Ana Sayfa Blog Sayfa 232

Gözardı edilmiş hayatların sızısını anlatan Ayaz’dan özel gösterim

1

Ayaz, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde düzenlenecek özel gösterimiyle toplumsal duyarlılık oluşturmayı amaçlıyor…

Bir cezaevi projesi sırasında ortaya çıkan, kadına karşı şiddeti farklı bir açıdan ele alan Senarist-Yönetmen Dersu Yavuz Altun’un ikinci filmi Ayaz, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’ne özel gösterimiyle Maltepe Prof. Dr. Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde seyirciyle buluşacak.

Bir mahkûmun dile getirdiği “Ben bir kişi vurdum sanıyordum; Oysa kendimi ve geride kalan herkesi vurmuşum.” cümlesinin üzerinde bıraktığı etkiyi beyaz perdeye taşıyan Altun, “Ayaz’ın hikâyesinde insan-suç-ceza kavramlarını sorgulamak için olağanüstü dramatik olanaklar mevcut. Çatışmalar en derinde, insanlığın sınandığı eşiklerde yaşanıyor. Film izlenirken, insan olmanın ağır sorumluluğu, hep sustuğu-susturulduğu için duymadığımız, kıyılarda köşelerde yaşamak zorunda kaldıkları için farkına varmadığımız hayatların sızısı hissedilsin istiyorum. Bizi insan yapan, bu sızıyı hissetmek ve dinsin diye çabalamaktır diye düşünüyorum.” dedi.

Gündemden hiç düşmeyen, sanki erkeklerin açtığı bir iç savaş varmış gibi her gün birkaç kadının öldürülmesinin sıradanlaştığı acı bir tabloyla karşı karşıyayız. Kadına yönelik erkek şiddetinin mücadele edilmesi gereken ciddi bir toplumsal sorun olarak varlığını sürdürdüğünü ve bu sorunun son bulması adına her alanda dikkat çeken – farkındalık yaratan projeler yapılması gerektiğini belirten Altun sözlerini şöyle tamamladı:

Bu, akla vicdana sığmayan ve hiçbir sorunu çözmeyen kör şiddetin durması için insan olan herkes elinden geleni yapmalıdır. BM Genel Kurulu kararı ile ilan edilen Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde özel bir gösterim düzenleyerek bu soruna beyaz perdede, sinema sanatının diliyle dikkat çekmek istedik. Etkinliğe ev sahipliği yapan Maltepe Belediyesi’ne yardım ve destekleri için teşekkür ederiz.

Ayaz

Hasan, başka bir erkekle kaçan yengesini, sülalenin üstüne leke düşmesinden korkan akrabalarının kışkırtmasıyla, kucağında çocuğu ‘Ayaz’ varken öldürmüştür. Derin bir pişmanlık ve kandırılmışlık duygusuyla hapishanede geçen günleri son bulup çıktığında artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. İş bulmak eski bir mahkum için çok zor olduğu gibi kimsesiz kalmasına sebep olduğu yeğeni Ayaz’ın da bakımını üstlenmek zorundadır. Ucuz otel odalarında yeni bir gelecek yaratmak için çabalayan ikilinin yolu eski bir tanıdık aracılığıyla çalışmaya başladığı nakliyat işi sırasında uyuşturucu bağımlısı kocasından kaçmayı planlayan Helün ve onun küçük kızıyla kesişir ve bu dört kişinin hayata tutunma hikayesi başlar.

Dersu Yavuz Altun

1987 yılında, Ankara’da Anadolu Sanat Merkezi’nde oyuncu olarak tiyatroya başladı. Tiyatro sevgisinin ağır basması gecikmedi ve tıp öğrenciliğini yarıda bıraktı. O gün bu gündür aralıksız olarak hayatı anlamaya ve Tiyatro-TV-Sinema aracılığıyla anladığı kadarıyla yorumlamaya çalışıyor.

Kurucusu ve Sanat Yönetmeni olduğu Tiyatro Yeniden’de otuza yakın oyun yazıp yönetti, yirmiye yakın projede konuk yazar ve yönetmen olarak, TRT için yapılan projelerde ise oyuncu, senarist, reji asistanı olarak görev yaptı. TRT’de yayınlanan ‘Saksıdaki Ağaç’ adlı 13 bölümlük dizi ile 26 bölümlük ‘Şapkasından Sihirbaz Çıkaran Tavşan’ adlı SİT-COM’u ve Star TV’de 93 bölüm yayınlanan ‘Üstün Dökmen’le Küçük Şeyler’i yazdı, yönetmen yardımcılığını üstlendi ve oyuncu olarak da görev aldı. TRT-TÜRK için ‘Damdakiler’ adlı kukla şov programını projelendirdi, yazdı, yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendi. Yazdığı 15 oyunun üç ciltte basılması için Epsilon Yayınevi ile anlaşma yaptı. İlk ciltte bulunan beş oyun ‘Yaşamı Birlikte Renklendirmek İçin Çocuk Tiyatrosu’ başlığı ile çıktı. ‘Altı Öksüz Sandalye’, ‘Çöpler Cennete Gider Mi?’, ‘Avunmak’ kısa filmlerinin ardından 2008 yılında ilk uzun metraj filmi Münferit’i çekti. Şu anda kurucusu olduğu Tiyatro Yeniden’in sanat yönetmenliğini yapmaktadır ve film çalışmalarını sürdürmektedir.

Sağlıklı bir yaşama kocaman bir nefes alarak merhaba demeye ne dersin?

1

Doğduğunda aldığın ilk nefes ile merhaba dedin Dünya’ya. O soluk ve günde ortalama 22.000 kez alıp verdiğin nefes senin en yaşamsal fonksiyonun. Susuz dayanabilirsin, aç kalabilirsin, evsiz yaşayabilirsin, aşksız olabilirsin ama nefessiz sadece birkaç dakika varlığını sürdürebilirsin.

Peki böylesine önemli ise nefes, kendi nefesini nasıl alıp verdiğini hiç dikkatlice inceledin mi? Öfkelendiğinde nefesin sıklaşıyor mu? Ya koktuğunda? Peki ya mutluluktan bayılacak gibi olduğunda? Ağladığında, üzüldüğünde? Gel en iyisi en baştan başlayalım…

Hepimiz doğduğumuzda doğru nefes alırız yani uzun, derin ve sağlıklı nefesler alıp veririz. Bizler, hem akciğer nefesini hem de diyafram nefesini mükemmel alıp veriyorduk doğduğumuzda. Bebeklere baktığında düzenli bir şekilde göbeklerinin inip kalktığını görürsün. Yetişkinlere baktığında ise omuzların kalkıp indiğini görürsün çoklukla. Doğru nefesle doğan bizlerin, korkuyla tanıştıkça nefes düzeni bozulur. Ve korkular arttıkça, korkular büyüdükçe nefes her geçen gün daha kısa daha sığ yani sağlıksız olur.

Bu öyle bir döngü ki tüm yaşam kalitemizi etkiler. Doğru nefes alamadıkça, hücrelere yeterince oksijen gitmez, oksijen ile beslenemeyen hücrelerin savaşma gücü azalır, bağışıklık sistemi zayıflar. Çabuk yorulursun. Kanserli hücrelerin bir tek oksijeni bol ortamlarda yaşayamadığını biliyor musun?

Duygusal yaşamda da nefes çok önemlidir. Ben sakin bir insanım deyip sık ve sığ nefesler alıp veriyor isen sürekli bir stresin ve anksiyeten olma olasılığı yüksektir.

Diyafram nefesi kullanarak gözlük bırakan insanların olduğunu söylesem? Hani beynin yüzde onu kullanılıyor denir ya, tıpkı onun gibi nefes kapasitemizin de en fazla yüzde yirmi veya otuzunu kullanıyoruz. Hatta yine yapılan araştırmalar, doğru nefes çalışması ile birlikte IQ nun yüzde yirmiye kadar arttırılabileceğini söylüyor. Yani doğru nefes ile beyin hücreleri daha aktif hale getirilebiliyor, inanılmaz değil mi? Zaten aldığın her nefesin ortalama %25’ini beynin kullanıyor. Hatta su altında nefes tutma egzersizleri yapanlar, beyne giden damarların genişlediğini ve bunun konsantrasyonu arttırdığını görmüşler.

