Ana Sayfa Blog Sayfa 227

23. Gezici Festival gösterimler, söyleşiler ve etkinliklerle devam ediyor

0

Ercan Kesal ile adalet ve vicdan üzerine

Ercan Kesal’in Gezici Festival için seçtiği adalet ve vicdan temalı üç film izleyicilerle buluştu. Kesal, Öldürme Üzerine Kısa Bir Film, Satıcı ve 12 Kızgın Adam’ın yer aldığı programdaki gösterimlerin ardından izleyicilerle buluştu. “Adaletin ne olduğunu bilemeyebiliriz ama adaletsizliğin ne olduğunu biliyoruz. Adalete, sürekli adil olma eylemi diyebiliriz.” diye sözlerine başlayan Kesal insanların kendi doğrularının şaşmaz olduğuna inanmasının, her şeyi bildiğini sanmasınının en büyük trajedimiz olduğunu vurguladı. Kesal, seçtiği filmlerin bu düşünceler etrafında gezindiğini belirtti. Toplumsal hafızanın gün geçtikçe zayıfladığı, toplumsal kayıtsızlığın daha da büyüdüğü bir dönemden geçiyor olmamızın filmleri seçmesinde etkisi olup olmadığına dair bir sorunun gelmesi üzerine üzerine Kesal, “Anılarımız, geçmişimiz, belleğimiz bizim kalbimizin bekçisi. Kalbimizdeki anılara sahip çıkmalıyız. Onlar bizim kalbimizdeki kötülükleri yiyorlar.” diye yanıt verdi.

Yol yeni versiyonuyla izleyici karşısına çıktı

Gezici Festival, Yol’un yeniden kurgulanmış ve dijital olarak yenilenmiş versiyonunun gösterimiyle başladı. Filmin yapımcılarından Donat Keusch’un sunumuyla gerçekleştirilen gösterimde, Yol’un otuz beş yıllık yolculuğundan da bahsedildi. Keusch, Cannes Film Festivali’ne başvurduklarında festival yönetiminin filmi kısaltmalarını talep ettiğini ve o yüzden Yol’un Yılmaz Güney’in istediği haliyle festivalde gösterilemediğini belirtti. Film, Altın Palmiye kazanmasının hemen ardından elli ülkeye satıldığı için yeniden kurgu sürecinin ertelendiğini söyleyen Keusch, filmin Gezici Festival’de gösterilen versiyonunun Güney’in hayalindeki kurguya en yakın hali olduğunu belirtti. Yapımcı, Yılmaz Güney’e filmi yeniden kurgulayacağına dair verdiği sözü anca yerine getirebildiğini, filmin eksik parçalarının toparlanmasının, yeniden kurgulanmasının ve dijital olarak yenilenmesinin altı yıllık bir sürece yayıldığını söyledi. Yol’un, Gezici Festival’deki Türkiye prömiyerine ardından birçok Avrupa ülkesinde vizyona gireceği ve önümüzdeki yıl içinde DVD ve Bluray baskılarının piyasaya sürüleceği de belirtildi.

Türkiye sinemasının ödüllü filmleri Gezici Festival’de gösterildi

Emre Yeksan’ın prömiyerini Venedik Film Festivali Eleştirmenler Haftası’nda yapan ilk uzun metrajlı filmi Körfez’in gösterimi film ekibinin katılımıyla gerçekleşti. İzleyicilerin yoğun ilgisiyle karşılanan gösterimin ardından filmin yönetmeni Emre Yeksan, oyuncusu Ahmet Melih Yılmaz, yapımcısı Anna Maria Aslanoğlu ve kurgucusu Selda Taşkın seyircilerden gelen soruları yanıtladı. Fikret Reyhan’ın bol ödüllü ilk filmi Sarı Sıcak’a da seyircinin ilgisi büyüktü. Filmin ardından Reyhan izleyicilerle film üzerine bir sohbet gerçekleştirdi.

Guy Ben Ner söyleşisi gerçekleştirildi

Goethe Institut’ta İsrailli sanatçı Guy Ben Ner’in 5 filmi izleyiciyle buluştu. Gerçekleşen gösterimlerin ardından sanatçı Guy Ben Ner ile Köken Ergun arasında bir sanatçı konuşması gerçekleştirildi. T. Melis Golar küratörlüğünde hazırlanan Keşke Başka Bir Yerde Olsaydım (Guy Ben Ner) sergisi 10 Aralık’a kadar Çağdaş Sanatlar Merkezi Füreya Koral Sergi Salonu’nda devam ediyor.

Baba Zula’nın Müziği Eşliğinde Film Gösterimi

Baba Zula ile Gezici Festival işbirliği devam ediyor. Eye Film Müzesi işbirliği ile gösterilen Filibus: Göklerin Gizemli Korsanı filmine Baba Zula’nın canlı müziği eşlik etti. Çankaya Çağdaş Sanat Merkezi ve Goethe-Institut’ta gerçekleştirilen gösterimler Ankaralı izleyicilerin yoğun ilgisiyle karşılandı.

Avustralya Senatosu eşcinsel evliliğe onay verdi

0

Avustralya Senatosu eşcinsel evliliği kapsayan düzenlemeyi onayladı.

Düzenlemenin gelecek haftaya kadar imzalanıp yasalaşması bekleniyor.

Muhafazakar politikacıların dindar muhaliflerin eşcinsel çiftlere hizmet vermeyi reddetmesini kabul ettirme çabası parlamentoda kabul görmedi.

Avustralyalılar posta yoluyla yapılan ve yasal bir bağlayıcılığı bulunmayan oylamada ezici bir üstünlükle eşcinsel evliliği desteklemişti. Düzenleme 12 ret oyuna karşı 43 kabul oyu ile senatodan geçti.

Muhafazakarlar; çiçekçisinden müzisyenine, papazından garsonuna dindar muhalifler için eşcinsel çiftlere hizmet vermeme hakkı konusunda geniş bir koruma için destek aradı. Fakat senatoda çoğunluk eşcinsel evliliği desteklediği için bu teklif reddedildi.

İşçi Partisi mensubu senatör Penny Wong parlamentoya “Avustralyalılar ayrımcılığın azalması için oy kullandılar, artırılması için değil ve biz Senato olarak ayrımcılığı artırmayı amaçlayan ve evlilik eşitliğine uymayan bu düzenlemeyi reddederek halkın kararına saygı göstermiş olduk.” açıklamalarında bulundu.

Yüksek yargıdan geçen düzenleme gelecek hafta yasama organına iletilecek. Düzenlemenin sorunsuz bir şekilde kabul edilmesi bekleniyor.

Başbakan Malcolm Turnbull önderliğindeki liberal-milliyetçi koalisyon hükümeti ve ana muhalefet İşçi Partisi, düzenlemenin 7 Aralık’ta geçmesini istediklerini belirtti.

Düzenleme beklenildiği gibi kabul edilirse, Avustralya –ki bazı eyaletlerinde homoseksüellik 1997’ye dek yasal olmamasına rağmen- eşcinsel evliliği yasalaştıran 26. ülke olacak.

Kaynak: Independent

Vakıf: Sosyo-politik bir uzay operası

0
“Hari Seldon’ın burada kurduğu Vakıf, büyük bir ansiklopedi meydana getirme şeklinde göstermelik bir amaç güdüyordu ve gerçekte neyin peşinde olduğunu anlayana dek elli yıl boyunca biz o aldatmacanın peşinden sürüklenip gittik. Olayın perde arkasını öğrendiğimizde ise neredeyse iş işten geçmişti. Eski İmparatorluk’un merkezi kesimleriyle aramızdaki iletişim kesildiğinde, çoğu ilkel ve saldırgan olan yeni kurulmuş düşman krallıklarla çevrelenmiş, sanayileşmeden uzak, tek bir kente yığılmış bir bilim insanı topluluğu halinde bulduk kendimizi.”
Vakıf s.114

Isaac Asimov, Vakıf Üçlemesi’nin ilk kitabı olan Vakıf’ı yazmaya başladığında yirmili yaşlarının başındaydı. Daha çocukken babasının şekerci dükkanında okumasına izin verilmeyen dergiler ve buna karşın dergi kapaklarından içinde geçenleri tahmin etme oyunu hayal gücünü oldukça geliştirmiş olsa gerek. Buna karşın Asimov bir bilim insanının görece objektifliğine, mantıksal çıkarım yapma yeteneğine ve çok daha fazlasına sahipti. Hayatı boyunca yazdığı 480 civarındaki kitabın çoğu kurgu içermeyen, matematik, fizik, astronomi gibi temel bilim dallarına dair eserlerden oluşuyordu.

