Ana Sayfa Blog Sayfa 229

Türkiye’nin radyasyonla imtihanı

0

Türkiye birkaç haftadır Rusya veya Kazakistan’dan yayıldığı anlaşılan Rutenyum-106 adlı radyoaktif izotopu konuşuyor. Doğada olmayan, sadece nükleer atıklarda ve uydularda rastlanabileceği söylenen bu izotopun atmosferdeki varlığını Fransa Nükleer Güvenlik Enstitüsü’nden (IRSN) öğrendik. Uzmanlar, bir nükleer tesiste Eylül sonunda bir kaza meydana geldiğini düşünüyor. Rutenyum’un Avrupa’da radyasyon ölçüm cihazlarına yakalanması ve yüksek seviyelerde tespit edilmesi ise Ekim başlarında oldu. Kazanın gerçekleştiği bölgede durumun farklı olabileceği ancak Avrupa açısından ciddi bir tehdit olmadığı söylense de, radyasyonun kaynağının açıklanmaması şüpheleri artırıyor.

Haberin 10 Kasım’da dünyanın önde gelen medya kanallarına yansımasıyla işin büyüdüğünü söyleyebiliriz. Ben de kendi Twitter hesabımdan (@ozzgurbuz) haberi 10 Kasım’da duyurmuştum. Herkes birbirine sormaya başladı; nereden geliyordu bu Rutenyum-106. Olayı ciddiye almamak hata olur ancak bu gibi durumlarda spekülatif haberlerden kaçınmak gerek. IRSN tarafından yayımlanan ve Rutenyum-106’ın muhtemel kaynağını gösteren haritayı radyasyonun yayılma haritası sananlar bile oldu. Sosyal medyadan dışarı çıkmayın mesajları bile gelmeye başladı. Herkes ne yapacağını birbirine soruyordu. O nedenle bu yazıyı yazmadan önce Fransa’dan, Greenpeace’ten uzmanlarla konuştum ve bilgileri birkaç kaynaktan teyit ettim. Şimdilik risk yok ama durum değişirse de bildirmek görevimiz.

Dünyada bunlar olurken, Mersin ve Sinop’ta nükleer santral kurmaya heveslenen Türkiye’de, resmi makamlardan çıt çıkmadı. Olası bir kaza veya sızıntı durumunda bizi uyarmasını “umduğumuz” TAEK’in (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu) ilk açıklama yaptığı tarih 29 Kasım 2017. İddiaların dünya kamuoyuna yansımasından tam 19 gün sonra. Bu süre içerisinde Türkiye can güvenliği olup olmadığını hep yurt dışındaki haberlerden ve onların kötü çevirilerinden öğrenmeye çalıştı. İş, cep telefonumuza gelen yağmurlu havada dışarı çıkmayın mesajlarına kadar geldi. Halbuki, TAEK’in ilişkide olduğu Uluslararası Atom Enerji Ajansı (UAEA) 13 Ekim’de bir rapor yayımlamıştı. Bu raporda, 7 Ekim tarihinde Ankara’daki Rutenyum-106 seviyesinin metreküpte 0,018 mBq olduğu yazılıydı. Oldukça düşük bir değerden bahsediyoruz. UAEA’na bu rakamı TAEK vermiş. Peki, TAEK bu rakamı neden o gün ya da 10 Kasım’dan sonra açıklayıp Türkiye’yi rahatlatmadı? Sorunu yanıtı yok.

Bu sorunun yanıtını TAEK verir mi bilmiyoruz ama aklımıza ister istemez Çernobil geliyor. 26 Nisan 1986 yılında Sovyetler Birliği’nde Çernobil kazası olmuş, radyoaktif bulutlar Türkiye’ye doğru yol almaya başlamıştı. Yağışların da etkisiyle Doğu Karadeniz ve Trakya bölgeleri başta olmak üzere Türkiye ciddi bir radyasyon serpintisine maruz kalmıştı. Dönemin yetkililerinin tek derdi ise halkı tehlikeye karşı uyarmak ve gerekli tedbirleri almak yerine, “Biraz radyasyon kemiklere iyi gelir” (Kenan Evren) ve “Radyoaktif çay daha lezzetlidir” (Turgut Özal) gibi demeçlerle olayı gizlemeye çalışmaktı. Türkiye nükleer santral yapmak istiyordu ve nükleer santralın ne kadar tehlikeli olduğunu gösteren Çernobil kazasının üstünü örtmek gerekiyordu. Türkiye’nin bir nükleer kaza karşısında ne kadar hazırlıksız olduğu da o gün görüldü. Acısını hala çektiğimiz ve aslında hiç suçumuz olmayan bir facia yaşadık.

Bugün yaşananlar da Çernobil’i hatırlatıyor. Türkiye yine nükleer santral kurmak istiyor ve hükümet nükleer santralın ne kadar tehlikeli olduğunu gösteren bu örnekleri gündeme bile getirmek istemiyor. Üstelik, kazanın Akkuyu’da nükleer santral kurmak isteyen Rosatom’a ait Mayak’taki nükleer atıkların yeniden işlendiği tesiste olduğuna dair şüpheler varken. Akkuyu’da dev bir nükleer santral kurmak isteyen şirketin, gizemli bir kazaya neden olduğu ve bunu dünyadan saklamaya çalıştığı doğru çıkarsa, Türkiye’de Rus nükleer santralını pazarlamanın daha da zorlaşacağı ortada. Rutenyum-106 konsundaki sessizliğin nedeni bu olmasın sakın?

Alıntı: BirGün – Özgür Gürbüz

Devlerin sofrasında şenlikli bir ziyafet; Gargantua*

Gargantua, groteks bir şölen mi? Yoksa eleştirel aklın mizahın gücüyle kucaklaştığı bir roman müjdesi mi? Rabelais’in beş kitaplık serisinin en bilinen ve sevilen eseri olan Gargantua, okuru abartının kahkahaya karışan engin sularında yüzdürmekle kalmaz, edebi açlığını da fazlasıyla doyurur.

Kitabın çevirisi büyük bir titizlikle Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat ve Vedat Günyol tarafından yapılmıştır. Fakat, kitabın tamamlandığını maalesef ki Sabahattin Eyüboğlu görememiştir. İki yüz elli dört sayfalık kitabın iki yüz yirmi üçüncü sayfasında üçlü imecenin Sabahattin Eyüboğlu’nun vefatıyla sona erdiği bilgisi bir dipnot olarak verilir. Çevirmenlerin böyle güçlü bir ekip kurması, gerek dipnotlarda sunulan ayrıntılı açıklamalar gerekse eserin dilindeki zevkli akışta kendisini gösterir. Çeviri ekibi, hangi hususlarda neyi tercih ettiğini de okurla tüm açıklığıyla paylaşmıştır.

Rabelais

Kitabında doğduğu yer olan Fransa ve kırsalını bugün kimi yerlerde aynı adlarla anılan yerleşimleriyle bir dev masalına mekân yapmıştır. Kitapta bu mekânların yanında dünyanın bilinen pek çok yeri de anılır. Bilginin akış hızının şimdinin çok gerisinde olduğu çağda kitaba yayılan coğrafya bilgisi Rabelais’in entelektüel gelişimini gösteren bir aynadır.

Kitabın ana gövdesini oluşturan Picrochole Savaşı babasının yakın dostuyla yaşadığı ve davalık oldukları bir meselenin grotesk bir havada sunulmuş halidir. Eserde yer alan ütopik manastır kurgusu ya da kilise ve din adamı eleştirileri kaynağını Rabelais’in yaklaşık on dört yıl süren manastır yaşamındaki yakın tanıklığından almaktadır. Rabelais, manastırdan çıkmayı başarınca kendisini tıp alanında yetiştirir. Eserde, anatominin geçtiği yerlerde yazarın bu konudaki yetkinliği hissedilmektedir.

Rabelais, aydınlanmacı tutum ve davranışlarından kaynaklı, kilisenin baskısını üstüne çeker ve görünüşte yaptığı yolculuklar bu baskılardan bir kurtuluş çabasıdır. Dönemin zengin sanatsal ve kültürel mekânlarından Roma’ya gider. Bu sırada kitapları basılmaktadır fakat bu kitaplar çıkar çıkmaz yasaklanır. Kilise, Fransız edebiyatının en önemli eserlerini; “müstehcen, zararlı ve tehlikeli sayar.”

François Rabelais yaşadığı dönem olan Orta Çağı’ı, “dehşet salan ve korkunç” olarak tanımlar. Haksız da sayılmaz. Ömrü boyunca sansürle cebelleşen ve kilisenin baskısından kaçmaya çalışan Rebelais, eserlerini Maitre Alcofribas Nasier takma adıyla yazsa da bu sürek avı peşini bırakmaz. 1552’de tutuklanır. Bu esnada bel kemiğinin kırıldığı haberleri yayılır. Bir yıl sonra 1153’de hayattan ayrılışının ardından beş serilik eserinin son kitabını ölmeden önce tamamladığı anlaşılır.