Geçmişten günümüze bütün inanç sistemlerinde nefesin önemi belirtilir. Çünkü nefes çalışması ile enerjik halden dingin hale geçmek veya tersi mümkündür.

Başka bir istatistik vereyim sana, Dünya Sağlık Örgütü erkeklerin dakikada 14 kadınların ise dakikada 12 nefes almasını sağlıklı buluyor. Dünya ortalamasında ise bu sayı 17. Şimdi kendine küçük bir test yap, al eline saati ve her zaman ki düzeninde bir dakika boyunca alıp verdiğin nefesi say. Her alıp verdiğin nefesi 1 olarak say. Bir dakikanın sonunda, aldığın nefes 14 veya 15’in üstü ise kendine ait ilgilenmen gereken bir konun var demektir.

Eğer ortalamanın üstünde isek ne yapmalıyız? Yine bebeklerden devam edelim; bebekler daha az sayıda ve daha kaliteli nefes alıp verirken, biz neden daha çok sayıda ve daha kalitesiz nefes alıp veriyoruz? En büyük sebebi yukarıda da söylediğim gibi korkudur. Korktuğumuz her an bloke ederiz kendimizi. Duygusal anlamda ne kadar sağlıklı olduğumuzu da nefes alış verişimizden anlayabiliriz.

Nefes derinliği de çok önemlidir. Çoğumuz sığ nefesler alırız. Peki derinlemesine geniş kapasiteli nefes nasıl alınır? Diyafram yardımı ile. Diyafram ciğer böbrek dalak gibi bir organ değildir. Diyafram bir kastır. Göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayıran kastır, zaten bunun için diğer adı da karın kasıdır. Akciğerler diyafram kası kullanıldığında en yüksek seviyesine çıkar ki bu da 2500-3000 cc ye tekabül eder. Sadece üst lobu kullandığımızda ise bu miktar 500-750’cc dir.

O halde öncelikle diyafram kasını güçlendirmeliyiz. Nasıl ki koşarak bacak kaslarımızı, ağırlıkla kol kaslarımızı güçlendiriyoruz, çalışarak diyaframı da güçlendirebiliriz. Bunun için her gün kendine 10 dakika kadar ayırman yeterlidir, hatta başta 5 dakika bile olur. Karın kasını şişirerek ağır nefes alıp yine ağır bir şekilde vermek. Evet tüm yapacağın şey bu. Burundan ağır ağır diyaframının yardımıyla derin nefesler alıp ağır ağır yine burundan o nefesi vermek. Unutma, nefes daima burundan alınır ve burundan verilir. Ağızdan nefes alıp vermek seni enfeksiyonlara açık hale getirir.

Bir ay sonra tekrar ölç nefesini yine 14’ün üstü çıkacak mı bak bakalım… O bir ayda hayata bakışında, duygusal farkındalığında nelerin değiştiğini görmeye çalış. Sen de neler değişti, yaşamında olanların sana karşı olan davranışlarında neler değişti, bunları yakalamaya odaklan.

Ben eminim ki çok şeyin farklılaştığını göreceksin sadece 5-10 dakika ile ve sadece bir ayda.

Kendine emek vermeden, kendine yatırım yapmadan olmuyor gördüğün üzere.

Şu andan itibaren daha hem fiziksel hem duygusal yönden, daha sağlıklı bir yaşama kocaman bir nefes alarak merhaba demeye ne dersin?

Dinozorlar çağından kalma köpek balığı bulundu

Bilim insanları, Portekiz kıyılarında dinozorların yaşadığı dönemden beri var olduğu bilinen 300 dişli ve yılan kafalı bir köpek balığı buldu.

Günümüzde hala yaşayan bu tür, insanlardan çok daha önceden beri varlığını sürdürüyor. F: Awashima Marina Park / Getty

Bu fırfırlı köpekbalığı, ticari avcılık sırasında istenmeyen avlanma miktarlarını en aza indirecek bir araştırma projesi sırasında bir trol balıkçısı tarafından yakalandı. Köpek balığı, “Yaşayan fosil” olarak nitelendiriliyor çünkü varlığına dair kanıtlar en az 80 milyon yıl öncesine dayanıyor.

Çok nadir görülen bu türün geçmişi, 80 milyon yıl öncesine dayanıyor. Türün T-rex ve Triceratops gibi akranlarının nesli çok uzun süre önce tükenmişken, bu ince ve uzun vücutlu, fırfır dişli köpek balığı en az 700 metre derinliklerde hala yaşamını sürdürüyor.

Bilim insanları, fırfırlı köpek balığının Kretase Dönemden beri hem içinin hem de dışının aynı kaldığını düşünüyor. Portekiz kıyılarında canlı olarak bulunan köpek balığı, bu antik deniz yaratıklarının direnci konusunda ipuçları veriyor.

Bilim dünyasında Chlamydoselachus anguineus olarak bilinen yaratık, oldukça basit görünümlü ve büyük olasılıkla derin deniz sularındaki besin maddelerinin eksikliği nedeniyle hiç evrim geçirmemiş.

Algarve Üniversitesi’nden Profesör Margarida Castro, söz konusu fırfırlı köpek balığının 300 dişe sahip olduğunu ve bu sayede ani hamlelerle mürekkepbalığı, balık ve diğer köpek balıklarını tuzağa düşürebildiğini söylüyor.

Yaşayan Fosil olarak bilinen bu tür, 80 milyon yıldır hiç değişmedi. F: Wikimedia Commons

Deniz ve Atmosfer Enstitüsü’nün yaptığı açıklamaya göre, dinozorlar döneminden kalma 1,5 metre uzunluğundaki bu köpek balığı, Algarve sahillerinde yüzüyordu.

Daha önceki bilgilere göre bu köpek balığı, genelde Atlantik ve Avustralya, Yeni Zelanda ve Japonya yakınlarındaki denizlerde yaşıyordu. Bu gibi derinliklerde köpek balığı, sabit karanlıkta, yüksek basınç altında ve oldukça soğuk ortamlarda oluyordu.

Diğer türlerin değil de, neden bu türün günümüze kadar hayatta kalabildiği henüz bilinmiyor. Ayrıca bu köpek balığının, 19. yüzyıl denizcilerinin, deniz yılanlarına dair hikayelerini etkilediği de iddia ediliyor.

Bilim insanları son zamanlarda, Teksas kıyılarında uzun ve dişli bir yılan balığı da dahil olmak üzere başka sıradışı keşifler de yapmıştı.

Yakın bir zaman önce de Avustralya bir adam, Ascidiacea isminde, bir hayvan diline benzeyen bir deniz canlısı buldu.

Uzmanlar, dünyanın derin sularının %90’ından fazlasının keşfedilmemiş durumda olduğunu söylüyor.

Alıntı | arkeofili.com | Kaynak | Independent. 13 Kasım 2017. | Kapak Görseli

Ankara Nata Vega AVM’de hayvan sömürüsü!

1

Ankara’da Nata Vega Outlet adlı bir AVM’deki akvaryumda binlerce deniz canlısı, yeni açılan vahşi yaşam hapishanesinde Serval, Femish Dev Tavşanı, Altın Kafalı Arslan Tamarin, Evcil Dağ Gelinciği, Marmoset, Altuni Sülün, Nil Timsahı, Parma Wallaby gibi çeşitli türlerdeki hayvanlar sergilenmektedir. Ayrıca Gila Canavarı, Mojave Çıngıraklı Yılanı, Çöl Engereği, Goliath, Altın Ok Kurbağası, Afrika Dev Kırkayağı, Kafesli Piton gibi hayvanlar “Adrenalin Dünyası” adıyla alışveriş merkezine gelen ziyaretçilere teşhir edilmektedir.

Konu hakkında Sabah gazetesinde “Kedigillerin en vahşisi görücüye çıkıyor” adlı son derece rahatsız edici bir başlıkla yapılan haberde, mekânın “özellikle çocukların ilgisini çekeceğe benziyor” şeklinde tanıtımı yapılmış.

