Ana Sayfa Blog Sayfa 235

Tarih boyunca dünya genelinde protestolara katılan güçlü kızların fotoğrafları

Dünyayı değiştirmek için asla çok acemi değilsin.

Küçük kızların etkili sesleri olabilir, direnmeye daha da istekli olabilirler.

Burada; geçmişten bu yana, Kadın Tarihi Ayı ve Uluslararası Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak anılan 8 Martta, tarih boyunca tüm dünyada, inançları, fikirleri ve başkalarının hakları için ayaklanarak protesto gösterilerine katılan öfkeli kızların ne kadar çok olabileceğini simgeleyen fotoğraflar yer alıyor. (Bu liste kesin olarak dünya çapındaki her protestoyu kapsamıyor.)

 Birleşik Krallık – 1890’lar

Fotoğraf: Bettmann

İngiltere’de kadınlara oy hakkı tanındı. Yasal olarak gösteri yapan genç kızın elindeki dövizde geçen siyasi karikatürdeki yazı ise şöyle: ”Bayan Bull: Eğer kendi atıma binebilirsem ilerleyebiliriz John.” Dövizdeki illüstrasyonda, ”erkeklerin oy hakkını kazanması” olarak etiketlenen atın üzerindeki adamın arkasına binen bir kadını gösteriyor.

Birleşik Devletler – 1909

Fotoğraf: Galerie Bilderwelt

1 Mayıs 1909’da New York’taki İşçi ve Emekçi Bayramı Geçit Töreni sırasında çocuk işçiliğine karşı bir protesto. İki protestocu ingilizce ve yidçe sloganlar taşıyan kuşak takıyor.

Birleşik Devletler – 1950’ler

Fotoğraf: Bettmann

13 Haziran’da göçük faciası için düzenlenen protestolara katılan yürüyüşçülerden 6 yaşındaki Dolores Siat protesto gösteri alanında annesi ile birlikte yürüyüş süresince ”çocuklar için parklara ne dersin kahrolası karayolları” yazılı bir döviz taşıdı. Annenin yürüyüşe katılması ise kazı çalışması yaparlarken göçük oluşmasıyla meydana gelen faciada hayatını kaybeden 6 çocuğun ardından bir sevgi gösterisiydi.

Birleşik Devletler – 1950’ler

Fotoğraf: Bettmann

Birleşik Devletler Yüksek Mahkemesi 2 Nisan’da okulda birleşme kararı aldıktan sonra, 16 siyahi çocuk 4 annenin eşliğinde 3 Nisan’da Ohio Hillsboro’daki Webster okuluna yürürlerken duygularını belirttikleri dövizleri taşıdılar. Ve ulaştıklarında çocuklar 2 yıldır her gün olduğu gibi geri döndürüldü. Okul kurulu da harekete geçmeden önce Yüksek Mahkeme’nin resmi bildirisini beklediklerini söyledi.

Birleşik Devletler – 1965

Fotoğraf: Robert Abbott Sengstacke

Fotoğraftaki küçük kız, 1965 yılının Mart ayı sonlarında Alabama’da seçmen haklarına destek vermek için Selma ve Montgomery arasında gerçekleşen özgürlük yürüyüşleri sırasında bir kadının elinden tutarken yakın çekime alındı.

Birleşik Krallık – 1978

Fotoğraf: Keystone – Fransa

Küçük kız 18 Ekim 1978’de Londra’daki başbakan’ın evinin önünde hava ve çevre kirliliğine karşı protesto gösterisi yapıyor.

Birleşik Devletler – 1982

Fotoğraf: Barbara Alper

12 Haziran 1982’de New York Şehri’nde nükleer karşıtları bir araya geldi. Fotoğraftaki çocuk ise sırtında ”nükleer silahlarla çocuklarınızı kucaklayamazsınız” yazılı bir levha taşıdı.

Birleşik Devletler – 1982

Fotoğraf: Barbara Alper

Bu kız, 1982 yılının Eylül ayında New York Şehri’ndeki işçi ve emekçi bayramı geçit töreninde kadın hakları için ”kadın hakları haktır” yazılı bir döviz taşıdı.

Tayland – 1990’lar

Fotoğraf: Pornchai Kittiwongsakul

Kim olduğu bilinmeyen Myanmarlı bu küçük kız, Myanmar’da içeride tutulan 18 yabancı aktivistin serbest bırakılmasını talep etmek için 13 Ağustos’ta Bangkok’daki Myanmar Büyük Elçiliği önünde düzenlenen protestolara katıldı ve başkan Aung San Suu Kyi’ye karşı direnerek bu fotoğrafı elinde taşıdı. Sürgün edilmiş Myanmarlı gruplar ve Taylandlı öğrenciler Aung San Suu Kyi’nin destekçileri ile görüşmek üzere yolculuk etmesini önleyen yetkililere karşı direnişin 2. gününde de yeni bir yol kenarında meydan okumaya devam ederek gece boyunca ayakta nöbet tuttular.

Meksika – 1994

Fotoğraf: Matias Recart

Meksikalı çocuklar, 13 Ocak 1994’te, Meksika Chiapas’taki San Cristóbal de las Casas sokaklarında barış için gösteri düzenlediler. Yürüyüş, barış ve insan hakları grupları tarafından organize edildi. 12 Ocak tarihine kadar, savaşa karşı kamuoyunda ve uluslararası görüşünde sert açıklamalar yapan Cumhurbaşkanı Carlos Salinas, tek taraflı bir ateşkes ilan etti ve meksika devrimi’nin lideri olan Emiliano Zapata’dan adını alan ve kendilerini Zapata’nın ideolojik mirasçıları olarak kabul eden isyancı grupları silahlarını bırakıp yeni kurulmuş olan Barış ve Uzlaşma komisyonu ile görüşmeye çağırdı. Barış görüşmeleri, San Cristóbal de las Casas’da 21 Şubat’ta başladı.

Peru – 1995

Fotoğraf: Jaime Razuri

Babasının omuzlarında oturan bu küçük kız, 14 Temmuz’da Peru Lima’daki Mururoa Pasifik atolünde planlanan Fransız nükleer denemesini protesto etmek için ”burası çocukların dünyası” yazılı bir döviz taşıdı. Bastille Günü’nde Fransız Büyükelçiliği önünde düzenlenen protestoya yaklaşık 1000 kişi katıldı.

Rusya – 1998

Fotoğraf: Ivan Nikitin

Bu küçük Rus kızı, 1998 yılının 1 Temmuz Çarşamba günü Moskova’daki ABD büyükelçiliğinin önünde düzenlenen protesto gösterisine katıldı. Yaklaşık 100 kişi büyükelçilikte, Kosova konusunda Yugoslavya üzerinde baskı yapan ABD ve NATO’yu protesto ettiler.