Gargantua

“Okurlara

Bu kitabı okuyan okur dostlar
Atın içinizden her türlü kuşkuyu
Okurken de irkilmeyin sakın
Ne kötülük var içinde ne muzırlık
Doğrusu güldürmeden başka da
Bir hüner bulamayacaksınız pek
Başka yola gidemiyor gönlüm
Sizleri dertler içinde görürken
Gülen kitap yeğdir ağlayan kitaptan
Gülmektir çünkü insanı insan eden”

Yazar tarafından kitabın okurlara sunumu yukarıdaki dizelerle yapılır. Kitabın açılışı bu dizelerle yapıldıktan sonra önsözünün ilk sözcükleri şöyle gelir:

“Pek ünlü ayyaşlar ve siz pek değerli frengililer, -çünkü başkalarına değil, sizlere adanmıştır yazılarım-“  tüm bunlar, eserin omurgasında yatan hazcı ilkeye bir vurgu olarak da yorumlanabilir. Tüm bu söylenenler, katı ahlakçı Hristiyanlığın acıyı yüceltici eksenin çok dışındadır. Bu nedenle kitap geçmiş zamanlara özgü bir masalın mutlu günlerinin verildiği hülyalı etkiyi bırakmaz. Okur daha çok içinde masal kahramanlarının da olduğu, -mesela Gargantua ve ailesi devdir- ve bu kahramanların mizahın gücüyle, dönemin yanlışlıklarını tüm çıplaklığıyla ortaya koyduğu bir eserle karşı karşıyadır.

Gargantua’ın soyunun eskiliği bölümünde hemen anlaşılır ki, Rabelais, eleştireceği her şeyi satır aralarına yedirmiştir ama ilginç bir anlatı da bizi beklemektedir. Rabelais, bu ilk bölümde sanki Gargantua’ın okurunu bir oyuna davet etmektedir. Okur, absürdün eğlenceli sularında yüzmeye, durumla ilgili örneklerin ne kadar uzatılabileceğini merak etmeye, tadında bırakmaya değil de başka bir şeye hazır mıdır? Kitap, bu sorulara evet yanıtını verecek okurları özellikle cezbedecektir.

İkinci bölüm

“Antik bir anıtta bulunmuş / panzehirli tekerlemeler” başlığını taşır. Panzehirli tekerleme tamlaması, ne hoş bir buluş. Kim bilir bu tamlama hangi zehirlenmelere iyi gelmesi düşünülerek yazıldı? Panzehirli tekerlemenin son kıtası bu konuda bir fikir vermesi için aşağıda verilen alıntıyla aktarılmıştır:

“Sonunda o balmumundan yoğrulmuş insan
Saatleri vuracak çan kulesinde dan dan
Kazanı sallayan salıncakçı bundan böyle
Çağrılmayacak: Efendimiz, efendimiz, diye.
Ah, biri çıkıp kılıcını çekebilseydi eğer
Kalmazdı bu top lahana gibi kat kat dertler
Ve bağlanırdı iplerle dört bir köşesinden
Bütün bu yalan dolanlarla dolu bedesten.”

Gargantua’nın Doğumu

Panzehirli tekerleme bu şekilde tamamlandıktan sonra Gargantua’ın annesinin karnında on bir ay kaldığı, üstelik onun kulağından doğduğunu öğrenilir. On altıncı yüzyıla bakıldığında hamilelik süresi bile hâlâ üstünde tartışılan bir konudur. Ve yazar hem Antik Yunan tanrılarından bazılarının doğumlarına gönderme ya da taşlama yaparak hem de olmayacak bir şeyi -on bir ay süren hamilelik- yine olmayacak bir şeyle –kulaktan doğumla- sürdürerek, dönemin cahilliğinin perdesini aralamaktadır.

Gargantua’daki Adlara Dair

Devimizi hayli ilginç bir biçimde doğuran annesinin adı Gargamelle’dir. Bu adın anlamı, tıpkı babasının adı gibi büyük ağız/büyük gırtlak demektir. Bu seçim belki de yıllar sonra “Şirinler” çizgi filmindeki Gargamel’in adlandırılmasına esin olmuştur. Ne de olsa Gargamel’in tek derdi de Şirinleri yakalayıp sonra da yemekti. Kitaptaki diğer bir karakterin, Ulrich’in, Robert Musil’in Niteliksiz Adam’ının Ulrich’ine dönüştüğünden bahsetmek de mümkündür. Gargantua’daki Ulrich kralın isteğiyle elçilik görevini yerine getirir yani bir anlamda tarafların kararlarının pasif bir aktarıcısıdır. Niteliksiz Adam’ın Ulrich’i ise değişimler karşında edilgen tavırlı bir kahramandır. Kim bilir belki de Ulrich, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ında Olric’e dönüşerek, Turgut’un içsel dünyasının hayali arkadaşı olmuştur. Denilebilir ki, Antik Yunan’ın Rabelais’in düşüncelerini, adlarını, imgelerini beslemesi gibi o da kendinden sonra gelen kuşaklar için benzer bir rol oynamıştır.

Sadece kitapta Türkçe olarak verilmesi uygun bulunan adlardan birkaçının sunulması bile; “Yeraklius, Bokkazan, Böbürlek” gibi Rabelais’in adlandırmalarındaki eğlenceyi ve yaratıcılığı ortaya koyar. Yeni adlar türeterek karakterlerin, mekanların adlandırılması esere serpilen kıvamda baharat gibi keyifli bir hoş koku katar.

Kitabın dünyasında verilmek istenen ideal düşünce, karşıtı gösterilerek anlatılmıştır. Mesela, Gargantua’ın babası kral, fikirlerinde iddialı, mükemmel ve iyi niyetlidir. Barışı savunmak için her türlü fedakârlığı yapmaya hazır olarak gerekli çabayı sergiler. Oysa Kral Picrochole tam aksine, pire için yorgan yakan, ölçüsüz ve gaddardır. Elçiler de birbirinin tam zıddıdır. Hatta kitabın ilk bölümlerinde Gargantua’nın dönemin klasik eğitimiyle aptallaştığı da tam zıddı bir örnek karakterle karşılaştırılarak verilir. Kitabın sonunda kurulan Theleme Manastra’da kapısında yazan, “istediğini yap,” yazısı hem döneminin baskıcı ortamının çok dışındadır hem de manastırın katı, sistemli, boğucu yapısının uzağında, bir küçük ütopya olarak durmaktadır. Düşler âleminden fırlamış, özgürlüğün insanı besleyici ve rahatlatıcı yanına bir güzelleme olarak duran bu manastır, insan etkinliklerinin saatlerle sistematiğe oturtulduğu ve bir çeşit köleleşmeye dönüştüğü gerçeğinden kaçış arayışıdır. Eleştirilerini gerçek üstü bir zeminin içine yerleştirerek Rabelais, aslında bu eleştirilerin daha da görünür olmalarını sağlamıştır.

Eserde Bulunacak Kimi Şeyler Üstüne

Tüm karamsarlığı bir yana bırakıp, neşeyle gelişimin önündeki engelleri sergileyen eser kimi açılardan da bir andaç görevi görür. Mesela dönemin oyunları tek tek sıralanır. Bu oyun listesi daha sonra yapılan araştırmalara da kaynaklık edecektir.

Şarabın bolca övüldüğü kitapta yemekler de geniş bir yer tutar. Hatta sadece içmeyi öven konuşmalardan kesitlerinin verildiği beş sayfadan oluşan bir bölümü vardır.

Bu anlatıdan aynı zamanda maalesef ki insanın doğaya verdiği zarara ilişkin de ders çıkarılır. Çünkü kitapta bahsedilen kuşların bir kısmına günümüzde artık rastlanmaz. Maalesef ki soyları tükenmiştir.

Çağının özelliği olan egzotik mallara düşkünlük, okuması eğlenceli bu dev masalında da kendini hemen hissettirir. Eserin içinde bulunduğu dünya aristokrat bir dünyadır. Bu dünya kitapta yer alan Gustave Dore illüstrasyonlarıyla daha da tanıdık kılınır.

Eser, Gargantua’nın, Notre Dame Kilisesi’nin çanlarının çıngırak olarak kullanmak için çalınmasından tutun da beş hacıyı salata içinde yanlışlıkla yemesine, saçını taradıkça top güllelerinin saçından dökülmesin kadar saçmanın sınırsızlıklarında yüzer.

Diğer bir yandan çörekler (çörek, ekmek olarak da düşünülebilir) yüzünden çıkan bir savaş da hafızalarımıza bir klişe olarak yerleşen “ekmek bulamazlarsa pasta yesinler,” sözleriyle alevlenecek Fransa İhtilali’nin mayasını da sergilemektedir. Eser belki de matbaanın dönüştürücü gücüyle birleşerek döneminin insanlarının zihninde karanlık bir gecede çakan şimşeklerin saçtığı ışığın gülmeyle birleştiği bir aydınlanmayı yaratmıştır.

Biterken

Eser, enigme adı verilen tekerleme benzeri bir kehanetle kapanır.

“Bu serüven böylece erince sona
Doğru olan elde etmesidir herkesin
Önceden verilmiş olan kader payını,
Bir antlaşmanın gereğidir bu. Ne mutlu
Sonuna kadar direnebilmiş olana!”

Bu kehaneti Gargantua, “elbette ki Tanrısal, gerçeğin sürüp gitmesi ve korunmasıdır.” diye yorumlar, rahipse, “İstediğiniz kadar derin anlamalar ve simgeler katabilir, gönlünüzce düş kurabilirsiniz siz ve herkes. Bana kalırsa, gizli kapaklı sözler altında bir top oyunu tarifinden başka bir anlamı yoktur bunun.” diyerek aynı tekerlemenin yorumunu yapmaya başlar.

Tıpkı son kehanetin yorum farkları gibi Gargantua’ın eğlenceli, abartılı, kimi zaman şaşkına düşürecek kadar şaşaalı dünyası, kendisine ayak basan okurda da farklı alımlamaları göstererek, okura kendini katacaktır.

