÇ ÖZGÜRLÜGÜ

OHAL ilanıyla birlikte siyasal iktidarın basın üzerindeki kaygı verici boyutta aratan baskı ve kontrolü, 2017 yılında da sürmüştür. Düşünce ve ifade özgürlüğü alanında çok ciddi ihlaller yaşanmıştır. Bu yıl içinde de gazeteci, yazar, insan hakları savunucusu vb. çok sayıda kişiye davalar açılmış, tutuklamalar olmuş, dergi ve kitaplar toplatılmış, gazeteler kapatılmıştır.
Bianet’in medya gözlem raporuna göre 1 Ekim 2017 itibariyle 19’u hükümlü olmak üzere toplam 122 gazeteci cezaevinde bulunmaktadır. Tutuklu gazetecilerden 68’nin halen yargılanması devam ederken 35’i hakkında ise soruşturma yürütülüyor.

Çok sayıda internet sitesine erişim engellendi. Bunlardan Sendika.org sitesine 61, Özgürlükçü Demokrasi Gazetesi’nin internet sitesine ise 42 kez erişim engellendi. 29 Nisan 2017 tarihinden bu yana da Wikipedia sitesine erişilemiyor. Bu yasaklarının son örneğini ise Paradise Papers ile ilgili olarak Cumhuriyet Gazetesi internet sitesinde çıkan haberlere konulan erişim yasağı oluşturmaktadır.

Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı talepleri 2017 yılında da karşılığını bulamamıştır. AİHM’in zorunlu din derslerinin kaldırılması ve Cem Evlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi ile ilgili kararlarının gereği yerine getirilmemiştir.

Alevi, Hıristiyan ve Yahudiler radikal sünni ve ırkçı grupların tehdit ve nefret söylemlerine maruz kalmışlardır.

Vicdani ret hakkının hala tanınmaması önemli bir insan hakkı ihlali olarak varlığını korumaktadır.

6 Ocak 2016 tarihinde barış için bildiri imzalayan 1128 akademisyenin birçoğu kamu görevinden ihraç edildi, Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı. İstanbul savcılığı bu bildiri nedeniyle şimdilik 148 Barış Akademisyeni hakkında TMK 7/2 maddesi uyarınca kamu davası açarak çok açık bir şekilde ifade özgürlüğü hakkını ihlal etmiştir.

CEZAEVLERİ

2016 yılında da cezaevleri, insan hakları ihlallerinin en yoğun yaşandığı yerler olma özelliğini sürdürmüştür.

• 1 Kasım 2017 itibariyle cezaevlerinde toplam 230.735 tutuklu/hükümlü/hüküm özlü kişi bulunmaktadır. Bu sayı 2015 yılında 178.089, 2014 yılında 154.179 idi. AKP iktidara geldiğinde ise bu sayı 59.429 idi. TÜİK’in 2016 yılı il nüfusu verilerine göre cezaevlerindeki toplam nüfus Türkiye’nin 13 ilinin nüfuslarından daha fazladır.

• Cezaevine girişte ve sonrasında devam eden kaba dayak, siyasi suçlardan tutuklananların “terörist” olarak suçlanması ve bu gerekçeyle dövülmeleri, çıplak arama uygulamaları, her türden keyfi muamele ve keyfi disiplin cezaları, hücre cezaları, tek tip elbise dayatmaları, sürgün ve sevk uygulamaları yakın tarihte görülmedik boyutlara ulaşmıştır.

• İlk kez 6 Ocak 2000 tarihinde Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanlıkları arasında imzalanan, hasta ve tutuklu/hükümlü hakları kadar tıbbi etiği de yok sayarak keyfi bir şekilde düzenlenen ve hukuk ile insan haklarına aykırılığı herkes tarafından bilinen “Üçlü Protokol” 30 Ekim 2003 ve 19 Ağustos 2011 tarihlerinde yenilenmiş idi. Bu protokol 21 Ocak 2017 tarihinde bir kez daha yenilendi. Çıkışından itibaren insan hakları ve sağlık ortamında zaten kabul edilemez olan bu protokolün altı yıl sonra yenilenen biçimi protokolün ne denli gayri-ciddi, gayri-insani ve gayrihukuki olduğunu da bir kez daha ortaya koymuş oldu.

• Cezaevlerinde sağlık hakkı alanında ciddi sorunlar bulunmaktadır. Tutuklu ve hükümlülerin tıbbî yardıma ulaşma konusunda önemli engellerle karşılaştığı ve gerekli tıbbî personelle, araç-gerecin cezaevlerinde bulunmadığı gözlemlenmektedir. Türkiye Cezaevlerinde İHD’nin tespit edebildiği kadarı ile 361’i ağır olmak üzere 1037 hasta mahpus bulunmaktadır. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra tutuklandığı belirtilen binlerce kişiye yer açılması için Ankara, İstanbul, İzmir gibi belirli merkezlerdeki cezaevlerinde bulunan ve tedavileri zorlukla sürdürülmeye çalışılan bu kişilerin çok büyük bir çoğunluğu başka cezaevlerine sürgün edilmiş ve böylelikle tedavileri zora koyulmuştur. Esasen bu kişilerden durumu ağır olan 361 kişinin insani ve hukuki açıdan bir an önce tahliye edilmesi gerekmektedir. Maruz kaldığı ağır hastalık veya sakatlık nedeniyle hayatını yalnız idame ettiremeyeceği Adli Tıp Kurumu raporlarıyla tespit edilen pek çok hasta tutuklu ve hükümlünün dosyaları Savcılıklar önünde bekletilmesi ve dahası reddedilmesi vicdanen de hukuken de kabul edilebilir değildir. Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre son beş yılda ağır hastalığı Adli Tıp Kurumu tarafından belirlenen 451 tutuklu ve hükümlü cezaevinde hayatını kaybetmiştir. Kaldı ki bu verilerin güvenilirliği de ayrı bir tartışma konusudur. Cezaevlerinde bulunan hasta mahpusların bir an önce salıverilmesi ve tedavilerinin süratle yapılması için gerekli yasal ve idari tedbirler alınmalıdır. Gerekirse infaz kanunun 16. Maddesi değiştirilmeli veya geçici bir madde ile sorun çözülmelidir.

• 2000 yılından bu yana uygulanmakta olan tecrit ve tretmana dayalı ceza infaz sistemi, tutuklu ve hükümlülerin fiziksel-sosyal-ruhsal bütünlüğünü tehdit etmeye devam etmektedir. Bir ve üç kişilik oda sisteminde tutukluların ve hükümlülerin birbirleriyle sosyal ilişki kurması engellenmektedir. Bu durum onların ruh sağlığı üzerinde ağır hasarlara yol açmaktadır. Bu ağır izolasyon koşullarını yumuşatmak için Adalet Bakanlığı‘nın 10 tutuklu ve hükümlünün haftada 10 saat bir araya gelerek sosyalleşmesini öngören 22 Ocak 2007 tarihli genelgesi (45/1) yürürlükte olmakla birlikte halen etkin ve sorunsuz biçimde uygulanmamaktadır. İmralı F Tipi Cezaevinde tutulan Abdullah Öcalan üzerinde uygulanan mutlak tecrit bir an önce kaldırmalı, ivedilikle ailesi ve avukatları ile görüşmesi sağlanmalıdır. Bu cezaevi bir an önce kapatılmalıdır.

• Cezaevlerinde bulunan çocukların, cezaevi psikolojisini kaldıramadıkları, ciddi tıkanmalar yaşadıkları için kendilerine zarar vermek suretiyle, intihar girişiminde bulundukları, yanı sıra taciz, istismar, işkence ve kötü muameleye maruz kaldıkları İHD şubelerine kendilerinin, ailelerinin ve diğer mahpusların yaptıkları başvurulardan anlaşılmaktadır. Çeşitli disiplinlerden bilimsel araştırmalar genelde cezalandırmanın özelde ise kapatmanın suçu önleyici ya da eğitici hiçbir etkisinin olmadığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle insanlık dışı bir uygulama olan çocuk cezaevleri kapatılmalıdır.

• Türkiye Cezaevlerinden sürekli olarak gelen şikayet mektuplarında ve avukat başvurularında işkence ve kötü muamele ile ilgili güçlü iddialar bulunmaktadır. Özellikle OHAL ilanından bu yana bu iddialar giderek artmıştır. Türkiye BM İşkenceye Karşı Sözleşmenin Seçmeli Protokolü(OPCAT) onaylamış olup ulusal önleme mekanizması ile kanuni düzenleme yapmış ancak uygulamaya geçirmeyerek sözleşmeye aykırı davranmaktadır. 6701 sayılı Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu 20 Nisan 2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu kanunla birlikte işkence ve kötü muamele iddialarının incelenmesi ve önlenmesi görevi yani ulusal önleme mekanizması görevi Kuruma verilmiştir. Bu konuda öncelikle belirtmek isteriz ki, Kanun, BM Paris Prensiplerine uygun hazırlanmamış, bu konudaki düşüncelerimizi ve önerilerimizi TBMM İnsan hakları İnceleme Komisyonuna ve Hükümete yazılı ve sözlü olarak aktarmıştık. Ancak, bütün bu itirazlarımıza rağmen halen Kurumun çalışabilmesi için oluşturulması gereken Kurul oluşturulmadığı için hiçbir şey yapılmamaktadır. Türkiye cezaevlerinin bir an önce bağımsız heyetler tarafından incelenmesi gerekir. İnsan hakları örgütlerinin temsilcilerinin cezaevlerinde inceleme yapmasına izin verilmelidir.

ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ ve İNSAN HAKLARI ÖRGÜTLERİ VE SAVUNUCULAR ÜZERİNDEKİ BASKILAR

OHAL ilanı ve çıkarılan KHK’lar ile sendika, dernek ve vakıfların kapatılması örgütlenme özgürlüğünün çok ciddi olarak siyasal iktidarın baskısı altında olduğunu göstermektedir. OHAL kararnameleri ile insan hakları örgütlerinden bazıları hedef alınmış ve temelli kapatılmışlardır. 2017 yılı başta kurumlarımızın yönetici, üye ve çalışanları olmak üzere çok sayıda insan hakları savunucusunun ve avukatın BM İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesinde yer alan ilkeleri çiğneyerek gözaltına alındığı, hatta tutuklandığı bir yıl olmuştur. Büyükada davası olarak bilinen ve insan hakları savunucularının eğitim toplantısı sırasında toplantılarının basılıp gözaltına alınarak tutuklandıkları ve yaklaşık 4 ay tutulu kaldıktan sonra serbest bırakıldıkları bir yıl yaşadık. Halen Uluslar arası Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Av. Taner Kılıç, insan hakları savunucusu Osman Kavala ve Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı ile birlikte dernek yöneticisi ve üyesi çok sayıda avukat tutukludur. 2017 yılında toplam 47 avukat yaptıkları açıklamalara yönelik polis müdahaleleri sırasında veya evlerine yapılan polis baskınlarında gözaltına alındı. Bunlardan 17’si avukat tutuklandı.

İHD üzerindeki siyasal iktidar baskısı kendisini göstermiş Haziran 2016’da başlatılan iç işleri bakanlığı denetimi Eylül 2017’de sona ermiştir. Denetim sonucunda 2014 yılı genel kurulda alınan kararların iptali için İHD’ye dava açılmış, ayrıca denetim dosyası Ankara Savcılığına gönderilerek varsa suç sayılabilecek hususlar için kamu davası açılması istenmiştir. Aynı şekilde TİHV denetim sonuçları ile ilgili ne olacağı belli değildir. Gündem çocuk Derneği, İnsan hakları araştırma derneği, ÇHD,ÖHD,MHD kapatma kararları yetmemiş, baskı politikası devam etmiştir.

Sokağa çıkma yasakları süresince hazırladığımız raporlarımız ile ilgili Ankara Savcılığındaki soruşturma ise devam etmektedir.

2017 yılı aynı zamanda çok sayıda insan hakları savunucusu ve aktivistin Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldığı bir yıl olmuştur. İHD genel sekreteri ve TİHV yönetim kurulu üyesi Av. Hasan Anlar Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmıştır. Aynı davada yargılanan İHD eski MYK üyesi ve Ankara Şube yönetim kurulu üyesi Av. Halil İbrahim Vargün cezaevindedir. KESK eski başkanı ve KESK’e bağlı sendikaların çok sayıda eski yöneticisi Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmışlardır. Bu arkadaşlarımızın yargılandıkları davalar aslında Fetullah Gülen örgütüne mensup polis, savcı ve hakimlerin kurdukları kumpas davalıdır. Siyasal iktidar işine gelen davalardaki kumpası kabul etmiş, bizim arkadaşlarımız ile ilgili davalardaki kumpası ise kabul etmemiştir. Bu davalar yargının siyasal iktidar baskısı ve yönlendirmesi altında olduğunu göstermiştir.

Halen çok sayıda İHD ve TİHV yönetici ve üyesi ile diğer insan hakları örgütlerine üye aktivistlerin soruşturma ve davaları devam etmektedir.

10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü vesilesi ile özgürlüğünden yoksun bırakılan bütün insan hakları savunucularıyla dayanışma içerisinde olduğumuzu ve derhal salıverilmeleri gerektiğini belirtiyoruz.

TOPLANTI ve GÖSTERİ ÖZGÜRLÜĞÜ

2017 de bir önceki yıl gibi toplantı ve gösteri özgürlüğü açısından da ihlallerin ve kısıtlamaların olağan üstü bir şekilde yaşandığı bir yıl olmuştur. OHAL’in verdiği yetki ile birçok ilin valilikleri çeşitli toplantı, gösteri ve etkinlikler için tek seferlik ve belli bir güne/eyleme yönelik veya ardışık olarak tüm eylemleri kapsayacak şekilde yasaklama kararları aldı. Bu yasaklamalar jeotermal santrallerin olumsuz etkileri ile ilgili bir toplantıdan Lise ve Üniversite şenliklerine, kültür sanat ve doğa festivallerinden LGBTİ+ etkinliklerine kadar büyük bir çeşitlilik göstermektedir.

Bu yasaklamalardan bazıları siyasal iktidarın zihniyet dünyasını açığa çıkaran sembolik öneme sahiptir. LBGTİ+ bireylerin yıllardır gerçekleştirdikleri Trans ve Onur Yürüyüşleri bu yıl birçok ilde yasaklandı. Yakın bir zamda ise Ankara Valiliği öne LGBTİ+ Film Günlerini ardından da LGBTİ+ örgütleri tarafından düzenlenecek her türlü etkinliği yasakladı.