Fransa – 2004

Fotoğraf: Frederick Florin

Bu küçük kız, 1 Eylül 2004’te devlet okullarında dikkat çeken dini sembollere ve islami başörtüsüne getirilen yasaklara karşı çıkarak Strazburg’da eğitim hakkı için dışarıda düzenlenen gösterilere katıldı. Başörtüsü yasası ise akademik yılın başında 2 Eylül’de yürürlüğe girdi. Dövizde yazanlar; ”okul benim hakkım, başörtüsü tercihimdi.”

Pakistan – 2005

Fotoğraf: Jewel Samad

Pakistanlı bu kız çocuğu, 28 Mayıs 1998’de ilk nükleer silahı ateşleme denemelerini Pakistan’da yapanlara karşı, 28 Mayıs 2005’te İslamabad’da hükümet dışı bir kuruluş olan Vatandaş Barış Komitesi (Citizen Peace Committee/CPC) tarafından organize edilen gösteriler süresince, Chagai dağının bir kopyasının önünde dururken, ”nükleer silahlara ‘hayır’ de” yazılı bir pankart gösterdi. CPC, nükleer karşıtı kampanyalarının bir parçası olarak organize ettiği gösteride, Hindistan ve Pakistan hükümetinden yetenekli nükleer füzelerini test etmeyi ve nükleer güçlerini sergilemeyi durdurmalarını istedi.

Japonya – 2008

Fotoğraf: Richard A. Brooks

Bu küçük kız, Tibet’te son günlerdeki gösterilerde yapılan baskıları sona erdirmeleri konusunda Çin’e çağrı yapmak için 26 Mart 2008’de Barış Anıtı Parkı’ndan Japonya’nın güneyinde yer alan Hiroşima kentine kadar düzenlenen, çeşitli grupların katıldığı yürüyüşte olimpiyat halkalarını temsil eden bir pankart taşıyor. Çin baskıları artırarak, Ağustos ayında Fransa’ya yaptığı gezi sırasında Fransız devlet yetkilileri ile Tibet’in ruhani lideri arasındaki görüşmelerde muhalif konumunda olan Dalai Lama’yı 26 Mart’ta sürgüne gönderdi.

Nepal – 2008

Fotoğraf: Brian Sokol

Bu küçük kız ise, Nepal Katmandu’da 23 Mart 2008’de Tibet’teki artan Çin zulmü süresince katledilen insanlar için düzenlenen dini törende ve barış protestolarında mum ışığı altında yağ lambalarıyla binlercesinin parladığı bir Budist tapınağının altında gülümsüyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre; 24 Mart 2008’de başkentte Tibet protestoları boyunca, Uluslararası Af Örgütü’nden 11 üye de dahil 461 kişi Nepal polisi tarafından tutuklandı.

Avustralya – 2010

Fotoğraf: William West

Bu küçük çocuk, 9 Nisan 2010’da Melbourne’deki islâm karşıtı ve planlı göçmenlik karşıtı düzenlenen protesto öncesinde ırkçılığa karşı bir araya gelen insanlara ”ırkçı olma!” yazılı bir pankart gösterdi. Yüzlerce ırkçılık karşıtı protestocu, Flinders Caddesi İstasyonu’ndaki basamaklarda toplu bir şekilde, bir türlü sonlandırılmayan göç karşıtı ve islâm karşıtı protestolara karşı durdu.

Birleşik Devletler – 2011

Fotoğraf: Ramin Talaie

Wall Street’i işgal et hareketine katılan 2 kız, 14 Ekim 2011 Cuma günü Lower Manhattan’daki yüzlerce protestocunun haftalardır yaşadığı Zucotti Parkı’nda ”çocuklara önem verin” ve ”geleceğimi koru” yazılı pankartları gösterdiler. Bu sabah polisle çatışma önlenerek, tahliye edilmesi planlanan Londra iş merkezi hakkındaki karar ertelendi.

Tunus – 2011

Fotoğraf: Salah Habibi

Bu küçük kız, Tunus’un Kasbah Meydanı’nda 2 Kasım 2011’de hakları için gösteri yapan Tunuslu kadınlara destek olarak elindeki kapısı açık kuş kafesini sergiledi. Tunus seçimlerini kazanan islamcı partinin lideri Raşid Gannuşi, 28 Ekim 2011’de Ennahda’nın sosyal kazanımlarını korumak için Tunus kadınlarına olan bağlılığını yineledi. Ancak bazıları, meclisin yüzde 41’ini alan partinin kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği konusundaki ilerici yaklaşımıyla bilinen yönlerinin bir Arap ülkesinde sınırlanmaya çalışılacağına dair endişelerini dile getirdi.

İspanya – 2011

Fotoğraf: Jorge Guerrero

Bu çocuk, eşcinsel hakları grubu Fundación Triángulo’nun Madrid’de 20 Ağustos 2011’de düzenlediği bir gösteri sırasında bir afiş boyadı. Binlerce protestocu Papa 16. Benedict’in ziyaretinde ve önceki gösterilerde uygulanan polis şiddetini protesto etmek için 19 Ağustos 2011’de Madrid’in merkezine geçti. Papa ise birkaç yüz metre uzaklıktaki bir dini törene başkanlık etti.

Afganistan – 2012

Fotoğraf: Arif Karimi

Afgan öğrenciler, 13 Ekim 2012’de Herat’da düzenlenen bir miting sırasında Taliban’ın suikast girişiminde başından vurulan Pakistanlı çocuk aktivist Malala Yousafzai’nin erken iyileşmesi için dua ediyorlar. Afganistan’daki okullar, Yousafzai’nin daha çabuk iyileşmesi için yetkililerin bir araya gelerek dua yoluyla onunla dayanışma göstermesi gerektiğini söyledi.

Yunanistan – 2014

Fotoğraf: Michael Debets

Suriyeli küçük kız, Akdeniz’deki bir teknede mültecileri gösteren bir resim taşıyor. Suriye iç savaşından Yunanistan’a kaçan Suriyeli mülteciler, Yunan devletinin muamelelerine karşı Atina’da protesto gösterileri düzenleyerek Suriyeliler için bir çözüm çağrısında bulundu.

Hong Kong – 2014

Fotoğraf: Jerome Taylor

1 Ekim 2014’te çekilen bu fotoğraf, Hong Kong’un demokrasi yanlısı protestoları sırasında ‘‘Ben buradayım çünkü… Yeni nesil için geleceği önemsiyorum. Hong Kong bizim evimiz!” yazılı bir pankart hazırlayan küçük bir kızın gösterisini sunuyor. Hong Kong’un öğrenci liderliğindeki demokrasi gösterileri, kaybedilecek pek az şey bulunduğunu söyleyen haklarını kaybetmiş genç nesil ile protesto süresince pragmatizmi destekleyen yaşlı bir koruma arasında şiddetli bir bölünme olduğunu vurguladı.

Birleşik Devletler – 2014

Fotoğraf: Adryel Talamantes

Genç kız, 23 Ağustos 2014’te Ferguson polis karakolundaki gösteriler sırasında ”adalet!” yazılı bir pankart taşıdı.