*Bu yazı, François Rabelais, Gargantua, Fransızca Aslından Çeviri: Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Vedat Günyol, İş Bankası Kültür Yayınları Hasan Ali Yücel Klasikleri Dizisi, Onuncu Basım, İstanbul, 2016 kitabı incelenerek yazılmıştır. Yapılan alıntılar bu eserden alınmıştır.

Tanrısız Gençlik

Tanrısız Gençlik kitabını elinize alıp arka kapağına baktığınızda Zweig’ın, Ödön Von Horvath için şunu yazmış olduğunu göreceksiniz; “Neslinin en yetenekli yazarı”. Bu referans ise bazılarına kuşkusuz daha bir hevesle açtıracaktır kitabı. Birkaç sayfasını okuduğunuzda yazarın size duygularını özellikle yaşadığı iç sıkıntısını aktaracağı hissine kapılıyorsunuz. Bu tür anlatıları seven biri için kuşkusuz güzel de bir başlangıç fakat sonuna yaklaştıkça kitabın size sadece iç sıkıntılarını anlatmadığını polisiyeye de bulaştığını görüyorsunuz.

İşini sevmeyen genç bir öğretmenin okuldan ve beyni politik olarak yıkanmakta olan gençlikten katıksız nefretiyle başlıyor kitap. Hani ikinci dünya savaşının Almanya’da ne gibi bir aşamadan sonra, hangi politikaları izledikten sonra başladığını bilen biri bu nefreti çok kolay anlayabilir. Yetişen neslin körü körüne inandığı aşağılık değerleri düşününce nefret etmesini haklı bulmak yanlış olmaz. Peki neden o kadar nefret eder de istifa etmez?

Bu bahane herkes için tanıdık olacaktır; annesi ve babası ondan maddi yardım bekler bir de emeklilik parası var tabi. Yaşanılan bunca rezalete içten ne kadar karşı olsa da zamanının propaganda adına yapılan olaylarına gönülsüz katılımcı olur. Radyo alır mesela eleştirel olsa da dinler, eleştirdiği futbol maçına gider, Hitler’in doğum gününde bayrak asmamış olmaktan korkar. İçinde hazımsız çığlıklar atmasına sebep olsa da dışarıdan bakıldığında sessiz bir isyan onunki.

Bir günlük tutar ve anlatmaya başlar; öğrencilerin ona teslim ettiği kompozisyonları okumaya başlar. Okurken şu cümle gözüne takılır; “Bütün zenciler sinsi, korkak ve tembeldir.” Bu onun için bütünüyle saçma bir cümledir ve kabul edilemezdir. Okula gittiğinde bu kompozisyonu yazan öğrenciye “Sen, biz beyazların kültür medeniyet bakımından zencilere üstün olduğumuzu yazıyorsun; doğru da olabilir bu. Fakat yaşayıp yaşamamalarının kararının zencilere ait olmadığını söyleyemezsin. En nihayetinde zenciler de insandır.” Buradaki de bağlacı biraz iç gıcıklasa da haksız değildir sözlerinde. Bu söylem faşist seslerin yükseldiği Almanya için çok rahatsız edicidir. Ertesi günü okula bu yazıyı yazan öğrencinin velisi gelir. Maddi olarak durumu iyi olan ve üstten konuşan biridir. Öğretmen ile uzlaşamazlar ve öğretmeni tehdit ederek okulu terk eder. Sınıf ise bu dersi kendisinden almak istemediğine dair tüm sınıfın imzaladığı bir dilekçe yazar. Sınıf isteğine kavuşmaz, öğretmen okulda kalır ve derslere devam eder. Yazıyı yazan öğrenci ile öğretmen arasındaki husumet kalır akıllarda.

Paskalya tatili geldiğinde ise çocuklar kampa götürülür. Şu an anladığımız şekliyle olan türden bir kamp değildir bu. Çocuklar yaşları küçük olmasına rağmen askerlik eğitimi alacak, silah kullanacaktır. Bunun için savaş eskisi bir çavuş onlara yardım edecektir. Bölgenin yapısı ise çocukların alıştıkları çevreden çok farklıdır. Bir zamanlar açık olan bir fabrika halkın geçim kaynağı iken kapanmış halk aç ve parasız bir yaşam sürmektedir. Çocuklar yeteri kadar beslenememektedir.

Kitabın bundan sonraki bölümleri o dönemdeki sosyal durumu daha çok anlamamıza yardımcı olur. Askercilik oynamaya sadece oğlan çocukları gitmez bir kız grubu onlardan önce gelmiş, yerleşmiştir. Papaz tecrübelerine dayanarak kız ve erkeklerin birbirlerine yaklaşmaması uyarısında bulunur. Öğretmen bu kız çocuklarını ilk gördüğünde şöyle düşünür; “Papaz efendi itiraf etmeliyim ki bu yaratıkların insanı çeken bir tarafı yok. Terli, kirli ve bakımsız halleriyle onlara bakanlara hiç de iç açıcı manzara sunmuyorlar.”

Oraya kendilerinin bile zorla getirildiğini unutan ve sadece dış görünüşe göre yargılayan öğretmen şunu da ekler: “Havva’nın yanlış yönlendirilmiş bir dolu kızı!” bu sözleri sarf ettiğine pişman olacağı olayı yaşaması ise gecikmez. Birkaç gün sonra çalılıkların arasında usulca ağlayan ve konuşan bir ses duyar:
“…
Artık şatoda uyumak istemiyorum orası bir ıslah evi. Annem erkeklerin çıldırdığını ve durmadan yasalar çıkardığını söylüyor hep.”
Şöyle düşünür öğretmen, “kulak kesiliyorum. Erkekler mi? O gün onlarla alay etmek için ne kadar acele etmişim. Annie’nin annesi belki haklı erkekler çıldırdı ve çıldırmamış olanlarınsa azgın manyaklara deli gömleği giydirmeye cesareti yok.
Evet, kadın haklı.
Ben de korkağın biriyim.”

Kampta kaldıkları süre boyunca görüştüğü kişilerden biri de papazdır, onu evinde ziyaret eder. Halk tarafından sevilmezken öğretmen ona sempati beslemiştir. Köyde başıboş dolaşan bir grup çocuk üzerine konuşurlar zira onların romandaki yeri ilerleyen sayfalarda okuyucu tarafından görülecektir. Papaz benimle her şeyi rahatlıkla konuşabilirsin der bu sözden sonra konu çocuklardan uzaklaşır. Yargılanmayacağı bir konuşma özlemi kimde ağır basmaz ki?
Konuşmaların başlarında şu çarpıcı sözü eder: “Kilisenin daima zenginlerin tarafını tuttuğunu düşünüyorum.”

“Bu doğru. Çünkü bunu yapmak zorunda.”

Konuşmaları ilginç bir akışla devam eder.

Devlet, din, ahlak, refah gibi konular konuşulur. Tanrı’ya inanmadığını söyler öğretmen papaza. Tanrısız genç bir öğretmen olduğunu itiraf etmiştir bir nevi.

Aradan birkaç gün geçtikten sonra kampta bir cinayet işlenir. Yazının başında belirttiğimiz zencilerin insan olmadığını düşünen çocuktur maktul. Yaşayıp yaşayamadığının kararını verememiştir, zenciler için kolayca hüküm vermesine rağmen. Kitabın bundan sonraki bölümü ise merak uyandırarak devam eder. Cinayeti kim işlemiştir diye arar dururuz. Görünen mi, Öğretmen mi, ilk günahı işleyen mi? Yoksa bunlardan bağımsız gözümüzden kaçan bir başka kişi mi? Merak edip okuyanlar kuşkusuz bu soruların cevabını bulacaktır. Benim merak ettiğim konulardan biri ise 2. dünya savaşında Almanya’da yükselen Yahudi düşmanlığının neden kitapta tek kelime olarak işlenmezken zencilerden bahsedildiği oldu?

Kitap bu sürükleyicilikten bağımsız değeri hak ediyor. Olaylar anlatılırken atıf olarak çok fazla konu olduğunu görüyoruz. Sözü edilen konu o günün şartlarına değiniyor olmasının yanında ağırlıklı geçmişteki bir hadiseye gönderme var. Felsefe ve din konuları ağırlıklı olan bu göndermelerin her biri için neredeyse dipnot var. Bu tür konulara hakim kişiler için sıkıcı olabilir fakat fikir sahibi olmayanlar için anlatının manasını daha iyi kavramak açısından oldukça yararlı olmuş. Kitapta öğretmen ile tehditkar veli, papaz, müdür ve çavuş arasında geçen konuşmaların özellikle önemli.

Konumları bakımından tarihsel olarak uzun zamandan beri süregelen yerlerinin haklarını veren konuşmalar geçiyor aralarında. Her biri itirafçı bir nevi. Bütün bu konuşmalar ve atıflar kitap açısından bir bütünlük taşıyor, okurken kaçırmamak gerek.

Kitabın sonunda öğretmenin kasıtlı olarak verdiği ifadeyle mesleğinden men edilir. Bunu neden yapar? Tanrısını buluyor ondan mıdır yoksa emeklilik hakkı o kadar geçerli bir bahane değil midir nefret ettiği mesleğini bırakabilmek için bilinmez.

Tanrısız Gençlik o dönemi anlatan en güzel tamlama. O dönemdeki çocuklar sadece nefretle yetişmiş ve hayatlarının her zerresine sızan bir kötülük hakim, kişisel dünyalarında ahlaki bir terazi yok. Hiçbir şey düşünmedikleri gibi tartmıyorlar da. Başka başka insanların hayatlarını zindana çeviriyorlar. Kendilerini birer Tanrı görürken neden bir tanrıya ihtiyaçları olsun ki?

