Ana Sayfa Blog Sayfa 231

Münferit Bir Ayaz: Dersu Yavuz Altun ile Ayaz filmi üzerine bir röportaj

Dersu Yavuz Altun, 1987 yılında, Ankara’da Anadolu Sanat Merkezi’nde oyuncu olarak tiyatroya başladı. Tiyatro sevgisinin ağır basması gecikmedi ve tıp öğrenciliğini yarıda bıraktı. O gün bu gündür kendi deyimiyle aralıksız olarak hayatı anlamaya ve Tiyatro-TV-Sinema aracılığıyla anladığı kadarıyla yorumlamaya çalışıyor.

İlk uzun metraj filmi Münferit ile 19. Ankara Film Festivali‘nde Umut Veren Senaryo Yazarı ödülünü alan Altun, ikinci uzun metraj filmi Ayaz ile 7. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’nde seyircisiyle buluştu. Toplumsal baskıya boyun eğerek cinayet işlemek zorunda bırakılan, sonrasını düşünme imkânı olmayan, düşünme şansı olsaydı vazgeçebilecek insanların hikâyesini anlatan, Senarist-Yönetmen Dersu Yavuz Altun’un ikinci filmi AYAZ’ 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde düzenlenecek özel gösterimiyle toplumsal duyarlılık oluşturmayı amaçlıyor… Biz de Dersu Yavuz Altun ile ikinci filmi Ayaz üzerine konuştuk.

1- Ayaz, izlerken seyircinin de dâhil olması ve boşlukları doldurması gereken zor bir film. Özellikle ana karakterlerin konuşmaması da filmi oldukça zorlaştırıyor. Hasan ve Ayaz film boyunca seyirciye hiç konuşmuyor. Neden?

Sinema öncelikle görsel bir sanat. Hikâyenizi görüntülerin diliyle anlatabiliyorsanız, diyaloglara ihtiyaç duymadan karakterlerinizin içinde olup biteni anlatabiliyorsanız daha etkili ve sinemasal bir dil kurmuşsunuzdur bence. . Bazı şeyleri susarak en iyi-doğru-etkili anlatabilirsiniz. Seyirci susmaları dinlerse Hasan’ın içsel yolculuğu daha iyi hissedilir diye düşündüm.

2- Ayaz’ın lokanta sahnesinde tavandaki yarığı uzun uzun izlemesi ruhundaki yaraların bir yansıması gibi. Ayaz’ın bir çocuk olarak yaşadığı şeyler çok travmatik ve bunlara amcası Hasan sebep olmuş bir bakıma. Ayaz’ın hiç konuşmaması amcasına karşı pasif bir aktivizm, bir direniş olarak algılanabilir mi?

Ayaz, Hasan’ın annesinin katili olduğunu biliyor. Yaşadığı dayanılmaz koşulların, anneden-babadan uzak sevgisiz ortamın nedeninin Hasan olduğunu biliyor. Ama yeryüzünde Hasan’dan başka kimsesi olamadığını da biliyor. Kimsesizlerin dayanışmasına sessizlik çok yakışıyor. Birbirlerine gelmiyorlar ama birbirlerinden gitmiyorlar da… Hep bir arafta olma hali… Film boyunca birbirlerine söyleyecek sözleri arıyorlar ama yok… Sessizlikleri dışında paylaşabilecekleri hiçbir şeyleri yok. Böyle hayatlarda; “Her gece yağmur yağar ve her gece dam akar.”

3- İlk uzun metraj filminiz Münferit’te de çocuk karakter hiç konuşmuyor. Orada da babasının trafik kazasında iki çocuğu öldürüp kaçtığı geceden sonra çocuğun hiç konuşmadığını görüyoruz. Yıllarca çocuklarla çalışmış bir sanatçı olarak çocukların susmasını bir tepki gösterme şekli olarak mı değerlendiriyorsunuz?

Dünyada büyüklerin yaptığı hataların cezasını çocuklar fazlasıyla çekiyor. Erkek egemen toplumlarda kadınlar ve çocuklar ciddi bedeller ödüyor. Erkeklerin başlattığı savaşlarda en çok kadınlar ve çocuklar acı çekiyor. Bu aslında bir dilsizleşmeyi beraberinde getiriyor. Söyleyecek söz bulamama ya da sözün bir şeyleri değiştirecek gücünün olmamasıyla ilgili bir durum bu… Çocuk susarak masumiyetini koruyor…

4- Ayaz karakteri travma yaşayan bir çocuk ve özellikle filmin son sahnelerinde gösterilmeye çalışılan erkek şiddeti ve Ayaz karakterinin şiddet ortamına bir şekilde dahil olduğu gerçeği aşikar. Bu karakteri bir çocuk oyuncu ile çalışmanın avantajları, dezavantajları ya da zorlukları nelerdir?

Zor sahneler bunlar ve oldukça dikkatli çalışmak lazım. Her şeyden önce böyle bir sahneyi çocuk oyuncu bütün ekiple tanıştıktan ve onlara güvendikten sonra çekmek gerekiyor. Yani setin ilk haftasında böyle kritik bir sahne çekmek doğru olmaz. Umut Keleş (Ayaz) beni, tüm ekibi iyice tanıdıktan sonra, güvendikten sonra, yaptığımız işin bir film (oyun) olduğunu kavradıktan sonra, setin son günlerinde bu çekimi gerçekleştirdik. O sahnede terör estiren oyuncumuz (Çağlar Tüfekçi) ve Umut çekim öncesi sahneyle ilgili özel çalışmalar yaptılar. Ayrıca sinemanın çekim açıları ve teknikleriyle ilgili bazı numaraları sayesinde Umut’un sahnenin ağırlığını hissetmemesine çalıştık. Sonuç olumluydu. Sahneyi neredeyse tekrarsız ve çok kısa sürede tamamladık. Hemen sonrasında Umut yeni sahne için kostümlerini giyiyordu ve her şeyi çoktan unutmuştu.

5- Ayaz kendini yalnızca duvarlara resimler çizerek ifade ediyor. Oteldeki bir sahnede Ayaz duvara resim çizerken radyodan “Et koktu, tuz da kokmuş olur.” cümlesini duyuyoruz ve aklımıza ilk uzun metraj filminiz olan Münferit geliyor. İlk filminize gönderme yapmanızın sebebi iki filmde de aslında hala yıkamadığımız, bir türlü kurtulamadığımız acı ve insanı yaralayan toplumsal gerçekliklerin bulunması mı?

Benim sanatla ilişkim adalet arayışımla çok ilgili. Adaletin olmadığı bir yerde sanatsal üretimin bundan etkilenmemesi mümkün değil. Dünyadaki sermayeyi yöneten küçük bir azınlık, daha fazla para, daha fazla iktidar için insanlığın-doğanın kökünü kurutuyor. Büyük çoğunluksa derin bir sessizlik içinde, kurbanlık koyun gibi sonunun gelmesini bekliyor. Yalnız ülkemizde değil tüm dünyada “Et de koktu, tuz da “ bu durumdan rahatsız olmayan hiç bir insanın bırakın sanatçı, ruhu olduğuna dahi inanmıyorum… Etler ve tuzlar koktuğu sürece, ben de bu çürümeyi dile getirmeye devam edeceğim.

6- Hem Ayaz’da hem de Münferit’te temelde ataerkil toplum, kadın şiddeti, erkek terörü, yoksulluk gibi temalar var. Bu temalar ışığında Ayaz filmi öncelikli olmak üzere filmlerinizi politik düzlemde nereye oturtmalıyız?

Başımıza gelenleri anlamak için ekonomi-politika bilmeye gerek yok artık. Klasik “Altını olan kuralı koyar “ ilkelliği tüm çıplaklığıyla ortada… İki kutuplu dünya zamanında ideolojik manipülasyonlar, gizli-açık zihinsel operasyonlar, yalanlar, satın alınmış kalemlerle yapılan ideolojik bombardımanlar vb. bir sürü numara vardı. Şimdi gerek duyulmuyor artık. “Güçlüyüm, itiraz edeni ezer geçerim” deniyor. Tüm bu global hoyratlığın payımıza düşen savrulmalarını anlatmaya çalışıyorum aslında.