Polis şiddeti cumhuriyet tarihi boyunca tüm iktidarların kolayca başvurduğu kadim bir idare tekniğidir. Ancak her geçen gün eleştiri ve itirazlara iyice tahammülsüzleşen, otoriterleşme dozunu son sınırına vardıran AKP iktidarı, polis şiddetini kendi politikalarına karşı çıkan tüm toplumsal kesimlere yönelik olarak her fırsatta kullanır olmuştur. Bu şiddetten, Kürtlerden, emekçilere, Alevilere ve kadınlara, LGBTİ bireylerden taraftar gruplarına kadar hemen her toplumsal kesim istisnasız nasibini almaktadır.

Kolluk güçleri 2017 yılında da yüzlerce barışçıl gösterilerde basınçlı su plastik mermi, kimyasal silah/gösteri kontrol ajanları ve hatta ateşli silahlar kullanarak aşırı/ölçüsüz/orantısız güç ve şiddete başvurmuştur.

TİHV Dokümantasyon Merkezinin tespit edebildiği kadarıyla 2017 yılının ilk 11 ayında 350 toplantı ve gösteriye müdahale eden kolluk güçleri 1998 kişiyi gözaltına almışlardır.

Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda ise neredeyse tüm gösteriler yasaklanmış ve izin verilmemektedir.

KHK ile ihraç edilen ve işlerine geri dönmek için Ankara Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde yıl boyunca basın açıklaması vb etkinlikler yapan kamu emekçilerine yönelik TİHV- İHD Dokümantasyon Merkezlerinin tespitlerine göre kolluk güçleri tarafından 232 defa müdahalede bulunulmuş, 586 gözaltı olayı yaşanmıştır. 9 Kasım 2016 tarihinde Ankara Yüksel Caddesinde işimi geri istiyorum diyerek oturma eylemi başlatan Nuriye Gülmen’e daha sonra Semih Özakça, Veli Sacılık, Acun Karadağ ve 10’un üzerinde emekçi katılmıştır. Bu kişilerden Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın daha sonra başlattıkları açlık grevi 275. Günündedir. Esra Özakça’da açlık grevini eşi ile birlikte sürdürmektedir. Halen işlerine geri alınmamışlardır. OHAL komisyonunun bu kişileri bir an önce işlerine iade etmelerini istiyoruz.

İHD genel merkezi Yüksel direnişi olarak adlandırılan bu hak arama eylemine yapılan müdahaleleri 9 Kasım 2017 günü yerinde açıklamak istemiş, genel başkan ve bir grip yönetici gözaltına alınarak açıklama yapmaları engellenmiştir.

Ankara Valiliği 10 Aralık 2017 insan hakları gününde Yüksel Caddesinde açıklama yapmak için başvuran İHD’ye izin vermemiştir. Ancak, Kudüs ile ilgili olarak AKP tabanının günlerdir yaptığı gösterilere ise kolaylık sağlanmıştır. Bizler gösteri hakkından yanayız. Ancak, insan hakları için yapılacak gösterilerin yasaklanmasını ise kınıyoruz. Görüldüğü gibi OHAL tamamen keyfi ve siyasal ihtiyaçlar doğrultusunda kullanılmaktadır.

KADINA YÖNELİK ŞİDDET SORUNU

Kadın mücadelesi, uluslararası dayanışmayla birlikte, yazılı hukukta önemli kazanımlar elde etti. Yine kadına yönelik şiddet konusunda uluslararası hukukta düzenlemiş son derece önemli sözleşmeler Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından imzalanmış durumda. Ancak gerek iç hukukta gerekse uluslararası hukuk alanındaki kazanımlarımız, yargı da yer bulamamakta…

Hakimler ve savcılar, uluslararası sözleşmelere son derece duyarsız kalmaktadırlar. Bu sözleşmelerden belki de en önemlisi Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesidir. Üstelik Türkiye Cumhuriyeti devleti, bu sözleşmenin ilk imzacısıdır.

Bu sözleşme, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetin önlemesini amaçlamaktadır. Bu derece önemli olan sözleşmenin 3. Maddesi, sözleşmenin amacını tanımlarken şöyle demektedir; “ Kadına yönelik şiddet, bir insan hakları ihlali ve kadınlara yönelik ayrımcılığın bir biçimi olarak anlaşılmaktadır. Ve ister kamusal ister özel alanda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar ve ıstırap veren veya verebilecek olan toplumsal cinsiyete dayalı her türlü eylem ve bu eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma anlamına gelir.”

Sözleşmenin 6. Maddesi ise, tüm taraf devletlere, ‘ Toplumsal cinsiyete duyarlı politikalar’ geliştirme görevini yükler. İstanbul Sözleşmesi kadına yönelik şiddet alanında verimli politikalar oluşturmak ve şiddeti önleyici tedbirler alma konusunda önemli bir sözleşmedir. Ancak Türkiye’de yargıçlar ve savcılar değil uygulamak, bu sözleşmeden haberdar dahi değillerdir. Uluslararası sözleşmelerin yerel yazılı hukukun üstünde bağlayıcı nitelikte olduğunu düşündüğümüzde, bu son derece vahim bir durumdur.

Yine Türkiye’nin de, altında imzası bulunan ‘Kadınlara Karşı her Türlü Ayrımcılığı Önlemesi” sözleşmesinin 5. Maddesinde imzacı olan devletlere ‘ Kadın ile erkeğin kalıplaşmış rollerine dayalı önyargıların’ değiştirilmesi görevini yüklemektedir.

Özellikle 15 Temmuz Darbe Girişimi ardından ilan edilen OHAL kararı ile meşrulaşan toplumsal şiddetin, kadına yönelik uygulamalarında son derece olumsuz etkiler yaratmaktadır. OHAL ilanından sonra, kadına yönelik şiddet olaylarında gözlemlenen artış, kadına yönelik resmi şiddet örnekleri, cezaevlerinde kadınlara dayatılan uygulamalar çok net örneklerdir.

OHAL ile birlikte, çok sayıda kadın işten atılmış, ihraç edilmiş çok sayıda kadın örgütü kapatılmış ve çok sayıda kadın ifade özgürlüğü ihlalleri nedeni ile cezaevine girmiştir. Bu uygulamaların 10 Aralık başlangıçlı, İnsan Hakları Haftası’nda da devam ediyor olması vahimdir. OHAL en çok kadınları ‘VURMUŞ’, kadın özgürlüğüne ‘DARBE’ olmuştur.

Kadına yönelik eril şiddetin son bulmasını, sosyal ve kamusal yaşamda eşitlik ilkesinin ve ayrımcılık yasağının koşulsuz hayata geçmesini devletin bu konudaki yükümlülüklerini yerine getirmesini istiyoruz. İHD, üyesi olduğu FİDH ile birlikte CEDAW komitesine Türkiye raporuna karşı alternatif rapor sunmuştur. Yapılan görüşmeler ve oturumlardan sonra Türkiye değerlendirilmiştir. CEDAW Komitesi 25 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne tavsiyelerde bulunmuştur. Bizim de paylaştığımız bu tavsiyeler şöyle özetlenebilir.

• Kadın örgütleri temsilcilerine ve hak savunucularına uygulanan baskıcı önlemlerin durdurulması, süreçlere aktif katılımlarının sağlanması,

• Kürt kadınlara, mülteci ve sığınmacı kadınlara uygulanan eşitsizliklerin ortadan kaldırılması,

• KSGM’nün teknik ve mali açıdan güçlendirilmesi ve kadın haklarına odaklanmasının sağlanması,

• Kalıp yargılara ve ayrımcı söylemlere son verilmesi,

• Toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin durdurulması için Ulusal Eylem Planının uygulanması, gerekli yasal düzenlemenin yapılması, destek hizmetlerinin düzenlenmesi, farklı dillerde de hizmet verebilen acil telefon hattı kurulması,

• Kürtajın 10 haftaya kadar, tecavüz durumunda 20 haftaya kadar yapılabilmesinin sadece hamile kadının kararına bağlı olması yönünde yasal düzenleme yapılması,

• Sözde namus adına işlenen cinayetlerin yeterli şekilde cezalandırılması, kadın intiharlarının ve kazalarının etkin soruşturulması,

• Evliliklerin resmi olarak gerçekleşmesi ve kayda alınması,

SONUÇ OLARAK;

Dünyanın en çağdaş insan hakları belgesinin kabul edilişinin 69. Yılına girerken, yukarıda sıraladığımız veriler ve yaptığımız değerlendirmeler henüz Dünyada ve Türkiye’de evrensel insan hakları değerlerini tümüyle yerleştirebilme idealinin maalesef oldukça uzağında olduğumuzu göstermektedir.

Yaklaşık bir buçuk yıldır sürdürülmekte olan OHAL uygulamaları 2017 yılında Türkiye’de yaşanan her bakımdan ağır ve ciddi insan hakları ihlallerinin asli kaynağıdır ve derhal son verilmelidir. Şu anda Türkiye’de asgari standartlarda dahi demokrasiden söz edilemez. Bu nedenle demokrasi mücadelemiz baki ve kaçınılmazdır. Kürt sorunun savaşla çözülemeyeceği açıktır. Dolayısıyla barış mücadelemiz de baki ve kaçınılmazdır. Siyasal iktidarı da 28 Şubat 2015 Dolmabahçe deklarasyonuna sahip çıkmaya ve Türkiye halkının barış ve demokrasi iradesini tanımaya davet ediyoruz.

Bu ülkede insan hakları değerlerinin tasfiye edilmesine hiçbir şekilde izin vermeyeceğiz.
Herkesin, barış dileklerimizle insan hakları gününü kutluyoruz.

İnsan Hakları Derneği
Türkiye İnsan Hakları Vakfı

Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu; Hamlet

1

Kendi sözünü söyleyebilme cesareti midir olmak yoksa kendi eylemleriyle mi olur insan? Bir dramatik başkarakterin, hafızalara kazınan müthiş cümlesi, olmak ya da olmamak diye sunar bütün meseleyi. Buradan yola çıkarsak Shakespeare, karakteriyle, sadece iktidar entrikalarının içinde hırslarını sergileyen kişileri, kuklalaşmış olanları, kehanet mahkûmlarını sahneye taşımaz. Aynı zamanda bulunduğu çağda yeni doğmakta olan bireyin varoluş serüvenini de müjdeler.

Shakespeare

Shakespeare, İngiltere’nin en ünlü oyun yazarıdır. Yaşamı hakkında ayrıntılı bilgilere ulaşılmasa da 1564 Stratford-Upon-Avon’da doğduğu bilinmektedir. Hayatına dair İngiliz Edebiyatı Tarihi’nde Mîna Urgan, henüz on sekiz yaşında Anne Hathaway’le evlendiğini ve bu evlilikten çocukları olduğunu söyledikten sonra şöyle devam eder:

Otuz dört yaşına basmadan önce altı tragedya ve altı komedya yazdığını; Globe Tiyatrosu’na bağlı bir oyuncu topluluğunda aktör ve yazar olarak çalıştığını; bir hayli para kazanıp, doğduğu kasabada ev ve toprak satın aldığını; 1616’da bu kasabada öldüğünü kesinlikle biliyoruz. Bunların dışında Shakespeare’nin yaşamı konusunda yazılanlar, birer varsayımdan başka bir şey değildir aslında.”*

Hamlet

Üstüne binlerce kitap yazılan bir devin yine en meşhur oyunlarından biri olan Hamlet’le ilgili Özdemir Nutku’nun uyarısı;

Bugün Hamlet’i sahneye koyarken ilk düşünülmesi gereken nokta şudur: Hamlet ne felsefi, ne ahlaksal, ne de psikolojik bir belgedir; bu yapıt tiyatro için yazılmıştır; başka deyişle, olayların ve kişilerin gelişmesini gösteren bir senaryodur.”**

Bu oyunun, günümüzden dört yüz yıl önce kaleme alınmış olması, üstelik saray kişilerini anlatması bile oyuna kendimizi uzak hissetmemize sebep olmaz. Çünkü Hamlet, gelişimini gösteren senaryoda, tam da bireyin çalkantılı bir denizde dalgalarla boğuşan iç dünyasının bir aynasıdır. Bu nedenle sahnelenirken de değişir. Nutku’nun aktardığı değişimi:

Shakespeare’in bu oyununu yazmasından bu yana, bütün Hamlet’ler, Elsinore Şatosu’nun odalarında, koridorlarında bir şeyler okurlar. Bugünün Hamlet’i ise Romantik dönemin Hamlet’inden daha başka şeyler okur. Örneğin, gazete okur; Sartre, Camus, Beckett ya da güçsüzlüğü içinde Marcuse okur. Wittenberg’li bir üniversitelidir o. Ama çok düşündüğünden bir türlü harekete geçemeyen bir aydındır da. Dünyayı değiştirmek ister, ama yetişişi ve huyuna etki etmiş olan çevresi yüzünden, ne Laertes gibi atılgan ne de Fortinbras gibi aksiyona gidebilen bir gençtir. Kuşkular içindedir, hatta intiharı düşünecek kadar çevresine ve kendine yabancılaşmıştır; hala kendi sorununu çözümleyememiştir. Bu yüzden, çok istemesine karşın, kendi davasına bile kendini adayamaz. Yapmaya zorunlu olduğu şeyleri yapar; ama düşündüklerini gerçekleştirmek için eyleme girmez. İç dünyasında aç kalmıştır. Yaşamını daha doğumundan itibaren kaybolmuş olarak görür.”

Nutku’nun verdiği örneklerde varoluşçuların adını anması boşuna değildir.

Hamlet II. Perde, II. Sahne’si:

“Rosencrantz

Hiç, Lord’um, dünya namuslu olmuş, o kadar.

Hamlet

Kıyamet yakın desene. Ama haberiniz doğru değil. Biraz açayım sorumu. Ne yaptınız da aziz dostlar, Talih size bu hapishaneyi layık gördü?

Guildenstern

Hapishane mi Lord’um?

Hamlet

Danimarka bir hapishane.

Rosencrantz

Öyleyse dünya da öyle.

Hamlet

Hem de nasıl: sayısız koğuşları, hücreleri, zindanları var; Danimarka bunların en kötülerinden biri.

Rosencrantz

Bize öyle gelmiyor Lord’um.

Hamlet

Sizin için hapishane değil o zaman. İyi ya da kötü diye bir şey yok çünkü; düşünce, her şeyi öyle yapan. Bana göre Danimarka bir hapishane.

Rosencrantz

İhtiraslısınız da ondan. Size dar geliyor.”***

Hamlet’in bu repliklerle sadece varoluşçulara göz kırpmakla kalmaz, aynı zamanda kuantumla anlamaya başlanan gerçeğin değişkenliği fikrinin sevenlerini de hafifçe gülümsetir.