Fransa – 2014

Fotoğraf: Jeff Pachoud

Bu küçük kız, 20 Eylül 2014’te Fransa’nın merkezi Lyon’daki, Uluslararası engelliler derneği tarafından düzenlenen yıllık anti-personel mayın kullanımını ve satışını kınadıkları gösteriler sırasında bir çift ayakkabıyı piramit ayakkabıların arasına attı.

Avustralya – 2015

Fotoğraf: Cole Bennetts

Avustralya Sidney’de 9 Ağustos 2015’te Sidney belediye binasının önünde evlilik eşitliği için düzenlenen toplantı sırasında protestocular tarafından tebeşirle oluşturulmuş gökkuşağı geçişindeki küçük bir kız. Özellikle hükümeti, Avustralya’daki LGBTİ bireylerin evlilik haklarına izin vermek için parlamentodaki Evlilik Eşitliği kanun tasarısını onaylamaya çağırıyorlar.

Nijerya – 2015

Fotoğraf: AFP

Chibok Kızları Büyükelçisi himayesinde olan bir kız, 14 Nisan 2015’de Abuja’daki eğitim bakanlığına düzenlenen bir gösteride İslamcı örgüt Boko Haram tarafından kaçırılan 219 öğrencinin serbest bırakılması için baskı yapmaya başladı. Ülkelerinden kaçırılmalarının birinci yıldönümünde, Nijerya’nın cumhurbaşkanı Muhammadu Buhari ise Boko Haram tarafından kaçırılan kız öğrencilerin serbest bırakılması ile ilgili söz veremeyeceğini açıkladı.

Hindistan – 2015

Fotoğraf: Azam Husain

Bu küçük kız da, 20 Kasım 2015’te Uttar Pradesh’in Lucknow kentinde ISIS’e karşı Bara Imambara’da düzenlenen protesto boyunca bir döviz taşıdı. Protestoya Lucknow’daki Şii din adamı Maulana Kalbe Jawad tarafından liderlik edildi.

Brezilya – 2015

Fotoğraf: Tiago Mazza Chiaravalloti

Bu kız, 27 Ocak 2015’te Brezilya São Paulo’da toplu taşıma ücreti artırımlarına karşı düzenlenen herkesin çember oluşturduğu protesto gösterisinde diğer göstericilerle birlikte el ele vererek yürüdü. Otobüs, metro ve tren bileti fiyatları 6 Ocak’ta 3 ila 3.50 reale kadar çıktı.

Birleşik Devletler – 2016

Fotoğraf: Josh Edelson

3 yaşındaki yürüyüşçü Nimani Darch, 8 Temmuz 2016’da Kaliforniya eyaletinin San Francisco şehrinde Justin Herman Plaza’daki siyahilere uygulanan şiddete karşı mücadele eden afrika-amerika kökenli bir sivil toplum hareketinin düzenlediği gösteri sırasında ”ateş etmeyin” yazılı bir levha taşıdı.

Belçika – 2016

Fotoğraf: Dursun Aydemir

Ağzı siyah bant ile bantlanmış bu kız, 18 Aralık 2016’da Belçika’nın başkenti Brüksel’de Esad rejim kuvvetlerini ve destekleyenlerinin siviller üzerindeki saldırılarını ve Halep’teki insanlık dramını protesto etmek için eylemlere katıldı.

Japonya – 2017

Fotoğraf: Takashi Aoyama

Japonya Tokyo’da 12 Şubat 2017’de Shibuya semtinde ABD başkanı Trump’ın göç kararnamesine karşı düzenlenen protesto yürüyüşü öncesinde küçük bir kız çocuğu ”kız gibi dövüş!” yazılı bir döviz taşıyor. Trump’ın birçok farklı müslüman ülkelerinden ABD’ye göç yasağı kararnamesine karşı ”birlik ve beraberlik için kucaklayıcı bir Amerika” ismi ile düzenlenen yürüyüşe yaklaşık 300 kişi katıldı.

Birleşik Devletler – 2017

Fotoğraf: Kena Betancur

New York’da 4 Mart 2017’de, Kuzey Dakota’dan İllinois’e kadar uzatılması planlanan 1.886 km uzunluğundaki petrol boru hattına karşı Kuzey Dakota’da düzenlenmiş protesto gösterisine katılan bu küçük kız ”Diren DAPL” yazılı bir pankart taşıdı.

Avustralya – 2017

Fotoğraf: Daniel Pockett

Binlerce gösterici Avustralya Melbourne’de 8 Mart 2017’de Dünya Kadınlar Günü için bir araya geldi. Yürüyüşçüler, Avustralya’nın bağımsızlığının verilmesi, ırkçılığın sonlandırılması, tüm kadınların ekonomik haklarının, üreme ve kürtaj haklarının da verilmesi, aynı zamanda seks işcileri ve trans kadınlar da dahil dünya çapındaki tüm kadınların özgürlüğü için mücadele edip desteklemeye çağırdı.

Türkiye – 2013

Mayıs ayında dördüncü yıl dönümünü geride bıraktığımız, Recep Tayyip Erdoğan’ın emri ile AKP’nin polisleri tarafından 1000’e yakın kişinin ve piyanonun da gözaltına alındığı, 1000’den fazla kişinin yaralandığı ve Berkin Elvan, Medeni Yıldırım, Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük gibi 6 kişinin daha katledildiği, AK Parti Hükümeti tarafından Gezi Parkındaki ağaçların yerlerinden sökülüp Gezi Parkı’nın yıkımına karşı çıkan ve protestolara destek veren miniklerimiz.

Türkiye – 2015

Kadın katliamlarının giderek arttığı bir dönemde 2015 yılında para uğruna katledilen annesi Nuran Dutlu’nun hesabını sormak için Akhisar 8 Mart Kadın Dayanışma Gurubu ile Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun ortaklaşa düzenlediği ”Kadın Cinayetlerine Hayır!” eylemlerine katılan 5 yaşındaki Yekta Nehir Budak ”beni annemden ayıranların hapislerde çürümesini istiyorum” dedi.

Türkiye – 2016

AK Parti’nin meclise sunduğu ve önce kabul edilip kadınların gücünden korktukları için sonra geri çekilen cinsel istismar mağdurunun faille evlendirilmesi durumunda failin affını istediği ”istismarcıya af” önergesine karşı çıkıp protestolara katılan bir kızımız.

Kaynak: HuffPost.

Bilim insanları yeni bir orangutan türü keşfetti

Bilim insanları Pongo tapanuliensis adlı yeni bir tür orangutan keşfetti. Yeni keşfedilen Pongo tapanuliensis (Tapanuli) orangutanlarının neslinin tehlikede olduğu düşünülüyor.

Dünya’daki tüm orangutanlar bir futbol sahasını doldurabilecek kadar az. Bilim insanları bu futbol sahasının bir bölümünde bulunan orangutanların diğerlerinden farklı olduğunu keşfetti. Kuzey Sumatra’da küçük orangutanlar üzerinde çalışan bilim insanları yeni bir maymun türü keşfettiklerini duyurdu.