7- Ayaz filminde de Münferit’te de “suç işleyen” karakterlerin ismi Hasan. Bu isim ortaklığının altında yatan sebep nedir?

Özel bir anlam yüklemedim. Siz bu soruyu sorunca fark ettim, bana da ilginç geldi.

8- Münferit’te Bekir “kadınların günahları karşısında cezalandırılmaları gerektiğini düşünüyor”. Bu aslında David Fincher’ın Seven filminde işlediği konuya benzer bir düşünce. Seven’da daha dini bir emel varken Münferit’te ataerkil topluma yerleşmiş erkek üstünlüğü, tanrı ve erkek paralelliği, erkeğin cezalandırma yetisi gibi kavramlar ön planda. Toplumun “erkek cezalandırır” yargısını Bekir’in “Büyük günahların cezası büyük olur” cümlesinde de görüyoruz. Buna karşılık olarak Münferit’te aslında Bekir ve Hasan’ın eril cezalandırma isteklerine rağmen bir kadın tarafından cezalandırılıyorlar. Peki Ayaz’da cezalandırılan Hasan’ın yengesi mi yoksa Hasan mı?

Çok kapsamlı bir soru. Kısaca yanıtlamak imkânsız gibi… İktidar ve cezalandırma yetkisi cinsiyetlerden bağımsız olarak ele alındığında birbirinin ikiz kardeşi gibi duruyor. Her iktidar, durumunu korumak için ötekini cezalandırmanın adaletle ilgili olduğu yalanını dile getirir. Bu durumu katlanılır kılmak için mitlere-mistizme- söylencelere sığınır, kendisini aklayacak bir senaryo yazar. Kötülüklerin kaynağını hep kendi dışında bir güç- iktidar olduğunu vurgulayarak sorumluluktan kaçmaya çalışır… Hasan’ın içinde bulunduğu ataerkil yapı – sürekli şiddet ve acı üreten eril dil onun bir katil ama aynı zamanda bir kurban ve aynı zamanda kendi idam fermanını imzalayan bir yargıç olmasına neden oluyor.

9- Radikal’de yayımlanan söyleşinizde Münferit’ten sonra diğer film için bir on yıl kadar beklerim herhalde demişsiniz. Film gösterimi sonrasındaki söyleşinizde de 10 yıldır hayalini kurduğum bir senaryoydu dediniz. Bunca yıl beklemenizin sebebi nedir?

Ticari olmayan, gişede yapımcısının yüzünü güldürmeyi garanti etmeyen işlere para bulmak çok zor. Biz de ancak on yılda bu parayı bulabildik. Filmi bitirdik ve maalesef dağıtımcı bulamadık. Dağıtımcılar filmi gösterecek sinema bulmanın pek mümkün olmadığını söylüyorlar. Sinemamızı uyduruk komedi-mavra filmleri mezarlığına çeviren herkes utansın diyorum. Şimdilik filmimizi seyirciyle nasıl buluşturacağımız bilemiyoruz. Ama bu konuda da bir “Ayaz” estirmek boynumuzun borcu…

10- Son olarak, “Ayaz, insanı kendine getiren temiz hava demektir.” Ayaz, Hasan’ı kendine getirdi mi?

“Dağdan gelen, insanı kendine getiren, temiz serin hava…” Hepimizin ihtiyacı olan bu değil mi? Evet, Ayaz filmi bana öyle geldi. Umarım izleyicilere de öyle gelir. Hasan için de saptamanız çok doğru, kendine gelmek için beklediği serin temiz hava Ayaz’dı.

Bir “Dünya” Film 23’üncü Gezici Festival’de: Dünya Sineması 2017

2
Gezici Festival, 1-14 Aralık tarihleri arasında 23’üncü kez gerçekleştireceği yolculuğuna, her yıl olduğu gibi Ankara’dan başlayacak. 8 Aralık’ta Sinop’u ziyaret edecek ve 12 Aralık’ta son durağı Kastamonu’ya varacak.

Ankara Sinema Derneği’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği festivalin gelenekselleşmiş bölümü Dünya Sineması’nda, bu yıl yine, çeşitli uluslararası festivallerde izleyici karşısına çıkan ve ses getiren en yeni filmler, üç kentteki sinema seyircisi için özenle seçildi. Meksika’dan Çin’e, Saraybosna’dan ABD’ye, İran’dan Fransa’ya ve Filistin’e kadar dünyanın farklı ülkelerinden, çeşitli hikâyeleri beyazperdeye taşıyan, kurmaca veya belgesel sekiz film, Dünya Sineması 2017 Bölümü’nde izleyicilerle buluşuyor.

Bosna Hersek’in Oscar adayı, Erkekler Ağlamaz (Men Don’t Cry), Yugoslavya’da yaşanan iç savaş hakkında, savaş görüntüleri kullanılmadan da çok şey söylenebileceğini kanıtlıyor. Film savaştan yirmi yıl sonra bir grup terapisinde buluşan, karşı saflarda yer almış askerlerin travmalarıyla yüzleşmelerini konu alıyor. Yönetmen Alen Drljević’in ilk uzun metrajlı filmi, Karlovy Vary Film Festivali ve Saraybosna Film Festivali’nden ödüllerle döndü.

Vivian Qu, ikinci filmi Melekler Beyaz Giyer (Angels Wear White)’de, tecavüze uğrayan iki ilkokul öğrencisi kız ve bu suçun tek tanığı genç bir kız ile erkek egemen toplumun ikiyüzlülüğüne ve kadınların varoluşuna dair güçlü bir hikâye anlatıyor. İlk gösterimi Venedik Film Festivali’nde yapılan film, pek çok uluslararası festivalde kendine yer buldu.

Yönetmen Vahid Jalilvand’ın Tarihsiz, İmzasız (No Date, No Signature) adlı filmi, Türkiye’de ilk kez Gezici Festival’le izleyicisine ulaşacak. Adli tıp uzmanı Dr. Nariman’ın, otomobiliyle çarpıp yaralanmasına neden olduğu küçük çocuk ölür. Otopside çocuğun vücudunda öldürücü bir besin zehirlenmesi saptansa da, Dr. Nariman bir canlının ölümüne sebep olup olmadığını sorgulamaya başlar. İran’dan sınıfsal farklılık, konformizm, vicdan ve adalet üzerine çarpıcı bir film. Venedik Film Festivali’de En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini kazanan film, uluslararası festivallerde toplam 11 ödül aldı.

Türkiye’deki ilk gösterimi Gezici Festival’de yapılacak olan Filistin’in Oscar adayı Düğün Davetiyesi (Wajib), ismini Filistin’deki bir gelenekten alıyor. Yönetmenliğini Annemarie Jacir’in yaptığı film, geleneğe uygun olarak düğün davetiyelerini elden teslim etmesi gereken bir baba-oğulun kent içerisindeki yolculuklarını anlatırken Doğu-Batı çatışmasına ve İsrail’de yaşayan Filistinlilerin sorunlarına da değiniyor. Film Locarno Film Festivali’nde dört ödül kazandı.

Usta yönetmen Michael Haneke son filmi Mutlu Son’da (Happy End), Kuzey Fransa’da Calais kentinde büyük bir malikânede yaşayan Laurent ailesi üzerinden “burjuva kültürü”ne alaycı bir bakış atıyor. Saygınlığını ve bütünlüğünü korumaya çalışan burjuva ailesinin içten içe yaşadığı çürümüşlük, Haneke’nin kamerasına olduğu kadar, evin küçük depresif kızı Eve’in cep telefonununa da takılıyor. Mülteci krizini ve ırkçılığı, Laurent ailesinin ilişkilerine yönelttiği eleştirel bakışın bir parçası haline getiren Haneke, orta sınıfın korunaklı duvarlarını bir kez daha acımasızca yıkıyor.