Doğal ortamlarında yaşaması gereken bu canlılar pethsoplarda tutulur gibi camdan bir fanusta ya da kıyafet alınan bir vitrin içindeymişçesine temiz hava ve güneşten uzak yaşamaktadırlar.

Aqua Vega’nın sosyal medya hesaplarında “Maceraya hazır mısınız?” adlı tanıtım videosu paylaşılmış.

Zorla kapalı fanusta tutulan Serval’in sizce böyle bir maceraya ihtiyacı var mı?

İnsanlara ve özellikle çocuklara hayvan sevgisi böylesine “maceralarla” mı öğretilecek?

Gene sosyal medya hesaplarında “ünlü” bir sanatçıyla paylaşılmış bir fotoğraf ve yorumlarda gelen tepkiler.

 

Nata Vega Outlet’in 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü mesajı: “Biz karşılıksız seven, dünyayı birlikte paylaştığımız dostlarımızın…”

Gerçekten karşılıksız mı? Hayvanları kapalı fanuslara hapsederek mi dünyayı birlikte paylaşıyoruz?

“Ne kadar da mutluyum değil mi?”

“Benim ne işim var burada?”

Doğal ortamlarında yaşaması ve doğal ortamlarında korunması gereken bu muhteşem hayvanların kapalı mekânlarda insanlara sergilenmesini durduralım lütfen.
Anadolu Kedisi sayfası olarak bu rezaleti tüm hayvanseverlere ve kamuoyuna önemle duyuruyoruz ve yetkililerden acilen gerekenlerin yapılmasını rica ediyoruz.

Konu hakkında geçen sene başlatılmış imza kampanyası için lütfen tıklayın. 

Alıntı: Direnişteyiz.og

Kaynak: Anadolu Kedisi

Nuriye ve Semih’in Davasında Mahkeme Şaşırtmadı, Adalet Sincan Cezaevi’nde Tutuklu Kaldı

Hukuksuz KHK’ler ile işlerinden atılan ve 254 gündür açlık grevinde bulunan 2 eğitimci Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ile, yine hukuk dışı kararlarla işinden atılan öğretmen Acun Karadağ’ın yargılandığı davanın üçüncü duruşması bugün Sincan Tutukevi’nde görüldü.

Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından görülen dava Sincan Tutukevi’nde hazırlanan duruşma salonunda saat 10.35’de başladı. Adli kontrol ile tahliyesinin ardından ev hapsinde tutulan Semih Özakça, kendisine destek için 179 gün önce açlık grevine başlayan eşinin yardımıyla tekerlekli sandalye ile katılırken, Ankara Numune Hastanesi’nde Jandarma gözetiminde tutsak tutulan Nuriye Gülmen ise hastane odasından SEGBİS ile bağlandı.

İkinci duruşmasında davanın konusunun ve Nuriye ile Semih’e yöneltilen asıl suçun “Açlık Grevi” olduğunun öğrenildiği davada Semih Özakça, dava açıldıktan aylar sonra hazırlanan iddianamede kendilerine yöneltilen “Terör Örgütü Üyeliği” suçlamalarını reddetti ve savunmasında, “Hakkımızı aradığımız için buradayız. İşimizi geri alınca açlık grevini sonlandıracağız, bundan herhangi bir terör örgütünün ne tür bir çıkarı olabilir?” ifadelerini kullandı.

Aylar Sonra Hazırlanan İddianame “Kopyala-Yapıştır” Yöntemiyle Hazırlanmış

Sanık avukatlarının savunmalarında ise özellikle davanın savcısı tarafından, dava açıldıktan aylar sonra hazırlanan iddianamesinde yer alan bazı isim ve ifadelerin dava ile en ufak bir bağlantısının bile bulunmadığını belirtti. Özellikle bazı isimlerin farkı davalarda da geçtiği belirtilerek, savcılık iddianamesinin tam anlamıyla “kopyala-yapıştır” yöntemiyle hazırlandığının açıkça görüldüğünü mahkeme heyetine hatırlattı.

Avukatların konuşmalarında özellikle davaya sonradan Terörle Mücadele ekipleri tarafından eklenen pek çok tanığın ise ifadelerinin aylar içerisinde TEM Şube tarafından güncellendiği, bu sebeple Emniyet tarafından mahkemeye tanıklık yapmaları için ‘ayarlanan‘ bu şahısların ifadelerinin hiçbirinde herhangi bir tutarlılık bulunmadığını delilleriyle birlikte mahkemeye sundu.

Önce ‘Mevcut Durumun Devamına’, Sonra Gazlı Saldırıya…

Mahkemeye, Jandarma gözetiminde zorla tutulduğu Ankara Numune Hastanesi’nden SEGBİS yöntemiyle katılan Gülmen ise, “Saldırılar halka karşı ne kadar yoğun olursa, siz de o kadar açlık grevi göreceksiniz” dedi. Mahkeme Başkanı’nın Gülmen’in ifadelerinin kendi savunması olarak kayda geçirileceğini söylemesinin üzerine ise avukatlar, hem hukuka, hem de tüm teammüllere aykırı bu hukusuz duruma itirazda bulundu. Gülmen ise “Söyleyecek çok sözüm var ve kızgınım. Beni serbest bırakın, mahkemenin karşısına çıkayım. Savunmamı ancak o zaman yapacağım” sözleriyle, ifadelerinin resmi savunması olmadığını kayıtlara geçirdi.

Savcının mütalaasının ardından mahkeme heyeti ara kararını açıkladı. Buna göre, Acun Karadağ’ın her Cuma günü Emniyet’e imza vermek koşuluyla adli takibine, Semih Özakça’nın adli kontrol itirazının reddine ve adli kontrol ile ev hapsinin devamına, Nuriye Gülmen’in ise tutukluluk halinin devamına karar verilen duruşmada bir sonraki tarih olarak ise 27 Kasım 2017 Pazartesi günü belirlendi.

Mahkeme çıkışında ise duruşmaya katılanları, emniyet güçleri tarafından hazırlanan gazlı saldırı karşıladı. Nuriye ve Semih’e destek olmak için Sincan’a gelen yurttaşlar ve salondan çıkan avukatlar polisin gazlı saldırısına maruz kalırken “Nuriye ve Semih Onurumuzdur” sloganları atıldı. Semih ve Esra Özakça ise, saldırı sona erene kadar salonda mahsur kaldı.

İşte Numune Hastanesi’nde Jandarma eşliğinde tutsak tutulan Nuriye Gülmen’in Mahkeme Heyetine Hitaben Yaptığı Konuşması:

“Boyun Eğmediğim İçin, Hakkı Savunduğum İçin Buradayım. Herşeyi Göze Alarak Bize Destek Olan Herkese Teşekkür Ediyorum”

“Destek olup ceza alan, cezaevlerine giren, gözaltına alınan Türkiye’nin dört bir yanındaki insanlara teşekkür ediyorum. İnsanlar açlığımızı paylaştılar. Yanımızda olan halkımıza yürekten teşekkür ediyorum. Terör demagojilerine inanmayıp bizim için birşeyler yapan herkese teşekkür ediyorum. En başından beri keyfi olarak mahkemeye getirilmedim, mahkemelere katılmak istediğim halde.

Numune Hastanesi’nde çok sağlıksız koşullar altında kalıyorum. Odada sürekli bir ışık yanıyor. Açlık grevindeki bir insan olmasam bile bu ışık altında uyuyamam. Çok kapsamlı bir savunma hazırladım. Ançak önce Nuriye Gülmen kimdir, neden açlık grevine başladı bunu anlatmak istiyorum. Bugün 254. gün.

Ben Eskişehir Osman Gazi Üniversitesi’nde araştırma görevlisiyim. Öğretim üyelerinin angarya işlerini kabul etmedim.

Mesai saatleri dışında katıldığım eylemlerden dolayı soruşturma geçirdim. Ali İsmail Korkmaz’ın duruşmalarına katıldığım için soruşturma geçirdim. Sendikamın çağrılarına katıldığım için soruşturma geçirdim. 38 gün boyunca Ali İsmail uyanacak diye bekleyen Emel Annenin yaşlarına gözlerine şahidim. Ben her fırsatta o uyanacak diye oraya gittim.