Bir şansın olsa?

0
Yeni bir film izledikten sonra içinizde beliren o tarif edilemez, muhteşem ve aslında biraz da riskli “ben bunu yapabilirim” hissini biliyor musunuz?

Herkesin hayatında nokta olmayı başarmış bir film, bir kitap, bir söz ya da ufacık bir bakış vardır… Yüzünüzde bir gülümseme… Kalbinizde bir sızı… Gözünüzde bir yaş… Ama bir şeyler öğrettiği kesin bu garip duygunun. O da şudur: Hayata ara ver ve yaşamaya başla!

Peki başlayabiliyor muyuz risk almaya, yeni yerler görüp yeni şeyler tatmaya ya da yeni birisini tanımaya? Siz de ağzındaki o sıradan tattan sıkılmadınız mı veya her sabaha, aynı pencere köşesinden sızan ışıkla uyanmaktan ve yüzünüze bakmaktan sıkılmış, sadece monoton döngünün bir dişlisi olduğu için soğuk bir günaydınla sizi selamlayan insanlardan?

Şu an bir şansınız olsa, sadece bir şansınız olsa ve dilediğiniz gibi kullanma hakkınız olsa ne yapardınız? Bir boşluğa düştünüz mü yoksa önceden ezberlediğiniz cevabı mı aklınıza getirdiniz? Boşluğa baktıktan sonra ilk aklınıza gelen sizin kendinizden bile sakladığınız cevabınızdır ve ne yazık ki bize böyle bir şans verilse ne yapacağımızı ya da milyarlarca ihtimalden, masumane kurulmuş hayalden hangisini seçeceğimizi bilmiyoruz ve yine bir hiçliğe gidiyoruz.

Ben ne mi yaparım? İzlediği filmin etkisini kaybetmemek için çabalayan, art arda seçenekleri düşünen biri olarak bir hayalimi seçiyorum ve hayalimdeki ülkeye gitmek için yeni bir dil öğrenmeye karar veriyorum. Küçük bir adım ama bir yerden başlamak gerek. Daha önce kendime hiç böyle bir fırsat vermemiştim ve bir adım atıyorum. Yeni bir soluk alıyorum ve yeni insanların dünyasına açılan o kapıyı çalıyorum. Peki siz, siz neyi bekliyorsunuz?

Minimalizm ve veganizm ilişkisi

Minimalizm, veganizm gibi, kişisel felsefeyi pratiğe döken bir yaşam tarzıdır. Amy Norton akımın veganlıkla çakıştığı yerlere bakıyor.

Minimalizm nedir?

Yaygın varsayımların aksine minimalizm sahip olduklarınızın fazlasını atmaktan ve sade estetik anlayışına sahip olmaktan daha fazlası. Joshua Becker’ın (theminimalist.com) da söylediği gibi, “Minimalizm en çok değer verdiğimiz şeylerin kasıtlı teşvikidir ve bizi bunlardan ayrı tutan her şeyin giderilmesidir.” Bu, sahip olduğumuz nesneleri değerlendirmemiz ve hayatımıza en çok değer katanları hiçbir amaca sahip olmayanlara karşın belirlememiz anlamına geliyor.

Genel olarak, sahip olduğumuz eşyaların hayatımıza amaç vermediği gerçeğini göz önünde bulundurmamız önemli. Arabalar, ikinci çift pantolonlar ve smoothie makinemiz olmadan da var olmaya devam ederdik. Bir minimalist objelerin en berrak görüşümüzü ve yön duygumuzu bulandırdığını söyleyebilir. Yükünüz varken geride bırakmayı hayal edemeyeceğiniz şeylerle seyahat etmeyi düşünün.
Bir odayı, dolabı veya garajı toplamak neredeyse katarsisi sağlar. İstenmeyen eşyaları bağışlamak muazzam tatmin yaratır. Son zamanlarda artık bana uymayan ve işe yaramadığını düşündüğüm dört büyük çanta dolusu kıyafeti bağışladım ve bu beni çok rahatlattı. Gardolabımdaki eşyaları en sık giydiklerim ve en rahat olanlar olarak düzene sokmayı amaçlıyorum. Bu bir başlangıçken evim orada olduğunu unuttuğum nesnelerle dolu.

Felsefesini daha iyi anlayabilmek için minimalist akımın kökenlerine bakmakta fayda var. İlhamın çoğu Japon yaşam ve kültüründen geliyor. “ma” kelimesi mekan ve boşluk olarak çevrilirken bu formun ve form olmayanın mekansal farkındalığı için hayati önem taşıyor. Ma bir anlayış biçimi, negatif mekanın içindeki anlayış durumu; bu da bir objenin etrafındaki ve arasındaki boşluk. Bu, sessizlik ile boşluk ve onun nasıl anlam verdiği ile alakalı.

Ma, iç dizayndan yiyeceğe, güzelliğe kadar hayatın birçok alanında yer alan Japon prensibi “az aslında daha fazladır”da bulunabilir. Geleneksel Japon dizaynı basittir, minimaldır ve doğal dünyayla bir şekilde bağlıdır. Hiçbir şeyin kalıcı olmadığı Buddhist konsepti, aynı zamanda bu düşünce şeklini besler. Özellikle güçlü ve yıkıcı doğal afetlere maruz kalan bir ülkede.

Kendinizi materyal tüketicilikten ayırmanız inanılmaz özgürleştirici olabilir, cüzdanınızı rahatlatmasını saymıyoruz bile.

Minimalizm ve veganizm

Daha az aslında daha çoktur felsefesi bugün minimalizm akımının merkezinde yer alır ve işte tam bu noktada veganlık devreye giriyor. Minimalizm ruhsal sağlığınız için daha az şeyle yaşamakla ilgiliyse bu çevresel etkinizi de kapsar. Minimalistler daha az tüketip daha az satın alırlar, bu ekolojik ayak izlerinin daha hafif olduğu anlamına gelir. Hayvansal ürün tüketimini ortadan kaldırmanız ekolojik ayak izinizi azaltmanızın en önemli yollarından biridir. Çünkü hayvansal ürünler bitkisel ürünlere kıyasla (her ağırlık biriminde) daha fazla karbondioksit salınımı yaparlar. Dahası, yaşam tarzınızın yaşamınıza katabileceği kadar anlam katmasını istiyorsanız çeşitli sömürücü endüstrilerin hayvanlara davranışları sizi mutlu etmeyecektir. Veganların çoğu çevresel sorunlarla ilgilenir. Çünkü vegan yaşam tarzının faydaları bireylerin veganlığa geçişi için sıklıkla önemli şartlardır. Yani minimalizm temiz ve basit yaşamayı isteyen bizleri cezbeder.

Bununla birlikte bir minimalistin hayatına en çok değer katan şey kişiden kişiye değişir. Bir minimalist tamamen vegan olmadan da hayatında oldukça anlam ve mutluluk bulabilir. Muhtemelen gezegendeki etkilerini azaltmaya nasıl devam edeceklerini ve nasıl daha sürdürülebilir yaşayacaklarını düşünmeye devam ediyorlardır.
Minimalist veganların minimalist olmayan veganlara karşı bir çeşit üstünlüğü olmadığı gibi hayatınızı nasıl yaşayacağınıza dair bir ölçüt yoktur. Sadece şimdiyi değerlendirme dürtüsü ve sonrasında nasıl en iyi ve en düşünceli kişi olabileceğiniz vardır.

Minimalizmi yaşam tarzınıza katmak için birkaç ipucu:

• Evinizi ve her odanızı inceleyin: görebildiğiniz nesneleri belirleyin ve hayatınıza anlam katan şeyler olup olmadıklarını değerlendirin. Değillerse bağışlayın ya da elinizden çıkarın.
• Çok fazla yer kaplayan ve özel bir amaca hizmet etmeyen dağınıklık ve mobilyalardan kurtulun.
• Gardırobunuzu gözden geçirin. Her kıyafetinizi ne sıklıkla giyiyorsunuz? Yanıtınız çok sıklıkla değilse o ceket ya da kazak sizin iyiliğiniz için gerekli değil.
• Çekmecelerinizi inceleyin. Biblolarınız, hatıralarınız ve öteki ıvır zıvırlarınız hayatınızda bir öneme sahip mi? Onlarsız bir hayat hayal edebiliyor musunuz?
• Bir dahaki sefere bir şey satın alacağınız zaman alacağınız nesnenin ne amacı olduğunu ve yeteri kadar önemli olup olmadığını kendinize sorun.
• Suçluluğu bırakın. Duygusal değeri olan, aile üyelerinizden gelen hediyeler ya da nesneler onları daha fazla takdir edecek ve onlardan daha fazla faydalanacak yeni evlere gidebilirler.
• Mantıklı kararlar alın – ayakkabılarınız gerçekten dağılmışsa alabileceğiniz en yüksek kaliteli ayakkabıyı alın ve olabildiğince uzun süre kullanınn.
• Sık sık indirim bildiren e-mail üyeliklerinizi iptal edin.
Amy Norton.