DNA olarak en yakın akrabalırımız olduğu söylenen şempanze ve orangutanların son yıllarda bazı yeni türleri keşfediliyor. 2001 yılından bu yana yapılan araştırmalarda bulunan yeni tür sayısının 2 (Pongo pygmaeus ve  Pongo abelii) olduğu biliniyordu. Ancak üçüncü bir tür daha ortaya çıktı. Konuyla ilgili açıklama yapan araştırmacılar “Yeni maymun türünü tanımlamak son derece heyecan verici” dedi.

Ancak bilim insanları her ne kadar yeni bir tür keşfettikleri için heyecanlı olsa da bu türün daha ne kadar hayatta kalacağı konusunda da endişeli. Araştırmacılar, 1000 km2’lik bir alanda 800’den daha Pongo tapanuliensis bulunduğunu ve bu alanın kaçak ticaret bölgesi olduğunu vurguluyorlar. Öte yandan bölgede bir altın madeni ve bir hidroelektrik santrali de bulunuyor.

Yeni türü diğerlerinden ayıran özellik ise araştırmacıların yaptığı açıklamaya göre kafatası yapısından kaynaklanıyor. Araştırmacılar,  Dünyadaki 10 kurumun elinde bulunan 33 kafatası ve çeneyi diğer yetişkin erkek orangutanlarla karşılaştırdı ve Tapanuli erkek kafatasının diğer bireylerden daha küçük olduğunu farketti.

Ayrıca araştırmacılar,  Tapanuli erkeklerinin uzun süren coşkulu çağrılarının diğer bilinen iki türünün çağrılarından farklı olduğunu ve canlıların Bornean orangutanlara kıyasla daha tarçın renkli keçelernin bulunduğunu ve kırılgan bir dokuya sahip olduklarını belirterek türün özelliklerini de inceledi. Siz bulunan bu yeni türle ilgili ne düşünüyorsunuz, bu keşifler dünya tarihini yeniden yazabilir mi?

Alıntı: webtekno
Kaynak: gizmodo
Kapak Dar: c402277.ssl.cf1.rackcdn.com

Kanadalı Yönetmen Denis Villeneuve iki filmiyle 23’üncü Gezici Festival’de: “Kaderini bilseydin, yine de yapar mıydın?”

2

Ankara Sinema Derneği’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 1-14 Aralık 2017 tarihleri arasında 23’üncü kez sinemayı kent kent dolaştırıyor. Festivalin, bu yılki durakları Ankara, Sinop ve Kastamonu. Ankara’da 1-7 Aralık tarihleri arasında, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Alman Kültür Merkezi’nde sinemaseverlerle buluşacak olan Gezici Festival, 8-11 Aralık tarihleri arasında Sinop’ta konaklayacak ve 12-14 Aralık tarihleri arasında Kastamonu’da bu yılın yolculuğunu tamamlayacak.

23’üncü Gezici Festival’in bu yılki programında Kanada Büyükelçiliği’nin katkılarıyla Kanadalı usta yönetmen Denis Villeneuve yer alacak. Kitty Aal’ın hazırladığı bu bölümde yakın zamanda ismi pek çok gişe başarısı gösteren yüksek bütçeli filmlerle özdeşleşen Kanadalı yönetmenin “Kaderini Bilseydin, Yine de Yapar mıydın? başlığıyla iki filmi gösterilecek. En son Blade Runner 2049 (2017) filmiyle gündeme gelen Kanadalı yönetmen, günümüz sinemasının en bilinen yönetmenlerinden. Bunun nedeni, ticari başarı kazanan filmlerinin aynı zamanda eleştirmenler tarafından da beğenilmesi ve festivallerde yer alması. Villeneuve’ün hızlı bir yükseliş gösteren kariyerine, Hollywood’da gerçekleştirdiği Sicario (2015) ve Geliş (Arrival, 2016) gibi yapımlar damgasını vursa da, Kanadalı yönetmenin kariyeri 1990’lara kadar uzanıyor. Erken dönem filmlerinden beri, geçmişte yapılan tercihlerin bugüne musallat olan sonuçlarıyla yüzleşen karakterleri içeren filmlerini, “varoluşsal dedektif hikâyeleri” olarak ele almak da mümkündür. Gezici Festival, Kanadalı ustanın bu tip iki filmini festival seyircisiyle buluşturuyor.

İki öğrencinin perspektifinden, Montreal kentinde yaşanan bir katliamı anlattığı Politeknik (Polytechnique, 2009), yönetmenin gerçekleri keskin bir şekilde vermek için siyah-beyaz sinematografinin olanaklarını kullandığı bir dram. 1989 yılında, feminizm düşmanı olduğunu düşünen akıl sağlığı bozuk bir genç adam, mühendislik eğitimi alan kız öğrencileri katletti. Villeneuve’ün filmi, soğukkanlılığını kaybetmeden, olayların gelişimini, kurtulanlar ve olaya tanık olanların üzerinde yarattığı etkinin psikolojik ve felsefi boyutlarını takip ediyor. Film, pek çok ulusal ve uluslararası festivalden 16 ödül toplamıştı.

Villeneuve’ün festival kapsamında gösterilecek diğer filmi İçimdeki Yangın (Incendies, 2010). Senaryosu Wajdi Mouawad’ın oyunundan adapte edilen film, Quebec’li Jeanne ve Simon kardeşlerin Ortadoğu’da ailelerinin gizemli geçmişini araştırmalarının hikâyesi. Anneleri Nawal’ın ölümünden sonra ellerine geçen mektuplarda, her biri daha önce tanışmadığı yakın bir akrabasını bulmakla görevlendirilen iki kardeş, arayışları sırasında kendilerine dair hiç beklemedikleri gerçeklerle, savaşın ve şiddetin saçmalığıyla yüzleşmek ve geçmişleriyle yeniden hesaplaşmak zorunda kalıyorlar. Film, çeşitli ulusal ve uluslararası festivallerden 39 ödül toplamıştı.

Suç ve Ceza Film Festivali’nde yumruğunu kaldırmış bir kısa film: Mutlu Kedi

Bu yıl yedincisi düzenlenen Suç ve Ceza Film Festivali finalistleri arasında kısa metraj olan Mutlu Kedi filmi de yer aldı. Yönetmenliğini Umut Heval Çerkes’in yaptığı film Aziz Nesin’in aynı isimli hikayesinden günümüze uyarlama olarak çekildi. Adalet konulu filmlerin yer aldığı festivalde çok konuşulan filmler yer alıyor. Mutlu Kedi kısa filmi de, sorgulamadığı için adaletsizlik çemberine sıkışan insanları konu ediniyor.

Bizi harekete geçirmeye çalışan birisi var. Ama herkes o kişinin başkası olmasını bekliyor, izlerken biz de o rüyaya kapılıyoruz ve oradaki insanlarla ‘o sesi’ dinliyoruz. Güç kimin elinde belli değil ve o gücü kimin kıracağı belirsiz. Günümüzde de tam bunu yaşıyoruz.”