Türkiye’de ilk gösterimi yapılacak Matthew Heineman’ın son belgeseli Hayaletler Kenti (City of Ghosts), IŞİD terörüne farklı bir perspektiften yaklaşıyor. IŞİD ve Ortadoğu’da yaşanan savaşı anlatan diğer yapımlardan farklı olarak, IŞİD yönetimi altında yaşamanın nasıl bir deneyim olduğunu anlatıyor. Rakka’da, IŞİD yönetimi altında yaşanan insan hakları ihlallerini takip eden, Rakka Sessizce Katlediliyor (RSK) adlı aktivist grubun, yaşadığı zorlukları ve verdiği mücadeleyi kayıt altına alan film uluslararası festivallerde dokuz ödül aldı.

Chavela kimdir? Sadece bir şarkıcı mıdır? Hakkında söylenenlerin hepsi yaşandı mı? Hepsi basit birer dedikodudan mı ibaret? Amerikalı yönetmenler Catherine Gund ve Daresha Kyi’nin belgeseli Chavela, 93 yaşında dünyaya veda eden Meksikalı ikonik şarkıcı Chavela Vargas’ın daha pek çok soruyu barındıran hayatı üzerine. İki yönetmenin belgeseli sadece “sıradışı” bir karakterin hayat hikâyesini anlatmakla kalmıyor, bu sıradışı insanın portresini bize sunarken toplumsal cinsiyetin akışkan sınırları hakkında düşünmemize de yol açıyor. 60’tan fazla festivali dolaşan belgesel, şimdi de Gezici Festival’de.

Fransız Yeni Dalga sinemasının kadın temsilcisi Agnès Varda, yanına milyonlarca takipçisi olan 34 yaşındaki, Instagram fenomeni JR’ı da alıp mekânların, yüzlerin, anıların, öykülerin izini süren bir yolculuğa çıkarsa ne olur? Ortaya eğlenceli olduğu kadar, enerjik ve deli dolu, hüzünlü bir hikâyeler toplamı çıkar. İkilinin yolculuklarını ve yolculuk sırasında kurdukları beklenmeyen dostluklarını belgeselleştirdikleri Mekânlar ve Yüzler (Faces Places) an’a ve mekâna sıkışan hikâyeyi özgürlüğüne kavuşturarak seyirciye tadına doyulmaz bir görsel şölen yaşatıyor. Film, Cannes Film Festivali’nde Altın Göz Belgesel Ödülü ile Toronto Film Festivali’nde İzleyici Ödülü de dahil olmak üzere birçok ödül aldı.

Çevrim içi olmak, varlığını kanıtlamak mıdır? Peki ya olmamak?

Sosyal medya bugün bireylerin hayatında çok büyük bir alanı kaplamaktadır. Bugün hemen hemen yapılan her etkinlik, kişilerin hayatına dair her şey sosyal ağlarında da yer alıyor. Sosyal medya araçlarının gelişmesine paralel olarak kullanıcılar bilgilerini bilerek isteyerek paylaşmaya ve duyurmaya ihtiyaç duymakta.

Bruce Hood, 2014 tarihli Benlik Yanılsaması: Sosyal Beyin Kimliği Nasıl Oluşturur? (Self Illusion) isimli eserinde “fark edilme” dürtüsünün altını çizer ve hayatımızı diğerlerine bu kadar açma isteğimizin altında fark edilmeye bağlı olarak popüler olma duygusunun baskınlığını sebep olarak gösterir. Aynı zamanda çevrimiçi olma ihtiyacı, bir nevi varlığını kanıtlamadır:

“Sosyal ağlarda içerik paylaştığınızda arkadaşlarınızı tepki göstermeye davet etmiş olursunuz. Kendi özel görüşünüzü değil, varlığınızı dünyaya yayınlarsınız. Çevrim içi etkinliğinizin ürettiği ziyaret ve yorum sayısı, size ve daha önemlisi diğerlerine ne derece önemli olduğunuzu anlatır. Çoğumuz fark edilmek ister ve sosyal ağlar bu arzuyu etkinliğinin merkezi haline getirir. Başkalarının varlığınızı onaylaması, bireylerin aradıkları popülaritenin ölçütüdür”¹

Bireylerin sosyal medyayı çeşitli amaçlarla kullandığını hepimiz her gün çeşitli ağlarda zaman geçirirken görmekteyiz. Yeni alınan bir araba paylaşımı, arkadaşlarla yenen güzel bir yemek, bireyin hastayken çektiği fotoğrafını yayınlaması, hayatına dair an be an bilgiler vermesi Hood’un da belirttiği gibi çevrim içi olma ihtiyacı bir nevi varlığını kanıtlar niteliktedir.

İnsan doğası gereği fark edilmek, takdir edilmek ve kendisini önemli hissetmek ister. Çağımızın sosyal medya araçları da buna en uygun mekanlardır. Kendimize ait bir profil, yaşamımıza ait kesitler paylaşabileceğimiz bir mecra kendimizi tanımlamamız için gerekli olan her şey bugün sosyal ağlara taşınmıştır. Size doğum gününüzü soran, izlediğiniz filmleri eklemenizi teklif eden Facebook uygulaması bunlardan biridir. Bu ortamlarda yer alan kişiler, “kendilik”lerinin istedikleri kısımlarını arkadaşlarına/akrabalarına açıyor, öne çıkmasını istediği noktaları paylaşarak sosyal medyayı kullanıyor.

Şaşırtıcı ama gerçek olan bir noktada insanların ölümle ilgili iletileri ya da paylaşımları dünyada ve ülkemizde rahatlıkla yapabiliyor, yorum ekleyebiliyor olmasıdır. Bugün iki saat önce ölüm haberi paylaşan bir kişinin size oyun isteği yollayabiliyor olması şaşırtıcıdır. Ama gariptir ki artık olağandır. Ölüm paylaşılır çünkü paylaşıldığı ve diğerleri tarafından görüldüğü zaman varlığı/yokluğu kabul edilmiş olur. Çünkü izleyicisiz bir performans düşünülemez, anlamsızdır. Facebook özelliklerinden “like”lamak bu tür paylaşımlarda sıkça uygulanan bir davranış bozukluğu olarak kendisini göstermektedir. “Beğenmek/beğenilmek” pek çoğumuz tarafından gündelik hayatın bir rutini olarak kabul edilse “ölümü beğenmek” biraz korkutucu gözükmektedir.

Ülkemizde geçen yıl 16 Ekim 2014 tarihinde yaşanan bir olay “intihar notu” adlı paylaşımını Vimeo adlı site üzerinden yapıp intihar eden Mehmet Pişkin’di. Benlik tartışmaları çerçevesinde Mehmet Pişkin’i örnek olarak vermek biraz uygunsuz kaçsa da- benliğinden vazgeçmesi noktasında- Pişkin’in bu tür bir intiharı benlik açısından kendisine uygun gördüğünü söylemek olasıdır. Mehmet Pişkin’in yaşamına son verdi ancak Facebook profilindeki sanal hayatı devam etmektedir. Nitekim burada anlatılmak istenen durum Mehmet Pişkin’in intiharının yargılanması veya üzerine fikir yürütmek değildir. Aslolan ölümün paylaşılması, ölümün beğenilmesi/beğenilmemesi üzerine yorumlar yapılması ve sosyal medyada yapılan bu tarz şeylerin özellikle gelişme çağındaki gençlere örnek olup olmaması durumun yaygınlaşabileceği endişesinin anlatılmasıdır.

Mehmet Pişkin 35 yaşında, ODTÜ mezunu, bir yazılım firmasında yönetici olarak çalışan üst düzey bir yöneticidir. Facebook profilinden ve basına yansıyanlardan hareketle iyi bir yaşamı ve düzeni olan bir kişidir. Nitekim 16 Ekim 2014 tarihinde videosunda belirttiği üzere sabah saatlerinde Facebook hesabına “İntihar Notu” başlıklı bir video yüklemiş ve yaşamına veda etmiştir. Videonun paylaşılmasından çok kısa bir süre sonra videoya yönelik tepkiler, fikirler, eleştiriler saatler geçtikçe büyümeye başlamıştır. Facebook profillerinde paylaşıp üzülenler, Twitter’da oluşturulan hashtagler sıcağı sıcağına olay hakkındaki kullanıcıların fikirlerini yansıtmaktadır.