Olmak Ya da Olmamak

Ortaçağ toplumunu çağdaş toplumdan ayıran özellik, ortaçağ toplumunda bireysel özgürlüğün bulunmayışıdır. Eski dönemde herkes düzendeki rolüne zincirlenmiş durumdaydı.” der Fromm, Özgürlük Korkusu kitabında, Hamlet oyunundaki kişilerin karakterleri onların durumları tarafından belirlenmektedir. “Ama iş Hamlet’e gelince” der Nutku, “böyle değildir; durumlar onun karakterini göstermez. Hamlet, içinde bulunduğu durumlara isteği dışında itilmiştir; o, bir yandan bu durumları kabul ederken, öte yandan bu durumlara karşı direnir.”**

Hamlet’e belki de kaderin bir cilvesi olarak babasının hayaleti ne yapması gerektiğini söyler. Onu kendi ölümünün (kardeşi –yeni kral; Claudius, kulağına zehir dökerek öldürmüştür) intikamını alması için görevlendirir. Bir hayaletten alınan emri yerine getirme isteği, üslubunca deliye çalar Hamlet’in davranışlarını. Bir başkasını oynayarak kendini gizler. Onun maceraya çağrısı da böylece gerçekleşmiştir. Baba Hamlet’ten oğul Hamlet’e bir varoluş planı ve bu planın sonunda neredeyse herkesin öldüğü bir son. Oğul, kendisine biçilen, babanın isteğinin uygulayıcısı rolünden ancak kendi ölümüyle çıkmış ve kurtulmuştur.

May’in aktarımıyla William Blake’in şu sözünü hatırlatır bir sondur bu:

Kim ki bir şeyi çok arzuladığı halde isteklerini eyleme dökemez, ölümü davet etmiş olur.”****

Hamlet’in çok istediği adalet ve intikam arzuları için harekete geçmeyen, sürekli beklemeyi, sorgulamayı tercih eden yapısıdır oyunun sonunu hazırlayan.

Shakespeare’in “Ol” Dediği

Bu oyunda karşınıza çıkan bütün başkarakterler ölür. Hamlet oyunun sonunda bu trajediyi gören en yakın dostunun kendini öldürmesinin önüne geçer. Yaşanan bu kanlı hesaplaşmanın, tüm bu hikâyenin anlatılması gerekmektedir. Hamlet, özellikle de Danimarka’yı çürümüşlüğünden kurtaracak yeni kral konusunda önerisinin Horatio tarafından aktarılmasını ister. Horatio, bu haklı istek karşısında yaşamayı kabul eder. Anlatmak için yaşattığı bu oyun kişisini Shakespeare’in bir yansıması olarak da görülebilir. Shakespeare değil midir iktidar hırsını, bu hırsın kurbanlarını, entrikaları, intikamı, ihtirası bize anlatan? Oyunlar ve kitaplar bireyin oluşunun en büyük destekçisi değil midir?

Danimarka prensi, ülkesinin çürümüşlüğünden yakınır, siyasetin yol açtığı entrikalar canını sıkar, sadece görevinin adamı olan saraylılarla dalga geçer ve sürekli olarak adalet arar. Bunun için eyleme geçmekten çok bekleyendir. Biraz umutsuz biraz kırılgan bir yapısı vardır. Oysa Hamlet’in işaret ettiği yeni kral Fortinbras; dinamik yapısı, kararlı tavırları, atılganlığıyla taht için ve Danimarka’nın geleceği için uygun bir kraldır. Hamlet’in babasının, Hamlet’in işaret ettiği, kral olmasını istediği Fortinbras’ın babasını öldürdüğü düşünüldüğünde, oyunun sonunda Fortinbras’ın gelişiyle çember kapanmış olur.

Olmak ya da olmamak’yı bütün mesele yapan, biraz da Hamlet’in bu trajik sonudur.

Yararlanılan Kaynaklar

*Mîna Urgan, İngiliz Edebiyat Tarihi.

**Özdemir Nutku, Çağdaş Hamlet Muhsin Ertuğrul’a, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/13/1184/13693.pdf

***William Shakespeare, Hamlet. Çeviren: Bülent Bozkurt.

****Erich Fromm, Özgürlükten Kaçış

*****Rolla May, Kendini Arayan İnsan.

Gurur duyacağınız 5 profesyonel vegan güreşçi

0

Güreşçi deyince akla ilk 1980’ler ve 1990’ların ortalarından kalma kaslı, yağlı, büyük bedenler geliyor. Yapılı güreşçiler hâlâ var fakat profesyonel güreşçi imajı gözle görülür bir biçimde değişti; bugünlerde farklı kabiliyet, boyut ve bedenlerde yetenekli güreşçi yelpazeleri mevcut.

Birçok kişi profesyonel güreşin bir nevi rol yapmak olduğunu düşünüyor fakat öyle değil. Aşağıdaki güreşçiler sadece ring performansları için günlük antrenman yapmıyorlar, haftada birkaç kere güreşiyorlar da. Zirvede kalmak için bu atletler en az 30 dakika süren (sanıldığı kadar kolay olmayan) maçlara çıkmak ve hızlıca toparlanmak zorundalar ki ertesi gün tekrar hazır olabilsinler. Zor iş yani.

Profesyonel güreş ringi vegan atlet bulabileceğiniz en son yerlerden biri gibi görünse de bu atletler bitkisel temelli beslenmeyi et ve süt ürünlerine tercih ediyor. Biz de başta sporcuların vegan beslenmesinin mümkün olmadığını düşünmüş olabiliriz ama artık bitkisel temelli beslenmenin sporcular için uygun ve kolay olduğu bilinmekte.

İşte o vegan güreşçilerden 5’i:

1. Zack Sabre Jr.

Fotoğrafta rakibine armbar uygulayan Zack Sabre Jr.‘ın kullandığı bu teknik çoğunlukla profesyonel güreşçilerin kullandığı zor bir tekniktir. Takma ismi The Tecnial Wizard olan Zack’in ustaca kullandığı kilit hareketleri ve darbeleri ona bir çok güreş müsabakasında pek çok ünvan kazandırdı. En bilinenleri, Pro Wrestling Guerilla (PWG) Dünya Şampiyonasında ve iki kere Japonya’daki Pro Wrestling Noah’ta GHC Junior Ağırsiklet Tag Team Şampiyonası. Ayrıca Zach, Wrestling Observer Newsletter okuyucuları tarafından üç yıl arka arkaya En İyi Teknik Güreşçisi seçilmiştir. Bu yıl ise dünyanın en prestijli organizasyonlarından biri olan New Japan Pro-Wrestling (NJPW)’de ilk çıkışını yaptı.

Sabre Jr. yolculukta Forks Over Knives belgeselini izlediğinden bu yana yaklaşık bir buçuk yıldır vegan. Bleacher Report‘a söylediğine göre vegan beslenmeyi bir başarı olarak nitelendiriyor.
“Etik ve sağlık arasındaki tam denge. Bu ikisini ayıramam”
Veganlığı ayrıca “mümkün olduğunca sağlıklı ve fit olma” yolu olrak görüyor. Vegan olduğundan beri Sabre Jr. çok çeşitli beslenmeye başladı ve baklagiller, mercimek, fındık ve taze sebzeye ağırlık veriyor.

Yeşil Protein Kasesi gibi sağlıklı protein deposu yiyecek tariflerine göz atabilirsiniz.

Zach’in yediği bitki temelli proteinli yiyecekler için
7 Cleanest Sources of Vegan Protein(ingilizce kaynak)

2. Tyler Bate

World Wrestling Entertaintment (WWE) ‘ın gelişen kolu NXT’te ringe çıkan Britanyalı profesyonel güreşçi Tyler Bate şu anda WWE ile çalışıyor. WWE Birleşik Krallık Şampiyonasını kazanan ilk güreşçi ünvanını 19 yaşında aldı. WWE tarihinin en genç güreşçisi o. Bate de rakibini etkisiz hale getirmek için Zach Sabre gibi özel tekniklerini kullanıyor. Men’s Health‘e verdiği röportajda haftada birkaç kere spor salonuna gitmesinin yanı sıra formunu korumak için crossfit egzersizi yaptığını da açıkladı. Peki Tyler ne yiyor? Neredeyse her şeyi. Örneğin “Güne bir kase badem sütlü yulaf ile başlıyorum. Çoğunlukla içine keten tohumu, yaban mersini ve bazen de kabak çekirdeği ekliyorum. Böylece güzel bir protein karbonhidrat ve yağ karışımı elde ediyorum”.

Tarifler için yulaflı tarifler sayfasını ziyaret edebilirsiniz. kinoalı zerdeçallı karnabahar ile kinoalı nohut tarifini deneyip buradan* en sağlıklı tariflere ulaşabilirsiniz.

3. Allie


Cherry Bomb diye de bilinen Kanadalı profesyonel güreşçi Allie, 14 yaşından beri vejetaryendi ve son 3 yıldır da vegan. İlk çıkışını 2005’te Kanada’da yaptı ve o zamandan beri bir çok ünvan kazanmaya devam etti. En bilinenleri, Shimmer Tag Şampiyonası, Shine Tag Team Şampiyonası, Women Superstars Uncensored (WSU) şampiyonluğu ve Total Nonstop Action (TNA) Knockouts Şampiyonu. Tam zamanlı güreşmesine rağmen Allie’s World adlı YouTube kanalında yaptığı egzersizleri seyehat vloglarını ve beslenme şeklini paylaşıyor.

Allie seitan, nohut, mercimek gibi protein ağırlıklı beslenmeyi seviyor. Proteinli tarifler için Sample Meal Plans for the Female Vegan Athlete adresine bakabilirsiniz.

4. Markus Burke

Markus Kanadalı bağımsız güreşçi (halihazırda WWE vb. üyesi değil) neredeyse tüm hayatı boyunca vejetaryendi. Burke’ün Bleacher Report’a anlattığına göre maalesef avcı bir anneyle büyümüş. Hayvanların katledilmesine şahit olan Burke hayvanları yiyecek olarak görememeye başladı ve 4 yaşında hayvan yemeyi bıraktı ve lisede de vegan oldu. Belki de genç yaşta maruz kaldığı zorbalıklar (kuzeni bir keresinde ona yeni pişirilmiş et fırlatmış ve göğsünün sol tarafında izi hala görülebilir) onu daha da etkiledi. Burke’ün etiği ring kişiliğinin bir parçası olmuş durumda. Bir heel olarak (acımasız güreşçiler için kullanılan bir güreş terimi) rakiplerine onların hayvanlara davrandıkları gibi davranıyor.

Beslenmeye gelince, Burke aktif yaşam stiline uymak için günde birkaç küçük öğün yiyor. Kinoa, yulaf, baklagiller tohum ve kuru yemişleri çok seviyor ve bunların dayanıklılığı arttırdığını söylüyor.

5- Pete Dunne


23 yaşındaki güreşçi Pete İngiltere’yi temsil ediyor ve şu anki WWE Birleşik Krallık Şampiyonu ve bu ünvanı da diğer vegan güreşçi Tyler Bate’den aldı. Takma adı “The Bruiserweight” olan 102 kiloluk atlet Birleşik Krallık’ta, ABD’de ve Japonda’da güreşti. WWE’nin yanı sıra bağımsız olarak da güreşiyor.

Muscle and Fitnessa yaptığı röportaja göre bir hayvansever olarak vegan olmayı hep istemişti fakat hem güçlü kalıp hem de vegan olunacağına inanmıyordu. Fakat Cowspiracy belgeselini izledikten sonra kararını verdi. Diğer güreşçiler gibi Dunne da altelik performansında bir artış gördü; “İnsanlar veganların doğru besinleri almadıklarını düşünüyor. Ama gerçek şu ki yaptığımız iş enerji istiyor ve veganlık bunun için çok uygun. Nasıl bir beslenme uyguladığınız önemli değil, her zaman yüksek besine ulaşabilirsiniz.”

Ne yediğine gelince, Dunne nadiren bitkisel et tüketiyor genelde diğer çeşitleri tercih ediyor. Siz de mercimekli mantar burger vb. şuradan bulabileceğiniz tariflere bakabilirsiniz.

Daha çok vegan sporcu merak ediyorsanız Bite Size Vegan’ın şu videosuna göz atabilirsiniz.

Vegan protein tozu yapımı için.
Daha fazla vegan atlet için.

Kaynak: onegreenplanet.org

!f İstanbul’un 2018 programından ilk sürprizler!

0

Gelecek yıl 15 Şubat-4 Mart 2018 tarihleri arasında 17’ncisi düzenlenecek !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin merakla beklenen 2018 programından ilk filmler açıklandı! Sean Baker’ın Oscar’a adım adım yürüyen son filmi “The Florida Project”, Rungano Nyoni’nin ödüllere doymayan İngiliz bağımsızı “I Am Not a Witch” ve John Cameron Mitchell’ın punk rüyası “How to Talk to Girls at Parties”, festival mutfağından sızan ilk filmler oldu.

15-25 Şubat 2017 tarihlerinde İstanbul’da, 1-4 Mart 2017 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir’de gerçekleştirilecek 17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin 2018 programından ilk tüyolar gelmeye başladı. 18 Ocak’ta açıklanacak festival programında, yine yılın beklenen bağımsızları ve ödül avcısı filmler dikkat çekiyor. Bunlar arasında Sean Baker’ın Oscar’a adım adım yürüyen son filmi “The Florida Project”, Rungano Nyoni’nin ödüllere doymayan draması “I Am Not a Witch” ve John Cameron Mitchell’ın punk rüyası “How to Talk to Girls at Parties”, festival mutfağından sızan ilk filmler oldu.

“Masumiyetin ve yaşamın şarkısı gibi”

İki yıl önce iphone ile çektiği “Tangerine” ile sıradışı bir başarı yaklayan Sean Baker’ın yılın en iyileri listesinden düşmeyen son filmi “The Florida Project”, İstanbul’da ilk kez !f İstanbul’da seyirciyle buluşacak. Çoğu Amerikalının düşünmek ve hatta görmek istemeyebileceği hayatlara odaklanan filmleriyle tanınan, mikro bütçeli hikâye anlatımının ustası Sean Baker’ın 6 yaşındaki Moone ve arkadaşlarının gözünden zorlu ve çıkışsız görünen yetişkinler dünyasını anlattığı film, ‘2017’nin en iyileri’ listelerinin de vazgeçilmezlerinden. The Guardian’ın “Masumiyetin ve yaşamın şarkısı gibi”, The Daily Mail’ın “Bu yılın hafızaya kazınan, en iyi filmlerden biri”, Empire’ın “Tüm canlılığı ve enerjisiyle perdeden taşıyor” sözleriyle övdüğü “Florida Project”; amatör çocuk oyuncuların perdede adeta ışıldayan performansları ve Willem Dafoe’nun Oscar’a göz kırpan oyunculuğuyla da heyecan uyandıran, enerjik ve renkli bir film.