Umut Heval Çerkes, daha önce de çektiği kısa filmlerin yanı sıra festivaldeki Mutlu Kedi filmi ile birçok başarıya imza attı. 8. Lions Kısa Film Yarışması’nda da Osman F. Seden Özel Ödülü’ne layık görülen film, bu sene kısa film dalında 300 kadar başvuru yapılan festivalde finale kalan 10 filmin arasında yer alıyor. Çekim sürecinin ”zor ama keyifli” olduğunu belirten Umut Heval Çerkes yeni projeleri için çalışmalarına devam ediyor.

Hikaye, adil olmayan emirlere uyan bir grup insanın özgürlüğünün nasıl kısıtlandığını ve o adaletsizlikle neden savaşamadıklarını anlatıyor. Filmin yönetmeni Umut Heval Çerkes ile Mutlu Kedi ve sanat anlayışı hakkında kısa bir sohbet gerçekleştirdik.

Aziz Nesin Mutlu Kedi hikayesini yazarken bir amaç ile yola çıkmış görünüyor. Siz de filmi çekerken amaç gözettiniz mi?

Kaçınılmaz olarak bir amaç gözettim. İlkokuldan beri severek okuduğumuz bir vizyondu Aziz Nesin bizim için. Onun edebiyat kitaplarıyla büyüdüm diyebilirim. Bu hikayede de o sıcaklık vardı. Çok aktivist eylemlerin içinde bulundum ama eskiden sinemayı bir propaganda aracı olarak görüyorken şimdi görmüyorum. 1 Mayıs’a ya da bir işçi grevine git, seni sadece orada bulunan insan görebiliyor. Ama bir sinema, tiyatro eseri ile seni senden daha iyi anlatan insanlarla bir arada oluyorsun ve daha fazla insana ulaşabiliyorsun. Bu hikayede de öyleydi. 1960 yıllarında yazılmış bir hikayeyi ben günümüze uyarladım. 50 yıllık bir konjonktürel siyaset var, sanat eserleri var ve bunların gelişme süreci var. Bu eserde Adnan Menderes dönemine bir eleştiri var. Keza çok sağlıklı günlerden geçmiyoruz ve önümüzde nasıl bir süreç var bilmiyoruz. Bu eseri sinemaya uyarlarken, umut olduğu sürece yaşam hep vardır ve o ‘birisi’ neden ben olmayayım, neden bir senarist olmasın ya da filmi izleyen bir kişi bile destek verebilsin diye düşündüm.

Siz bu hikayeyi okudunuz. Belli ki kendinizden veya toplumdan bir şeyler buldunuz. İzleyenler ne görmeli diye düşündünüz?

Devletler 2000 yıldır Hegel’den beri, böl-parçala-yönet sistemiyle yürüdü. Bu devletlerin argümanıdır. Bunu Türkiye toplumunda da görebiliyoruz. Toplumumuzda en büyükten en küçüğe parçalanmış unsurlar var. Bu kaygan zeminde ne göreceğimizi bilemiyoruz. Birey olarak toplumda yerimizi bilemiyoruz. Büyük bir gözün üzerimizde etkisi olduğunu düşünüyorum. Sorgulamayan, araştırmayan, okumayan bir nesil yetişiyor. Biz bir Gezi süreci yaşadık ama o sürecin kalite nüansı çok düşüktü. Herkes amacını farklı açıklıyordu. Topyekün bir hareketti aslında. Bu filmde de Gezi’deki gibi, birisi o ağacın kesilmesine karşı durabilmeli ki hepimiz yeni çıkacak fidanları sulayabilelim mantığı yer alıyor. Yani bu provokasyon aracı değil ama kitleleri harekete geçirebilecek bir şey. Ezilmiş bir sınıf var ve Lenin’in dediği gibi ‘’ Ezilenlerin şiddeti meşrudur’’. Benim silahım sinema. Yine bir yazarın dediği gibi ‘’sanat içinde geleceği barındıran bir silahtır’’. Kurşunun yoğunlaşması ile alakalı bir durum olduğunu düşünüyorum. Yani izleyen kötü bir kısa film izledim diyebilir ama iki kişi de bu politik bir film bizlere bir şeyler veriyor demeleri benim ulaşmak istediğim bir hedef olabilir.

Politik bir film yaparken sanat kaygınız oluyor mu ?

Sinema ya da sanat yapıyorsan göstergesel anlamda bir estetik olması gerekiyor. Ama ben şu film için düşünmedim. Çünkü o çektiğim dönemde ihtiyacımız olan şeyleri tek başıma yapamazdım. Benim komünal yaptığım iş ile güzel bir sonuç ortaya koydum diyebilirim.

Sanatı silah olarak kullanırken, sanat kaygısı gütmedim diyorsunuz. Bu film nasıl silahınız oldu?

Sadece politik olan bir film sanatı silah olarak kullanmaya elbette yetmez.  Nara atarken alt metni olması gerekiyor. Hikayenin kendisi de o alt metne hizmet ediyor. ‘’Birisi çıksa ben de çıkarım’’ cümlesi bile aslında alt metni olan bir şey. Bu her kesime silah aslında. Sanatçılık kısmı oyunculuğu, çekimi… vs. değil yalnızca. Bunun hepsi örgütsel anlamda bir silah. Sanat kisvesi, neyi nasıl yaptığınla alakalı. Tıpkı Aristo’nun dediği gibi : Görmekle bakmak arasında fark vardır. Benim politik bir alt yapım yoksa sadece güzel ya da kötü bir film izlerim. Politik alt yapım varsa yumruğu kaldırmış bir film olarak görürüm.

Daha önce de aldığınız ödüller oldu. Bundan sonrası için bu başarılar size nasıl bir rol verdi?

Büyük bir yük ve sorumluluk katıyor bana ama aynı zamanda güzel bir motivasyon oluyor.  İzleyen binlerce veya bir kişi benim için tutarlıdır. Bir kişi bile sadece bir slogandan ibaret görmüyorsa benim için mutluluk kaynağı oluyor. Bundan sonraki işlerim yine politik olacak. Çünkü o gelenekten geliyorum. Sinema benim için bir amaç değil araçtır. Bir sonraki işimde takdir görmekten öte, kitlelere ulaşabilmek benim için daha önemli. Ödül almak, festivallerde olmak, yarışmalarda olmak bu işin keyifli kısmı.

Evet, bu film politik ama aynı zamanda da bize çuvaldızı batıran bir film.”

Filmde, rüyayı gören kişi kendisini de o rüyanın içinde görüyor ama hala etrafından bir yorum bekliyor. Öyle miyiz gerçekten? Sürekli bir açıklama ve onay mı bekliyoruz?

