Ana Sayfa Blog Sayfa 226

Ercan Kesal, Gezici Festival ile Ankaralı izleyicilerle buluştu

0

Ankaralı izleyiciler, yazar ve oyuncu Ercan Kesal rehberliğinde, sinema sanatında adalet ve vicdan olgusunun farklı çehreleri üzerine düşünme fırsatı buldu. Kesal’a göre, sinemayla birlikte insanın ilk kez zamanı durdurma, yeniden yaratma ve isterse geçmişe dönme olanağına kavuşması, sinemaya özel bir güç bahşediyor: “Zamanı, insanlığın her gün deneyimlemekten geri duramadığı maddi gerçekliğe bağlaması, kendisi de zamana bağlı olarak var olabilen vicdanımızı fark etmemizi sağlıyor, çünkü bellek vicdan demektir ve unutmaksa vicdansızlıktır.”

Kesal, adalet ve vicdanın insanlığın bitip tükenmek bilmeyen meseleleri olduğunu düşündüğü için, Gezici Festival seçkisini bu temanın etrafında oluşturmuş. Adaletle ilgili okumalar yaptığını belirten yazar/oyuncu, iki düşünürden alıntı yapıyor. Alain Badiou, “Adaletsizlik açık ve kesindir, adalet ise belirsiz ve çapraşıktır.” derken, Derrida “Adalet takdir veya teşekkür beklemeyen, karşılıksız, aynı zamanda ekonomik dolaşıma girmeyen, hesapsız, kuralsız, gerekçesiz ve akılcı olmayan bir hediyedir.” diyor. Adalet tanımının öncelikle adil olmakla ilgili bir tariften geçtiğini belirten Kesal, adil olmanın da bir başkasının, bizim dışımızdakilerin söylediklerine, çağrısına kulak vermek olduğunu söylüyor.

Üç Film, Üç Suç, Üç Ceza

Ercan Kesal’ın Gezici Festival için seçtiği üç film; Öldürme Üzerine Kısa Bir Film, Satıcı ve 12 Kızgın Adam, “Sinemanın Gücü ve Sinemada Adalet-Vicdan Olgusu” başlığı altında gösterildi. On emrin, tanrının emirlerinin tek bir film haline getirildiği Dekalogların beşincisi Öldürme Üzerine Kısa Bir Film, öldürmeyeceksin emrini kendine temel almış gibi görünse de ciddi bir toplum eleştirisi yapıyor. Kieslowski filminde, birisinin herhangi birini sebepsiz öldürmesi ne kadar tehlikeliyse, devlet denilen organizmasının, istediği zaman istediği sebeplerle öldürebilme yetkisine sahip olmasının da çok tehlikeli bir mesele olduğunu söylüyor. Kesal, bir taksi şoförünü öldüren bir delikanlının idam edilme sürecini anlatan filmde, delikanlının da, taksi şoförünün de, olaya sonradan karışan avukatın da adalet meselesini kendi içlerinde tartışmaya başladıklarını belirtiyor. Bu sebepten Öldürme Üzerine Kısa Bir Film’in çok güçlü bir film olduğunu belirten Kesal şöyle devam ediyor: “Katil delikanlı filmin sonuna kadar, avukatla buluşuncaya kadar aslında kendisi hakkında söylenen hiçbir şeye tepki vermez, kendini savunmaz. Avukatla birlikte değişir bir şeyler. Delikanlı neden ilk defa konuştuğunu ise şöyle açıklar: ‘İlk kez birisi bana ismimle hitap etti.’ Çünkü cezaevi aracına binerken avukat onu ismiyle çağırır. Yani ilk kez birisi benim varlığımdan haberdar oldu, der.”

Seçkideki bir diğer yapım olan 12 Kızgın Adam’ın, hâlâ kıymetini ve seyredilme sebebini kaybetmemiş olduğunu söyleyen Kesal, birbirine hiç benzemeyen, ayrı sosyal sınıflardan, ayrı duygusal dünyalara, ayrı geçmişlere sahip on iki insanın birisine verilecek cezaya dair ne kadar subjektif davrandıklarını, her birinin dünyayı, suçu, cezayı ve cezalandırmayı nasıl tarif ettiğini görme şansı verdiği için filmi seçkiye aldığını belirtiyor. Satıcı’da ise Asghar Farhadi bir önceki filminde olduğu gibi adalet, vicdan, suç ve cezalandırma meseleleri üzerine kafa yoruyor. Üç filmde de adaleti nasıl gerçekleştireceğimize, ilk akla gelen şey hep cezalandırma olduğu için cezalandırma yönteminin ne olacağına dair bir tartışma olduğunu söylüyor Kesal. Bu yüzden Satıcı’yı bu üç filmin tamamlayıcısı gibi düşünmüş. Adil olmanın, diğerlerinin çağrısına kulak vermek, bu dünyada tek başına ve yalnız olmadığımızı bilmekle başladığını ve oradan sürmesi gereken bir çaba olması gerektiğini belirten Kesal, adaletin bir formülünün olmadığını, bu yüzden buna dair tefekkürün hem konuşarak hem yazarak hem de çekerek devam edeceğini söylüyor.

Yaşama Sanatı ve Japon Çay Seremonisi

Gündelik yaşamımızda çoğumuzun gündelik etkinlikleri mekanik bir şekilde işler. Yaptığımız etkinliğin çoğu zaman farkında olmadan sürecin içine karışmadan amaca doğru koşturur dururuz. Bir sonraki yapacağımıza konsantre olmuş biçimde anın içinde olmaktan çok uzak kalırız. Örneğin spora giderken, dışarıda yürüyüş yaparken bunu belli bir farkındalıkla yapmayız. Yalnızca sonuca ulaştırırız. Bir diğer yapacağımız şeyi düşünerek yaptığımız işte var olamayız. Hayatın gündelik etkinliklerinin farkında olma ve kendimizi verme zihnin açık olma pratiği ise Zen Budizminde önemli bir yer tutar. Zen ustası Thich Nhat Han bulaşık yıkama sürecini aktararak bu karmaşık duruma açıklık getiriyor:

Bulaşıkları yıkarken kişi yalnızca bulaşıkları yıkamalıdır; bu demektir ki, bulaşık yıkarken bulaşık yıkamakta olduğu gerçeğinin tamamen farkında olmalıdır. İlk bakışta, bu biraz aptalca gelebilir: Böyle basit bir iş için o kadar sıkıntıya ne gerek var? Ama mesele tam da budur. Burada ayakta duruyor ve şu kapları yıkıyor oluşum mucizevi bir gerçekliktir. Nefesimi dinleyerek, mevcudiyetimin bilincinde ve düşüncelerimin eylemlerimin ayrımında olarak, ben kendim oluyorum… Eğer bulaşık yıkarken sadece bizi bekleyen bir fincan çayı düşünür ve sanki bulaşıklar bir belaymış gibi aceleyle başımızdan savmaya çalışırsak… bulaşık yıkadığımız süre içinde yaşıyor olmayız… Eğer bulaşıkları yıkayamıyorsak, çayımızı da içebilme şansımız olmayacaktır. Çayımızı içerken başka şeyler düşüneceğiz ve elimizde tuttuğumuz fincanın çok az ayrımında olacağız. Böylece sürekli gelecek tarafından yutulacak ve gerçekte hayatımızın bir dakikasını bile yaşayamacağız.

Bu metinden anlaşılacağı gibi aydınlanma ya da farkındalık tam olarak bulunduğumuz yer ve zamanın içindedir. Her gün yapılan etkinlikler bir engel gibi görünse de her gün yaptığımız etkinlikler farkında olduğumuz ya da olabilceğimiz tek yerdir. Tam olarak bu konunun somut örneklerinden biri olan Japon çay seromonisi, yaşadığımız derinin içinde canlı olduğumuzu hissettiren nadir anlardan bir tanesidir.

Çay içme gibi bir gündelik pratiği sanat haline dönüştüren kişi, dönemin en önemli kişilerinden olan çay ustası Sen No Rikyu‘dur. Bu seremoni günlük etkinlik üzerinde muazzam bir yoğunlaşma sağlayarak ve onu salt kendisi için yaparak hayatı da sanat düzeyine yükseltir.

Bunu da hem ayrıntılı bir tören olmasıyla hem de son derece kendiliğinden olarak sağlamaya çalışır. Bu törenlerde davranışlar, çay hazırlama ve sunma yöntemi konuşulacak konular belirlidir. Töreni anlamak, eğitimini almak ve öğrenmek yıllar sürebilir. Eğitim derken yazılı bir kaynak bulunmaz ya da ders şeklinde öğretilmez. Sürecin içinde anlaşılır ve özümlenir.

Çay Seremonisi ve Yaşama Sanatı İncelikleri

Chadou yani çay seremonisi Çay ye Yol kelimelerinin birleşiminden oluşur. Chadou, ikamet edilen yerden uzak doğanın içinde küçük evlerde odalarda yapılırdı. Bu evlerin bulunduğu alanlar genellikle sessiz, doğayla iç içe bahçesi özenli alanlar olarak düzenlenirdi. Bu alanlarda doğallık ve sadelik çok önemliydi. Çay odaları estetik bakımından oldukça minimalist ve sadelikten yana düzenlenirdi. Bambu ve hasırın kullanıldığı odalar gündelik hayattan yalıtılmış ve sessiz yerlerdir.

Özellikle bu odalarda mükemmel uyumdan uzak durulmaya çalışılmıştır. Odalarda genelde bir vazo bulunur ve bu vazoda mevsime özgü çiçek düzenleme sanatı (tokonoma) olduğu dikkat çeker. Burada önemli nokta bu çiçeğin ya da doğadan herhangi bir nesnenin mevsime özgü ve doğal olmasıdır. Örneğin vazo içindeki çiçeğin aynı doğada durduğu gibi durması gerekmektedir. Gövdesi aşağı doğru düşmemelidir. Hem ayrıntılı bir düzenleme hem de oldukça kendiliğinden olan bu seromoni sessizliği, sabrı ve düşünmeyi öğreten bir kültür.

Çay içme anında ise yine mükemmellikten uzak kaba ve çatlak çaydanlıklar kullanılır. Bunun anlamı hayatı kusurlarıyla olumlama olarak geçer. Çayın sıcaklığı ve sunulan miktar havanın soğukluğu ve kişiye göre ayarlanır. Ritüel olarak belirlenmiş çay sırasında konuşulan konular vardır. Politikadan söz edilmesi yerine gündelik olandan bahsedilir. Ayrıca bu törende sosyal engeller ortadan kalkar. Herkes odaya alçak olan bir kapıdan dizlerinin üzerinde giriş yapar. Bütün konuklar eşit muamele görürler.

Bu tören yaşama sanatının en zarif ve uyumlu anı olarak karşımıza çıkıyor. Gündelik olanı sanatsal ve felsefi bir hale getirmenin önemini bir kez daha hatırlatıyor.

Var olun..

Kaynak: Sartwell C. (1995) Yaşama Sanatı: Dünya Tinsel Geleneklerinde Gündelik Hayatın Estetiği. İstanbul: Ayrıntı

Filistin – İsrail: 1897’den 2017’ye

0

1897’de İsviçre’nin Basel şehrinde toplanan Birinci Siyonizm Kongresi’nden 2017’de ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak resmen kabul etmesine kadar Filistin-İsrail sorununun kronolojisi.

İsrail ve Filistinliler arasındaki mücadele dünyada en uzun süren ve patlamaya en yatkın anlaşmazlıklardan birinden kaynaklanıyor.

Anlaşmazlığın kökeni, Akdeniz sahiliyle Şeria Nehri arasındaki bölgede hak iddiasına dayanıyor.

Son 100 yıl Filistinlilere sömürgecilik, sürgün, askeri işgal ve onu izleyen kendi kaderini tayin etme hakkı mücadelesi getirdi. Kayıpları ve acılarına sebep olarak gördükleri bir ulusla bir arada yaşama yolundaki zorlu arayış da cabası.