İthaki Yayınları’nın, Asimov Kitaplığı serisinin ilk kitabı olarak okuyucularına sunduğu Vakıf, aynı zamanda serininde ilk kitabı. Vakıf ilk olarak Astounding Magazine’de hikayeler olarak yayınlanmış ancak daha sonra Asimov tarafından romanlaştırılmış. Başlangıçta üçleme olarak tasarlanan seri 1966 yılında bilimkurgunun en prestijli ödüllerini dağıtan Hugo Komitesi tarafından tek sefer mahsus olarak verilen ‘Tüm zamanların En İyi Bilimkurgu Serisi’ ödülünü Tolkien ve Heinlein gibi bilimkurgu ve fantastik edebiyatın devlerinin önüne geçerek kazanmıştır. Vakıf bu ve daha bir çok sebeple tarihsel olarak bilimkurgu edebiyatının en üst düzey eserlerindendir.

Asimov’un, “Bilimkurgunun Babası” unvanını son derece oturaklı yazım tarzıyla uzay operası ve sosyo-politik bilimkurguyu harmanlayarak yazdığı Vakıf Üçlemesi’yle kazandığı da söylenebilir. Bunu yirmili yaşlarının başında başarmasıysa kendine olan güvenini göstermesinin yanı sıra dönemin bilimkurgu edebiyatının ‘ucuz’ konularını arkada bırakarak kendi tercih ettiği konulara derinlemesine girme cesaretini gösterebilmesine borçludur.

Vakıf Üçlemesi’nden otuz yıl kadar sonra seriyi yediye tamamlayan Asimov 1992’de vefat eder. Bunun sonucunda Vakıf’ın ünlü psikotarihçisi Hari Seldon’un İmparatorluğu uyarmasıyla ve galaksinin uç noktasında Vakıf’ı kurmasıyla otuz bin yıldan yalnızca bin yıla inen barbarlık çağının ancak beş yüzüncü yılına kadar gidebiliriz. Hari Seldon’un psikotarih bilimi sayesinde dev insan kitlelerini ve dolayısıyla toplumun ve uygarlığın gidişatını ne kadar doğru tahmin ettiğini göremesek de, Asimov serinin bu ilk kitabında bizi soluk almadan, okumaya karşı koyamadığımız Vakıf’ın ilk iki yüzyılla baş başa bırakıyor. İyi yolculuklar.

TİHV 8. İnsan Hakları Belgesel Film Günleri Başlıyor

Böylesi olağan üstü koşullarda bizatihi insan haklarının korunması çabası öne çıksa da bu yıl “İnsan Hakları Belgesel Film Günleri’nin temasını, toplumsal hayatımızda yol açacağı çok uzun süreli ve yaygın etkilerini göz önünde bulundurarak, yaklaşık bir buçuk yıldır ülkede hüküm süren OHAL koşullarında KHK ile görevinden ihraç edilenlerin maruz kaldığı ihlaller oluşturuyor.

8. İnsan Hakları Belgesel Film Günleri bu yıl, balığın ve denizin öyküsünü, iş cinayetlerine kurban giden işçileri, kent hakkı için mücadele eden sinema sevdalılarını, Brezilya’yı da saran ‘Gezi’ etkilerini, silahların ve çatışmaların ortasında geçen futbol mücadelesini, askerliklerini yaparken ayrımcılığa uğrayan bu toprakların evladı Ermeni ve Yahudi gençlerini, çocuk evliliklerine karşı verilen okuma savaşını, erkekler tarafında öldürülen kadınları, OHAL’e karşı verilen demokrasi mücadelesini ve direnen kamu emekçilerini, Sri Lanka’da 26 yıl süren iç savaşın şiddetini ve tabi ki her geçen gün O’na olan özlemimiz daha da büyüyen Sevgili Tahir Elçi’yi anlatan ülke içinden ve dışından seçme belgesel filmleri izleyeceksiniz.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da gösterilen filmlerden bazılarının yönetmenleri katılımcılarla birlikte olacak:

Yönetmenler Devrim Tekinoğlu, Meral Özden Uç, Deniz Çankaya Salmanlı, İmre Azem, Ali Ergül, Sinem Babul ve Rabia Çetin gösterimler sonrasında filmlerine dair izleyicilerle söyleşi yapacaklar.

Dört gün boyunca İzmirliler, insan hakları savunucuları ve tüm sinemaseverler ile bu etkinlikte birlikte olmanın mutluluğunu yaşayacaklar.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) tarafından organize edilen belgesel günleri ayrıca filmlerin seçiminde ve gösteriminde büyük emeği geçen Ege Üniversitesi İletişim Çalışmaları Topluluğu ile maddi ve manevi her türlü olanağı sunan, salonlarını açan İzmir Fransız Kültür Merkezi’nın katkılarıyla hazırlanmaktadır. Gösterimler İzmir Fransız Kültür Merkezi’nde (Cumhuriyet Bulv. No:152 Alsancak) Ücretsiz olarak gerçekleştirilecektir.

Peki bu yıl sekizincisi düzenlenen programda neler mi var?

ÖZGÜRLEŞEN SEYİRCİ: EMEK SİNEMASI MÜCADELESİ
7 Aralık Perşembe
Saat:12.00
Süre: 48′ / English Sub.
Yönetmen: Emek Bizim İstanbul Bizim İnisiyatifi

ANGEL OF NANJING / NANJING’İN MELEĞİ
7 Aralık Perşembe
Saat: 13.00
Süre: 68′
Yönetmen: Jordon HOROWITZ, Frank FERENDO

LÜFER
7 Aralık Perşembe
Saat: 14.30
Süre: 63′ / English Sub.
Yönetmen: Mert GÖKALP

YEŞİL KIRMIZI: AMEDSPOR BELGESELİ
7 Aralık Perşembe
Saat: 15.50
Süre: 74′

Yönetmen: Ersin KANA

AŞK BİTTİ / ACABOU O AMOR
7 Aralık Perşembe
Saat: 17.25
Süre: 47′
Yönetmen: Mert KAYA

Bindokuzyüzdoksandört
7 Aralık Perşembe
Saat: 18.30
Süre: 55′
Yönetmen: Devrim TEKİNOĞLU

WATCHERS OF THE SKY/ GÖKYÜZÜNÜ SEYREDENLER
8 Aralık Cuma
Saat: 12.00
Süre: 121′
Yönetmen: Edet BELZBERG

ÜÇYÜZBİR
8 Aralık Cuma
Saat: 14.30
Süre: 29′
Yönetmen: Alican MANSUROĞLU

RADIO KOBANÎ / RADYO KOBANÎ
8 Aralık Cuma
Saat: 15.15
Süre:70′
Yönetmen: Reber DOSKY

DÖNGÜ / CIRCLE
8 Aralık Cuma
Saat: 16.45
Süre: 9′
Yönetmen: Yavuz Pullukçu

BİR ŞEHRİN KHK’SI
8 Aralık Cuma
Saat: 17.15
Süre: 24′
Yönetmen: Özen Meral UÇ

HAKİKATİN GÜCÜ
8 Aralık Cuma
Saat: 17.50
Süre: 96′
Yönetmen: Kesk Haber Sen,Kesk İstanbul Kadın Meclisi Kolektif Üretimi

DEMONS IN PARADISE / CENNETTEKİ İBLİSLER
9 Aralık Cumartesi
Saat: 12.00
Süre: 92′
Yönetmen: Jude RATNAM

PUTIN IS BACK / PUTİN GERİ DÖNDÜ
9 Aralık Cumartesi
Saat: 14.00
Süre: 78′
Yönetmen: Jean-Michel CARRE

ALİ DEĞİL ARİ KOMUTANIM / IT’S ARİ SIR, NOT ALİ
9 Aralık Cumartesi
Saat: 15.40
Süre: 21′ / English Sub.
Yönetmen: Deniz ÖZDEN

