Ana Sayfa Blog Sayfa 231

Karalahana ve büyüleyici sağlık etkileri

Antik Roma’ dan beri sağlık faydaları konuşulan, o dönemde sarhoşluk tedavisi için kullanılan, orta çağın en popüler yeşil yapraklı sebzelerinden biridir lahana. Karalahana, marul ile bezer görünümde olması sebebiyle aynı kategoride sanılsa da aslında turpgiller (Brassica) ailesinden, geniş ve kalınca kat kat yapraklara sahip bir sebzedir. Beyaz ve kırmızı lahana gibi merkez yaprakları baş oluşturmaz. Kış sebzesi olarak yetiştirilen karalahananın yaprakları koyu yeşildir.

Ülkemizde “karalahana” denilince akla ilk olarak Karadeniz Mutfağı gelir. Doğu Karadeniz’de (Ordu, Giresun, Artvin, Rize, Trabzon) bölge halkının temel besin maddesini oluşturur. Öyle ki hemen her evde en az haftada 2-3 defa karalahana ile yapılan bir yemek muhakkak bulunur. Öyle yegane bir istatistiki bir bilgiden söz etmiyorum, Artvinli ve bu kültürün bizzat tanığı olarak da teyit ediyorum. Çocukken bizim evde de benzer sıklıkla pişirilirdi. O zamanlar istemeye istemeye yediğimi hatırlarım. Bölgedeki tiroid problemlerini bu sebze ile ilişkilendiren, lahananın guatrojen olduğunu söyleyen haberler yapıldığında herkes çok telaşlanmıştı. Daha az pişirilmeye başlandı bir dönem, ama hala mutfağın baştacı. Ne zaman uzak kaldım o lezzetten, o zaman fark ettim ki aslında seviyor özlüyormuşum.
….
Bölgede kelem, pezük, pancar, şaviphali gibi farklı farklı isimlendirildiğine tanık olabilirsiniz. Her isim aynı sebzeyi işaret eder. Çorbası, yemeği, salatası, dolması, turşusu, kavurması yapılan bu iri ve kalın yapraklı sebze; hem damağa hitap ediyor, hem de besleyici yönüyle şifa dağıtıyor.

Taşıdığı sağlık faydalarına geçmeden önce şu guatrojen konusuna bir açıklık getirelim. Bölgedeki yüksek guatr hastalığı oranının temel sebebinin, suların iyottan oldukça fakir olmasından kaynaklandığı belirlenince karalahana da çabuk aklandı. Zira karalahananın içerisinde guatra neden olabilecek guatrojen dediğimiz maddeler bulunmaktadır. Ancak bir kişinin karalahana tüketimi sebebiyle guatr olabilmesi için günde 35 kiloyu yaklaşık 3 ay boyunca sürekli olarak tüketmesi gerektiği açıklanmıştır. Tek bir kişinin her gün bu kadar kara lahana yemesi mümkün olmadığı gibi, karalahana tüketiminin guatra neden olması da mümkün değildir.

Amerika’da Milli Karalahana Günü’nün var olmasına neden olan, eski başkan Obama’nın Şükran günü yemeğine bu sebzenin salatası ile başlamasına kadar giden karalahananın taşıdığı sağlık potansiyellerine bir göz atalım.

Radyasyondan koruyucu etki

Deneysel çalışmalar karalahana ve diğer trupgillerde bulunan (3,3′-diindolilmetan-DIM) bir bileşenin radyasyona maruz kalma durumunda, hayatta kalma süresini uzattığını göstermiştir. DIM molekülünün aynı zamanda kansere karşı koruyucu etkisi olduğunu düşünülmektedir ancak daha fazla araştırma yapılmadan şimdilik bu etkiyi bir fayda olarak değerlendirmiyoruz. (Bilgisayar kullanıyor, TV izliyor ve röntgen çektiriyorsak radyasyona maruz kalıyoruz demektir.)

Anti-inflamatuar etki

Anti-inflamatuar vücudumuzda iltihapla savaşan bileşenlerdir. Karalahana, kuzenleri olan brokoli, brüksel lahanası, lahana, karnabahar, hardal, turp ve şalgam gibi glukosinolat denilen anti-inflamatuar bir bileşen içerir. Ayrıca oldukça az miktarda yağ içermesine rağmen omega3/omega6 oranı ideal düzeydedir ve bu da ayrıca bir iltihap savaşçısı etkisi sağlar. Karalahana, enfeksiyon toplayıcı bir etki yaratarak eklem ağrısı, ateş, çeşitli deri bozuklukları gibi birçok enfeksiyonun etkilerini azaltmada başarılıdır.

Antioksidan etki

Atioksidanlar, vücudumuzda gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar esnasında yağların oksitlenerek vücudumuza zararlı hale gelmesini önleyici bileşenlerdir. Bilinen en etkili 3 antioksidanından 2’sini bir arada içeren karalahana, C vitamini ve Beta-karotence zengin, kuersetin ve kaempferol içeren mükemmel bir antioksidan besindir. Bu bileşenler sayesinde kalp sağlığını koruyucu, kan basıncını düşürücü, , kanser ve virüslerden koruyucu ve depresyonu azaltıcı etkileri vardır.

Kilo kaybı üzerinde etkisi

Karalahana, vitamin, mineral ve diğer birçok yararlı besin ögesi ile doludur. Yemeklerde veya salatalarda tüketerek yüksek düzeyde posa alımını sağlayıp ve bağırsak çalışmasını düzenler. Hacmine oranla çok düşük kalorili ve tokluk sağlayıcıdır. Bağırsak hareketlerini düzenler ve kilo vermeye yardımcıdır.

Detoksifikasyon

Yapısındaki izotiyosiyanatlar sayesinde hücresel düzeyde detoksifikasyon sağlar. Vücudumuz için zararlı olan toksin denilen molekülleri antioksidanlar tarafından yok edilirken vücuttan çıkarılıp atılması için izotiyosiyanatlar devreye girer. Karalahana hem antioksidan hem de izotiyosiyanat içerdiğinden şahane bir detoks besindir. Dalından yeni koparılmış lahana da bu etki maksimum düzeydeyken ortam koşullarına ve bekleme süresine göre bu etki kayba uğrayabilir.

Beyin gelişimi üzerine etkisi

Karalahananın hamilelikte düzenli tüketimi, anne karnındaki bebeğin yüz ve kalbinin doğru gelişmesi, yeterli doğum ağırlığına ulaşmasını desteklerken, nöral tüp defekti riskini azaltma üzerine güçlü etkileri vardır. Çünkü karalahana doğal ve çok değerli bir folat (folik asit) kaynağıdır. Üreme çağındaki kadınlarda folat yetersizliği; B12 vitamini eksikliği, epilepsi, cinsel istekte değişiklikler, dikkat eksikliği, uyku problemi ve duygusal inişler ve çıkışların sebebi olabilir. Çocuk sahibi olmayı planlayan kadınlara doktorlar tarafından tablet olarak folik asit takviyesi önerilmesi folatın bu kabiliyetinin sonucudur.

Karalahananın besin ögesi dağılımı ve tüketim önerilerini içeren bir sonraki yazıda görüşünceye dek sağlıcakla kalın.

Kaynaklar:
• The importance of the ratio of omega-6/omega-3 essential fatty acids. The Center for Genetics, Nutrition and Health, Washington, DC 20009
• https://ndb.nal.usda.gov/ndb/foods/show/2983?manu=&fgcd=&ds=
• https://www.medicalnewstoday.com/articles/284823.php
• http://ozgurdiyet.com/kasim-ayinin-sebze-ve-meyveleri/
• Therapeutic Potential of Quercetin to Decrease Blood Pressure: Review of Efficacy and Mechanisms Department of Nutrition, Exercise, and Health Science, Central Washington University,
• https://www.hindawi.com/journals/tswj/2013/162750/

Femvertising ve sistem içine çekilen feminizm

Feminizm son yıllarda önceki dönemlere göre daha göze çarpan bir şekilde tüketime dönük bir tarzda siyasallaşmaktadır. Bunun nedenlerini anlamak için sadece bir karşı kültür hareketi olarak feminizmin değişen argümanlarına bakmak yeterli gelmeyecektir. Çünkü hiçbir toplumsal değişme süreci onu hazırlayan tarihsel, sosyal arka planı ve ait olduğu bütünün diğer unsurlarından ayrı düşünülemez.

Fordizm ardından gelen neoliberal politikalar tüketim toplumunu oluştururken, teknolojik gelişmeler sonucu iletişim araçlarındaki çeşitlenme ve ilerleme onlara bağımlı ve itaatkar bireyler oluşturmuştur. Bu dönüşümlere bağlı olarak ana akımdaki hareketli yapı, karşı kültürün de teoride ve pratikte yöntem değiştirmesine neden olmuştur. Günümüzde bu araştırmanın konusu olan feminizm de dahil karşı kültürün radikal politikaları popülist bir karakter edinmektedir. Çoğunlukla reformist taleplere indirgenen söylemler, talep edilen gerçeklikten uzak, yüzeysel ve geçici çözümler göz önünde bulundurulduğunda feminizm bir bakımdan edilgen bir özne olarak gözükmektedir.

Bu değişim Joseph Heath ve Andrew Potter’ın İsyan Pazarlanıyor adlı çalışmalarında bahsettiği “sistem içine çekme” teorisiyle açıklanabilir. Bu teoriye göre, sistem kurnaz bir şekilde hareket ederek devrimci bağlamın içini boşaltır, sembollerine el koyar ve sonra onları meta olarak kitlelere geri satarak hareketi asimile eder. İki binli yıllarla birlikte bu asimilasyon projesinin farkında olan ve maddi anlamda etkili sonuçlarını öngören reklamcılar feminizmin söylem ve pratiklerini radikal çizgileri dışarıda bırakacak şekilde yeniden biçimlendirerek onu araçsallaştırmışlardır. Bu araçsallaştırmanın sonucunda karşı kültürün söylemleri anlam erozyonuna uğramış; sistem içine çekilen isyan, tehdit olmaktan çıkıp sistemin ta kendisine dönüşmüştür.