İsrail’in Yahudileri için ise dünyanın her yanında yüzyıllar süren zulüm ardından atalarının topraklarına geri dönüş, barış ve güvenlik getirmedi. Komşularıyla pek çok kez bölgesel savaşlar yaşadılar.

1897 | 1917 | 1929-36 | 1947 | 1948 | 1964 | 1967 | 1973 | 1974 | 1977 | 19791982 | 1987 | 1988 | 1991 | 1993 | 1994 | 1995 | 1996-99 | 2000 | 2001 | 2002 | 2003 | 2004 | 2005 | 2006 | 2007 | 2008 | 2009 | 2010 | 2011 | 2012 | 2013 | 2014 | 2015 | 2016 | 2017 |

1897 – Birinci Siyonizm Kongresi

Birinci Siyonizm Kongresi İsviçre’nin Basel şehrinde toplandı. 1896’da gazeteci Theodor Herzl, ”Der Judenstaat” yani Yahudi Devleti adlı bir kitap yayınlamıştı ve kongrede bu kitaptaki fikirler tartışıldı. Herzl, Viyana’da yaşayan bir Yahudi’ydi. Yahudiler’in kendi devletini kurmasını savunuyordu. Ve özellikle Avrupa’daki Yahudi düşmanlığına karşı bu fikri geliştirmişti.

Kongrenin sonunda, Basel Programı yayınlandı. Bu belgede, Filistin’de bir Yahudi vatanının kurulması ve Dünya Siyonizm Teşkilatı’nın bu amaca ulaşmak için faaliyete geçirilmesi öngörülüyordu.

1897’den önce, çok az sayıda Siyonist göçmen zaten bölgeye gelmeye başlamıştı. 1903’e kadar, bunların sayısı 25 bine ulaştı. Çoğu da Doğu Avrupa’dan gelmişti. Bölgenin yarım milyona yakın Arap sakiniyle birlikte yaşıyorlardı. O zamanlar Filistin, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçasıydı. 1904 ila 1914 arasında 40 bin kişilik bir ikinci göçmen dalgası geldi.

1917 – Dengeler değişirken

Birinci Dünya Savaşı sırasında da Filistin ve çevresi Osmanlı idaresindeydi. İngiltere’nin desteklediği Arap güçleri Osmanlı hakimiyetine son verene kadar da bu durum sürdü.

İngiltere savaşın sonunda, 1918’de bölgeyi işgal etti.

25 Nisan 1920’de alınan Milletler Cemiyeti kararıyla, İngiltere’ye, bölgenin manda idaresi için yetki verildi.

Bu değişim döneminde üç söz verildi.

1916’da Mısır’daki İngiliz idarecisi Sir Henry McMahon, Osmanlı’nın Arap illerinde Araplara bağımsızlık sözü vermişti.

Bununla beraber galip devletler Fransa ve İngiltere arasında gizlice imzalanan Sykes-Picot Antlaşması, bölgeyi bu ülkeler arasında ikiye bölüyor, Filistin’de ise uluslararası idare kurulması öngörülüyordu.

1917’de, İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, Filistin’de Yahudi halkları için bir vatan kurulması sözü verdi. Bu vaat, Siyonistlerin önderlerinden Lord Rothschild’e gönderilen mektupta yer alıyordu. Bu mektup Balfour Deklarasyonu olarak anılıyor.

1929-1936 Arapların tepkisi

İngiltere mandası altındaki Filistin’e Siyonist proje kapsamında yüzbinlerce Yahudi göç etti. Bu da Arap topluluklarda öfkeye, isyana yol açtı.

1922’de İngiltere’nin düzenlediği bir nüfus sayımı, Yahudilerin sayısının, Filistin’deki 750 binlik nüfusun yüzde 11’ine ulaştığını gösteriyordu. Bundan sonraki 15 yılda 300 bin Yahudi daha gelecekti.

Siyonistlerle Araplar arasındaki düşmanlık, Ağustos 1929’da kanlı çatışmalara dönüştü. 133 Yahudi, Filistinliler tarafından öldürüldü. İngiltere polisi de 110 Filistinliyi öldürdü.

Arapların tepkileri, 1936’da, geniş çaplı uygulanan genel grevle birlikte sivil itaatsizliğe dönüştü. Zaten o tarihe kadar, militan Siyonist örgüt Irgun Zvai Leumi, Filistin ile şimdiki Ürdün’ü ”kurtarmak’ amacıyla, Filistinli ve İngilizlere ait hedeflere saldırılar düzenlemekteydi.

Temmuz 1937’de İngiltere’de, Hindistan’dan sorumlu eski devlet bakanı Lord Peel’in başkanlığındaki bir Kraliyet Komisyonu, bu bölgeyi Yahudi ve Arap devletleri arasında ikiye bölmeyi önerdi. Yahudi devleti, İngiliz mandasındaki Filistin’in üçte birini kaplayacaktı ve Celile Denizi ile sahildeki düzlükleri içine alacaktı.

Filistinli ve Arap temsilciler teklifi reddetti. Göçün durmasını ve azınlık haklarına saygılı bir üniter devlet kurulmasını istediler. Şiddet içeren muhalefet 1938’e kadar sürdü. Ta ki, İngiltere’den gönderilen takviye birlikler tarafından bastırılıncaya dek.

1947 – Birleşmiş Milletler devrede

Filistin’i 1920’den beri idare eden İngiltere, Siyonist-Arap sorununu çözme sorumluluğunu 1947’de Birleşmiş Milletler’e devretti.

Bölge şiddet olaylarıyla sarsılıyordu. Yahudiler artık nüfusun üçte birinioluşturuyordu. Ama toprakların yüzde 6’sı onların elindeydi. Avrupa’daki Nazi zulmünden kaçan yüz binlerce Yahudi’nin buraya ulaşması çözüm arayışını daha da acil hale getirdi. İkinci Dünya Savaşı’nda 6 milyon Yahudi öldürülmüştü.

BM’nin kurduğu özel komite, bölgeyi Filistin ve Arap devletleri arasında bölmeyi önerdi. Arap Yüksek Komitesi diye anılan Filistinli temsilciler, teklifi reddederken, Yahudi temsilciler kabul etti.

Paylaşım planı, Filistin’in yüzde 56,47’sini Yahudi devletine, yüzde 43,53’ünü de Arap devletine bırakıyordu. Kudüs ise uluslararası bir idare altında olacaktı. 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu’nda 33 ülkenin oyuyla plan onaylandı. 13 ülke karşı oy vermiş, 10 ülke de çekimser kalmıştı. Filistinlilerin reddettiği plan hiç uygulanmadı.

İngiltere, 15 Mayıs 1948’de, Filistin’deki manda idaresine son verme niyetini ilan etti ancak bu tarih öncesinde çarpışmalar başladı.

İngiltere halkı, askerlerinin ölümü nedeniyle Filistin’de İngiliz varlığına karşı çıkmaya başladı. Ayrıca İngilizler, ABD’nin daha fazla Yahudi mültecinin buraya kabul edilmesi için uyguladığı baskıya öfkeliydi. Bu da Siyonizme Amerikan desteğinin artışının işaretiydi.

Hem Arap hem de Yahudi taraflar, yaklaşan savaş için güçlerini seferber ediyordu. Yahudi milis güçlerinin Arap köylerinde “temizlik” operasyonları1948 yılında Aralık ayında başladı.

1948 – İsrail’in kuruluşu

İsrail Devleti, 2 bin yıldır kurulan ilk Yahudi devletiydi. Tel Aviv’de 14 Mayıs 1948’de saat 16:00’da ilan edildi. Karar, son İngiltere birliklerinin bölgeyi terk ettiği ertesi gün yürürlüğe girdi. Filistinliler, 15 Mayıs’ı “El Nakba” diye anarlar, yani “Felaket” günü.

1948’e girilirken Arap ve Yahudi birlikleri birbirlerinin elindeki topraklara saldırıyordu. Yahudi güçleri, İrgun ve Lehi militanlarının desteğinde, daha fazla ilerleme kaydetti; Yahudi devletine ayrılmış toprakların yanı sıra, Filistinlilere ayrılmış bölgeleri de ele geçirmeye başladı.

Irgun ve Lehi örgütlerinin militanları, 9 Nisan’da Kudüs yakınlarındaki Deir Yasin köyünde çok sayıda Filistinli’yi katletti. Katliam haberi, Filistinliler arasında hızla yayılıp dehşet yarattı ve yüz binlercesi Lübnan, Mısır ve şimdi Batı Şeria denen bölgeye kaçtı.

Yahudi orduları, Necef Çölü’nde, Celile’de, Batı Kudüs’te ve sahildeki düzlüklerin birçok bölümünde galip geliyordu.

İsrail devleti ilan edildikten bir gün sonra, Ürdün, Mısır, Lübnan, Irak ve Suriye orduları, hemen İsrail’de işgale başladı ama püskürtüldüler. İsrail ordusu küçük bölgelerde süren direnişi de bastırdı. Ortaya çıkan ateşkes hatları, İngiltere mandasındaki Filistin’in çoğunluğunu İsrail’e bırakıyordu.

Mısır, Gazze Şeridi’ni elinde tuttu. Ürdün de Kudüs çevresindeki toprakları ve şimdi Batı Şeria denen bölgeyi ilhak etti. Bunlar, İngiltere manda topraklarının yüzde 25’ini oluşturuyordu. Bu durum 1967 savaşına dek sürdü.

1964 – FKÖ’nün kuruluşu

1948’den beri, İsrail’in ortaya çıkışına verilecek karşılığa önderlik etmek için Arap devletleri arasında rekabet vardı. Bu yüzden Filistinliler olaylara seyirci kalıyordu.

1964’te Kudüs’te kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) hemen ardından Arap devletleri tarafından tanındı. Bu devletler FKÖ’nün esasen kendi kontrollerinde kalmasını istiyordu.

Ama Filistinliler gerçekten bağımsız bir örgüt istiyordu ve 1969’da örgütün başkanlığını ele geçiren Yaser Arafat’ın amacı da buydu. Kendisine bağlı, beş yıl önce gizli olarak kurulmuş El Fetih örgütü, İsrail’e karşı operasyonlarıyla ün kazanıyordu.

El Fetih savaşçıları, 1968’de Ürdün’de İsrail birliklerine ağır kayıplar verdirdi.

1967 Savaşı

İsrail ve Arap komşuları arasında artan gerginlik, 5 Haziran 1967’de başlayan 6 Gün Savaşları’na yol açtı. Orta Doğu anlaşmazlığının çehresi bu altı günde değişti.

İsrail, Mısır’dan Gazze ve Sina Yarımadası’nı, Suriye’den de Golan Tepeleri’ni aldı. Ürdün güçlerini de Batı Şeria ile Doğu Kudüs’ten çıkardı.

Mısır’ın güçlü hava kuvvetleri, savaşın ilk günü saf dışı bırakıldı. İsrail uçakları, daha başlangıçta Mısır hava kuvvetlerini havalanamadan yerle bir etti.

Toprak kazanımları İsrail’in kontrolündeki alanı iki katına çıkardı. Zafer, İsrail ve yandaşları için yeni bir güven ve iyimserlik havası yaratıyordu.

BM Güvenlik Konseyi, 242 sayılı kararı aldı. Kararda, savaşla toprak kazanımı reddediliyor, son çarpışmalarda ele geçirdiği yerlerden İsrail’in çekilmesi isteniyordu.

BM’ye göre, bu savaşta 500 bin Filistinli daha mülteci haline geldi; Mısır, Lübnan, Ürdün ve Suriye’ye göç etti.

1973 Yom Kippur Savaşı

Yom Kippur, yani “Kefaret Günü”, Yahudilerin en önemli dini bayramı. 1967’deki savaşta kaybettikleri toprakları diplomatik yollardan geri alamayan Mısır ve Suriye, 1973’teki Yom Kippur bayramı sırasında İsrail’e karşı taarruza girişti. Bu çarpışmalar, Ramazan Savaşı diye de anılır.