ZAATARI DJINN / ZAATARI CİNİ
9 Aralık Cumartesi
Saat: 16.20
Süre: 91′
Yönetmen: Catherine van CAMPEN

İKİ YÜZ YİRMİ SEKİZ
9 Aralık Cumartesi
Saat: 18.10
Süre: 21′
Yönetmen: Deniz ŞENGÜL, Mazhar YILDIZ

UÇURUMUN KIYISINDA TÜRKİYE
9 Aralık Cumartesi
Saat: 18.40
Süre: 53′
Yönetmen: İmre AZEM

DERDO ANA VE CEVİZ AĞACI
10 Aralık Pazar
Saat: 12.00
Süre: 68′
Yönetmen: Serdar ÖNAL

WE COME AS FRIENDS / DOST OLARAK GELİYORUZ
10 Aralık Pazar
Saat: 13.20
Süre: 105′
Yönetmen: Hubert SAUPER

THE BABUSHKAS OF CHERNOBYL / ÇERNOBİL’İN BABUŞKALARI
10 Aralık Pazar
Saat: 15.30
Süre: 71′
Yönetmen: Holly MORRIS, Anne BOGARD

STONY PATHS / TAŞLI YOLLAR
10 Aralık Pazar
Saat: 17.00
Süre: 60′
Yönetmen: Arnaud KHAYADJANIAN

KIRIK SAAT
10 Aralık Pazar
Saat :18.15
Süre:50′
Yönetmen:Sinem Babul, Rabia Çetin

SUYUN ÖLÜM TARİHİ
10 Aralık Pazar
Saat: 19.50
Süre: 23′
Yönetmen: Ali ERGÜL

Bir geri dönüşün hikayesi: Körfez (The Gulf)

0

Emre Yeksan’ın ilk uzun metrajlı filmi Körfez, yeni boşanmış bir adamın ailesinin yanına, İzmir’e dönüş hikayesini anlatıyor. Körfez’de yaşanan bir kazanın, şehirde yaşayan insanların ve Selim’in hikayesindeki etkilerine tanık olacağınız film, Başka Sinema kapsamında gösterimde olacak. Dünya prömiyerini 74. Venedik Film Festivali’nde yapan Körfez, yurt dışında da çok güzel tepkiler aldı. İstanbul’dan İzmir’e bir dönüş hikayesini ve toplumun genelinde hakim olan ruh halini ele alan filmin senaryosunda ve yönetmen koltuğunda, daha önce yapımcılık yapmış olan Emre Yeksan var. Ayrıca Körfez, senaryoda Yeksan ile Ahmet Büke’nin de imzasını taşıyor.

Yapımcılığını Anna Maria Aslanoğlu’nun yaptığı filmde; Ulaş Tuna Astepe, Ahmet Melih Yılmaz, Serpil Gül, Müfit Kayacan, Cem Zeynel Kılıç, Damla Ardal, Merve Dizdar gibi başarılı oyuncular yer alıyor.

Emre Yeksan ile filmin şimdiye kadarki başarısı ve film hakkında sohbet ettik…

”Tarih bizden daha büyük bir şekilde akıyor ve geleceğe dair bir arzu, umut taşımak çok önemli. Filmi çekerken o umuda tekrar ulaştık diyebilirim. Umudu korumaya çalışıyoruz. Mutlu anları hatırlamaya ihtiyacımız var ve sinema da bu hatırlamanın bir aracı olabilir.”

Filmin İzmir’de geçiyor olması çok yoğun kullanılmış gibi geldi bana. Sembolik olarak mı İzmir seçildi, özellikle anlatılmak istenen bir konu var mıydı, yoksa İzmir’in kendisini mi anlatmak istediniz?

Aslında hikaye İzmir’den çıkmış oldu. Benim çocukluğum, İzmir’e dair hatırladığım şeyler, kendi gidiş gelişlerim etkili oldu. Sonuç itibariyle İzmir’i herhangi bir yere dönüştürmek istedim. Özelde İzmir’i başka yerlerden ayırarak, İzmir’e dair bir şey söylemek gibi bir amacım olmadı. Ama orası benim hayatımın ciddi bir kısmını geçirdiğim bir yer olduğu için, benim tarihimde de çok baskın bir yer. Hikayeyi bu yüzden kendi yaşantımdan ayıramam. Hikayenin başlangıç noktasında, benim yaşadığım bir duygu durumu vardı. Ailemin yanına, İzmir’e gitmiştim, sahilde yürürken çocukluğumda duyduğum kokuyu duydum ve uzun zamandır duymadığım bir kokuydu. İşte o koku, o günlerdeki ruh halim bende bir şeyler tetikledi. Sadece kötü şeyler aklımıza gelmesin, çocukluğun iyi yönlerini de zihnimde canlandırdı. Kötü bir kokunun, iyi bir şeye de yol açabileceği fikri buradan çıktı. İçinde olduğum duygu durumu da karakterin ortaya çıkmasına vesile oldu.

Karakterin İzmir’den gitmek istemediğini görüyoruz. Bu seçimin bir sebebi var mı?

Aslında karakterin İzmir ile kurduğu bağdan ziyade, artık bir yerden bir yere gitmek istememesi ile ilgili bir durum. Dönüp dolaşıp geldiği yer, doğup büyüdüğü yer ve orada bitirmek için gidiyor. Karakterin oradan gitmek gibi bir arzusu olmuyor. Yine benim hissettiklerimden etkilenme söz konusu diyebilirim. Ben 18 yaşımda İzmir’den İstanbul’a geldim. İzmir’in taşralığından sıkılarak geldim ama çok da özledim. Her gittiğimde evim gibi hissettim. İzmir’in dışında yaşayan İzmirliler için böyle ikili bir durum vardır. Genel gördüğüm, sevgi-nefret durumunun etkisi var sanırım. Ama karakterin oradan gitmek istememesi bunlardan ziyade, yer değiştirmek istememesinden kaynaklanıyor. Kalıp yaşadıklarından memnun oluyor ama o memnuniyeti hesaplayarak kalmıyor. Tamamen eylemsizlik halinden yaşadıkları.

Genelde filmlerde İstanbul başrolü alır. Körfez’de öyle bir şey görmüyoruz. Özellikle düşündüğünüz bir şey oldu mu İstanbul’u hikayeye dahil etmeyerek?

İstanbul’da hiç sahne tasarlamadık zaten. Yolda başlayan bir hikaye ve geri dönüşü anlatıyor İstanbul hiç aklımızda olmadı ama özellikle İzmir olsun diye bir gayemiz, hedefimiz olmadı. Hikaye öyle gelişti diyelim.

Başta aklınızda canlanan ilk hikaye ile son hali birbirine uyuştu mu?

Her zaman birebir uyuşmuyor. Yolda ortaya çıkan şartlar, imkanlarla değişip gelişen olaylar haliyle. Film bu şekilde önü açık bir süreçtir. Hedeflediğiniz şeye yüzde yüz uyması gibi bir şey olmuyor ama hikayeden çok uzaklaşmadık. Senaryonun duygusu neyse, filmin de duygusu o oldu.

İstanbul gerçekten terk edilmeyi hak eden bir şehir mi sizin için?

İstanbul hep zor bir şehir oldu. Gittikçe de zorlaşıyor sanırım. Ama bunu filmde ”İstanbul nasıl bir yer” diye işlemeyi düşünmedim. Kendi açımdan bu şehri seviyorum ama yorucu olduğu gerçek. Kendimi merkezde hissediyorum. İş yapma olanağımız daha fazla. Sadece filmde, karakterin her şeyin aktığı bir şehirden yine büyük ama daha taşra bir yere dönüşünü görüyoruz ve bu duyguyu verdik. Bu ikiliği filme çok taşımak istemedim, fikir olarak işledim birkaç yerde. Ama film bundan ibaret olsun istemedim. İzleyici de karakter ile birlikte İstanbul’u geride bırakıyor aslında.

Filmde umut verici unsurlara çok rastlıyoruz. ‘Yine de’ kurulan ve memnun olunan bir hayat izliyoruz. Sizin açınızdan nasıl duruyor filmde bu umut verici unsurlar?