Neil Gaiman uyarlaması punk filmi!

!f İstanbul’un Türkiye prömiyeriyle karşılayacağı filmlerinden “How to Talk to Girls at Parties” ise, ilk filmi “Hedwig and the Angry Inch”ten (2001) bu yana, “Shortbus” (2006) ve “Rabbit Hole” (2010) gibi farklı denemeleriyle karşımıza çıkan, Amerikan sinemasının yaramaz çocuğu John Cameron Mitchell’ın son çılgınlığı. ‘Sandman’, ‘The Good Omens’ gibi kült romanların yaratıcısı Neil Gaiman’ın kısa öyküsünden uyarlanan film, 70’lerin sonundaki Londra’da geçiyor ve Sex Pistols’ın büyüsüne kapılmış bir grup gencin müzik ve aşkla dolu dünyasını anlatıyor. Elle Fanning ile Alex Sharp’ın başrolünde olduğu, Nicole Kidman’ın ise punk kraliçesi Boadicea’yı canlandırdığı film, Sandy Powell’ın kostüm tasarımı ve özellikle soundtrack’iyle yılın en sıradışı yapımlarından biri olmaya aday.

Cadılar kampında bir kız çocuk

Türkiye’de ilk kez gösterilecek !f İstanbul filmlerinden bir diğeri ise, Zambiya’da büyücülükle suçlanan bir kızın trajik hikâyesini hiciv dolu bir dille ve büyüleyici bir güzellikte anlatan, yılın ödüllere doymayan İngiliz bağımsızı “I Am Not a Witch”. Rungano Nyoni’nin ilk yönetmenlik denemesiyle Cannes’da merhaba dediği, ardından BFI London, Sundance gibi önemli festivallerin de programlarından eksik etmediği bu çarpıcı film, seyirciyi Zambiya ve Gana’da halen var olan cadılar kamplarının kapılarını aralıyor ve büyüyle suçlanan, kaçtığı takdirde bir keçiye dönüşeceği korkusuyla bir cadı kampında zorla tutulan dokuz yaşındaki bir kız çocuğun yaşadıklarını anlatıyor. Variety’nin “Ender rastlanan bir ilk film cesareti. Heyecan verici!” diyerek 5 yıldız verdiği “I Am Not a Witch”, batıl inançlar, kadın kaçakçılığı ve düşmanlığına, hicvi elden bırakmayan büyülü gerçekçi bir bakış sunuyor.

17. kez bağımsız!

Mars Cinema Group ortaklığında gerçekleşecek ve yılın en çok konuşulan filmlerinin Türkiye galalarına evsahipliği yapacak 17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 2018’in 15 Şubat’ında İstanbul’da başlayacak ve 1 Mart’ta Ankara’ya ve İzmir’e uğrayarak 4 Mart’ta sona erecek.

Ayrıntılı bilgi için: www.ifistanbul.com
17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali
15-25 Şubat 2018 İstanbul
1-4 Mart 2018 Ankara & İzmir

 

 

“İşe Yarar Bir Şey” ekibi Gezici Festivale konuk oldu

0
Gezici Festivalin altıncı gününde “İşe Yarar Bir Şey” filmi ekibi festivale konuk oldu. Yönetmen Pelin Esmer, yapımcı Dilde Mahalli ve oyuncu Başak Köklükaya’nın katılımıyla 18.30’da başlayan film gösteriminin ardından seyircilerle söyleşi yapıldı. Yoğun katılımın olduğu gösterimde, seyircilerin yönetmene filmle ilgili övgüleri dikkat çekti.
Oyuncu Başak Köklükaya, Gezici Festival’in sorularını yanıtladı. Gezici festivalle “İtiraf” filmiyle 2000 yılında buluştuğunu söyleyen Köklükaya, “Gezici festival tüm zorluklara rağmen, ilk günkü heyecanıyla devam ediyor” dedi. Özellikle Gezici Festival’in Kars ayağını unutamadığını söyleyen Köklükaya, festivalin daha fazla şehri gezmesini ümit ettiğini dile getirdi. “İşe Yarar Bir Şey” filminde şair Leyla karakterini canlandırması için ilk teklif geldiğinde çok heyecanlandığını söyleyen Köklükaya, “Çok uzun zamandır bu kadar güzel senaryo okumamıştım” dedi. Başak Köklükaya, duygularını çok uçlarda yaşayan bir insan olarak aslında Leyla karakterinin tam zıttı bir karakter olduğunu ancak bu durumu zamanla aştığını belirtti.

Ercan Kesal, Gezici Festival ile Ankaralı izleyicilerle buluştu

0

Ankaralı izleyiciler, yazar ve oyuncu Ercan Kesal rehberliğinde, sinema sanatında adalet ve vicdan olgusunun farklı çehreleri üzerine düşünme fırsatı buldu. Kesal’a göre, sinemayla birlikte insanın ilk kez zamanı durdurma, yeniden yaratma ve isterse geçmişe dönme olanağına kavuşması, sinemaya özel bir güç bahşediyor: “Zamanı, insanlığın her gün deneyimlemekten geri duramadığı maddi gerçekliğe bağlaması, kendisi de zamana bağlı olarak var olabilen vicdanımızı fark etmemizi sağlıyor, çünkü bellek vicdan demektir ve unutmaksa vicdansızlıktır.”

Kesal, adalet ve vicdanın insanlığın bitip tükenmek bilmeyen meseleleri olduğunu düşündüğü için, Gezici Festival seçkisini bu temanın etrafında oluşturmuş. Adaletle ilgili okumalar yaptığını belirten yazar/oyuncu, iki düşünürden alıntı yapıyor. Alain Badiou, “Adaletsizlik açık ve kesindir, adalet ise belirsiz ve çapraşıktır.” derken, Derrida “Adalet takdir veya teşekkür beklemeyen, karşılıksız, aynı zamanda ekonomik dolaşıma girmeyen, hesapsız, kuralsız, gerekçesiz ve akılcı olmayan bir hediyedir.” diyor. Adalet tanımının öncelikle adil olmakla ilgili bir tariften geçtiğini belirten Kesal, adil olmanın da bir başkasının, bizim dışımızdakilerin söylediklerine, çağrısına kulak vermek olduğunu söylüyor.

Üç Film, Üç Suç, Üç Ceza

Ercan Kesal’ın Gezici Festival için seçtiği üç film; Öldürme Üzerine Kısa Bir Film, Satıcı ve 12 Kızgın Adam, “Sinemanın Gücü ve Sinemada Adalet-Vicdan Olgusu” başlığı altında gösterildi. On emrin, tanrının emirlerinin tek bir film haline getirildiği Dekalogların beşincisi Öldürme Üzerine Kısa Bir Film, öldürmeyeceksin emrini kendine temel almış gibi görünse de ciddi bir toplum eleştirisi yapıyor. Kieslowski filminde, birisinin herhangi birini sebepsiz öldürmesi ne kadar tehlikeliyse, devlet denilen organizmasının, istediği zaman istediği sebeplerle öldürebilme yetkisine sahip olmasının da çok tehlikeli bir mesele olduğunu söylüyor. Kesal, bir taksi şoförünü öldüren bir delikanlının idam edilme sürecini anlatan filmde, delikanlının da, taksi şoförünün de, olaya sonradan karışan avukatın da adalet meselesini kendi içlerinde tartışmaya başladıklarını belirtiyor. Bu sebepten Öldürme Üzerine Kısa Bir Film’in çok güçlü bir film olduğunu belirten Kesal şöyle devam ediyor: “Katil delikanlı filmin sonuna kadar, avukatla buluşuncaya kadar aslında kendisi hakkında söylenen hiçbir şeye tepki vermez, kendini savunmaz. Avukatla birlikte değişir bir şeyler. Delikanlı neden ilk defa konuştuğunu ise şöyle açıklar: ‘İlk kez birisi bana ismimle hitap etti.’ Çünkü cezaevi aracına binerken avukat onu ismiyle çağırır. Yani ilk kez birisi benim varlığımdan haberdar oldu, der.”

Seçkideki bir diğer yapım olan 12 Kızgın Adam’ın, hâlâ kıymetini ve seyredilme sebebini kaybetmemiş olduğunu söyleyen Kesal, birbirine hiç benzemeyen, ayrı sosyal sınıflardan, ayrı duygusal dünyalara, ayrı geçmişlere sahip on iki insanın birisine verilecek cezaya dair ne kadar subjektif davrandıklarını, her birinin dünyayı, suçu, cezayı ve cezalandırmayı nasıl tarif ettiğini görme şansı verdiği için filmi seçkiye aldığını belirtiyor. Satıcı’da ise Asghar Farhadi bir önceki filminde olduğu gibi adalet, vicdan, suç ve cezalandırma meseleleri üzerine kafa yoruyor. Üç filmde de adaleti nasıl gerçekleştireceğimize, ilk akla gelen şey hep cezalandırma olduğu için cezalandırma yönteminin ne olacağına dair bir tartışma olduğunu söylüyor Kesal. Bu yüzden Satıcı’yı bu üç filmin tamamlayıcısı gibi düşünmüş. Adil olmanın, diğerlerinin çağrısına kulak vermek, bu dünyada tek başına ve yalnız olmadığımızı bilmekle başladığını ve oradan sürmesi gereken bir çaba olması gerektiğini belirten Kesal, adaletin bir formülünün olmadığını, bu yüzden buna dair tefekkürün hem konuşarak hem yazarak hem de çekerek devam edeceğini söylüyor.

Yaşama Sanatı ve Japon Çay Seremonisi

Gündelik yaşamımızda çoğumuzun gündelik etkinlikleri mekanik bir şekilde işler. Yaptığımız etkinliğin çoğu zaman farkında olmadan sürecin içine karışmadan amaca doğru koşturur dururuz. Bir sonraki yapacağımıza konsantre olmuş biçimde anın içinde olmaktan çok uzak kalırız. Örneğin spora giderken, dışarıda yürüyüş yaparken bunu belli bir farkındalıkla yapmayız. Yalnızca sonuca ulaştırırız. Bir diğer yapacağımız şeyi düşünerek yaptığımız işte var olamayız. Hayatın gündelik etkinliklerinin farkında olma ve kendimizi verme zihnin açık olma pratiği ise Zen Budizminde önemli bir yer tutar. Zen ustası Thich Nhat Han bulaşık yıkama sürecini aktararak bu karmaşık duruma açıklık getiriyor:

Bulaşıkları yıkarken kişi yalnızca bulaşıkları yıkamalıdır; bu demektir ki, bulaşık yıkarken bulaşık yıkamakta olduğu gerçeğinin tamamen farkında olmalıdır. İlk bakışta, bu biraz aptalca gelebilir: Böyle basit bir iş için o kadar sıkıntıya ne gerek var? Ama mesele tam da budur. Burada ayakta duruyor ve şu kapları yıkıyor oluşum mucizevi bir gerçekliktir. Nefesimi dinleyerek, mevcudiyetimin bilincinde ve düşüncelerimin eylemlerimin ayrımında olarak, ben kendim oluyorum… Eğer bulaşık yıkarken sadece bizi bekleyen bir fincan çayı düşünür ve sanki bulaşıklar bir belaymış gibi aceleyle başımızdan savmaya çalışırsak… bulaşık yıkadığımız süre içinde yaşıyor olmayız… Eğer bulaşıkları yıkayamıyorsak, çayımızı da içebilme şansımız olmayacaktır. Çayımızı içerken başka şeyler düşüneceğiz ve elimizde tuttuğumuz fincanın çok az ayrımında olacağız. Böylece sürekli gelecek tarafından yutulacak ve gerçekte hayatımızın bir dakikasını bile yaşayamacağız.

Bu metinden anlaşılacağı gibi aydınlanma ya da farkındalık tam olarak bulunduğumuz yer ve zamanın içindedir. Her gün yapılan etkinlikler bir engel gibi görünse de her gün yaptığımız etkinlikler farkında olduğumuz ya da olabilceğimiz tek yerdir. Tam olarak bu konunun somut örneklerinden biri olan Japon çay seromonisi, yaşadığımız derinin içinde canlı olduğumuzu hissettiren nadir anlardan bir tanesidir.

Çay içme gibi bir gündelik pratiği sanat haline dönüştüren kişi, dönemin en önemli kişilerinden olan çay ustası Sen No Rikyu‘dur. Bu seremoni günlük etkinlik üzerinde muazzam bir yoğunlaşma sağlayarak ve onu salt kendisi için yaparak hayatı da sanat düzeyine yükseltir.

Bunu da hem ayrıntılı bir tören olmasıyla hem de son derece kendiliğinden olarak sağlamaya çalışır. Bu törenlerde davranışlar, çay hazırlama ve sunma yöntemi konuşulacak konular belirlidir. Töreni anlamak, eğitimini almak ve öğrenmek yıllar sürebilir. Eğitim derken yazılı bir kaynak bulunmaz ya da ders şeklinde öğretilmez. Sürecin içinde anlaşılır ve özümlenir.

Çay Seremonisi ve Yaşama Sanatı İncelikleri

Chadou yani çay seremonisi Çay ye Yol kelimelerinin birleşiminden oluşur. Chadou, ikamet edilen yerden uzak doğanın içinde küçük evlerde odalarda yapılırdı. Bu evlerin bulunduğu alanlar genellikle sessiz, doğayla iç içe bahçesi özenli alanlar olarak düzenlenirdi. Bu alanlarda doğallık ve sadelik çok önemliydi. Çay odaları estetik bakımından oldukça minimalist ve sadelikten yana düzenlenirdi. Bambu ve hasırın kullanıldığı odalar gündelik hayattan yalıtılmış ve sessiz yerlerdir.

Özellikle bu odalarda mükemmel uyumdan uzak durulmaya çalışılmıştır. Odalarda genelde bir vazo bulunur ve bu vazoda mevsime özgü çiçek düzenleme sanatı (tokonoma) olduğu dikkat çeker. Burada önemli nokta bu çiçeğin ya da doğadan herhangi bir nesnenin mevsime özgü ve doğal olmasıdır. Örneğin vazo içindeki çiçeğin aynı doğada durduğu gibi durması gerekmektedir. Gövdesi aşağı doğru düşmemelidir. Hem ayrıntılı bir düzenleme hem de oldukça kendiliğinden olan bu seromoni sessizliği, sabrı ve düşünmeyi öğreten bir kültür.

