Ana Sayfa Blog Sayfa 230

Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü Fatih Ormanı işgal projesine ruhsat vermiş! Doğuş Holding sincapların yuvasını yıkmaya hazırlanıyor!

0

Bilgili ve Doğuş Holding ortaklığındaki, Ege Turizm ve Gayrimenkul Yatırımları A.Ş. tarafından hazırlanan ve Fatih Ormanı’nı havuzlu villa bahçesine, çarşıya, otoparka çevirecek olan “proje”ye Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü’nce ruhsat verildiği ortaya çıktı. Doğa düşmanı inşaat sermayesi Fatih Ormanı’nı patronların eğlence parkı haline getirecek işgal projesi için sincapların yuvasını yıkmaya hazırlanıyor! ÇED toplantısı 28 Kasım’da saat 11’de TİM Show Center’da yapılacak. ÇED Tanıtım dosyasında, 2018 yılı mart ayında inşaata başlanacağı belirtilmiş.

2014 yılında gündeme gelen 108 villa 5 bin kişilik salon, mağazalar ve restoranları içeren ‘Park Orman Tabiat Parkı’ isimli yağma projesine karşı ‘Diren Fatih Ormanı İnisiyatifi’ tarafından Bilgili Holding, Doğuş Holding, Garanti Bankası Genel Müdürlüğü ve Fatih Ormanı çevresinde düzenlenen eylemler sonucunda Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç İstanbul Halkının, meslek odalarının ve sivil toplum kuruluşlarının doğru görmediği bir projeye ruhsat vermeyeceklerini açıklamıştı.

Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç, “iddia edildiği gibi Fatih ve Kuzey Ormanları’ndaki yapılaşmalara imar izni ve ruhsatı vermedik. Vermeyeceğiz. Sivil Toplum Kuruluşları’nın ve halkın içinde olmadığı hiçbir girişimin parçası da olmadık. Olmayacağız” demişti. Ancak bu açıklamadan yaklaşık 1 yıl sonra Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü tarafından ‘Çok Amaçlı Salon’ için, 2015 yılı haziran ayında ise villalar için ruhsat verildiği ortaya çıktı.

Saldırı hazırlıklarına başladılar!

Bilgili ve Doğuş ortaklığındaki Ege Turizm, Kuzey Ormanları’nın şehir içindeki parçası Fatih Ormanı’ndaki projesi için Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) sürecini başlattı. 2008 yılında Fatih Ormanı Tabiat Parkı olarak ilan edilen ve 2011 yılında ismi “Parkorman Tabiat Parkı” olarak değiştirilen orman alanında Bilgili ve Doğuş Ege Turizm ve Gayrimenkul Yatırımları A.Ş. tarafından yeniden ÇED Başvurusu yapıldı. ÇED başvuru dosyasında Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü tarafından verilen ruhsatlar da yer alıyor.

2015 yılında, orman alanında 109 adet villa ve çok amaçlı salonla birlikte çok sayıda lokanta, dükkan vb ticari birimleri içeren projeye, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından, “ÇED Gerekli Değildir” kararı verilmişti. TMMOB’a bağlı Çevre Mühendisleri, Şehir Plancıları ve Mimarlar Odası’nın İstanbul şubeleri tarafından açılan davada, planda “ağaç dokusu ve doğal bitki örtüsü hiçbir amaç için tahrip edilemez” hükmüne aykırı faaliyetlerin bulunduğu belirtilerek 20.12.2016 tarihli kararı ile iptal edilmişti.

Ormanda 53 villanın, idari binaları, yüzme havuzlarının, 15.000m² müzenin, 5000m² çok amaçlı salonun, 500 araçlık otoparkın… ne işi var?

Ege Turizm tarafından sunulan ÇED Tanıtım Dosyasında, mahkeme kararına atıf yapılarak 109 olan villa sayısının 53’e düşürüldüğü belirtildi. Sunulan ÇED dosyasına göre 53 adet bungalovda 100 oda bulunacak. Planlarda kamping alanı olarak gösterilen bungalovların inşa edileceği alanda ayrıca 2 adet idari bina ile 6 adet kır kahvesi ve açık yüzme havuzu bulunacak.

Orman alanında yapılması hedeflenen bir diğer yapı Çocuk Müzesi olarak belirlenmiş. 14.874 m² inşaat alanı ile inşa edilecek müzede, bölgenin sahip olduğu bitki ve hayvan türleri ile “vücudum, şehrim, gezegenim, evrenim ve geleceğim sergileri”, üç boyutlu modellemeler ve maketler ile hangi tür bitki ve hayvan türlerinin nerelerde bulunduğu gibi bilgilerin yer alacağı belirtildi.

Proje gündeme geldiğinde 18.000 kişilik olarak planlanan Çok Amaçlı Salon olarak isimlendirilen yapının büyüklüğü ise projede 5.270 m² olarak belirlenmiş. 2 katlı otoparkın da bulunacağı çok amaçlı salonun kapasitesi ise tanıtım dosyasında belirtilmemiş.

Proje kapsamında 500 araçlık bir otopark ve idari birimler de yer alıyor.

ÇED Tanıtım dosyasında, 2018 yılı mart ayında inşaata başlanması ve 2020 yılı sonunda bitirilmesinin öngörüldüğü belirtildi.

Alıntı: Kuzey Ormanları Savunması

En çok kullanılan 12 hayvan hakları efsanesi ve gerçekleri

Bazı efsaneler, insanların hayvan haklarını anlayabilmesinde bir engel oluşturuyor. Sizler için bu mitleri ve doğrularını derleyip listeledik. İşte okuyunca ağzınızı bir kere daha açık bırakacak efsaneler;

1- “Hayvan hakları aktivistleri, hayvanlara insanlardan daha çok değer veriyor.”

Gerçek: Hayvan hakları aktivistleri merhamet çemberlerini o kadar genişletti ki insandan başka canlıları da bu çembere dahil edebiliyor. Fakat hayvanlarla daha fazla ilgileniyor olmaları insanlarla hiç ilgilenmiyorlar ya da çok az ilgileniyorlar anlamına gelmiyor. Hayvan hakları aktivistlerini bu gibi efsanelerle karalamak yerine onlarla konuşursanız göreceksiniz ki hepsi; açlık, yoksullluk, kötü çalışma şartları, feminizm, evlilikteki eşitsizlik ya da sivil haklar gibi insanlıkla alakalı birçok konuda da mücadele ediyor…

2- “Hayvan hakları aktivistleri, kürkü prostesto ederken deri ayakkabı giyiyor.”

Gerçek: Bazı kürk protestocuları deri ayakkabı giyebilir ama hayvan hakları aktivisti deri kullanımına ve deri şeyler giymeye karşıdır. Bir de şöyle bir durum var; günümüzdeki sentetik materyaller sayesinde bir kişinin giydiği ayakkabıya dikkatlice bakılmadığı sürece hepsi deri gözükebilir. Yani, kontrol edip gerçekten neyden yapıldığını anlamadan önce efsanelerle suçlamalarda bulunmak son derece yanlış…

3- “Hayvan hakları aktivistleri, sadece sevimli hayvanlarla ilgileniyor.”

Gerçek: Pandalar ve yavru foklar gibi “sevimli” hayvanların neslini korumaya yönelik farkındalığı arttırmak için çalışan hayvan koruma grupları bulunuyor evet ama hayvan hakları felsefesi tüm hayvanları kapsıyor. Aslında aktivistler genellikle balık, sinek, tavuk veya diğer “sevimsiz” hayvanları halk arasında yüceltmeye çalıştıkları için alay konusu olmakta. (“Sevimli” ve “sevimsiz” kelimeleri tırnak işaretleri içerisindedir çünkü şirinlik son derece öznel ve hayvanları sevimli-sevimsiz diye gruplandırmak doğru bir şey değil)

4- “Hayvan hakları aktivistleri, avcılığa karşılar fakat marketten et alıyorlar.”

Gerçek: Et yiyen bazı insanlar avcılığı protesto edebilir fakat hayvan hakları aktivistleri avlanmaya da marketten et almaya da karşıdır. Hayvan hakları aktivistleri veganlığı savunur yani hiçbir şekilde et, yumurta, mandıra ve diğer hayvansal ürünleri tüketmezler.

5- “PETA, tüm hayvan hakları hareketini temsil eder.”

Gerçek: Hayvanlara Etik Mücadele İçin Mücadele Edenler (orijial adıyla PETA), ABD’deki ana medya araçlarında hayvan hakları konularında hükmeder; tüm hayvan hakları hareketini temsil etmez. Hayvan hakları hareketi tek bir parçaya bağlı değildir; bir veya iki organizasyonun tüm hayvan hakları aktivistlerinin, stratejilerinin, felsefelerinin ve organizasyonlarının hepsini temsil ettiğine inanmak oldukça yanlıştır.

6- “Hayvan hakları aktivistleri, teröristtir.”

Gerçek: Hayvan hakları aktivistlerinin çok çok azı şiddet içeren yöntemlere başvurur. Asla ama asla, aktivistlerin çoğunluğu böyle bir yönteme başvurmaz. Tıpkı kürtaj karşıtı bir aktivistin doktoru öldürmesiyle kürtaj karşıtı grubun tamamını bununla yargılamanın yanlış olması gibi…

7- “Hayvan hakları aktivistleri, balina avcılığını protesto ederken ineklerin öldürülmesine sessiz kalıyorlar”

Gerçek: Bazı insanlar, balina türleri tehdit altında olduğu için veya balinaların özel olduklarına inandıkları için balina öldürmeye karşıyken; hayvan hakları aktivistleri balina avcılığına “bu duygusal canlıları besin için öldürmenin yanlış olduğuna” inandıkları için karşı çıkıyorlar. Hayvan hakları aktivistleri genelde veganizmi savunurlar ancak inek, domuz veya tavukların öldürülmesine karşı düzenledikleri protestolar, balina avına karşı düzenlenen protesto gösterileri kadar medyada yer almaz. Bu da bu efsanelerin nasıl oluştuğunu açıklıyor…

8- “Hayvan hakları aktivistleri; ayrıcalıklı, eğitimli, beyaz ve şehirli kadınlar”

Gerçek: Hayvan hakları aktivistleri; konu sınıfa, etnik kökene, ırka, eğitime, cinsiyete ve coğrafyaya gelince oldukça çeşitleniyorlar. Hayvan hakları aktivistleri, konferanslara veya protesto gösterilerine katıldıklarında bu durumdan çok farklı görünmese de tüm grubu az sayıda olaya dayanarak değerlendirmek yanlış olur. Ev hayatı, kiliseler, tapınaklar ve ana Amerikan medyasında az temsil edilen topluluklarda ve ülkelerde hayvan hakları aktiviteleri oldukça fazla şekilde devam ediyor…

9- “Hitler de vejetaryendi.”

Gerçek: Bazı kaynaklar Hitler’in vejetaryen olduğunu belirtse de diğer kaynaklar hamburger, sosis, karaciğer ve havyar yediğini belirtiyor. Bir zamanlar Hitler’in geldiği otelde çalışan bir Alman şef ve yemek kitabı yazarı, Hitler’in en sevdiği şeyin doldurulmuş tavuk olduğunu söylüyor. Ne olursa olsun, herhangi bir kişinin vegan veya vejeteryan olup olmaması, hayvan hakları konusunda ne kadar mücadele verdiğinin göstergesi değildir…

10- “Hayvan hakları aktivistleri, evcil hayvanımı benden almak istiyor”

Gerçek: Bazı aktivistler evcil hayvan beslemeye karşı olsalar da kimse evcil hayvanınızı sizden alacak değil. Onun için en iyi yer evde sizin yanınızdır…

11- “Hayvan hakları aktivistleri, fikirlerini herkese empoze etmeye çalışıyor”

Gerçek: Hayvan hakları aktivistleri, fikirlerini hiç kimseye empoze etmeye çalışmaz. Hayvan hakları hareketi; toplumsal yardımı, eğitimi ve iknayı araç olarak kullanılır. Gücü değil… Hatta hayvanları korumaya yönelik çıkarılan yasaların hiçbirinin yeterli olmamasına rağmen bile…

12- “Veganizm, sağlıklı bir beslenme şekli değil”

Gerçek: Amerikan Diyetisyenler Derneği vegan beslenmeyi destekliyor: “Amerikan Diyetisyenler Derneği olarak; tüm vejetaryen veya vegan beslenme şekilleri de dahil olmak üzere vejetaryen beslenmelerini sağlıklı, beslenme açısından yeterli olan ve bazı hastalıkların önlenmesi ve tedavisinde yarar sağlayabilecek şekilde düzenliyoruz.”

Umuyoruz ki bir gün, hayvan hakları aktivistleri olarak daha fazla karalamaya maruz kalmadan tüm bildiklerimizi öğretebilir, sesimizi duyurabiliriz. Çünkü biliyoruz ki; “Batıl inanç ve bilgisizlikten oluşan fanatizm, bütün asırlar boyunca bir hastalık olmuştur” –Voltaire

Kaynak: ThoughtCo

Antepli, Alevi, Kaypakkayacı, trans aktivist: Devrimci örgütlerde halen gizlenmek zorunda hisseden LGBTİ’ler var

0

Ozan Uğur, şu sıralarda Almanya’da yaşayan bir trans aktivist. Cinsel kimliğini kadın veya erkek olarak tanımlamadığını, iki cinsiyete biçilen rolleri de reddettiğini söylüyor. “Fakat” diyor, “faşizm direkt erkeklikten besleniyor ve orayı kökten reddediyorum. Kendimi kadın olarak da tanımlamıyorum, öyle hissetmiyorum, öyle hissetmek ne demek onu da bilmiyorum ama kadınlar ezildiği ve erkeklikle mücadele ettiği için onların yanında mücadele ediyorum.”

Onun kimliğini kuran birkaç temel unsur var. Bunlardan ilki, Anteplilik. Antep’te dünyaya gelmiş, politize olmuş, aşık olmuş, cinsel kimliğinin ayırdına varmış ve ilk kavgalarını vermiş. İkincisi, Alevi bir ailenin çocuğuymuş ve bu da politizasyonunun erken ve güçlü olmasını sağlamış. Üçüncüsü, bir işçi ailesine doğmuş; cinsel kimliğini ilk ayırt ettiği ve yaşamaya çalıştığı mekân da bir işçi mahallesi olmuş.