Femvertising yani feminist reklamcılık son yıllarda gerek sektörde gerekse hareketin içinde kullanıma girmiş bir kelimedir. İki uzlaşmaz ucu bir araya getirmeye çalışan femvertisingin örneklerinin her geçen gün artmakta olması uygulamada başarı sağlandığını göstermektedir. Reklamcılık bu konuda maddenin doğasına uygun hareket ediyormuş gibi gözükmesine karşın feminizmle umulmadık buluşması gerek araştırmacıların gerekse hareketin içinde yer alan bireylerin kafalarında soru işareti oluşmasına neden olmaktadır.

Femvertising’in dünyada ilk gündeme taşıyan 2004 yılında “Gerçek Güzellik- Real Beauty” kampanyasıyla Unilever grubuna ait Dove firması olmuştur. Bu kampanyada farklı fiziksel özelliklere sahip farklı yaşlarda bir grup kadın bir araya getirilerek ürünler, farklı mecralarda tanıtılmıştır. Reklam, güzellikle ilgili basmakalıp yargılara karşı çıkıyormuş gibi gözükmektedir ilk bakışta ama aslında alt metin okunursa bu kadınların kusurlu olduğu ve kendilerini değiştirmeleri gerektiği ön kabulünden yola çıkıldığı söylenebilir. Burada yapılmaya çalışılan farklı fiziksel özellikteki kadınların kendine güvenmelerini sağlayarak onları güçlendirmenin yanı sıra bütün bu kadınları kendilerine hitap eden bir piyasanın biricik tüketicisine dönüştürmektir. Çünkü kadınlar başından beri tüketimin en önemli öznesi olagelmiştir.

Bu reklamın işlediği güzellik algılarını kırma hedefi daha büyük ve kapsamlı bir kampanyada şekil bulmuştur. «Beden olumla hareketi adıyla bilinen kampanyanın amacı toplumdaki ideal vücut algısını yıkarak diğer bedenlerin de sağlıklı, değerli ve çekici olabildiğini göstermektir. Türkiye’de hareket İnstagram fenomeni olan «Berrak Tuna» isimli aktivist kadının söylem ve paylaşımlarıyla popüler bir noktaya erişmiştir. «Real Beauty» kampanyasının hareketi besleyen ve bir noktada legalleştiren bir yanının olduğu yadsınamaz ama diğer yandan reklamda kadının özgüven kazanması bu ürünlerin tüketilmesiyle mümkün olmaktadır.

Femvertising’in dünyada ses getiren bir diğer örneği P&G grubunun parçası olan Always firması tarafından gerçekleştirilen büyük bir bölümü sosyal medya üzerinden yürütülen “LikeAGirl” kampanyasıdır. 2013 yılında başlangıç alan araştırma odaklı kampanyanın amacı kadınların içselleştirilmiş cinsiyet kalıplarını dil üzerinden kırmalarını sağlamak ve onları bu yolla güçlendirmektir. Hazırlanan reklam filminde alışıldığın aksine sunulan ürünün yararlarının ve benzerlerinden farklılıklarının gösterilmesinin yerine kamu spotlarını anımsatan bir tavırla kız gibi yapmak deyiminin kazanmış olduğu olumsuz anlam değiştirilmeye çalışılmaktadır. Tırmanma, koşma, atış gibi eylemlerin kadınlar tarafından da yapılabileceğini kanıtlamak elbette paylaşımların odağındaki bireyleri kız gibi olmanın kötü ve gülünç bir şey olmadığı üzerine düşünmeye itebilir. Şüphesiz ki arka planda yatan ve nihai amaç olan satışları artırma kadınların bir söylemin anlamının değişmesinden, ki bu değişimin sadece bir reklam filmiyle mümkün olması neredeyse imkansızdır, çok daha başarılı ve kanıtlanabilirdir. Ayrıca Always’in “kuralları baştan yazmak” söylemi oldukça abartılı ve gerçeklikten uzaktır. Çünkü, erkek egemenliğine dayanan toplumsal bir örgütlenmede dilin kurucu işlevine rağmen sadece bir söylemi değiştirmek ataerkil düzen etrafında şekillenen yazılı ve sözlü tüm kuralları etkileyecek güce sahip değildir.

Always’in “LikeAGirl” kampanyası, Türkiye’ye Orkid tarafından 2015 yılında “kız gibi” sloganıyla uyarlanmıştır. Nil Karaibrahimgil feminizmin ülkedeki marka yüzü olarak reklam filminin müziğini oluşturmuş ve başrol oyuncusu olarak rol almıştır. Nil Karaibrahimgil, 2002 yılında Hazır Kart’ın reklamında “Özgür Kız” rolünü oynamasının ardından reklam dünyasında edindiği başarı ve “Bütün Kızlar Toplandık”, “Pırlanta” gibi şarkılarıyla yarattığı güçlü kadın imajıyla bu rol için biçilmiş kaftan gibi gözükmektedir. Bu reklam filminde zaten baştan bazı sosyal ve ekonomik avantajlarla dünyaya geldikleri her hallerinden belli bir grup beyaz, genç, makyajlı, şık kadın feminist yıldız Nil’in etrafında dans ederek ve şarkı söyleyerek sözde kız ibi olmanın gücünü farketmektedir. Asıl olansa zaten bu grubun güçlendirilmeye ihtiyacı olmadığıdır çünkü, sınıfsal olarak kayrılmış olmak cinsiyetin yarattığı olumsuz anlamları büyük oranda azaltmaktadır.

Nike Women’ın 2017 yılında Türkiye’de “Bizi Böyle Bilin” sloganıyla çektiği reklam filmi profeyonel ve amatör sporcu kadınları buluşturan başarılı bir femvertising örneği sunuyor. Nike’nin bu filminde yer alan profesyonel sporcular ise; Türk Milli Basketbol Oyuncusu Işıl Alben, Milli Tenisçi İpek Soylu, Milli Triatlet Esra Gökçek, Kikbokscu Funda Diken Alkayış, Çisil Sıkı’nın liderliğindeki Dans Fabrika dansçıları ile oyuncular Dilan Çiçek Deniz ve Elvin Levinler. Reklam filminde Beyoncé’nin Run the World(Girls) isimli parçası çalarken Ezgi Mola da dış ses olarak yer alıyor. Reklam filmi kadının kibar, kırılgan ve güçsüz olduğu önyargılarını kırarak yerine erkeklerin alanı sayılan konularda başarılı ve güçlü olan bir kadın imajını yerleştirmeyi amaçlamaktadır. Çünkü aslında Nike Women’ın hedeflediği kitle bu kadınlardan oluşmaktadır ve spora başlayan her kadın potansiyel birer müşteridir. Eğer kadınlar güçlü olup spora başlamaz veya devam etmezse bu markanın gelirine oldukça olumsuz bir şekilde yansıyacaktır. Bu yüzden reklamın odağında kadınların spora başlaması değil Nike’ın feminist yüzünden etkilenerek kaç kişinin ürünlerini tüketeceğidir.

Nike, Dove, Always markalarının femvertising konusunda ortaya koydukları örnekler, son yıllarda feminizmin reklam piyasası açısından ne kadar işlevsel bir araç haline geldiğini kanıtlamaktadır. Bu reklamlarla birlikte feminizm başlığı tüketim üst başlığı altında yeniden tanımlanmakta, kullanılan stratejilerle sistem içine çekilmekte, asimile edilmektedir. Ayrıca reklamcılar gerçek toplumsal eşitsizlikleri reklam kampanyalarının arkasında maskelemekle kalmaz ona popüler ve şık bir kılıf geçirip hareketi pazarlar. Bir diğer göze çarpan özellikleriyse hepsinin reklamın imgelem stratejisini çok iyi bir şekilde kullanıyor olmalarıdır. Sundukları düş dünyasıysa her kadının ve erkeğin eşit olduğu ama bazılarınınsa daha eşit olduğu bir dünyadır. Femvertising yöntemini uygulayan firmaların elde ettikleri görünür başarı inkar edilemez. 18-34 yaşlarındaki kadınlar arasında gerçekleştirilen araştırmaya göre femvertising’in sosyal medyada beğenilmesi, paylaşılması veya yorumlanması olasılığının % 80 daha yüksek olduğu sonucuna varılmıştır. Sonuç olarak femvertising feminist harekete değil tüketimciliğe bir övgüdür ve kadınların sesi oldukları iddaa etseler de sadece tüketici oldukları sürece onları muhattap alırlar. Femvertising reklamcılığın modasıdır ve her moda gibi ölüme mahkumdur.