Kaynak: Vegan Society

Kapak fotoğrafının kaynağı

İlahi Komedya Manga; Çizgi Dünyaya Taşınan Lirik Bir Serüven

Yazıldığı günden bugüne kadar edebiyatın devleri arasında yerini alan İlahi Komedya, adına tezat oluşturacak biçimde komedya değildir. Dönemin büyük eserleri Latince yazılır ve bundan dolayı sadece bu dili okuyabilen seçkin bir azınlığa hitap eder. Oysa Dante, eseriyle herkesi aydınlatmak istemektedir. Bu nedenle bu eseri İtalyanca yazmayı tercih eder. Sonuç; tam bir komedyadır. Çünkü o çağda ancak ‘sonu iyi biten’ eserlere komedya denir. Dante’nin aydınlanmacı bir bakışı olarak okunabilecek bu tutumu, Rönesans’ın ayak sesleri olarak da duyulabilir. Eser, harflerin dışında bir başka dil olarak da düşünülebilecek çizgi diline taşınarak manga uyarlamasıyla da okura sunulmuştur. Lirik anlatımın zengin değerlerinden olan İlahi Komedya, bir başka türle buluşup manga olarak karşımıza çıktığında farklı bir hayal gücünün canlandırmasıyla, görsel bir şölenin kapılarını açmaktadır. Bu uyarlamaya geçmeden önce ozanın hayatından, ilahi komedyadan ve bir tür olarak mangadan bahsedilecektir.

Dante Alighieri

Günümüzden yedi yüz elli iki yıl önce doğmuş olan Dante, dönemin siyasi kişiliklerinden biridir. Yaşadığı dönemin politik olayları onu sürgünde geçecek bir hayata mahkûm eder. Hayatı boyunca pek çok eser yazar. Bu eserleri Latince ve İtalyanca olarak kaleme alır. Siyasi yönelimleri çerçevesinde ilerleyen hayatından ayrılmaz bir boyut da çocukluk aşkı olan Beatrice’in, erken ölümüyle vuslatına ermemiş aşkının trajedisidir. Dante, çağının politik olaylarından etkilenen inançlı bir aydındır. Kaybettiği aşkını ona cennetten yol gösteren bir ruh olarak kahramanlaştırarak İtalyanca yazdığı eser, şimdi İtalya’nın hemen her yerine heykellerinin dikilmesine ve adının büyük bir saygıyla anılmasına yol açan eseri İlahi Komedya’dır.

İlahi Komedya

İlahi Komedya, İtalyan edebiyatının en ünlü epik şiiridir. İlk olarak 1320 yılında altı yüz adet basılmıştır. Matbaanın olmadığı günlerde yapılan bu el yazımı basımlardan günümüze dek üç yüzden fazla çevirisi yapılmıştır. Eserde Dante, Beatrice’nin ölümüyle, ışığını yitirmenin acısını çekerken bir gece ormanda uyanır. Şair, gördüğü yıldızı Beatrice diye düşleyerek ona doğru yürümeye başlar. Fakat karşısına çıkan vahşi hayvanlar yolunu keser. Bu hayvanların her biri insanın ruhunu kemiren ve tüm insanlığa da musallat olmuş zaafların birer simgesi olarak da okunabilir. Dehşet içinde ne yapacağını bilemeyen şairin imdadına yine bir şair, Vergilius yetişir. Roma’nın en büyük şairinin bu dünyada işi nedir?

Dante’nin rehberi olarak eserde yerini alan Vergilius, Beatrice’in ricası ve tanrısal onayla, cehennem ve arafta ona yol göstermek için gelmiştir. Dante savruluşunu görüp, onu kurtarmak için ölümden sonraya bu ziyareti ayarlayan Beatrice’yle cennette buluşur. Cenneti ve ilahi ışığı gören Dante, tüm öte dünyayı, karanlığa doğru çekilen fanileri aydınlatması için anlatma fikriyle dolar.

Cehennem tasvirlerinde intihar eden ruhlar, ağaçlara ve ormana dönüşmüş olarak, sonsuz acılar içinde sergilenir. Dante’nin eserinde bir gece ormanda uyanması da eseri yazmadan önce hayatının bir döneminde kapıldığı hezeyana gönderme olabilir. Belki de o, Beatrice’in ölümüyle yaşamına anlam verememiş ve onu sonlandırmayı düşünmüştür ve o çileli kuyudan şiire olan derin bağıyla çıkmıştır. Bu varsayımı bir kenara bıraksak bile kendisine cehennem ve araf yolunda Vergilius’u rehber yapması ve dünyanın en uzun şiirlerinden sayılan bu eseri yaratması onun bu derin bağını gösterebilir.

Son olarak, eser yazıldığında “Komedya” olan adı, kırk yıl sonra belki de kilisenin eseri kutsamasının sonucu olarak Giovanni Baccacio tarafından başına ilahi sözcüğü eklenerek, günümüzde bilindiği adı almıştır.

Manga
İlahi Komedya – Devler

Manga, Japon çizgi romanlara verilen genel addır. Manga sözcüğü köken itibariyle 18. yüzyıla kadar gider. 19. Yüzyıl boyunca, “üzerinde karikatürler bulunan ağaç bloklarını, özellikle de Hokusai Katsushika’nın 1819’da yayınlanmış olan ve öğrencilerinin kullanması için çizdiği taslak, çizim ve karikatürlerini adlandırmak için kullanmıştır. Hokusai Katsushika çizdiği taslakları iki Çince karakterin ‘man’ (kayıtsız – ilgisiz) ve ‘ga’ (resim) birleşiminden oluşan ‘’Manga’’ kelimesi ile tanımlamıştır.”* Mangalar genelde siyah beyaz olup, kendi içinde türlere ayrılır. Günümüzde dünya çapında tanınan bir tür olan bu eserlerin çizerlerine Mangaka denir. Mangakalar, manga sanatçısıdır. Hem yetenek hem de eğitim isteyen, çok çalışma gerektiren, zevkli ve zorlu bir iş yaparak çizgi dünyada eşsiz kapılar açarlar.

İlahi Komedya Manga**

Büyük eserlerin mangalarının yapılmaya başlamasıyla, okurlar için yeni bir deneyim de müjdelenmiş oldu. Daha öncede defalarca görsel dünyayla buluşan İlahi Komedya, –ki bunlardan biri Salvador Dali’nin çizimleridir- için manga dünyasıyla birleşmesi bir yenilik olarak ilgi uyandırıcıdır. Dil ustalığında bir şölen sunan eserin acaba çizgi roman dünyasındaki uyarlaması nasıldır? Bu sorunun cevabı için dilimize de kazandırılmış olan İlahi Komedya Manga incelenebilir.

İlahi Komedya

İlahi Komedya Manga’ da yüz doksan iki sayfada yer alan yedi yüz seksen altı siyah beyaz karede anlatılmıştır. İlk üç karesinde, Dante, Beatrice ve Vergilius’la başkarakterleri tanıtır. Dante, Beatrice’ye karşılıksız bir aşk besleyen ve onun ölümüyle ışığını yitirmiş genç, Beatrice, genç yaşında hayata veda eden, narin ruhlu bir kadın, Vergilius, Romalı büyük şair ve Beatrice’in isteğiyle Dante’yi ölümden sonraya götüren rehberidir.

Burada tam da, mangalardaki karakterler genellikle büyük gözlü olur. Hatta bu Japonların, büyük göze olan özleminin yansımasıdır diye bilenen yanlış yargıya değinmekte fayda var. Aslında olan tam olarak şudur; çizgi dünyanın anlatım olanaklarını en etkili biçimde kullanmak. Gözlerin insanların duygularını yansıtan aynalar olduğunu düşündüğümüzde büyük gözler, anlatım olanaklarını artırmakla birlikte, masumiyeti de karakterlere yükler. İlahi Komedya Manga’nın kahramanlarını tanıttığı ilk üç kareye bakıldığında; Dante’nin gözlerinden, yaşadığı şaşkınlık, korku ve acıyı, Beatrice’den masumiyeti ve Vergilius’tan da güç, ciddiyet ve kendinden eminliği, rahatlıkla okunur.

“Şimdi seni ölümden sonraki dünyaya götüreceğim.” diyen ikinci sayfadaki tek çizimle eser sunulur. Sonraki on dört kare, Dante’nin Beatrice’yi, 1274 yılı Floransa’sında çocukken görüp, aşık olmasıyla başlar. Beatrice’in erken ölümü ve Dante’nin yolunu yitirdiği acı dolu anları göstererek devam eder. Böylece gerçek dünyadan daha farklı ve fantastik bir evrene geçmeden önceki olaylar özetlenir.

Dante’nin bir gece karanlık bir ormanda uyanmasıyla gerçeklik evreninden çıkılır. Dante’nin oraya nereden ve nasıl geldiği, neden orada olduğu belli değildir. Parlak bir yıldıza yönelerek ormandan çıkmak ister fakat yolu vahşi hayvanlar tarafından kesilir. Vergilius, anlatıma tam da burada girerek, Dante’yi çıkması gereken öte dünya yolculuğundan bahseder. Orada olmasını Beatrice istemiştir. Dante’nin kabul ettiği bu yolculukla ormanda uyanmasından cehennem kapısına kadar gelmesi yetmiş iki kareyle verilir.

Cehennem

Kapısında, “Bu kapıdan girenler, bütün umutlarını bıraksınlar,” yazan cehenneme Vergilius’un rehberliğinde katılan Dante’nin gördükleri, manganın en kapsamlı bölümüdür. Dört yüz kırk dört karede, cehennemlik ruhların nasıl cezalandırdığı kapsamlı olarak gösterilir. Yunan Mitolojisi’nde yer alan, Kharon, Kerberos, Harpia gibi yaratıkları cehennemde görevleri başında, cehennemlik ruhları cezalandırırken, şairin Antik Yunan mitolojisini, Hristiyanlıkla buluşturması sergilerken, çizimler, onların cehennemde nasıl görüneceğinin iyi birer yansımasıdır.