Çay içme anında ise yine mükemmellikten uzak kaba ve çatlak çaydanlıklar kullanılır. Bunun anlamı hayatı kusurlarıyla olumlama olarak geçer. Çayın sıcaklığı ve sunulan miktar havanın soğukluğu ve kişiye göre ayarlanır. Ritüel olarak belirlenmiş çay sırasında konuşulan konular vardır. Politikadan söz edilmesi yerine gündelik olandan bahsedilir. Ayrıca bu törende sosyal engeller ortadan kalkar. Herkes odaya alçak olan bir kapıdan dizlerinin üzerinde giriş yapar. Bütün konuklar eşit muamele görürler.

Bu tören yaşama sanatının en zarif ve uyumlu anı olarak karşımıza çıkıyor. Gündelik olanı sanatsal ve felsefi bir hale getirmenin önemini bir kez daha hatırlatıyor.

Var olun..

Kaynak: Sartwell C. (1995) Yaşama Sanatı: Dünya Tinsel Geleneklerinde Gündelik Hayatın Estetiği. İstanbul: Ayrıntı

Filistin – İsrail: 1897’den 2017’ye

0

1897’de İsviçre’nin Basel şehrinde toplanan Birinci Siyonizm Kongresi’nden 2017’de ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak resmen kabul etmesine kadar Filistin-İsrail sorununun kronolojisi.

İsrail ve Filistinliler arasındaki mücadele dünyada en uzun süren ve patlamaya en yatkın anlaşmazlıklardan birinden kaynaklanıyor.

Anlaşmazlığın kökeni, Akdeniz sahiliyle Şeria Nehri arasındaki bölgede hak iddiasına dayanıyor.

Son 100 yıl Filistinlilere sömürgecilik, sürgün, askeri işgal ve onu izleyen kendi kaderini tayin etme hakkı mücadelesi getirdi. Kayıpları ve acılarına sebep olarak gördükleri bir ulusla bir arada yaşama yolundaki zorlu arayış da cabası.

İsrail’in Yahudileri için ise dünyanın her yanında yüzyıllar süren zulüm ardından atalarının topraklarına geri dönüş, barış ve güvenlik getirmedi. Komşularıyla pek çok kez bölgesel savaşlar yaşadılar.

1897 | 1917 | 1929-36 | 1947 | 1948 | 1964 | 1967 | 1973 | 1974 | 1977 | 19791982 | 1987 | 1988 | 1991 | 1993 | 1994 | 1995 | 1996-99 | 2000 | 2001 | 2002 | 2003 | 2004 | 2005 | 2006 | 2007 | 2008 | 2009 | 2010 | 2011 | 2012 | 2013 | 2014 | 2015 | 2016 | 2017 |

1897 – Birinci Siyonizm Kongresi

Birinci Siyonizm Kongresi İsviçre’nin Basel şehrinde toplandı. 1896’da gazeteci Theodor Herzl, ”Der Judenstaat” yani Yahudi Devleti adlı bir kitap yayınlamıştı ve kongrede bu kitaptaki fikirler tartışıldı. Herzl, Viyana’da yaşayan bir Yahudi’ydi. Yahudiler’in kendi devletini kurmasını savunuyordu. Ve özellikle Avrupa’daki Yahudi düşmanlığına karşı bu fikri geliştirmişti.

Kongrenin sonunda, Basel Programı yayınlandı. Bu belgede, Filistin’de bir Yahudi vatanının kurulması ve Dünya Siyonizm Teşkilatı’nın bu amaca ulaşmak için faaliyete geçirilmesi öngörülüyordu.

1897’den önce, çok az sayıda Siyonist göçmen zaten bölgeye gelmeye başlamıştı. 1903’e kadar, bunların sayısı 25 bine ulaştı. Çoğu da Doğu Avrupa’dan gelmişti. Bölgenin yarım milyona yakın Arap sakiniyle birlikte yaşıyorlardı. O zamanlar Filistin, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçasıydı. 1904 ila 1914 arasında 40 bin kişilik bir ikinci göçmen dalgası geldi.

1917 – Dengeler değişirken

Birinci Dünya Savaşı sırasında da Filistin ve çevresi Osmanlı idaresindeydi. İngiltere’nin desteklediği Arap güçleri Osmanlı hakimiyetine son verene kadar da bu durum sürdü.

İngiltere savaşın sonunda, 1918’de bölgeyi işgal etti.

25 Nisan 1920’de alınan Milletler Cemiyeti kararıyla, İngiltere’ye, bölgenin manda idaresi için yetki verildi.

Bu değişim döneminde üç söz verildi.

1916’da Mısır’daki İngiliz idarecisi Sir Henry McMahon, Osmanlı’nın Arap illerinde Araplara bağımsızlık sözü vermişti.

Bununla beraber galip devletler Fransa ve İngiltere arasında gizlice imzalanan Sykes-Picot Antlaşması, bölgeyi bu ülkeler arasında ikiye bölüyor, Filistin’de ise uluslararası idare kurulması öngörülüyordu.

1917’de, İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, Filistin’de Yahudi halkları için bir vatan kurulması sözü verdi. Bu vaat, Siyonistlerin önderlerinden Lord Rothschild’e gönderilen mektupta yer alıyordu. Bu mektup Balfour Deklarasyonu olarak anılıyor.

1929-1936 Arapların tepkisi

İngiltere mandası altındaki Filistin’e Siyonist proje kapsamında yüzbinlerce Yahudi göç etti. Bu da Arap topluluklarda öfkeye, isyana yol açtı.

1922’de İngiltere’nin düzenlediği bir nüfus sayımı, Yahudilerin sayısının, Filistin’deki 750 binlik nüfusun yüzde 11’ine ulaştığını gösteriyordu. Bundan sonraki 15 yılda 300 bin Yahudi daha gelecekti.

Siyonistlerle Araplar arasındaki düşmanlık, Ağustos 1929’da kanlı çatışmalara dönüştü. 133 Yahudi, Filistinliler tarafından öldürüldü. İngiltere polisi de 110 Filistinliyi öldürdü.

Arapların tepkileri, 1936’da, geniş çaplı uygulanan genel grevle birlikte sivil itaatsizliğe dönüştü. Zaten o tarihe kadar, militan Siyonist örgüt Irgun Zvai Leumi, Filistin ile şimdiki Ürdün’ü ”kurtarmak’ amacıyla, Filistinli ve İngilizlere ait hedeflere saldırılar düzenlemekteydi.

Temmuz 1937’de İngiltere’de, Hindistan’dan sorumlu eski devlet bakanı Lord Peel’in başkanlığındaki bir Kraliyet Komisyonu, bu bölgeyi Yahudi ve Arap devletleri arasında ikiye bölmeyi önerdi. Yahudi devleti, İngiliz mandasındaki Filistin’in üçte birini kaplayacaktı ve Celile Denizi ile sahildeki düzlükleri içine alacaktı.

Filistinli ve Arap temsilciler teklifi reddetti. Göçün durmasını ve azınlık haklarına saygılı bir üniter devlet kurulmasını istediler. Şiddet içeren muhalefet 1938’e kadar sürdü. Ta ki, İngiltere’den gönderilen takviye birlikler tarafından bastırılıncaya dek.

1947 – Birleşmiş Milletler devrede

Filistin’i 1920’den beri idare eden İngiltere, Siyonist-Arap sorununu çözme sorumluluğunu 1947’de Birleşmiş Milletler’e devretti.

Bölge şiddet olaylarıyla sarsılıyordu. Yahudiler artık nüfusun üçte birinioluşturuyordu. Ama toprakların yüzde 6’sı onların elindeydi. Avrupa’daki Nazi zulmünden kaçan yüz binlerce Yahudi’nin buraya ulaşması çözüm arayışını daha da acil hale getirdi. İkinci Dünya Savaşı’nda 6 milyon Yahudi öldürülmüştü.

BM’nin kurduğu özel komite, bölgeyi Filistin ve Arap devletleri arasında bölmeyi önerdi. Arap Yüksek Komitesi diye anılan Filistinli temsilciler, teklifi reddederken, Yahudi temsilciler kabul etti.

Paylaşım planı, Filistin’in yüzde 56,47’sini Yahudi devletine, yüzde 43,53’ünü de Arap devletine bırakıyordu. Kudüs ise uluslararası bir idare altında olacaktı. 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu’nda 33 ülkenin oyuyla plan onaylandı. 13 ülke karşı oy vermiş, 10 ülke de çekimser kalmıştı. Filistinlilerin reddettiği plan hiç uygulanmadı.

İngiltere, 15 Mayıs 1948’de, Filistin’deki manda idaresine son verme niyetini ilan etti ancak bu tarih öncesinde çarpışmalar başladı.

İngiltere halkı, askerlerinin ölümü nedeniyle Filistin’de İngiliz varlığına karşı çıkmaya başladı. Ayrıca İngilizler, ABD’nin daha fazla Yahudi mültecinin buraya kabul edilmesi için uyguladığı baskıya öfkeliydi. Bu da Siyonizme Amerikan desteğinin artışının işaretiydi.

Hem Arap hem de Yahudi taraflar, yaklaşan savaş için güçlerini seferber ediyordu. Yahudi milis güçlerinin Arap köylerinde “temizlik” operasyonları1948 yılında Aralık ayında başladı.

1948 – İsrail’in kuruluşu

İsrail Devleti, 2 bin yıldır kurulan ilk Yahudi devletiydi. Tel Aviv’de 14 Mayıs 1948’de saat 16:00’da ilan edildi. Karar, son İngiltere birliklerinin bölgeyi terk ettiği ertesi gün yürürlüğe girdi. Filistinliler, 15 Mayıs’ı “El Nakba” diye anarlar, yani “Felaket” günü.

1948’e girilirken Arap ve Yahudi birlikleri birbirlerinin elindeki topraklara saldırıyordu. Yahudi güçleri, İrgun ve Lehi militanlarının desteğinde, daha fazla ilerleme kaydetti; Yahudi devletine ayrılmış toprakların yanı sıra, Filistinlilere ayrılmış bölgeleri de ele geçirmeye başladı.

Irgun ve Lehi örgütlerinin militanları, 9 Nisan’da Kudüs yakınlarındaki Deir Yasin köyünde çok sayıda Filistinli’yi katletti. Katliam haberi, Filistinliler arasında hızla yayılıp dehşet yarattı ve yüz binlercesi Lübnan, Mısır ve şimdi Batı Şeria denen bölgeye kaçtı.

Yahudi orduları, Necef Çölü’nde, Celile’de, Batı Kudüs’te ve sahildeki düzlüklerin birçok bölümünde galip geliyordu.

İsrail devleti ilan edildikten bir gün sonra, Ürdün, Mısır, Lübnan, Irak ve Suriye orduları, hemen İsrail’de işgale başladı ama püskürtüldüler. İsrail ordusu küçük bölgelerde süren direnişi de bastırdı. Ortaya çıkan ateşkes hatları, İngiltere mandasındaki Filistin’in çoğunluğunu İsrail’e bırakıyordu.

Mısır, Gazze Şeridi’ni elinde tuttu. Ürdün de Kudüs çevresindeki toprakları ve şimdi Batı Şeria denen bölgeyi ilhak etti. Bunlar, İngiltere manda topraklarının yüzde 25’ini oluşturuyordu. Bu durum 1967 savaşına dek sürdü.

1964 – FKÖ’nün kuruluşu

1948’den beri, İsrail’in ortaya çıkışına verilecek karşılığa önderlik etmek için Arap devletleri arasında rekabet vardı. Bu yüzden Filistinliler olaylara seyirci kalıyordu.

1964’te Kudüs’te kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) hemen ardından Arap devletleri tarafından tanındı. Bu devletler FKÖ’nün esasen kendi kontrollerinde kalmasını istiyordu.

Ama Filistinliler gerçekten bağımsız bir örgüt istiyordu ve 1969’da örgütün başkanlığını ele geçiren Yaser Arafat’ın amacı da buydu. Kendisine bağlı, beş yıl önce gizli olarak kurulmuş El Fetih örgütü, İsrail’e karşı operasyonlarıyla ün kazanıyordu.

El Fetih savaşçıları, 1968’de Ürdün’de İsrail birliklerine ağır kayıplar verdirdi.

1967 Savaşı

İsrail ve Arap komşuları arasında artan gerginlik, 5 Haziran 1967’de başlayan 6 Gün Savaşları’na yol açtı. Orta Doğu anlaşmazlığının çehresi bu altı günde değişti.

İsrail, Mısır’dan Gazze ve Sina Yarımadası’nı, Suriye’den de Golan Tepeleri’ni aldı. Ürdün güçlerini de Batı Şeria ile Doğu Kudüs’ten çıkardı.

Mısır’ın güçlü hava kuvvetleri, savaşın ilk günü saf dışı bırakıldı. İsrail uçakları, daha başlangıçta Mısır hava kuvvetlerini havalanamadan yerle bir etti.

Toprak kazanımları İsrail’in kontrolündeki alanı iki katına çıkardı. Zafer, İsrail ve yandaşları için yeni bir güven ve iyimserlik havası yaratıyordu.

BM Güvenlik Konseyi, 242 sayılı kararı aldı. Kararda, savaşla toprak kazanımı reddediliyor, son çarpışmalarda ele geçirdiği yerlerden İsrail’in çekilmesi isteniyordu.

BM’ye göre, bu savaşta 500 bin Filistinli daha mülteci haline geldi; Mısır, Lübnan, Ürdün ve Suriye’ye göç etti.

1973 Yom Kippur Savaşı

Yom Kippur, yani “Kefaret Günü”, Yahudilerin en önemli dini bayramı. 1967’deki savaşta kaybettikleri toprakları diplomatik yollardan geri alamayan Mısır ve Suriye, 1973’teki Yom Kippur bayramı sırasında İsrail’e karşı taarruza girişti. Bu çarpışmalar, Ramazan Savaşı diye de anılır.

Başlangıçta Mısır ve Suriye, Sina ve Golan Tepeleri’nde ilerleme kaydettiler. Üç hafta süren çarpışmalar sonunda bu durum değişti. İsrail neticede bazı yerlerde 1967’deki ateşkes hattının da ötesine geçti.

İsrail güçleri Golan Tepeleri’ni aşarak Suriye içinde ilerlemeye başladı. Gerçi sonradan bu toprakları bıraktılar. Mısır’da da, İsrail güçleri toprak kazandılar, Süveyş Kanalı’nın batı yakasına geçtiler.

ABD, Sovyetler Birliği ve BM, diplomatik müdahalelerle ateşkes anlaşmasına varılmasını sağladı.

Mısır ve Suriye, toplam 8 bin 500 asker kaybetti. İsrail’in can kaybı ise 6 bindi.