Başlangıçta Mısır ve Suriye, Sina ve Golan Tepeleri’nde ilerleme kaydettiler. Üç hafta süren çarpışmalar sonunda bu durum değişti. İsrail neticede bazı yerlerde 1967’deki ateşkes hattının da ötesine geçti.

İsrail güçleri Golan Tepeleri’ni aşarak Suriye içinde ilerlemeye başladı. Gerçi sonradan bu toprakları bıraktılar. Mısır’da da, İsrail güçleri toprak kazandılar, Süveyş Kanalı’nın batı yakasına geçtiler.

ABD, Sovyetler Birliği ve BM, diplomatik müdahalelerle ateşkes anlaşmasına varılmasını sağladı.

Mısır ve Suriye, toplam 8 bin 500 asker kaybetti. İsrail’in can kaybı ise 6 bindi.

Savaş sonunda İsrail, askeri, diplomatik ve ekonomik destek açılarından ABD’ye daha da bağımlı hale geldi. Savaşın hemen ardından Suudi Arabistan, İsrail’i destekleyen ülkelere petrol ambargosu başlattı. Petrol fiyatları bütün dünyada hızla yükselirken küresel nitelikte bir ekonomik kriz baş gösterdi ve ambargo Mart 1974’e kadar sürdü.

Ekim 1973’te, BM Güvenlik Konseyi, 338 sayılı kararı aldı. Bunda, taraflardan, bir an önce çarpışmaları durdurmaları ve müzakerelere başlamaları isteniyordu.

1974 Arafat’ın BM’ye ilk gidişi

Arafat liderliğindeki FKÖ ile Ebu Nidal gibi, FKÖ dışındaki Filistinli örgütler, İsrail ve diğer hedeflere karşı 1970’lerde bir dizi eylem düzenledi.

Kara Eylül diye de bilinen Ebu Nidal’in örgütü, 1972 Münih Olimpiyatları’ndaki eylemde 11 İsrailli sporcuyu öldürdü.

Filistin’in tamamını “kurtarmak” için silaha başvuran FKÖ’nün lideri Arafat, bir yandan da BM’de barışçı çözümü savunduğunu anlatan ilk konuşmasını yaptı. Siyonist projeyi kınadı, ama ekledi: “Bugün bir elimde zeytin dalı, bir elimde kurtuluş savaşı veren birinin silahı var. Zeytin dalını düşürmeyin.”

Bu konuşma, Filistinlilerin uluslararası tanınma çabalarına büyük katkı sağladı. Bir yıl sonra ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan Harold Saunders, Arap-İsrail barışı müzakere edilirken Filistin halkının meşru çıkarlarının da hesaba katılması gerektiğini söylüyordu.

1977 – İsrail’de sağın yükselişi

İsrail’in 1948’de kuruluşunda İrgun ve Lehi gibi aşırı grupların katkısı büyüktü. Ama bu örgütlerin mirasçısı Herut (sonradan Likud adını alıyor) Partisi, 1977’ye kadar hiçbir seçim kazanamadı.

İsrail siyaseti bu tarihe kadar sol kanattaki İşçi Partisi’nin hakimiyetindeydi. Likud ideolojisi, İsrail idaresinin İngiliz mandasına dahil olan bütün topraklara, yani Ürdün de dahil Kutsal Kitap’ta anlatılan “Büyük İsrail’e” yayılmasını savunuyordu.

Eski İrgun lideri Menahem Begin başkanlığındaki yeni hükümet, Batı Şeria ile Gazze Şeridi’nde yerleşim açmayı hızlandırdı. Amaç 1967’de kazanılan toprakları ileride geri vermemek için gerekçeler sağlamaktı.

Tarım Bakanı Ariel Şaron bu faaliyetleri körükledi; Şaron 1981’e kadar yerleşimlerle ilgili bakanlar komisyonunun başındaydı.

1979 – İsrail ve Mısır barışı

Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat 19 Kasım 1977’de İsrail’e uçup Knesset’te, yani parlamentoda konuşma yapınca dünya şaşkına döndü.

İsrail’i tanıyan ilk Arap lider Sedat oldu. Yom Kippur Savaşı’nı daha dört yıl önce başlatan da kendisiydi. O savaş nihaî sonucu getirmemişti.

Mısır ve İsrail, 1978’de Camp David anlaşmalarını imzaladı. Metinde Orta Doğu’da barışın çerçevesi çiziliyordu ve buna Filistinlilere sınırlı özerklik verilmesi de dahildi. İkili barış anlaşmasını da Sedat ile Begin Mart 1979’da imzaladılar.

Sina yarımadası Mısır’a geri verildi.

İsrail’le kendi başına pazarlığa giriştiği için Mısır, Arap devletleri tarafından boykota uğradı.

Enver Sedat 1981’de kendi ordusundaki İslamcı unsurlar tarafından öldürüldü.

1982 – İsrail Lübnan’ı işgal ediyor

İsrail, Lübnan sınırına yakın yerleşim birimlerini saldırılardan korumak amacıyla bu ülkenin güneyine asker soktu. Ama Savunma Bakanı Ariel Şaron orduyu başkent Beyrut’a kadar götürdü; FKÖ’yü bu ülkeden çıkardı.

Sina’daki son İsrail birliklerinin geri çekilmesinin üzerinden daha iki ay bile geçmemişti. Lübnan işgali, Ebu Nidal örgütünün İsrail’in Londra büyükelçisine suikast girişimi üzerine başlatmıştı.

İsrail birlikleri Beyrut’a ağustos ayında vardı. Yapılan ateşkes anlaşması uyarınca FKÖ milisleri çekilince, Filistin mülteci kampları savunmasız kalmıştı.

İsrail güçleri 14 Eylül’de Beyrut etrafında birikirken, Hıristiyan Falanj milislerin lideri Beşir Cemayel, başkentteki karargahında bir bombanın patlamasıyla öldü. Ertesi gün İsrail ordusu Batı Beyrut’u işgal etti.

16 Eylül’den 18 Eylül’e kadar, İsrail’le ittifak yapan Falanjistler, Sabra ve Şatilla kamplarında yüzlerce Filistinliyi öldürdü. Neredeyse bir asrı bulan Ortadoğu mücadelesindeki en katlı katliamlardan biriydi bu. Şaron, savunma bakanlığından başka bir göreve geçmek zorunda kaldı. Çünkü 1983’te İsrail’de yapılan bir soruşturma, onun katliamı önlemek için harekete geçmediğine hüküm vermişti. Sabra ve Şatilla katliamları Ariel Şaron hakkındaki ”savaş suçlusu” iddialarının kaynağı.

Bazı görgü tanıkları, İsrail askerlerinin, Hıristiyan milislerin kamplarda neler yapacağından haberdar olduğunu, hatta olanları izlediğini anlatıyor.

1987-93 İntifada

İsrail işgaline karşı intifada, yani kitlesel ayaklanma Gazze Şeridi’ndebaşladı; kısa sürede Batı Şeria’ya yayıldı.

Protestolar, sivil itaatsizlik şekline büründü. Genel grevler düzenlendi, İsrail ürünleri boykot edildi, duvarlara yazılar yazıldı ve yollarda barikatlar kuruldu. Ama uluslararası ilgi toplayan protesto şekli, ağır silahlarla donanmış İsrail askerlerine taş atan Filistinlilerdi.

İsrail ordusu karşılık verdi; çok sayıda Filistinli sivil yaşamını yitirdi. 1993’e kadar süren protestolarda toplam can kaybı bini aştı.

1988 – FKÖ barışa kapıyı açıyor

İsrail büyük askeri gücüne rağmen 1987’de başlayan intifadayı durduramıyordu. Eylemleri İsrail işgali altında yaşayan Filistinlilerin tamamı destekliyordu.

1982’de Lübnan’dan sürüldükten sonra Tunus’a yerleşen FKÖ için de bu ayaklanma tehlike işaretiydi. Filistin “devrimi” hedefine dönük mücadelede dikkatler, FKÖ ve diaspora yerine işgal topraklarına dönmüştü. FKÖ başrolü kaybedebileceğini düşünmeye başladı.

Sürgündeki hükümet işlevi gören Filistin Ulusal Konseyi, Kasım 1988’de Cezayir’de toplandı ve 1947’deki Birleşmiş Milletler kararında yer alan ”iki devlet” çözümünü kabul etti. Oylamada kabul edilen kararda ayrıca terörizm kınanıyor; BM Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararına dayalı müzakere isteği dile getiriliyordu. 242 sayılı karar, ayrıca 1967’de, İsrail’in ele geçirdiği topraklardan çekilmesini öngörüyor.

ABD, FKÖ ile diyaloğa girişti. Ama İsrail hala FKÖ’yü terör örgütü olarak görüyor, muhatap almak istemiyordu. Bunun yerine İsrail Başbakanı Yitzak Şamir, kendi kaderini tayin hakkına ilişkin bir anlaşmaya varılmadan önce işgal topraklarında seçim yapılmasını önerdi.

1991 – Madrid Zirvesi

1991’de çıkan Körfez Savaşı FKÖ için felaket niteliğindeydi. Yaser Arafat, Irak’a destek verdiği için Körfez bölgesindeki zengin hamilerini kaybetmişti.

Irak’ın Kuveyt’i işgaline son verilmesi ardından ABD yönetimi Ortadoğu’da barış arayışına ağırlık verdi. Bu girişimler mâli olarak zayıflamış ve siyaseten tecrit edilmiş Arafat için, İsrail’deki muhafazakar Başbakan Yitzak Şamir’e oranla daha değerliydi.

ABD Dışişleri Bakanı James Baker’ın defalarca yaptığı ziyaretler, Madrid’de bir uluslararası zirve toplanmasına zemin hazırladı. Suriye katılmayı kabul etti; umudu, Golan Tepeleri’ni geri alacak müzakerelere girmekti. Ürdün de daveti kabul etti.

Ancak Şamir, terörist olarak gördüğü FKÖ ile doğrudan muhatap olmak istemiyordu ve bu yüzden önde gelen Filistinli simalardan oluşan bir Filistin-Ürdün heyeti oluşturuldu. Bu Filistinliler FKÖ üyesi değildi. Zirve öncesindeki günlerde ABD, İsrail’le ender görülen bir cepheleşme içindeydi. İşgal edilmiş topraklarda Yahudilere yerleşim birimlerinin inşa edilmesi yüzünden İsrail’in alacağı 10 milyar dolarlık kredi garantisini askıya almıştı.

30 Ekim’de başlayan tarihi zirveyi dünya izledi. Eski düşmanlara, yaklaşımlarını açıklamaları için 45’er dakikalık konuşma fırsatı verildi. Filistinliler, İsrail’le paylaşılan bir gelecek umudunu dile getirdi. Şamir Yahudi devletinin meşruiyetini anlattı. Suriye Dışişleri Bakanı Faruk el Şara ise Şamir’in ”terörist” geçmişini anlattı.

ABD zirveden sonra İsrail’in, Suriye ve Filistin-Ürdün heyetleriyle ayrı ayrı ikili görüşmelerde bulunması için hazırlık yaptı. | Yukarı

1993 – Oslo Barış Süreci

Haziran 1992’de İsrail’de sol kanadın, yani İşçi Partisi’nin iktidara gelmesiçok kuvvetli bir barış sürecini başlattı.

Sertlik yanlısı olarak gösterilen Başbakan Yitzak Rabin ile “güvercin” olarak gösterilen Şimon Peres ve Yosi Beilin, Filistinlilerle barışı konuşacak çok uygun bir ekibi oluşturuyordu. Körfez Savaşı’ndan sonra konumu zayıflayan FKÖ bu barış pazarlığından sonuç almayı umuyordu.

Washington’daki ikili görüşmeler tıkanınca İsrail, FKÖ’nün katılımına yönelik itirazını kaldırdı. Daha da önemlisi Dışişleri Bakanı Peres ve yardımcısı Beilin, Norveç’in girişimi olan gizli bir müzakere zemini kurma imkanını inceliyordu.