Cehennem gibi korkunç bir ortamda bile mangalardaki mizah unsurunu bulmak mümkündür. Ruhların acı çektiği dramatik sahnelere katılan ses efektleriyle kendini belli eden mizah, sıcak bir günde karşılaşılan serinlik hissi gibi keyifli bir tat bırakır.

Araf, yüz yetmiş üç karede çizilmiştir. Burada cehennemdeki gibi eserin neredeyse birebir takibi yoktur. Daha da kısaltılmış anlatılan yetmiş dokuz karelik cennet ise, ilahi birliği temsil eden, ışığı ve sevgiyi ön plana çıkaran bir anlatımdır. Vergilius’un görevi de cennette sona erer. Beatrice’le buluşan Dante, her şeyin birbirine bağlı olduğu arafta yaptığı keşfi cennetle taçlandırır. İlahi birliğin daha naif hatta romantik çizgilerle anlatılması seçilmiştir.

Dante’nin manga uyarlaması

“Sabahın başladığı saatlerdi,
güneş, Tanrı’nın sevgisi bu güzel nesneleri
ilk kez kıpırdattığından beri

birlikte olduğu yıldızlarla yükselmekteydi; 
öyle ki, güzel mevsim ve günün bu saati,
beni iyi şeyler beklemeye yöneltti”***

dizelerini okumanın zevkini sunmasa da esere aşinalık kazandıracağı aşikardır. Kim bilir belki de, eseri okumayanlarda, mangasından sonra eseri okuma isteği uyanabilir. Böyle olmasa da İlahi Komedya Manga’nın bu büyük eseri başka bir dilde, çizgilerin dilinde yaşatarak, bir başka hayal gücünün eşliğinde seyir zevki sunarak taçlandırdığı kesindir.

* http://www.medyakulubu.com/2017/07/07/anime-ve-manga-nedir/

** Buradaki değerlendirme Variety Art Works – East Press, İlahi Komedya Manga. Çeviren: İnan Öner. Yordam Yayınları, Birinci Basım, İstanbul, Haziran, 2014’te göre yapılmıştır.

*** Antoloji.com’dan alındı.

Gezici Festival 23’üncü yolculuğuna başlıyor

0

Ankara Sinema Derneği’nin T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 23. yolculuğuna başlıyor. 1-7 Aralık’ta Çankaya Belediyesi’nin katkılarıyla Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşecek başkent gösterimlerinin ardından, 8-11 Aralık tarihleri arasında Sinop Belediyesi ve Telvin Sanat Akademi’nin katkılarıyla Sinop’ta olacak ve yolculuğunu, 12-14 Aralık’ta Kastamonu Üniversitesi Medya ve İletişim Topluluğu’nun katkılarıyla Kastamonu’da, Kastamonu Üniversitesi Ahmet Yesevi Konferans Salonu’nda tamamlayacak.

Festivalin Ankara biletleri; Biletix web sitesi, çağrı merkezi ve mobil uygulama yoluyla; Çayyolu, Kızılay ve Tunalı Dost Kitabevlerinden ve 1-7 Aralık tarihleri arasında Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde hizmet verecek Biletix gişelerinden temin edilebilir. Sinop ve Kastamonu’da gösterimler ile Ankara’daki kısa filmler ve çocuk filmleri gösterimleri ücretsiz olacaktır.

Dünya Sineması’nın en iyileri Gezici Festival’de

Gezici Festival’in Dünya Sineması bölümü, bu yıl da uluslararası festivallerde boy göstermiş, değişik coğrafyalardan farklı hikâyeleri bir araya getiren filmleri kapsıyor. Amerika Büyükelçiliği ve Auvsturya Büyükelçiliği’nin katkılarıyla düzenlenen Dünya Sineması bölümünde Amerikalı aktivist yönetmenler Catherine Gund ve Daresha Kyi’nin filmi Chavela, Filistinli yönetmen Annemarie Jacir’in bu yıl Locarno Film Festivali’nde dört ödül kazanan son filmi Düğün Davetiyesi (Wajib), Bosna Hersek’in Oscar adayı, Alen Drljevic imzalı Erkekler Ağlamaz (Men Don’t Cry), Amerikalı yönetmen Matthew Heineman’ın son belgeseli Hayaletler Kenti (City of Ghosts), Çin sinemasının yeni kuşak kadın yönetmenlerinden Vivian Qu’nun ikinci filmi Melekler Beyaz Giyer (Angels Wear White). Usta yönetmen Michael Haneke’nin son filmi Mutlu Son (Happy End), Venedik’te En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini kazanan İranlı yönetmen Vahid Jalilvand’dan Tarihsiz, İmzasız (No Date, No Signature), kendine has bir sinefil kitlesine sahip yönetmen Agnès Varda ve Instagram’da milyonlarca takipçisi olan fotoğrafçı JR’ın, Fransa’nın kırsalında yaptıkları yolculuğu anlatan Mekânlar ve Yüzler (Faces Places) Gezici Festival’in Dünya Sineması seçkisinde yer alıyor.

Film ekipleri Gezici Festival’de izleyici ile buluşuyor

Gösterimleri her yıl olduğu gibi bu yıl da yönetmen ve oyuncuların katılımıyla gerçekleşecek Türkiye 2017 bölümü; yine en yeni, heyecan verici ve bol ödüllü filmleri izleme fırsatı sunuyor. Ulusal festivallerden dokuz ödül alan, Hakan Günday’ın aynı adlı romanından uyarlanan Onur Saylak’ın ilk uzun metrajlı filmi Daha; İstanbul Film Festivali’nde Fipresci ödülünü alan, Adana ve Malatya festivallerinden dört ödülle dönen Pelin Esmer’in, senaryosunu yazar Barış Bıçakçı’yla birlikte kaleme aldığı, İşe Yarar Bir Şey; Venedik Film Festivali Eleştirmenler Haftası’nda ilk gösterimi yapılan, Adana Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü, Ulusal Yarışma’da da En İyi Senaryo Ödülü’nü kazanan Emre Yeksan’ın ilk filmi Körfez. İstanbul Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü dahil dört ödül alan ve Moskova Film Festivali’nde Fikret Reyhan’a En İyi Yönetmen Ödülü’nü getiren Fikret Reyhan’ın ilk uzun metrajlı çalışması, Sarı Sıcak bu bölüm kapsamında seyircisiyle buluşacak. Filmlerin gösterimleri sonrasında film ekiplerinin katılımlarıyla gerçekleştirilecek söyleşilerin zenginleştireceği Türkiye 2017 bölümü, Gezici Festival’in vazgeçilmezi olmaya devam ediyor. Emre Yeksan, Fikret Reyhan, Pelin Esmer ve Başak Köklükaya söyleşiler için Ankara’ya gelecek.

Ercan Kesal: Adalet ve Vicdan

Gezici Festival’in her yıl bir konuk seçicinin belirlediği filmlerden oluşturduğu özel bölümünün bu yılki konuğu oyuncu ve yazar Ercan Kesal. Kesal’ın seçtiği ve seyirciler için sunacağı filmler: Asghar Farhadi’den izleyiciyi evlilik, şehir yaşamı ve gündelik hayatta fark edilmeyecek şekilde içselleştirilen; ufak gibi görünen büyük “adaletsizlik”lerle yüzleştiren Satıcı (The Salesman, 2016); Krzysztof Kieslowski’nin anlamsız, vahşice işlenmiş bir cinayeti izleyen yargılama süreci ve bir o kadar anlamsız ve vahşice gerçekleştirilen infazın arasında mekik dokuyan filmi Öldürme Üzerine Kısa Bir Film (A Short Film About Killing, 1988) ve Sydney Lumet’in tamamı bir jüri odasında geçen, 18 yaşında bir gencin babasını bıçaklamasıyla ilgili davada, jürinin karar alma sürecini anlatan 12 Kızgın Adam (12 Angry Men, 1957). Sinemanın, adalet ve vicdan meselesiyle kurduğu bağlantının üç örneği olarak belirlediği filmlerin gösterimleri sırasında gerçekleştirilecek söyleşiler de Ercan Kesal’la festival seyircisini buluşturacak.

“Kaderini bilseydin yine de yaşar mıydın?”: Denis Villeneuve’den iki sıradışı film

Kanadalı yönetmen Denis Villeneuve, günümüz sinemasının en bilinen yönetmenlerinden. Kitty Aal’ın hazırladığı ve sunacağı bu bölümde Gezici Festival, Kanada Büyükelçiliği’nin katkılarıyla Kanadalı ustanın kendisine “auteur” unvanını kazandıran iki filmini izleyiciyle buluşturuyor. 16 ödüllü, iki öğrencinin perspektifinden Montreal kentinde yaşanan bir katliamı anlattığı Politeknik (Polytechnique, 2009) ve 39 ödüllü, senaryosu Wajdi Mouawad’ın oyunundan adapte edilen, Quebec’li Jeanne ve Simon kardeşlerin Ortadoğu’da ailelerinin gizemli geçmişini araştırmalarının hikâyesini anlatan İçimdeki Yangın (Incendies, 2010) Kitty Aal’ın sunumuyla gerçekleşecek.

Özel bölüm: İtalyan Usulü Komedi

Gezici Festival’in bu yılki özel bölümlerinden İtalyan Usulü Komedi, izleyicileri 60’lı yılların İtalyan sinemasıyla buluşmaya davet ediyor. Gezici Festival kapsamında, Il Cinema Ritrovato’nun koordinatörlerinden Guy Borlée’nin katılımıyla, sinemaseverler İtalyan sinemasının tarihine göz atma şansını yakalayacak.