Bitirdiğim tezimi bitirmedim diye haksız şekilde açığa alındım.Oysa ben onca emekle bitirdim.Ben hakkımı arayan bir insanım. Haksızlığa uğrayanların yanında olan bir insanım. Soruşturma geçirdiğim halde acısı olanı paylaşan insanım.

Biz asla ispiyonla, tez aparmacılığıyla hoca olanlardan değiliz, olmayacağız. Ben barış için imzacı olan akademisyenlerin neler yaşadığını da biliyorum. İdare görevlerini aldılar, doktoralarını iptal edip mobbing uyguladılar. OHAL sonrasında kendi gördüklerim bunlardı. Mesela sevgili Acun 20 yıllık öğretmen “Beni nasıl atarsınız” diyordu. Ben de dedim, “Beni nasıl işten atarsınız?”

“Taş Duydu, Beton Duydu, Siz Duymazdan Gelsenizde…”

Ben 9 Kasım’da o eyleme başladım. Beni 9 Kasım’da o eyleme benim kendi savunma yeteceğim ve direncim boyunca boyun eğmemem götürdü. AKP iktidarı beni işimden atamaz. Ben ondan hesap soruyorum. Sadece işimi istiyorum. Hesap soruyorum. Bu meşrulukla Yükselde’yim. Bu meşruluğa inananlar Yüksel’deydiler. Selçuk Üniversetisi hatasını anlayıp beni işe geri alacak. Biz haklı olduğumuz için oradayız, biz bütün yolları tükettik her şeyi kullandık. İşimizi geri istiyoruz. Haklı olduğumuz için oradayız.

Saldırılar halka karşı ne kadar yoğun olursa, siz de o kadar açlık grevi göreceksiniz. Bizim açlık grevi Dünya çapında görüldü. Faşizmin arttığı oranda halk açlık grevi yapmaya devam edecektir.

Bu direniş bizim halkımıza sözümüzdür. İşimizi geri istiyoruz. Yüksel direnişi devam etti. Gözaltına götürüyorlardı Kabahatler Kanunu ya da canları ne isterlerse öyle davranıyorlardı. OHAL vardı, kimse bir şeye yapmaya cesaret edemiyordu! Biz vardık, halk bunun farkında.

Açlık grevimiz ve direnişimiz AKP’nin KHK’larının meşruluğunu ortadan kaldırdı. Haksız yere insanlar, hiçbir gerekçe gösterilmeden işlerinden atılıyor. Bu bu kadar kolay değil. Biz bunun bu kadar kolay olmadığını anlattık. Bu KHK sonrası YÖK’le görüşmek istedik, karşımızda muhatap bulamadık! Topladığımız imzaları teslim etmek istedik. Basın açıklamaları yaptık. Muhatap bulamadık. Taş duydu, beton duydu, bir siz duymadınız.Sonrasında açlık grevi kararı aldık. Semih ile açlık grevi kararı sonrası gözaltına alındık. 5 gün TEM’de tutulduk. Adli kontrolle serbest kaldık. Tekrar Yüksel’e gittik. Açlık grevinin 75. günü gözaltına alındık, dosyalar üzerine oynamalar yapılarak, birleştirilerek tutuklandık.

Gülsüm Elvan’ın kolunun kırılması, Antalya’da adımızın geçtiği pankart açan öğrencilerin tutuklanması, bunların hepsi halkın bizi sahiplenmesinin önüne geçmek için yapılmıştır. İçişleri Bakanlığı’nın özel bir saldırısı oldu. Adımıza kitapçık çıkardı. Vasat bir İngilizce ile sonra akşam 9’da eve gidip yiyorlar dedi. Twitter paylaşımlarımızı sordular, soracak soruları bile yoktu. Neden tutuklandığımı bilmiyorum. Sorulan sorulara hayır diyorum. Sorulacak soruları kalmadı. Dosyaları birleştirip aniden tutuklandık. Sincan Hapishanesi’nde kaldım. Orası bir tecrit hapishanesi, çok ağır koşullar altında kaldım.

Açlık grevime uygun olmayan tecrit ortamında bulundum. Sonra Numune Hastanesi yoğun bakım ünitesine getirildim. Ancak hapishaneye dönmek için dilekçe verdim. Çünkü hapishanede devrimci dayanışma vardı. Numune Hastanesi’nde hayati tehlikesi vardır, refakatçisiz kalamaz raporuna rağmen 18 gün refakatçisiz kaldım. Kendi ihtiyaçlarımı karşılayacak durumda olmama rağmen.Sincan cezaevinde tecritte bile olsam tekerlekli sandalye ile hava alma güneşi görme şansım vardı. Hastaneye getirilmeye itiraz etmemin en önemli nedeni, beni hasta olarak görmeleriydi. Ben tedavi olmak istemiyorum. Ben direnişçiyim ben ne için hastanede kalıyorum?

Bir gece hapishane müdürü geldi, “Seni hastaneye götüreceğiz” dediler. Zorla çarşaflardan tutarak üçüncü derece yoğun bakım ünitesine koyuldum. Zorla müdahaleye zemin hazırladılar. 24 saat perdemi aralayıp rapor verdiler birilerine. Birgün jandarma gelip sen yürüyebiliyorsun seni yatağa bağlayalım dedi kabul etmedim. Çok gergin bir ortam sürekli baskı altındayım. Yoğun bakımda kalmak istemedim. Hekimlere “Sizi hekim olarak görmüyorum” dedim.

Yoğun bakım ünitesine kaldırıldığımda ise perde ile kapatılan bir bölme idi burası sadece. Sürekli perde arkasından beni gözetliyorlardı. Duyabiliyordum, “Komutanım kalktı bu” diye bilgi veriyordu. Aynı perdenin arkasında poşet geçirilmiş bir sandalyede tuvaletimi yapmamı istediler. İçeride tuvaletimi yapmak, insanlar izlerken onur kırıcıydı. Sonra mahkum koğuşuna götürüleceğimi, oranın daha iyi olduğunu söylediler. Getirdikleri yerde gözlerime inanamadım. Gün ışığı yok. Havalandırması yok. Gece gündüz kafamda yanan bir ışıkla yaşıyorum. Uyuyamıyorum.

Hapishanede açık görüş yapma hakkım vardı. Burada ise demir parmaklıkların ardında ailem ile gardiyanların karar verdiği kadarıyla görüşebiliyorum. 15 dakika belki. Avukatlarım ile avukat görüşünü koridorda diğer tutsakların gardiyanların yanında yapmak zorunda kalıyorum. Dışarıda iken bizimle birlikte olan bizimle ilgilenen hekimlerimiz vardı. Onlara kendimizi anlatabilmiştik, hasta doktor güven ilişkisini onlarla kurmuştuk. AİHM karar verdi, kendi doktorlarının görmesine izin verin diye.Ben dilekçe verdim, doktorlarım dilekçe verdi. Ama AİHM kararına ve onca dilekçeye rağmen beni hala kendi doktorlarım ile görüştürmediler.

Benim kaçma şüphem yok, şuradan iki adım tuvalete gidebiliyorum sadece. Ne diyerek beni hala burada tutacaksınız. Semih’i basından takip ettiğim kadarıyla, tahliye sonrasında çok daha iyi görünüyor. Çünkü sevdiklerinin yanında. Tarih direnenleri, bizi yazacak. Ancak sizi de yazacak. Kimse ölmek istemez, biz ölmek için açlık grevi yapmıyoruz. Ancak karşımızda bizi ısrarla öldürmek isteyenler var. Bu olmak zorunda değil. Beni tahliye etmenizi istiyorum.

Onca saldırıya rağmen orada hala benim savunmanlığımı yapan avukatlarıma sevgi ve selamlarımı iletiyorum. Sayıları önemli değil ben onların çok olduğunu biliyorum.”