Şimdilerdeyse onunla, Almanya’daki eylemlerde Kaypakkaya geleneğinin bildik sloganlarını LGBTİ mücadelesinin sloganlarıyla birlikte atarken rastlaşıyoruz.

Hikâyesinin benim için bir başka ilgi çekici yanı ise, hemen hemen aynı dönemlerde aynı şehirde doğmamız, benzer politikleşme süreçleri yaşamamız, 14-16 yaşlarında aynı sokaklarda slogan atmış olmamız ama benim o yıllarda onun çektiklerinden bütünüyle habersiz olmam oldu. Hepimiz aynı dönemde sevgilimizle Yeşilsu Parkı’nda oturup çay içmiştik mesela; ama onun için sadece bunu yapmak bile direnmek anlamına gelmişti.

Genç yaşından bu yana açık LGBTİ kimliğiyle devrimci hareket içinde yer alan/yer almak için de ayrıca mücadele eden Ozan’la hem kimliğiyle tanışması sürecini hem de verdiği mücadeleyi detaylıca -ve açıkça- konuştuk.

Öncelikle nerede, ne zaman, nasıl bir aileye doğdun?

Antep’te, 1992’de. Bir işçi çocuğu olarak dünyaya geldim. Babamlar Türkmen, yüz yıl önce falan gelmişler Antep’e. Annem Erzincanlı, Zaza. Büyüdüğüm mahalle de Alevilerin, özellikle de Türkmen Alevilerin yaşadığı bir mahalle. Sokağımda çok az Sünni aile vardı. Antep’te de Aleviler, birçok yerde olduğu gibi kendi mahallelerinde birlikte yaşamayı tercih ediyordu.

Peki ailenin politik kimliği?

Birçok Alevi ailede olduğu gibi politik bir gelenek var tabii. Amcalarım çok politikti; biri İzmir’de HDP il başkanlığı da yaptı ve o süreçte tutuklandı. Ama çekirdek ailem daha çok Kemalist görüşe yakın. Nasıl diyeyim, CHP’ye oy veren, sosyal demokrat gibi takılan bir aile. Biz bütün kardeşler ise hep ya örgütlüyüz ya da bir dönem örgütlendik. Yani aslında politik bir aileye doğdum, diyebilirim. Hem Alevi hem işçi bir aile olduğu için ben de politikleşmek zorunda kaldım biraz aslında.

Nasıl oldu senin ilk ciddi politizasyonun?

Ben ilkokulda devletin Kemalist tektipçi dayatmalarının çok etkisindeydim. Tabii daha çocuktum ve pek çok şeyi sorgulayamıyordum. Ailem de Kemalist’ti ya zaten, tamam işte. Hatta devrimcilere yönelik büyük bir nefretim vardı. Bir süre sonra değişti. Ortaokulda başladı, lisede hızlandı. Lisedeyken sosyalist bir gençlik örgütünde örgütlendim.

Politize olmana sebep olan neydi?

En önemlisi kesinlikle Alevi olmamdı. O dönemde cinsel kimliğimi henüz kabul etmemiştim. Sonra o da yavaş yavaş bir gerekçe olarak açığa çıkmaya başladı.

Duisburg sokakları
Kaç yaşlarına denk geliyor bu süreç?

İlk örgütlenmeye başlamam 13-14 yaşlarıma denk geliyor aslında. İyice politikleştikten sonraysa cinsel kimliğimi de kabul ettim. Çünkü artık başka kimliklerin olduğunu görüyordum. Mesela Kürt halkının varlığını kabul etmek, özgürlük mücadelesini kabul etmek de benim için çok zordu, hatta annem Kürt olmasına rağmen imkânsızdı. Kürtlere düşman gözüyle bakıyordum, özellikle de PKK’ye. Devrimci hareketler içinde de silahlı mücadele yürütenlere öyle bakıyordum. İlk örgütlendiğim yer de aslında bu şeylerden biraz daha uzak, daha sterilize bir alanda politika yapan bir örgüttü.

Cinsel kimliğini fark etmen tam olarak ne zamana denk geliyor?

Bu bir süreç aslında. Çok klasik bir söylem belki ama ben çok küçüklüğümden beri bir şeylerin farkındaydım. Tırnak içinde söylüyorum, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu biliyordum. Ama inanılmaz da homofobiktim. Mesela bir kuzenim vardı, biraz feminen biriydi, diğer kuzenlerle birlikte onunla dalga geçerdik. Ergenliğin başlarında, ortaokulda yavaş yavaş cinsel kimliğimi keşfetmeye başladım. Garip bir şekilde erkeklerden hoşlanıyordum ama bunu bir türlü kabul etmiyordum. 13 yaşım bir dönüm noktası oldu. Liseye geçtim ve artık o zamandan sonra kabul etmeye başladım.

O dönemlerde hiç kız arkadaşın, yani karşı cinsten sevgilin oldu mu?

Oldu. Ortaokuldaydık. Tam ergenlik dönemi, herkes birbiriyle sevgili oluyor falan… Sınıfta iki Alevi’ydik, ben ve bir de kız öğrenci. En yakın arkadaşım, o Alevi arkadaştan hoşlanıyordu. Benim aram çok iyi olduğu için bir araya gelmelerine vesile oldum. Daha sonra onlar da beni o arkadaşın başka bir arkadaşıyla sevgili yaptılar, o dönemin ilişkileri işte. (Gülüyor) Ben de kendimi buna zorunlu hissediyordum. Aşıkmışım gibi davrandım, kendimi buna zorladım. Yalnız kaldığımda bile kendi kendime, “Hayır, sen o kıza aşıksın!” diyordum. Çünkü asla kabul etmiyordum, reddediyordum, duygumu görmezden geliyordum ama en yakın erkek arkadaşıma aşıktım.

Sonra da böyle birkaç ilişkim oldu. Çünkü ailem çok baskı yapıyordu, bir kız arkadaşım olmasını bekliyorlardı. Biliyorlardı aslında, ben de biliyordum.

Nasıl biliyorlardı?

Bilmem. Ben çok küçükken daha, annem beni pedagoga götürmüştü. Düşün, daha 8 yaşındaydım. Halen öyle mi bilmiyorum ama doktorum sonra Antep Üniversitesi’ne rektör oldu.

Hangi gerekçeyle gittiniz pedagoga?

İkinci sınıfa kadar falan altıma kaçırıyordum, bu yüzden gittiğimizi söyledi annem. Ama içeri girdiğimizde doktor bana bununla ilgili hiçbir şey sormadı. Sonra annemle doktor yalnız kaldı. Ben biraz çakal bir çocuktum, çok kurnazdım. Gittim, kapıyı dinledim. Doktor anneme, “Ben şimdi oğlunuza bir resim çizdireceğim. Top oynayan erkekler çizerse eşcinsel değildir, ip atlayan kızlar çizerse olabilir” falan diyor. Tabii “eşcinsel” demiyor, “öyle böyle” gibi bir şeyler diyordu bir doktor, bugün düşününce o da çok garip. O gün doktorda, o çocuk aklımla hem de, kağıda ip atlayan erkekler ve top oynayan kızlar çizdim. “Madem öyle, işte böyle” demiş oldum aslında.

O dönem annemin benim onun eşyalarıyla oynamama kızdığını da hatırlıyorum. Ama ben babamın eşyalarıyla da oynuyordum. Meraklı bir çocuktum aslında, her şeyle oynuyordum. Annemin eşyalarıyla oynadığımı ilk fark ettiklerinde çok büyük bir yasak geldi. Tabii yasaktan sonra o eşyalar benim için daha da cezbedici hale geldi.

Pedagog ziyaretinden sonra ne oldu? Ne yaptılar?

Sonra ne oldu, bilmiyorum. O konu yıllarca kapandı. Ta ki işte ben liseye geçinceye kadar. Ben lisede örgütlendikten sonra cinsel kimliğimi kabullenmeye başladım. Çok az kişiye de açılmıştım, aynı örgütten. Bir süre sonra ben o gençlik örgütünün yöneticisi olmaya başladım. Artık açılmak istiyordum, çünkü başka başka aşk hikayeleri de yaşıyordum bir yandan. Daha fazla insana açıldım ama ailemi bir kenara bıraktım. Onların beklentileri de sürüyordu ama.

Bu sırada lisede bir kızın bana aşık olduğunu öğrendim. Cemevinde tanıştık onunla da. Kendimi gizlemem lazımdı ve onunla kapatabilirim diye düşündüm. Sonra tabii çok pişman oldum. Çünkü aynı zamanda bir kadını kullanmış oldum. Ama nasıl gizleneceğim? Ailem benden bir kız arkadaş görmek istiyordu.

Tam o yıllarda Ahmet Yıldız öldürüldü. 2008 senesiydi. Onun öldürülmesiyle birlikte de ben hepten korkmaya başladım.

Ahmet Yıldız’ı bir hatırlatabilir misin? Ne olmuştu?

2008’de İstanbul’da babası tarafından öldürüldü. Türkiye’de çok ses getiren bir eşcinsel cinayeti oldu bu. Çünkü Ahmet Yıldız, aynı zamanda politik biriydi ve politik bir çevresi vardı. Cinayet çok duyuldu ve insanlar susmadı. Katili olan babası bugün hala yakalanamadı. Arada bir yerlerde boşanmış falan ama yine de yakalanamadı!

Ozan, Almanya’da düzenlenen Ivana Hoffmann Festivali’nde, yürüyüş kortejinde.
Peki sonra ne zaman ve nasıl açıldın ailene?

17 yaşına kadar açılmadım. Açıldığım kişi sayısı da bir elin parmaklarını geçmezdi. Aileme açılmadan önce bu sayı biraz daha artmıştı çünkü insanlara anlatmak rahatlatıyordu, bunu bir zorunluluk gibi hissediyordum. Özellikle de örgütüme açılmam gerektiğini düşünüyordum çünkü bir yandan devrimcilerin hayatını okuyordum ve örgüt içinde şeffaflığın ne kadar önemli olduğunu görüyordum. Tabii çok benim tahmin ettiğim gibi gitmedi. Ben çok şeffaftım ama onlar bana şeffaf yaklaşmadı. Ardından ihraç edildim o örgütten, 2010 yılında.

Ona birazdan yeniden dönelim ama kronolojik gitmek adına öncesinde arkadaşlarına nasıl açıldığını, nasıl tepkiler aldığını anlatır mısın?

Tamamdır. Şunu söyleyeyim önce: Aynı örgütte olduğum arkadaşlarıma, yaşıtlarıma karşı çok daha rahattım. Kime aşık olduğumu, kiminle cinsellik yaşadığımı biliyorlardı; merak da ediyorlardı. Ve çok şanslıydım. Ailem gibi oldular. Onlara açıldığımda aldığım tepkiler hep çok iyi oldu. İlk açıldığım arkadaşımın -aynı lisedeydik ve beni o örgütlemişti- tepkisi, “Ee, ne yapalım yani?” olmuştu mesela. Yani, “Tamam, bu sensin ama bizi ilgilendirmiyor. Sadece başına bundan dolayı iş gelirse buradayız. Bana her şeyi anlatacağını biliyorsun” gibi… Tabii tam bu cümlelerle değil, daha çocuk cümleleriyle ama şu anda aklıma böyle geliyor. Zaten o beni rahatlattıktan sonra başka arkadaşlarıma da açıldım. Bir arkadaşın komple ailesine açıldım mesela; kız kardeşleri, annesi, babası. Bayağı rahatlatmıştı beni. Ama ailemde aynı tepkiyi alamadım.

Onlar nasıl tepki verdi açıldığında?

Aslında açılmadım, açılmak zorunda kaldım. Şöyle oldu: Evimizde bir masaüstü bilgisayar vardı. Ben o dönem geçmişi silmeyi falan da bilmiyorum, pek anlamıyorum bilgisayardan. Ahmet Yıldız öldürüldükten sonra Kaos GL’den haberim olmuştu, sitesine giriyordum sürekli. Ama geceleri, ailem uyuduktan sonra. Babam bir gece beni Kaos GL’yi okurken görmüş. Sonra geçmişe falan da bakmışlar. Onun üzerine açılmak zorunda kaldım.
Karşılıklı oturduk ağladık biz, çok duygusaldı. Sonra tekrar doktorlara gitmeye başladık. Tabii bu kez pedagoga değil psikiyatra.

Antep/Kars günleri
Doktorlar ne diyordu sana?

Artık 17-18 yaşındaydım ve politiktim. Cemevinden iki eşcinsel arkadaşım da vardı, bu konuları konuştuğum. Yani doktorlarla da artık tartışabiliyordum. Ama şanslıydım, çok fazla tartışmam da gerekmedi. Genelde genç doktorlara gidiyorduk ve birçoğu eşcinselliği hastalık olarak görmüyordu. Hatta bir doktor anneme, “Hasta olan sizsiniz, siz tedavi olmalısınız, çünkü çocuğunuzdan içten içe nefret ediyorsunuz” dedi. Annem bir doktoru benim için olumlu şeyler söylediğinden beğenmedi, diğerine gittik. Sonra diğerine, sonra diğerine. Bu arada dediğim gibi işçi çocuğuyum, çok maddi gelirimiz de yok ama bir süre sonra özel hastanelere filan gitmeye başladık.

Bu sırada ailenin diğer üyeleri, yani geniş aile de öğrenmiş miydi meseleyi?

Hayır, kardeşlerim falan bile haberdar değildi. Sadece annem ve babam. Babam da zaten bu konuyu konuşmuyor, lafını bile etmiyor. Annem sürekli “Tedavi olacaksın, değişeceksin” diyor.
Bir gün hiç unutmuyorum bak, Antep Üniversitesi Hastanesi’ne gittik. Genç bir kadın doktor vardı. Oturduk, konuştuk baş başa. Gayet olumlu, güzel şeyler söyledi. “Başka sorunların için gelebilirsin ama sen cinsel kimliğini zaten kabul etmişsin, hastalık olmadığını da biliyorsun” dedi. Daha sonra annemi çağırdı, onunla da baş başa görüştüler. Eve dönüyoruz, sordum anneme, “Doktor sana ne dedi” diye. Annem, “Eğer kendini çok sıkarsa, iyi irade gösterirse değişebilir, düzelebilir, dedi” dedi. Anneme, “Sen eve git, ben bir arkadaşla buluşacağım” deyip koşa koşa geri döndüm, doktoru tam çıkarken yakaladım. “Anneme ne dediniz” dedim, “Sana söylediklerimi ona da söyledim” dedi. Orada annemin inkârını fark ettim. Hani ailem Alevi bir aile olduğu için hacı hoca meselesine hiç girmezdi, daha çok bilimsel şeylere yönelirlerdi. Ama annem artık bilimi bile reddetmişti, nefretinden dolayı.