İtalya Büyükelçiliği’nin desteklediği ve genellikle cinsellik, evlilik, hamilelik, boşanma gibi dönemin tartışmalı konularını ele alan İtalyan Usulü Komedilerin yer aldığı bu bölümde, Pietro Germi’nin yönettiği, küçük bir İtalyan kasabası’nda geçen evlilik, boşanma, aldatma ve seks ekseninde gelişen üç farklı öyküyü filmleştiren Bayanlar ve Baylar (Signore & Signori, 1966); Antonio Pietrangeli imzalı, hikâyenin merkezine bir kadını yerleştirerek, taşradan Roma’ya sinema yıldızı olmak amacıyla gelmiş Adriana’nın (Stefania Sandrelli) Roma’da başından geçen “aşk” ilişkilerini anlatan Onu İyi Tanırdım (Io La Conoscevo Bene, 1965) ve döneminin en iyi örneklerinden kabul edilen, Dino Risi’nin yönettiği, bir hukuk öğrencisiyle, lafbaz ve serseri bir bekârın Roma’dan Toskana’ya yaptıkları yolculuğun hikâyesini anlatan film Sollama (Il Sorpasso, 1962) yer alıyor.

Sessiz Diyarlar: Zamansız ve İsyankâr

Sinema tarihinin önemli sessiz filmleri, önceki yıllarda olduğu gibi bu yıl da Amerika ve Hollanda Büyükelçilikleri’nin katkılarıyla Gezici Festival’in özel bölümlerinden birini oluşturuyor. Hollanda EYE Film Müzesi sessiz film küratörlerinden Elif Rongen-Kaynakçı’nın katkılarıyla hazırlanan bu özel bölüm iki filmden oluşuyor. Baba Zula’nın canlı müziği eşliğinde ve Walter Swagemakers’ın sunumuyla seyirciyle buluşacak olan filmler; Amerikan yapımı İspanyol Dansçı (The Spanish Dancer, 1923) ve 1915 yapımı, Mario Roncoroni’nin yönettiği İtalyan macera filmi Filibus: Göklerin Gizemli Korsanı (Filibus: Mysterious Pirate of the Skies).

Sinema Pamdomimle canlanıyor: Hollymood

Bir “canlı sinema” performansı olan Hollymood, Holly’nin beyazperdedeki maceralarını video ve canlı performans aracılığıyla aktarıyor. Amerika Büyükelçiliği’nin katkılarıyla düzenlenecek, Sandra Latanauskaite’nin yönettiği gösteride başrolü pandomim sanatçısı Evelina Brėdikytė üstleniyor. Chaplin’in Modern Zamanlar’ından Hitchcock’un Arka Pencere’sine kadar birçok Amerikan sinema klasiğinden sahneler içeren gösteride, Evelina Brėdikytė’nin yaratıcı performansıyla perdedeki görüntüler gözlerimizin önünde canlanacak. Hollymood, sinemanın zamanla unuttuğu yoğun fiziksel beceriye dayalı ve stilize tarzdaki bu oyunculuğu, mim tiyatrosu aracılığıyla bize yeniden hatırlatacak.

Bilinmeyen hikâyesiyle Yol

Yılmaz Güney’in unutulmaz filmi Yol, Cannes Film Festivali’ndeki ilk gösteriminden 35 yıl sonra beyazperdede tekrar seyirciyle buluşuyor. Film bu kez, altıncı karakterin eklenmesiyle yeniden kurgulanmış ve dijitalize edilmiş haliyle izleyici karşısına çıkıyor. Türkiye’de ilk kez Gezici Festival kapsamında izlenebilecek Bilinmeyen Hikâyesiyle Yol, bu yıl Cannes Film Festivali Klasikler Bölümü’nde gösterilmişti. Bu önemli film yapımcı Donat Keusch’un sunumuyla izleyicileriyle buluşacak.

Guy Ben-Ner: Aile, Yalanlar ve Videoteyp

Gezici Festival’in, İsrail Büyükelçiliği’nin katkılarıyla düzenlenecek sinema ile videoyu buluşturan özel bölümünde bu kez İsrailli video sanatçısı Guy Ben-Ner’in beş videosunun gösterimi yapılacak: Moby Dick (2000), Çalınan Güzellik (Stealing Beauty, 2008), Casuslar (Spies, 2011), Seskuşağı (Soundtrack, 2013) ve Zincirlerinden Kurtulan Sanatçılar (Escape Artist, 2016). Yapıtları dünyanın birçok ülkesinde sergilenen Ben-Ner, videolarında güncel sorunlara mizahi bir dille yaklaşıyor. Guy Ben-Ner’in edebiyat, sinema, politik ve ekonomik tesir, adaptasyon gibi konulara sıklıkla değindiği eserlerinden oluşacak kapsamlı bir sergi de, Melis Golar küratörlüğünde seyirciyle buluşacak. Çağdaş Sanatlar Merkezi Füreya Koral Salonu’nda gerçekleşecek sergiye, Köken Ergun’la Guy Ben-Ner arasında gerçekleştirilecek bir “sanatçı konuşması” da eşlik edecek.

Kısa iyidir ve çocuk filmleri

Kısa İyidir ve Çocuk Filmleri bölümleri, her yıl olduğu gibi bu festivalde de yerini alıyor. Gezici Festival’in meraklıları için hazırladığı kısa film bölümü bu yıl da bu türün en yeni örneklerini, geniş bir dünya coğrafyasından seçerek seyircisiyle buluşturuyor. Yıllardır minik seyircileri için film gösterimleri düzenleyen Gezici Festival, bu yılki çocuk filmlerini Kanada’dan seçti. Ücretsiz olarak küçük izleyicilerin beğenisine sunulacak filmlere büyükler de davetli. Çocuklara bir armağan da Avusturya Büyükelçiliği’nin katkılarıyla gerçekleştirilecek olan Avusturyalı Roland Schütz’ün Canlandırma Atölyesi olacak.

İlk yılından bu yana Gezici Festival’i yalnız bırakmayan ve her yıl festivale birbirinden özgün afişler sunan Behiç Ak, bu yıl da hazırladığı afişle Gezici Festival’e desteğini sürdürüyor.

Jacky Fleming’den “Kadınların Nesi Var?”

0

İngiliz yazar ve illüstratör Jacky Fleming imzalı Kadınların Nesi Var? adlı çizgi kitap Desen Yayınları etiketiyle yayımlandı. Aynı zamanda 2017 Artémisa Mizah Ödülü’ne de değer görülen kitap, kadınların tarih kitaplarında neden yer almadığına dair eleştirel bir yaklaşım ile başlıyor. Sonrasında tarih boyunca kadınların var olabilme mücadelesini mizahi bir dille okuyucuya aktarıyor.

Belki de daha önce adını hiç duymadığımız kadınlardan söz ediyor. Mesela Anna Maria Van Schurman: Avrupa’daki ilk kadın üniversite öğrencisi, şair, ressam ve içlerinde Flemenkçe, İtalyanca’nın da olduğu 14 dil bilmekte. Başka bir kadın Marie Ball: Yaşadığı dönemde kadınların kitap yayımlaması alışılagelen bir şey olmadığı için çalışmalarını erkek kardeşinin adıyla yapmak zorunda kalmış bir kadın. 19. yüzyılın önemli isimlerinden nerdeyse hepimiz onun romanlarını okuduk; Jane Austen. Ve daha birçok kadın tarihin tozlu çöp kovasından çıkarılıyor ve hepsi bir bir okuyucu ile tanıştırılıyor.

Tabii bunların yanında bu kadınların unutulmasına sebep olan erkeklerden de bahsediliyor. Darvin’in erkeklerin her konuda kadınlardan üstün oldukları iddiasını ya da Schopenhauher’in kadınların başarıya ulaşmaktan aciz olduklarını ve bunu da dâhi saçından yoksun olduklarına bağlamasını karikatürize ederek okuyucuya sunuyor.

Kitabın tanıtım yazısı da dikkat çekici;

Nesi var sahi bu kadınların? Kolları mı kısa, kafaları mı küçük yoksa sakalları mı az? Eski zamanlarda hiç kadın yoktu. İşte bu yüzden, okuldaki tarih derslerinde kadınlardan bahsedildiğini duymazsınız. Erkekler elbette vardı ve büyük kısmı da dâhiydi. Hepimiz onların adını çocukluğumuzdan beri ezberledik. Ama yine de siz siz olun ve kimsenin sözüne inanmayın. Hatta bu söz Aydınlanma Çağı’nın “Yorulmaz Dâhisi” Rousseau’ya, Evrim Teorisi’nin babası Darwin’e, psikanalizin kurucusu Freud’a ait bile olsa…

Yazan ve resimleyen: Jacky Fleming
Yayınevi: Desen yayınevi
Türkçeleştiren: Mavisu Kahya

Hayvan haklarına dikkat çekmek için vücudunun her tarafını 40.000 çarpı işareti dövmesiyle kaplayan dövme sanatçısı

Alfredo Meschi, İtalya’nın Toskana şehrinde balıkçı ve avcı bir ailede doğdu. Önceleri babasının ve akrabalarının izinden giderken Meschi daha sonraki hayatında ailesinin ve kültürünün bıraktığı sağlam etçil damgasından kurtulmaya karar verdi. Bir siteye verdiği röportajda “anti-türcülük ve anarşist hareket bugünkü felsefemdir ve üç yıl önce etik veganizmle tanıştığımdan beri hayatım tümden değişti” dedi.