Alıntı: İnadına Haber / 17 Kasım 2017 Cuma 

Kapak Görseli: Murat Başol (Duruşma Salonundan Çizimler)

Zafer! İrlanda vahşi hayvan sirklerini yasakladı

9 kasım perşembe günü, tarım, gıda ve denizcilik bakanı Michael Creed TD İrlanda’da vahşi hayvan sirklerinin yasakladığını duyurdu. Kararı duyan PETA destekçileri TD’ye milyonlarca mail gönderdi ayrıca yasaklama için çağrıda bulunan Pamela Anderson ve Louis Walsh gibi ünlülerden de destek mektupları geldi.

Bakan Creed: “Sirklerde vahşi hayvanların eğlenmek amaçlı kullanılmasına artık izin verilmeyecek. Bu halkın çoğunluğunun genel görüşü ve bende bu durumu desteklemekten mutluyum. Bu gelişen bir hareket yani hayvanları korumak için gösterdiğimiz kararlılığın yansıması. Tabii ki söz konusu hayvanlar için alternatif düzenlemeler yapılmasına izin vermek için mütevazı bir öncülük yapmaya varım.” açıklamasında bulundu.

Bu karar, İrlanda’yı benzer yasakları olan Avusturya, Belçika, Meksika ve onlarca diğer ülke ile aynı hizaya getirdi. Filler, zebralar, aslanlar gibi hayvanlara karşı  anlayışımız genişliyor ve biliyoruz ki sirkler asla onların zor  ihtiyaçlarını karşılayamaz. Bu hayvanlar kronik olarak bıkmış, stresli ve depresif çünkü bir ömür boyu kendileri için doğal ve önemli olan her şeyi yapma fırsatından mahrum edildiler. Bazı Viktorya dönemi eğlence kavramından dolayı, kafa karıştırıcı hileler yapmaya zorlanan hayvanlar römorkların içinde  kafes halinde tutuluyorlar.

PETA, Bakanlığa hayvanları korumak için harekete geçtiğinden ötürü ve TD’lerini temsilen tüm destekçilerine teşekkür ettiğini duyurdu!

Siz ne yapabilirsiniz?

Bu büyük bir adım, ancak İrlanda’nın hayvanları korumak için daha fazla şey yapması gerekiyor. Çoğu insan farketmiyor ama birçok kürk çiftliği ülkede hala işliyor. Lütfen Bakanlıkla görüşün ve ondan bu zalimce olayı yasaklamasını isteyin.

KaynakPETAUK

Lilith efsanesi

0

Yakın geçmişe kadar ağırlıklı olarak dişil enerjiden beslenen bizler, eril enerjiden de beslenmeyi öğreniyorken, aklıma birden Lilith geldi… İsmi pek bilinmeyen, bilinse de pek hayra yorulmayan, önce güzeller güzeli diye anılan, sonraları ifrit olan Lilith…

Çoğumuza yaratılışın, insanlığın doğuşunun Adem ve Havva ile başladığı öğretildi. Adem’in kaburga kemiğinden yaratılan Havva’yı hep bildik ama Adem’in ilk eşi Lilith’ten pek bahsedilmedi bizlere.

Simgesi olan baykuşla tasviri

Efsaneye göre Tanrı topraktan önce kadın ve erkeği yarattı. Kadının adı Lilith, erkeğinki ise Adem’di. İnsanlığın bu ilk çiftini de mutlu mesut yaşasın diye cennetine yerleştirdi. Ama bu çift bir türlü mutlu, huzurlu olamıyordu. Adem, Lilith’ten kendisine tabi olmasını istiyor, Lilith ise “kendisinin de topraktan yaratıldığını, eşit olduklarını” söyleyerek itiraz ediyordu. Adem kendini, bağışlayan, bereketli gökyüzüne; Lilith’i de ürün veren toprağa benzetiyordu. Birlikte yaşayamayacaklarına karar veren Lilith, Tanrının asla söylenilmemesi gereken ismini söyleyerek göğe yükselir. Böylece cennetten ve tüm nimetlerinden vazgeçmiş olur, dışlanmışların arasına katılır. Şeytandan ve cinlerden çocukları olur. Bu arada yalnızlığa dayanamayan Adem, Tanrı’ya yalvararak Lilith’i geri istediğini söyler. Bunun üzerine Tanrı üç meleğini, Lilith’i ikna etmeleri ve geri dönmesini sağlamaları, yoksa her gün yüz çocuğunun öleceğini söylemelerini ister. Lilith bu tehdite rağmen kesinlikle dönmeyeceğini söyler ve olduğu yerde kalır.

Tehdit gerçeğe döner, Lilith çocuklarını kaybetmeye başlar. Çocuklarını kaybeden Lilith bu acıyla, o andan itibaren tüm hamile ve yeni doğum yapmış kadınların ve bebeklerin baş düşmanı olacağına yemin eder. Erkek çocukların ilk sekiz gün, kız çocukların ise ilk yirmi gün içinde canlarını alacaktır. Lilith artık tamamen kötülerin tarafına geçmiştir.

Bunun üzerine Tanrı Adem’in kaburga kemiğinden Havva’yı yani ikinci eşini yaratır. Havva erkeğinin bir parçasından yaratıldığından Adem’e tabi olur, yaptıklarına söylediklerine karşı çıkmaz.
İnanışa göre, dişi bir şeytan bir ifrit haline dönüşen Lilith, hava karardıktan sonra yeni doğum yapmış kadınların evlerine girerek bebeklerini boğarmış. Birçok kültürde, loğusa kadınların yalnız bırakılmaması, albastı ya da karabasana, ki bunlar da Lilith’in başka halleridir, karşı önlem olarak yastıklarının altında bıçak veya makas bulundurulması, kendilerine ve bebeklerine tılsımlar muskalar takılması bu inançtan günümüze kalan alışkanlıklardır.

Aslında Lilith efsanesi Tek Tanrılı dinlerden çok önceye, Mezopatamya uygarlıklarına dayanıyor. Sümer ve Babil mitolojilerinde rüzgar Tanrıçası ile ifade ediliyor. Sonra Yahudilerin, Tevrat’ın önce sözlü sonra yazıya dökülen ikinci bölümü olan “Talmud”’da geçiyor. Kabala’da da ondan bahsedilir ki aslında Dünya’nın Lilith ile tanışması da Kabalacı araştırmacılar sayesinde olur. Lilith’in tarihteki rolü, uzunca bir süre, erkekleri baştan çıkaran, kadın ve çocukları hedef alan dişi bir şeytan olarak belirlenmiştir.

Lilith çok güzel bir kadındır, uzun kızıl saçları, hatta çoğu metinde “gül rengi saçlı” olarak geçer, mükemmel bir teni ve kusursuz dudakları ile badem gözlü harikulade güzellikte bir kadındır. Bu güzelliği ile erkekleri baştan çıkarır ve tohumlarına sahip olur çocuklarını doğurur. Bu nedenle tarihteki bir diğer adı da “tohum hırsızı”dır.

Dante Gabriel Rossetti’nin Lady Lilith tablosu

Lilith’e atfedilen bir başka şey ise, kadınların kafasına girerek onlara “erkeklerle eşit oldukları”nı hatırlatmasıdır. Hatta ilk günahın sorumlusu da Lilith’dir. Havva’yı kandıran ve yasak meyveyi yemesini söyleyen yılan kılığındaki Lilith’ten başkası değildir.

Aslına bakarsanız Lilith hep vardı ve ondan hep korkuldu. Ortaçağ’da, başlayan, sonraları toplumsal bir histeriye dönüşen cadı ve büyücü avında, kızıl saçlı kadınların cadı oldukları gerekçesi ile yakılmaları bir tesadüf müdür? Ya da çoğu kez kadının şeytanlaştırılması?

Cadı, şeytan, ifrit olan Lilith ancak 19. yüzyıl civarında resimde ve edebiyatta daha sevimli formlarda yer bulabildi. Bu yaklaşımlardan sonra da, ondan korkan, tılsımlarla kendilerini koruyan kadınlar, eşit haklar ve özgürlük savaşlarında Lilith’i kendilerine figür olarak seçtiler. Eşitliği anlatan ve kendi yaşamına kendi yön vermeyi seçen Lilith, bu seçimiyle feministlere de ilham kaynağı olmuş.

Lilith… Özgürlük savaşçısı ve eşitlik savunucusu ilk yaratılmış güzel bir kadın mı yoksa dişi bir şeytan mı?