Yaşadıklarımıza isim koyamıyoruz ve koymak istemiyoruz. Devlet sürekli denetim altında tutuyor bizi. O rüya da bir metafor. Yapmak istediklerimizi ve yapamadıklarımızı içgüdüsel olarak yapıp yapmadığımızı tartışıyor. Orada asıl olan kedi figürü. Diğer bütün nesnelerden üstün gördüğümüz insanı, orada daha kısıtlı ve ezilmiş görüyoruz. Oradan geçen kedi insanlardan daha özgür. Kedi, kendi çemberini çizebiliyor. Çünkü onların dünyasında bir sistem arayışı yok ve insanların dünyasında var.  Bu da bizleri kısıtlıyor. Mutsuzluktan yakınan ve bunun için tembellik eden insanları anlatıyor. Aslında mutlu olduğumuz her zaman da özgür değiliz. İnsanların güç kazanması tamamen toplumla yaşadığı ilişkilere bağlıdır. Günümüzde de en büyük cezamız yalnız bırakılmak oluyor. Etrafımızdakilerle iletişimimiz de bir nokta olabilir bu filmde. Evet, bu film politik ama aynı zamanda da bize çuvaldızı batıran bir film. Ve ben bu filmi çekerken kendime de ‘sen de öylesin’ dedim. Kapitalizmi bertaraf etmedikçe bu sistemi içinde olarak besliyoruz ve devam ettiriyoruz. Bu çemberden kurtulmanın tek koşulu, insanların faşizan duygularından kurtulabilmeleri. Devlet, eril bir zihniyeti dikte ediyor ama bir yandan da bunları çekelim, konu edinelim diye bizleri rahat bırakıyor.

Bu faşizanlığın sürdürülmesi demişken, filmde nereden geldiği belli olmayan o sese güç verenlerin, o sesi dinleyenler olduğunu görüyoruz…

Bizi harekete geçirmeye çalışan birisi var. Ama herkes o kişinin başkası olmasını bekliyor, izlerken biz de o rüyaya kapılıyoruz ve oradaki insanlarla ‘o sesi’ dinliyoruz. Güç kimin elinde belli değil ve o gücü kimin kıracağı belirsiz. Günümüzde de tam bunu yaşıyoruz.

Bu filmde maddi sorunlarla nasıl savaştınız?

Bağımsız kısa film veya sinema yapmak Türkiye koşullarında çok zor. Minimal bir bütçeyle çektim. Ekip arkadaşlarım gönüllü olarak gelen ve komünal bir çalışmayla ortak olan insanlardı. Ekipman, figüran eksiği işimizi zorlaştırıyor. Politik bir film olduğu için sponsor bulmak çok zor. Film hayal ettiğinin yüzde biri çıkıyor. Film ne kadar güzel başarılar elde etse de benim beklentimin altında kaldı. Bağımsız sinema pek dikkat çekemiyor. İnsanlar da para kazanamayacağı için fazla yanaşmıyor zaten. Seyircisi de az. Bugün gişe rekorları kıran bir film de politiktir. Ama onun politikası paradır. Ya bir şey anlatmak istersin, bu senin ideolojine kalmıştır ya da para kazanmak istersin. Böyle değerlendirmek lazım.

Filmde eleştirilen insanlara nasıl ulaşacaksınız? Politik bir film olduğu için farklı kesimlerden insanlara ulaşmak zor değil mi?

Dünya kötü bir yer olduğu için sinema var. Sen bir yola giriştin, maddi manevi bedel ödedin ya da zorunda hissettin. Bir partiye oy veren insanları düşünelim, bizimle uyuşmuyorsa bazıları onları hep ezer, eleştirir. Makarnacı diyen olur, kömürcü diyen olur… Benim sanatım entelektüel kesime hitap ediyor diye bir kisvesi yok. Malum partiye oy veren insanları eleştirmek yerine onlara ulaşıp, onları kazanmak lazım diye düşünüyorum. Halkı bu şekilde ezip ‘halk anlamadı’ demek etik değildir. Bu filmde olmaz ama başka filmde ulaşırsın. Dünya kötü bir yer ama bir gün iyi olsun diye sanat yapıyorum. Ulaşmak meselesi bir süreçtir.

Mesajı yoğun olan bir film yapmışsınız. Filminize inanıyor musunuz?

Evet. Bir kişi bile olsa benim için umuttur. Suç ve Ceza Film Festivali’ne davet edilmem benim için bir adımdı. Film çekmek, sarılmak gibi bir şey. Filmim ile benim gibi düşünene de düşünmeyene de sarılıyorum. Sarılmanın gücüne de inanıyorum. Fiziksel şiddete karşıyım ve sanata tutunuyorum. Buna inancım tam. Sinema güçlü ve evrenseldir.

Bir sonraki projelerinizden bahsetmek ister misiniz?

Kot Farkı diye bir kısa film düşünüyorum. Bu yaşanmış olayların kurmaca bir hikayesi olacak. Merdiven altında yapılan kot taşlama işini konu edinmek istiyorum. Silikozis denen hastalığa maruz kalmış insanların hikayesini anlatacağım. Patronların yasal olmadan işlettiği mekanlarda yaşanan zorluklardan yola çıkarak, haberlerden, yaşanan hikayelerden beslenerek yaptığım bir iş olacak. Bu eşitsizliğin karşısında da diz çökmemek buna dikkat çekmek de bir sanattır. O insanlar ailesinden uzak kalıyor, üç kuruş para için. Kendi bedenlerine saygı duymuyorlar. Kapitalizm adı altında harcanıyorlar. Bu aslında Türkiye alegorisi ve kot taşlama adı altında işlenecektir. Toplumla bunu paylaşmak istiyorum. İnsanların nasırlaşmış ellerinden doğayı güzelleştiriyoruz biz. Çok paralar verip aldığımız kotlar nasıl şartlarda yapılıyor o insanlar nasıl çalışıyor insanlara göstermek istiyorum.Ben gördüklerim için sorumluluk hissediyorum. Yine kısa metraj olacak. Kısa metraj uzun etki cümlesini savunuyorum ben. İleride uzun metraj yapar mıyım bilmiyorum ama şimdiki projelerim kısa film. Yaptığım iş sadece iş olarak görülsün istemiyorum. İnsanlar sanat ve içerikle adımı ansın yeter.

Bu film için amatörlük filmim diyebilir misiniz?

Halktan birinin gerçek ya da gerçeğe yakın filmi diyelim. Amatör ya da profesyonel yalnızca aldığın para ile alakalıdır. Ben bundan para kazanmıyorum. Sadece güzel insanlar kazanıyorum. Amatör ruhlu birinin filmini izliyor sayabilirler izleyiciler kendilerini. Profesyonelliği kaşe olarak gören insanlar sanat değil sadece iş yapmış olurlar.

Festivalin detayları için: http://www.icapff.com/tr/ana-sayfa

Mars’ın yüzeyindeki esrarengiz şekillerin sırrı çözüldü

1

Kış mevsiminde buz haline dönüşen karbondioksitin baharın gelmesiyle birlikte sıvılaşma evresini atlayarak doğrudan gaz haline dönüştüğü, gezegenin yüzeyindeki şekillerin de bu karbondioksit kütleleri nedeniyle oluştuğu anlaşıldı.

Kızıl gezegenin geçmişine dair yürütülmekte olan çalışmalar hız kesmeden devam ederken, yapılmakta olan yeni bir çalışmada, Mars’ın yüzeyinde gerçekleşen tuhaf işaretler üzerine odaklanılıyor. Bu gizemli biçimler gezegenin mevsimsel değişikliklerinin bir sonucu olabilir.