Umut meselesi filmin odak noktalarından biri. Biz bunu kendi aramızda da çok tartıştık. Kendimizi umutsuz hissettiğimiz anlarda ”acaba böyle bir umudu taşımak ne kadar doğru?”, ”biz buna ne kadar inanıyoruz?” dedik. Çünkü çoğumuz çok umutsuz hissediyoruz. Film senaryosu yazıldıktan sonra çekim süresince çok kötü şeyler yaşandı Türkiye’de ve bu bizi her gün daha kötü hissettirdi. Umutsuzluğa daha kolay kapılmaya başladık. Senaryoyu yazarken bu umut fikri vardı bizde. Gezi döneminde ortaya çıkan bir şeydi. O tarihsel olarak var olan bir andı. Kendimizi ne kadar yorgun hissetsek de ben o umuda dönmek istedim. Kendim de o zamanlar bu şekilde ayakta kaldım. ”Bu dünya böyle gitmeyecek” duygusunu hep yaşadım. Değişecek ama sadece o değişimi arzulamakla, hayal kurmakla başlayacak her şey. Kendim vazgeçmiş olsam da bu umudu yeşertmek zorundayım diye düşündüm. Filmi yalnızca o anki hislerimizle ortaya koyamayız. Tarih bizden daha büyük bir şekilde akıyor ve geleceğe dair bir arzu, umut taşımak çok önemli. Filmi çekerken o umuda tekrar ulaştık diyebilirim. Umudu korumaya çalışıyoruz. Mutlu anları hatırlamaya ihtiyacımız var ve sinema da bu hatırlamanın bir aracı olabilir.

Körfez sizin için ilk olma özelliği taşıyor. Bu deneyimlerinizden bahseder misiniz?

Çok içinde olduğumuz bir süreç olduğu için dışarıdan bakmak çok zor. İlk olduğu için bir öğrenme sürecinin parçası oldu. Diğer filmlerde de öğrenmeye devam edeceğiz Kendime dair ve film yapmaya dair çok şey öğrendim. Ekip ile birlikte zorluklarla nasıl baş edeceğimizi gördük. Herkes deneyimli olsa da, hepimizin ilk deneyimleri de olduğu bir film çektik. Hepimiz çok heyecanlıydık. Ekip, yıllardır sinemanın içinde olan insanlardan oluşuyor. İşin farklı alanlarında çalışmış insanlardı. Sürece yabancılık hissetmedik.

Körfez yurt dışında nasıl tepkilerle karşılaştı? Hayal ettiğiniz gibi oldu mu?

Venedik’te çok güzel tepkiler aldık. Yurt dışında bu kadar iyi anlaşılacağını beklemiyordum. Hem sinema yazarları hem de izleyiciler güzel dönüşler yaptı. Tek izlemede, hem Türkiye’ye hem de evrensel olarak taşıdığı şeylere dair çok güzel okumalar, yorumlar oldu. Filmde birçok şeyi sembolik olarak açık bırakmaya çalıştık. Kendi düşünmediğimiz ama öyle de olabilir diyeceğimiz yorumlar aldık. İspanya’da, Almanya’da gösterimleri oldu ve izleyiciyle buluşması çok keyifli oldu. Yapımcılıktan geldiğim için bildiğim süreçlerdi bunlar. Proje aşamasındayken yurt dışında takip edilmeye başlandı. İster istemez bir ön hazırlık gelişmişti. Bu yüzden bu yönde beklentimiz vardı. Yapımcı olarak bu kadar deneyime rağmen, bu film nerelere gider kestiremiyordum. Onun için her gelişme, güzel bir sürpriz oldu.

Türkiye’de nasıl tepkiler aldınız?

Türkiye’de biraz tersi bir durum oldu. Tahminimden daha az anlaşıldığı hissi geçti. Adana’da ve İstanbul’da gösterim yaptık. Avrupa ile aynı tepkileri aldığımız zamanlar oldu. Hatta bazen foruma dönüşen izleyici buluşmalarımız oldu. Ama bir taraftan da belli noktalarda Avrupa’da hissettiğim anlaşılmayı burada hissedemedim. Çok az gösterim yapıldı şimdiye kadar aslında. Bundan sonrası daha belirleyici olacak.

Burada, en azından şimdiye kadar yeterince anlaşılamamasının sebebi ne olabilir?

Birçok durum var aslında. Öncelikle Türkiye’nin çok politize bir yer olması ve bu durum içerisinde sinemadan daha politik bir söz beklemek, daha net sosyolojik öneri beklemek… Biz bir öneri sunmaya çalışmadık. Biz sadece başka bir dünyayı hayal etmek gerektiğinden yola çıktık. Sinemadan beklentiyle alakalı bir şey olabilir. Sinemasal alışkanlıklar da etkiledi. Okumalara çok açık bir film yaparken bunun çok zor olacağını biliyorduk zaten. Sinemaya giderken ne arzuladığımız önemli. Hepsi meşru sebepler ama her beklentiyle uyuşamıyoruz haliyle.

Ahmet Büke ile yazdığınız bir senaryo ama sizin geçmişiniz daha baskın sanki hikayede…

Hikaye benden çıktı. Ana temalar benim şekillendirdiğim şekilde oldu. Ahmet ile çok benziyoruz bu konuda. O da ilk okuduğu zaman kendinden çok şey bularak dahil oldu. Ahmet, detayları çok iyi kavrıyor ve çalışıyor. Ben öykünün iskeletini kurduğumda Ahmet, etini veren kişi oldu diyebilirim. Evdeki detaylar, kereste fabrikası, gündelik hayattan ayrıntılar, Ahmet’in kendi hayatından parçalar… Bunlarla birlikte edebiyat sızdırdı içine. Ben de mizahı severim ama Ahmet’in mizahı filmde çok güzel yer buldu kendine. Ahmet ile yazdığımız hali çok edebiydi. Onun üzerinde sinema için çalışma yapmam gerekiyordu. Belki o noktada baskın çıkmış olabilir…

Son olarak, seyirci nasıl bir film izleyecek?

Yaşadığımız toplumda, her yaş grubundan insanın içinde bulunduğu bir ruh halinden yola çıktım. Ruh halini hikaye biçimine sokmadan, deşerek anlatmaya çalıştım. Özellikle izleyicinin de içinde olacağı bir iş olsun istedim. Onun da hayal kuracağı, dahil olacağı bir film… Dolayısıyla izleyiciden katılım bekleyen bir film. Diğer taraftan da gizli anlamlar yüklemeden, rüyasal bir yapısı olan, farklı anlamlandırmalara açık olacak şekilde çalıştım. Seyircinin yüklediği anlamların daha önemli olacağı bir film diyebilirim Körfez için.

Senaryo Kitabı: Senarist olmak isteyenler için yeni bir rehber

0
Senaryo yazmak açık bir yarayı aylarca kaşımaya benzer.”
Francis Veber

İthaki Yayınları Sinema Dizisi’ne, senaristlerin ve senarist olmak isteyenlerin mutlaka okuması gereken pek kıymetli kitaplardan birini ekledi. Öktem Başol’un Senaryo Kitabı, özellikle senaryo yazmaya yeni başlayan için rehber olacak bir kitap. Bilgi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Öktem Başol, yurt dışında da tanınmış senaryo doktorlarından biri.

700 sayfayı aşan kitap, kalınlığıyla okurları korkutmamalı! Çünkü Başol, senaryo yazım tekniklerini son derece sade bir dille ele almış. Ayrıca 1000’e yakın filmden de örnekler sunmuş. Bu filmlerin listesi ise kitabın sonunda ayrıca verilerek, sinema ile ilgilenenlere bir nevi reçete oluşturulmuş.

Kitap yedi dosya halinde hazırlanmış. Senaryo Bilgileri isimli ilk dosya; “Senaryo nedir?” ve “Senarist nedir?” gibi soruları açıklarken, senaristlerin yönetmen ve yapımcılar ile ilişkisi, senaryo tarihi ve senaryo okulları hakkında bilgi veriyor. İkinci dosya, Senaryo yazımı üzerine… Bu bölümde de, senaryoda ses kullanımı, diyaloglar, segmantasyon ve senaryo yazım aşamaları hakkında bilgi veriliyor. Ayrıca senaryo ve çekim senaryosu arasındaki ayrıma da değiniliyor.