Sahaflığa hak ettiği değeri yeniden kazandırmak üzerine: Haydarpaşa Sahaf Festivali

Haydarpaşa Tren Garı yolcularına kapılarını açmadan önce, Kadıköy’ün ilk sahaf festivali için okurlara kapılarını açıyor. 18 Kasım-3 Aralık tarihleri arasında gerçekleşecek olan Haydarpaşa Sahaf Festivali, çeşitli semtlerden katılacak sahafları, okurlarla ve meraklılarıyla buluşturacak. Çok fazla kitap ve kaynak seçeneğinin yer alacağı festivalde, sahaflık anlayışının canlandırılması ve hak ettiği değerin yeniden anlaşılması hedefleniyor.2010 yılında kurulan Beyoğlu Sahaflar Derneği, tekrardan mesleki bir örgütlenme aracı olarak sahafları, okuyucularla bu festivalde buluşturuyor. Festival boyunca, Haldun Taner Sokağı peronlarında Haldun Taner imzalı 30 kitap da sergilenecek.

(Haldun Taner imzalı kitap örneği)

Festivalin düzenleyicilerinden biri olan Ümit Nar, Beyoğlu Sahaf Festivali heyetinde yer alırken 2 yıldır Üsküdar, 1 yıldır da Beyoğlu Sahaf Festivali’nde yer alamıyor. Bu festivallerin çehresinin değiştiği için artık kendisinin de yer almak istemediğini söyleyen Nar, kendilerinin düzenlediği festivaller ile mikro direniş mekanizmaları oluşturduklarını söylüyor.

Aslıhan Pasajı’nda Hermes Sahaf’ın sahibi, festivalin düzenleyicilerinden Ümit Nar ile sahaflık ve Haydarpaşa Sahaf Festivali üzerine konuştuk.

”Usta sahaflarımız katılıyor, Osmanlıca belgeleri elinde bulunduran arkadaşlar katılacak. Gelen arkadaşların nitelikli kitapları olacağını inanarak söylüyorum. Sahafların yalnızca ‘ucuz kitap satan yerler’ olarak algılanmasını değiştirmek istiyoruz. Fiyatlar yine makul olacak ama seç-al kitaplara yer vermeyeceğiz. Festivallerin kitap yığını olarak akıllarda kalmasını, sahafların da ucuz kitapçılar olarak anılmasını istemiyoruz.”

Sahafların konumlandığı yerlerde mekansal bir bütünlük görüyoruz.

Osmanlı’dan bugüne gelen şehir geleneği var, suya atılan taşın yarattığı merkezler gibi. Bunun benzeri olarak, lonca sistemi olduğu için esnaf hep aynı yere toplanmış. Başlangıçta 16. yüzyıl gibi kayıtları var. Medrese ve camilerde, istinsah denilen kopyalama işiyle uğraşanlar var. Zaman içerisinde ilk derli toplu toplaştıkları yer, Kapalıçarşı. Bu hem kontrolü sağlıyor, esnafın birbiriyle ilişkisini pekiştiriyor, hem de gelen insanın kitaba erişimini kolaylaştırıyor. Ayrıca cadde üzerinde olmak her zaman daha iyidir ama bir sahafın Beyoğlu caddesinde dükkan kirası ödemesi zordur. Pasajlar bu açıdan da uygun bir ortam sağlıyor.

İnternet satışlarının mesleğinize ve mekansal öneme nasıl etkileri oluyor?

Beyoğlu üzerinden söylersem, mekanları zaten yitiriyoruz. Hızlı bir rant politikası yürütülüyor. İnşaatların uzaması bile mekanları madden değersizleştirme politikası olabilir. 6-7 Eylül olaylarına da bakarsak, bu sermaye değişiminin bir parçasıdır bana kalırsa. İttihat ve Terakki’den beri gelen Türkiye’deki Türkleştirme politikasıdır. Buradaki Ermeni ve Rum vatandaşlara ait malların yani sermayenin el değiştirmesidir. Mekanlar el değiştiriyor, pasajlar kapanıyor. Bir arkadaşımız, bulunduğu bina otel olacak diye dükkanını kapatmak zorunda kaldı. Bir arkadaşımız, aşırı kira yükselmesi nedeniyle dükkanını kapattı. İnternet bir anlamda iyi. İnsanların kitaba ulaşmasını kolaylaştırdı. Ben Bartın’a da, Çin’e de kitap yolluyorum. Tuhaf bir şekilde Karaköy’e de yolluyorum. İnsansızlaştırma süreci olarak da görüyorum ben bunu, ne kadar iyi yönleri olsa da. İstanbul’daki kart dolum makineleri bile insansızlaştırma sürecinin bir parçası geliyor bana.

Bu 21. yüzyılın hastalığı gibi bir şey bence. İnsan, insandan eksiliyor, bu pek iyi bir şey değil. Ben şu anda internet satışı yapmıyorum ama insanlara daha rahat geldiği de bir gerçek. Satıcılar açısından şöyle olumsuz tarafı var, herkes kitap satabiliyor. Popüler birkaç kitap sitesi var, onlarda bile 350 400 satıcı var. Türkiye’de bu işi hakkıyla yapanlar 50 kişiyi geçmez. Sitelerdeki bu hizmeti sağlayanlar sadece para kazanmayı düşündüğü için çok da umursamıyorlar. Yat, don, kitap yan yana satılıyor. Bartın’daki insana ulaşabilmem açısından benim için kıymetli ama biraz mesleğin içini boşaltıyor. Kültür endüstrisinin bir parçası haline dönüyor ve metalaşıyor. Son dönemde festivallere ağırlık vermemizin bir nedeni de bu. İnsana ulaşmadaki sıkıntıyı gidermeyi amaçlıyoruz.

Mesleğinizde kadın sahaf sayısının düşük olmasını neye bağlıyorsunuz?

Aslıhan Pasajı’nda 30 dükkan var, 4-5 kadın esnaf mevcut. Oransal olarak çok düşük gerçekten. Keşke yarı yarıya olsaydı. Bu işin hamaliyesi çok fazla ama bu sadece göz korkutuyor. Teorik kısmı böyle olunca biraz uzak duruyor olabiliyorlar. Osmanlı’da da son zamanlarda hep erkekler yapmış bu işi. Usta çırak anlayışı da var, erkekler erkeklerle çalışmış. Kadınlar bu mesleğin dışında da kalmış diyebiliriz. Aslında içine girince yapamayacakları bir durum söz konusu değil. Bizim aramızda en çalışkan esnaflardan birisi de kadın sahaf arkadaşımızdır. Zorluk açısından zaten fiziksel bir fark yok. Sadece böyle bir algıdan dolayı uzak kaldıklarını düşünüyorum.

Türkiye’de koleksiyonerlik nasıl bir yerde duruyor?

Türkiye’de pek koleksiyoner yok aslında. Koleksiyonerlik burjuvazinin işidir. Avrupa’da Rönesans ile birlikte resim sanatına yatırım olarak bakmışlar mesela. Biz de burjuvazinin oluşması çok geciktiği için, 20-25 yıllık periyotlarla yeni zenginler türetildiği ve içi doldurulmadığı için burjuvazimiz yok. En büyük koleksiyoner Ömer Koç, onun dışında da bir iki isim varsa da fazla yok. Ustalarımız daha iyi bilirler. Sahaflar koleksiyonerlikle alakalıdır. Elimize geçen efemeraları, kitapları varsa bildiğimiz insanlara ayırır, ulaştırırız. Burjuvazi çok matah bir şey değil en başta ama o yüzden yakındığım bir konu değil ama yapılacaksa da düzgün yapılmasında fayda var ve bizde daha tam yapılmıyor. Bu olayın da kültürel zemininin olması lazım.

Yurt dışında durum nasıl?