Washington’daki ikili görüşmelerden sonuç alınamayacağı anlaşılınca gizli Oslo kulvarı 20 Ocak 1993’te açıldı. Norveç’in Sarpsborg kasabasında görülmemiş ilerleme kaydedildi. Filistinliler işgal topraklarından aşamalı çekilmeye başlaması karşılığında İsrail devletini tanımayı kabul ediyordu.

Görüşmeler İlkeler Deklarasyonu’nu getirdi. Bu belge Washington’da imzalanırken, Arafat ile Rabin arasındaki tarihi tokalaşmayı 400 milyon insan canlı izledi.

1994 – Filistin Yönetimi’nin kurulması

İsrail ve Filistin Kurtuluş Örgütü, İlkeler Deklarasyonu’nun başlangıçta nasıl uygulanacağı konusundaki anlaşmayı Kahire’de 4 Mayıs 1994’te imzaladı.

İsrail, Gazze Şeridi’nin çoğunu terk ediyordu. Sadece Yahudi yerleşimleri ve etraflarındaki arazilerde İsrail varlığı sürecekti. Batı Şeria’da ise Eriha kentini Filistinliler’e bırakıyorlardı. Bu pazarlıklar güçlükle yürütüldü ve Batı Şeria’nınEl Halil kentinde düzenlenen bir katliam neredeyse görüşmelerin kesilmesine yol açıyordu. Tarihi İbrahim Camii’nde sabah namazı kılan Filistinliler’in üzerine makineli tüfekle ateş açan Yahudi yerleşimci Baru Goldstein, 29 kişiyi öldürdükten sonra öldürülmüştü.

Anlaşmanın içinde de aşılması gereken zorluklar vardı. Metinde beş yıllık geçiş dönemi içinde İsrail ordusunun geri çekilme aşamaları yer alıyordu. Ama bu aşamalar çok zorlu pazarlıkların sonuç vermesine bağlıydı. BunlarFilistin devletinin kuruluşu, Kudüs’ün statüsü, işgal edilmiş topraklardaki Yahudi yerleşimlerinin durumu ve 1948 ile 67 arasında göçe zorlanan 3,5 milyon Filistinli mültecinin ne olacağı gibi konulardı.

Barış sürecini eleştirenler 1 Temmuz’da susmuştu. Çünkü Yaser Arafat, Filistin topraklarına bu tarihte geri döndü, coşkulu kalabalık tarafından muzaffer bir eda ile karşılandı. Filistin Kurtuluş Ordusu, İsrail birliklerinin boşalttığı yerlere konuşlandırıldı. Filistin Ulusal İdaresi, yani özerk yönetimin başkanı olarak Yaser Arafat vardı artık. 1996’daki seçim de bunu tescil etti.

1995 – İkinci Oslo ve Rabin suikastı

Filistin yönetimi, Gazze Şeridi’ndeki ilk yılında zorluklarla boğuştu. Filistinli militanların bombalı eylemlerinde onlarca İsrailli öldü. İsrail özerk yönetimin topraklarına giriş çıkışları engelliyor; militanlara suikastlar düzenliyordu. Yeni yerleşim inşaatları da durmadı. Filistin Özerk Yönetimi kendi toplumunun öfkesini kitlesel gözaltılarla bastırmaya çalıştı. İsrail içinde ise barış sürecine tepkiler sağ kanattan ve dini gruplardan geliyordu.

Bu ortam içinde barış görüşmeleri yoğun çaba ile yürütülse de başlangıçta belirlenen takvime yetişilemiyordu. 24 Eylül’de 2. Oslo diye anılan anlaşma Mısır’ın Taba şehrinde ve Washington’da ayrı törenlerle imzalandı.

Bu anlaşma Batı Şeria’yı üçe bölüyordu.

1 – A Bölgesi: Batı Şeria’nın yüzde 7’sini oluşturan bu bölge, Doğu Kudüs ve El Halil haricindeki belli başlı yerleşim merkezlerini tam olarak Filistin idaresine bırakıyor.

2 – B Bölgesi: İsrail ve Filistinlilerin ortak kontrolüne bırakılan bu bölge Batı Şeria’nın yüzde 21’ini oluşturuyor.

3 – C Bölgesi: İsrail bu bölgeyi kontrol altında tutacak, ama aynı zamanda Filistinli tutukluları serbest bırakacaktı.

2. Oslo Anlaşması, Filistinlileri pek heyecanlandırmadı. İsrailli dinciler ise ”Yahudi toprağının” teslim edilmesine öfkeliydi. Öfke ve tahrik içeren bir kampanyaya hedef olan Başbakan Yitzak Rabin, bir aşırı dinci Yahudi tarafından 4 Kasım’da öldürüldü. Suikast bütün dünyaya şok dalgaları yaydı. “Güvercin” diye nitelendirilen ve bir türlü tamamlanamayan barış sürecinin mimarı Şimon Peres başbakan oldu.

1996-1999 Kilitlenme

1996 yılına girildiğinde anlaşmazlık yine kan dökülmesine yol açıyordu .Hamas örgütü İsrail içinde bir dizi intihar eylemleri düzenledi. İsrail, Lübnan’ı üç hafta süreyle bombaladı.

Peres 29 Mayıs’taki seçimlerde, sağcı Binyamin Netanyahu’ya kıl payı yenildi. Netanyahu, Oslo anlaşmalarına karşı çıkıyor, ”güvenlik içinde barış” tezini işliyordu.

Netanyahu işgal topraklarında yerleşim inşasının dondurulması kararını kaldırarak Arapları öfkelendirdi. El Aksa Camii’nin altına, arkeolojik amaçlarla bir tünel kazılması için izin verince de, tepkiler daha da şiddetlendi.

İsrail mevcut barış sürecini eleştirmesine rağmen ABD’nin artan baskısı sayesinde Ocak 1997’de El Halil şehrinin yüzde 97’sini Filistinlilere devretti. ABD’de 23 Ekim 1998’de imzaladığı Wye River Beyannamesi ise, Batı Şeria’dan çekilmenin sürmesini öngörüyordu.

Fakat Wye River’ın uygulanmasına ilişkin itirazlar, Ocak 1999’da İsrail’de iktidardaki sağ koalisyonun çökmesine yol açtı. 18 Mayıs’taki seçimlerin galibi İşçi Partili Ehud Barak’tı. İsraillilerle Araplar arasındaki 100 yıllık kavgayı sona erdirmeyi vaat ediyordu yeni başbakan.

Oslo anlaşmalarında öngörülen beş yıllık geçiş süresi, 4 Mayıs 1999’da sona erdi. Ama Yaser Arafat tek yanlı Filistin devleti ilanından vazgeçirildi. Amaç İsrail’deki yeni yönetimle pazarlığa yeniden başlanmasıydı.

2000 – İkinci intifada

Ehud Barak hükümetinin barışa ulaşacağına dair başlangıçta duyulan iyimserliğin temeli olmadığı zamanla anlaşıldı. Yeni bir Wye River sözleşmesi Eylül 1999’da imzalandı. Ama işgal topraklarından çekilme işleminin devam etmesi mümkün olmadı. Çünkü Kudüs’ün durumu, mülteciler, yerleşimler ve sınırlar gibi nihaî statü pazarlıkları sonuçsuz kalmıştı. Beş yıllık barış süreci sonunda pek bir şey elde edilememesi, Filistin halkında büyük bir bıkkınlık doğurdu.

Barak, Suriye ile barışa odaklandı. Bu alanda da başarı yoktu. Barak yine deİsrail’in 21 yıllık Lübnan macerasına son verdi.

Mayıs 2000’de İsrail’in Lübnan’dan çekilmesi, dikkatleri Yaser Arafat’a yöneltti. ABD Başkanı Bill Clinton ile Ehud Barak kademeli barış görüşmeleri yerine, bütün konularda hep birden sonuç almayı amaçlayan nihai pazarlığa girmeye zorlandı. Bu görüşmeler için ABD başkanının yazlığı Camp Davidseçildi. İki hafta süren görüşmelerde Kudüs’ün statüsü ve Filistinli mültecilerin geri dönüş hakları konusunda bir uzlaşmaya varılamadı.

Bunun getirdiği belirsizlik içinde, 28 Eylül’de muhalefetteki Likud Partisi’nin Netanyahu’dan sonraki lideri, yılların sağcı politikacısı Ariel Şaron, Mescid-i Aksa’nın bulunduğu kompleksi ziyaret etti. Bunun çok tahrik edici bir hareket olduğu söylendi. Filistinliler bu ziyareti protesto için gösterilere başladı. Ve gösteriler şimdi El Aksa intifadası diye anılan ayaklanmaya dönüştü. | Yukarı

2001 – Şaron’un dönüşü

2000 yılının sonuna gelinirken Başbakan Ehud Barak, giderek kanlı ve öfkeli bir hale gelen şiddet döngüsünün içinde buldu kendini. İsrail’in Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki işgaline karşı intifada tırmanıyordu.

Çevresindeki koalisyon çökerken, Barak 10 Aralık’ta istifa etti. Halktan krizle mücadele konusunda yeni bir yetki istediğini söylüyordu. Ama 6 Şubat’taki seçimleri Ariel Şaron kazandı. İsrailli seçmen 90’lı yıllar boyunca süren ”barış için toprak” formüllerine arkasını dönmüştü. İsrail’in “Filistinli sorunu”na daha katı bir yaklaşımı savunuyorlardı artık.

Şaron, Filistinli militanlara karşı suikastlar, hava saldırıları ve Filistin idaresindeki topraklara düzenlenen baskınların ağır bastığı politikasını daha da şiddetlendirirken, can kaybı yükseliyordu. Filistinli militanlar ise İsrail şehirlerinde intihar eylemleri gerçekleştirdi.

ABD şiddet olaylarını durdurmak için uluslararası çabalara önderlik etti. Ayaklanmaya ilişkin uluslararası soruşturmayı, Amerikalı eski Senatör George Mitchell başkanlığındaki heyet yürüttü. CIA’nın eski DirektörüGeorge Tenet ise ateşkesin nasıl uygulanabileceğine dair yaptığı görüşmeler sonunda bir öneri hazırladı. Ama bu girişimler döngüyü kıramadı.

2002 – Batı Şeria yeniden işgal altında

Birkaç dalga halinde gelen intihar saldırıları ardından, İsrail önce mart sonra da haziran aylarında Batı Şeria’nın neredeyse tamamını işgal etti. 2002 yılının büyük bir bölümünde Filistin kentleri sık sık baskına uğradı, birbirleriyle bağlantısı kesildi, kuşatıldı ya da uzun süreler sokağa çıkma yasağı altında kaldı.

Nisan ayında İsrail güçleri Batı Şeria’nın kuzeyindeki Cenin mülteci kampına girip bölgeyi ele geçirdi. Filistinliler, burada bir katliam yapıldığını iddia ettiler. Kendisi de ağır kayıp veren İsrail ordusu ise örgütlü bir direniş ile karşılaştığını belirterek burada sadece 52 Filistinlinin öldüğü konusunda ısrar etti.

Birleşmiş Milletler’in bu konuda hazırladığı bir rapor, “sivilleri tehlikeyle karşı karşıya bırakan şiddet olayları” dolayısıyla her iki tarafı da suçladı ama ortada bir katliam olmadığı sonucuna ulaştı. Uluslararası Af Örgütü ise İsrail ordusunun Batı Şeria’da Cenin ve Nablus’a düzenlediği operasyonlardasavaş suçu işlediği hükmüne vardı.

Dikkatlerin odaklandığı bir diğer merkez de Beytüllahim oldu. Beytüllahim’deki Mîlad Kilisesi’nde 5 hafta boyunca devam eden kuşatma, mayıs ayında, kiliseye sığınmış olan çok sayıda Filistinli arasındaki 13 militanın sürgüne gönderilmesiyle sona erdi.

İsrailli yetkililer 2002 yılı boyunca Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da düzenlenen operasyonların amacının Filistinlilerin terör altyapısını yıkmak olduğunu kaydediyordu.