Tüketim toplumu onu hazırlayan bir dizi ekonomik, teknolojik ve siyasal sürecin sonucunda oluşmuştur. Tüm Dünya’da gerçekleşen topyekün değişim Türkiye’yi de etkilemiş, mevcut hükümetin aldığı kararlar sonucunda vatandaşların tüketime olan tutucu bakışı değiştirilerek hepsi birer tüketiciye dönüştürülmüştür. Tüketim toplumunun en önemli sanatsal silahı reklamdır ve onu her koşulda, her yerde kullanmaktan geri kalmaz. Reklamcılığın iki temel stratejisi vardır: “Faydalı Akılcı Strateji ve İmgelem Strateji”. Bu çalışmada konuya uygun olması nedeniyle İmgelem strateji üzerinde kısaca durulmuş ve onun femvertisingle birlikte nasıl kullanıldığı gösterilmiştir. Çalışmanın tüketim toplumu ve reklamcılıktan sonra dayandığı üçüncü ayak olan feminizm tarihsel olarak birinci dalga, ikinci dalga, üçüncü dalga olmak üzere üçe ayrılırken siyasi gelenek açısındansa liberal, sosyalist ve radikal başlıkları altında toplanabilir. Ancak günümüzde tüketici feminizm adıyla yeni bir başlık oluşturulabilir. Bu gruptaki kadınlar kimlikleri tüketim üzerinden kurmakta sakınca görmezler ve siyasi bir hedef etrafında birleşmektense tüketerek farklılaşmayı tercih ederler. Yeni toplumsal hareketlerin etkisiyle artık kimlikler karşı karşıya değil pazarda şık paketlerin içinde yan yana durmaktadır. İster feminizm ister ekoloji hareketi olsun bütün karşı kültürün temel geçirgeni paradır. Onları sınıflandırma, güçlendirme ya da yok etme gücü onun elindedir. Bu nedenle karşı kültürün karşı piyasasının oluşması mümkün gözükmemektedir. Zaten mevcut bütün kimlikleri simgeleyen ürünler piyasa da mevcuttur. Bireyler satın aldıkları ürünlerle o kimliğin görünürlüğünü elde etmekte ve yarattığı imgelem dünyasının içine girmektedir. Bu şekilde femvertising stratejisini kullanmış ya da feminist etiketini taşıyabilen ürünleri satın alarak feminist olmanın günümüzde yarattığı güçlü, bağımsız kadın olmak gibi olumlu çağrışımlardan da yararlanabilmektedirler. Nitekim bu tüketici feminizm, sözde bir feminizmdir. Modaya ve bir markaya dönüşmesi onun ve dolayısıyla feminizmin içini boşaltmakta onu değersizleştirmekte, kitschleştirmektedir. Tüketimci davranış ne olursa olsun uyumlulukla özdeştir ve isyancı bir tüketiciden ziyade tüketmeyen isyancılar bu konuda bir şeyleri değiştirebilir. Yapmamız gerek bütün toplumların kötü bir rüya gördüğünü kabul etmektir ve bu rüyayı reddetmemiz gerekmektedir.

 

 

Münferit Bir Ayaz: Dersu Yavuz Altun ile Ayaz filmi üzerine bir röportaj

Dersu Yavuz Altun, 1987 yılında, Ankara’da Anadolu Sanat Merkezi’nde oyuncu olarak tiyatroya başladı. Tiyatro sevgisinin ağır basması gecikmedi ve tıp öğrenciliğini yarıda bıraktı. O gün bu gündür kendi deyimiyle aralıksız olarak hayatı anlamaya ve Tiyatro-TV-Sinema aracılığıyla anladığı kadarıyla yorumlamaya çalışıyor.

İlk uzun metraj filmi Münferit ile 19. Ankara Film Festivali‘nde Umut Veren Senaryo Yazarı ödülünü alan Altun, ikinci uzun metraj filmi Ayaz ile 7. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’nde seyircisiyle buluştu. Toplumsal baskıya boyun eğerek cinayet işlemek zorunda bırakılan, sonrasını düşünme imkânı olmayan, düşünme şansı olsaydı vazgeçebilecek insanların hikâyesini anlatan, Senarist-Yönetmen Dersu Yavuz Altun’un ikinci filmi AYAZ’ 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde düzenlenecek özel gösterimiyle toplumsal duyarlılık oluşturmayı amaçlıyor… Biz de Dersu Yavuz Altun ile ikinci filmi Ayaz üzerine konuştuk.

1- Ayaz, izlerken seyircinin de dâhil olması ve boşlukları doldurması gereken zor bir film. Özellikle ana karakterlerin konuşmaması da filmi oldukça zorlaştırıyor. Hasan ve Ayaz film boyunca seyirciye hiç konuşmuyor. Neden?

Sinema öncelikle görsel bir sanat. Hikâyenizi görüntülerin diliyle anlatabiliyorsanız, diyaloglara ihtiyaç duymadan karakterlerinizin içinde olup biteni anlatabiliyorsanız daha etkili ve sinemasal bir dil kurmuşsunuzdur bence. . Bazı şeyleri susarak en iyi-doğru-etkili anlatabilirsiniz. Seyirci susmaları dinlerse Hasan’ın içsel yolculuğu daha iyi hissedilir diye düşündüm.

2- Ayaz’ın lokanta sahnesinde tavandaki yarığı uzun uzun izlemesi ruhundaki yaraların bir yansıması gibi. Ayaz’ın bir çocuk olarak yaşadığı şeyler çok travmatik ve bunlara amcası Hasan sebep olmuş bir bakıma. Ayaz’ın hiç konuşmaması amcasına karşı pasif bir aktivizm, bir direniş olarak algılanabilir mi?

Ayaz, Hasan’ın annesinin katili olduğunu biliyor. Yaşadığı dayanılmaz koşulların, anneden-babadan uzak sevgisiz ortamın nedeninin Hasan olduğunu biliyor. Ama yeryüzünde Hasan’dan başka kimsesi olamadığını da biliyor. Kimsesizlerin dayanışmasına sessizlik çok yakışıyor. Birbirlerine gelmiyorlar ama birbirlerinden gitmiyorlar da… Hep bir arafta olma hali… Film boyunca birbirlerine söyleyecek sözleri arıyorlar ama yok… Sessizlikleri dışında paylaşabilecekleri hiçbir şeyleri yok. Böyle hayatlarda; “Her gece yağmur yağar ve her gece dam akar.”

3- İlk uzun metraj filminiz Münferit’te de çocuk karakter hiç konuşmuyor. Orada da babasının trafik kazasında iki çocuğu öldürüp kaçtığı geceden sonra çocuğun hiç konuşmadığını görüyoruz. Yıllarca çocuklarla çalışmış bir sanatçı olarak çocukların susmasını bir tepki gösterme şekli olarak mı değerlendiriyorsunuz?

Dünyada büyüklerin yaptığı hataların cezasını çocuklar fazlasıyla çekiyor. Erkek egemen toplumlarda kadınlar ve çocuklar ciddi bedeller ödüyor. Erkeklerin başlattığı savaşlarda en çok kadınlar ve çocuklar acı çekiyor. Bu aslında bir dilsizleşmeyi beraberinde getiriyor. Söyleyecek söz bulamama ya da sözün bir şeyleri değiştirecek gücünün olmamasıyla ilgili bir durum bu… Çocuk susarak masumiyetini koruyor…

4- Ayaz karakteri travma yaşayan bir çocuk ve özellikle filmin son sahnelerinde gösterilmeye çalışılan erkek şiddeti ve Ayaz karakterinin şiddet ortamına bir şekilde dahil olduğu gerçeği aşikar. Bu karakteri bir çocuk oyuncu ile çalışmanın avantajları, dezavantajları ya da zorlukları nelerdir?

Zor sahneler bunlar ve oldukça dikkatli çalışmak lazım. Her şeyden önce böyle bir sahneyi çocuk oyuncu bütün ekiple tanıştıktan ve onlara güvendikten sonra çekmek gerekiyor. Yani setin ilk haftasında böyle kritik bir sahne çekmek doğru olmaz. Umut Keleş (Ayaz) beni, tüm ekibi iyice tanıdıktan sonra, güvendikten sonra, yaptığımız işin bir film (oyun) olduğunu kavradıktan sonra, setin son günlerinde bu çekimi gerçekleştirdik. O sahnede terör estiren oyuncumuz (Çağlar Tüfekçi) ve Umut çekim öncesi sahneyle ilgili özel çalışmalar yaptılar. Ayrıca sinemanın çekim açıları ve teknikleriyle ilgili bazı numaraları sayesinde Umut’un sahnenin ağırlığını hissetmemesine çalıştık. Sonuç olumluydu. Sahneyi neredeyse tekrarsız ve çok kısa sürede tamamladık. Hemen sonrasında Umut yeni sahne için kostümlerini giyiyordu ve her şeyi çoktan unutmuştu.

5- Ayaz kendini yalnızca duvarlara resimler çizerek ifade ediyor. Oteldeki bir sahnede Ayaz duvara resim çizerken radyodan “Et koktu, tuz da kokmuş olur.” cümlesini duyuyoruz ve aklımıza ilk uzun metraj filminiz olan Münferit geliyor. İlk filminize gönderme yapmanızın sebebi iki filmde de aslında hala yıkamadığımız, bir türlü kurtulamadığımız acı ve insanı yaralayan toplumsal gerçekliklerin bulunması mı?

Benim sanatla ilişkim adalet arayışımla çok ilgili. Adaletin olmadığı bir yerde sanatsal üretimin bundan etkilenmemesi mümkün değil. Dünyadaki sermayeyi yöneten küçük bir azınlık, daha fazla para, daha fazla iktidar için insanlığın-doğanın kökünü kurutuyor. Büyük çoğunluksa derin bir sessizlik içinde, kurbanlık koyun gibi sonunun gelmesini bekliyor. Yalnız ülkemizde değil tüm dünyada “Et de koktu, tuz da “ bu durumdan rahatsız olmayan hiç bir insanın bırakın sanatçı, ruhu olduğuna dahi inanmıyorum… Etler ve tuzlar koktuğu sürece, ben de bu çürümeyi dile getirmeye devam edeceğim.

6- Hem Ayaz’da hem de Münferit’te temelde ataerkil toplum, kadın şiddeti, erkek terörü, yoksulluk gibi temalar var. Bu temalar ışığında Ayaz filmi öncelikli olmak üzere filmlerinizi politik düzlemde nereye oturtmalıyız?