Savaş sonunda İsrail, askeri, diplomatik ve ekonomik destek açılarından ABD’ye daha da bağımlı hale geldi. Savaşın hemen ardından Suudi Arabistan, İsrail’i destekleyen ülkelere petrol ambargosu başlattı. Petrol fiyatları bütün dünyada hızla yükselirken küresel nitelikte bir ekonomik kriz baş gösterdi ve ambargo Mart 1974’e kadar sürdü.

Ekim 1973’te, BM Güvenlik Konseyi, 338 sayılı kararı aldı. Bunda, taraflardan, bir an önce çarpışmaları durdurmaları ve müzakerelere başlamaları isteniyordu.

1974 Arafat’ın BM’ye ilk gidişi

Arafat liderliğindeki FKÖ ile Ebu Nidal gibi, FKÖ dışındaki Filistinli örgütler, İsrail ve diğer hedeflere karşı 1970’lerde bir dizi eylem düzenledi.

Kara Eylül diye de bilinen Ebu Nidal’in örgütü, 1972 Münih Olimpiyatları’ndaki eylemde 11 İsrailli sporcuyu öldürdü.

Filistin’in tamamını “kurtarmak” için silaha başvuran FKÖ’nün lideri Arafat, bir yandan da BM’de barışçı çözümü savunduğunu anlatan ilk konuşmasını yaptı. Siyonist projeyi kınadı, ama ekledi: “Bugün bir elimde zeytin dalı, bir elimde kurtuluş savaşı veren birinin silahı var. Zeytin dalını düşürmeyin.”

Bu konuşma, Filistinlilerin uluslararası tanınma çabalarına büyük katkı sağladı. Bir yıl sonra ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan Harold Saunders, Arap-İsrail barışı müzakere edilirken Filistin halkının meşru çıkarlarının da hesaba katılması gerektiğini söylüyordu.

1977 – İsrail’de sağın yükselişi

İsrail’in 1948’de kuruluşunda İrgun ve Lehi gibi aşırı grupların katkısı büyüktü. Ama bu örgütlerin mirasçısı Herut (sonradan Likud adını alıyor) Partisi, 1977’ye kadar hiçbir seçim kazanamadı.

İsrail siyaseti bu tarihe kadar sol kanattaki İşçi Partisi’nin hakimiyetindeydi. Likud ideolojisi, İsrail idaresinin İngiliz mandasına dahil olan bütün topraklara, yani Ürdün de dahil Kutsal Kitap’ta anlatılan “Büyük İsrail’e” yayılmasını savunuyordu.

Eski İrgun lideri Menahem Begin başkanlığındaki yeni hükümet, Batı Şeria ile Gazze Şeridi’nde yerleşim açmayı hızlandırdı. Amaç 1967’de kazanılan toprakları ileride geri vermemek için gerekçeler sağlamaktı.

Tarım Bakanı Ariel Şaron bu faaliyetleri körükledi; Şaron 1981’e kadar yerleşimlerle ilgili bakanlar komisyonunun başındaydı.

1979 – İsrail ve Mısır barışı

Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat 19 Kasım 1977’de İsrail’e uçup Knesset’te, yani parlamentoda konuşma yapınca dünya şaşkına döndü.

İsrail’i tanıyan ilk Arap lider Sedat oldu. Yom Kippur Savaşı’nı daha dört yıl önce başlatan da kendisiydi. O savaş nihaî sonucu getirmemişti.

Mısır ve İsrail, 1978’de Camp David anlaşmalarını imzaladı. Metinde Orta Doğu’da barışın çerçevesi çiziliyordu ve buna Filistinlilere sınırlı özerklik verilmesi de dahildi. İkili barış anlaşmasını da Sedat ile Begin Mart 1979’da imzaladılar.

Sina yarımadası Mısır’a geri verildi.

İsrail’le kendi başına pazarlığa giriştiği için Mısır, Arap devletleri tarafından boykota uğradı.

Enver Sedat 1981’de kendi ordusundaki İslamcı unsurlar tarafından öldürüldü.

1982 – İsrail Lübnan’ı işgal ediyor

İsrail, Lübnan sınırına yakın yerleşim birimlerini saldırılardan korumak amacıyla bu ülkenin güneyine asker soktu. Ama Savunma Bakanı Ariel Şaron orduyu başkent Beyrut’a kadar götürdü; FKÖ’yü bu ülkeden çıkardı.

Sina’daki son İsrail birliklerinin geri çekilmesinin üzerinden daha iki ay bile geçmemişti. Lübnan işgali, Ebu Nidal örgütünün İsrail’in Londra büyükelçisine suikast girişimi üzerine başlatmıştı.

İsrail birlikleri Beyrut’a ağustos ayında vardı. Yapılan ateşkes anlaşması uyarınca FKÖ milisleri çekilince, Filistin mülteci kampları savunmasız kalmıştı.

İsrail güçleri 14 Eylül’de Beyrut etrafında birikirken, Hıristiyan Falanj milislerin lideri Beşir Cemayel, başkentteki karargahında bir bombanın patlamasıyla öldü. Ertesi gün İsrail ordusu Batı Beyrut’u işgal etti.

16 Eylül’den 18 Eylül’e kadar, İsrail’le ittifak yapan Falanjistler, Sabra ve Şatilla kamplarında yüzlerce Filistinliyi öldürdü. Neredeyse bir asrı bulan Ortadoğu mücadelesindeki en katlı katliamlardan biriydi bu. Şaron, savunma bakanlığından başka bir göreve geçmek zorunda kaldı. Çünkü 1983’te İsrail’de yapılan bir soruşturma, onun katliamı önlemek için harekete geçmediğine hüküm vermişti. Sabra ve Şatilla katliamları Ariel Şaron hakkındaki ”savaş suçlusu” iddialarının kaynağı.

Bazı görgü tanıkları, İsrail askerlerinin, Hıristiyan milislerin kamplarda neler yapacağından haberdar olduğunu, hatta olanları izlediğini anlatıyor.

1987-93 İntifada

İsrail işgaline karşı intifada, yani kitlesel ayaklanma Gazze Şeridi’ndebaşladı; kısa sürede Batı Şeria’ya yayıldı.

Protestolar, sivil itaatsizlik şekline büründü. Genel grevler düzenlendi, İsrail ürünleri boykot edildi, duvarlara yazılar yazıldı ve yollarda barikatlar kuruldu. Ama uluslararası ilgi toplayan protesto şekli, ağır silahlarla donanmış İsrail askerlerine taş atan Filistinlilerdi.

İsrail ordusu karşılık verdi; çok sayıda Filistinli sivil yaşamını yitirdi. 1993’e kadar süren protestolarda toplam can kaybı bini aştı.

1988 – FKÖ barışa kapıyı açıyor

İsrail büyük askeri gücüne rağmen 1987’de başlayan intifadayı durduramıyordu. Eylemleri İsrail işgali altında yaşayan Filistinlilerin tamamı destekliyordu.

1982’de Lübnan’dan sürüldükten sonra Tunus’a yerleşen FKÖ için de bu ayaklanma tehlike işaretiydi. Filistin “devrimi” hedefine dönük mücadelede dikkatler, FKÖ ve diaspora yerine işgal topraklarına dönmüştü. FKÖ başrolü kaybedebileceğini düşünmeye başladı.

Sürgündeki hükümet işlevi gören Filistin Ulusal Konseyi, Kasım 1988’de Cezayir’de toplandı ve 1947’deki Birleşmiş Milletler kararında yer alan ”iki devlet” çözümünü kabul etti. Oylamada kabul edilen kararda ayrıca terörizm kınanıyor; BM Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararına dayalı müzakere isteği dile getiriliyordu. 242 sayılı karar, ayrıca 1967’de, İsrail’in ele geçirdiği topraklardan çekilmesini öngörüyor.

ABD, FKÖ ile diyaloğa girişti. Ama İsrail hala FKÖ’yü terör örgütü olarak görüyor, muhatap almak istemiyordu. Bunun yerine İsrail Başbakanı Yitzak Şamir, kendi kaderini tayin hakkına ilişkin bir anlaşmaya varılmadan önce işgal topraklarında seçim yapılmasını önerdi.

1991 – Madrid Zirvesi

1991’de çıkan Körfez Savaşı FKÖ için felaket niteliğindeydi. Yaser Arafat, Irak’a destek verdiği için Körfez bölgesindeki zengin hamilerini kaybetmişti.

Irak’ın Kuveyt’i işgaline son verilmesi ardından ABD yönetimi Ortadoğu’da barış arayışına ağırlık verdi. Bu girişimler mâli olarak zayıflamış ve siyaseten tecrit edilmiş Arafat için, İsrail’deki muhafazakar Başbakan Yitzak Şamir’e oranla daha değerliydi.

ABD Dışişleri Bakanı James Baker’ın defalarca yaptığı ziyaretler, Madrid’de bir uluslararası zirve toplanmasına zemin hazırladı. Suriye katılmayı kabul etti; umudu, Golan Tepeleri’ni geri alacak müzakerelere girmekti. Ürdün de daveti kabul etti.

Ancak Şamir, terörist olarak gördüğü FKÖ ile doğrudan muhatap olmak istemiyordu ve bu yüzden önde gelen Filistinli simalardan oluşan bir Filistin-Ürdün heyeti oluşturuldu. Bu Filistinliler FKÖ üyesi değildi. Zirve öncesindeki günlerde ABD, İsrail’le ender görülen bir cepheleşme içindeydi. İşgal edilmiş topraklarda Yahudilere yerleşim birimlerinin inşa edilmesi yüzünden İsrail’in alacağı 10 milyar dolarlık kredi garantisini askıya almıştı.

30 Ekim’de başlayan tarihi zirveyi dünya izledi. Eski düşmanlara, yaklaşımlarını açıklamaları için 45’er dakikalık konuşma fırsatı verildi. Filistinliler, İsrail’le paylaşılan bir gelecek umudunu dile getirdi. Şamir Yahudi devletinin meşruiyetini anlattı. Suriye Dışişleri Bakanı Faruk el Şara ise Şamir’in ”terörist” geçmişini anlattı.

ABD zirveden sonra İsrail’in, Suriye ve Filistin-Ürdün heyetleriyle ayrı ayrı ikili görüşmelerde bulunması için hazırlık yaptı. | Yukarı

1993 – Oslo Barış Süreci

Haziran 1992’de İsrail’de sol kanadın, yani İşçi Partisi’nin iktidara gelmesiçok kuvvetli bir barış sürecini başlattı.

Sertlik yanlısı olarak gösterilen Başbakan Yitzak Rabin ile “güvercin” olarak gösterilen Şimon Peres ve Yosi Beilin, Filistinlilerle barışı konuşacak çok uygun bir ekibi oluşturuyordu. Körfez Savaşı’ndan sonra konumu zayıflayan FKÖ bu barış pazarlığından sonuç almayı umuyordu.

Washington’daki ikili görüşmeler tıkanınca İsrail, FKÖ’nün katılımına yönelik itirazını kaldırdı. Daha da önemlisi Dışişleri Bakanı Peres ve yardımcısı Beilin, Norveç’in girişimi olan gizli bir müzakere zemini kurma imkanını inceliyordu.

Washington’daki ikili görüşmelerden sonuç alınamayacağı anlaşılınca gizli Oslo kulvarı 20 Ocak 1993’te açıldı. Norveç’in Sarpsborg kasabasında görülmemiş ilerleme kaydedildi. Filistinliler işgal topraklarından aşamalı çekilmeye başlaması karşılığında İsrail devletini tanımayı kabul ediyordu.

Görüşmeler İlkeler Deklarasyonu’nu getirdi. Bu belge Washington’da imzalanırken, Arafat ile Rabin arasındaki tarihi tokalaşmayı 400 milyon insan canlı izledi.

1994 – Filistin Yönetimi’nin kurulması

İsrail ve Filistin Kurtuluş Örgütü, İlkeler Deklarasyonu’nun başlangıçta nasıl uygulanacağı konusundaki anlaşmayı Kahire’de 4 Mayıs 1994’te imzaladı.

İsrail, Gazze Şeridi’nin çoğunu terk ediyordu. Sadece Yahudi yerleşimleri ve etraflarındaki arazilerde İsrail varlığı sürecekti. Batı Şeria’da ise Eriha kentini Filistinliler’e bırakıyorlardı. Bu pazarlıklar güçlükle yürütüldü ve Batı Şeria’nınEl Halil kentinde düzenlenen bir katliam neredeyse görüşmelerin kesilmesine yol açıyordu. Tarihi İbrahim Camii’nde sabah namazı kılan Filistinliler’in üzerine makineli tüfekle ateş açan Yahudi yerleşimci Baru Goldstein, 29 kişiyi öldürdükten sonra öldürülmüştü.

Anlaşmanın içinde de aşılması gereken zorluklar vardı. Metinde beş yıllık geçiş dönemi içinde İsrail ordusunun geri çekilme aşamaları yer alıyordu. Ama bu aşamalar çok zorlu pazarlıkların sonuç vermesine bağlıydı. BunlarFilistin devletinin kuruluşu, Kudüs’ün statüsü, işgal edilmiş topraklardaki Yahudi yerleşimlerinin durumu ve 1948 ile 67 arasında göçe zorlanan 3,5 milyon Filistinli mültecinin ne olacağı gibi konulardı.

Barış sürecini eleştirenler 1 Temmuz’da susmuştu. Çünkü Yaser Arafat, Filistin topraklarına bu tarihte geri döndü, coşkulu kalabalık tarafından muzaffer bir eda ile karşılandı. Filistin Kurtuluş Ordusu, İsrail birliklerinin boşalttığı yerlere konuşlandırıldı. Filistin Ulusal İdaresi, yani özerk yönetimin başkanı olarak Yaser Arafat vardı artık. 1996’daki seçim de bunu tescil etti.

1995 – İkinci Oslo ve Rabin suikastı

Filistin yönetimi, Gazze Şeridi’ndeki ilk yılında zorluklarla boğuştu. Filistinli militanların bombalı eylemlerinde onlarca İsrailli öldü. İsrail özerk yönetimin topraklarına giriş çıkışları engelliyor; militanlara suikastlar düzenliyordu. Yeni yerleşim inşaatları da durmadı. Filistin Özerk Yönetimi kendi toplumunun öfkesini kitlesel gözaltılarla bastırmaya çalıştı. İsrail içinde ise barış sürecine tepkiler sağ kanattan ve dini gruplardan geliyordu.

Bu ortam içinde barış görüşmeleri yoğun çaba ile yürütülse de başlangıçta belirlenen takvime yetişilemiyordu. 24 Eylül’de 2. Oslo diye anılan anlaşma Mısır’ın Taba şehrinde ve Washington’da ayrı törenlerle imzalandı.