Neyse, en sonunda özel hastaneler falan derken kabul etmek zorunda kaldı. Tabii kabul etmek dediğim, “Tamam oğlum, sen busun” yine demedi ama hastaneye götürmeyi bıraktı. Kabullenmek diyelim yani. Yine de ısrarla, “İleride evlenirsin, değişirsin” demeye devam etti.

Babanla ne oldu sonra?

Babamla aram bayağı bozuldu. O sırada Ankara’da TEKEL Direnişi başladı. Ailem gitmemi istemiyordu tabii ama evden kaçıp gittim. Bizim gençlik örgütünün de aynı anda konferansı vardı. İlk defa Ankara’ya gidiyordum ve bir de kaçarak gitmiştim, bayağı heyecanlı bir maceraydı benim için. Sonra dönünce ailem tabii konuşmak istedi. Aynı örgütten çok yakın bir arkadaşım da benimle birlikte geldi eve. Konuştuk. Babam önce, “Evden niye kaçtın” falan dedi. Sonra durup, “Sen niye bize her şeyini anlatmıyorsun? Niye sürekli yalan söylüyorsun?” dedi. Ben de o zaman, “Her şeyimi anlatmaya hazırım ama siz dinlemeye hazır mısınız?” dedim. Babamın ilk tepkisi, “Evimden defol” oldu. Kalktım, çantamı topladım, arkadaşımla birlikte çıktık, onların evine gittik. Onun anne babası gerçekten beni kendi çocukları gibi seviyordu. Devrimci bir aile onlar… Bana bayağı sahip çıktılar. Birkaç gün onlarda kaldım. Lisedeydim, cebimde beş kuruş yoktu, onların da parası yoktu ama cebime harçlık bile koyuyorlardı yani.

Örgütlü olduğun hareketle bu meselede neler yaşadın?

Şöyle: 2010’un yaz aylarında yollarımız ayrıldı. Daha doğrusu beni ihraç ettiler.

Niye?

Bana söyledikleri gerekçe şuydu: “Örgütsel pratiğin çok zayıfladı, parti içindeki hareketlerin çok gevşedi, biraz kendini dinleyip özeleştiri yapmanı istiyoruz.” Ben tabii bunu kabul edemiyordum. Çünkü o dönemde Antep’teki gençlik örgütü de neredeyse tamamen bizim emeklerimizde kurulmuştu. Benim için çok zordu. Hayatım mücadele demekti gerçekten. Çok değer veriyordum, çok inanıyordum, o örgütün söylediği şeylere.

Sonra başka şeyler öğrendim. İşte başka insanlara, hatta benim örgütlediğim gençlere gidip, “Ozan partiye gelen işçilere asılıyordu, rahatsız ediyordu” falan demişler. Sapık sapık şeyler yapıyormuşum, insanları taciz ediyormuşum. Başka insanlara, “Zaten eşcinseldi, ne işi var bizim örgütte” dediklerini de işittim. Tabii bunların hepsini sonradan duydum, öncesinde halen örgütüme geri dönmeye çabalıyordum. Bunları duyunca bütün hevesim gitti. Sonra partinin genel başkanına bir mektup yazıp direkt gönderdim. Örgütten Antep’te ihraç edilmiştim ama üniversiteye Antep’te başladıktan sonra bıraktım ve Kars’ta üniversite okumaya gittim…

Araya gireyim burada: Kars’ı niye tercih ettin?

Sevdiğim bir adam vardı orada, onu ziyaret ettiğimde Kars’ı çok beğenmiştim. Ayrıldık sonra ama kendimi dinlemek istediğim, ağır depresyonda olduğum bir süreçte yine Kars’ı tercih ettim.

Peki, genel başkana mektuptan sonra ne oldu?

Kars’tayken Antep’ten aradılar işte, “Tatilde Antep’e geldiğinde görüşelim” dediler. Gittim, görüştüm. Ben halen, “En baştan yeniden başlayabilirim, kendimi devrim mücadelesine adamak istiyorum” falan diyordum. Onlar da, “Tamam, başlarsın, gelir gidersin” falan dediler ama hem tavırlarından hem de dışarıdan duyduklarımdan dolayı çok soğudum. O süreçte başka bir örgütle de iletişim kurmaya başladım. Arkadaşlarım vardı orada, beni örgütlemeye de çalışıyorlardı. Ama çok kaba bir yaklaşımla değil, yoldaşça, dostçaydı. Bana gerçekten sahip de çıkmışlardı.

Aynı dönemde beni ihraç eden örgütün gençlik dergisinde korsan bir röportaj yayınlattık. Bir arkadaş benimle röportaj yaptı, LGBTİ’ler üzerine; fotoğrafımı, ismimi, şehrimi koymadan yayınlattı. Tabii anladı Antep’tekiler ve çok kızdılar ona da. Ben aradığım şeyin o örgütte olmadığını iyice anladım ve ilişkimi kestim.

Aynı dönem Türkiye’de devrimci örgütlerin LGBTİ meselesini tartışmaya da başladığı bir dönem ama Antep taşra, biraz daha uzak bu tartışmalardan galiba. Antep’teki devrimcilerin genel yaklaşımı nasıldı?

Çok sıkıntılı bir süreç… Düşünüyorum şimdi, benim bildiğim örgütlerden sadece biri gayet olumluydu, o da yeni yeni söylemeye başlamıştı. ESP, “LGBTİ’ler sosyalist saflarda örgütlenmeli” diyordu. Hatta genel başkan Figen Yüksekdağ’dı ve bir konuşmasında hiç unutmam özellikle vurguluyordu, “Genç kadınlar ve LGBTİ’ler” diye. Tabii o dönem “LGBT’ler”… Benim sempati duyduğum, görüştüğüm örgüt de o dönem haliyle ESP oldu.

Geri kalanlar ise çok kabaydı. Mesela bir tanesi, “kapitalizmin artığı” falan diyordu. Açıktan hapsediyordu bizi. Ama onların da Gezi’den sonra LGBTİ oluşumu oldu. Benim ihraç edildiğim örgütse genel olarak “Tamam, LGBTİ’ler var ama biz sınıf mücadelesi yürütüyoruz, her şeyden önemli olan sınıftır” gibi bir algıyla hareket ediyordu.
Başka bir şey daha var, çok ilginç. Mesela ÖDP’nin daha 96’da İstanbul’da trans adayı var, Türkiye için bir ilk, Demet Demir. Ama Antep’teki ÖDP’liler de öyle değildi yani.

Peki genel olarak Antep’in, kentin meseleye yaklaşımı nasıldı?

Ya o coğrafya çok garip bir coğrafya. Şöyle: Oğlancılık diye tabir edilen şeyin çok yaygın olduğu bir yer…

Evet, ben de gençliğimden Antep’in camilerindeki erkek tuvaletlerinin kapıları üzerinden yapılan telefon alışverişlerine tanığım mesela…

Tabii tabii, çok… Cami tuvaletlerinde, parklarda. Mesela Antep’in ünlü Çınarlı Parkı’nda, Yüzüncü Yıl Parkı’nda insanlar buluşuyor. Ee yanımız da Urfa zaten, orası da gizli eşcinsellikle meşhur. Ama çok ikiyüzlü bir ahlak var burada. Şöyle: Bunlar kesinlikle konuşulmuyor; çok gizli saklı, hani merdiven altı, çok sağlıksız koşullarda… İnsanlar zorla evleniyor ve evlendikten sonra da haliyle cinsel dürtülerine engel olamıyorlar ve başka şeylere yöneliyorlar. Bir de internetin de yaygınlaşmaya başladığı bir dönemdi, benim olduğum dönem; haliyle insanların birbirini bulması da kolaylaşıyor. Ama yine de çok ‘underground’. Her şey gizli saklı.

Antep’ten bir sürü evli barklı insan biliyorum böyle. Çünkü başka seçenek bırakmamışlar ve evlenmiş. Sonra çocuk yapmaya zorlamışlar ve böyle gitmiş. Bir de öyle garip bir şehir ki, ben çocukken mesela -şimdi yok artık da- bir erkeğin pembe tişört giymesi bile olaydı Antep’te. Pembe tişört giyene hemen, “Oo top musun, ibne misin oğlum” falan… Pembe tişörte de gerek yok, hafif parlak, güzel görünen bir şey giysin bir erkek, hemen “top” oluyordu. Herkes de “top” olmamak için çabalıyordu yani.

Antep’te LGBTİ derneği kurdunuz bir de, bayağı yankı da uyandırdı. O nasıl oldu?

Biz lisedeyken konuşmaya başlamıştık bunu, o bahsettiğim iki arkadaşla ama sonra üçümüz de farklı şehirlere gittik okumaya. O dönem Antep’te eşcinsel erkekleri, geyleri yavaş yavaş tanıyorduk. Ama bir LGBTİ sosyalleşmesi yoktu; işte lezbiyenler, translar falan yoktu. Antep’te tabii translar vardı ama biz onlarla konuşmuyorduk. Çok da transfobiktik o süreçte. Korkuyorduk onlardan, çünkü hep üçüncü sayfa haberlerinden görüyorduk.

Ben Kars’tayken Roşîn Çiçek öldürüldü Diyarbakır’da, babası ve iki amcası tarafından. Diyarbakır’daki Keskesor isimli LGBTİ oluşumuyla zaten irtibattaydım. Oraya, davaya gittik, geldik. Sonra Kars’ta Homofobi ve Transfobi Karşıtı Platform’u kurduk. HDK içinde bir şeyler yapmaya çalıştık, Homofobi ve Transfobi Karşıtı Buluşmalar falan. Tam o süreçte Gezi patladı. Ben tabii Antep’i özellikle takip ediyorum. Bir gün haberlerde, “Antep’te LGBTİ’ler” diye bir şey gördüm. Bir de bir döviz var birinin elinde, “Kürt’üm, Alevi’yim, eşcinselim” yazıyor falan. Çok şaşırdım. Antep burası, ne oluyor, falan.

Gezi’den sonra Antep’e döndüm. Dövizi yapan arkadaşla tanıştım. Bir ilişkimiz de başladı ve saire. Onlar Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nde bir araya gelmiş LGBTİ gençlerdi. Ki Yeşiller’in ciddi bir LGBTİ politikası vardı. Sonra biz toplandık, dedik ki “Ayrı bir LGBTİ oluşumu kurmalıyız.” Hani, her örgütten LGBTİ’lerin gelebileceği… Bu sırada benim de Antep’e gelişlerim sıklaştı. Hem sevgilim var hem de bu çalışmalar… Ailemden gizli geliyordum tabii.

Sonra kurduk işte. Alana ilk çıkmamız da 1 Eylül Barış Yürüyüşü’nde oldu. Çok renkli, arbanelerle, Kürtçe-Türkçe sloganlarla çıktık meydana.

Adını neden ve nasıl “ZeugMADİ” koydunuz?

Şöyle düşündük: Biz yerel bir örgütlenmeyiz, herhangi bir LGBTİ örgütünün şubesi olmak istemiyoruz ki Türkiye’deki LGBTİ örgütlenmesinin de böyle bir politikası yok. Ben Antep’te bir yıl Arkeoloji okumuştum, oradan herhalde, aklıma Zeugma geldi. (Zeugma, Antep’teki çok ünlü bir antik kent.) Dersimize giren hocalardan biri, Zeugma’nın sembolü çingene kızı mozaiği için “Biz buna çingene kızı diyoruz ama aslında cinsiyetini bilmiyoruz” demişti, o kaldı aklımda. Önce amblem olarak bunu seçtik. Sonra ismimiz de olsun dedik ama sırf “Zeugma LGBTİ” biraz komik oluyordu, antikacı ismi gibi. Bir arkadaş, “madi” kelimesini önerdi.

Ne demek “madi”?

Lubunca denilen bir dil var; Türkiye’de yaşayan eşcinsel ve transların kendi aralarında geliştirdiği şifreli ve çok da eskiye dayanan bir dil. Ta Osmanlı döneminden, hamamoğlanlarından kalan bir şey. “Madi” de bu dilde “kötü, pis, şirret” gibi anlamlara geliyor. Biz de “Böyle renkli, pembe bir isim takmamıza gerek yok” dedik. Hani biz kapitalizme, ırkçılığa, homofobiye, transfobiye madilik atıyoruz. Yani pislik çıkarıyoruz, olay çıkarıyoruz.

Sonra Zeugma Madi dedik ama o da güzel durmadı ve sonunda “ZeugMADİ” çıktı ortaya.

Nasıl tepkiler aldınız kuruluş ardından?

Gezi’nin etkisiyle birçok siyaset, özellikle genç kadınların yoğun olduğu siyasetler, bize sahip çıktı. Biz 1 Eylül’de eylem alanına girdiğimizde çok büyük alkışla karşılandık. Sloganlarımıza eşlik edildi. Ama nasıl diyeyim, bazı abiler korkuyordu. Garipti de yani. Mesela Barış Anneleri vardı, yaşlı kadınlar, bizi gördüler ve sarıldılar, öptüler falan ama Kürt erkekleri kaçıyordu. Bildiğin, arkalarını dönüp gidiyorlardı. Kadınlar sahipleniyor, erkekler kaçıyor…

Biz o gün konuşma da yapmak istiyorduk. Mikrofon Antep gibi yerde tahmin edersin ki erkeklerin elindeydi tabii. Vermediler bize. Ama o günün sonunda biz de Antep için çok büyük bir eylem yaptık. Yeşilsu Parkı’nın yanındaki merdivenleri gökkuşağına boyadık.