Başımıza gelenleri anlamak için ekonomi-politika bilmeye gerek yok artık. Klasik “Altını olan kuralı koyar “ ilkelliği tüm çıplaklığıyla ortada… İki kutuplu dünya zamanında ideolojik manipülasyonlar, gizli-açık zihinsel operasyonlar, yalanlar, satın alınmış kalemlerle yapılan ideolojik bombardımanlar vb. bir sürü numara vardı. Şimdi gerek duyulmuyor artık. “Güçlüyüm, itiraz edeni ezer geçerim” deniyor. Tüm bu global hoyratlığın payımıza düşen savrulmalarını anlatmaya çalışıyorum aslında.

7- Ayaz filminde de Münferit’te de “suç işleyen” karakterlerin ismi Hasan. Bu isim ortaklığının altında yatan sebep nedir?

Özel bir anlam yüklemedim. Siz bu soruyu sorunca fark ettim, bana da ilginç geldi.

8- Münferit’te Bekir “kadınların günahları karşısında cezalandırılmaları gerektiğini düşünüyor”. Bu aslında David Fincher’ın Seven filminde işlediği konuya benzer bir düşünce. Seven’da daha dini bir emel varken Münferit’te ataerkil topluma yerleşmiş erkek üstünlüğü, tanrı ve erkek paralelliği, erkeğin cezalandırma yetisi gibi kavramlar ön planda. Toplumun “erkek cezalandırır” yargısını Bekir’in “Büyük günahların cezası büyük olur” cümlesinde de görüyoruz. Buna karşılık olarak Münferit’te aslında Bekir ve Hasan’ın eril cezalandırma isteklerine rağmen bir kadın tarafından cezalandırılıyorlar. Peki Ayaz’da cezalandırılan Hasan’ın yengesi mi yoksa Hasan mı?

Çok kapsamlı bir soru. Kısaca yanıtlamak imkânsız gibi… İktidar ve cezalandırma yetkisi cinsiyetlerden bağımsız olarak ele alındığında birbirinin ikiz kardeşi gibi duruyor. Her iktidar, durumunu korumak için ötekini cezalandırmanın adaletle ilgili olduğu yalanını dile getirir. Bu durumu katlanılır kılmak için mitlere-mistizme- söylencelere sığınır, kendisini aklayacak bir senaryo yazar. Kötülüklerin kaynağını hep kendi dışında bir güç- iktidar olduğunu vurgulayarak sorumluluktan kaçmaya çalışır… Hasan’ın içinde bulunduğu ataerkil yapı – sürekli şiddet ve acı üreten eril dil onun bir katil ama aynı zamanda bir kurban ve aynı zamanda kendi idam fermanını imzalayan bir yargıç olmasına neden oluyor.

9- Radikal’de yayımlanan söyleşinizde Münferit’ten sonra diğer film için bir on yıl kadar beklerim herhalde demişsiniz. Film gösterimi sonrasındaki söyleşinizde de 10 yıldır hayalini kurduğum bir senaryoydu dediniz. Bunca yıl beklemenizin sebebi nedir?

Ticari olmayan, gişede yapımcısının yüzünü güldürmeyi garanti etmeyen işlere para bulmak çok zor. Biz de ancak on yılda bu parayı bulabildik. Filmi bitirdik ve maalesef dağıtımcı bulamadık. Dağıtımcılar filmi gösterecek sinema bulmanın pek mümkün olmadığını söylüyorlar. Sinemamızı uyduruk komedi-mavra filmleri mezarlığına çeviren herkes utansın diyorum. Şimdilik filmimizi seyirciyle nasıl buluşturacağımız bilemiyoruz. Ama bu konuda da bir “Ayaz” estirmek boynumuzun borcu…

10- Son olarak, “Ayaz, insanı kendine getiren temiz hava demektir.” Ayaz, Hasan’ı kendine getirdi mi?

“Dağdan gelen, insanı kendine getiren, temiz serin hava…” Hepimizin ihtiyacı olan bu değil mi? Evet, Ayaz filmi bana öyle geldi. Umarım izleyicilere de öyle gelir. Hasan için de saptamanız çok doğru, kendine gelmek için beklediği serin temiz hava Ayaz’dı.

Bir “Dünya” Film 23’üncü Gezici Festival’de: Dünya Sineması 2017

2
Gezici Festival, 1-14 Aralık tarihleri arasında 23’üncü kez gerçekleştireceği yolculuğuna, her yıl olduğu gibi Ankara’dan başlayacak. 8 Aralık’ta Sinop’u ziyaret edecek ve 12 Aralık’ta son durağı Kastamonu’ya varacak.

Ankara Sinema Derneği’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği festivalin gelenekselleşmiş bölümü Dünya Sineması’nda, bu yıl yine, çeşitli uluslararası festivallerde izleyici karşısına çıkan ve ses getiren en yeni filmler, üç kentteki sinema seyircisi için özenle seçildi. Meksika’dan Çin’e, Saraybosna’dan ABD’ye, İran’dan Fransa’ya ve Filistin’e kadar dünyanın farklı ülkelerinden, çeşitli hikâyeleri beyazperdeye taşıyan, kurmaca veya belgesel sekiz film, Dünya Sineması 2017 Bölümü’nde izleyicilerle buluşuyor.

Bosna Hersek’in Oscar adayı, Erkekler Ağlamaz (Men Don’t Cry), Yugoslavya’da yaşanan iç savaş hakkında, savaş görüntüleri kullanılmadan da çok şey söylenebileceğini kanıtlıyor. Film savaştan yirmi yıl sonra bir grup terapisinde buluşan, karşı saflarda yer almış askerlerin travmalarıyla yüzleşmelerini konu alıyor. Yönetmen Alen Drljević’in ilk uzun metrajlı filmi, Karlovy Vary Film Festivali ve Saraybosna Film Festivali’nden ödüllerle döndü.

Vivian Qu, ikinci filmi Melekler Beyaz Giyer (Angels Wear White)’de, tecavüze uğrayan iki ilkokul öğrencisi kız ve bu suçun tek tanığı genç bir kız ile erkek egemen toplumun ikiyüzlülüğüne ve kadınların varoluşuna dair güçlü bir hikâye anlatıyor. İlk gösterimi Venedik Film Festivali’nde yapılan film, pek çok uluslararası festivalde kendine yer buldu.

Yönetmen Vahid Jalilvand’ın Tarihsiz, İmzasız (No Date, No Signature) adlı filmi, Türkiye’de ilk kez Gezici Festival’le izleyicisine ulaşacak. Adli tıp uzmanı Dr. Nariman’ın, otomobiliyle çarpıp yaralanmasına neden olduğu küçük çocuk ölür. Otopside çocuğun vücudunda öldürücü bir besin zehirlenmesi saptansa da, Dr. Nariman bir canlının ölümüne sebep olup olmadığını sorgulamaya başlar. İran’dan sınıfsal farklılık, konformizm, vicdan ve adalet üzerine çarpıcı bir film. Venedik Film Festivali’de En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini kazanan film, uluslararası festivallerde toplam 11 ödül aldı.

Türkiye’deki ilk gösterimi Gezici Festival’de yapılacak olan Filistin’in Oscar adayı Düğün Davetiyesi (Wajib), ismini Filistin’deki bir gelenekten alıyor. Yönetmenliğini Annemarie Jacir’in yaptığı film, geleneğe uygun olarak düğün davetiyelerini elden teslim etmesi gereken bir baba-oğulun kent içerisindeki yolculuklarını anlatırken Doğu-Batı çatışmasına ve İsrail’de yaşayan Filistinlilerin sorunlarına da değiniyor. Film Locarno Film Festivali’nde dört ödül kazandı.

Usta yönetmen Michael Haneke son filmi Mutlu Son’da (Happy End), Kuzey Fransa’da Calais kentinde büyük bir malikânede yaşayan Laurent ailesi üzerinden “burjuva kültürü”ne alaycı bir bakış atıyor. Saygınlığını ve bütünlüğünü korumaya çalışan burjuva ailesinin içten içe yaşadığı çürümüşlük, Haneke’nin kamerasına olduğu kadar, evin küçük depresif kızı Eve’in cep telefonununa da takılıyor. Mülteci krizini ve ırkçılığı, Laurent ailesinin ilişkilerine yönelttiği eleştirel bakışın bir parçası haline getiren Haneke, orta sınıfın korunaklı duvarlarını bir kez daha acımasızca yıkıyor.

Türkiye’de ilk gösterimi yapılacak Matthew Heineman’ın son belgeseli Hayaletler Kenti (City of Ghosts), IŞİD terörüne farklı bir perspektiften yaklaşıyor. IŞİD ve Ortadoğu’da yaşanan savaşı anlatan diğer yapımlardan farklı olarak, IŞİD yönetimi altında yaşamanın nasıl bir deneyim olduğunu anlatıyor. Rakka’da, IŞİD yönetimi altında yaşanan insan hakları ihlallerini takip eden, Rakka Sessizce Katlediliyor (RSK) adlı aktivist grubun, yaşadığı zorlukları ve verdiği mücadeleyi kayıt altına alan film uluslararası festivallerde dokuz ödül aldı.

Chavela kimdir? Sadece bir şarkıcı mıdır? Hakkında söylenenlerin hepsi yaşandı mı? Hepsi basit birer dedikodudan mı ibaret? Amerikalı yönetmenler Catherine Gund ve Daresha Kyi’nin belgeseli Chavela, 93 yaşında dünyaya veda eden Meksikalı ikonik şarkıcı Chavela Vargas’ın daha pek çok soruyu barındıran hayatı üzerine. İki yönetmenin belgeseli sadece “sıradışı” bir karakterin hayat hikâyesini anlatmakla kalmıyor, bu sıradışı insanın portresini bize sunarken toplumsal cinsiyetin akışkan sınırları hakkında düşünmemize de yol açıyor. 60’tan fazla festivali dolaşan belgesel, şimdi de Gezici Festival’de.