Bu anlaşma Batı Şeria’yı üçe bölüyordu.

1 – A Bölgesi: Batı Şeria’nın yüzde 7’sini oluşturan bu bölge, Doğu Kudüs ve El Halil haricindeki belli başlı yerleşim merkezlerini tam olarak Filistin idaresine bırakıyor.

2 – B Bölgesi: İsrail ve Filistinlilerin ortak kontrolüne bırakılan bu bölge Batı Şeria’nın yüzde 21’ini oluşturuyor.

3 – C Bölgesi: İsrail bu bölgeyi kontrol altında tutacak, ama aynı zamanda Filistinli tutukluları serbest bırakacaktı.

2. Oslo Anlaşması, Filistinlileri pek heyecanlandırmadı. İsrailli dinciler ise ”Yahudi toprağının” teslim edilmesine öfkeliydi. Öfke ve tahrik içeren bir kampanyaya hedef olan Başbakan Yitzak Rabin, bir aşırı dinci Yahudi tarafından 4 Kasım’da öldürüldü. Suikast bütün dünyaya şok dalgaları yaydı. “Güvercin” diye nitelendirilen ve bir türlü tamamlanamayan barış sürecinin mimarı Şimon Peres başbakan oldu.

1996-1999 Kilitlenme

1996 yılına girildiğinde anlaşmazlık yine kan dökülmesine yol açıyordu .Hamas örgütü İsrail içinde bir dizi intihar eylemleri düzenledi. İsrail, Lübnan’ı üç hafta süreyle bombaladı.

Peres 29 Mayıs’taki seçimlerde, sağcı Binyamin Netanyahu’ya kıl payı yenildi. Netanyahu, Oslo anlaşmalarına karşı çıkıyor, ”güvenlik içinde barış” tezini işliyordu.

Netanyahu işgal topraklarında yerleşim inşasının dondurulması kararını kaldırarak Arapları öfkelendirdi. El Aksa Camii’nin altına, arkeolojik amaçlarla bir tünel kazılması için izin verince de, tepkiler daha da şiddetlendi.

İsrail mevcut barış sürecini eleştirmesine rağmen ABD’nin artan baskısı sayesinde Ocak 1997’de El Halil şehrinin yüzde 97’sini Filistinlilere devretti. ABD’de 23 Ekim 1998’de imzaladığı Wye River Beyannamesi ise, Batı Şeria’dan çekilmenin sürmesini öngörüyordu.

Fakat Wye River’ın uygulanmasına ilişkin itirazlar, Ocak 1999’da İsrail’de iktidardaki sağ koalisyonun çökmesine yol açtı. 18 Mayıs’taki seçimlerin galibi İşçi Partili Ehud Barak’tı. İsraillilerle Araplar arasındaki 100 yıllık kavgayı sona erdirmeyi vaat ediyordu yeni başbakan.

Oslo anlaşmalarında öngörülen beş yıllık geçiş süresi, 4 Mayıs 1999’da sona erdi. Ama Yaser Arafat tek yanlı Filistin devleti ilanından vazgeçirildi. Amaç İsrail’deki yeni yönetimle pazarlığa yeniden başlanmasıydı.

2000 – İkinci intifada

Ehud Barak hükümetinin barışa ulaşacağına dair başlangıçta duyulan iyimserliğin temeli olmadığı zamanla anlaşıldı. Yeni bir Wye River sözleşmesi Eylül 1999’da imzalandı. Ama işgal topraklarından çekilme işleminin devam etmesi mümkün olmadı. Çünkü Kudüs’ün durumu, mülteciler, yerleşimler ve sınırlar gibi nihaî statü pazarlıkları sonuçsuz kalmıştı. Beş yıllık barış süreci sonunda pek bir şey elde edilememesi, Filistin halkında büyük bir bıkkınlık doğurdu.

Barak, Suriye ile barışa odaklandı. Bu alanda da başarı yoktu. Barak yine deİsrail’in 21 yıllık Lübnan macerasına son verdi.

Mayıs 2000’de İsrail’in Lübnan’dan çekilmesi, dikkatleri Yaser Arafat’a yöneltti. ABD Başkanı Bill Clinton ile Ehud Barak kademeli barış görüşmeleri yerine, bütün konularda hep birden sonuç almayı amaçlayan nihai pazarlığa girmeye zorlandı. Bu görüşmeler için ABD başkanının yazlığı Camp Davidseçildi. İki hafta süren görüşmelerde Kudüs’ün statüsü ve Filistinli mültecilerin geri dönüş hakları konusunda bir uzlaşmaya varılamadı.

Bunun getirdiği belirsizlik içinde, 28 Eylül’de muhalefetteki Likud Partisi’nin Netanyahu’dan sonraki lideri, yılların sağcı politikacısı Ariel Şaron, Mescid-i Aksa’nın bulunduğu kompleksi ziyaret etti. Bunun çok tahrik edici bir hareket olduğu söylendi. Filistinliler bu ziyareti protesto için gösterilere başladı. Ve gösteriler şimdi El Aksa intifadası diye anılan ayaklanmaya dönüştü. | Yukarı

2001 – Şaron’un dönüşü

2000 yılının sonuna gelinirken Başbakan Ehud Barak, giderek kanlı ve öfkeli bir hale gelen şiddet döngüsünün içinde buldu kendini. İsrail’in Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki işgaline karşı intifada tırmanıyordu.

Çevresindeki koalisyon çökerken, Barak 10 Aralık’ta istifa etti. Halktan krizle mücadele konusunda yeni bir yetki istediğini söylüyordu. Ama 6 Şubat’taki seçimleri Ariel Şaron kazandı. İsrailli seçmen 90’lı yıllar boyunca süren ”barış için toprak” formüllerine arkasını dönmüştü. İsrail’in “Filistinli sorunu”na daha katı bir yaklaşımı savunuyorlardı artık.

Şaron, Filistinli militanlara karşı suikastlar, hava saldırıları ve Filistin idaresindeki topraklara düzenlenen baskınların ağır bastığı politikasını daha da şiddetlendirirken, can kaybı yükseliyordu. Filistinli militanlar ise İsrail şehirlerinde intihar eylemleri gerçekleştirdi.

ABD şiddet olaylarını durdurmak için uluslararası çabalara önderlik etti. Ayaklanmaya ilişkin uluslararası soruşturmayı, Amerikalı eski Senatör George Mitchell başkanlığındaki heyet yürüttü. CIA’nın eski DirektörüGeorge Tenet ise ateşkesin nasıl uygulanabileceğine dair yaptığı görüşmeler sonunda bir öneri hazırladı. Ama bu girişimler döngüyü kıramadı.

2002 – Batı Şeria yeniden işgal altında

Birkaç dalga halinde gelen intihar saldırıları ardından, İsrail önce mart sonra da haziran aylarında Batı Şeria’nın neredeyse tamamını işgal etti. 2002 yılının büyük bir bölümünde Filistin kentleri sık sık baskına uğradı, birbirleriyle bağlantısı kesildi, kuşatıldı ya da uzun süreler sokağa çıkma yasağı altında kaldı.

Nisan ayında İsrail güçleri Batı Şeria’nın kuzeyindeki Cenin mülteci kampına girip bölgeyi ele geçirdi. Filistinliler, burada bir katliam yapıldığını iddia ettiler. Kendisi de ağır kayıp veren İsrail ordusu ise örgütlü bir direniş ile karşılaştığını belirterek burada sadece 52 Filistinlinin öldüğü konusunda ısrar etti.

Birleşmiş Milletler’in bu konuda hazırladığı bir rapor, “sivilleri tehlikeyle karşı karşıya bırakan şiddet olayları” dolayısıyla her iki tarafı da suçladı ama ortada bir katliam olmadığı sonucuna ulaştı. Uluslararası Af Örgütü ise İsrail ordusunun Batı Şeria’da Cenin ve Nablus’a düzenlediği operasyonlardasavaş suçu işlediği hükmüne vardı.

Dikkatlerin odaklandığı bir diğer merkez de Beytüllahim oldu. Beytüllahim’deki Mîlad Kilisesi’nde 5 hafta boyunca devam eden kuşatma, mayıs ayında, kiliseye sığınmış olan çok sayıda Filistinli arasındaki 13 militanın sürgüne gönderilmesiyle sona erdi.

İsrailli yetkililer 2002 yılı boyunca Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da düzenlenen operasyonların amacının Filistinlilerin terör altyapısını yıkmak olduğunu kaydediyordu.

Ancak hızı kesilmiş de olsa intihar saldırıları yıl boyu devam etti.

Üst üste iki yıldır barış süreci durma noktasına gelmişti. Birleşmiş Milletler, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Avrupa Birliği’nden oluşan, “Dörtlü” Orta Doğu’da çözüme yönelik bir ‘yol haritası’ ile süreci yeniden canlandırmaya çalıştı.

2003 – Bush’un Ortadoğu politikası

Yol haritasının yayımlanması, içeriği üzerinde 2002 yılı boyunca devam eden pazarlıklar dolayısıyla gecikti. Belge ancak 2003 yılı nisanında Amerika öncülüğünde Irak’a düzenlenen operasyon sonrasında yayımlandı. Belgenin yayımlanmasına kadar da tüm diplomatik girişimler askıda kaldı.

2003 Haziran’ında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George W. Bush,Ortadoğu konusundaki siyasetini uzun süredir beklenen bir konuşmayla açıkladı.

Bush konuşmasında Filistinlilere ‘teröre taviz vermeyen’ bir lider belirlemeleri çağrısında bulundu.

Filistinli militan grupların yoğun müzakereler ardından haziran ayında ilan ettiği ateşkes ise ancak 7 hafta süreyle geçerli oldu.

2004 – Arafat’ın ölümü

İsrail’in hava saldırıları ve Filistinli militanların intihar saldırılarının yaşandığı bir yıl oldu. İsrail’in mart ve nisan aylarında Hamas’ın ruhani lideri Şeyh Ahmet Yasin‘le örgütün önde gelen isimlerinden Abdülazizi el Rantisi‘yi öldürmesi Filistinliler arasında büyük tepkiye neden oldu.

İsrail Başbakanı Ariel Şaron, Gazze’den yerleşimcileri ve askerleri çekme planını açıkladı.

Aynı yıl içinde İsrail Yüksek Mahkemesi, duvarın güzergahının değiştirilmesi gerektiğine hükmetti.

Temmuz ayında da Lahey Adalet Divanı duvarı yaşadışı ilan etti. Ancak İsrail bu kararlara rağmen duvar inşaasını sürdürdü.

Ekim ayının sonlarında rahatsızlanan Filistin lideri Yaser Arafat, 11 Kasım’da tedavi için götürüldüğü Fransa’da hayatını kaybetti.

Mahmud Abbas, Filistin Kurtuluş Örgütü liderliğine getirildi.

2005 – Gazze’den çekilme

Ocak ayında Filistin’de yapılan seçimler sonunda Mahmud Abbas özerk yönetimin başkanlığına getirildi.

Ariel Şaron ise, Gazze’den çekilme planı için hükümetinden onay aldı ve plan ağustos ayı sonunda yaşama geçirildi. Gazze’de bulunan yerleşimciler zorla bölgeden uzaklaştırıldı.

2006 – Hamas’ın zaferi

Ocak ayı başında beyin kanaması geçirerek komaya giren Ariel Şaron’un yerine gelen Ehud Olmert, Kadima adlı yeni bir parti kurdu.

Kadima, seçimler sonunda merkez sol İşçi Partisi ve aşırı Ortadoks Şas Partisi’yle koalisyon oluşturdu.

İlk başta güçlü bir kamuoyu desteğine sahip olan Olmert, Hizbullah’ın iki askeri kaçırması ardından temmuz ayında Lübnan’a savaş açtı ve Beyrut’un da aralarında bulunduğu bazı kentleri bombaladı.

Sonunda ilan edilen ateşkesin ardından Olmert, askerleri kurtarmayı başaramadığı ve savaşı yönetme biçimi nedeniyle ağır şekilde eleştirildi.

Filistin’de ise, ocak ayında düzenlenen seçimlerden Hamas ezici zaferle çıktı ve tek başına hükümet kurdu.

Ancak İsrail’in varolma hakkını tanıması ve şiddeti reddetmesi için baskı altında kalan Hamas’a yönelik uluslararası ambargo uygulandı.

Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği, Hamas’ı gerekçe göstererek, Filistin’e mali yardımları durdurunca, Hamas hükümeti kamu çalışanlarının maaşlarını bile ödeyemez hale geldi.

Hamas’la El Fetih arasında tırmanan gerilim çatışmalara dönüştü; bu çatışmalar kimi gözlemcilere göre, Filistin’i bir iç savaşın eşiğine getirdi.

Geçen yılın mayıs ayında, tarafların üzerinde uzlaşabileceği bir siyasi zemin olması için İsrail cezaevlerinde bulunan önde gelen El Fetih ve Hamas’lı isimler, “cezaevi belgesi” olarak anılan bir bildirge hazırlamıştı.

Direnişin 1967’de işgal edilen topraklarla sınırlı tutulmasını ve İsrail’in üstü kapalı olarak tanınmasını öngören bildirgenin başta yarattığı heyecana rağmen, bu belge de anlaşmazlıkları gidermeye yetmedi.

Hamas’ın belgenin bazı noktaları üzerindeki itirazları karşısında Filistin lideri Mahmud Abbas, konuyu referanduma götüreceğini ilan etti.

Bu amaçla Hamas’a tanınan süreler tekrar tekrar uzatıldı, referandum kozu yerini erken genel seçime gitme tehdidine bıraktı, ancak Abbas bu adımları hayata geçirme aşamasına gelmedi.

2007 – Bush’un çağrısı

“İç savaş” endişeleri nedeniyle devreye giren Suudi Arabistan’ın aracılığıyla Mekke’de bir araya gelen Filistinli rakip gruplar Hamas ve El Fetih’in ulusal birlik hükümeti kurulması üzerinde anlaşmaya vardı.

Ancak İsmail Hanya başkanlığındaki hükümetin ömrü uzun olmadı. El Fetih’le Hamas arasında yaşanan çatışmalar sonunda, haziran ayında Hamas Gazze’nin kontrolünü ele geçirdi. Abbas hükümeti azletti. Hamas kontrolü altındaki Gazze’de hükümet kurdu, Mahmud Abbas ise, Selam Feyyad başkanlığında yalnızca Batı Şeria’yı kontrol edebilen bir hükümet kurdu.