Üçüncü dosya, Dramatik anlatım üzerinden şekillenmiş. Ve dosya kendi içerisinde de “içerik, öyküleme ve çatışma” isimli üç bölüme ayrılmış. Ve pek çok örnekle, yanlış ve doğru yazımlar kıyaslayarak açıklayıcı bir anlatım biçimi seçilmiş. Dördüncü dosya, Naratif yapı üzerine kurulmuş. Dramatik yapının elemanları, motivasyon ve engeller, olay örgüsü, kurgu, ana tema ve fonlar geniş bir biçimde açıklanarak, dramatik yapının tüm özellikleri üzerinde durulmuş. Kalan üç dosya ise Senaryo kurgusu, Dramatik Elemanlar ve Diyalog üzerine daha kapsamlı bilgiler veriyor.

Ülkemizde senaryo yazımı üzerine yayınlanan kitapların sayısı oldukça kısıtlı. Öktem Başol’un bu kitabı, senaryo yazmayı öğrenmek ve bu işin inceliklerine inmek isteyen herkes için başucu kitabı olacak gibi duruyor.

Kadının burkası veya çıplaklığı özgürleştirici olabilir mi?

1
“There’s nothing inherently liberating in covering up, just as there’s nothing inherently liberating in wearing next to nothing. But the liberation lies in the choice.” -Hanna Yusuf (Nina Friend alıntısı, 2015).

İdeal bir dünyada, eğer kadın kendi iradesiyle çıplak olmak veya burka altında olmak istiyorsa bu kendi şahsi seçimi olduğu için özgürleştirici, kadının ne giydiği veya giymediği kadının seçimi değilse baskılayıcı ve kısıtlayıcı sayılmalıdır. Kısacası, özgürlük seçimde ve iradede gizlidir. Ancak ideal bir dünyada yaşamıyoruz.
Kadının çıplaklığını veya kapalılığını özgürleştirici veya baskılayıcı yapanın ne olduğu birçok başlık altında inceleyebiliriz. Ben bu yazıda 3 temel başlık altında inceleyeceğim. İlki devlet yasakları, ikincisi din, üçünüsü kadının cinsel obje haline getirilmesinin yarattığı çeşitli sonuçlar.

Devlet Yasakları

Kadının ne giydiği çok uzun yıllardan beri politik tartışmaların konusu olmuştur. Örneğin, Batı’daki birçok feminist burka girmeyi kadını baskılayan bir eylem olarak görüyorlar. Hatta, Fransa 2010 yılında kamuya açık yerlerde burka ve hijab girmeyi yasaklayan bir yasa çıkarmıştı. Burka ve hijabların teröristlerin silahlarını saklamak için kullanıldığını ve kadının özgürlüğünü kısıtlayıcı olduğunu savunarak, burka ve hijabları “ulusa yönelik bir tehdit” olarak tanımladılar (Roberts, 2011).

Bu yasağı kişisel irade ve seçim yönünden incelediğimizde; kadının burka giymesinden ziyade, kadına ne giyip ne giyemeyeceğini söyleyen bir devlet daha baskılayıcı sayılabilir diye düşünüyorum. Devletin kadının vücudu üzerinde bu denli söz sahibi olması kadının vücudunun özerkliğini ve mülkiyetini kadından alıp devlete veriyor. Kadının kendi vücuduna dair olan mülkiyeti kaybetmesi de baskılayıcı ve kısıtlayıcı oluyor.

Öte yandan, burka ve hijab giymenin sembolik olarak kadını küçültücü ve baskılayıcı bir anlamı da olabilir. Kadının vücudunu ve cinselliğini saklaması gerektiğini, vücudundan utanması gerektiğini veya dış gözlerden kaçınması gerektiğini ima edebilir. Bu durumda, vücudunu gösteren kadınlar suçlanabilir ve aşağılanabilir. Bütün bu sembolik imalar burkayı baskılayıcı kılıyor diyebiliriz. Bu düşünceye benzer düşünen FEMEN de Fransa’daki yasağı desteklemişti ve burkanın islamist bir baskı olduğunu, kadınların öz iradeleriyle burka giymeyi seçmediğini ve burkanın kadının patriarkal düzende köleleştirilmesinin bir sembolü olduğunu öne sürmüştü (Natalle, 2015).

Burka giymenin devlet eliyle yasaklanmasına benzer olarak, devletler yasa eliyle burka giymeyi zorunlu da kılabiliyor. Bu tek tip bir kültürel ve dinsel normu kadınlara zorluyor ve kadının özgür iradesini hiçe sayıyor.

Burada ikili bir çatışmayla karşılaşıyoruz. Burka giymeyi yasalarla zorunlu kılanlar da yasaklayanlar da, kadınlar adına neyin özgürleştirici neyin baskılayıcı olduğunu söylüyorlar ve kadınlar yerine karar veriyorlar. Ben, asıl baskılayıcı olanın burka giymek veya giymemek olduğunu düşünmüyorum; kadının seçiminin elinden alınması ve toplumdaki cinsel eşitsizlikler ve adaletsizlikler kadını baskılayan asıl olgular. Ancak, kadının seçimi ne derece özgür olabilir? Kadın ne derece kendini yaşadığı toplumdaki kültürel ve dinsel normlardan uzak tutabilir ve kendi kararını verebilir? Bu sorular bizi ikinci başlığa, din başlığına yöneltiyor.

Din

Din kişisel bir inanç sistemi ve seçim olmalıdır, ancak insanlar davranışlarını din ile meşrulaştırdıkları için din daha büyük bir sistemin parçası ve birçok politik tartışmaların konusudur.
Dinin bu politik yönü yüzünden; burka giyen kadını yalnızca ve basitçe kendi dinine göre giyinen bir kadın olarak görmek mümkün değil. Burka giyen kadın; kadının cinselliğini küçümseyen, vücudunu tehlikeli ve utanılacak bir şey olarak gören bir düşüncenin de politik bir sembolü haline gelebiliyor. Kısacası, kadının kendi isteğiyle burka giymesi burkanın özgürleştirici sayılması için yeterli değil, ne inançla giydiği ve neyi sembolize ettiği de özgürleştirici veya baskılayıcı olmasında etkili.

Diğer yönden, kişilerin dini inanışları kadın vücudunu ve giysilerini nasıl gördüklerini de etkiliyor. Bir araştırma, daha dindar olan insanların reklamlardaki çıplak kadınlara yönelik daha olumsuz duygular beslediğini göstermiş (Amor & Ghachem & Garrouch & Mzoughi, 2014). Yani, bazı dindar kesimlerde dekolteli giysiler ve çıplaklık aşağılanacak utanılacak bir şeymiş gibi algılanabilir.

Burka giymenin yasak olduğu bir ortamda burka giyen kadın kendi vücudu üzerindeki kontrolü geri kazandığı için burkası özgürleştirici sayılabilir. Aynı şekilde, kadın vücudunun saklanması veya utanılması gereken bir şey olduğu düşünülen dindar bir ortamda, kadının çıplaklığı da özgürleştirici sayılabilir. Kadının çıplaklığından bahsettiğimizde o çıplaklığın objeleştirilmesinin getirdiği sonuçlara da değinmemiz gerekir. Bu da bizi üçüncü ve son başlığımıza getiriyor.

Kadının Objeleştirilmesi

Burka altındaki kadın bedeni karşısında çıplak bir kadın bedeni, özgürleştirici mi baskılayıcı mı?

Medyadaki cinselleştirmeyi konu alan büyük bir meta-analiz çalışması, kadınları medyada cinsel obje olarak gösteren resimlerinin kadınları ve erkekleri olumsuz yönde etkilediğini ortaya çıkarmış (Ward, 2016). Kadınlar vücutlarından memnun olmuyorlar ve beden algılarında sorunlar yaşıyorlar. Erkekler ise şiddeti daha kabul edilir görmeye başlıyorlar. Örneğin; bu resimlere maruz kalan erkekler cinsel istismar kurbanlarına karşı daha az empati göstermişler, daha fazla cinsiyetçi düşünceler ve davranışlar sergilemişler. Kadınlar ise, gördükleri objeleştirilmiş kadın sporcuları daha az zeki ve daha az becerikli olarak değerlendirmişler. Ayrıca, hem kadınlar hem de erkekler bu objeleştirilmiş resimlerdekileri kadınların daha az duyguları, fikirleri ve kimlikleri olduğunu düşünmüşler.