Batı’da bu işin değeri daha yüksek. Türkiye’de ilgi de eksik. Amerika’da bir mezatta, Hayyam’ın el yazması kitabı bilmem kaç bin dolara satılmış. Bu kitap Türkiye’de ”pazarını” bulamadığı için Amerika’ya gitti. Mesela kişi veya kurumlara onlarla ilgili elimdeki kitabı ulaştırmaya çalışıyorum ama almıyorlar, ilgilenmiyorlar. Bilinçli toplayanlar çok az ve kitaplar hakkını bulmuyor. Bir arkadaşımız sadece yurt dışına satıyor örneğin. Osmanlıca çıkan dergilerin takım olarak en güzel bulunduğu yer Japonya. Türkiye’de çıkmış, fanzinler dahil, bütün dergilerin birinci sayılarını Kaliforniya Üniversitesi topluyor. Bu yine Reform ve Rönesans ile yakından alakalı.

”Bizim mesleğimizin özü, kitabı doğru insana ulaştırmaktan geçiyor.”

Kitapların, bir kütüphanelerde halka açık bulunması, bir de sahaflarda gerçek alıcılarını beklemesi durumu var. Hangisini daha değerli görüyorsunuz?

Kamuya mal olması beni de çok mutlu eder ama İlber Ortaylı’nın Galatasaray Üniversitesi’ne hediye ettiği kitaplara ne olduğunu hatırlatırım. Yandılar veya yakıldılar. Bazı kurumlara kişiler kütüphane

hediye ediyor. Hediye edilen kitaplar depoda çürüyor. Keşke çok iyi kütüphanelerimiz olsaydı. İnsanların kitaba ücretsiz ulaşabilmesi çok daha kıymetli ama bu kırık dökük yürüme hali bu konuda da devam ediyor. Bazı kütüphanelerin kitaplar eski diye değer vermediği bile oluyor. Bizim mesleğimizin özü, kitabı doğru insana ulaştırmaktan geçiyor. Piyasa kitapları satmak değil aslında. Bu anlamda bizim işimizi kıymetli buluyorum. Kamusallık çok önemli fakat hakkını bulamıyor.

Kadıköy’de ilk defa böyle bir festival yapılıyor. Daha önce niye festival mekanı olarak seçilmedi?

Biz hep belediyeler ile yapmayı hedefliyoruz bu festivalleri. Maddi anlamda kısıtlıyız ve mekan çok önemli. Mekan teminleri de belediyelerin elinde oluyor. Kadıköy Belediyesi için, tamamen benim fikrim, bir zamanlar çok etkili olan korsan kitap sebebiyle hep uzak durdu diye düşünüyorum. Bu festivallerde de korsan kitap satılır mı diye tedirgin oldular sanırım. Bu anlamda onları çok iyi anlıyorum. Beşiktaş ve Kadıköy, Beyoğlu civarındaki sorunlardan kaynaklı yeni merkez olmuş durumda. Mekanlar, tercihler bu taraflara akınca kitle de aynı yerlere taşınmış oldu. Bu sürecin devamı olarak Kadıköy bu tür etkinliklere ev sahipliği yapması gereken bir yer oldu. Belediye için de, bu festivalde bizim ne yaptığımızı görecekler ve bundan sonrası için daha sıcak yaklaşacaklar diyebiliyorum.

Festivaller nasıl şekilleniyor?

Beyoğlu festivali çok şenlikli geçiyordu. İşin ticari boyutu elbette oluyor ama o kalabalık, okurla buluşma daha keyif vericiydi. Artık o havası kalmadı. Ben ve birkaç arkadaşımız daha bu festivallerin dışında bırakıldık. Gezi süreci sonrası uygulanan filtreler buraya da yansıdı.

Haydarpaşa’dan önce Beylikdüzü Belediyesi’nde düzenledik, koordinatörlüğünü ben yapmıştım. O festival de çok nitelikli ve verimli geçti. Sahaflar ve okurlar için çok keyifliydi. Bu yansıma halinde gelişiyor. Başkan kitap okuyan bir Belediye Başkanı, çevresi de kitaba ve kültüre değer veriyor. Etkileşim halinde olmamızla ortaya harika bir festival çıktı. Sergiler düzenledik, mezatlarımız oldu ayrıca söyleşiler de düzenlenmişti Şimdiye kadar görmediğimiz bir muamele gördük ve bu da ortama yansıdı. Okur da bu enerjiyi alıyor ve arayı ısıtmış oluyoruz. İşimizin kültürel bir tarafı var. Bu yüzden buna özen gösteren insanlarla çalıştığınız zaman boyutu da keyfi de farklı oluyor.

Haydarpaşa Sahaf Festivali düzenlenirken nelere dikkat edildi?

Beylikdüzü Belediyesi aslında olması gerekeni yaptı ama biz alışık olmadığımız için çok etkilendik. Beklentimiz de bundan sonrası için yükseldi doğal olarak. Haydarpaşa Festivali için çerçeveyi biraz geniş tuttuk. Beyoğlu Sahaflar Derneği’ni canlandırdık. Garı kiralamaya uzun süredir niyetim vardı. Ne zaman ki yargı, gar olarak kalmasına karar verdi o zaman festivali orada yapmaya karar verdim. Kadıköy Belediyesi’ne ve gelecek okura bir profil sunacağız diyerek yol aldık. Mahcup olmayacak adımlar atmaya çalışıyoruz. Bizim yaptığımız festivalden Devlet Demir Yolları’nın, sahafların, okurların ve Kadıköy Belediyesi’nin memnun kalması lazım. Çok hassas davrandığımız bir festival. Okurlar da geldiğinde görecek, kısıtlı imkanlarla bir düzen oluşturmaya çalışıyoruz. Kargaşa ve dağınıklığı önleyeceğiz. Herkesin getireceği kitaplar belli ve sahaflardan değerli kitaplar çıkacak. Ucuz kitap mutlaka olur ama kötü kitapların elden çıkarılmaya çalışıldığı bir ortam olmayacak. Sadece dükkanı olan arkadaşlar katılıyor o yüzden kitapların seviyesi yüksek olacak. Usta sahaflarımız katılıyor, Osmanlıca belgeleri elinde bulunduran arkadaşlar katılacak. Gelen arkadaşların nitelikli kitapları olacağını inanarak söylüyorum.

Sahafların yalnızca ‘ucuz kitap satan yerler’ olarak algılanmasını değiştirmek istiyoruz. Fiyatlar yine makul olacak ama seç-al kitaplara yer vermeyeceğiz. Festivallerin kitap yığını olarak akıllarda kalmasını, sahafların da ucuz kitapçılar olarak anılmasını istemiyoruz. Festival sayısı çok arttı ve ticari tarafı ağır basıyor. Beylikdüzü’nde bu kötü algıyı değiştirmek için bir adım atmıştık, Haydarpaşa kırılacağı yer olacak gibi duruyor.

Okurlar niteliksiz kitap görmeyecek, kitabiyat bilgisi yüksek sahaflar ile birlikte olacaklar. İlginç diyebileceğimiz, her yerde karşılarına çıkmayacak çeşitli konulardan kitaplar olacak. Festivalin merkezinde kitap olacak, bu sefer başka bir şeyin kitabın önüne geçmesine izin vermeyeceğiz. Sahaflığın özünü de sergilemiş, tanıtmış olacağız. İstanbul’un yapılabilecek en güzel yerinde festival yapıyoruz ve yüksek ihtimalle bizden sonra gar hızlı tren inşaatı için kapanıyor. Bundan sonra daha da güzel olacak, yolcularını ağırlayacak ama böyle bir anı biriktirmek için son fırsat olabilir. Çok emek verdik karşılığını bekliyoruz.

Amazon, Yüzüklerin Efendisi dizisinin geleceğini doğruladı

Yüzüklerin Efendisi’nin dizi olarak ekranlara gelmesi hakkında dönen söylentiler son buldu. Amazon tarafından satın alınan dizi hakları hakkında ilk defa resmi ağızdan açıklama geldi!

J.R.R. Tolkien‘in modern fantastik edebiyata yön veren roman serisi Yüzüklerin Efendisi, yeniden uyarlanmaya hazırlanıyor. Bir süre önce Warner Bros firması tarafından sunulan dizi hakları Amazon ve Netflix gibi iki ağır topun arasında gidip gelmişti. Sonunda Amazon tarafından alınan yayın hakları, ilk kez resmi dilden duyurulmuş oldu.