Alfredo son 50 yılını hayvan hakları ve hayvanlar için mücadele ederek harcadı fakat yine de adının “eylemci” olarak bilinmesini istemiyor. Bunun yerine hayvanların özgürlüğü için vücudunu politik bir manifesto veya kalıcı performans örneği olarak kullanan bir birey olarak anılmak için direniyor.

Cildini siyasi ve kültürel inançları ifade etmek için bir tuval olarak kullanan Alfredo’ya hükümetlerinin narkotikle birlikte işledikleri gizli suçlarını protesto etmek için bedenlerini kullanan bir grup Meksikalı eylemci Poner el Cuerpo, Sacar la Voz ilham kaynağı oldu. Fakat Alfredo onların eyleminden daha kalıcı bir şey yapmak istediğini açıkladı.

Temelde bitmek bilmeyen, kendi kendine hafıza kaybı yaşayan bir toplumda yaşıyoruz. Sanki farkındalığımız adaletsizliği, merhameti ve empatiyi açıp kapatan bir anahtarmış gibi…

Aktivizm konusundaki kariyerimin başlangıcında, bu hafıza kaybına karşı koymanın bir yolunu buldum, bu bana her saniye mücadeleyi hatırlatacak bir yol. Ve her saniye, iştahımızı tatmin etmek için 40.000’den fazla hayvan öldürülüyor. Bunu yakalamak ve cildimde sonsuza kadar saklamak istedim.”

Bu nedenle, Meschi, tüketici topluluğuna kurban giden tüm hayvanlar için 40.000 X dövmesini cildine işlemeyi seçti. Onun felsefesi doğrultusunda sanatçı, vegan dövme sanatını seçti: Vegan dövmelerine ek olarak cildi temizlemek, dövmek yapmak, dezenfekte etmek ve iyileştirmek için kullanılan tüm ürünler de vegan.

Meschi’nin şaşırtıcı olmayan dövmeleri bir şekilde sürekli ilgi uyandırıyor. Sanatçının, vizyonuyla aynı fikirde olmasalar bile insanlar, vegan hareketine olan bağlılığına ve hayvanlar için mücadelesine saygı duyduğunu söylüyorlar.

O, tıpkı diğer X projeleri gibi hayvan özgürlüğü için başlattığı projeler ya da vücutlarına işledikleri X dövmeleri ve eylemci kişilikleri diğer insanlara ilham verdiği için gurur duyuyor. Alfredo bedeninin ve performanslarının fotoğraflarını gördükten sonra gelen veganlara da minnettar: “Tüm bunlar benim yaşam biçimime mantıklı geliyor.” Meschi eylemini sadece dövme ile de sınırlamıyor.

Sanatçı, inançlarını ifade ederken bir kulağına büyükbaş hayvan etiketi takarak, mezbaha içinde fotoğraf çekimi yapmaktan, aşırı avcılığa dikkat çekmek için kendini okyanusun soğuk sularına atmaya ve anne ayının haksız ölümünü protesto etmeye kadar çok sayıda eyleme imza attı. Meschi, sanat rolünün her şeyden daha önemli olduğuna inanıyor ve herkesi mücadelesine katılmaya davet ediyor.

Şimdiki zamanın sanat dönemi başlıyor. Ve şu an belki de hepimiz tarihin en büyük meydan okumasıyla yüz yüzeyiz. Ölen bir gezegenden kurtulmak ve canlı varlıkların soykırımına engel olmak.

Bu iki perspektifi gerçekleştirmede ilk adımı atan etik veganlar oluyor. Ve bunu şimdi de yapabiliriz.

Alfredo Meschi’nin sanatı ve felsefesi hakkında daha fazla bilgi edinmek için web sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Kaynak: Konbini

Afroamerikan Sivil Haklar Hareketi’nin Annesi: Rosa Parks

“Değişim ancak insanlar özgürlüklerini kazanmak için harekete geçmek istediklerinde ve bu yolda ilerlediklerinde gerçekleşir. Fakat değişim hiçbir zaman tek başına yeterli değildir, peşinden devamının gelmesi gerekir.”

Bu sözlerin sahibi Rosa Parks, Martin Luther King Jr ile birlikte Afroamerikan Sivil Haklar Hareketi‘nin en önemli liderlerinden biridir.

Boykot Öncesi

Rosa Louise McCauley, 4 Şubat 1913’te Tuskegee, Ala’da öğretmen bir anne ve marangoz bir babanın kızı olarak dünyaya gelmiştir.

Parks çocukken ailesi Pine Level, Montgomery’e taşındı. 11 yaşında ilkokula giderken African Methodist Episcopal Church (AME) üyesiydi.

Her gün okula yürüyerek gidip gelen Parks, siyahi ve beyaz çocukların arasındaki ayrımın daha o günlerden farkında varmıştı. Biyografisinde çocukluk anılarından şöyle bahsediyordu: “Her gün okul otobüsü yanımdan geçip gidiyordu. Ama bu benim için gündelik hayatın bir parçası haline gelmişti, bunu kabul etmekten başka çaremiz yoktu. Otobüs benim için her zaman siyahi ve beyaz insanların arasındaki eşitsizliği çağrıştıran bir şeydi.”

Parks, ortaokul eğitimine Alabama State Teacher’s College for Negroes‘ (Siyahiler İçin Devlet Okulu) da devam etti. Fakat birkaç dönem okuduktan sonra hasta annesi ve anneannesine bakmak için ev işlerine geri döndü.

1932’de National Association for the Advancement of Colored People (NAACP) (Siyahi İnsanların Gelişmesi İçin Ulusal Birlik) üyesi ve bir berber olan Raymond Parks ile evlendi. Kocası aracılığıyla NAACP’de görev aldı. Scottsboro Davası için para toplanmasına yardım etti.

1993’te lise diplomasını alana kadar gündüzleri hizmetçi ve hastabakıcı olarak çalıştı.

1943’te Parks, Sivil Haklar Hareketi’nde daha aktif rol almaya başladı ve NAACP’de sekreterlik yapmaya başladı. Parks o günlerden bahsederken şunları söylüyordu: “Orada tek kadın bendim ve bir sekretere ihtiyaçları vardı. Hayır diyemeyecek kadar çekingendim.” Sonraki yıl Parks, Recy Taylor’a toplu tecavüz davasında sekreterliği sayesinde soruşturma yürütülmesine katkıda bulundu.

Daha sonra yerel aktivistler birleşerek Committee for Equal Justice for Mrs. Recy Taylor” (Recy Taylar için Eşit Adalet Komitesi) adı altında komite kurdular. Chicago Defender gibi gazeteler sayesinde olay ulusal gündeme taşındı.

O dönemlerde liberal beyaz bir aile için çalışan Parks, işçi hakları ve sosyal eşitlik için düzenlenen eylemlerin merkezi olan Highlander Folk School’a katılmaya teşvik edildi. Bu okulda eğitimine devam ederken, Montgomeryde Emmitt Till davası hakkında bir toplantıya katıldı. Toplantının sonunda Afroamerikalıların kendi haklarına sahip çıkmaları için daha çok mücadele etmeleri gerektiği kararına varıldı.

Montgomery Otobüs Boykotu

1955 yılı’nın Noel arefesinde bir gün Rosa Parks, terzi olarak çalıştığı işinden çıkıp otobüse bindi ve siyahi bölmesinde boş bulduğu bir koltuğa oturdu. Çok geçmeden beyaz bir adam ona yaklaşıp koltuktan kalkmasını ve kendisine yer vermesini söyledi. Parks koltuktan kalkmayı reddetti. Bu durumda polise haber verildi ve Parks tutuklandı.

 

Parks’ın bu direnişi, 381 gün süren ve sonunda Martin Luther King Jr’ın ulusal alanda tanınmasına yol açan Montgomery Otobüs Boykotu’nu ateşledi. Boykot süresince King, Parks’a “özgürlüğün fitilini ateşleyen kıvılcım” diye hitap etti.

Rosa Parks, oturduğu koltuktan kalkmayı reddeden ilk kadın değildi. 1945’te Irene Morgan aynı direnişi gösterdiği için tutuklanmıştı. Parks’tan birkaç ay önce Sarah Louse Keys ve Claudette Covin de aynı yasaya karşı gelmişlerdi. Fakat NAACP liderleri Parks’ın, geçmişinde yerel bir aktivist olarak katıldığı eylemleri göz önüne alındığında, bu davanın üstesinden gelebileceğini savundular. Bunun sonucunda Parks, ABD’de ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı gösterdiği direniş ile Sivil Haklar Hareketi’nin ikonik figürü haline geldi.

Boykot Sonrası

Parks her ne kadar cesareti sayesinde özgürlük ve eşitlik hareketinin sembolü haline gelmiş olsa da kocası ve kendisini yıkıcı günler bekliyordu. Çalıştığı mağazadaki işine son verildi. Montgomery’de güvende hissetmedikleri için Büyük Göç’e katılarak Detroit’e taşındılar.

Detroit’te ABD Temsilciler Meclis Üyesi John Conyers’ın 1965’ten 1969’a kadar sekreterliğini yaptı.

Emekli olduktan sonra otobiyografisini yazdı ve gözlerden uzakta kendi mütevazı yaşamına devam etti. 1979’da NAACP tarafından Spingarn Madalyası’na layık görüldü. Aynı zamanda Başkanlık Özgürlük Madalyası ve Kongre Onur Madalyası’na sahip oldu.

Parks 2005 yılında öldü ve naaşı ABD’de Capitol Rotunda’da yatan ilk sivil vatandaş kadın olarak tarihe geçti.

Kaynak: 1,  2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9