Fransız Yeni Dalga sinemasının kadın temsilcisi Agnès Varda, yanına milyonlarca takipçisi olan 34 yaşındaki, Instagram fenomeni JR’ı da alıp mekânların, yüzlerin, anıların, öykülerin izini süren bir yolculuğa çıkarsa ne olur? Ortaya eğlenceli olduğu kadar, enerjik ve deli dolu, hüzünlü bir hikâyeler toplamı çıkar. İkilinin yolculuklarını ve yolculuk sırasında kurdukları beklenmeyen dostluklarını belgeselleştirdikleri Mekânlar ve Yüzler (Faces Places) an’a ve mekâna sıkışan hikâyeyi özgürlüğüne kavuşturarak seyirciye tadına doyulmaz bir görsel şölen yaşatıyor. Film, Cannes Film Festivali’nde Altın Göz Belgesel Ödülü ile Toronto Film Festivali’nde İzleyici Ödülü de dahil olmak üzere birçok ödül aldı.

Çevrim içi olmak, varlığını kanıtlamak mıdır? Peki ya olmamak?

Sosyal medya bugün bireylerin hayatında çok büyük bir alanı kaplamaktadır. Bugün hemen hemen yapılan her etkinlik, kişilerin hayatına dair her şey sosyal ağlarında da yer alıyor. Sosyal medya araçlarının gelişmesine paralel olarak kullanıcılar bilgilerini bilerek isteyerek paylaşmaya ve duyurmaya ihtiyaç duymakta.

Bruce Hood, 2014 tarihli Benlik Yanılsaması: Sosyal Beyin Kimliği Nasıl Oluşturur? (Self Illusion) isimli eserinde “fark edilme” dürtüsünün altını çizer ve hayatımızı diğerlerine bu kadar açma isteğimizin altında fark edilmeye bağlı olarak popüler olma duygusunun baskınlığını sebep olarak gösterir. Aynı zamanda çevrimiçi olma ihtiyacı, bir nevi varlığını kanıtlamadır:

“Sosyal ağlarda içerik paylaştığınızda arkadaşlarınızı tepki göstermeye davet etmiş olursunuz. Kendi özel görüşünüzü değil, varlığınızı dünyaya yayınlarsınız. Çevrim içi etkinliğinizin ürettiği ziyaret ve yorum sayısı, size ve daha önemlisi diğerlerine ne derece önemli olduğunuzu anlatır. Çoğumuz fark edilmek ister ve sosyal ağlar bu arzuyu etkinliğinin merkezi haline getirir. Başkalarının varlığınızı onaylaması, bireylerin aradıkları popülaritenin ölçütüdür”¹

Bireylerin sosyal medyayı çeşitli amaçlarla kullandığını hepimiz her gün çeşitli ağlarda zaman geçirirken görmekteyiz. Yeni alınan bir araba paylaşımı, arkadaşlarla yenen güzel bir yemek, bireyin hastayken çektiği fotoğrafını yayınlaması, hayatına dair an be an bilgiler vermesi Hood’un da belirttiği gibi çevrim içi olma ihtiyacı bir nevi varlığını kanıtlar niteliktedir.

İnsan doğası gereği fark edilmek, takdir edilmek ve kendisini önemli hissetmek ister. Çağımızın sosyal medya araçları da buna en uygun mekanlardır. Kendimize ait bir profil, yaşamımıza ait kesitler paylaşabileceğimiz bir mecra kendimizi tanımlamamız için gerekli olan her şey bugün sosyal ağlara taşınmıştır. Size doğum gününüzü soran, izlediğiniz filmleri eklemenizi teklif eden Facebook uygulaması bunlardan biridir. Bu ortamlarda yer alan kişiler, “kendilik”lerinin istedikleri kısımlarını arkadaşlarına/akrabalarına açıyor, öne çıkmasını istediği noktaları paylaşarak sosyal medyayı kullanıyor.

Şaşırtıcı ama gerçek olan bir noktada insanların ölümle ilgili iletileri ya da paylaşımları dünyada ve ülkemizde rahatlıkla yapabiliyor, yorum ekleyebiliyor olmasıdır. Bugün iki saat önce ölüm haberi paylaşan bir kişinin size oyun isteği yollayabiliyor olması şaşırtıcıdır. Ama gariptir ki artık olağandır. Ölüm paylaşılır çünkü paylaşıldığı ve diğerleri tarafından görüldüğü zaman varlığı/yokluğu kabul edilmiş olur. Çünkü izleyicisiz bir performans düşünülemez, anlamsızdır. Facebook özelliklerinden “like”lamak bu tür paylaşımlarda sıkça uygulanan bir davranış bozukluğu olarak kendisini göstermektedir. “Beğenmek/beğenilmek” pek çoğumuz tarafından gündelik hayatın bir rutini olarak kabul edilse “ölümü beğenmek” biraz korkutucu gözükmektedir.

Ülkemizde geçen yıl 16 Ekim 2014 tarihinde yaşanan bir olay “intihar notu” adlı paylaşımını Vimeo adlı site üzerinden yapıp intihar eden Mehmet Pişkin’di. Benlik tartışmaları çerçevesinde Mehmet Pişkin’i örnek olarak vermek biraz uygunsuz kaçsa da- benliğinden vazgeçmesi noktasında- Pişkin’in bu tür bir intiharı benlik açısından kendisine uygun gördüğünü söylemek olasıdır. Mehmet Pişkin’in yaşamına son verdi ancak Facebook profilindeki sanal hayatı devam etmektedir. Nitekim burada anlatılmak istenen durum Mehmet Pişkin’in intiharının yargılanması veya üzerine fikir yürütmek değildir. Aslolan ölümün paylaşılması, ölümün beğenilmesi/beğenilmemesi üzerine yorumlar yapılması ve sosyal medyada yapılan bu tarz şeylerin özellikle gelişme çağındaki gençlere örnek olup olmaması durumun yaygınlaşabileceği endişesinin anlatılmasıdır.

Mehmet Pişkin 35 yaşında, ODTÜ mezunu, bir yazılım firmasında yönetici olarak çalışan üst düzey bir yöneticidir. Facebook profilinden ve basına yansıyanlardan hareketle iyi bir yaşamı ve düzeni olan bir kişidir. Nitekim 16 Ekim 2014 tarihinde videosunda belirttiği üzere sabah saatlerinde Facebook hesabına “İntihar Notu” başlıklı bir video yüklemiş ve yaşamına veda etmiştir. Videonun paylaşılmasından çok kısa bir süre sonra videoya yönelik tepkiler, fikirler, eleştiriler saatler geçtikçe büyümeye başlamıştır. Facebook profillerinde paylaşıp üzülenler, Twitter’da oluşturulan hashtagler sıcağı sıcağına olay hakkındaki kullanıcıların fikirlerini yansıtmaktadır.

Yine başka bir sosyal mecra olan kişisel bloglarda da ilerleyen günlerde intihara dair yazılar yer almıştır. Kullanım oranı günden güne büyüyen sözlüklerde de konuyla ilgili çeşitli “entry’’ler girilmiştir. Yazılan Ekşi sözlük yorumlarında yapılan eylemin viral bir reklam girişimi olduğu söylenmiş, bir kesim de buna karşı çıkmıştır. İntiharını doğru bulmayanlar “Ne gerek vardı, hayat güzel” yorumları yaparken bir kısım kullanıcı da haklı gerekçeleri olduğunu ve durumu saygıyla karşıladığını belirtmektedir.

16 Ekim ve sabahı ve gün içerisinde yazılan yorumlara ev sahipliği yapan başka bir sözlükte Uludağ Sözlüktür. Bir kullanıcı şu yorumda bulunmuştur: “Bir yapmacıklık bir oturmamışlığı olan hikayenin oyuncusu. ölmüşse ölmüştür buna diyecek bir şey yok. youtube’da, facebook’ta reklam kokan hareketleri var. Çelişkili bir cümle kurmamın bir sebebi var. öyle bir dünyadayız ki intihar etmiş mi etmemiş mi bilemiyoruz. ölüm gibi gayet ciddi ve gerçek bir durum da “aa bu şakadır”, “kesin bir trolleme vardır” diyoruz. haksız da değiliz. çünkü kof bir dünyanın içindeyiz. hiçbir şey bizi şaşırtmıyor. böyle olaylar bile. Dünya dönüyor her gün iğrençleşsek de…’’ Bu ve bunun gibi yorumlar sosyal medyanın bizi olaylara çok yakınlaştırsa çeşitli şüphelerimizi daha da arttığının kanıtı gibidir.Kişi ve kişiler vimeo adlı siteden videoyu izleyip ölüm haberini okuduğu halde bunun altında bir reklam olduğunu düşünmekte ancak bunu düşündüğü için de kendisini kötü hissetmektedir. Yine bu durum birçok köşe yazarı tarafından kaleme alınmıştır.

Mehmet Pişkin ve bu şekilde sosyal medya aracılığıyla notlar bırakan yahut intiharının gerekçesini videoyla anlatıp hayata veda edenlerin sayısı dünyada günden güne artmaktadır. Mehmet Pişkin’in videosu ne bir ilktir ne de son.