ZeugMADİ’nin ikinci toplantısı. Mekân: Bugün kafe olarak işletilen tehcir edilmiş Nazaretyan ailesine ait Ermeni konağı. (Ozan solda, ilk sırada)
Siz mi yaptınız onu? Fotoğrafları bir hayli dolaşmıştı bir aralar…

Evet, bir şiir grubuyla birlikte yaptık. Boyadık, yazılar da yazdık. Kürtçe, Türkçe, İngilizce “barış” yazdık her yere. Çok ses getirdi. Bir de önemli bir yer orası. Çınarlı Parkı orada; yani gizli eşcinsel erkeklerin çok yoğun olduğu yer. Arkasında tarihi bir camii var, Kurtuluş Savaşı’ndan kalma. Onun arkasında da şehitlik.

Bir Ermeni hikâyesi de var orada…

Evet, orası eski bir Ermeni mahallesi. Antep’teki Ermenileri de o camiden çıkıp katletmişler falan. Öyle bir hikâye aslında. Zeugmadi’nin ilk örgütlenme hikâyesi de orada başladı.

Sonra nasıl örgütlendiniz, senin dediğin gibi “Antep gibi yerde”?

Tabii çok sıkıntı yaşadık. Bir kere nasıl örgütleneceğimizi bile bilmiyorduk. Dernek değildik, paramız yoktu, yer sıkıntısı yaşıyorduk, hep aynı yere de gidemiyorduk. Gidip geldiğimiz politik insanların takıldığı bir kafe vardı, o bize kapılarını açtı. Kürt hareketinden arkadaşlar işletiyordu. Toplantılarımızı orada yapmaya başladık. Genç LGBTİ’ler giderek daha fazla bir araya gelmeye başladı. Büyüdük, 50-60 kişi gelmeye başladı. Çoğu politik de değildi ve hepsi gençti. Hani o lubunya sosyalleşmesi dediğimiz şey yaşanmaya başlandı Antep’te; eşcinseller artık el ele tutuşuyordu.

Sen de o sırada sevgilinle çarşıda falan el ele gezebiliyor muydun?

Gezi’den sonra, evet. Çok kısa bir dönem Antep merkezinde sokak ortasında öpüştüğüm bile oldu. Hiç tepki de almadık. Sonra yılbaşında Yeşilsu’ya gittik. İnsanların sokağa çıktığı Taksim gibi bir kutlama. Biz gider gitmez biri bizi gösterip -el ele falan da tutuşmuyorduk bu arada- “Aa toplar geldi, bunları gazetede görmüştüm” dedi. Farkında olmadan Antep’te ünlü mü olduk diye de düşündüm yani. Düşün ki insanlar, gazetede gördükleri yüzü hatırlıyordu. Çünkü onlar için çok enteresan bir konu, nefret de ettikleri bir şey bir yandan. Sonrasında arada tanıyıp yolda laf atanlar oldu. Hem Zeugmadi’nin Facebook sayfasına hem kişisel sayfalarımıza tehdit mesajları da geldi. Ama geniş bir sahiplenme de vardı diğer taraftan.

1 Mayıs’ta Kars’ta.
Bu sırada ailenle ilişkilerin nasıl bir hâl aldı? Eninde sonunda baban, annen, kardeşlerin ve diğerleri seni anladılar mı? Ya da hiç değilse durumu kabullendiler mi?

Ailemle aram şu anda çok iyi. Benim için de, onlar için de zor bir süreç oldu tabii. Onlar da kendilerine açıldılar aslında. Homofobi ve transfobi başlarda aramızda dursa da bugün büyük oranda aştık, karşılıklı olarak. Artık, “Evet, sen ne olursan ol bizim çocuğumuzsun” diyorlar ama sonunda yine de “Her yerde söyleme” demeyi unutmuyorlar.

Peki buralara, Almanya’ya neden geldin?

Üzerine çok düşündüğüm bir karar olmadı aslında. Bir konferansta konuşmacıydım. Ailem ve en yakın arkadaşlarım, buraya gelmişken geri dönmemem konusunda çok ısrarcı oldu. Ülkenin içinden geçtiği süreçte ölümler ve tutuklamaların ardı arkası kesilmiyordu işte, burada yaşamanın benim için daha kolay olacağını düşündüler. Ki öyle de oldu. Şu anda aynı alanlarda faaliyet yürüttüğümüz 5 açık kimlikli LGBTİ aktivisti tutuklu.

Şimdilerde Yeni Kadın’la, daha genel ifadeyle Kaypakkaya geleneğiyle birlikte hareket ediyorsun. Bu gelenekle nasıl buluştun?

Antep’te de Kaypakkaya’nın adını duymuştum ama bu gelenekten kimse yoktu, örgütü tanımıyordum. İlk defa Roşîn Çiçek’in mahkemesine gittiğimizde Diyarbakır’da Yeni Demokrat Kadın’dan arkadaşlarla tanıştım. Onların ve Sosyalist Kadın Meclisi üyelerinin Adliye’de ailenin saldırıları karşısındaki tutumu beni çok etkilemişti.
O dönemde ben, daha radikal mücadele eden örgütlere sempati duyuyordum. Bir yandan Rojava süreci başlamıştı, içim içime sığmıyordu. Aslında gitmek de istiyordum ama gidemiyordum, korkularım vardı. Öyle tanıştık ve giderek gelişti iletişimimiz. Kaypakkaya’nın görüşleri ve hareketin politikasını tanımaya başladım ve kendimi buraya ait hissettim.

Biraz sübjektif ve tartışmaya açık bir yorum olacak ama, genelde Kaypakkaya geleneği -ki 45 yıllık bir gelenek- insana daha sert bir imaj veriyor. Türkiye solunun en sert örgütlerinden biri gibi hatta. Buna belki yanlış anlaşılmalara da mahal vermek pahasına “erkek bir görüntü” bile denilebilir. Öyle değil mi?

Bu maalesef vardı ve aslında Türkiye’deki bütün devrimci hareketlerin ortak özelliği, handikabı. Bir şekilde çözülemeyen problem. Halen bizim örgütümüzde de devam ediyor ama bir yandan kadın mücadelesi de yükseliyor. Kadın mücadelesinin yükselmesi, orayı kırdı. Kırdı dediğim, tamamen ortadan kaldırmadı ama bir gedik açtı ve o gedik günden güne büyüyor. Bugün yoldaşlarımızla her fırsatta cinsiyetçiliği, homofobiyi, transfobiyi konuşuyoruz.

Ben bu örgütte hiçbir zaman, “Bu ibnenin bizim yanımızda ne işi var” gibi bir tepki almadım. Sadece önyargılı yaklaşımlar oldu. Korkuyorlardı bazen, konuşmak istemiyorlardı. Hem Yeni Demokrat Kadın’daki aktivistlerin zoruyla hem de benim zorla kendimi örgütlememle ve saire gelişti aslında. Daha önce de cinsel kimliğini örgüte açıklamış, sonra başka başka sebeplerle uzaklamış arkadaşlar da vardı; yani örgüt buna yabancı değildi.

Transfobi ve homofobi bitti mi? Hayır, tabii ki bugün hala devam ediyor, bu nedenle mücadele ediyoruz. Evet, Kaypakkaya geleneği çok sert görünüyor ama bir yandan da Kaypakkaya’nın kendisinden, yoldaşlarıyla ilişkisinden kaynaklanan başka bir durum da var. Biz Kaypakkaya’nın sadece siyasal geleneğini değil, kişisel duruşunu da sahipleniyoruz. O yüzden homofobi, transfobi gördüğümüzde hemen, “Bugün Kaypakkaya yoldaş olsaydı bu meseleyi böyle mi tartışırdı” diyebiliyoruz. Bu etkili de oluyor yani. Elimizde tartışmaların önünü açan bir şey var ve kullanıyoruz tabii ki.

Geçen yıllarda hareketin gazetesinde bir yazı da yayımlanmıştı, bir hayli gündem oldu. Hatırladığım kadarıyla başlığı, “Nerdesin Aşkım, Burdayım Kirvem”di…

O da şöyle: Bizim erkek arkadaşlar ilk defa Onur Yürüyüşü’ne katılıyorlar. Şok oluyorlar tabii. Biri “Nerdesin aşkım” diye slogan atınca bir arkadaş da “Burdayım kirvem!” diye cevap veriyor.

Bak, şöyle bir şey de var: Gerilladan gelen bir video. Gezi için bir marş yazmış gerillalar. Türkiye’de, hatta benim bildiğim kadarıyla dünyada, bir gerilla hareketinden gelen herhangi bir şeyde ilk defa LGBTİ kelimesini duydum. TİKKO gerillalarının Gezi Marşı’nda. Üstelik “Ve sen LGBTİ birey” diye bir söz geçiyor, özellikle gösteriyor. Videoda da gökkuşağı bayrağı görünüyor. Bu aslında sadece beni de değil, Türkiye’deki birçok LGBTİ aktivistini heyecanlandırdı. Anarşist arkadaşlar bile sosyal medya hesaplarında överek paylaştılar.
Tamam, bir yandan söylediğin şey doğru: Homofobinin, transfobinin daha yoğun olmasını beklemeye yol açan bir görüntü var ama bir yandan da bu var işte.

Benim söylediğim biraz şöyle, açayım: Mesela bu geleneğin şimdiye kadarki en üst düzey yöneticilerinin tümü erkek. Etkinliklerde de fotoğrafları asılır ya sahne arkasına. Önce Marx, Engels, Lenin, Stalin, Mao ile başlar zaten; sonra Kaypakkaya, Süleyman Cihan diye devam eder; istisnasız tamamı erkektir, oraya dizilenlerin. Bir yandan da köylülere, yani geleneğin en yoğun savunucularına yaslanıyor. Belki o yüzden böyle bir imaj oluşuyor…

Evet, evet; dediğim gibi zaten var ve bu cinsiyetçiliğe karşı mücadele ediyoruz. Türkiye’deki kadın örgütü de yapıyor bunu. Avrupa’daki Yeni Kadın da 25 yıllık bir örgütlenme ve halen mücadeleye devam ediyor. Çünkü bitmedi. Kapitalizm ve feodalizm, her gün erkekliği yeniden üretiyor. Bunu bir şekilde devrimcilere de dayatıyorlar, özellikle günlük hayat pratiği içinde. Çünkü hiçbirimiz bu toplumdan azade değiliz. Bugün biri bana “Ben homofobik değilim” dediğinde tepkim, “Ben bile halen kendimde bir sürü homofobik yön buluyorum” oluyor. Öyle ha diye aşılacak bir mesele değil bu, her gün yeniden, yeniden kendimizi sorgulamamız gerekiyor. Bizim hareketimiz için de bu durum böyle.

Ama bugün genel olarak devrimci harekette galiba bundan beş sene öncesine göre bile çok daha olumlu bir durum var, değil mi?

Çok çok daha olumlu bir durum var. Çünkü artık her yerde konuşabiliyoruz. HDK’de ilk örgütlendiğimde LGBTİ meselesini Kars’ta gündeme getirdiğimizde arkadaşlar, “Ya yoldaş, burası İstanbul değil, yapma etme” diye baskı yapıyordu. “Halkımız bize yanlış tepki verebilir, bu meseleleri daha sonra konuşalım, dikkatli olalım” falan deniliyordu. Ama mesela Gezi’den sonra böyle bir şey diyememeye başladılar.

Halen devrimci hareketler içinde kendini gizlenmek zorunda hisseden insanlar da var mı peki?

Ben aslında şunu söylemek istiyorum: Bugün hala Kürt hareketi, sosyalist hareketler, önyargılı LGBTİ’lere karşı. Ivana Hoffmann mesela, aslında bu heteronormatif algıya çok güzel bir ders verdi. Kadınlı erkekli herkese. Sadece “Almanya’da yaşıyordu, kalktı savaşmaya gitti” meselesi değil. Ivana açık bir eşcinseldi ve bu kimliğiyle de orada savaştı, ölümsüzleşti. Ama Ivana ölümsüzleştikten sonra maalesef kendi partisi bunu söyledi ama birçok örgüt ısrarla onun cinsel kimliğini geri plana attı; söylememeyi ve görmemeyi tercih ettiler. Hatta Ivana’nın kendisini bile dönem dönem görmemeyi tercih edenler oldu.

Bugün LGBTİ’ler, hayatın her alanında var oldukları gibi politikanın her alanında da varlar. Gizli ya da açık kimlikleriyle. Hiç kimse örgütünün saf heteroseksüel kadın ve erkeklerden oluşma olduğunu zannetmesin. Bir kitle hareketiysen, hele hele mesela Kürt hareketi gibi büyük ve örgütlü bir hareketsen, emin olmak gerekiyor ki, orada hayatını gizli saklı yaşamak zorunda kalan, yoldaşlarına karşı ikiyüzlü bir yaşam sürdürmek zorunda kalan bir sürü LGBTİ var. Benim şahsen tanıdığım böyle arkadaşlar da var.

Korkmaya hiç gerek yok. Bu insanlar, Ivana gibi açık kimlikleriyle mücadele edebilirler. Bak ama bugün Ivana’nın ölümsüzleştiği topraklarda IŞİD, LGBTİ’lere zulmediyor; IŞİD konusunda her şey konuşulurken LGBTİ’ler ne hikmetse çok daha az konuşuluyor.
Artık algıları yıkmak gerekiyor. Biz sırf Beyoğlu marjinalleri değiliz. Hayatın her yerindeyiz. Kürdistan’dayız, Türkiye’deyiz, Güney Amerika’dayız, Avrupa’dayız, Uzak Asya’dayız. Her yerdeyiz. Ve olduğumuz her yerde herkes kadar savaşırız, herkes kadar mücadele ederiz, herkes kadar yük taşırız. Herkes kadar zaaflarımız da vardır elbette. Açık örgütlenmenin önünü açmak gerekiyor. Artık gizli kalmak yeter. İkiyüzlü devrimci ahlak da yeter. Sistemin ahlakını devrime taşıyarak özgürlüğü kuramazsınız. O ahlakı alaşağı etmek gerekiyor.