Ancak hızı kesilmiş de olsa intihar saldırıları yıl boyu devam etti.

Üst üste iki yıldır barış süreci durma noktasına gelmişti. Birleşmiş Milletler, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Avrupa Birliği’nden oluşan, “Dörtlü” Orta Doğu’da çözüme yönelik bir ‘yol haritası’ ile süreci yeniden canlandırmaya çalıştı.

2003 – Bush’un Ortadoğu politikası

Yol haritasının yayımlanması, içeriği üzerinde 2002 yılı boyunca devam eden pazarlıklar dolayısıyla gecikti. Belge ancak 2003 yılı nisanında Amerika öncülüğünde Irak’a düzenlenen operasyon sonrasında yayımlandı. Belgenin yayımlanmasına kadar da tüm diplomatik girişimler askıda kaldı.

2003 Haziran’ında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George W. Bush,Ortadoğu konusundaki siyasetini uzun süredir beklenen bir konuşmayla açıkladı.

Bush konuşmasında Filistinlilere ‘teröre taviz vermeyen’ bir lider belirlemeleri çağrısında bulundu.

Filistinli militan grupların yoğun müzakereler ardından haziran ayında ilan ettiği ateşkes ise ancak 7 hafta süreyle geçerli oldu.

2004 – Arafat’ın ölümü

İsrail’in hava saldırıları ve Filistinli militanların intihar saldırılarının yaşandığı bir yıl oldu. İsrail’in mart ve nisan aylarında Hamas’ın ruhani lideri Şeyh Ahmet Yasin‘le örgütün önde gelen isimlerinden Abdülazizi el Rantisi‘yi öldürmesi Filistinliler arasında büyük tepkiye neden oldu.

İsrail Başbakanı Ariel Şaron, Gazze’den yerleşimcileri ve askerleri çekme planını açıkladı.

Aynı yıl içinde İsrail Yüksek Mahkemesi, duvarın güzergahının değiştirilmesi gerektiğine hükmetti.

Temmuz ayında da Lahey Adalet Divanı duvarı yaşadışı ilan etti. Ancak İsrail bu kararlara rağmen duvar inşaasını sürdürdü.

Ekim ayının sonlarında rahatsızlanan Filistin lideri Yaser Arafat, 11 Kasım’da tedavi için götürüldüğü Fransa’da hayatını kaybetti.

Mahmud Abbas, Filistin Kurtuluş Örgütü liderliğine getirildi.

2005 – Gazze’den çekilme

Ocak ayında Filistin’de yapılan seçimler sonunda Mahmud Abbas özerk yönetimin başkanlığına getirildi.

Ariel Şaron ise, Gazze’den çekilme planı için hükümetinden onay aldı ve plan ağustos ayı sonunda yaşama geçirildi. Gazze’de bulunan yerleşimciler zorla bölgeden uzaklaştırıldı.

2006 – Hamas’ın zaferi

Ocak ayı başında beyin kanaması geçirerek komaya giren Ariel Şaron’un yerine gelen Ehud Olmert, Kadima adlı yeni bir parti kurdu.

Kadima, seçimler sonunda merkez sol İşçi Partisi ve aşırı Ortadoks Şas Partisi’yle koalisyon oluşturdu.

İlk başta güçlü bir kamuoyu desteğine sahip olan Olmert, Hizbullah’ın iki askeri kaçırması ardından temmuz ayında Lübnan’a savaş açtı ve Beyrut’un da aralarında bulunduğu bazı kentleri bombaladı.

Sonunda ilan edilen ateşkesin ardından Olmert, askerleri kurtarmayı başaramadığı ve savaşı yönetme biçimi nedeniyle ağır şekilde eleştirildi.

Filistin’de ise, ocak ayında düzenlenen seçimlerden Hamas ezici zaferle çıktı ve tek başına hükümet kurdu.

Ancak İsrail’in varolma hakkını tanıması ve şiddeti reddetmesi için baskı altında kalan Hamas’a yönelik uluslararası ambargo uygulandı.

Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği, Hamas’ı gerekçe göstererek, Filistin’e mali yardımları durdurunca, Hamas hükümeti kamu çalışanlarının maaşlarını bile ödeyemez hale geldi.

Hamas’la El Fetih arasında tırmanan gerilim çatışmalara dönüştü; bu çatışmalar kimi gözlemcilere göre, Filistin’i bir iç savaşın eşiğine getirdi.

Geçen yılın mayıs ayında, tarafların üzerinde uzlaşabileceği bir siyasi zemin olması için İsrail cezaevlerinde bulunan önde gelen El Fetih ve Hamas’lı isimler, “cezaevi belgesi” olarak anılan bir bildirge hazırlamıştı.

Direnişin 1967’de işgal edilen topraklarla sınırlı tutulmasını ve İsrail’in üstü kapalı olarak tanınmasını öngören bildirgenin başta yarattığı heyecana rağmen, bu belge de anlaşmazlıkları gidermeye yetmedi.

Hamas’ın belgenin bazı noktaları üzerindeki itirazları karşısında Filistin lideri Mahmud Abbas, konuyu referanduma götüreceğini ilan etti.

Bu amaçla Hamas’a tanınan süreler tekrar tekrar uzatıldı, referandum kozu yerini erken genel seçime gitme tehdidine bıraktı, ancak Abbas bu adımları hayata geçirme aşamasına gelmedi.

2007 – Bush’un çağrısı

“İç savaş” endişeleri nedeniyle devreye giren Suudi Arabistan’ın aracılığıyla Mekke’de bir araya gelen Filistinli rakip gruplar Hamas ve El Fetih’in ulusal birlik hükümeti kurulması üzerinde anlaşmaya vardı.

Ancak İsmail Hanya başkanlığındaki hükümetin ömrü uzun olmadı. El Fetih’le Hamas arasında yaşanan çatışmalar sonunda, haziran ayında Hamas Gazze’nin kontrolünü ele geçirdi. Abbas hükümeti azletti. Hamas kontrolü altındaki Gazze’de hükümet kurdu, Mahmud Abbas ise, Selam Feyyad başkanlığında yalnızca Batı Şeria’yı kontrol edebilen bir hükümet kurdu.

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George Bush, temmuz ayı ortasında İsraillilerle Filistinliler arasında barış görüşmelerinin yeniden başlatılmasını tartışmak üzere uluslararası bir toplantı yapılması çağrısında bulundu.

Filistin ile İsrail tarafları “konferansın sonuç bildirgesi” konusunda uzlaşmakta zorlanınca toplantının yapılacağı yer ve tarihin açıklanması son dakikaya kaldı. Amerikalı yetkililer, kasım ayı ortasında konferansın 27 Kasım’da Annapolis kentinde düzenleneceğini açıkladı. (TK)

2008 – Hamas – İsrail ateşkesinin sonu

23 Ocak 2008: Gazze’den İsrail’deki sınır kasabalarına durmaksızın düzenlenen roket saldırıları sonucunda, İsrail’in Mısır’ın da desteğini alarak başlattığı ablukaya daha fazla dayanamayan Gazzeliler, Refah sınırındaki duvarları yıkarak temel ihtiyaçlarını satın alabilmek için Mısır tarafına geçtiler. 11 gün sonra, 3 Şubat’ta Mısır güvenlik güçleri geçişleri yasakladığında, toplamda 800 bine yakın Gazzeli Mısır’a girip çıkmıştı.

28 Şubat – 3 Mart 2008: İsrail’in Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 117 Filistinli hayatını kaybetti, 200 Filistinli de yaralandı. Yaklaşık 800 Filistinlinin evi tahrip edildi. Kubbet-üs-Sahra Müslümanların en kutsal mekanlarından biri olarak kabul ediliyor.

14 Nisan 2008: Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi’nin askeri kanadının lideri İbrahim Ebu İlba İsrail saldırısı sonucu hayatını kaybetti.

19 Haziran 2008: Mısır’ın arabuluculuğunda gerçekleşen müzakereler sonucu Hamas ile İsrail arasında altı aylık ateşkes imzalandı. Hamas roket atmama, İsrail de Gazze’ye yönelik ambargoyu kaldırma ve suikastları durdurma sözü vermişti.

19 Aralık 2008: Hamas ile İsrail arasındaki altı aylık ateşkes sona erdi. Ateşkes sürecinde ambargo hafifletilmediği gibi saldırılar azalsa da kesilmedi.

27 Aralık 2008: Roket saldırılarını gerekçe gösteren İsrail, mezuniyet töreninin yapıldığı bir polis merkezini vurarak aralarında Hamas’ın üst düzey güvenlik görevlilerinin de bulunduğu 140 polisi öldürdü ve Gazze Şeridi’nde “Dökme Kurşun Operasyonu”na başladı. 60 savaş uçağının katıldığı operasyonun sadece ilk saatlerinde 200’ü aşkın Filistinli hayatını kaybetti.

31 Aralık 2008: İsrail Ortadoğu Dörtlüsü’nün ateşkes çağrısını reddetti. (TK)

2009 – Gazze’ye kara operasyonu

1 Ocak 2009: İsrail uçakları Hamas’ın üst düzey liderlerinden Nizar Rayyan’ı evini bombalayarak öldürdü.

3 Ocak 2009: İsrail, Gazze Şeridi’nde kara operasyonuna başladı.

9 Ocak 2009: Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın görev süresi fiilen doldu. Ancak başkanlık seçimleri ertelendi.

15 Ocak 2009: Hamas hükümetinin İçişleri Bakanı Said Siyam, oğlu, erkek kardeşi ve ailesi ile birlikte İsrail’in füze saldırısında hayatını kaybetti.

16 Ocak 2009: Gazze’ye silah kaçakçılığının önlenmesi konusunda ABD ve İsrail dışişleri bakanları arasında bir anlaşma imzalandı.

18 Ocak 2009: 22 gün süren operasyonun ardından İsrail ateşkesi kabul ederek yerle bir ettiği Gazze Şeridi’nden çekilmeye başladı. Çekilme işlemi 21 Ocak’ta tamamlandı.

10 Şubat 2009: İsrail’de genel seçimler yapıldı. Tzipi Livni’nin Kadima Partisi Binyamin Netanyahu’nun Likud Partisi’nden bir milletvekilliği fazla çıkarsa da sağ partilerin çoğunluğu alması nedeniyle hükümeti kurma görevi Netanyahu’ya verildi. 31 Mart’ta Likud Partisi’nin aşırı sağ partilerle kurduğu koalisyon hükümeti İsrail meclisinden güvenoyu aldı.

14 Ağustos 2009: Gazze’nin Refah bölgesinde Hamas’a bağlı güvenlik güçleri ile El Kaide’yle bağlantısı bulunduğu iddia edilen Cünd-ü Ensarullah grubu arasında çıkan silahlı çatışmada, örgüt liderinin de aralarında bulunduğu 22 kişi öldü, en az 100 kişi yaralandı. Cünd-ü Ensarullah, Gazze’de bir “İslami Emirlik” ilan etmiş ve Hamas’ı dinden uzaklaşıp Batı’ya yanaşmakla suçlamıştı.

5 Kasım 2009: İsrail’in, Gazze’ye yönelik “Dökme Kurşun Operasyonu”nda orantısız güç kullanması nedeniyle savaş suçu işlemekle itham edildiği Goldstone Raporu, BM Genel Kurulu’nda kabul edildi.

13 Kasım 2009: 24 Ocak 2010’da yapılması planlanan devlet başkanlığı ve meclis seçimleri, Hamas yönetimindeki Gazze Şeridi’nde oylama işleminin gerçekleşemeyeceği gerekçesiyle Filistin Seçim Komisyonu tarafından ertelendi.

2010 – Mavi Marmara olayı

6 Ocak 2010: 6 Aralık’ta Britanya’dan yola çıkan ve insani yardım malzemesi taşıyan “Filistin’e Yol Açık” konvoyu, Gazze’ye ulaştı.

19 Ocak 2010: Hamas’ın askeri kanadı İzzeddin Kassam Tugayları’nın kurucularından ve komutanlarından Mahmud el-Mebhuh, Dubai’de kaldığı bir otelde Mossad ajanları tarafından boğularak öldürüldü.