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George Bush, temmuz ayı ortasında İsraillilerle Filistinliler arasında barış görüşmelerinin yeniden başlatılmasını tartışmak üzere uluslararası bir toplantı yapılması çağrısında bulundu.

Filistin ile İsrail tarafları “konferansın sonuç bildirgesi” konusunda uzlaşmakta zorlanınca toplantının yapılacağı yer ve tarihin açıklanması son dakikaya kaldı. Amerikalı yetkililer, kasım ayı ortasında konferansın 27 Kasım’da Annapolis kentinde düzenleneceğini açıkladı. (TK)

2008 – Hamas – İsrail ateşkesinin sonu

23 Ocak 2008: Gazze’den İsrail’deki sınır kasabalarına durmaksızın düzenlenen roket saldırıları sonucunda, İsrail’in Mısır’ın da desteğini alarak başlattığı ablukaya daha fazla dayanamayan Gazzeliler, Refah sınırındaki duvarları yıkarak temel ihtiyaçlarını satın alabilmek için Mısır tarafına geçtiler. 11 gün sonra, 3 Şubat’ta Mısır güvenlik güçleri geçişleri yasakladığında, toplamda 800 bine yakın Gazzeli Mısır’a girip çıkmıştı.

28 Şubat – 3 Mart 2008: İsrail’in Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 117 Filistinli hayatını kaybetti, 200 Filistinli de yaralandı. Yaklaşık 800 Filistinlinin evi tahrip edildi. Kubbet-üs-Sahra Müslümanların en kutsal mekanlarından biri olarak kabul ediliyor.

14 Nisan 2008: Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi’nin askeri kanadının lideri İbrahim Ebu İlba İsrail saldırısı sonucu hayatını kaybetti.

19 Haziran 2008: Mısır’ın arabuluculuğunda gerçekleşen müzakereler sonucu Hamas ile İsrail arasında altı aylık ateşkes imzalandı. Hamas roket atmama, İsrail de Gazze’ye yönelik ambargoyu kaldırma ve suikastları durdurma sözü vermişti.

19 Aralık 2008: Hamas ile İsrail arasındaki altı aylık ateşkes sona erdi. Ateşkes sürecinde ambargo hafifletilmediği gibi saldırılar azalsa da kesilmedi.

27 Aralık 2008: Roket saldırılarını gerekçe gösteren İsrail, mezuniyet töreninin yapıldığı bir polis merkezini vurarak aralarında Hamas’ın üst düzey güvenlik görevlilerinin de bulunduğu 140 polisi öldürdü ve Gazze Şeridi’nde “Dökme Kurşun Operasyonu”na başladı. 60 savaş uçağının katıldığı operasyonun sadece ilk saatlerinde 200’ü aşkın Filistinli hayatını kaybetti.

31 Aralık 2008: İsrail Ortadoğu Dörtlüsü’nün ateşkes çağrısını reddetti. (TK)

2009 – Gazze’ye kara operasyonu

1 Ocak 2009: İsrail uçakları Hamas’ın üst düzey liderlerinden Nizar Rayyan’ı evini bombalayarak öldürdü.

3 Ocak 2009: İsrail, Gazze Şeridi’nde kara operasyonuna başladı.

9 Ocak 2009: Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın görev süresi fiilen doldu. Ancak başkanlık seçimleri ertelendi.

15 Ocak 2009: Hamas hükümetinin İçişleri Bakanı Said Siyam, oğlu, erkek kardeşi ve ailesi ile birlikte İsrail’in füze saldırısında hayatını kaybetti.

16 Ocak 2009: Gazze’ye silah kaçakçılığının önlenmesi konusunda ABD ve İsrail dışişleri bakanları arasında bir anlaşma imzalandı.

18 Ocak 2009: 22 gün süren operasyonun ardından İsrail ateşkesi kabul ederek yerle bir ettiği Gazze Şeridi’nden çekilmeye başladı. Çekilme işlemi 21 Ocak’ta tamamlandı.

10 Şubat 2009: İsrail’de genel seçimler yapıldı. Tzipi Livni’nin Kadima Partisi Binyamin Netanyahu’nun Likud Partisi’nden bir milletvekilliği fazla çıkarsa da sağ partilerin çoğunluğu alması nedeniyle hükümeti kurma görevi Netanyahu’ya verildi. 31 Mart’ta Likud Partisi’nin aşırı sağ partilerle kurduğu koalisyon hükümeti İsrail meclisinden güvenoyu aldı.

14 Ağustos 2009: Gazze’nin Refah bölgesinde Hamas’a bağlı güvenlik güçleri ile El Kaide’yle bağlantısı bulunduğu iddia edilen Cünd-ü Ensarullah grubu arasında çıkan silahlı çatışmada, örgüt liderinin de aralarında bulunduğu 22 kişi öldü, en az 100 kişi yaralandı. Cünd-ü Ensarullah, Gazze’de bir “İslami Emirlik” ilan etmiş ve Hamas’ı dinden uzaklaşıp Batı’ya yanaşmakla suçlamıştı.

5 Kasım 2009: İsrail’in, Gazze’ye yönelik “Dökme Kurşun Operasyonu”nda orantısız güç kullanması nedeniyle savaş suçu işlemekle itham edildiği Goldstone Raporu, BM Genel Kurulu’nda kabul edildi.

13 Kasım 2009: 24 Ocak 2010’da yapılması planlanan devlet başkanlığı ve meclis seçimleri, Hamas yönetimindeki Gazze Şeridi’nde oylama işleminin gerçekleşemeyeceği gerekçesiyle Filistin Seçim Komisyonu tarafından ertelendi.

2010 – Mavi Marmara olayı

6 Ocak 2010: 6 Aralık’ta Britanya’dan yola çıkan ve insani yardım malzemesi taşıyan “Filistin’e Yol Açık” konvoyu, Gazze’ye ulaştı.

19 Ocak 2010: Hamas’ın askeri kanadı İzzeddin Kassam Tugayları’nın kurucularından ve komutanlarından Mahmud el-Mebhuh, Dubai’de kaldığı bir otelde Mossad ajanları tarafından boğularak öldürüldü.

31 Mayıs 2010: “Rotamız Filistin Yükümüz İnsani Yardım” sloganıyla yola çıkan Gazze’ye Özgürlük Filosu’na İsrail donanması uluslararası sularda saldırdı. Mavi Marmara gemisindeki 9 Türkiyeli yardım gönüllüsü öldürüldü, 50’yi aşkın gönüllü de yaralandı.

Haziran 2010: Mavi Marmara katliamının ardından artan uluslararası baskılar karşısında Mısır, Refah Sınır Kapısı’nı üç yıl sonra süresiz olarak açarken; İsrail de 20 Haziran’da ambargoyu hafifletme kararı alarak Gazze’ye girebilecek malların listesini yeniledi.

2 Eylül 2010: İsrail’in Gazze’ye saldırması üzerine Aralık 2008’de rafa kaldırılan doğrudan barış müzakereleri, Filistin lideri Mahmud Abbas ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu tarafından Washington’da yeniden başlatıldı.

22 Eylül 2010: BM İnsan Hakları Konseyi yayınladığı raporda, İsrail’in 9 Türk’ün ölümü ile sonuçlanan Mavi Marmara baskınını “yasadışı, orantısız ve kabul edilemez gaddarlık” olarak nitelendirdi ve Filistin toprağına deniz ablukası uygulamasının “yasadışı” olduğunu belirtti.

2011 – UNESCO gerilimi

Eylül 2011: İsrail’in Gazze Şeridi’nde bir hafta boyunca düzenlediği hava saldırılarında 18 Filistinli yaşamını yitirdi.

23 Eylül 2011: Filistin Yönetimi, Birleşmiş Milletler’e tam üye ‘devlet’ statüsü kazanmak amacıyla BM Genel Sekreteri Ban ki-Mun’a başvurdu.

12 Ekim 2011: İsrail ve Hamas, beş yıldır esir olan asker Gilad Şalit ve binden fazla Filistinli mahkumun serbest kalması için anlaştı.

31 Ekim 2011: Filistin, UNESCO Genel Konferansı’nın kararı ile kurumun 194’üncü üyesi oldu.

1 Kasım 2011: ABD, Filistin’in UNESCO’ya üyelik başvurusu kabul edilince, örgüte Kasım 2011’de yapmayı planladığı 60 milyon dolarlık ödemenin iptal edildiğini duyurdu.

18 Aralık 2011: İsrail, Hamas ile Ekim 2011’de yaptığı esir değişim anlaşmasının ikinci aşaması çerçevesinde, kendi seçtiği 550 tutukluyu serbest bıraktı.

23 Aralık 2011: Filistinli gruplar Fetih ve Hamas, uzun süren fikir ayrılıklarının ardından birleşme yolunda önemli bir adım attı. Mısır’ın başkenti Kahire’de yapılan görüşmelerin ardından Hamas, Filistin Kurtuluş Örgütü bünyesine katılma kararı aldı.

2012 – Mısır arabulucu

3 Mart 2012: İsrail’in, Gazze Şeridi’nde dört gün boyunca düzenlediği ve 25 Filistinlinin öldüğü operasyonlar sonrasında, taraflar Mısır’ın arabuluculuğunda anlaşmaya vardı.

21 Mayıs 2012: Gazze Şeridi’ni 2007 yılından bu yana kontrolü altında tutan Hamas ile Filistin Kurtuluş Örgütü şemsiyesi altındaki en büyük grup Fetih, Filistin’de hükümet kurulması konusunda ilk adımı attı.

30 Kasım 2012: BM Filistin’e, BM’de üye olmayan gözlemci devlet statüsünü verme kararını aldı. BM Genel Kurulu’ndaki oylamada BMGK’nın beş daimi üyesinden Fransa, Rusya ve Çin bu kararı desteklerken İngiltere çekimser kaldı ABD ise hayır oyu kullanmıştı.

2013 – Kudüs için gürüşmeler

29 Temmuz 2013: İsrail ve Filistinliler bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin arabuluculuğunda üç yıl aradan sonra ilk doğrudan barış görüşmeleri başlayacağı duyuruldu. Görüşmenin konusu İsrail hükümetinin Kudüs’ün bölünmesini karşı çıkmasıydı. İsrail’in talebi Kudüs’ün Yahudi halkının siyasi ve dini merkezi olması ve 1980’de çıkartılan İsrail Temel Yasası’ndaki ‘Tam ve birleşik Kudüs İsrail’in başkentidir’ ifadesinden geri adım atmamak. Filistin’in talebi ise Ürdün tarafından işgal edilen, daha sonra 1967 savaşının ardından İsrail’in ilhak ettiği Doğu Küdüs’ün Filistin devletinin başkenti olması. Dönemin ABD başkanı Barack Obama İsrail’in Doğu Kudüs’ü ilhakını tanımıyordu ve büyükelçiliğini Tel Aviv’de tutuyordu.

26 Ağustos 2013: Batı Şeria’daki Kalandiye mülteci kampında İsrail polisinin üç Filistinli’yi öldürmesi ardından, bugün Eriha’da iki taraftan yetkililerin biraraya geleceği barış görüşmeleri askıya alındı.

2014 – İsrail’in 51 günlük saldırısı

7 Temmuz 2014: İsrail Gazze’ye yönelik 51 gün sürecek saldırılarını başlattı. Saldırılarda 530’u çocuk 302’si kadın 2 bin 100’den fazla Filistinli öldü, 10 binden fazla Filistinli de yaralandı. İsrail tarafında ise 64’ü asker 70 İsrailli öldü, 720 İsrailli de yaralandı.

27 Temmuz 2014: İki taraf için geçerli 12 saatlik ateşkes ilan edildi. Fakat İsrail ateşkesin üzerinden 2 saat geçtikten sonra ateşkesi ihlal edip kara saldırısına devam etti.

2015 – Filistin’den UCM’ye İsrail hakkında suç duyurusu

01 Nisan 2015: Filistin, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) resmen üye oldu.

25 Haziran 2015: Filistin, UCM’ye İsrail hakkında suç duyurusunda bulundu. Filistin yönetimi, biri İsrail’in son Gazze savaşı diğeri ise yasadışı yerleşim faaliyetleri ile ilgili mahkemeye iki ayrı dosya sunmuştu.

31 Aralık 2015: Birleşmiş Milletler 2015 İsrail-Filistin raporu yayınladı. Rapora göre İsrail 2015 yılında 170 Filistinliyi öldürdü, 15 bin 377’sini yaraladı. İsrail son bir yıl içinde Batı Şeria ve Kudüs’te Filistinlilere ait 539 ev ve tesisi de yıktı.

2016 – BM Güvenlik Konseyi kararı

30 Kasım 2016: 30 Kasım 2016: Rusya, İsrail-Filistin sorunu konusunda açıklama yaptı. Putin, İsrail-Filistin müzakerelerine yeniden başlanması çağrısı yaptı ve 1967 sınırlarına tabi ve başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulmasını desteklediklerini vurguladı.

23 Aralık 2016: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, İsrail’in işgali altındaki Filistin topraklarında yasadışı tüm yerleşim faaliyetlerini “hemen ve tamamen” durdurmasını öngören karar tasarısını kabul etti. Güvenlik Konseyi üyesi 15 ülkeden 14’u karar tasarısı için ‘evet’ oyu verirken, veto hakkı bulunan ancak bu hakkı kullanmayan ABD ‘çekimser’ oy kullandı. İsrail BMGK’nın kararına uymayacağını açıklarken ABD’ye çok sert tepki gösterdi.

2017 – BM Güvenlik Konseyi kararı

14 Temmuz 2017: İsrail polisi Cuma günü sabah saatlerinde Mescid-i Aksa’da silahlı saldırıda bulunduğunu iddia ettiği üç Filistinliyi öldürdü, olayda yaralanan iki İsrail polisi de hayatını kaybetti.

Bu olay üzerine Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu Harem el Şerif bölgesine giriş-çıkışlar iki gün boyunca yasaklandı. Açıldığında ise giriş noktalarına metal detektörleri yerleştirildi. Dedektörleri protesto eden Filistinliler, Doğu Kudüs’ün sokaklarında namaz kılmaya başladı.

Gerilim arttı Doğu Kudüs’te hem de Batı Şeria’da protestocu Filistinlilere İsrail polisi müdahale etti ve toplamda dört Filistinli öldürüldü. Ardından bir Filistinli, üç İsrailli sivili bıçaklayarak öldürdü.

6 Aralık 2017: ABD Başkanı Trump, İsrail’in başkenti olarak Kudüs’ü tanıdıklarını belirterek, İsrail ABD Büyükelçiliği’ni Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyacaklarını açıkladı.

(HK)

Kaynaklar: BBC, Aljazeera, Reuters

Alıntı: Bianet