Yine başka bir sosyal mecra olan kişisel bloglarda da ilerleyen günlerde intihara dair yazılar yer almıştır. Kullanım oranı günden güne büyüyen sözlüklerde de konuyla ilgili çeşitli “entry’’ler girilmiştir. Yazılan Ekşi sözlük yorumlarında yapılan eylemin viral bir reklam girişimi olduğu söylenmiş, bir kesim de buna karşı çıkmıştır. İntiharını doğru bulmayanlar “Ne gerek vardı, hayat güzel” yorumları yaparken bir kısım kullanıcı da haklı gerekçeleri olduğunu ve durumu saygıyla karşıladığını belirtmektedir.

16 Ekim ve sabahı ve gün içerisinde yazılan yorumlara ev sahipliği yapan başka bir sözlükte Uludağ Sözlüktür. Bir kullanıcı şu yorumda bulunmuştur: “Bir yapmacıklık bir oturmamışlığı olan hikayenin oyuncusu. ölmüşse ölmüştür buna diyecek bir şey yok. youtube’da, facebook’ta reklam kokan hareketleri var. Çelişkili bir cümle kurmamın bir sebebi var. öyle bir dünyadayız ki intihar etmiş mi etmemiş mi bilemiyoruz. ölüm gibi gayet ciddi ve gerçek bir durum da “aa bu şakadır”, “kesin bir trolleme vardır” diyoruz. haksız da değiliz. çünkü kof bir dünyanın içindeyiz. hiçbir şey bizi şaşırtmıyor. böyle olaylar bile. Dünya dönüyor her gün iğrençleşsek de…’’ Bu ve bunun gibi yorumlar sosyal medyanın bizi olaylara çok yakınlaştırsa çeşitli şüphelerimizi daha da arttığının kanıtı gibidir.Kişi ve kişiler vimeo adlı siteden videoyu izleyip ölüm haberini okuduğu halde bunun altında bir reklam olduğunu düşünmekte ancak bunu düşündüğü için de kendisini kötü hissetmektedir. Yine bu durum birçok köşe yazarı tarafından kaleme alınmıştır.

Mehmet Pişkin ve bu şekilde sosyal medya aracılığıyla notlar bırakan yahut intiharının gerekçesini videoyla anlatıp hayata veda edenlerin sayısı dünyada günden güne artmaktadır. Mehmet Pişkin’in videosu ne bir ilktir ne de son.

Bu tarz bir olay 2012 yılında Kanada’da da yaşanmıştır. Amanda Tood isimli Kanadalı genç kız Youtube’dan paylaştığı görüntünün ardından intihar etmiştir. Todd, intihar nedenini “Facebook üzerinden yaşadığı istismar, çıplak resimlerinin internet üzerinden paylaşılması, kendi kendisine zarar verme ve çevresinden gördüğü dışlanma” şeklinde ifade etmiştir. Todd’un intiharının kökeninin internet olduğu kendi sözlerinden anlaşılmaktadır.

Mehmet Pişkin olayında dikkat çekilmesi gereken nokta dakikalar sonra hayata veda edecek bir bireyin bu videoyu neden paylaşma gereği duyduğudur. Sosyal medyanın psikolojik ve sosyolojik etkileri bulunmaktadır. Bireyler sevinçlerini, üzüntülerini sosyal medya üzerinden takipçileriyle paylaşmaktadır. Sosyal medya araçlarının “Ne düşünüyorsun?”, “Ne yapıyorsun?” gibi soruları da bu durumu tetikler niteliktedir. Pişkin’e baktığımızda kendisi çok kararlı bir yapıdadır ve yapacaklarını önceden planlamıştır. Videosunda İngilizce de konuşan Pişkin bu videonun sadece Türk arkadaşları tarafından izlenmeyeceğinin de videonun sadece Türkiye’de konu olmayacağının da farkındadır. Nitekim ara ara notlarına baktığını da fark ederiz. Pişkin’in intihar notu izlendiği vakit, mutsuz ve ruh halinin bozuk olduğu açık bir şekilde görülmektedir. Ancak sosyal medyadan bu videoyu paylaşırken sonunda vermiş olduğu “Hoşçakalın. Aşkla yaşayın. Çok güzel olsun hayatınız” sözü dikkate değerdir. Bu videonun intihar ettikten sonra yüz binlerce kişi tarafından izleneceğini bilmektedir. Kısacası sosyal medyanın gücünün farkındadır.

Yine paylaşırken dinleteceği şarkı ve şarabı hali hazırdadır. Aslında yapılan her şey kamera tarafından kayda alınmanın ve bunun zamanla hatta günümüz teknolojileriyle hızla yayılacağının farkında olmasından gelmektedir.

İntihar videolarının sosyal medyada paylaşılması özellikle yetişme çağındaki kişiler için yanlış örnek niteliğinde olup özendirici yanı da vardır. Nitekim Mehmet Pişkin’in videosu üzerine 17 Ekim 2014 tarihinde Türk Psikologlar Derneği Facebook hesapları üzerinden bir yazı yayınlamıştır. Dernek yazısında şunları belirtmiştir:

’’İntihar notu videosunu ve benzer videoları lütfen yayımlamayın! Bir viral video dolayısıyla dün kamuoyunun gündemine bir intihar vakası girdi. Sosyal medya başta olmak üzere pek çok medya kuruluşunda söz konusu video yayımlandı, böylece söz konusu videonun içeriği yüzbinlerin hatta milyonların gündemine girdi. Türk Psikologlar Derneği olarak toplum ruh sağlığı açısından bir açıklama yapma ihtiyacı duyduk. Çünkü intihar, özellikle bu gibi durumlarda sadece kişiyi ve yakın çevresini ilgilendiren boyutları çok aşmakta ve toplumun ruh sağlığı açısından tahrip edici sonuçlar yaratabilmektir. Hem medya kuruluşlarına hem de sosyal medya kullanıcılarına en önemli ve öncelikli çağrımız söz konusu intihar notu videosunun paylaşılmamasıdır. Gündemdeki intihar notu videosunu paylaşmamak, yayımlamamak ve bu yolla daha da yaygınlaşmasına katkıda bulunmamak çok önemli ve çok doğru bir duruş olacaktır.’’

 

¹(Hood, 2014: 294).

Hindistan’ın tamamen kadın elinden çıkma ilk ve tek feminist gazetesiyle tanışın: Khabar Lahariya

2

The Guardian, kadrosundan tutun düzenlenip, yönetimine kadar, çoğunluğu düşük kasttan ve kırsal bölgelerden gelen kadınlardan oluşan Khabar Lahariya (Haber Dalgaları) hakkında harika bir yazı yayınladı. Gazetede kadınların bu işi yapmaması gerektiği ve eve karanlık çöktükten sonra gelmemeleri gerektiği gibi yerleşmiş kuralları olan yerler hakkında yerel haberler çıkıyor.

Kurucu Shalini Joshi’ye göre, Khabar Lahariya sadece baştan sona kadınlardan oluşmuyor, ayrıca Uttar Pradesh, Madhya Pradesh ve Bihar’da yerel haber alanında belirli bir feminist görüşüne sahip. “Kadınların sesi olmaya çalışıyoruz, olayları mümkün olduğunda onların bakış açısından anlatmaya çalışıyoruz,” diyor ve ekliyor “gazetede sadece kadın meselelerine odaklı bir sayfamız var, websitede de kadınlara ayrılmış bir köşe.”

İşte ilk gününde Meera eve karanlık çöktükten sonra döndü, ve evin büyükleri tarafından azarlandı. “Bu ne biçim iş ki bu saatlere kadar sürüyor?” diye bağırarak, “Bu işi yapamazsın –yarın gitmeyeceğini söyle. Bu saatte dışarıda olduğunu duyarsa el alem ne der?” şeklinde fırçaladılar.

Meera üniversite ikinci sınıf öğrencisiydi. İşi yeni bir yerel gazetede muhabirlikti ve bu işe eğitimine maddi katkı olsun diye girmişti.

İlk gününde, o ve başka bir muhabir, Kavita, röportaj için 70km uzakta olan bir köye gittiler ve dönmeden önce akşam olmuştu bile.