Devrimci hareket ve LGBTİ’ler gündeme geldiğinde hemen aklıma gelen örnek, Arkadaş Zekai Özger oluyor. O da bir devrimci eşcinselmiş, çoğu yoldaşına bile açılamamış ve kitabı da uzun yıllar -hem de yoldaşları tarafından- kendi istediği isimde, “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” ile basılamamış. Bu örnek de bugün hala bir şeyler söylüyor sanırım…

Çok acı bir örnek, evet. Arkadaş Zekai, sokakta yediği dayaktan dolayı hayatını kaybediyor. Onun sevgilisine yazdığı şiirleri hepimiz okuyoruz, çok seviyoruz ve hep bir kadına yazılmış farz ediyoruz. Kitabı da hep “Sevdadır” diye bastılar ama LGBTİ hareketi de müdahale etti ve sonunda gerçek ismiyle çıkabildi.

Maalesef dönüp baktığımda şu anda ismini veremeyeceğim ve halen hayatta olan birçok insan, bu sebeplerden dolayı devrimci hareketten uzaklaştı. Örgütlerin merkez kadrolarından da yaşayanlar var bu durumu. Bu çok acımasızca bir şey. Birinin devrimci mücadele vermesini önlemeye hiçbir devrimcinin hakkı olamaz.

Kaltak Yürüyüşü Hareketi Nedir?

Kaltak Yürüyüşü Hareketi: Kadınlar kışkırtıcı kıyafetler giyerse cinsel saldırıya sebebiyet verdiklerini ve biraz da olsa suçlu olduklarını söyleyen “kurbanı suçlama” zihniyetine karşı verilen mücadele.

“Kıyafetlerim razı olduğum anlamına gelmez.”

Hareket, üniversite öğrencilerine “Kadınlar mağdur olmamak için kaltak gibi giyinmekten kaçınmalı,” diyen Toronto polis memuruna direkt bir cevap.

“Pantolon ve kazak giyiyordum. Bu da mı benim suçumdu?”

Gölgelerde saklanan tecavüzcü bir pislik, bir kadına sırf “yeterince seksi giyinmediği” için tecavüz etmekten vazgeçmeyecek. Kıyafetlerin kumaş miktarı önemli değil. Sonuçta söz konusu adam bir avcı. Kadınların peşine düşecek, sadece mini etek giyenlerin değil.

“Etek tecavüz için bir bahane değil!”

Elleriyle kendi fantazilerini tatmin etmeye çalışan şehvet dolu bir patron ya da iş arkadaşı, sırf kadın muhafazakâr giyindi diye çabalarından vazgeçmeyecek. (Bu popüler bir film olan Legally Blonde’de bile belirtildi –Elle Woods cinsel saldırıya maruz kaldığı hukuk bürosunda muhafazakar bir biçimde giyiniyor, ama yine de cinsel saldırıdan kaçamıyor.)

Cinsel saldırıya uğramak kadınların suçu değil.

Kadınlar şiddet suçunun kurbanı oldukları halde suçlanmamak için çarşaf giymek zorunda değiller!

“Toplum ‘tecavüze uğramamayı’ öğretiyor, ‘tecavüz etmemeyi’ değil.”

Hareket “kaltak” kelimesini fazlaca kullanarak gücünü etkisiz kılmayı amaçlıyor.

Temel Kaltak Yürüyüşü-Toronto’yu takiben, altı kıtada da Kaltak Yürüyüşleri düzenleniyor.

“Beni güzel olduğum için etiketleme!”
“Sadece ‘güvende’ hissetmek için benimle takılmak zorunda olmamalı!”

Kaynak: Quora

Kadir M. Ersoy’dan gezegene karşı tutumumuza bir serzeniş: Homo Virus

Sanatçı Kadir M. Ersoy’un ilk kişisel sergisi Homo Virüs 26 Kasım’da Kargaart’ta bizlerle buluşacak. Sergiyi 29 Kasım’a kadar ziyaret edebileceğiz.

Merhaba Kadir, ilk kişisel sergin olan “Homo Virüs” 26 Kasım’da KargArt’ta sanatseverlerle buluşacak. Sergide illüstrasyon ve videoarttan oluşan birçok eser var. Bu eserlerin biraraya geliş öyküsü nedir?

Merhaba. Homo Virus sergi fikri uzun bir süredir üzerine düşünüp işler ürettiğim bir proje. Yaklaşık 4 yıl kadar önce bu sergi için ilk işimi hazırladım. Sonrasında belli aralıklarla yeni işler eklendi. Çocukluğumdan bu yana insan dışı, bu gezegeni paylaştığımız varlıklara olan bakış açılarımıza karş rahatsızlığımı anlatmak istedim aslında.

“Homo gibi ayakta durabilen ama virüs gibi girdiği bedeni yok ederek en güçlü hale gelebilen bir homo virüs” tanımını yapmak için en çok neyden etkilendin?

Bilindiği üzere virüsler bir bedene girdiklerinde çoğalıp güçlenerek o bedeni yok olana dek tüketmeye devam ederler. En güçlü hallerine geldiklerinde ise tüketecek bir beden kalmaz. Bu tutuma sahip bir varlık daha var yaşadığımız yeryüzünde o da bizleriz. Can çekişen ve evimiz olan bu gezegene karşı tutumumuza bir serzeniş Homo Virus ifadesi.

Tanıtımda serginin çıkış noktasının kendini arama yolculuğun olduğunu anlatıyorsun. Bu yolculuğun başlama noktası tam olarak neydi?

Küçüklüğümden bu yana endüstriyel hayvancılıkla uğraşan birçok aile üyesine sahip oldum. Mezbahada çalışanlardan tavuk ve süt çiftliklerine kadar birbirinden farklı, fakat içinde kullanılan varlıklar için aynı anlamı taşıyan alanlarda bulunmak durumunda kaldım. Başlarda herkes gibi benim için de anlamsızdı her şey. Fakat kendim dışındaki kişileri anlamaya ve empati yapmaya başladıktan sonra bu duruma karşı bakış açım değişti. Küçüklüğümü geçirdiğim o alanlar, kendimde olan bir şeyleri ortaya çıkarmaya olanak sağladı diyebilirim.

Her şey bizi tektipleştirmeye programlıyken “kendimiz olmak” adına geçirdiğimiz süreçlerde pek çok deneyim kazanıyoruz. Sence, kendimiz olmanın en ağır bedeli ve en güzel yanı nedir?

Kendimize ihanet etmeyi bırakmış olmamız sanırım. Yani toplumun içerisinde yer alabilmek adına, sevmediğimiz işlerde –ki adı iş olan bir şey sevilir mi ondan da emin değilim.- çalışıyor, sevmediğimiz insanlara ya da olaylara katlanıyor ve bunun adına yaşamak diyoruz. Sırf birilerinin ses etmemesi için, -bu birileri ailemiz, okul, toplum, devlet, en yakınımızdan, en uzağa herkes- onların beklentileri ve talepleri doğrultusunda bir yaşam kuruyoruz. Kimi zaman bu istemediğimiz şeyler askere gidip birini öldürmemize, kimi zaman sevmediğimiz biriyle bir ömür geçirmek zorunda kalmamıza bile neden olabiliyor. Aynaya baktığımızda kendimizi bile sevmiyoruz. Kendimizi sevmeye başlamak biraz da kendin olmak sanırım.

Yaşam ile ölüm arasında gidip gelirken neden yaşamı tercih ederiz? Bu, aslında zorunlu bir tercih midir?

Yani bizler hayal edebilme ve bu hayalleri gerçeğe dönüştürebilme gibi bir kabiliyete sahip varlıklarız. Bu kabiliyetimiz de bizlere içinde bulunduğumuz durumu sorgulama şansı veriyor. Özellikle biz kentlerin içerisine sıkışmış ve belli kurallar çerçevesinde yaşam sürenler olarak, ortak bazı değerler ortaya koyuyoruz. Bu değerler doğrultusunda da kendi türümüz arasında yazılı olmayan belli kurallarımız var. Bu kurallar başta karşıdakinin yaşamını sürdürebilmesine engel olmamaktan geçiyor. Bu tutumun daha geniş açıdan bakılarak biçimlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir ormanı yok etmenin, toplu bir katliam yapmakdan bir farkının olmadığını, birinin evini başına yıkmakla eş değer olduğunu anlamamız ve bunun üzerinden bir değer yapısı oluşturmamız gerektiğine inanıyorum. Zorunluluk meselesinden bahsedecek olursak zorunluluğun doğru ifade olduğunu düşünmüyorum, bunun sebebi ise aynı koşullara sahip olmayan varlıkların aynı konu üzerinden bir kural bütününe sahip olması çok da adil olmaması. Kutupta yaşayan bir canlının – buna insanlar da dahil-, amazon oramanında yaşayan bir canlıyla veya şehirde yaşayan bir canlıyla ortak davranış şekillerine sahip olması beklenemez. Biz şehirlerin aşırı tüketen varlıkları, bu kurallar bütününe muhattabız aslında.

Çeşitli ve uzun sorgulamaların ardından vardığın yerden memnun musun? Kendini bu aşamada tam olarak nerede görüyorsun?

Vardığım bir yer var mı ondan emin değilim. Varmaya çalıştığım bir yerler var sanırım onunda bütün ömrüm boyunca sürecek bir süreç olduğunu düşünüyorum. Hiç bir zaman varamayacağım kısacası.(: Her insan gibi ben de öğrenmeye devam ederek mutlak son ile karşılacağım.

Mükemmeliyet hastalığı, modern insanın hastalığı diyebilir miyiz? Kusursuz ve içeriği olmayan bir sistemin içinde miyiz?

Kusur veya kusursuzluk bizim dilimizde olan bir kavram. Evren, dünya ve içinde yaşayan biz canlılar aslında olduğu gibiyiz. Yani farklılıklarımızı kusur olarak nitelendiriyoruz. Çoğunluk gibi davranamayan, düşünemeyen ya da yaşayamayan her varlığın kusurlu olduğu gibi bir fikir bütünlüğü var maalesef. Halbuki toprak altındaki bir köstebeğin gözlerinin olmaması nasıl bir kusur değilse, hava da uçan kuşların kanatları da bir ayrıcalık değil. Hepsi olduğu gibi ve belli yaşam şekillerinin karşılığı olarak önümüze çıkıyor. Bizim dışımızdaki tüm varlıklar, bedenel bütünlük, zihinsel yapı, ya da fiziksel görünüş gibi kavramlarla ilgilenmiyor. Bizim hastalığımız olduğunu düşündüğüm mükemmeliyetçilik sonucu; biraz kiloya sahip, tek kolu olan, veya zihinsel farklılığı olan biri kusurlu olarak nitelendirilebiliyor. Kusur denilen kavramın muhattabı insan üretimi olan metalar ve bu metalar çok büyük bir çoğunluğu evet kusurlu. Bizleri gün be gün yok ettiği, daha ağır koşullara sürüklediği ve konforculuk gibi bir illeti başımıza sardığı için kusurlu. İçinde benliğe sahip olan varlıklar ise bu kavrama muhatap değil bence.

Veganlığı bu serginin neresinde konumlandırdın?

Vegan ifadesi benim çok fazla kullandığım bir ifade değil. Ben onun yerine hayvan özgürlüğü ifadesini tercih ediyorum. Bu ifade ile aslında mücadelenin odak noktasında olan varlıkların öne çıkmasına olanak sağlandığını düşünüyorum. Çünkü veganlık; sağlıklı yaşam amacı, beslenme alışkanlığı, hayvan sevgisi gibi farklı birçok kavramı içerisinde barındıran bir kavram. Hayvan özgürlüğü ise; içinde bulunduğumuz yapıya politik bir söylem üreten ve içerisinde veganlığı bir tutarlılık göstergesi olarak barındıran bir kavram. Hayvan özgürlüğü mücadelesini sürdürebilmek ve yukarı çıkarabilmek için sağlığınızla ilgileniyor olmanız gerekmiyor veya hayvanlara içten içe büyük bir sevgi besliyor olmanız da gerekmiyor. Adalet kavramının tanımını yaptığınız çerçeve buradaki önemli olan nokta. Tıpkı diğer özgürleşme mücadelelerinde olduğu gibi o mücadeleyi veren bireylere karşı organik veya duygusal bir bağınızın olmasına gerek yok. Empati kurmamız anlayabilmemize yardımcı olacaktır zaten.

Etkinlik Tanıtım Bülteni

“Aynaya baktığımızda, gördüğümüz etten kemikten bedenin arkasındaki benliğin sadece kendimize bahsedilmiş bir armağan olduğu yanılgısının yüzüme vurulduğu gün anladım ki, ben bir homo virüsüm. Homo gibi iki ayaküstünde durabilen; ama virüs gibi girdiği bedeni yok ederek en güçlü haline gelen…

Homo Virus, bir yüzleşme. Sorular silsilesi… Ayrışmanın başlangıç noktasına giden bir zaman makinası. Korkaklığın anayasası. Şiddetin bedene bürünmüş hali. Kan kırmızısı, gece karanlığı, gözyaşı şeffaflığı… Mükemmeliyet hastalığının ta kendisi…

Homo Virus, önceleri her şey gibiyken, sonraları hiçbir şeye benzemeyen oluverme serüvenimizi anlatıyor. Bu serüvende görmezden geldiğimiz sayısız farklı benliğin deneyimlerini aktarmaya çalışıyor. Yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgide seyrediyor ve yaşamın tarafını tutuyor. Doğru bilinenlere, gerçek sanılanlara büyük bir saldırıyı hedefliyor. Homo Virus; var olduğumuz kişiyi sorgulamamızı, geldiğimiz yerin varmak istediğimiz yer olduğuna işaret ediyor ve empatinin gerçek anlamına vurgu yapıyor.”

Açılış: 26 Kasım Pazar 18:00

28 Kasım Salı akşamına kadar 15:00-21:00 arası ziyaret edebilirsiniz.

Edip Cansever ölür, sonrası kalır

Babam Kur’an’ın arkasına yazmış doğduğum tarihi. Sonra da nüfusa kaydettirmiş. Pek sevinmiş erkek olmama… Benden önce iki kız, benden sonra bir kız, böylece dört kardeş oluvermişiz.’’ kendini ilk kez bu satırlarla anlatmaya bu satırla başlamış Edip Cansever.