Bu tarz bir olay 2012 yılında Kanada’da da yaşanmıştır. Amanda Tood isimli Kanadalı genç kız Youtube’dan paylaştığı görüntünün ardından intihar etmiştir. Todd, intihar nedenini “Facebook üzerinden yaşadığı istismar, çıplak resimlerinin internet üzerinden paylaşılması, kendi kendisine zarar verme ve çevresinden gördüğü dışlanma” şeklinde ifade etmiştir. Todd’un intiharının kökeninin internet olduğu kendi sözlerinden anlaşılmaktadır.

Mehmet Pişkin olayında dikkat çekilmesi gereken nokta dakikalar sonra hayata veda edecek bir bireyin bu videoyu neden paylaşma gereği duyduğudur. Sosyal medyanın psikolojik ve sosyolojik etkileri bulunmaktadır. Bireyler sevinçlerini, üzüntülerini sosyal medya üzerinden takipçileriyle paylaşmaktadır. Sosyal medya araçlarının “Ne düşünüyorsun?”, “Ne yapıyorsun?” gibi soruları da bu durumu tetikler niteliktedir. Pişkin’e baktığımızda kendisi çok kararlı bir yapıdadır ve yapacaklarını önceden planlamıştır. Videosunda İngilizce de konuşan Pişkin bu videonun sadece Türk arkadaşları tarafından izlenmeyeceğinin de videonun sadece Türkiye’de konu olmayacağının da farkındadır. Nitekim ara ara notlarına baktığını da fark ederiz. Pişkin’in intihar notu izlendiği vakit, mutsuz ve ruh halinin bozuk olduğu açık bir şekilde görülmektedir. Ancak sosyal medyadan bu videoyu paylaşırken sonunda vermiş olduğu “Hoşçakalın. Aşkla yaşayın. Çok güzel olsun hayatınız” sözü dikkate değerdir. Bu videonun intihar ettikten sonra yüz binlerce kişi tarafından izleneceğini bilmektedir. Kısacası sosyal medyanın gücünün farkındadır.

Yine paylaşırken dinleteceği şarkı ve şarabı hali hazırdadır. Aslında yapılan her şey kamera tarafından kayda alınmanın ve bunun zamanla hatta günümüz teknolojileriyle hızla yayılacağının farkında olmasından gelmektedir.

İntihar videolarının sosyal medyada paylaşılması özellikle yetişme çağındaki kişiler için yanlış örnek niteliğinde olup özendirici yanı da vardır. Nitekim Mehmet Pişkin’in videosu üzerine 17 Ekim 2014 tarihinde Türk Psikologlar Derneği Facebook hesapları üzerinden bir yazı yayınlamıştır. Dernek yazısında şunları belirtmiştir:

’’İntihar notu videosunu ve benzer videoları lütfen yayımlamayın! Bir viral video dolayısıyla dün kamuoyunun gündemine bir intihar vakası girdi. Sosyal medya başta olmak üzere pek çok medya kuruluşunda söz konusu video yayımlandı, böylece söz konusu videonun içeriği yüzbinlerin hatta milyonların gündemine girdi. Türk Psikologlar Derneği olarak toplum ruh sağlığı açısından bir açıklama yapma ihtiyacı duyduk. Çünkü intihar, özellikle bu gibi durumlarda sadece kişiyi ve yakın çevresini ilgilendiren boyutları çok aşmakta ve toplumun ruh sağlığı açısından tahrip edici sonuçlar yaratabilmektir. Hem medya kuruluşlarına hem de sosyal medya kullanıcılarına en önemli ve öncelikli çağrımız söz konusu intihar notu videosunun paylaşılmamasıdır. Gündemdeki intihar notu videosunu paylaşmamak, yayımlamamak ve bu yolla daha da yaygınlaşmasına katkıda bulunmamak çok önemli ve çok doğru bir duruş olacaktır.’’

 

¹(Hood, 2014: 294).

Hindistan’ın tamamen kadın elinden çıkma ilk ve tek feminist gazetesiyle tanışın: Khabar Lahariya

2

The Guardian, kadrosundan tutun düzenlenip, yönetimine kadar, çoğunluğu düşük kasttan ve kırsal bölgelerden gelen kadınlardan oluşan Khabar Lahariya (Haber Dalgaları) hakkında harika bir yazı yayınladı. Gazetede kadınların bu işi yapmaması gerektiği ve eve karanlık çöktükten sonra gelmemeleri gerektiği gibi yerleşmiş kuralları olan yerler hakkında yerel haberler çıkıyor.

Kurucu Shalini Joshi’ye göre, Khabar Lahariya sadece baştan sona kadınlardan oluşmuyor, ayrıca Uttar Pradesh, Madhya Pradesh ve Bihar’da yerel haber alanında belirli bir feminist görüşüne sahip. “Kadınların sesi olmaya çalışıyoruz, olayları mümkün olduğunda onların bakış açısından anlatmaya çalışıyoruz,” diyor ve ekliyor “gazetede sadece kadın meselelerine odaklı bir sayfamız var, websitede de kadınlara ayrılmış bir köşe.”

İşte ilk gününde Meera eve karanlık çöktükten sonra döndü, ve evin büyükleri tarafından azarlandı. “Bu ne biçim iş ki bu saatlere kadar sürüyor?” diye bağırarak, “Bu işi yapamazsın –yarın gitmeyeceğini söyle. Bu saatte dışarıda olduğunu duyarsa el alem ne der?” şeklinde fırçaladılar.

Meera üniversite ikinci sınıf öğrencisiydi. İşi yeni bir yerel gazetede muhabirlikti ve bu işe eğitimine maddi katkı olsun diye girmişti.

İlk gününde, o ve başka bir muhabir, Kavita, röportaj için 70km uzakta olan bir köye gittiler ve dönmeden önce akşam olmuştu bile.

O zamanlar şu an sizle konuştuğum gibi konuşamıyordum,” diyor Meera. “Sessizdim ve söyleneni yapıyordum. Ailemle konuşup işe devam etmeme izin vermelerini sağlayan Kavita’ydı.”

On dört senedir işine devam edn Meera, şu an aynı gazetede baş muhabir.

Khabar Lahariya’da çalışmak Lakshimi Sharma (gazetenin Delhi ayağında bir video yapımcısı) gibi kadınlara öz-saygı ve bir amaç sunuyor:
Lakshmi Sharma

Khabaar Lahariya’da çalışan diğer kadınlar gibi Sharma da gazeteci olacağını hiç düşünmemiş. Kadınların gözlerden uzak, gizli yaşamasına neden olan geleneğe gönderme yaparak “Kadınların hala peçelerin arkasında yaşadığı bir köyden geliyorum.” diyor. “Çalışmaya başladığımda evden ilk kez tek başıma çıktım. Sekizinci sınıf sınavlarımı verene kadar evlenmiştim bile. On beşime geldiğimdeyse ilk çocuğumu doğurdum. Ama tüm gün evde oturup ev işi yapamazdım.”

Sharma ailesinde akıllı telefon sahibi olan ilk kişi, telefon işinde onu desteklemek isteyen eşi tarafından hediye edilmiş. “Teknolojik eşyaları her zaman sevmişimdir ve evde telefonlar ve teknoloji hakkında en çok bilgisi olan kişiyim,” diyor. “Bilgi dağarcığım insanları etkiliyor.

Hindistan’da kırsal kesimlerde akıllı telefonlar ve internet kullanımı arttığından, Khabar Lahariya önceliğini dijital alana verdi. Muhabirler yeni izleyicilere ulaşmak için Facebook ve Whatsapp gibi sosyal medya alanlarını güncel haber ve videolarla dolduruyor. Gerçekleşen olayları anında haber verebilsinler, fotoğraflayıp ya da videolayıp yayınlayabilsinler diye akıllı telefon kullanımı konusunda eğitilip akıllı telefon sahibi edildiler. Nisan ve Haziran ayları arasında internet siteleri 700,000 tık aldı, ve haftalık gazeteleri de sabit 50,000’den fazla okura sahip. Odak noktaları 10 yılı aşkın bir süredir Hindistan’daki gitgide artan internet erişimi olduğundan, Khabar Lahariya’nın yayın felsefesi aklınıza gelebilecek onlarca gazete ve internet sitesinden çok daha ileriye dönük.

Video kullanmak prestijimizi artırdı,” diyor Meera. “Çalışması kolay, ve insanlara orada olduğumuzu, bir şeyleri uydurmadığımızı gösteriyor. Sadece şu var ki, büyük bir olay olduğunda ve büyük kanallardan haber çalışanları geldiğinde, insanlar her zaman önce büyük kameralara konuşmak istiyor. Onlara bizim küçük telefonlarımızın da o büyük kameralarla aynı işi yaptığını söylüyorum.

Hindistan’ın kırsal bölgelerinde, kadınların “hala” evde çalışması bekleniyor. Haber yayınlamak ve politika konuşmak erkek adam işi olarak görülüyor… “Birçok kadın işlerini yaptıkları için tehdit ediliyor ve dalga konusu oluyor. Bir muhabirimiz köy ağası tarafında öyle ciddi bir şekilde tehdit edilmişti ki, ne evinden çıkabiliyordu ne de bize durumu anlatabiliyordu. Saatlerce onunla konuşmak ve işe dönmesi için nasihat vermek zorunda kaldık,” diyor Joshi.

Meera da bir yer tartışması hakkında haber yapışını hatırlıyor. “Bir adamın evinin dışının fotoğraflarını çekiyordum. Beni içeri aldı ve girişi motorsikletiyle kapattı ve ‘Fotoğraf çekmeyi seviyor musun? Gel de yatak odamda birkaç fotoğraf çekelim,’ dedi. Elinden kurtulabilmeyi başardım ve polisi aradım.”