Dublin’de bulunan Trinity College’dan araştırmacılar, Mars’taki karbondioksit arıtımı üzerinde çalışma yaptılar. Bu işlem esnasında katı nesne, sıvılaşmadan doğrudan gaz haline dönüşüyor. Karbondioksitin Mars’taki hallerini simüle eden bir bölüm oluşturan ekip, Mars yüzeyindeki CO2’nin kış aylarında donduğunu, bahar ayında eriyerek gezegenin kumul tepecikleri üzerinde uzun biçimli çizgi biçiminde hatlar oluşturduklarını ortaya koydu. Araştırmacıların yaptıkları çalışma, Scientific Reports’ta yayınlandı.

Araştırmanın yöneticilerinden Mary Bourke yaptığı bir açıklamada “Mars’ın atmosferi, %95 oranında CO2’den oluşuyor. Fakat karbondioksitin, gezegenin yüzeyiyle ne tip bir etkileşimde bulunduğu hakkında çok az bilgiye sahibiz. Mars’ta da Dünya’da oldu gibi mevsimler bulunuyor. Bu da kış ayında çok miktarda CO2’in gaz halinden katı hale dönüştüğünü ve bu biçimde gezegenin yüzeyinde toplandığını gösteriyor. Bahar ayı geldiğinde ise bu işlem tersine dönüyor ve buz çözünmeye başlıyor. Mevsimsel etkileşim olan bu olgu, önemli jeomorfik bir işlem olabilir” diyor.

Araştırmacılar, Mars’ta gerçekleşen mevsimlerle karbondioksit çözünümü arasındaki ilişkiyi ortaya koymak için hazırladıkları düşük nem oranına sahip bir bölmeyi, Mars benzeri granüler bir yüzeyin üzerine karbondioksit bloklarıyla doldurdular. Yapılan çeşitli deneyler, Bourke’nin de aralarında bulunduğu araştırmacıların hipotezini doğruladı: Eriyen karbondioksit, Mars yüzeyinde çizgi biçiminde kıvrımlı şekiller oluşturabiliyor.

Bourke “Birkaç yıl önce Mars’ın kum tepecikleri üzerinde benzersiz işaretler keşfetmiştim. İnce çizgiler halinde uzayan sığ, birbiriyle etkileşimli özellikler taşıdıkları için onlara ‘Kumul Tepecikler’ adını vermiştim. Fakat sıra dışı olan bir şey vardı. Bu biçimler kumul tepeciklerin yamaçlarında hem yukarı hem de aşağı biçimde uzanıyor gibi görünüyorlardı. Ki bu da, bu şekillerin oluşumuna bir sıvının sebep olamayacağını gösteriyordu” diyor.

Kaynakinverse
Alıntı: webtekno
Kapak Görseli: 

23’üncü Gezici Festival’de sessiz filmlerin hâlâ sözü var

1

Ankara Sinema Derneği’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 1-14 Aralık 2017 tarihleri arasında 23’üncü kez sinemayı kent kent dolaştırıyor. Festivalin, bu yılki durakları Ankara, Sinop ve Kastamonu. Ankara’da 1-7 Aralık tarihleri arasında, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Alman Kültür Merkezi’nde başkentli sinemaseverlerle buluşacak olan Gezici Festival, 8-11 Aralık tarihleri arasında Sinop’ta konaklayacak ve 12-14 Aralık tarihleri arasında Kastamonu’da bu yılın yolculuğunu tamamlayacak.

Gezici Festival’in sinemanın geçmişini bugünüyle buluşturan özel bölümlerinden biri, her yıl olduğu gibi sessiz filmlerin ilginç dünyasına uzanıyor. Amerika ve Hollanda Büyükelçilikleri’nin katkılarıyla ve Sessiz Divalar: Zamansız ve İsyankâr başlığı altında gösterilecek iki sessiz film, Hollanda EYE Film Müzesi sessiz film küratörlerinden Elif Rongen-Kaynakçı’nın katkılarıyla belirlendi. Her iki filme Baba Zula’nın canlı müziği eşlik edecek.

Gezici Festival’in bu özel bölümünde gösterimi yapılacak ilk film, 1915 yılı İtalyan yapımı Filibus: Göklerin Gizemli Korsanı (Filibus: Mysterious Pirate of the Skies). Mario Roncoroni’nin yönettiği film, yalnızca günümüz sinemasının vazgeçilmezleri haline gelen bilimkurgu ve aksiyon öğelerinin en erken örneklerini içermesiyle değil, aynı zamanda filmin ana karakterinin sıradışı bir kadın olmasıyla da “zamansız”. Christina Ruspoli’nin canlandırdığı Filibus karakteri, geceleri gelişmiş teknolojik hava araçlarıyla ortalığı kasıp kavuran bir hırsızken, gündüzleri toplumun saygıdeğer bir üyesi olan Barones Troixmonde’dur. Peşine düşen deneyimli bir dedektifle giriştiği kedi-fare oyununda, Filibus’un şekilden şekile girmesini, kadından erkeğe dönüşmesini izlerken, sinemanın erken döneminin en sıradışı kadın karakterlerden birini de izlemiş oluruz.

Bu bölümde gösterimi yapılacak ikinci film, Herbert Brenon’un yönettiği ve başrolünde “femme fatale” karakterlerin öncülerinden Pola Negri’nin oynadığı, 1923 yılı A.B.D. yapımı İspanyol Dansçı (The Spanish Dancer). Pola Negri’nin çingene bir dansçıyı canlandırdığı film, daha sonra pek çok versiyonu beyazperdeye aktarılan, 19. yüzyıl Fransız oyun yazarı Adolphe Phillippe Dennery’nin Don César de Bazan isimli romanı üzerine kurulan klasik bir aşk hikayesi: Çingene Dansçı Maritana, yoksullaşmış bir asilzade olan Don César de Bazan’a aşıktır. Don César de Bazan, Kral tarafından tutuklandığında, Maritana kendisini erkek dünyasının entrikalarının ortasında bulacaktır. Özgün kopyası bütün halinde günümüze ulaşmayan filmin restorasyonu, birkaç değişik kopyanın bir araya getirilmesiyle 2012 yılında EYE Film Müzesi tarafından yapıldı.

Sessiz filmlerin hâlâ söyleyecek sözü olduğunu kanıtlayan bu iki film, Baba Zula’nın canlı müziği eşliğinde sunulacak.

Flört şiddetiyle nasıl başa çıkmalıyız?