Beyazıt’ta, ahşap evlerin bulunduğu bir mahallede, 1928 yılının sıcak bir ağustos gününde hayata merhaba der Edip. Tüccar bir baba, az kitap olan bir ev çok küçük yaşta yazılmaya başlanan şiirler, bir çocuk dergisinde çıkan ilk şiir, komşusu Nigar Hanım’ın kardeşi Ahmet Hamdi Tanpınar’a ilk şiirlerini gösterişi, Tanpınar’ın “Hiçbiri şiir değil.” deyişi ve bu serüvenin sonunda pişman olduğu, yakasını kurtaramadığını söylediği bu kitaptaki şiirler Necatigil’in de belirttiği gibi, “varlıklı bir gencin büyük bir şehirde neşeli avareliğini” dile getirmektedir. Ne güzel de özetlemiş Necatigil… Aslında Edip Cansever’in hayatını da özetlemiş.

Elitizm ve bohemlik arasında gidip gelen şiirleri anadoluyu bilmeyişinden midir yoksa bahsetmek istemeyişinden midir nedir, hep halka daha uzak kalan şair olarak yorumlanmıştır. Oysa daha lisede yaptığı toplumculuk tartışmaları, şiirlerinde halkın ta kendisi olan Ahmet abi, Tamirci Yorgo, cenaze kaldırıcı Adem, Ruhi Bey’in sızlanmaları… Hepsi ayrı ayrı içimizden biri olmuştur. İlk kez sesini bu denli yükselttiği şiiri “Eylül’ün Sesi” ile askeri cuntaya tepkisini koymuştur. Yine de ülkesiyle ilgili kendisi hep çekip gitmek ya da kalınca ne yapacağım düşünceleri arasında kalmıştır.

Şiir dışındaki işim, yıllarca önce insanların güzel diye yaptıklarını, o güzellik karşısında şaşıran, gülen, sevinen insanlara satıyorum’’ diye anlattığı Kapalıçarşı’da babasının yanında çalışarak başladığı işini otuz yıl boyunca yapsa da hiç sevmemiştir. Onun için orası hep “Sınıf ayrımının en belirgin, en somut olarak görülebildiği küçük ülke” olarak kalmıştır. Bu yüzden de hayatının dönüm noktasını 1954 yılında çıkan büyük Kapalıçarşı yangını olarak nitelendirir.

Yazarın hayatının ve şiirinin vazgeçilmez bir parçası olan alkol, dostlarıyla hiç bitmeyen rakı masaları, şiirlerinde masalara, iskemlelere olan sevgisi… Bu kadar içki düşkünlüğü olsa da kendisi sarhoşken bir kelime bile yazmadığını söyler. Eğer aklına üç beş dize bir şey gelirse masadaki peçeteye yazıp onu orada bırakır. Şiirin temiz kafayla yazılması gerektiğini, sarhoşken gelen ilhamın aldatıcı olduğunu savunur hep. O masaların vazgeçilmezlerinden olan kimler gelip kimler geçmiştir kim bilir… Ama Cemal Süreya ve Turgut Uyar deyince kenara bir Edip Cansever eklemek herkesin aklına gelir.

Cemal Süreya’nın kendi tabiriyle çocuk küsüşmelerinin ortağı olan Edip Cansever’le şiir yaratıyordu bu yakınlığı. “Şimdilerde daha çok seviyorum Edip’i. En beğendiğim yanı dedikodu yapmayışıdır.Bir de, elbet, hepimizden daha fazla şiir tutkunu oluşu.’’ diye anlatıyordu Cemal Süreya yazarı. Bir diğer dostu Turgut Uyar’ın cenazesine gittiğindeyse bir o kadar büyük bir yıkım yaşamıştır. Uyar’ın oğlu o gün Edip amcayı hiç unutmuyorum diye anlatır. Öyle bir dalmıştı ki onunla konuştuğumda bana “Ben şimdi kendi cenazemi seyrediyorum.” demişti.

Kaynak

Cansever’in hayatının ayrılmaz parçalarından biri Tomris Uyar… Her 15 Mart’ta onun doğum gününde şiirler yazdığı, aşktan daha öte büyük bir hayranlık duyduğu kadın. İnsanlar onları karşılıklı deniz kenarında bir rakı masasında gördüklerini anlatır hep. Tomris Uyar’a rakı içmeyi öğreten kişi olarak bilinir, Cansever. Hatta bunu “Tomris rakıyı severdi, bense onu.” diyerek ifade eder. Bir şeyler yazdıklarında hemen birbirlerini arar paylaşıp yazdıklarını eleştirirlerdi. Tomris Uyar onu “Sevgililik ya da aşk duygusu zamanla yara alabiliyor, örselenebiliyor, bitebiliyor. Bitmeyen tek aşkın, gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu Edip Cansever öğretti, bana yaşamımda ve yazınımda esin kaynağı oldu.Tek ihaneti, ölmesiydi.’’ diyerek anlatmış.

Herkes onun bütün aşk şiirlerini Tomris Uyar için yazıldı olarak bilse de “Sevda ile Sevgi” kitabını onun için adadığı, henüz on dokuz yaşındayken evlendiği eşi Mefharet Cansever, onun hayat arkadaşı olmuştur. Yalnızlık şairi olarak anılsa da dostlarını onunla birlikte çoğaltmıştır. Mefharet Cansever, evlerindeki o uzun masayı hep keyifle andığını söylerdi. Şiirlerini kahve molası verdiğinde hep ilk ona okuturdu yazar. Aynı zamanda üç evlat veren kadındı o. Çok genç bir baba olduğu için çocuklarıyla da ilişkisi arkadaş gibiydi. Onlarla felsefe, sanat, edebiyat her türlü konu hakkında konuşur yol gösterirdi. “Babamla parka gitmiştik bir kez, ben götürmüştüm onu. Ona derdim bazen, “Baba baksana ne kadar çok çiçek var ve ne güzeller” diye. O da ‘Ben köşedeki yalnız kaktüsü görürüm’ derdi.” diye anlatıyor en özel anısını kızı Nurol Birol.

Kaynak

İkinci Yeni’nin en önemli isimlerinden olan Edip Cansever yazın hayatında bir dönem onlardan uzaklaşsa da anlamsızlığa savrulmadı. Anlaşılması güç, yine de anlamdan ayrılmayan bir şiir dünyası yarattı kendisine.

Yeşil ipek gömleğinin yakası / Büyük zamana düşer. Her şeyin fazlası zararlıdır ya, / Fazla şiirden öldü Edip Cansever.’’ dizeleriyle arkadaşına veda eden Cemal Süreya onun edebiyatını en iyi anlatan kişi. Bitmeyen şiir tutkusu onun şiirlerinin sayısının fazlalığından değil, her bir şiirinin içindeki anlam fazlalığındandı. Edip Cansever’i sadece bir şair yapan da buydu. Kimse onu üstad olarak anmadı. Öyle de olması gerekiyordu zaten. Çünkü onun şiiri ne kadar az düşünürsen seni o kadar kendine çekerdi ve senin olurdu. Her okuduğunda eskiden tanıdığın birine rastlaşır gibi olurdun. Bu dünyayı geçici bir yer, belki de bir bekleme salonu olarak görürdü, ondan dolayı şiirlerinde otellerden bu kadar çok bahsederdi.

Deniz aşkı, bahara, yaza olan sevgisi, onu Edip Cansever yapan temel şeylerdendi. Öyle değer verirdi ki yazmaya çalışmaya başlamadan önce tertemiz giyinir, masaya öyle otururdu. Şiirle doğdu, şiirle yaşadı. Hep yaşamak istediği Bodrum’a hayatının son bir ayında yerleşip beyin kanaması geçirince tedavi için götürüldüğü İstanbul’da, 28 Mayıs 1986’da sessizce aramızdan ayrıldı.
Hep yalnızlığın, kalanların şairi olarak anılsa da onun hayat sevinci, en çok da şiire olan aşkı, tutkusu, hem edebiyat yazınına hem de hepimize kalan en büyük şey… Bazı insanlar ölse de hayata bıraktıkları izler kalır. İyi ki edebiyatımıza senin gibi özel bir ruh değmiş Edip Cansever!

“Ne kalır benden geriye, benden sonrası kalır 
Asıl bu kalır.”

Kaynak: Edip’in Lastik Topu, Ülkü Uluırmak, YKY Yayınları –
Sonrası Kalır, Edip Cansever, YKY Yayınları

Zanzibar seni bekler: Bir acayip proje yarışması

Assalam “Afrika’nın sorunlarına gönüllülük tabanlı çözümler arayan, bu çözümleri çeşitli networkler kurarak sürdürülebilir hale getirmeye çalışan bir oluşum”. Zanzibar’da bir balıkçı köyünden tüm Afrika’ya uyarlanabilir projeler yürütüyorlar. Dilediğiniz zaman gidip onlara katılabiliyor, gönüllü olabiliyorsunuz. Bugünlerde ise yetimler için proje yarışması başlattı. 15 Ocak 2018 tarihine kadar başvurabileceğiniz, muhtemelen pek çok kanaldan gözünüze çarpan ve size iki haftalık mükemmel bir Zanzibar tatili hediye eden yarışmanın detaylarını sizin için Assalam genel koordinatörüne sorduk, öğrendik:

Nedir bu yarışmanın konusu?

Yarışmanın konusunu Assalam’ın hâlihazırdaki projelerinden biri olan, Afrika’nın yoksul kesimlerinde yetim annelerini istihdam etmek amaçlı kurulan dikiş atölyeleri oluşturuyor. Proje kapsamında şimdiye kadar Zanzibar, Burkina Faso ve Sudan’da atölyeler kurduk. İlk bir yıl içerisinde bin, on yıl içinde yüz bin yetim annesine iş imkânı sağlamak hedefimiz. Ve bu yarışmanın amacı da bu sayılara ulaşmak için tüm dünyadan iş ortakları ve paydaşlar bulmak, projeyi dünyanın her yerinden katılımcılarla Afrika’nın her yerine yaymak.

Peki nerden çıktı Afrika? Neden kadınlar?

Çünkü hiçbir suçu olmamasına karşın, dünyanın hemen her yerinde bitmeksizin süren savaş, salgın hastalıklar ve afet kaynaklı yoksulluktan en fazla etkilenen kesimler çocuklar ve kadınlar. STK’ların desteği bir yere kadar, oysa dünyada şu an 140 milyon civarında yetim var ve her iki dakikada bir bu sayıya yenisi ekleniyor. Bu çocuklar ve anneleri, kendi ayaklarının üzerinde durmak zorunda. Dikiş atölyeleri tam da böyle bir boşluğu doldurmak için kurgulandı. Dünyanın en zor coğrafyası olan Afrika’da dikiş zor durumdaki kadınlar için mükemmel bir geçim kaynağı, hatta can simidi.

Bu arada, sayılar hedef koyma noktasında işlevsel olsa da, Assalam’ın kafası bireysel işliyor, tek tek gönüllere dokunmak istiyor. Mesela Masiki’den bahsetmek isterim size. Kendisi bölgemizin en karizmatik kadını. Ve tanıdığım tüm yetim anneleri içerisinde en hüzünlü olan. Üçüne bakabildiği, üçünü akrabalarına dağıttığı altı yetimi var, kendisi ise hem sağır hem dilsiz. Vefat etmeden önce eşi de engelliymiş, ayakları yokmuş. Yıllarca Zanzibar city’de yaşayıp hayata tutunmaya çalışmışlar, olmamış. Sonunda eşini bir araba ezmiş ve o da köyüne dönmüş. Gece gündüz uyumamış, balık tutup kendine bir ev yapmış. Şimdilerde ise Hindistan cevizinin liflerini kurutup, eğirip; ipiyle dünyanın en güzel çantalarını yapıyor. Her bir zerresi emek dolu çantalar, Kangafrica markası altında satılıyor. Bu çantayı takan kadınla Masiki arasında kurulacak bağ aslında tam olarak Assalam’ın yaptığı şeyin özeti: Modayı Afrikalı kadınlar ile tüm dünya kadınları arasında bir köprü olarak yeniden yorumlamak istiyoruz.

Peki mevcut sistem nasıl işliyor?

Kurulan bu atölyelere katılan annelere, eğitime düzenli devam etmeleri şartıyla kursa başladıkları andan itibaren maaş bağlanıyor. Üç aylık eğitimin sonunda anneler üretime evlerinde devam ediyor. Ürettikleri ürünler ise Kangaafrika markasıyla online ve offline yollardan dünyaya pazarlanıyor. Elde edilen gelir ile daha fazla yetim annesi iş imkânına kavuşuyor.

Yarışmaya katılacak adaylardan ne bekleniyor?

Bu güzel insanlardan, dikiş atölyeleri projesini geliştirecek, tüm Afrika’ya ve dünyaya yayacak bir fikir veya  proje ortaya koymalarını bekliyoruz. İster hali hazırda yürüttüğünüz, konuyu destekleyebilecek bir proje sunun, ister “benim harika bir fikrim var, gerçekleştirelim mi?” deyin. Örneğin bir tasarımcı, Afrika kumaşlarıyla tüm dünyada ses uyandıracak bir ürünle yarışmaya başvururken; bir başka genç, sosyal medyada bir milyon takipçiye ulaşmanın yollarını bularak başvurabilir. Kısacası herhangi bir sınıra tabi değilsiniz. Modacı, youtuber, blogger, sosyal girişimci, aktivist ya da dünyanın en ıssız adamı olabilirsiniz. Tek yapmanız gereken bu konuyu dertlenmek, maksimum üç dakikalık bir video ile projenizi veya fikrinizi anlatmak.

Nasıl bir video?

Bu, herhangi bir kamerayla ya da telefonla çekilmiş amatör videoda projenizi özetlemenizi istiyoruz. Ve tabi ki kameranın karşısına geçip konuşmanızdan biraz fazlasını…Fikrinizi görsellerle, istatistiklerle, mevcut yazışmalarınızla, örnek projelerle desteklemenizi bekliyoruz. Eğer zaten mevcutta yürüttüğünüz ve bu projeye eklemlenebilecek bir projeniz varsa, onu anlatarak da işe başlayabilirsiniz. Yoksa hayallerinizi çizerek de. Aslında yarışmaya katılarak bu projede yer almak, canınızla malınızla Afrika’nın yetimlerine destek çıkmak istediğinizi teyit ediyorsunuz. Yani özellikle “Artık sadece kendim için yaşamaktan bıktım, dünyanın bir ucundaki kimsesiz çocuğun ya da annesinin elinden tutmamın vakti geldi” diyorsanız bu yarışma tam size göre. Hiç durmayın, koyulun işe.