Khabar Lahariya çalışanları için, bir gazetede çalışmak hayatlarını değiştirdi. “Hayalimdeki iş,” diyor Sharma. “Köydekiler başta desteklemediler, ama şimdi ‘Köyümüzden böyle bir iş yapan ilk kadınsın’ diyorlar. Yazılarımı kesip, çerçeveletiyorlar ve duvarlara asıyorlar. Genç kızlar yanıma gelip ‘Abla, senin gibi olmak istiyoruz’ diyor. Ve bu beni aşırı gururlandırıyor!

Kaynak: Jezebel, The Guardian

Entelektüel tatminin arkadaşlık ilişkisini zedelemesini konu alan bir oyun: “Sanat”

“Sanat” oyunu; uzun yıllardır bir arada olan üç yakın arkadaşın, satın alınan bir sanat eseri üzerinden içine girdikleri bir hesaplaşmayı eğlenceli bir anlatımla sahneye taşıyor. Cihan Ünal, Can Gürzap ve Mutlu Güney’in birlikte rol aldığı oyunun prömiyeri, 18 Kasım Cumartesi akşamı tiyatro ve sinema camiasından bir çok başarılı ismin de katıldığı bir davetle, Torun Center’da yer alan, İstanbul’un yeni kültür-sanat mekânı artısahne Mecidiyeköy’de gerçekleşti.

Cüneyt Türel, Cihan Ünal ve Can Gürzap’ın 20 yıl önce birlikte rol aldıkları Sanat oyunu, 2012’de yaşamını yitiren usta oyuncu Türel’in anısına yeniden sahneleniyor. Fransız yazar Yasmina Reza’nın kaleme aldığı “Sanat” oyunu, Gencay Gürün’ün ustalıklı rejisiyle yeniden seyirciyle buluşuyor.

Yeni Sanat’ın kadrosunda Cihan Ünal ve Can Gürzap’a bu defa Mutlu Güney eşlik ediyor. Türk tiyatrosunun değerli isimlerinden Gencay Gürün’ün dilimize çevirip yönettiği oyunun, yapımı AYSA Prodüksiyon Tiyatrosu’na, sahne tasarımı ise Barış Dinçel’e ait.

Sanat, satın alınan bir sanat eseriyle sorgulanan bir dostluk hikâyesi, entelektüel tartışmaların satır arasına gizlenmiş bir hesaplaşma. 25 yıllık bir dostluğa “nefret” karıştıran şeyin satın alınan beyaz, bembeyaz bir tablo olması ironik gelebilir. Lakin Marc, Serge ve Yvan, çok pahalıya satın alınan bir sanat eserinin adeta enkazı altında kalacaktır. Sanatsal eleştirilerle başlayan zıtlaşmaları, gitgide onları da ele geçirip kendilerini, hayatlarını ve dostluklarını adeta bir uçuruma doğru sürükler. İç hesaplaşmalar, sert yüzleşmeler nihayetinde bitme noktasına gelen bir dostluğa uzanır. Fransız roman, senaryo ve oyun yazarı Yasmina Reza’nın yaşadığı bir olaydan yola çıkarak kaleme aldığı Sanat, sahnelendiği tüm zamanlarda ve ülkelerde büyük beğeni topladı.

Oyun, 27 Kasım 2017, Pazartesi akşamı Ataköy Yunus Emre Kültür Merkezi’nde, 29 Kasım 2017, Çarşamba akşamı Torun Center artısahne Mecidiyeköy’de, 30 Kasım 2017, Perşembe akşamı ise Caddebostan Kültür Merkezi’nde tiyatroseverlerle buluşacak.

Kıssadan Bir Film Hissesi: 18. Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali

1

Sinema her zaman hayatın ta kendisidir aslında. Süreler kısa da olsa, uzun da olsa… Asıl olan, izleyenlerde farklı duygular uyandırabilecek hikayenin olması. O zaman o kadar güzel etkiler kalır ki, hem izleyende hem de yaratıcıda…

Bu sene 18’incisi düzenlenen Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali’ne ilk kez gittim. 7-12 Kasım 2017 tarihleri arasında düzenlenen festival; Kare Film, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve birçok sponsor desteğiyle aralıksız İzmirli sinemaseverlerle buluşuyor. Daha önce İzmir’in Uluslararası bir uzun metraj film festivaline ne kadar da çok ihtiyacı olduğunu düşünürdüm. Araştırınca, tarihte daha önce bu tarz bir festivalin yapıldığını da gördüm. Fakat uzun zamandır gerçekleştirilemiyor. İzmir Kısa Film Festivali’ni takip ederken, aslında bu açığın ne kadar da büyük bir özveriyle kapandığını gördüm ve çok mutlu oldum. Ama şunu da belirtmek gerek; İzmir’de Adana, Antalya, Malatya, Ankara gibi uzun metrajlı filmlerin gösterildiği, hatta yarıştığı bir festivale kavuşur. Büyük bir başarıyla İzmir Kısa Film Festivali’ni gerçekleştiren ekibin, bu festival için de bir şeyler yapmak adına çalışmalar yapmayacağından şüphem yok.

Festivalin direktörlüğünü üstlenen Yusuf Saygı, uzun zaman önce bu festivali devraldığını ve devraldığından bu yana başarılı olması için çok çalışma yaptığından bahsetti. Festivalleri var etmek çok önemli ve arkasında olan koca yürekli isimleri de alkış tufanına tutmak gerek. Ayrıca sevgili Gülen, Burak, Müge, Elif ve daha sayamadığım bir çok festival sevdalısına bu yıl bu büyük organizasyonu gerçekleştirdikleri için teşekkürleri sunmak önemli.

18. Uluslararası Kısa Film Festivali, her sene olduğu gibi bu sene de kedi temasıyla başladı ve kızıl tonu rengindeki kedi afişi çok başarılıydı. Filmlerin gösterildiği Fransız Kültür Merkezi, İzmir Sanat Merkezi ve Tarık Akan Gençlik Merkezi mekanlarında salonlar doluydu. İzleyicinin art arda gelen kısa, animasyon, deneysel ve belgesel filmlere uzun zaman dayanıp izlemesi çok güzel. Hatta, ardından gerçekleşen söyleşilerde de filmlere gelen sorular ve filmler hakkında yapılan yorumlar da enteresandı. Bu durum, İzmir izleyicisinin aslında Ankara izleyicisi gibi doğru ve anlamlı çıkarımlar elde edebileceğinin bir göstergesi… İlk başlarda bahsettiğim Uzun Metraj Film Festivalinin önemi bir kez daha beliriyor. Buca Belediyesi Kültür Sanat Merkezi’nde düzenlenen renkli açılış töreni ise muhteşemdi. Yeşilçam filmlerinde kullanılan klasik arabalar, Yeşilçam karakterlerinin canlandırma figürleri ve sergi salonunda Mehmet Koştumoğlu tarafından hazırlanan “Türk Sinemasından Portreler” sergisi… Bu kadar butik olabilmek, ama görkemi de bu kadar tatlı bir havada yaşatabilmek de İzmir’e yakıştı diye düşünüyorum. Sergide fotoğrafları yer alan bazı Yeşilçam duayenlerinin de festivalde olması çok önemliydi. Yeşilçam duayenlerinin kısa filmcilerle bir araya getirme fikri gerçekten şahane bir fikir. Özellikle başarılı yönetmen Tunç Başaran, biz genç sinemacılarla sürekli bir araya gelip sohbet etti. Film tavsiyelerinde bulundu, yeşilçamdan yüzü aşkın anı anlattı, deneyimlerini anlattı…

Yeşliçam’ın değerli oyuncularından Selma Güneri, sergide portresinin önünde…
Festivalde hangi filmler vardı?

Ben de festivalde bir çok kısa film ve belgesel takip etme şansı buldum. Uluslararası kısa filmlerden “8 Minutes” izlediklerim arasında en farklı bulduğumdu. 8 dakika içerisinde güneşin tamamen gideceği ve karanlığın çökeceği Dünya’daki felaket anında bir baba oğul ilişkisine odaklanan filmin inanılmaz bir sinematografisi bulunuyor. Başarılı hazırlanan senaryosu ise doğru kriterlere göre belirlenmiş. Oyunculuklar da adeta tavanda… “Animal” ise bir diğer enteresan yapımdı. Koç kılığına girip, sınırı geçmeye çalışan bir adamın tuhaflıklarını izliyoruz 15 dakika boyunca. Aslında iyi işlenen bir senaryo var, sinematografi de fena değil. Fakat fazla kirli bir sahnede geçiyor film ve bu göze ciddi anlamda batıyor. Evet oyuncu gerçekten koç karakterine bürünüyor, ama bunu fazla mı abartıyor demek de içimizden geliyor. “Sparta” ise bir anne, kızı ve kardeşinin orman içerisinden zorlu geçişini anlatıyor. Görüntü yönetmenliğinin çalışması, bu filmde de fark yaratıyor. Ama senaryodaki aksak işleme ve anne karakterinin tuhaf çıkışları, filmden sizi uzaklaştırabiliyor.