O zamanlar şu an sizle konuştuğum gibi konuşamıyordum,” diyor Meera. “Sessizdim ve söyleneni yapıyordum. Ailemle konuşup işe devam etmeme izin vermelerini sağlayan Kavita’ydı.”

On dört senedir işine devam edn Meera, şu an aynı gazetede baş muhabir.

Khabar Lahariya’da çalışmak Lakshimi Sharma (gazetenin Delhi ayağında bir video yapımcısı) gibi kadınlara öz-saygı ve bir amaç sunuyor:
Lakshmi Sharma

Khabaar Lahariya’da çalışan diğer kadınlar gibi Sharma da gazeteci olacağını hiç düşünmemiş. Kadınların gözlerden uzak, gizli yaşamasına neden olan geleneğe gönderme yaparak “Kadınların hala peçelerin arkasında yaşadığı bir köyden geliyorum.” diyor. “Çalışmaya başladığımda evden ilk kez tek başıma çıktım. Sekizinci sınıf sınavlarımı verene kadar evlenmiştim bile. On beşime geldiğimdeyse ilk çocuğumu doğurdum. Ama tüm gün evde oturup ev işi yapamazdım.”

Sharma ailesinde akıllı telefon sahibi olan ilk kişi, telefon işinde onu desteklemek isteyen eşi tarafından hediye edilmiş. “Teknolojik eşyaları her zaman sevmişimdir ve evde telefonlar ve teknoloji hakkında en çok bilgisi olan kişiyim,” diyor. “Bilgi dağarcığım insanları etkiliyor.

Hindistan’da kırsal kesimlerde akıllı telefonlar ve internet kullanımı arttığından, Khabar Lahariya önceliğini dijital alana verdi. Muhabirler yeni izleyicilere ulaşmak için Facebook ve Whatsapp gibi sosyal medya alanlarını güncel haber ve videolarla dolduruyor. Gerçekleşen olayları anında haber verebilsinler, fotoğraflayıp ya da videolayıp yayınlayabilsinler diye akıllı telefon kullanımı konusunda eğitilip akıllı telefon sahibi edildiler. Nisan ve Haziran ayları arasında internet siteleri 700,000 tık aldı, ve haftalık gazeteleri de sabit 50,000’den fazla okura sahip. Odak noktaları 10 yılı aşkın bir süredir Hindistan’daki gitgide artan internet erişimi olduğundan, Khabar Lahariya’nın yayın felsefesi aklınıza gelebilecek onlarca gazete ve internet sitesinden çok daha ileriye dönük.

Video kullanmak prestijimizi artırdı,” diyor Meera. “Çalışması kolay, ve insanlara orada olduğumuzu, bir şeyleri uydurmadığımızı gösteriyor. Sadece şu var ki, büyük bir olay olduğunda ve büyük kanallardan haber çalışanları geldiğinde, insanlar her zaman önce büyük kameralara konuşmak istiyor. Onlara bizim küçük telefonlarımızın da o büyük kameralarla aynı işi yaptığını söylüyorum.

Hindistan’ın kırsal bölgelerinde, kadınların “hala” evde çalışması bekleniyor. Haber yayınlamak ve politika konuşmak erkek adam işi olarak görülüyor… “Birçok kadın işlerini yaptıkları için tehdit ediliyor ve dalga konusu oluyor. Bir muhabirimiz köy ağası tarafında öyle ciddi bir şekilde tehdit edilmişti ki, ne evinden çıkabiliyordu ne de bize durumu anlatabiliyordu. Saatlerce onunla konuşmak ve işe dönmesi için nasihat vermek zorunda kaldık,” diyor Joshi.

Meera da bir yer tartışması hakkında haber yapışını hatırlıyor. “Bir adamın evinin dışının fotoğraflarını çekiyordum. Beni içeri aldı ve girişi motorsikletiyle kapattı ve ‘Fotoğraf çekmeyi seviyor musun? Gel de yatak odamda birkaç fotoğraf çekelim,’ dedi. Elinden kurtulabilmeyi başardım ve polisi aradım.”

Khabar Lahariya çalışanları için, bir gazetede çalışmak hayatlarını değiştirdi. “Hayalimdeki iş,” diyor Sharma. “Köydekiler başta desteklemediler, ama şimdi ‘Köyümüzden böyle bir iş yapan ilk kadınsın’ diyorlar. Yazılarımı kesip, çerçeveletiyorlar ve duvarlara asıyorlar. Genç kızlar yanıma gelip ‘Abla, senin gibi olmak istiyoruz’ diyor. Ve bu beni aşırı gururlandırıyor!

Kaynak: Jezebel, The Guardian

Entelektüel tatminin arkadaşlık ilişkisini zedelemesini konu alan bir oyun: “Sanat”

“Sanat” oyunu; uzun yıllardır bir arada olan üç yakın arkadaşın, satın alınan bir sanat eseri üzerinden içine girdikleri bir hesaplaşmayı eğlenceli bir anlatımla sahneye taşıyor. Cihan Ünal, Can Gürzap ve Mutlu Güney’in birlikte rol aldığı oyunun prömiyeri, 18 Kasım Cumartesi akşamı tiyatro ve sinema camiasından bir çok başarılı ismin de katıldığı bir davetle, Torun Center’da yer alan, İstanbul’un yeni kültür-sanat mekânı artısahne Mecidiyeköy’de gerçekleşti.

Cüneyt Türel, Cihan Ünal ve Can Gürzap’ın 20 yıl önce birlikte rol aldıkları Sanat oyunu, 2012’de yaşamını yitiren usta oyuncu Türel’in anısına yeniden sahneleniyor. Fransız yazar Yasmina Reza’nın kaleme aldığı “Sanat” oyunu, Gencay Gürün’ün ustalıklı rejisiyle yeniden seyirciyle buluşuyor.

Yeni Sanat’ın kadrosunda Cihan Ünal ve Can Gürzap’a bu defa Mutlu Güney eşlik ediyor. Türk tiyatrosunun değerli isimlerinden Gencay Gürün’ün dilimize çevirip yönettiği oyunun, yapımı AYSA Prodüksiyon Tiyatrosu’na, sahne tasarımı ise Barış Dinçel’e ait.

Sanat, satın alınan bir sanat eseriyle sorgulanan bir dostluk hikâyesi, entelektüel tartışmaların satır arasına gizlenmiş bir hesaplaşma. 25 yıllık bir dostluğa “nefret” karıştıran şeyin satın alınan beyaz, bembeyaz bir tablo olması ironik gelebilir. Lakin Marc, Serge ve Yvan, çok pahalıya satın alınan bir sanat eserinin adeta enkazı altında kalacaktır. Sanatsal eleştirilerle başlayan zıtlaşmaları, gitgide onları da ele geçirip kendilerini, hayatlarını ve dostluklarını adeta bir uçuruma doğru sürükler. İç hesaplaşmalar, sert yüzleşmeler nihayetinde bitme noktasına gelen bir dostluğa uzanır. Fransız roman, senaryo ve oyun yazarı Yasmina Reza’nın yaşadığı bir olaydan yola çıkarak kaleme aldığı Sanat, sahnelendiği tüm zamanlarda ve ülkelerde büyük beğeni topladı.

Oyun, 27 Kasım 2017, Pazartesi akşamı Ataköy Yunus Emre Kültür Merkezi’nde, 29 Kasım 2017, Çarşamba akşamı Torun Center artısahne Mecidiyeköy’de, 30 Kasım 2017, Perşembe akşamı ise Caddebostan Kültür Merkezi’nde tiyatroseverlerle buluşacak.