Yarışmanın sonuçları ne zaman açıklanacak? Kazananlar ne kazanmış olacak?

31 Ekim 2018 tarihinde. Başvuranlar arasından iş ortağı olarak seçilecek ve yönetici ekibe dâhil edilecek yedi kişi, projenin geliştirilmesi amacıyla, 10-25 Şubat 2018 tarihleri arasında, “Yeryüzündeki cennet” olarak da tanımlanan Zanzibar adasına davet edilecek. Kazanan bu yedi kişinin uçak, iki haftalık konaklama ve tüm programlar dâhil masrafları Assalam tarafından karşılanacak. Kamp süresi boyunca gençler hem gönüllülük projeleri gerçekleştirebilecek hem de birbirinden keyifli anılar biriktirebilecek. Çok mu heyecanlandınız? Başvuru yapmak için tıklayınız.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Düzenlenen bu yarışmadan bağımsız olarak, sizi her zaman ağırlamaktan onur duyarız. Gönüllülük turizmi Afrika’ya dünyanın tüm güzel gönüllerini getirmek için açtığımız bir başka yol. Dilediğiniz zaman misafirimiz olabilir, dikiş atölyeleri, dil ve bilgisayar okulları gibi birçok projemize dâhil olabilirsiniz. Ayrıntılı bilgiyi internet sitemizde bulabilirsiniz. Masiki ve daha birçok yetim annesinin yaptığı ürünleri görmek için ise sosyal medya sayfalarımızı takip etmeyi unutmayın!

Facebook: vassalam.org
Instagram: @vassalam.zanzibar / @kangaafrica

Dünyayı değiştiren 26 asi kadının hikâyesi: Kadın Savaşçılar

2016 yılında, Irene Civico & Sergio Parra tarafından yazılan özgün adı Las Chicas Son Guerreras, Yabancı Yayınları tarafından Kadın Savaşçılar adıyla çevrildi. Çevirisini Arda Çelik’in yaptığı Kadın Savaşçılar, kadın oldukları için yaşadıkları dönemde ilgi görmemiş fakat yaptıkları şeylerle unutulmaması gereken, dünyayı değiştiren 26 asi kadının* hikâyesini anlatıyor.

İçinde bulundukları toplumda, tüm bastırılmışlığa rağmen, sisteme karşı gelerek, onlara biçilen pasif rolleri kabul etmeyerek zamanlarının üzerinde başarılar kazanmış kadınlar… ”Sen kadınsın, yapamazsın.” ezberine karşı gelmiş ama yine de kendi zamanlarında hak ettikleri değeri görememiş, tanınmış veya adını ilk defa duyacağınız kadınlara yer verilmiş harika bir kitap ortaya çıkmış. Hala günümüzde de devam eden ”kadının yeri” algısını kırıp, kadınların evlerinden, mutfaklarından, yatak odasından çıktığı; laboratuvarlara, uzaya, spor sahalarına, siyasete… vb. mekanlara taşındığı başarı öykülerine yer veriyor. Bu kadınların yaptıkları işleri öğrenirken o dönemin mevcut koşullarını, hakim zihniyetleri de öğreniyoruz. Aslında bu bilgiler, günümüz kadınları için de ilham kaynağı olacak nitelikteler.

355 veya 370 yıllarında İskenderiye’de yaşamış olan İskenderiyeli Hypatia’nın da erkek egemen zihniyetin altında savaştığını görüyoruz. Bu zihniyete direnen ve bununla savaşan Hypatia’nın nasıl matematikçi, filozof, astronom olduğunu öğrenirken, 1600 küsur yıl önce de olsa kalıntılarına günümüzde de rastlayabileceğimiz hikayelere tanık oluyoruz. Bu yönüyle Kadın Savaşçılar için, kadının gücünü kanıtlayan, cesaret veren ve yol gösterici özelliklere sahip bir kitap demek yanlış olmaz.

“Hata yapma ihtimali olsa bile, o hatayı yapma özgürlüğüne sahip olunmalıydı.” (s.51)

Bu kitapta anlatılanlar, günümüzde kadın güzelliğinin yalnızca “vücutta” olduğu anlayışına da meydan okuyor. Vücut güzelliğine verilen önemin aksine bilgiye verilen önemi vurguluyor.

Erkek egemenliğin altında bırakılmak istenmesine rağmen, hayal güçlerinin ve inandıkları şeylerin peşinden giderek tarihin ilklerine imza atan, önemli gelişmelerin öncüsü olan Kadın Savaşçılar, günümüzde de süren bu tehlikeli tutuma kafa tutar nitelikte.

Kendi haklarını elde etmeyi, hayal ettiklerinin gerçekleşmesini başkalarından beklemeyen kadınların unutulmaması üzerine hazırlanmış kaynak niteliğindeki bu kitap, toplumumuza da ayna tutarak kadınların savaşçı ruhunu kanıtlayan özelliklere sahip. Kendi dönemlerini aydınlatan Kadın Savaşçılar, bu kitap ile içinde bulunduğumuz döneme de katkı sağlayacak gibi duruyor.

Kadın Savaşçılar’da tarihsel unsurlara yer verilmiş olsa da ağır ve akademik bir dil kullanılmamış. Aksine samimi, sade bir dil ve keyifli bir üslup tercih edilmiş. Ayrıca anlatımlar, Nuria Aparicio’nun renkli illüstrasyonları ile süslenmiş.

Kitapta yer verilen kadınların başarı öyküleri elbette anlatıldığı kadar kısa değil. Kadın Savaşçılar, ayrıntılara fazla yer verilmeden, hayatlarının çarpıcı yönleri öne çıkartılarak anlatılmış. Kitap genelinde kısa anlatımlar hakim olsa da onların dünyasına daha yakından tanık olabilmek için kılavuz olabilecek durumda.

Dünyayı değiştiren bu 26 asi kadının hikâyelerini okurken, şartlar ne olursa olsun dünyanın güzel bir yer olabileceğine dair umudunuzu besliyorsunuz…

*İskenderiyeli Hypatıa * Mary Shelley * Ada Byron * Nellıe Bly * Marıe Curıe * Lottıe Dod * Alıce Guy * Vırgınıa Woolf * Coco Chanel * Clara Campoamor * Agatha Chrıstıe * Angela Ruız Robles * Amelıa Earhart * Frıda Kahlo * Sımone De Beauvoır * Irena Sandler * Nancy Wake * Rosa Parks * Hedy Lamarr * Audrey Hepburn * Susan Sontag * Annıe Leıbovıtz * Jane Goodall * Valentıne Tereshkova * Lady Gaga * Malala Yousafzaı

Karalahana ve büyüleyici sağlık etkileri

Antik Roma’ dan beri sağlık faydaları konuşulan, o dönemde sarhoşluk tedavisi için kullanılan, orta çağın en popüler yeşil yapraklı sebzelerinden biridir lahana. Karalahana, marul ile bezer görünümde olması sebebiyle aynı kategoride sanılsa da aslında turpgiller (Brassica) ailesinden, geniş ve kalınca kat kat yapraklara sahip bir sebzedir. Beyaz ve kırmızı lahana gibi merkez yaprakları baş oluşturmaz. Kış sebzesi olarak yetiştirilen karalahananın yaprakları koyu yeşildir.

Ülkemizde “karalahana” denilince akla ilk olarak Karadeniz Mutfağı gelir. Doğu Karadeniz’de (Ordu, Giresun, Artvin, Rize, Trabzon) bölge halkının temel besin maddesini oluşturur. Öyle ki hemen her evde en az haftada 2-3 defa karalahana ile yapılan bir yemek muhakkak bulunur. Öyle yegane bir istatistiki bir bilgiden söz etmiyorum, Artvinli ve bu kültürün bizzat tanığı olarak da teyit ediyorum. Çocukken bizim evde de benzer sıklıkla pişirilirdi. O zamanlar istemeye istemeye yediğimi hatırlarım. Bölgedeki tiroid problemlerini bu sebze ile ilişkilendiren, lahananın guatrojen olduğunu söyleyen haberler yapıldığında herkes çok telaşlanmıştı. Daha az pişirilmeye başlandı bir dönem, ama hala mutfağın baştacı. Ne zaman uzak kaldım o lezzetten, o zaman fark ettim ki aslında seviyor özlüyormuşum.
….
Bölgede kelem, pezük, pancar, şaviphali gibi farklı farklı isimlendirildiğine tanık olabilirsiniz. Her isim aynı sebzeyi işaret eder. Çorbası, yemeği, salatası, dolması, turşusu, kavurması yapılan bu iri ve kalın yapraklı sebze; hem damağa hitap ediyor, hem de besleyici yönüyle şifa dağıtıyor.

Taşıdığı sağlık faydalarına geçmeden önce şu guatrojen konusuna bir açıklık getirelim. Bölgedeki yüksek guatr hastalığı oranının temel sebebinin, suların iyottan oldukça fakir olmasından kaynaklandığı belirlenince karalahana da çabuk aklandı. Zira karalahananın içerisinde guatra neden olabilecek guatrojen dediğimiz maddeler bulunmaktadır. Ancak bir kişinin karalahana tüketimi sebebiyle guatr olabilmesi için günde 35 kiloyu yaklaşık 3 ay boyunca sürekli olarak tüketmesi gerektiği açıklanmıştır. Tek bir kişinin her gün bu kadar kara lahana yemesi mümkün olmadığı gibi, karalahana tüketiminin guatra neden olması da mümkün değildir.

Amerika’da Milli Karalahana Günü’nün var olmasına neden olan, eski başkan Obama’nın Şükran günü yemeğine bu sebzenin salatası ile başlamasına kadar giden karalahananın taşıdığı sağlık potansiyellerine bir göz atalım.

Radyasyondan koruyucu etki

Deneysel çalışmalar karalahana ve diğer trupgillerde bulunan (3,3′-diindolilmetan-DIM) bir bileşenin radyasyona maruz kalma durumunda, hayatta kalma süresini uzattığını göstermiştir. DIM molekülünün aynı zamanda kansere karşı koruyucu etkisi olduğunu düşünülmektedir ancak daha fazla araştırma yapılmadan şimdilik bu etkiyi bir fayda olarak değerlendirmiyoruz. (Bilgisayar kullanıyor, TV izliyor ve röntgen çektiriyorsak radyasyona maruz kalıyoruz demektir.)

Anti-inflamatuar etki

Anti-inflamatuar vücudumuzda iltihapla savaşan bileşenlerdir. Karalahana, kuzenleri olan brokoli, brüksel lahanası, lahana, karnabahar, hardal, turp ve şalgam gibi glukosinolat denilen anti-inflamatuar bir bileşen içerir. Ayrıca oldukça az miktarda yağ içermesine rağmen omega3/omega6 oranı ideal düzeydedir ve bu da ayrıca bir iltihap savaşçısı etkisi sağlar. Karalahana, enfeksiyon toplayıcı bir etki yaratarak eklem ağrısı, ateş, çeşitli deri bozuklukları gibi birçok enfeksiyonun etkilerini azaltmada başarılıdır.

Antioksidan etki

Atioksidanlar, vücudumuzda gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar esnasında yağların oksitlenerek vücudumuza zararlı hale gelmesini önleyici bileşenlerdir. Bilinen en etkili 3 antioksidanından 2’sini bir arada içeren karalahana, C vitamini ve Beta-karotence zengin, kuersetin ve kaempferol içeren mükemmel bir antioksidan besindir. Bu bileşenler sayesinde kalp sağlığını koruyucu, kan basıncını düşürücü, , kanser ve virüslerden koruyucu ve depresyonu azaltıcı etkileri vardır.

Kilo kaybı üzerinde etkisi

Karalahana, vitamin, mineral ve diğer birçok yararlı besin ögesi ile doludur. Yemeklerde veya salatalarda tüketerek yüksek düzeyde posa alımını sağlayıp ve bağırsak çalışmasını düzenler. Hacmine oranla çok düşük kalorili ve tokluk sağlayıcıdır. Bağırsak hareketlerini düzenler ve kilo vermeye yardımcıdır.

Detoksifikasyon

Yapısındaki izotiyosiyanatlar sayesinde hücresel düzeyde detoksifikasyon sağlar. Vücudumuz için zararlı olan toksin denilen molekülleri antioksidanlar tarafından yok edilirken vücuttan çıkarılıp atılması için izotiyosiyanatlar devreye girer. Karalahana hem antioksidan hem de izotiyosiyanat içerdiğinden şahane bir detoks besindir. Dalından yeni koparılmış lahana da bu etki maksimum düzeydeyken ortam koşullarına ve bekleme süresine göre bu etki kayba uğrayabilir.

Beyin gelişimi üzerine etkisi

Karalahananın hamilelikte düzenli tüketimi, anne karnındaki bebeğin yüz ve kalbinin doğru gelişmesi, yeterli doğum ağırlığına ulaşmasını desteklerken, nöral tüp defekti riskini azaltma üzerine güçlü etkileri vardır. Çünkü karalahana doğal ve çok değerli bir folat (folik asit) kaynağıdır. Üreme çağındaki kadınlarda folat yetersizliği; B12 vitamini eksikliği, epilepsi, cinsel istekte değişiklikler, dikkat eksikliği, uyku problemi ve duygusal inişler ve çıkışların sebebi olabilir. Çocuk sahibi olmayı planlayan kadınlara doktorlar tarafından tablet olarak folik asit takviyesi önerilmesi folatın bu kabiliyetinin sonucudur.

Karalahananın besin ögesi dağılımı ve tüketim önerilerini içeren bir sonraki yazıda görüşünceye dek sağlıcakla kalın.