Bu analizden anlayabileceğimiz gibi, kadın obje haline getirildiğinde duyguları ve zihni olmayan bir nesne haline geliyor, duygusu ve zihni olmayan bir nesneyi üzmek ve ona zarar verebilmek de çok daha kolay hale geliyor.

Bir diğer araştırma Türkiye’deki Cosmopolitan dergisini incelemiş ve kadınların reklamlarda genellikle cinsel kimlikleriyle öne çıkarıldığını ve reklamı yapılan üründen daha fazla vurgulandıklarını ortaya çıkarmış (Güdekli & Çelik, 2014). Bir başka araştırma ise Rolling Stones dergisini incelemiş ve kadınların başarısı artıkça dergi kapağında daha az yer aldıklarını göstermiş (Hatton & Trautner, 2013). Hatta, kapakta yer aldıklarında çoğunlukla cinsel obje haline getirilerek yer alıyorlarmış. Araştırmacılar bu tarz bir objeleştirmenin, başarılı kadınları kontrol ederek ve baskılayarak onların başarılarının tehditini azaltmak için kullanıldığını savunuyorlar. Yani, kadınlar yalnızca vücutlarıyla öne çıkarıldıklarında diğer kimlikleri, kişilik özellikleri, becerileri, yetenekleri, sanatları, ve başarıları geri planda kalıyor ve temsil edilmiyor; böylece kadınlar bir kez daha baskılanıyor.

Öte yandan, kadının cinsel obje haline getirilmesinin bazı kadın grupları için olumlu sonuçları da olabilir. Kadınların cinselliklerinin ön planda olduğu resimler kadınların cinsel kimliklerini kabul etmelerine, vücutlarını olduğu gibi kabul etmelerine, ve yıllardır kadınların vücuduna yüklenen “utanç” duygusunu yenmelerine yardımcı olabilir. Direk dansçılarıyla yapılmış bir araştırma, dansçıların cinselleştirmeden memnun olduklarını ve direk dansının vücutlarını kabul etmelerine ve olumlu bir vücut algısı geliştirmelerine yardımcı olduğunu göstermiş (Pelizzer & Tiggemann & Clark, 2016).
Bu araştırma sonucunu düşündüğümüzde, kadının kendi isteğiyle vücudunu kullanması ve cinselliğini istediği şekilde ifade edebilmesi onu özgürleştiren en temel şey diyebiliriz. Örneğin, 1960’lı ve 80’li yıllarda gerçekleşen cinsel devrim kişinin cinsel kimliğini ve yönelimini özgürce ve normlara bağlı kalmadan ifade edebilmesi üzerineydi, bu devrim birçok olumlu gelişmeye yol açtı. Yeni doğum kontrol yöntemleri çıktı ve eşcinsellik hastalık olarak görülmemeye başladı ve DSM’den (psikolojik hastalık tanı kitabı) çıkarıldı.
Kadının cinselliştirilmesinin ve cinselliğini ifade edebilmesinin bir başka olumlu sonucu daha var. Normalde, eşcinsel veya siyahı queer kadınlar gibi marjinalleştirilmiş azınlıklar kendine medyada cinsellikleriyle yer bulamıyorlar, bu da onların az temsil edilmesine ve cinselliklerinin ötekileştirilmesine yol açıyor. Medyada cinsellikleriyle yer alabildikleri zaman cinsellikleri ve cinsel yönelimleri temsil edilmiş ve varoldukları kabul edilmiş oluyor; bu da onları özgürleştiriyor ve güçlendiriyor (Randazzo, Farmer, and Lamb, 2015).

Bütün bu araştırmalar ve fikirleri hesaba kattığımızda, kadını cinselleştiren ve cinsel obje haline getiren resimlerin hem olumlu hem de olumsuz sonuçları olabileceğini görebiliyoruz.
Peki ne şekilde bir resim olumlu sonuçlara yol açar ve kadını baskılamaz? Cevap, resimin ne şekilde ve ne amaçla sergilendiğinde yatıyor. Eğer kadın sadece erkek gözü ve arzusu için obje haline getirildiyse bu cinsiyetçi olduğu için kadını baskılayan bir resim haline geliyor. Hatton and Trautner’a göre (2013), bikinili bir kadın resmi kadını güçlendirici ve özgürleştirici olabilir; ancak eğer kadın parmağını ısırıyorsa, yerde yatıyorsa ve bacaklarını açtıysa o zaman kadın sadece bir cinsel obje halinde sergilenmiş oluyor ve bu özgürleştirici bir resim olmuyor.

Çoğu zaman toplum, reklamlarda erkek gözü ve arzusu için kullanılan kadın çıplaklığını yadırgamıyor ve yargılamıyor. Birçok araba reklamında olduğu gibi… Ancak, eğer kadın kendi isteğiyle kendi için çıplaklığını kullanmaya ve sergilemeye başlarsa o zaman yadırganmaya başlıyor. Örneğin, dekolte giyip süslenmiş ve gece eğlenmeye çıkmış bir kadının yadırganması gibi.

Kısacası; kadını özgürleştiren veya baskılayan yalnızca ne giydiği, çıplaklığı veya cinselleştirilmesi değil. Kadını baskılayan asıl şey; ona ne giyeceğini söyleyen, özgür iradesini ve seçimlerini yoksayan, cinselliğini dilediğince ifade edemediği, cinsiyetçi yargılar ve eşitsizliklerle dolu bir dünya.

Yazının başında belirttiğim gibi; özgürlük seçimde ve iradede gizlidir. 
Dilerim, bir gün normlardan ve baskılardan uzak herkes için özgür ve eşit bir dünyada yaşayabiliriz.

Kaynaklar:

Amor, N. H. E. B., Ghachem, M. S., Garrouch, K., Mohamed, N. M. (2014). Female Bareness in Print Advertisements: Do Religiousity and Gender Matter?. International Journal of Marketing Studies, 6(3), 97-110. doi:10.5539/ijms.v6n3p97
Friend N. (2015). ‘My Hijab Has Nothing To Do With Oppression. It’s a Feminist Statement’. Retrieved from http://www.huffingtonpost.com/2015/06/24/my-hijab-has-nothing-to-do-with-oppression_n_7653888.html
Güdekli, İ. A., Çelik, İ. (2014). Using Woman in Advertisement as a Symbol of Sex: Cosmopolitan Magazine Example. Journal of Yaşar University, 9(35), 6099-6260.
Hatton, E., Trautner, M. N. (2013). Images of Powerful Women in the Age of ‘Choice Feminism’. Journal of Gender Studies, 22(1), 65-78. Retrieved from http://dx.doi.org/10.1080/09589236.2012.681184
Natalle, E. J. (2015). FEMEN and Feminism Without Boundaries. Women’s Studies in Communication, 38, 380-383. doi:10.1080/07491409.2015.1088293
Pelizzer, M., Tiggemann, M., Clark, L. (2016). Enjoyment of Sexualisation and Positive Body Image in Recreational Pole Dancers and University Students. Sex Roles, 74, 35-45. doi: 10.1007/s11199-015-0562-1
Randazzo, R., Farmer, K., Lamb, S. (2015). Queer Women’s Perspectives on Sexualization of Women in Media. Journal of Bisexuality, 15(1), 99-129. doi:10.1080/15299716.2014.986315
Roberts, A. (2011). Veiled Politics: Legitimating the Burqa Ban in the French Press (A Master Thesis).Georgia State University, US. Retrieved from http://scholarworks.gsu.edu/communication_theses/78/
Ward, L. M. (2016). Media and Sexualization: State of Empirical Research, 1995-2015. The Journal of Sex Research, 53(4-5), 560-577. doi:10.1080/00224499.2016.1142496


István Mészáros: Kapitalizm ve ekolojik tahribat

1

István Mészáros tarihsel materyalist geleneğin yetiştirdiği en önemli filozoflardan biridir. Marks’ın yabancılaşma teorisi, kapitalin yapısal krizi, Sovyet tarzı devrim sonrası toplumlarda ve sosyalizme geçiş için gereken koşullarda çalışması hala günümüzde pratiğini korumaktadır. Sosyal yapı ve bilinç şekilleri üzerine yaptığı diyalektik araştırmalar- düşünce biçiminin yerine gelen sistematik eleştirisi- zamanımızın eşi bulunmaz eserlerindendir. Hugo Chavez’in kendisine atfettiği 21. Yy sosyalizminin “yol göstericisi” ithamını hak edecek kadar… —John Bellamy Foster

Zamanımızın en iyi politik filozoflarından olan István Mészáros 1 Ekim’de hayatını kaybetti. Bu makale de gösteriyor ki, István Mészáros global çevre krizini son dönem kapitalizmin merkezi çelişkisi olarak tanımlayan ilk Marksistlerdendir.