31 Mayıs 2010: “Rotamız Filistin Yükümüz İnsani Yardım” sloganıyla yola çıkan Gazze’ye Özgürlük Filosu’na İsrail donanması uluslararası sularda saldırdı. Mavi Marmara gemisindeki 9 Türkiyeli yardım gönüllüsü öldürüldü, 50’yi aşkın gönüllü de yaralandı.

Haziran 2010: Mavi Marmara katliamının ardından artan uluslararası baskılar karşısında Mısır, Refah Sınır Kapısı’nı üç yıl sonra süresiz olarak açarken; İsrail de 20 Haziran’da ambargoyu hafifletme kararı alarak Gazze’ye girebilecek malların listesini yeniledi.

2 Eylül 2010: İsrail’in Gazze’ye saldırması üzerine Aralık 2008’de rafa kaldırılan doğrudan barış müzakereleri, Filistin lideri Mahmud Abbas ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu tarafından Washington’da yeniden başlatıldı.

22 Eylül 2010: BM İnsan Hakları Konseyi yayınladığı raporda, İsrail’in 9 Türk’ün ölümü ile sonuçlanan Mavi Marmara baskınını “yasadışı, orantısız ve kabul edilemez gaddarlık” olarak nitelendirdi ve Filistin toprağına deniz ablukası uygulamasının “yasadışı” olduğunu belirtti.

2011 – UNESCO gerilimi

Eylül 2011: İsrail’in Gazze Şeridi’nde bir hafta boyunca düzenlediği hava saldırılarında 18 Filistinli yaşamını yitirdi.

23 Eylül 2011: Filistin Yönetimi, Birleşmiş Milletler’e tam üye ‘devlet’ statüsü kazanmak amacıyla BM Genel Sekreteri Ban ki-Mun’a başvurdu.

12 Ekim 2011: İsrail ve Hamas, beş yıldır esir olan asker Gilad Şalit ve binden fazla Filistinli mahkumun serbest kalması için anlaştı.

31 Ekim 2011: Filistin, UNESCO Genel Konferansı’nın kararı ile kurumun 194’üncü üyesi oldu.

1 Kasım 2011: ABD, Filistin’in UNESCO’ya üyelik başvurusu kabul edilince, örgüte Kasım 2011’de yapmayı planladığı 60 milyon dolarlık ödemenin iptal edildiğini duyurdu.

18 Aralık 2011: İsrail, Hamas ile Ekim 2011’de yaptığı esir değişim anlaşmasının ikinci aşaması çerçevesinde, kendi seçtiği 550 tutukluyu serbest bıraktı.

23 Aralık 2011: Filistinli gruplar Fetih ve Hamas, uzun süren fikir ayrılıklarının ardından birleşme yolunda önemli bir adım attı. Mısır’ın başkenti Kahire’de yapılan görüşmelerin ardından Hamas, Filistin Kurtuluş Örgütü bünyesine katılma kararı aldı.

2012 – Mısır arabulucu

3 Mart 2012: İsrail’in, Gazze Şeridi’nde dört gün boyunca düzenlediği ve 25 Filistinlinin öldüğü operasyonlar sonrasında, taraflar Mısır’ın arabuluculuğunda anlaşmaya vardı.

21 Mayıs 2012: Gazze Şeridi’ni 2007 yılından bu yana kontrolü altında tutan Hamas ile Filistin Kurtuluş Örgütü şemsiyesi altındaki en büyük grup Fetih, Filistin’de hükümet kurulması konusunda ilk adımı attı.

30 Kasım 2012: BM Filistin’e, BM’de üye olmayan gözlemci devlet statüsünü verme kararını aldı. BM Genel Kurulu’ndaki oylamada BMGK’nın beş daimi üyesinden Fransa, Rusya ve Çin bu kararı desteklerken İngiltere çekimser kaldı ABD ise hayır oyu kullanmıştı.

2013 – Kudüs için gürüşmeler

29 Temmuz 2013: İsrail ve Filistinliler bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin arabuluculuğunda üç yıl aradan sonra ilk doğrudan barış görüşmeleri başlayacağı duyuruldu. Görüşmenin konusu İsrail hükümetinin Kudüs’ün bölünmesini karşı çıkmasıydı. İsrail’in talebi Kudüs’ün Yahudi halkının siyasi ve dini merkezi olması ve 1980’de çıkartılan İsrail Temel Yasası’ndaki ‘Tam ve birleşik Kudüs İsrail’in başkentidir’ ifadesinden geri adım atmamak. Filistin’in talebi ise Ürdün tarafından işgal edilen, daha sonra 1967 savaşının ardından İsrail’in ilhak ettiği Doğu Küdüs’ün Filistin devletinin başkenti olması. Dönemin ABD başkanı Barack Obama İsrail’in Doğu Kudüs’ü ilhakını tanımıyordu ve büyükelçiliğini Tel Aviv’de tutuyordu.

26 Ağustos 2013: Batı Şeria’daki Kalandiye mülteci kampında İsrail polisinin üç Filistinli’yi öldürmesi ardından, bugün Eriha’da iki taraftan yetkililerin biraraya geleceği barış görüşmeleri askıya alındı.

2014 – İsrail’in 51 günlük saldırısı

7 Temmuz 2014: İsrail Gazze’ye yönelik 51 gün sürecek saldırılarını başlattı. Saldırılarda 530’u çocuk 302’si kadın 2 bin 100’den fazla Filistinli öldü, 10 binden fazla Filistinli de yaralandı. İsrail tarafında ise 64’ü asker 70 İsrailli öldü, 720 İsrailli de yaralandı.

27 Temmuz 2014: İki taraf için geçerli 12 saatlik ateşkes ilan edildi. Fakat İsrail ateşkesin üzerinden 2 saat geçtikten sonra ateşkesi ihlal edip kara saldırısına devam etti.

2015 – Filistin’den UCM’ye İsrail hakkında suç duyurusu

01 Nisan 2015: Filistin, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) resmen üye oldu.

25 Haziran 2015: Filistin, UCM’ye İsrail hakkında suç duyurusunda bulundu. Filistin yönetimi, biri İsrail’in son Gazze savaşı diğeri ise yasadışı yerleşim faaliyetleri ile ilgili mahkemeye iki ayrı dosya sunmuştu.

31 Aralık 2015: Birleşmiş Milletler 2015 İsrail-Filistin raporu yayınladı. Rapora göre İsrail 2015 yılında 170 Filistinliyi öldürdü, 15 bin 377’sini yaraladı. İsrail son bir yıl içinde Batı Şeria ve Kudüs’te Filistinlilere ait 539 ev ve tesisi de yıktı.

2016 – BM Güvenlik Konseyi kararı

30 Kasım 2016: 30 Kasım 2016: Rusya, İsrail-Filistin sorunu konusunda açıklama yaptı. Putin, İsrail-Filistin müzakerelerine yeniden başlanması çağrısı yaptı ve 1967 sınırlarına tabi ve başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulmasını desteklediklerini vurguladı.

23 Aralık 2016: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, İsrail’in işgali altındaki Filistin topraklarında yasadışı tüm yerleşim faaliyetlerini “hemen ve tamamen” durdurmasını öngören karar tasarısını kabul etti. Güvenlik Konseyi üyesi 15 ülkeden 14’u karar tasarısı için ‘evet’ oyu verirken, veto hakkı bulunan ancak bu hakkı kullanmayan ABD ‘çekimser’ oy kullandı. İsrail BMGK’nın kararına uymayacağını açıklarken ABD’ye çok sert tepki gösterdi.

2017 – BM Güvenlik Konseyi kararı

14 Temmuz 2017: İsrail polisi Cuma günü sabah saatlerinde Mescid-i Aksa’da silahlı saldırıda bulunduğunu iddia ettiği üç Filistinliyi öldürdü, olayda yaralanan iki İsrail polisi de hayatını kaybetti.

Bu olay üzerine Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu Harem el Şerif bölgesine giriş-çıkışlar iki gün boyunca yasaklandı. Açıldığında ise giriş noktalarına metal detektörleri yerleştirildi. Dedektörleri protesto eden Filistinliler, Doğu Kudüs’ün sokaklarında namaz kılmaya başladı.

Gerilim arttı Doğu Kudüs’te hem de Batı Şeria’da protestocu Filistinlilere İsrail polisi müdahale etti ve toplamda dört Filistinli öldürüldü. Ardından bir Filistinli, üç İsrailli sivili bıçaklayarak öldürdü.

6 Aralık 2017: ABD Başkanı Trump, İsrail’in başkenti olarak Kudüs’ü tanıdıklarını belirterek, İsrail ABD Büyükelçiliği’ni Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyacaklarını açıkladı.

(HK)

Kaynaklar: BBC, Aljazeera, Reuters

Alıntı: Bianet

Beyoğlu’ndaki mekan sahibinden kadına saldırı

D.O isimli kadın Beyoğlu’nda gittiği bir barda erkek arkadaşı ile birlikte mekan sahibi tarafından demir sopalarla dövüldü. Sokağa çıkarak yardım istediğini söyleyen kadın başka mekan sahipleri tarafından ‘daha fazla dayak yemeden git buradan’ karşılığını aldığını anlattı.

İstanbul’un Beyoğlu ilçesi Bekar Sokak’ta bulunan U2 İrish isimli bir bara giden D.O. isimli kadın ve erkek arkadaşı mekan sahibinin saldırısına uğradı. D.O’nun gözünde ve vücudunun diğer bölgelerinde morluklar oluşurken, erkek arkadaşının burnu kırıldı.

‘YERE YATIRARAK DÖVMEYE BAŞLADI’

D.O saldırıyı şöyle anlattı:

“U2 İrish isimli bara gittik erkek arkadaşlarımla beraber. Barda iki İrlandalı vardı, sohbet ediyorduk. Mekan sahibi ‘ben sizi sevmiyorum gidin’ gibi cümleler kullanmaya başladı. Biz de ‘biramız bitsin gideceğiz’ dedik. Sonra dışarı çıktı ve elinde metal bir sopayla gelerek bizi yere yatırarak dövmeye başladı. Burası benim daha önce de gittiğim bir yer. Hiç böyle bir şey olmamıştı. Aramızda hiçbir tartışma v.s yaşanmadı.

‘ŞİKAYET EDERSENİZ BİR DAHA DAYAK YERSİNİZ’

Daha sonra ben dışarı çıktım ve sokaktakilere bağırdım; yardım edin diye. Mekan sahiplerinden biri ‘boşuna uğraşmayın bu adamı polise şikayet etmeye kalkarsanız bir daha dayak yersiniz’ dedi. Daha sonra ben polisi aradım. Polisler bizi karakola götürmedi. Tek başımıza hastaneye gitmemizi söylediler. Biz bunu kabul etmeyince de ‘suç duyurusunda bulunmuyoruz’ şeklinde bir kağıt imzalatmak istediler. Polislerden biri saldırgan hakında işlem yapılmayacağına ilişkin de imada bulundu.

SOSYAL MEDYADA ÇİRKİN YORUMLAR

D.O’nun darp edildiğine ilişkin fotoğrafını Twitter hesabından paylaşmasının ardından gönderiye kadını suçlar nitelikte yorumlar yapıldı.