Başarılı oyuncu Hatice Aslan, yarışma kapsamında yer alan, rol aldığı kısa filmler Kot Farkı ve Kapan’ın söyleşisinde…

Ulusal filmlerden de farklarını belli eden yapımlar da yer almıyor değil. “Kot Farkı” sevgili Ayris Alptekin’in ödüllü kısa filmi. Bakıcı olan Sevim’in, baktığı kadın ölmüştür. Cenaze evinde ise Sevim, aile bireylerinden uzun zamandır ödenmeyen maaşını güç bela isteyecektir. Fakat bu maaş ödenme mevzusu büyük bir sarmala dönüşür. Kot Farkı denince aslında inşaat sektöründen anlamlar akla gelse de, filmin hikayesine güzel bir göndermesi var adının. Tamamen mutfakta geçen 11 dakika, çok tuhaf durumlara konu oluyor. O daracık alanda kameranın aktüel kullanımı çok başarılı. Hatice Aslan ise Türk sinemasına gelmiş büyük bir uğur. İki kısa filminde de karakterlerini o kadar layıkıyla oynuyor ki.. “Kapan” filminde ise daha çok tiyatrale kayıyor Aslan. Ama güçlü oyunculuk her iki filmde de dozunda ve başarılı. Kapan ise hem ana kız hem de abla kardeş olan Zehra ve Ayşe’nin karşılıklı bir şekilde evin merkezindeki duruma karşı çıkışlarına odaklanıyor. Dolambaçlı senaryosuyla izleyiciye bulmacalar çözdüren kaliteli yapım, bir tiyatro oyunu bile olabilir diyor izleyenlere. Ayrıca Irmak Ünal’a da dikkat.

“Beyoğlu Sineması” adından anlaşılabileceği gibi umut taşıyan bir film. Sokaklarda boş şişe toplayıp satan Serhat’ın hayatına odaklanıyoruz. Bir gün sinemanın önünden geçerken Buz Devri filminin afişini görüyor ve o filme gitmek için varını yoğunu koyuyor. Fakat her seferinde başarısız oluyor. Güzel bir anlatımı olsa da filmin, finalde sıkıntısı şu: Film, baştan sona bir umut arayışında olan bir çocuğa odaklanıyor. Fakat finalde umuda dair tek net bir şey maalesef yok. Bence yanlışlıkla girdiği festival filmleri gösteriminden bir şeyler bulabilirdi, ya da 3.kez deneme sağlanıp o filmi izleyebilirdi diyorsunuz içinizden. “Kimi Sevsem Çıkmazı” 17 yaşındaki Nurullah’ın duygusal ilişkileri, ailesi, işi ve hayatındaki çıkmazları gösteriyor izleyenlere. Bunu kimi zaman cesur, kimi zaman duygusal bir dille aktarıyor. Özellikle genç oyucu Ulvi Kahyaoğlu göz kamaştırıyor, umarım uzun metrajlı bir filmde güçlü bir rolle oyunculuğa devam eder. Ayrıca filmde Deniz Özerman’ı da görmek ayrı bir güzel…

Belgesel kategorisinde ise tek bir konuya doğru başarılı odaklanan yapımlar mevcut. Devlet opera balerini bir kızın hikayesini anlatan “Balerinin Bir Günü”, Usta isim Tuncel Kurtiz’in sanat hayatını bir portre olarak gözler önüne seren “Aktör” ve tanıdığı bir erkek tarafından öldürülen Serpil Erfındık’ın adalet yoluna ve kadın cinayetlerine odaklanan “228” gibi yapımlar bir adım öne çıkan yapımlar arasında.

18. Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali’nde 6.Seans özel bölümünde gerçekleştirilen röportajları, buradan izleyebilirsiniz…

https://www.youtube.com/watch?v=g1dXGrazHNk

https://www.youtube.com/watch?v=P4anflB1Mu0

23. Gezici Festival’in bu yılki güncel sanatçı konuğu Guy Ben Ner: Aile, yalanlar ve videoteyp

1
Ankara Sinema Derneği’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 1-14 Aralık 2017 tarihleri arasında 23’üncü kez sinemayı kent kent dolaştırmakla yetinmeyip, güncel sanatla sinemanın kurduğu bağları da sinema izleyicisinin beğenisine sunuyor. 1-7 Aralık tarihleri arasında, Ankaralılarla buluşacak Gezici Festival’in, bu yılki güncel sanatçı konuğu İsrail’den bir sanatçı. 2015 yılında Venedik Bienali’nde İsrail’i temsil eden Guy Ben Ner, New York Magazine tarafından MoMA PS1’in düzenlediği Büyük New York sergisinde yer alan çalışmalarıyla “yeni bir atılımın eşiğine gelen sanatçı” olarak nitelenmişti. 2007’de prestijli DAAD bursuyla ödüllendirilen Guy Ben Ner, Kudüs’teki Bezalel Sanat ve Tasarım Akademisi’nde okutmanlık yapmaktadır.
İsrail Büyükelçiliği’nin katkılarıyla düzenlenecek ve Guy Ben Ner’in 2000-2016 yılları arasında gerçekleştirdiği video çekimlerinden oluşan Aile, Yalanlar ve Videoteyp adlı özel bölümde sanatçının beş videosunun gösterimi yapılacak: Moby Dick (2000), Çalınan Güzellik (Stealing Beauty, 2008), Casuslar (Spies, 2011), Seskuşağı (Soundtrack, 2013) ve Zincirlerinden Kurtulan Sanatçılar (Escape Artist, 2016). Guy Ben Ner’in videoları ilk bakışta oyunbazlık, şen şakraklık ve yüzeysellik hissi verse de, hemen hepsi sinema ve edebiyatın önde gelen eserlerine atıflarla doludur. Sanatçı, çektiği videolarda sıradan “ev yaşantısı” fikri etrafında, çoğu zaman kendini, eşini ve çocuklarını oyuncu olarak kullanarak, rutinin kendisinde yarattığı müphemliği ve kaygıyı, “iş” ve “aile” arasında kurduğu dengeden aldığı hazzı görünür kılar.
İlk dönem ürünlerinden olan Moby Dick (2000), Herman Melville’in romanındaki bütün rollerin kendisi ve kızı tarafından oynandığı ve bütün film setinin aile mutfağından ibaret olduğu bir video çalışmasıdır. Çalınan Güzellik (Stealing Beauty, 2008), eve arkadaşından para çaldığı notuyla gönderilen oğluna, özel mülkiyeti “diğer”lerinden ayıran sınır hakkında bir “ders” vermek için IKEA mağazasında ailesiyle birlikte gündelik rutinleri uygulamasıyla kurulmuştur. Seskuşağı (Soundtrack, 2013) ise, Steven Spielberg’ün Dünyalar Savaşı filminin seskuşağı üzerine kendi evinin mutfağının görüntülerini yerleştirmesiyle ortaya çıkmıştır.
Guy Ben Ner’in politik mesajlar içeren diğer iki videosu da oyunbaz müdahaleler içerir.Casuslar (Spies, 2011), İsrail Turizm Bakanlığı logosundan uzaklaşarak çevreyi içine alan tek bir çekimden ibaretken, Zincirlerinden Kurtulan Sanatçılar (Escape Artist, 2016) İsrail’de bir gözaltı merkezinde tutulan sığınmacılara verdiği video derslerinin üzerine kurulur. Sinemasal araçları sığınmacıların kendilerini ifade edebilecekleri araçlar olmaktan çıkarıp, sığınmacıları sinema araçları haline getirmeye karar vermesiyle, gözaltı merkezinden kaçmanın sinemasal yolunu keşfeder.
Guy Ben Ner’in edebiyat, sinema, politik ve ekonomik tesir, adaptasyon gibi konulara sıklıkla değindiği diğer eserlerinden oluşacak kapsamlı bir sergi de, Melis Golarküratörlüğünde seyirciyle buluşacak. Çağdaş Sanatlar Merkezi Füreya Koral Salonu’nda gerçekleşecek sergiye, Gezici Festival danışmanı Köken Ergun’la Guy Ben Ner arasında gerçekleştirilecek bir ‘sanatçı konuşması’ da eşlik edecek.

James Cameron Wonder Woman’ın feminizm için kötü olduğunu düşünüyor

1

Kendisine fikirleri için başvurduğum James Cameron, Wonder Woman ve feminizm hakkında “sıcacık” yorumlar yaptı. Duymak ister misiniz?

Guardian’la Terminator 2 filminin 3D versiyonu üzerine bir röpartajda James Cameron iğneli sözleriyle hiç şaşırtmadı:
Bu Wonder Woman üzerinden Hollywood’un kendini pohpohlaması, kendi sırtını sıvazlaması bayağı saptırıldı. Wonder Woman sadece nesneleştirilmiş bir karakter, bu da eril Holllywood’un her zaman yaptığı şey!

Filmi beğenmedim demiyorum, ama bence bu bir gerilemedir. Sarah Connor güzellik ikonu değildi. Güçlüydü, problemliydi, berbat bir anneydi ve saf bir cesaretle izleyicinin saygısını kazandı. Ve bence, (Sarah gibi karakterlerin katkısı) gayet açık. Hani izleyicilerin yarısı kadın ya!

Son zamanlarda dört lanet Avatar serisi yapmanın sancısında olan Cameron, belki bir yirmi dakika fazlalığı olan bir kadın yönetmen tarafından çekilen eğlenceli bir film olan Wonder Woman hakkında yarı geçerliliği olan bir yorum yaptı. Yorumları, aynı soruya değinen New York Review of Books’tan Zoe Heller’ınkilerden biraz daha az farklı. Şu soruya verdiği cevabı da düşünüldüğünde rahatsızlık veriyor: Wonder Woman gibi filmler bile mantıklı bir yolla güçlü kadın karakteri yaratamıyorsa, siz bu problemi nasıl çözerdiniz?
Cameron ilk kez konuşamadı. “Yani –bilemiyorum. Hollywood’da güç sahibi birçok kadın var ve rehberlik edip filmleri yönlendirmeliler. Bence –hayır, bunun açıklamasını yapamam. Çünkü aynı şeyi daha kaç kez belirtmem gerekiyor? Rüzgar tünelinde bağırıyormuş gibi hissediyorum.

Belki de Wonder Woman’ın feminist olup olmadığına dair James Cameron’un fikrine ihtiyacımız yoktur. Erkek olduğu için değil, şerefsizin teki olduğu için.

Kaynak: Jezebel