Kıssadan Bir Film Hissesi: 18. Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali

1

Sinema her zaman hayatın ta kendisidir aslında. Süreler kısa da olsa, uzun da olsa… Asıl olan, izleyenlerde farklı duygular uyandırabilecek hikayenin olması. O zaman o kadar güzel etkiler kalır ki, hem izleyende hem de yaratıcıda…

Bu sene 18’incisi düzenlenen Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali’ne ilk kez gittim. 7-12 Kasım 2017 tarihleri arasında düzenlenen festival; Kare Film, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve birçok sponsor desteğiyle aralıksız İzmirli sinemaseverlerle buluşuyor. Daha önce İzmir’in Uluslararası bir uzun metraj film festivaline ne kadar da çok ihtiyacı olduğunu düşünürdüm. Araştırınca, tarihte daha önce bu tarz bir festivalin yapıldığını da gördüm. Fakat uzun zamandır gerçekleştirilemiyor. İzmir Kısa Film Festivali’ni takip ederken, aslında bu açığın ne kadar da büyük bir özveriyle kapandığını gördüm ve çok mutlu oldum. Ama şunu da belirtmek gerek; İzmir’de Adana, Antalya, Malatya, Ankara gibi uzun metrajlı filmlerin gösterildiği, hatta yarıştığı bir festivale kavuşur. Büyük bir başarıyla İzmir Kısa Film Festivali’ni gerçekleştiren ekibin, bu festival için de bir şeyler yapmak adına çalışmalar yapmayacağından şüphem yok.

Festivalin direktörlüğünü üstlenen Yusuf Saygı, uzun zaman önce bu festivali devraldığını ve devraldığından bu yana başarılı olması için çok çalışma yaptığından bahsetti. Festivalleri var etmek çok önemli ve arkasında olan koca yürekli isimleri de alkış tufanına tutmak gerek. Ayrıca sevgili Gülen, Burak, Müge, Elif ve daha sayamadığım bir çok festival sevdalısına bu yıl bu büyük organizasyonu gerçekleştirdikleri için teşekkürleri sunmak önemli.

18. Uluslararası Kısa Film Festivali, her sene olduğu gibi bu sene de kedi temasıyla başladı ve kızıl tonu rengindeki kedi afişi çok başarılıydı. Filmlerin gösterildiği Fransız Kültür Merkezi, İzmir Sanat Merkezi ve Tarık Akan Gençlik Merkezi mekanlarında salonlar doluydu. İzleyicinin art arda gelen kısa, animasyon, deneysel ve belgesel filmlere uzun zaman dayanıp izlemesi çok güzel. Hatta, ardından gerçekleşen söyleşilerde de filmlere gelen sorular ve filmler hakkında yapılan yorumlar da enteresandı. Bu durum, İzmir izleyicisinin aslında Ankara izleyicisi gibi doğru ve anlamlı çıkarımlar elde edebileceğinin bir göstergesi… İlk başlarda bahsettiğim Uzun Metraj Film Festivalinin önemi bir kez daha beliriyor. Buca Belediyesi Kültür Sanat Merkezi’nde düzenlenen renkli açılış töreni ise muhteşemdi. Yeşilçam filmlerinde kullanılan klasik arabalar, Yeşilçam karakterlerinin canlandırma figürleri ve sergi salonunda Mehmet Koştumoğlu tarafından hazırlanan “Türk Sinemasından Portreler” sergisi… Bu kadar butik olabilmek, ama görkemi de bu kadar tatlı bir havada yaşatabilmek de İzmir’e yakıştı diye düşünüyorum. Sergide fotoğrafları yer alan bazı Yeşilçam duayenlerinin de festivalde olması çok önemliydi. Yeşilçam duayenlerinin kısa filmcilerle bir araya getirme fikri gerçekten şahane bir fikir. Özellikle başarılı yönetmen Tunç Başaran, biz genç sinemacılarla sürekli bir araya gelip sohbet etti. Film tavsiyelerinde bulundu, yeşilçamdan yüzü aşkın anı anlattı, deneyimlerini anlattı…

Yeşliçam’ın değerli oyuncularından Selma Güneri, sergide portresinin önünde…
Festivalde hangi filmler vardı?

Ben de festivalde bir çok kısa film ve belgesel takip etme şansı buldum. Uluslararası kısa filmlerden “8 Minutes” izlediklerim arasında en farklı bulduğumdu. 8 dakika içerisinde güneşin tamamen gideceği ve karanlığın çökeceği Dünya’daki felaket anında bir baba oğul ilişkisine odaklanan filmin inanılmaz bir sinematografisi bulunuyor. Başarılı hazırlanan senaryosu ise doğru kriterlere göre belirlenmiş. Oyunculuklar da adeta tavanda… “Animal” ise bir diğer enteresan yapımdı. Koç kılığına girip, sınırı geçmeye çalışan bir adamın tuhaflıklarını izliyoruz 15 dakika boyunca. Aslında iyi işlenen bir senaryo var, sinematografi de fena değil. Fakat fazla kirli bir sahnede geçiyor film ve bu göze ciddi anlamda batıyor. Evet oyuncu gerçekten koç karakterine bürünüyor, ama bunu fazla mı abartıyor demek de içimizden geliyor. “Sparta” ise bir anne, kızı ve kardeşinin orman içerisinden zorlu geçişini anlatıyor. Görüntü yönetmenliğinin çalışması, bu filmde de fark yaratıyor. Ama senaryodaki aksak işleme ve anne karakterinin tuhaf çıkışları, filmden sizi uzaklaştırabiliyor.

Başarılı oyuncu Hatice Aslan, yarışma kapsamında yer alan, rol aldığı kısa filmler Kot Farkı ve Kapan’ın söyleşisinde…

Ulusal filmlerden de farklarını belli eden yapımlar da yer almıyor değil. “Kot Farkı” sevgili Ayris Alptekin’in ödüllü kısa filmi. Bakıcı olan Sevim’in, baktığı kadın ölmüştür. Cenaze evinde ise Sevim, aile bireylerinden uzun zamandır ödenmeyen maaşını güç bela isteyecektir. Fakat bu maaş ödenme mevzusu büyük bir sarmala dönüşür. Kot Farkı denince aslında inşaat sektöründen anlamlar akla gelse de, filmin hikayesine güzel bir göndermesi var adının. Tamamen mutfakta geçen 11 dakika, çok tuhaf durumlara konu oluyor. O daracık alanda kameranın aktüel kullanımı çok başarılı. Hatice Aslan ise Türk sinemasına gelmiş büyük bir uğur. İki kısa filminde de karakterlerini o kadar layıkıyla oynuyor ki.. “Kapan” filminde ise daha çok tiyatrale kayıyor Aslan. Ama güçlü oyunculuk her iki filmde de dozunda ve başarılı. Kapan ise hem ana kız hem de abla kardeş olan Zehra ve Ayşe’nin karşılıklı bir şekilde evin merkezindeki duruma karşı çıkışlarına odaklanıyor. Dolambaçlı senaryosuyla izleyiciye bulmacalar çözdüren kaliteli yapım, bir tiyatro oyunu bile olabilir diyor izleyenlere. Ayrıca Irmak Ünal’a da dikkat.

“Beyoğlu Sineması” adından anlaşılabileceği gibi umut taşıyan bir film. Sokaklarda boş şişe toplayıp satan Serhat’ın hayatına odaklanıyoruz. Bir gün sinemanın önünden geçerken Buz Devri filminin afişini görüyor ve o filme gitmek için varını yoğunu koyuyor. Fakat her seferinde başarısız oluyor. Güzel bir anlatımı olsa da filmin, finalde sıkıntısı şu: Film, baştan sona bir umut arayışında olan bir çocuğa odaklanıyor. Fakat finalde umuda dair tek net bir şey maalesef yok. Bence yanlışlıkla girdiği festival filmleri gösteriminden bir şeyler bulabilirdi, ya da 3.kez deneme sağlanıp o filmi izleyebilirdi diyorsunuz içinizden. “Kimi Sevsem Çıkmazı” 17 yaşındaki Nurullah’ın duygusal ilişkileri, ailesi, işi ve hayatındaki çıkmazları gösteriyor izleyenlere. Bunu kimi zaman cesur, kimi zaman duygusal bir dille aktarıyor. Özellikle genç oyucu Ulvi Kahyaoğlu göz kamaştırıyor, umarım uzun metrajlı bir filmde güçlü bir rolle oyunculuğa devam eder. Ayrıca filmde Deniz Özerman’ı da görmek ayrı bir güzel…

Belgesel kategorisinde ise tek bir konuya doğru başarılı odaklanan yapımlar mevcut. Devlet opera balerini bir kızın hikayesini anlatan “Balerinin Bir Günü”, Usta isim Tuncel Kurtiz’in sanat hayatını bir portre olarak gözler önüne seren “Aktör” ve tanıdığı bir erkek tarafından öldürülen Serpil Erfındık’ın adalet yoluna ve kadın cinayetlerine odaklanan “228” gibi yapımlar bir adım öne çıkan yapımlar arasında.

18. Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali’nde 6.Seans özel bölümünde gerçekleştirilen röportajları, buradan izleyebilirsiniz…

https://www.youtube.com/watch?v=g1dXGrazHNk

https://www.youtube.com/watch?v=P4anflB1Mu0

23. Gezici Festival’in bu yılki güncel sanatçı konuğu Guy Ben Ner: Aile, yalanlar ve videoteyp

1
Ankara Sinema Derneği’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 1-14 Aralık 2017 tarihleri arasında 23’üncü kez sinemayı kent kent dolaştırmakla yetinmeyip, güncel sanatla sinemanın kurduğu bağları da sinema izleyicisinin beğenisine sunuyor. 1-7 Aralık tarihleri arasında, Ankaralılarla buluşacak Gezici Festival’in, bu yılki güncel sanatçı konuğu İsrail’den bir sanatçı. 2015 yılında Venedik Bienali’nde İsrail’i temsil eden Guy Ben Ner, New York Magazine tarafından MoMA PS1’in düzenlediği Büyük New York sergisinde yer alan çalışmalarıyla “yeni bir atılımın eşiğine gelen sanatçı” olarak nitelenmişti. 2007’de prestijli DAAD bursuyla ödüllendirilen Guy Ben Ner, Kudüs’teki Bezalel Sanat ve Tasarım Akademisi’nde okutmanlık yapmaktadır.
İsrail Büyükelçiliği’nin katkılarıyla düzenlenecek ve Guy Ben Ner’in 2000-2016 yılları arasında gerçekleştirdiği video çekimlerinden oluşan Aile, Yalanlar ve Videoteyp adlı özel bölümde sanatçının beş videosunun gösterimi yapılacak: Moby Dick (2000), Çalınan Güzellik (Stealing Beauty, 2008), Casuslar (Spies, 2011), Seskuşağı (Soundtrack, 2013) ve Zincirlerinden Kurtulan Sanatçılar (Escape Artist, 2016). Guy Ben Ner’in videoları ilk bakışta oyunbazlık, şen şakraklık ve yüzeysellik hissi verse de, hemen hepsi sinema ve edebiyatın önde gelen eserlerine atıflarla doludur. Sanatçı, çektiği videolarda sıradan “ev yaşantısı” fikri etrafında, çoğu zaman kendini, eşini ve çocuklarını oyuncu olarak kullanarak, rutinin kendisinde yarattığı müphemliği ve kaygıyı, “iş” ve “aile” arasında kurduğu dengeden aldığı hazzı görünür kılar.
İlk dönem ürünlerinden olan Moby Dick (2000), Herman Melville’in romanındaki bütün rollerin kendisi ve kızı tarafından oynandığı ve bütün film setinin aile mutfağından ibaret olduğu bir video çalışmasıdır. Çalınan Güzellik (Stealing Beauty, 2008), eve arkadaşından para çaldığı notuyla gönderilen oğluna, özel mülkiyeti “diğer”lerinden ayıran sınır hakkında bir “ders” vermek için IKEA mağazasında ailesiyle birlikte gündelik rutinleri uygulamasıyla kurulmuştur. Seskuşağı (Soundtrack, 2013) ise, Steven Spielberg’ün Dünyalar Savaşı filminin seskuşağı üzerine kendi evinin mutfağının görüntülerini yerleştirmesiyle ortaya çıkmıştır.
Guy Ben Ner’in politik mesajlar içeren diğer iki videosu da oyunbaz müdahaleler içerir.Casuslar (Spies, 2011), İsrail Turizm Bakanlığı logosundan uzaklaşarak çevreyi içine alan tek bir çekimden ibaretken, Zincirlerinden Kurtulan Sanatçılar (Escape Artist, 2016) İsrail’de bir gözaltı merkezinde tutulan sığınmacılara verdiği video derslerinin üzerine kurulur. Sinemasal araçları sığınmacıların kendilerini ifade edebilecekleri araçlar olmaktan çıkarıp, sığınmacıları sinema araçları haline getirmeye karar vermesiyle, gözaltı merkezinden kaçmanın sinemasal yolunu keşfeder.
Guy Ben Ner’in edebiyat, sinema, politik ve ekonomik tesir, adaptasyon gibi konulara sıklıkla değindiği diğer eserlerinden oluşacak kapsamlı bir sergi de, Melis Golarküratörlüğünde seyirciyle buluşacak. Çağdaş Sanatlar Merkezi Füreya Koral Salonu’nda gerçekleşecek sergiye, Gezici Festival danışmanı Köken Ergun’la Guy Ben Ner arasında gerçekleştirilecek bir ‘sanatçı konuşması’ da eşlik edecek.

James Cameron Wonder Woman’ın feminizm için kötü olduğunu düşünüyor

1

Kendisine fikirleri için başvurduğum James Cameron, Wonder Woman ve feminizm hakkında “sıcacık” yorumlar yaptı. Duymak ister misiniz?

Guardian’la Terminator 2 filminin 3D versiyonu üzerine bir röpartajda James Cameron iğneli sözleriyle hiç şaşırtmadı:
Bu Wonder Woman üzerinden Hollywood’un kendini pohpohlaması, kendi sırtını sıvazlaması bayağı saptırıldı. Wonder Woman sadece nesneleştirilmiş bir karakter, bu da eril Holllywood’un her zaman yaptığı şey!

Filmi beğenmedim demiyorum, ama bence bu bir gerilemedir. Sarah Connor güzellik ikonu değildi. Güçlüydü, problemliydi, berbat bir anneydi ve saf bir cesaretle izleyicinin saygısını kazandı. Ve bence, (Sarah gibi karakterlerin katkısı) gayet açık. Hani izleyicilerin yarısı kadın ya!

Son zamanlarda dört lanet Avatar serisi yapmanın sancısında olan Cameron, belki bir yirmi dakika fazlalığı olan bir kadın yönetmen tarafından çekilen eğlenceli bir film olan Wonder Woman hakkında yarı geçerliliği olan bir yorum yaptı. Yorumları, aynı soruya değinen New York Review of Books’tan Zoe Heller’ınkilerden biraz daha az farklı. Şu soruya verdiği cevabı da düşünüldüğünde rahatsızlık veriyor: Wonder Woman gibi filmler bile mantıklı bir yolla güçlü kadın karakteri yaratamıyorsa, siz bu problemi nasıl çözerdiniz?
Cameron ilk kez konuşamadı. “Yani –bilemiyorum. Hollywood’da güç sahibi birçok kadın var ve rehberlik edip filmleri yönlendirmeliler. Bence –hayır, bunun açıklamasını yapamam. Çünkü aynı şeyi daha kaç kez belirtmem gerekiyor? Rüzgar tünelinde bağırıyormuş gibi hissediyorum.

Belki de Wonder Woman’ın feminist olup olmadığına dair James Cameron’un fikrine ihtiyacımız yoktur. Erkek olduğu için değil, şerefsizin teki olduğu için.

Kaynak: Jezebel

Robotlar ırkçı ve cinsiyetçi olmayı öğreniyor: Araştırmacılar yapay Zeka programlarının nasıl insanlar gibi önyargılar gösterdiğini ortaya çıkardı

Araştırmacılar yapay zekalara hoş ve nahoş kelimeleri, belli kelimelerle eşleştirmeleri için online metin görevleri veriyorlar. Sonra aynı görev için beyaz ve siyah göstergeli isimlerin bulunduğu bir liste veriyorlar. Bu listede siyah göstergeli isimler, ebony -siyahi kadın- ve Jamal -Arapça bir isim- gibi, nahoş kelimelerle eşleştirilmişken beyaz göstergeli isimler -Emily ve Matt gibi- hoş kelimelerle eşleştirilmiş. Yapay zekalar isimleri insanların yüzleriyle eşleştirebilmek için önyargıları öğreniyorlar.