Alıntı: İleri Haber

“Kürdistan’da Ekolojik İnşa” Toplum ve Kuram’da

0

“Türkiye akademisinin Kürtleri ve Kürt meselesini hakkaniyetli ve doğru ele almadığı” eleştirisiyle 2008 yılından bu yana yayın hayatına devam eden Toplum ve Kuram dergisinin 12. sayısı çıktı. Derginin bu sayısının dosya başlığı, “Kürdistan’da Dönüşen Paradigma: Ekolojik İnşanın İzini Sürmek”

Toplum ve Kuram’ın 12. sayısının içeriği ise şöyle:

* Dersim Kutsal Tarihi: Çevre, Toplum ve İnancın Ortaklaştığı Kutsal Coğrafyada Yaşam ve Direnme Hukuku – Dilşa Deniz

* Topraksızlar Hareketi ve Kürt Özgürlük Mücadelesinde Alternatif Yaşam ve Ekoloji: Tartışmalar/Karşılaştırmalar – Özlem Yeniay

* (Yeniden) İnşa Sürecinde Devlet, Kimlik Üretimi ve Türkiye-Kürdistan Bölgesi Kırsalı – Joost Jongerden

* “Toplumun Ekolojik Değerler Üzerinden Yeniden Örgütlenmesi Rojava Devriminin başarısıdır” – Rojava Kooperatif Komitesi ile Söyleşi

* Kadın, Ekoloji ve Emek – Eko-Jin ile Söyleşi

* Vegan Etiğin Kürdistan Kodları – Osman Oğuz

* Dağ’ın Oikos’u – Ulaş Güldiken

* Rojava Kronolojisi II – Şiddet, Örgütlenme ve İsyan: Devrimin Ayak Sesleri (2000-2012) – Serhat Arslan

* Muhtaç Kaynakça

Dergiye Türkiye’nin her yerindeki seçkin kitapçılardan, “pirtukakurdi.com” internet sitesinden veya merkezi Diyarbakır’da bulunan Zan Enstitüsü’nden ulaşılabilir.

Dergiyle iletişime geçmek içinse @zanenstitu ile @toplumvekuram Twitter adreslerine veya /ToplumVeKuram Facebook hesabına yazılabilir.

Avusturya Mahkemesi eşcinsel evliliği onayladı

0

Avusturya Anayasa Mahkemesi mevcut yasaların adil olmadığına karar vererek eşcinsel evliliğin 2019’dan itibaren yasalaşmasını onayladı.

Bu hamleyle Avusturya; Almanya, Fransa, Britanya ve İspanya gibi Avrupa ülkeleriyle aynı çizgiyi yakalamış oldu.

Avusturya’da eşcinsel çiftlere 2010’dan beri yasal birliktelik tanınmaktaydı fakat evlenmeleri mümkün değildi.

Anayasa Mahkemesi 2009’da bir kadın çiftin evlilik talebinin Viyana’da yetkililerce reddedilmesinin ardından çıkan yasayı inceledi.

Salı günü yayımlanan bir kararla eşcinsel evliliğe getirilen kısıtlamaların, eğer hükümet erkene almazsa, 2018 sonunda kaldırılacağı duyuruldu.

Anayasa Mahkemesi, yasal birlikteliğin yasa değişse bile geçerli olacağını ve heteroseksüel çiftleri de kapsayacağını duyurdu.

Mahkeme açıklamada “bugün evlilik ve yasal birliktelik arasındaki ayrım eşcinsel çiftlere ayrımcılık olmaksızın sürdürülemez. Bu iki tanımı ayrı tutmak eşcinsel bireylerin heteroseksüel bireylerle eşit olmadığı izlenimini uyandırır.” ifadelerine yer verdi.

Şu anda koalisyon görüşmelerinde olan ve evlilik eşitliği karşıtı olan muhafazakar People’s Party (Cumhuriyet Partisi) ve aşırı sağ Freedom Party (Özgürlük Partisi) konu hakkında bir açıklama yapmadı.

Politik alanda eşcinsel görünürlüğü artırmayı amaçlayan HOSI hareketi kararı memnuniyetle karşıladı. HOSI başkanı Christian Hoegl, “Mutluyuz ve bu fırsatı köklü bir evlilik yasası değişikliği adına bir çağrı olarak kullanmak istiyoruz.” açıklamalarında bulundu.

Kaynak: Independent

Devrimci Marx ve 21. yüzyılda iktidar mücadelesi

Kapitalizm kaçınılmaz olarak toplumda yıkıcı sonuçlara yol açmaya devam ediyor. Her ne kadar umudu yaymaktan yana olsak da gelecek hakkındaki umutsuzluk ve korku emperyalist politikalar aracılığıyla yayılmakta. Tam da böyle bir dönemden geçerken, 2012 yılında Erkin Özalp‘in kaleminden Teorisyeniniz Devrimciydi Yordam Kitap tarafından yayınlandı. Kapitalizmin yol açtığı sorunlara ve bu sorunların kalıcı çözümlerine dair tartışmanın döndüğü kitapta yıkıcı toplumsal sonuçları doğuran faktör, kapitalizmin kendi yarattığı bunalımlardır. Bu bunalım döneminden geçerken toplumdaki adaletsizliklere karşı yükselen sesler de azımsanmayacak ölçüde. Kitabın yazarına göre insanlığın elindeki bilimsel ve teknolojik birikimin sağlayabileceği olanaklar, insanların birbirine ve bilgiye ulaşma şekillerinin değişimi, yeni bir aydınlanma çağının haberciliğini yapabilecek hareketlerin ortaya çıkmasını sağlıyor. Özalp’in kitabının yazıldığı tarihte, henüz tüm dünyadaki basının ve ülkelerin dikkatini çeken Gezi Direnişi’nin yaşanmadığını göz önünde bulunduracak olursak, sonrasında Türkiye’de tüm dengelerin değişmesi ve bu değişimin dünyada yarattığı etkileri yazarın işaret ettiği noktalarda haklılık payı olduğunu gösteriyor.

Yaşadığı dönemin üzerinden ne kadar çok zaman geçmiş olsa da Marx’ın kapitalizme dair ürettiği teoriler halen güncelliğini korumakta. Erkin Özalp bu kitapta 21. yüzyılda, Marx’ın belirttiği gibi kitlelerin eseri olacak devrimlerin yolunun nasıl açılabileceği tartışmasına katkıda bulunuyor. Yazar ayrıca kapitalizmi sorgulayan hareketlerin Marksizm’den faydalanabileceği, Marksizm’in de bu hareketlerden esinlenebileceği üzerinde duruyor. Sekiz bölüme ayırdığı kitabının başında Marx’ın devrimcileşme sürecinden bahsediyor. Yazara göre Marx’ın karakterini belirleyen en büyük etken hukukçu ve filozof olması değil, işçi sınıfı devrimcisi olmasıdır. Marx’ı her şeyden önce bir filozof olarak göstermek isteyenler, Marx’ın devrimci karakteri oluşmadan önceki çalışmalarına vurgu yaparlar. Ancak bunlar Marksist eserler değildir, bize yalnızca Marksizm’in oluşum süreci hakkında fikir verebilirler. Teorisyeniniz Devrimciydi ismi düşünüldüğünde, Erkin Özalp aslında tüm kitapta Marx’ın devrimci kimliğini bize hatırlatmaya çalışıyor.

Dünyadaki sosyal adaletsizliklerden bahsederken bunun sebebinin dünya nüfusunun çok az bir kısmı olan zenginler olduğunu söylüyor. Oysaki aklımıza bile gelemeyecek kadar iyi yaşam standartlarını herkesin ortak yaşam standardı haline getirmemiz mümkün! Marx bunu ispatlamıştı. Günümüzde işçi sınıfının ortadan kalkmakta olduğuna dair iddialara yanıt verirken değişen dünyada kimlerin işçi sınıfını oluşturduğunu yeniden düşündürüyor. Kitapta işçi sınıfının devrimciliğinin sorunsallaştırıldığı kısımda cevabını muhtemelen hepimizin merak ettiği iki ana soru var: “Günümüzdeki toplumsal ilişkiler işçileri sınıf bilincinden uzak tutuyorsa, aynı işçiler toplumsal ilişkileri değiştirmek için gerekli olan bilinç düzeyine nasıl ulaşacak?” ve “İşçi sınıfı, bir siyasal devrim gerçekleştirmek için gerekli olan bilinç düzeyine nasıl ulaşacak? Siyasal devrim, somut olarak nasıl gerçekleştirilecek?

Daha sonra Marx’ın ilk devrim modelini ve Avrupa’daki devrimci mücadele deneyimlerinden yola çıkarak bu modelde yaptığı değişiklikleri somut örneklerle ele alıyor ve 21. yüzyılda devrim mücadelesi yürütenler için dikkate alınması gereken önemli noktaları vurguluyor. Kitabın devamında “bir devrimcinin kapitalizm eleştirisi” olan Kapital’de anlatılanları basit ve anlaşılır bir dille okuyucuya aktarmaya çalışmış, meta üretimi, emek sömürüsü gibi kavramlar üzerinde durup bunlarla birlikte teknolojik gelişmelerin etkisiyle kapitalizmin işçiyi nasıl sömürdüğünü, sermayenin nasıl davrandığını iktisattan yararlanarak anlatıyor. Feodalizm nasıl ki üretici güçlerin önündeki engel olmuşsa, kapitalizm de insanlığın ilerlemesinin önündeki engel olmuş durumda. Toplumsal eşitsizlikler, işsizlik, yoksulluk kapitalizmin yanlış işleyişinden kaynaklanmaz, bu yüzden kapitalizmin ”iyi yanlarını” koruyalım, “kötü yanlarıyla” mücadele edelim düşüncesi yalnızca aynı sonuçların ortaya çıkmasına sebep olur. Kapitalizmi savunanlar, ne kadar kötü olsa da kapitalizmin alternatifsiz olduğunu iddia ediyordu. Ancak 1917 Ekim Devrimi sonrasında bu iddia somut olarak çürütülmüş oldu.

Bugün 100.yılında andığımız Ekim Devrimi ile birlikte görüyoruz ki aslında ne kadar eleştiri alıyor olsa da Sovyetler Birliği’nin dünyada “dosta güven düşmana korku” veren gücüne özlem duyulmakta. Yıkılışından bugüne insanlığın geriye gidişi hızlanmış, gün geçtikçe Sovyetler Birliği gibi bir güce duyulan ihtiyaç bu geriye gidişin hızıyla orantılı bir şekilde artmıştır. Erkin Özalp de çağımızda devrimci mücadele verenlerin Sovyetler Birliği’ne nasıl bakması gerektiğini, yeni olanaklarla birlikte Sovyetler Birliği örneğinin eksiklerinden dersler çıkararak hedeflerin de daha ileri taşınabileceğini vurguluyor.

21.yüzyılda devrim için mücadele edenler için mevcut yeni olanakları somut örneklerle açıklayıp değerlendirmelerde bulunuyor. Bill Gates’in Microsoft’u ve özgür yazılım hareketinin parçası olan GDN/Linux işletim sistemi arasındaki farklılıklara örnekler vererek şirketlerin ücretsiz internet kullanımı üzerine koyduğu engellere değiniyor. Teknolojinin gelişmesiyle artan internet kullanımı hızlı bilgi edinmenin ve haberleşmenin yolunu açmıştır. Özalp internetten yararlanarak ortaya çıkan hareketlere “Wall Street’i İşgal Et” hareketini örnek olarak veriyor. “İşgal” hareketinin ortaya çıkışı dünya kapitalizminin güncel bunalımlarının doğurduğu toplumsal tepkiler sonucu olmuştur. Yazının başında bahsedildiği üzere Gezi Direnişi yaşanmadan yayımlanan kitabın bu tartışma konusuna Gezi Direnişi de örnek verilebilir. Hatırlarsak, basının müthiş bir şekilde yayınlamaktan kaçındığı ya da ancak gerçekliğinden saptırarak yayınladığı bu direniş, internetle haşır neşir olan 90 kuşağının özellikle Twitter üzerinden haberleşme sağlamasıyla yayılmıştı. Böylelikle doğru habercilik anlayışının eksikliği fark edilmiş, halka internet üzerinden gerçek bilgi aktarımı yapma amacıyla kurulmuş birçok haber kanalı açılmıştı.