Yapılan basın açıklamasında konuşan Amazon Studios yetkilisi Sharon Tal Yguado, Yüzüklerin Efendisi gibi birçok nesle dokunmuş böylesine büyük bir kültürel fenomenin yeniden yorumlanması için heyecanlandıklarını belirtti. Tal Yguado, “Tolkien Estate and Trust, HarperCollins ve New Lines ile ortaklaşa çalışmaktan onur duyuyor ve Yüzüklerin Efendisi hayranlarının Orta Dünya’daki yeni maceraları için heyecanlanıyoruz.” sözlerine yer verdi.

Amazon, The Fellowship of The Ring (Yüzük Kardeşliği) öncesini anlatan çok sezonlu bir dizi için anlaşma yapıldığını ve anlaşma, ayrıca The Lord of the Rings spin-off dizilerini de kapsadığını belirtti. Hikayenin öncesi için de ek hikayelerden yararlanacaklarını açıkladılar. Anlaşmanın Amazon’a maliyeti ortalama 250 milyon dolar civarında.

Henüz serinin gidişatı hakkında bir açıklama yok. Yönetmen, senarist ya da kadro hakkında yapılacak olan açıklamalar için biraz daha beklemek zorundayız. Ancak yapılan basın açıklamasında Tolkien’in eserine sadık kalınacağı ve daha önce keşfedilmemiş Orta Dünya maceralarına yelken açacağımız söyleniyor.

Peter Jackson’ın Yüzüklerin Efendisi Üçlemesi, devrimsel nitelikte bir yapımdı. Her ne kadar kitabın hayranları tarafından sevilmese de ortaya koyduğu olağanüstü anlatım şekliyle, Tolkien’in yapıtına en sadık çalışma olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Bakalım Amazon Studios, böylesine ağır bir topun altından nasıl kalacak?

Dikkat! Ek bölümleri spoiler içerebilir! Hikâyenin öncesinden Yüzüklerin Efendisi’ne kadar olan hikâyeleri içerir.

EK-A

  1. Númenórean Kralları
    1. Númenor
    2. Sürgündeki Diyar (Krallık)
      – Kuzey Hattı: İsildur’un varisleri
      – Güney Hattı: Anarion’un varisleri
    3. Eriador, Arnor, ve Isildur’un varisleri
    4. Gondor ve Anarion’un varisleri
      – Vekilharçlar
    5. Arwen ve Aragorn’un Öyküsü
  2. Eorl’un Hanesi
    1. Kralların işareti
  3. Durin Halkı (Hanedanı)

EK-B – “Yılların Öyküsü”
EK-C – Kısa ve öz bir şekilde tarihlerin 2890’ı gösterdiğinde Primula Baggins ve Drogo Baggins , Brendi badesi Nehri’nde bir sandal kazası yaşayacak ve boğulacaklardı. (Frodo’nun annesi ve babası) Bu olayın sonrasında Frodo öksüz kalacak ve bir süre yalnız başına Brendi konağında yaşamak zorunda kalacaktı. Daha sonra ise Bilbo Baggins onu Çıkın Çıkmazı’nda birlikte kalmaya davet edecek ve hikaye bu şekilde gelişecek.

Kaynakfrpnet.net
Kapak Görseli

İzmir kuşlara mezar olmasın çağrısı

2

İzmir Körfezi Geçiş Otobanı ile ilgili tartışmalar büyüyor. Konuyla ilgili Doğa Derneği bir açıklama ve çağrı yaptı. Dernek, bölgedeki flamingolara zarar vermeden bu otobanın yapılamayacağını savunuyor ve durdurulmasını talep ediyor.

Doğa Derneği, EGEÇEP, TMMOB ve 85 kişi İzmir Körfezi’ne yapılması planlanan otoban bağlantılı köprü projesine dava açarak çevre etki değerlendirme raporu “olumlu” kararının iptalini istemişti. Kamu kuruluşları, akademisyenler ve sivil toplum uzmanlarının 35 yıldır izlediği Gediz Deltası’nda geçtiğimiz sene yaklaşık 20 bin çift flamingo kuluçkaya yatmış, Doğa Derneği deltada üreyen flamingoların önemli bir kısmının köprü yapılması planlanan bölgede beslendiğini ortaya koymuştu.

Geçtiğimiz gün Aziz Kocaoğlu “Körfez geçişi konusu var. İzmirli isterse yaparız diyorlar. Ben vatandaşın en fazla oyuyla seçilmiş kardeşinizim. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanıyım. Ben tüp geçişi istiyorum. Duymayan bir daha duysun. Ben tüp geçişin tartışmasız yapılmasını istiyorum. Yapın kardeşim” ifadelerini kullanmıştı.

Konu hakkında açıklama yapan Doğa Derneği Genel Koordinatörü Dicle Tuba Kılıç şunları söyledi “İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun açıklamasını üzüntü ile okuduk. İzmir’in Gediz Deltası dünyanın en önemli sulak alanlarından biridir ve İzmir gibi nüfusu dört milyonu aşan bir metropolün içinde yer alan yeryüzünün tek sulak alanıdır. Flamingoların dünya nüfusunun yüzde onu, İzmir’in Gediz Deltası’nda yaşamaktadır. Bir dönem İZKUŞ’un da başkanı olan Kocaoğlu’nun bu bilgileri bile bile geçiş projesini savunması, İzmir’in doğasını şehrin en büyük zenginliği olarak görenleri büyük hayal kırıklığına uğratmıştır. Dünyanın tüm şehirlerinde köprü yapabilirsiniz. Ancak flamingolar ile iç içe yaşama şansına yeryüzünde İzmir’den başka hiç bir şehirde sahip değilsiniz. Başkan Kocaoğlu ve iktidarın hemen hiç bir konuda bir araya gelemezken, İzmir’in koruma alanlarını, kuşları yok etmek ve şehri batıya doğru büyütmek için buluşmuş olması son derece düşündürücü”.

Doğa Derneği’nin verdiği bilgilere göre; güncel proje planında köprü ayaklarının yer alacağı bölge, 1999 yılından bu yana birinci derece doğal sit alanı olarak koruma altında. Aynı zamanda yaklaşık on yıl önce Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği altında Mutlak Koruma Bölgesi olarak tanımlanmış bir bölge. Flamingolar için yüzlerce yıldır değişen bir durum yok. Bölgede on yıldır kesintisiz olarak yapılan ve son yıllarda Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün koordinasyonunda yapılan kış ortası su kuşu sayımları, köprü yapılmak istenen bölgenin flamingoların dünyadaki en önemli beslenme alanlarından biri olduğunu ortaya koyuyor. Düzenli olarak on bin veya daha fazla flamingo bu bölgede besleniyor. Flamingolar gün içinde uçarak yuvalama alanlarından bu bölgeye beslenmek üzere geliyor. Yani flamingolara zarar vermeden köprünün yapılması mümkün değil.

Doğa Derneği Genel Koordinatörü Dicle Tuba Kılıç sözlerine şöyle devam etti: “Başkan Kocaoğlu yıllardır Kuş Cenneti’nden geçeceği için otoban projesinin köprü değil, tamamının tüp geçit olmasını savunuyor. Ancak bu ihtimal yürürlükteki geçiş projesi dosyasında değerlendirilmemiş bile. Dolayısıyla Kocaoğlu’nun tüp geçiş hayalinin olması için öncelikle planlanan otoban projesinin durdurulması gerekiyor. Kaldı ki tamamı tüp geçit dahi olsa çıkış noktası Gediz Deltası olan bu proje, Mavişehir’de olduğu gibi İzmir’in delta ve flamingolar üzerindeki büyüme baskısının adım adım artmasına neden olacak. Dünyadaki on flamingodan birinin yuvası olan Gediz Deltası’na otoban yapılması asla düşünülmemeli. Mevcut projenin tamamen iptal edilmesi için tüm hukuki ve vicdani yollarla çalışmaya devam edeceğiz. Muhalefet ve iktidarın ise İzmir’in doğasını ve kuşlarını yok etmek için değil, bu değerleri gelecek nesillere taşımak için birlikte çalıştığını, bu yönde projeler geliştirdiğini görmek istiyoruz. İzmir kuşlara mezar olmasın.”