İnsanlar daha iyi ve önyargıdan uzak kararlar almak için yapay zekanın gücüne güveniyorlar. Bununla beraber, yeni bir araştırma yapay zekanın dengeli çözümler bulabilme yeteneğini engelleyerek bu teknolojinin de geliştikçe ırkçı ve cinsiyetçi olduğunu ortaya çıkardı.

Araştırmacılar yapay zekanın insan dilini anlamlandırdıkça içerisinde barındırdığı ırk ve cinsiyet temelli önyargıları edinebilme olasılığının arttığını keşfetti.

Bath Üniversitesi’nde bilgisayar uzmanı olan Joanna Bryson, The Guardian‘a: “Birçok insan bunun yapay zekanın önyargılı olduğunu gösterdiğini söylüyor. Hayır. Bu bizim önyargılı olduğumuzu gösteriyor ve yapay zeka da bizden öğreniyor.” dedi.

Bulgular, araştırmacıların yapay zeka tarafından analiz edilen metinlerin pozitif ve negatif çağrışımlarını değerlendirmek için bir istatiksel sistem oluşturmalarından hemen sonra açığa çıktı.

Science dergisinde yayımlanan bir çalışma “Örtülü Çağrışım Testi (Implicit Association Test) ile bilinen önyargıların görünümlerini çokça kullanılan saf yapay zeka ile öğrenme modelini internet ağı üzerinden aldığımız metinlerle deneyerek ölçüp kopyaladık.” şeklinde kaydediyor.

Sonuçlar, denemelerimizde böceklere ve çiçeklere karşı “ahlaki olarak normal”, ırk ve cinsiyete karşı sorunlu veya en basitinden mesleklere ya da isimlere göre cinsiyet temelli dağılımların mevcut durumlarını yansıtan tarihimizin “düzeltilebilir” ve “kesin” önyargılarının izlerini taşıdığını gösteriyor.

Bu çalışma ağustos ayında Princeton Üniversitesi tarafından yapıldı. Yapılan araştırmada yapay zekalara popüler popüler GloVe algoritması ile kelime eşleştirme görevi verildi. Kendi başlarına bırakılan yapay zekalar insan dilini anlayabilmek için online metinler kullandı.

Grup, yapay zekaya “hoş olan” ve “hoş olmayan” şeklinde tanımlanan “aile” ya da “kaza” gibi diğer kelimelerle eşleştirmesi için “çiçekler” ve “böcekler” gibi kelimeler verdiler. Yapay zeka bu eşleştirmeleri başarıyla tamamladı.

GloVe, Common Crawl olarak bilinen ve farklı sitelerden alınan 840 milyar kelimenin karışık listesi bulunan veri tabanını kullanarak düzenlendi.

Son makalede, grup önyargıların insan dili ile desteklenen algoritmalar tarafından elde edildiğini tartıştı. ‘Dişi’ ve ‘kadın’ kelimelerinin ev işleri ile alakalı kelimelerle kümelendirilirken ‘erkek’ ve ‘adam’ gibi kelimelerin matematiksel zeka ve mühendislik ile alakalı kelimelerle kümelendirildiği görüldü. Dahası isimlere gelince durum içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Emily ve Matthew gibi beyaz göstergeli isimler verildiğinde yapay zeka bu isimleri ‘kahkaha’ veya ‘mutlu! gibi kelimelerle eşleştiriyor. Bununla beraber Aisha ve Darnell gibi Afrikan Amerikan göstergeli isimler verildiğinde, teknoloji ızdırap, edepsiz, kötü gibi nahoş kelimeler seçiyor.

Sonuçlar bu algoritmaların yüzleri kelimelerle eşleştirirken insanlarla aynı ten rengi veya cinsiyet temelli önyargıları kabullendiğini gösteriyor.

Ve uzmanlar eğer yapay zekaların düşünme şekilleri değiştirilmezse, insan ırkı ile aynı toplumsal önyargıların baş göstereceği konusunda uyarıyor.

Araştırmacılar, Ağustos notlarında “Biz önyargının kötü olduğunu, kadınların evlere tıkıldığını ve erkeklerin kariyerleri ile meşgul olduğunu ama şimdilerde cinsiyetin aile içindeki ve toplumdaki rolleri çok da belirlemediğini ve dahasını öğrenebiliriz, ama eğer yapay zeka aynı şekilde geliştirilmezse, sonrasında yapay zekanın önyargıları benimsemesi çocukların önyargıları benimsemesinden çok daha negatif etki yaratabilir.” dedi.

Kaynak: Dailymail UK

Neden hayvan hakları?

Neredeyse çoğumuz et yiyerek, deri şeyler giyerek, sirklere ve hayvanat bahçelerine giderek büyüdük. Pek çoğumuz “evcil hayvanlarımızı” pet shoplardan satın aldık, yine domuzu ve kuşları bile kafesin içinde tuttu. Yün ve ipekten yapılmış kıyafetler giydik. McDonald’s hamburgeri yedik, balık yedik. Bunları yaparken hiçbir zaman bu eylemlerin hayvanlarla ilişkili olduğunu düşünmedik. Fakat şu an, sebebi ne olursa olsun hepimiz aynı soruyu soruyoruz: Neden hayvan hakları?

Hayvan Özgürleşmesi” adlı kitabında Peter Singer, temel konunun “eşit haklar” değil “eşit düşünme” olduğunu vurguluyor. Hayvan hakları hakkında konuşurken bu nokta, gerçekten de önemli bir nokta. İnsanlar genelde “Hayvanların hakları var mı?” diye soruyor, cevap zaten çok basit: “Evet!” Hayvanlar, acı çekmeden ve sömürülmeden yaşamayı hak ediyor.

Eğitim alanında reform yaratan ahlak felsefesi faydacılık (bkz: utilititarianism) okulunun kurucusu Jeremy Bentham canlıların hakları konusunda yaptığı bir çalışmada; “Mantıklı düşünebiliyorlar mı?”, “Konuşabiliyorlar mı?”, “Acı çekebiliyorlar mı?” gibi soruların birtakım sonuçlara ulaşmak için sorulması gereken şeyler olmadığını vurguluyor. Bu çalışmasında Bentham, hayati özelliklerden biri olarak acı çekmenin canlılar konusunda eşit düşünme hakkını beraberinde getirdiğini belirtiyor. Acı çekme kapasitesi, dil veya yüksek matematik kapasitesinden başka bir özellik değildir aslında. Hayvanların da insanlar gibi acı çekebilme yeteneği (!) vardır. Acıyı, zevki, korkuyu, hayal kırıklığını, yalnızlığını, anne sevgisini bile hissederler. İhtiyaçlarına müdahale edecek bir şey yapmayı düşündüğümüz zaman, ahlaki açıdan bunları da iyice düşünmek zorundayız.

Hayvan hakları aktivistleri, hayvanların insanların ihtiyaçları için kullanılmasından çok daha farklı bir değere sahip olduğuna inanırlar. Yani, yaşamayak isteyen her canlının acı çekmeden yaşaması gerektiğine inanıyoruz. Hayvan hakları sadece bir felsefeden ibaret değildir, toplumun “hayvanlar yalnızca insanlar için vardır” şeklindeki geleneksel görüşünü değiştirmeye çalışan toplumsal bir harekettir. Hayvanlara Etik Muamele İçin Mücadele Edenler’in (PETA) kurucusu Ingrid Newkirk’in dediği gibi; “Söz konusu acı, sevgi, neşe, yalnızlık ve korku olduğunda bir fare de bir domuz da bir köpek de bir çocuk da aynıdır. Her biri kendi hayatına önem verir ve bunun için mücadele eder.

Sadece önyargı, kendimiz için olan hakların başka canlılar için de geçerli olduğunu anlamamızı engeller. İster ırk ister cinsiyet ister cinsel yönelime isterse türe karşı yapılsın önyargı her zaman etik açıdan kabul edilemez bir şeydir. Bir köpeği yemiyorsanız, domuzu neden yiyorsunuz? Köpek de domuz da aynı acıyı hissedebilecek kapasiteye sahipler. İşte türe yönelik ön yargı; birini arkadaş olarak belleğimize kazırken diğerini akşam yemeği olarak kazır…

Kaynak: PETA