Son olarak, kitabın tümünde değerlendirilen deneyimler ve 21. yüzyılın sahip olduğu olanaklar birlikte düşünüldüğünde kapitalizmi yıkmak isteyenlerin iktidara nasıl gelebileceği üzerinde bir tartışma yürütülüyor. Birbirinden çok farklı talepleri olan insanları bir araya getirmek gerektiği söyleniyor; ancak taleplerin farklılığı, birliktelikten çok ayrılığa sebep olabiliyor! Burada solun yapması gereken, farklı taleplerin ortak sebebinden yola çıkarak tek bir siyasal iktidar mücadelesi oluşturmaktır. Siyasal açıdan güçlü bir sol, diğer siyasi odakları daha mücadeleci bir çizgiye çekebilir ve kitleleri peşinden sürükleyip ileriye taşıma olanağına sahip olabilir. Bunun için gerekli olan gerçek bir iktidar alternatifi yaratmanın yollarını bulmak, bulmak için mücadele etmektir.

Künye: Teorisyeniniz Devrimciydi, Erkin Özalp, Yordam Kitap, Ocak 2012, 192 sayfa

Taştan bir ördeğin karnını deştiler / Liman Matruşka Park’ta

0

Parasız, evsiz, göbekli, içkiye düşkün, 46 yaşında bir adam olan Osman Kağıt, bir gece annesiyle yaşadığı evden ayrılıyor. Aklında “o akşam” olarak yer eden akşamdan sonra senaryo yazmak için Çıralı’ya gidiyor. Senaryosunu yazarken, etrafında olup bitenleri ve geçmişini görüyoruz.

Yazar Uğur Sencer, Osman’ı Osman’ın ağzından şu şekilde tanıtmış:

Osman Kağıt, 46 yaşında, boyu bir metre altmış altı, yaşlandığında boyu giderek kısalmaya başladı, şişman görünmüyor ama kilosu 90 civarı, tartıda yüz on kiloyu görmüşlüğü var, sol gözü karanlık, soğukta donar, içince kan toplar, bekar, hiç evlenmemiş, hiç hapse girmemiş ama beş altı kez nezarete düşmüş, bir çocuk öldürmüş ama kimsenin haberi yok, yirmi altı yaşında yazarlığa başlamış, yazarlıktan ilk parasını otuz iki yaşında kazanmış, o günden beri başka iş yapmamış, son dört senedir eski işlerinin eften püften telifleri dışında hiç geliri yok, iki yıldır annesiyle yaşıyordu, “o akşam” o da kapandı.

Osman’ın yaşadığı hayat ölümlere yol açıyor, ama Osman yaşamak istiyor. Sevilmese de her sabah uyanabilmeyi istiyor, yok olmayı ve toprağın altında çürümeyi istemiyor, yaşlanmak istiyor. Her boktan yazar gibi onun da kumda oynarken çekilmiş çocukluk fotoğrafları var. Diyor ki, “Bu kadar bokun içinde yüzen adam iyi yazar, hiç olmazsa içinde yüzdüğü boku yazar, ve bu boku iyi yazar.”

Bir yandan sevimliliğine ve anlattıklarına güleceğimiz, bir yandan okuyucuyu rahatsız edecek Osman’ı okurken her zaman hayret edeceksiniz. İthaki Yayınları tarafından basılan Matruşka Park, Uğur Sencer’in ilk romanı olarak epey bir dikkat çekiyor. Hem Osman’ın kendisini eleştirmesi, çevresindekiler hakkında düşünceleri, geçmişi üzerine söyledikleri okumaya değer, çok keyifli, kimi zaman da düşündürücü. Daha önce Hayatın Peşinde isimli öykü kitabı çıkan Uğur Sencer’in gelecekteki çalışmalarını merakla bekliyoruz. İyi okumalar.

23. Gezici Festival Sinop’ta

0

1 Aralık’ta Ankara’da yolculuğuna başlayan 23. Gezici Festival, 8-11 Aralık tarihlerinde Sinop Belediyesi ve Telvin Sanat Akademi’nin katkılarıyla rotasını Sinop’a çeviriyor. Sinop Halk Eğitim Merkezi’nde yapılacak tüm gösterimler ücretsiz olacak.

Pelin Esmer’in, senaryosunu yazar Barış Bıçakçı’yla birlikte kaleme aldığı İşe Yarar Bir Şey filmi ile açılacak festivalin açılış törenine Pelin Esmer, Başak Köklükaya, Yiğit Özşener ve Dilde Mahalli katılacak.

Hakan Günday’ın aynı adlı romanından uyarlanan, Onur Saylak’ın yönettiği Daha, Ege’nin bir kıyı kasabasında baskıcı babasının etkisi altındaki 14 yaşındaki bir gencin, kendi kimliğini bulma çabasını anlatırken, arka planda göçmen kaçakçılığı ve insani değerler hakkında yakıcı sorular soruyor. Venedik Film Festivali Eleştirmenler Haftası’nda ilk gösterimi yapılan, Adana Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü, Ulusal Yarışma’da da En İyi Senaryo Ödülü’nü kazanan Emre Yeksan’ın yönettiği Körfez, otuzlu yaşlarda bir adamın boşandıktan sonra İzmir’deki aile evine dönüşüyle başlayan olaylarda, bireyin bunalımından, toplumun bunalımına uzanıyor. Filmin gösterimine Emre Yeksan ve yapımcısı Anna Maria Aslanoğlu katılacak. İstanbul Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü dahil dört ödül alan ve Moskova Film Festivali’nde Fikret Reyhan’a En İyi Yönetmen Ödülü’nü getiren Sarı Sıcak, geleneksel tarımla geçimlerini sağlamaya çalışan bir aile ve sıkıldığı hayattan kurtulma çabası içindeki ailenin küçük oğlu İbrahim üzerinden Türkiye’de radikal bir dönüşüm geçiren tarımsal üretim ilişkilerini anlatıyor. Fikret Reyhan filmden sonra izleyicilerin sorularını yanıtlayacak.

Yerli yapımlar dışında izleyiciyi dünya sinemasıyla da buluşturacak filmler de 23. Gezici Festival kapsamında Sinop’a geliyor. Kuzey Fransa’da Calais kentinde büyük bir malikânede yaşayan Laurent ailesi üzerinden “burjuva kültürü”ne alaycı bir bakış atan usta yönetmen Michael Haneke’nin son filmi Mutlu Son (Happy End), Filistin’de bir geleneğe uygun olarak düğün davetiyelerini elden teslim etmesi gereken bir baba-oğulun kent içerisindeki yolculuklarını anlatan Filistin’in Oscar adayı Düğün Davetiyesi (Wajib) ve adli tıp uzmanı Dr. Nariman’ın, otomobiliyle çarpıp yaralanmasına neden olduğu küçük çocuğun ölmesiyle içine düştüğü vicdani ikilemi anlatan Tarihsiz, İmzasız (No Date, No Signature) bu yılın önemli filmleri.

Festivalin “Ercan Kesal: Adalet ve Vicdan” bölümünde yer alan, Sidney Lumet’in yönettiği 12 Kızgın Adam, bir gencin babasını bıçaklamasıyla ilgili davada, jürinin karar alma sürecini anlatıyor.

Ercan Kesal sinemanın, adalet ve vicdan meselesiyle kurduğu bağlantının örneği olarak belirlediği filmin gösterimi sırasında gerçekleştirilecek söyleşi için Sinop’a gelecek.

Bu filmler dışında Denis Villenevue seçkisinden bir film de Sinop seyircisiyle buluşuyor. İki öğrencinin perspektifinden, Montreal kentinde 1989 yılında gerçekten yaşanan bir katliamın anlatıldığı Politeknik (Polytechnique, 2009), olayı hayatta kalanlarda bıraktığı psikolojik etkilerle birlikte veriyor.

Sinema tarihinin önemli sessiz filmleri, önceki yıllarda olduğu gibi bu yıl da ABD ve Hollanda Büyükelçilikleri’nin katkılarıyla Gezici Festival’in özel bölümlerinden birini oluşturuyor. Hollanda EYE Film Müzesi sessiz film küratörlerinden Elif Rongen-Kaynakçı’nın katkılarıyla hazırlanan bu özel bölümde, 1924 Amerikan yapımı İspanyol Dansçı, Baba Zula’nın canlı müziği eşliğinde Sinoplu sinemaseverlere sunulacak.

Film ekiplerinin yanı sıra yönetmen Zeki Demirkubuz da Sinop’ta festivalin konuğu olacak.

“Fobik psikolog istemiyoruz”

0

Haber Türk kanalında 26 Kasım 2017 tarihinde Oylum Talu’nun sunuculuğunu yaptığı Burası Haftasonu adlı programda “uzman” psikolog konuk olarak çıkarılan Aslı Karasaç Özkaya adlı şahıs, çocukların cinsel kimliklerini oluşturmaları konusunda ebeveynlere tavsiye verdiği iddiasıyla LGBTİ+ fobik söylemlerde bulunmuştur. Çocukların cinsiyet kimliklerinin ailenin yönlendirmesiyle değişebileceğini iddia eden Özkaya, ebeveynlere çocukların atanmış cinsiyetlerine uygun olarak giyinmeye zorlamayı, onları ödüllerle yönlendirerek “düzeltmenin” mümkün olacağını söyleyerek trans/ interseks çocuklara fiziksel ve psikolojik şiddet uygulamayı olumlamıştır.

Aslı Karasaç Özkaya program sırasında “norm dışında” kalan cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerine yönelik ayrımcı söylemlerde bulunmuş ve bu kişilere yönelik nefreti desteklemiştir. Program sunucusu Oylum Talu konuğunun nefret içerikli söylemlerine engel olmadığı gibi kendisi de bu söylemleri desteklemiştir.

Uzman Psikolog sıfatıyla programa konuk olan şahsın verdiği “bilgiler” bilimsellikten uzak, heteronormatif ve cisseksist yargılardan oluşan ifadelerden ibarettir. Programda konuşulan konular modern psikolojik yaklaşımlardan uzak olduğu gibi halkı bilgilendirmeyi amaçlayan bir programın yanlış ve basmakalıp bilgilerle dolu oluşu yayıncılık ilkeleriyle de bağdaşmamaktadır.

Aslı Karasaç Özkaya’nın psikolog kimliğiyle televizyon kanalına çıkarılması, onu toplum nezdinde sözü dinlenebilir bir kişi yapmıştır. Dolayısıyla söylediği bu cinsiyetçi, transfobik, interfobik sözlerle başta ebeveynleri ve nihayetinde toplumu çocuk şiddetine yönlendirmiştir. Son yıllarda hızla artan kadına ve çocuğa yönelik şiddete karşı mücadele eden bizler, Özkaya ve benzer zihniyetteki insanların bu tarz programlarda söz sahibi olmasının bu nefreti körüklediğini biliyoruz. Yapılan LGBTİ+ fobik bu yayından dolayı Haber Türk kanalından, programın sunucusu Oylum Talu’dan ve konuğu Aslı Karasaç Özkaya’dan gerekli açıklamayı yapmalarını ve kamuoyundan özür dilemelerini bekliyoruz.

Ahtamara LGBTİ WAN
Buca Kent Konseyi Eşitlik Meclisi
Çanakkale LGBTİ+ İnisiyatifi
Denizli LGBTİ+ Aileleri Grubu
DEÜ Eşit Şerit Toplumsal Cinsiyet Araştırmaları Topluluğu
Genç LGBTİ+ Derneği
Herkes İçin Ruh Sağlığı Derneği
Hevi LGBTİ Derneği
İnterseks Türkiye
İstanbul LGBTİ+ Dayanışma Derneği
Kaos GL Derneği
KeSKeSoR Amed Oluşumu
Kuir Kıbrıs Derneği
LADEG+ (LGBTIQ+ Aileleri ve Yakınları Destek Grubu)
Lambda İstanbul
LeGeBİT Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Araştırmaları Dayanışma Topluluğu
LISTAG – LGBTI+ Aileleri ve Yakınları Grubu
Mersin LGBT 7 Renk Derneği
ODTÜ LGBTİ+ Dayanışması
Özgür Renkler Derneği
Pembe Hayat
Pembe Hayat KuirFest
Pozitif Yaşam Derneği
Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği
SPoD
Toplumsal Dayanışma İçin Psikologlar Derneği (TODAP)