1970’te István Mészáros ilk Deutscher Memorial Ödülünü Marks’ın Yabancılaşma Teorisi kitabıyla aldı. Aşağıdaki makale Ocak 1971’de ödül teslim töreninde verdiği demeçten alınmıştır.

On yıl önce (1960’larda), bu dünyanın Walt Rostow’ları* büyük bir özgüvenle Amerikan Modeli “yoğun tüketimi” sadece bir yüzyıllık bir sürenin içinde evrensel olarak kabulü konusunda hala öğütler verebiliyordu. Bu Rostowlar, temel hesaplamaları yaparken rahatsız olmamakta ancak onları modelin evrenselleşmesinde gösterecek olan gerekli hesaplamalar- böyle bir düşüncenin ekonomik, sosyal ve siyasi saçmalık olduğu varsayılmaksızın- ekolojik kaynakların bu yüzyılın sonuna gelmeden tükenmiş olacağıdır. Buna karşın, bu günlerde yüksek kademedeki politikacılar ve onların Danışman Grupları ekoloji çoğunluğuna katılmaktansa askeri süs ve uzay kapsüllerine saklandılar. Bugünlerde hiçbir şey bize inanan – ya da inanmak isteyen- kişilere çok yakınımızdaki Uzay Odyssey’ine olan inanç ve teknolojinin her şeye gücünün yeteceği inancıyla çok büyük, çok uzak ve çok zor görünmemektedir.

Şu son on yılda birçok şey değişti. Askeri güç zehirlenmesi sadece Vietnam’da değil ayrıca Küba’da ve diğer Amerikan yarı küresinin kısımlarında çeşitli yenilgilere uğrattı. Uluslararası güç ilişkileri Çin’in ve Japonya’nın ani gelişimi ile bazı önemli değişimler geçirmiş, şimdi sadece yeni türden çok oyunculu satranç oyunu geliştirmekle yetinmeyip ayrıca bunu oynamak isteyecek yaratıklar yaratmak zorunda da olan rekabet uzmanlarının modernleştirilmiş hesaplamalarıyla dalga geçmektedir. “Refah Toplumu” atık maddeden boğulmak üzere olan topluma dönüşmüş ve iddiaya göre her şeye gücü yeten teknoloji siyahi gettolarındaki can sıkıcı gecekondu evlerindeki fare istilasıyla bile başa çıkamamaktadır. Ne de muazzam hesaplamalara bağlı olmaksızın Uzay Odyssey’inin kutsal görevi bunun üstesinden gelir… Prof. Dr. Werner von Braun monoton çoğunlukla karşı konulamaz örneği “yıldızlara özlem”e kendisi bağlı kalmış olsa bile… (Şimdiye kadar daha çok başarıya ulaşamamış gibi görünüyor.)

Teknolojinin herşeye gücü yeteceği görüşündeki “Başarısız Tanrı” şimdi üstü tekrar cilalanmış ve evrensel ekolojik kaygı şemsiyesi altında yeniden sergilenmektedir. On yıl önce “ekoloji meselesi” tamamen alakasız bir şekilde güvenle savuşturulabilir veya göz ardı edilebilirdi. Bugün, garip bir şekilde bu saptırılmalı ve tek taraflı olarak öylesine abartılmış ki böylece dehşet verici ekolojik nasihatlerden etkilenmiş insanlar başarıyla bu yakıcı, yıkıcı sosyal ve politik sorunlarından dikkatini başka yöne verebilsinler. Afrikalılar, Amerikalılar ve Latin Amerikalılar (özellikle L. Amerikalılar) zapt edilemez ekolojik izlere sebebiyet vereceği için keyifle- Eğer Roma Katolik Kilisesi’ndenlerse Tanrı’nın emriyle bile- çoğalmamalılar. Basit bir dille kapitalin kuralı ve güçlerin yaygın sosyal ilişkisini tehlikeye bile atabilir. Aynı şekilde, insanlar silahlanma için astronomik harcamalar hakkında her şeyi bir kenara bırakmalı ve “çevresel rehabilitasyon” maliyetlerini karşılamak için kendi yaşam standartlarındaki ölçülebilir kesintileri kabul etmelilerdir. Bu basitçe kurulu düzende sonuna kadar tüketilen israflı üretiminin kesintilerinin devam edeceği anlamı taşımaktadır. “İnsanın hayatta kalma” bahanesi altında büyük çapta ek ödeme yapmalarına değinmeyerek, sosyo-ekonomik sistemin sağ kalması için artan uluslararası rekabet ve kendi üretim yapısını kurmuş olan parazitik sektörlerin yararına artan mesailerin eksikliklerle mücadele etmek zorunda olduğu günümüz gerçeğidir.

Kapitalizmin ekolojiyle mücadele ettiği bu yol- yani kendi yolu- bizi şaşırtmamalıdır. Hiç olmazsa bile bir mucizeden başka bir şey olmayacaktır. Gelgelelim yine de Prof. Galbraith’in o narin kullanımı ile “modern sanayii devleti”nin yararı için bu istismar meselesine karşı koymak için gücümüz yetebilir anlamına gelmiyor. Günümüzde kullanılabilecek neyi kullanırsanız kullanın, sorunun kendisi yeteri kadar gerçekçidir.

Kapitalist gelişimin ihtiyacı gereği doğasında var olan sebepler aslında uzunca bir süre boyunca tüm gerçekliğiyle duruyordu sadece çok azımız bunun farkındaydık. Her nasılsa Marx bu meseleyi 125 yıldan daha fazla bir zaman önce önemli sosyo-ekonomik boyutlarıyla ele almıştı. Bu “19. yüzyıla damgasını vurmuş yeri doldurulmaz ideolog” olarak defalarca yerin dibine sokan insanlara şaşırtıcı gelebilir.

Feuerbach’ın insan ve doğa ilişkisi üzerine soyut düşünceyi ve idealist retoriği incelemesini eleştirerek şunları yazmıştır:

Feuerbach, dinsel özü insan özü haline getirir. Ne var ki, insan özü tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Ancak sanayi tarafından yapılan, her yeni buluş, her yeni gelişme bu alandan bir parça koparmaktadır ve böylelikle bu tarz Feuerbachçı cümlelerin örneklerini üreten böylesi bir zemin aşama aşama batmaktadır. Balığın “özü” onun varlığıdır yani sudur. Irmak balığının “özü” [de] ırmak suyudur. Ama bu ırmak sanayinin emrine tâbi kılınır kılınmaz, boyalar ve diğer atıklarla kirletildiğinde, buharlı gemiler üzerinde vızır vızır gidip gelmeye başladıkları zaman, balığı bu yaşam ortamından yoksun bırakarak ırmağın suyu başka kanallara aktarıldğında, basitçe suyu boşaltığında, bu su onun “özü” olmaktan çıkar ve artık ona uygun olmayan bir ortama dönüşür.” [Marx-Engels, “Alman İdeolojisi,” Toplu Eserler, Cilt 5, 55-6]

Bu Marx’ın meseleye 1840ların başlarında nasıl yaklaştığını göstermektedir. Marx’ın kesin olarak kaçınılmaz bir şekilde insan açmazının içsel olduğu bu tür gelişmeleri reddettiğini ve dolayısıyla sorunun günlük hayatta bunları kendimizle nasıl bağdaştıracağımız olduğunu söylememe gerek bile yok. Marx zaten daha sonra tam anlamıyla radikal bir yeniden yapılandırmayı insan değişiminin genel şekli ve kontrolünün doğa güçleri üzerinde etkili bir kontrolü için gerekli önkoşul olduğunu fark etmişti. Bu güçler, kör ve en nihayetinde kendi kendine zarar veren biçimin tıkır tıkır üstün gelen biçime dönüşmesidir ve insan kontrolü ve değişiminin yabancılaşmış, somutlaştırılmış şeklidir. Günümüz kurulu düzenin savunucuları için Marx’ın isabetli tanımlaması “dar bir tarih yanılgısı”ndan başka bir şey değildir.