Kaynaklar:
• The importance of the ratio of omega-6/omega-3 essential fatty acids. The Center for Genetics, Nutrition and Health, Washington, DC 20009
• https://ndb.nal.usda.gov/ndb/foods/show/2983?manu=&fgcd=&ds=
• https://www.medicalnewstoday.com/articles/284823.php
• http://ozgurdiyet.com/kasim-ayinin-sebze-ve-meyveleri/
• Therapeutic Potential of Quercetin to Decrease Blood Pressure: Review of Efficacy and Mechanisms Department of Nutrition, Exercise, and Health Science, Central Washington University,
• https://www.hindawi.com/journals/tswj/2013/162750/

Femvertising ve sistem içine çekilen feminizm

Feminizm son yıllarda önceki dönemlere göre daha göze çarpan bir şekilde tüketime dönük bir tarzda siyasallaşmaktadır. Bunun nedenlerini anlamak için sadece bir karşı kültür hareketi olarak feminizmin değişen argümanlarına bakmak yeterli gelmeyecektir. Çünkü hiçbir toplumsal değişme süreci onu hazırlayan tarihsel, sosyal arka planı ve ait olduğu bütünün diğer unsurlarından ayrı düşünülemez.

Fordizm ardından gelen neoliberal politikalar tüketim toplumunu oluştururken, teknolojik gelişmeler sonucu iletişim araçlarındaki çeşitlenme ve ilerleme onlara bağımlı ve itaatkar bireyler oluşturmuştur. Bu dönüşümlere bağlı olarak ana akımdaki hareketli yapı, karşı kültürün de teoride ve pratikte yöntem değiştirmesine neden olmuştur. Günümüzde bu araştırmanın konusu olan feminizm de dahil karşı kültürün radikal politikaları popülist bir karakter edinmektedir. Çoğunlukla reformist taleplere indirgenen söylemler, talep edilen gerçeklikten uzak, yüzeysel ve geçici çözümler göz önünde bulundurulduğunda feminizm bir bakımdan edilgen bir özne olarak gözükmektedir.

Bu değişim Joseph Heath ve Andrew Potter’ın İsyan Pazarlanıyor adlı çalışmalarında bahsettiği “sistem içine çekme” teorisiyle açıklanabilir. Bu teoriye göre, sistem kurnaz bir şekilde hareket ederek devrimci bağlamın içini boşaltır, sembollerine el koyar ve sonra onları meta olarak kitlelere geri satarak hareketi asimile eder. İki binli yıllarla birlikte bu asimilasyon projesinin farkında olan ve maddi anlamda etkili sonuçlarını öngören reklamcılar feminizmin söylem ve pratiklerini radikal çizgileri dışarıda bırakacak şekilde yeniden biçimlendirerek onu araçsallaştırmışlardır. Bu araçsallaştırmanın sonucunda karşı kültürün söylemleri anlam erozyonuna uğramış; sistem içine çekilen isyan, tehdit olmaktan çıkıp sistemin ta kendisine dönüşmüştür.

Femvertising yani feminist reklamcılık son yıllarda gerek sektörde gerekse hareketin içinde kullanıma girmiş bir kelimedir. İki uzlaşmaz ucu bir araya getirmeye çalışan femvertisingin örneklerinin her geçen gün artmakta olması uygulamada başarı sağlandığını göstermektedir. Reklamcılık bu konuda maddenin doğasına uygun hareket ediyormuş gibi gözükmesine karşın feminizmle umulmadık buluşması gerek araştırmacıların gerekse hareketin içinde yer alan bireylerin kafalarında soru işareti oluşmasına neden olmaktadır.

Femvertising’in dünyada ilk gündeme taşıyan 2004 yılında “Gerçek Güzellik- Real Beauty” kampanyasıyla Unilever grubuna ait Dove firması olmuştur. Bu kampanyada farklı fiziksel özelliklere sahip farklı yaşlarda bir grup kadın bir araya getirilerek ürünler, farklı mecralarda tanıtılmıştır. Reklam, güzellikle ilgili basmakalıp yargılara karşı çıkıyormuş gibi gözükmektedir ilk bakışta ama aslında alt metin okunursa bu kadınların kusurlu olduğu ve kendilerini değiştirmeleri gerektiği ön kabulünden yola çıkıldığı söylenebilir. Burada yapılmaya çalışılan farklı fiziksel özellikteki kadınların kendine güvenmelerini sağlayarak onları güçlendirmenin yanı sıra bütün bu kadınları kendilerine hitap eden bir piyasanın biricik tüketicisine dönüştürmektir. Çünkü kadınlar başından beri tüketimin en önemli öznesi olagelmiştir.

Bu reklamın işlediği güzellik algılarını kırma hedefi daha büyük ve kapsamlı bir kampanyada şekil bulmuştur. «Beden olumla hareketi adıyla bilinen kampanyanın amacı toplumdaki ideal vücut algısını yıkarak diğer bedenlerin de sağlıklı, değerli ve çekici olabildiğini göstermektir. Türkiye’de hareket İnstagram fenomeni olan «Berrak Tuna» isimli aktivist kadının söylem ve paylaşımlarıyla popüler bir noktaya erişmiştir. «Real Beauty» kampanyasının hareketi besleyen ve bir noktada legalleştiren bir yanının olduğu yadsınamaz ama diğer yandan reklamda kadının özgüven kazanması bu ürünlerin tüketilmesiyle mümkün olmaktadır.

Femvertising’in dünyada ses getiren bir diğer örneği P&G grubunun parçası olan Always firması tarafından gerçekleştirilen büyük bir bölümü sosyal medya üzerinden yürütülen “LikeAGirl” kampanyasıdır. 2013 yılında başlangıç alan araştırma odaklı kampanyanın amacı kadınların içselleştirilmiş cinsiyet kalıplarını dil üzerinden kırmalarını sağlamak ve onları bu yolla güçlendirmektir. Hazırlanan reklam filminde alışıldığın aksine sunulan ürünün yararlarının ve benzerlerinden farklılıklarının gösterilmesinin yerine kamu spotlarını anımsatan bir tavırla kız gibi yapmak deyiminin kazanmış olduğu olumsuz anlam değiştirilmeye çalışılmaktadır. Tırmanma, koşma, atış gibi eylemlerin kadınlar tarafından da yapılabileceğini kanıtlamak elbette paylaşımların odağındaki bireyleri kız gibi olmanın kötü ve gülünç bir şey olmadığı üzerine düşünmeye itebilir. Şüphesiz ki arka planda yatan ve nihai amaç olan satışları artırma kadınların bir söylemin anlamının değişmesinden, ki bu değişimin sadece bir reklam filmiyle mümkün olması neredeyse imkansızdır, çok daha başarılı ve kanıtlanabilirdir. Ayrıca Always’in “kuralları baştan yazmak” söylemi oldukça abartılı ve gerçeklikten uzaktır. Çünkü, erkek egemenliğine dayanan toplumsal bir örgütlenmede dilin kurucu işlevine rağmen sadece bir söylemi değiştirmek ataerkil düzen etrafında şekillenen yazılı ve sözlü tüm kuralları etkileyecek güce sahip değildir.

Always’in “LikeAGirl” kampanyası, Türkiye’ye Orkid tarafından 2015 yılında “kız gibi” sloganıyla uyarlanmıştır. Nil Karaibrahimgil feminizmin ülkedeki marka yüzü olarak reklam filminin müziğini oluşturmuş ve başrol oyuncusu olarak rol almıştır. Nil Karaibrahimgil, 2002 yılında Hazır Kart’ın reklamında “Özgür Kız” rolünü oynamasının ardından reklam dünyasında edindiği başarı ve “Bütün Kızlar Toplandık”, “Pırlanta” gibi şarkılarıyla yarattığı güçlü kadın imajıyla bu rol için biçilmiş kaftan gibi gözükmektedir. Bu reklam filminde zaten baştan bazı sosyal ve ekonomik avantajlarla dünyaya geldikleri her hallerinden belli bir grup beyaz, genç, makyajlı, şık kadın feminist yıldız Nil’in etrafında dans ederek ve şarkı söyleyerek sözde kız ibi olmanın gücünü farketmektedir. Asıl olansa zaten bu grubun güçlendirilmeye ihtiyacı olmadığıdır çünkü, sınıfsal olarak kayrılmış olmak cinsiyetin yarattığı olumsuz anlamları büyük oranda azaltmaktadır.

Nike Women’ın 2017 yılında Türkiye’de “Bizi Böyle Bilin” sloganıyla çektiği reklam filmi profeyonel ve amatör sporcu kadınları buluşturan başarılı bir femvertising örneği sunuyor. Nike’nin bu filminde yer alan profesyonel sporcular ise; Türk Milli Basketbol Oyuncusu Işıl Alben, Milli Tenisçi İpek Soylu, Milli Triatlet Esra Gökçek, Kikbokscu Funda Diken Alkayış, Çisil Sıkı’nın liderliğindeki Dans Fabrika dansçıları ile oyuncular Dilan Çiçek Deniz ve Elvin Levinler. Reklam filminde Beyoncé’nin Run the World(Girls) isimli parçası çalarken Ezgi Mola da dış ses olarak yer alıyor. Reklam filmi kadının kibar, kırılgan ve güçsüz olduğu önyargılarını kırarak yerine erkeklerin alanı sayılan konularda başarılı ve güçlü olan bir kadın imajını yerleştirmeyi amaçlamaktadır. Çünkü aslında Nike Women’ın hedeflediği kitle bu kadınlardan oluşmaktadır ve spora başlayan her kadın potansiyel birer müşteridir. Eğer kadınlar güçlü olup spora başlamaz veya devam etmezse bu markanın gelirine oldukça olumsuz bir şekilde yansıyacaktır. Bu yüzden reklamın odağında kadınların spora başlaması değil Nike’ın feminist yüzünden etkilenerek kaç kişinin ürünlerini tüketeceğidir.

Nike, Dove, Always markalarının femvertising konusunda ortaya koydukları örnekler, son yıllarda feminizmin reklam piyasası açısından ne kadar işlevsel bir araç haline geldiğini kanıtlamaktadır. Bu reklamlarla birlikte feminizm başlığı tüketim üst başlığı altında yeniden tanımlanmakta, kullanılan stratejilerle sistem içine çekilmekte, asimile edilmektedir. Ayrıca reklamcılar gerçek toplumsal eşitsizlikleri reklam kampanyalarının arkasında maskelemekle kalmaz ona popüler ve şık bir kılıf geçirip hareketi pazarlar. Bir diğer göze çarpan özellikleriyse hepsinin reklamın imgelem stratejisini çok iyi bir şekilde kullanıyor olmalarıdır. Sundukları düş dünyasıysa her kadının ve erkeğin eşit olduğu ama bazılarınınsa daha eşit olduğu bir dünyadır. Femvertising yöntemini uygulayan firmaların elde ettikleri görünür başarı inkar edilemez. 18-34 yaşlarındaki kadınlar arasında gerçekleştirilen araştırmaya göre femvertising’in sosyal medyada beğenilmesi, paylaşılması veya yorumlanması olasılığının % 80 daha yüksek olduğu sonucuna varılmıştır. Sonuç olarak femvertising feminist harekete değil tüketimciliğe bir övgüdür ve kadınların sesi oldukları iddaa etseler de sadece tüketici oldukları sürece onları muhattap alırlar. Femvertising reklamcılığın modasıdır ve her moda gibi ölüme mahkumdur.

Tüketim toplumu onu hazırlayan bir dizi ekonomik, teknolojik ve siyasal sürecin sonucunda oluşmuştur. Tüm Dünya’da gerçekleşen topyekün değişim Türkiye’yi de etkilemiş, mevcut hükümetin aldığı kararlar sonucunda vatandaşların tüketime olan tutucu bakışı değiştirilerek hepsi birer tüketiciye dönüştürülmüştür. Tüketim toplumunun en önemli sanatsal silahı reklamdır ve onu her koşulda, her yerde kullanmaktan geri kalmaz. Reklamcılığın iki temel stratejisi vardır: “Faydalı Akılcı Strateji ve İmgelem Strateji”. Bu çalışmada konuya uygun olması nedeniyle İmgelem strateji üzerinde kısaca durulmuş ve onun femvertisingle birlikte nasıl kullanıldığı gösterilmiştir. Çalışmanın tüketim toplumu ve reklamcılıktan sonra dayandığı üçüncü ayak olan feminizm tarihsel olarak birinci dalga, ikinci dalga, üçüncü dalga olmak üzere üçe ayrılırken siyasi gelenek açısındansa liberal, sosyalist ve radikal başlıkları altında toplanabilir. Ancak günümüzde tüketici feminizm adıyla yeni bir başlık oluşturulabilir. Bu gruptaki kadınlar kimlikleri tüketim üzerinden kurmakta sakınca görmezler ve siyasi bir hedef etrafında birleşmektense tüketerek farklılaşmayı tercih ederler. Yeni toplumsal hareketlerin etkisiyle artık kimlikler karşı karşıya değil pazarda şık paketlerin içinde yan yana durmaktadır. İster feminizm ister ekoloji hareketi olsun bütün karşı kültürün temel geçirgeni paradır. Onları sınıflandırma, güçlendirme ya da yok etme gücü onun elindedir. Bu nedenle karşı kültürün karşı piyasasının oluşması mümkün gözükmemektedir. Zaten mevcut bütün kimlikleri simgeleyen ürünler piyasa da mevcuttur. Bireyler satın aldıkları ürünlerle o kimliğin görünürlüğünü elde etmekte ve yarattığı imgelem dünyasının içine girmektedir. Bu şekilde femvertising stratejisini kullanmış ya da feminist etiketini taşıyabilen ürünleri satın alarak feminist olmanın günümüzde yarattığı güçlü, bağımsız kadın olmak gibi olumlu çağrışımlardan da yararlanabilmektedirler. Nitekim bu tüketici feminizm, sözde bir feminizmdir. Modaya ve bir markaya dönüşmesi onun ve dolayısıyla feminizmin içini boşaltmakta onu değersizleştirmekte, kitschleştirmektedir. Tüketimci davranış ne olursa olsun uyumlulukla özdeştir ve isyancı bir tüketiciden ziyade tüketmeyen isyancılar bu konuda bir şeyleri değiştirebilir. Yapmamız gerek bütün toplumların kötü bir rüya gördüğünü kabul etmektir ve bu rüyayı reddetmemiz gerekmektedir.