“Çevremizi temizlemenin masraflarının toplum tarafından sonu getirilmeden karşılanması”nın hem bariz palavra olduğunu ve tipik bir kaytarma olduğunu söylemeliyim. Filozofların cevherini fark etmiş, bu konuya dair vaaz çeken politikacılara rağmen…  Tabii ki, bu her zaman her şeyin masrafını karşılayan üreticilerin toplumudur. Fakat gerçek şu ki, her zaman masraflarının karşılanacağı olması her zaman bunu yapabilirler anlamına da gelmiyor. Doğrusu, yaygın yabancılaşmış sosyal kontrol şekliyle bunun onların başına gelmeyeceğinden emin olmamızı sağlayabilir.

Üstelik farz edelim ki mevcut fahiş fiyatlar “fazla gelişimden elde edilen kaynakların kasten askıya alınmış mevcut oranlarınca” karşılandığını varsaydık. Bu Feuerbach’ın içi boş retoriğinden daha kötüdür. Artan kapitalist gelişmedeki içsel ek sorunlara değinmeye gerek bile yok.

Şunu da eklemeliyim ki “zamanımız gelişimi gelişmelerle kontrol edilecektir” sözü tamamen konumuzun dışındadır.

Sonuç olarak şunu da söylemeliyim ki “bilim ve teknoloji uzun vadede çözebilir” demek büyücülüğe inanmaktan daha kötüdür, çünkü yıkıcı günümüz toplumu, bilim ve teknoloji toplumunun gömülmesi ile reddedilir. Meselenin ne bizim teknoloji ve bilimi sorunlarımızı çözmek için kullandığımız- açıkçası yapmalıyız- ne de izlediğimiz yöntemleri temelli değiştirmede başarılı olduğumuz hususlarında bugün güçbela karar verdiğimiz ve kendi kendini yenileyebilen kar maksimizasyonunun ihtiyaçlarına göre sınırlandırıldığımız olduğu aşikardır.

Bu kaygıların günümüzde kurumsallaşmasından ziyade daha şüpheci olduğuna dair birçok sebep bulabiliriz. Dağlar doğum sancısı çekmekte ve ortaya bir fare doğmaktadır: ekolojik dikkatsizliğin süper kurumları hareketlerinde ve gelişmelerinde daha mütevazi olmaktan çıkarak, kendini haklı çıkarma retoriğine, yani Orta Sınıfın Rahatlığını koruyan Bakanlığa dönüşmüşlerdir.

*Walt Rostow. (1916-2003) ABD’li iktisatçı. 1966-69 arasında Beyaz Saray’da özel danışman olarak görev yapmıştır. İktisadi büyümenin aşamaları kuramıyla tanınmıştır.

Kaynak: Climate&Capitalism

Yarasalar pürüzsüz yüzeyleri neden fark edemez?

Yarasalar etkileyici ekolokasyon (yankıyla yön bulma) becerilerine sahiptir. Çoğu zaman, ne yazık ki pürüzsüz yüzeylerle bir miktar problem yaşıyorlar.

Yarasalar kendi yüksek frekanslı yankılarını dinleyerek karanlıkta yön bulurlar. Pürüzlü yüzeyleri olan nesneler ses dalgalarını birçok farklı yöne yansıtır. Ancak pürüzsüz yüzeyler yarasadan gelen sesi yansıtarak akustik bir ayna gibi davranabilir. Yansıyan birkaç ses dalgasını yarasa, sadece bu metal levhanın direkt üzerinde olduğunda tespit edebilir.

Bu deneydeki yarasalar metal plakanın orada olduğunu genelde son anlarda fark ettiler. Deney sırasında yarasaların hiçbiri yaralanmadı. Ancak gerçek hayatta binaların dışındaki pürüzsüz camlar yarasalar için görünmez bir tehlike olabilir.

Video kaynağı: Nature Video

On Kawara: Zaman-mekan-insan ilişkisi üzerine

Kendimizi belli bir zaman dilimi ve mekan ile nasıl ilişkilendiririz? Bu soruya cevap bulmaya çalışanlardan birisi On Kawara (1932 -2014). Bazen tek bir tabloda muhtemel bir zaman-mekan-insan üçlemesinden triptik oluşturan Japon sanatçı, neredeyse hayatı boyunca seyahat etmiş ve yaşadığı günleri, bulunduğu şehirleri belirli formlarda kişiselleştirmeden kaydetmiştir. Sözcüklerle günlükler doldurmaktansa, zamanın simgesi rakamlarla dış dünyayla kendisi arasında bir bağ kurmuştur. Her ne kadar kavramsal sanatçı olarak tanımlansa da kendisi belli bir kategoriye yerleştirilmeye karşıdır.

Sanatçının Today [Bugün] serisi (1966-2013), yalnızca üzerinde tarihlerin yazılı olduğu tablolardan [Date Paintings] oluşur. Gittiği yerde hangi dil konuşuluyorsa, tarihin ay kısmını o dilde yazar. Latin alfabesinin kullanılmadığı yerlerde ise Ludwik Lejzer Zamenhof tarafından 1887 yılında yaratılan Esperanto olarak adlandırılmış yapay dili kullanır. Ayrıca bu serinin belli kuralları vardır. Örneğin; tablonun başlanıldığı gün bitirilmesi gerekir, aksi durumda ise imha edilir. Tablolar, 8 farklı boyutta ve 3 farklı renkte( gri, kırmızı ve mavi)’dir; ancak boyaları kendisi hazırladığı için hiçbir kırmızı/mavi/gri bir diğeriyle aynı olmaz. Beyazı ise sadece harf ve sayıları yazarken kullanır. Geçmiş, gelecek ya da herhangi bir hikaye barındırmayan tarihlerdir bunlar. Kawara’nın kendisi görünmezdir; sadece eser ile ona bakan göz arasında bir bağ kurulur. Bir diğer açıdan, tabloda çağrıştırılan o bir günde, herkesin kendine özgü bir yaşamışlığı vardır. Date Paintings tarihlere beden olur, kişiyi geçmişten bir güne götürür. Kişi, o an zamanın ve mekanın aslında biraz da kendisi olduğunu anlar.

On Kawara, Today serisine başladığı yıl, görüştüğü insanların listesini “I met” [Tanıştım] başlığı altında tutmaya da başlar. 1968’den itibaren coğrafi yer değişimlerini haritalar üzerinde işaretlemeler yaparak ” I went”[Gittim] serisiyle bir araya getirir, adımlarını haritalaştırır. Bir diğer serisi ise üzerlerine güne uyandığı saati yazıp arkadaşlarına gönderdiği post kartlardan oluşturduğu “I got up”[Uyandım] (1968-76)’dır. “I am still alive, On Kawara” serisi ise arkadaşlarına gönderdiği üzerinde ” I am still alive, On Kawara” [Hâlâ hayattayım, On Kawara] yazan telgraflardan oluşmaktadır.

On Kawara, serilerini kişiselleştirmez. Ayrıca kendi sergilerine gelmez ve röportaj vermez. Sanatçı, hayata belli anlamlar kazandırma çabasından uzaklaşmış, mümkün olduğunca sade bir yaşamın özetini vermektedir. Özellikle “I am still alive, On Kawara”  serisiyle modern insanın hayata anlam yükleme çabasının içini boşaltmaktadır. Belki Kawara için o gün ne yaşadığından çok o günün yaşanmış olması önemlidir.