3

Günlük hayatımızda sıkça karşı karşıya kaldığımız flört şiddeti ve/veya ilişki içi şiddetin ne olduğunu, ne gibi kalıplaşmış toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinden kaynaklandığını ve yalnızca benim, senin, onun tarafından değil, çoğu kadın tarafından deneyimlendiğini artık biliyoruz. Toplumsal cinsiyet eşitliği göstergelerinde düşük performansından ödün vermeyen ülkemizde – Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın 2014 verilerine göre üye ülkeler arasında 72. sıradaydık (Yaşasın!) – flört şiddeti kadınların karşılaştığı sayıca çok ve önemli sorunlardan bir tanesi. Türkiye’deki ilişki profili kadınların, tatmin olmadıkları ve şiddete maruz kaldıkları ilişkilerine bile toplumsal baskılardan dolayı devam ettiklerini gösteriyor. Peki ilişkinin hangi aşamasında olursa olsun ortaya çıkabilecek olan bu sorunu nasıl engelleyebiliriz? İlişki içerisinde olduğumuz kişi üzerimizde fiziksel, cinsel, sosyal ve/veya psikolojik bir kontrol sağlamaya çalıştığında ne yapabiliriz?

  1. Birincisi ve belki de en önemlisi şu: bilin ki bir kere yaşanan flört şiddeti tekrar yaşanabilir. “bir daha olmayacak”, “bir anlık sinirime hakim olamadım”, “ben değiştim, eskisi gibi değilim” gibi bahanelerle ötelenen flört şiddeti, tekrarlanabilir. Bilinçlenme konusunda on adım geriden gelen partnere lafınızı anlatmak için uğraşlarınız boşa çıkıyorsa, o ilişkiyi uzatmak yalnızca size daha fazla fiziksel / cinsel / psikolojik zarar vermeye devam edecektir. “dur” demeyi bilin.
  1. Dil kullanımının önemini partnerinize hatırlatın. Kadın üzerinde hakimiyet kurmayı çağrıştıran her türlü ifadeden kaçınması gerektiğini açıkça belirtin. Kendi deneyimlerimizde veya etrafımızda sık sık duyduğumuz, tehdit niteliği taşıyan, “istediklerim olmazsa başkasına giderim”, “eski sevgilinle görüşürsen ilişkimiz biter” gibi çeşitlilikte sınır tanımayan ifadeleri kullandığı an, bunun ne derece baskı yarattığını partnerinize anlatın. Tehdit edilecek, komut verilecek birer nesne olmadığımızın farkındaysak bunu doğru bir dille partnerimize de anlatmalıyız!
  1. Eşitlikçi bir ilişkinin temellerini kurmak için, ilişki içerisinde kurallar ve sorumluluklar belirleyin. Partnerinizde gözlemlediğiniz, size rahatsızlık veren durumları ilişkinin ilerlemesine izin vermeden, geç olmadan paylaşın. Örneğin beraber olduğunuz ortamlarda sizi küçük düşürecek davranışlar sergilemeye meyilliyse, öfkesine sahip çıkamayan fevri bir kişiliğe sahipse, ona bu öfkenin sağlıksız olduğunu ve bu gibi davranışlar sergilememesi gerektiğini anlatın. Gerekirse yardım alabileceği bir kuruma ulaşmasını sağlayın. Durumda bir iyileşme olduğunu düşünmüyorsanız birinci maddemize geri dönelim, ilişkiye devam etmeye çabalamayın!
  1. En en en önemli nokta ise, kendinizi sorumlu tutmayın. Flört şiddeti gizli bir tehlike gibidir. Bazen farkına bile varmadığınız, adlandıramadığınız küçük problemler ile kendini gösterebilir. Üzerinizde kontrol sağlamaya çalışan partnerinizin sizi suçlu hissettirmesine izin vermeyin.
  1. Kadına yönelik her türlü şiddetle mücadele konusunda destek almaya ihtiyacınız olduğunu hissederseniz, kadın örgütlerine, polis ve jandarma birimlerine, alo 183 hattına ve devletin sağladığı diğer hizmetlere başvuru yapabilirsiniz. Kadına destek sağlayan birimlerin detaylı bilgilerine şuradan ulaşabilirsiniz.

Dayanışmayla kalın.

“40tilki blog için bizle yazısını paylaşan Hilal Tekmen’e teşekkür ederiz.”

Alıntı: 40Tilki Kadın İnisiyatifi

Uçurumun Kıyısında Türkiye Ankara Galasına davetlisiniz

15 Temmuz darbesinin hemen ardından ilan edilen OHAL ile birlikte Türkiye demokrasinin askıya alındığı bir döneme girdi. Çıkarılan KHK’larla 100 binden fazla kişi işten atıldı 1000’i aşkın dernek ise kapatıldı. Bir yandan bütün demokratik hak ve özgürlükler askıya alınırken diğer yandan da alelacele bir hazırlık ile ülkenin önüne bir “başkanlık” seçimi kondu. Hayır diyenlerin bütün propaganda kanallarının engellenmeye çalışıldığı bir seçim sürecinin ardından mühürsüz pusulaların geçerli sayılması ile sonuç “evet” çıkarıldı.

İşte tam böyle bir ortamda, Türkiye’nin uçurumun kıyısına itildiği bir zamanda yönetmen İmre Azem’in çektiği belgesel OHAL ve 16 Nisan referandumu sürecinde yaşanan hukuksuzlukları ve baskıları anlatıyor. “Uçurumun Kıyısında Türkiye” adlı belgeselin hikâyesi
dört ana karakter olan; Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi yöneticisi Mücella Yapıcı, Evrensel Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fatih Polat, kanun hükmünde kararnameyle (KHK) ihraç edilen Kocaeli Üniversitesi öğretim üyesi Gül Köksal ve Beyoğlu Kent Savunması aktivisti Deniz Özgür üzerinden anlatılıyor.

Belgesel için hazırlanan afişte şu sözler yer alıyor: “Bu kara bulutların üzerine çıkıp güneşin hayat veren ışıklarına ulaşacaksak eğer iki şeye ihtiyacımız var: hakikat ve cesaret.”

Bütün gerçeklerin susturulmaya çalışıldığında hakikati haykırma cesareti. İşi ve ekmeği için bedenini açlığa yatıran Nuriye ve Semih’in direnişine omuz verme cesareti. Ve bizi uçurumun kıyısına kadar sürükleyenlere karşı durma cesareti.

Belgeselin Ankara Galası 8 Kasım Çarşamba günü saat 19.30’da ODTÜ Mezunları Derneği Vişnelik Tesislerinde gerçekleşecek. Film gösteriminin ardından belgesel ekibi ile birlikte bir söyleşi yapılacak.

23’üncü Gezici Festival İtalyan sinemasıyla buluşuyor: İtalyan usülü komedi Il Cinema Ritrovato Türkiye’de

3

Ankara Sinema Derneği’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 1-14 Aralık 2017 tarihleri arasında 23’üncü kez sinemayı kent kent dolaştırıyor. Festivalin, bu yılki durakları Ankara, Sinop ve Kastamonu. Festivalin ilk durağı Ankara. 1-7 Aralık tarihleri arasında, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Alman Kültür Merkezi’nde başkentli sinemaseverlerle buluşacak olan Gezici Festival, 8-11 Aralık tarihleri arasında Sinop’ta konaklayacak ve 12-14 Aralık tarihleri arasında Kastamonu’da bu yılın yolculuğunu tamamlayacak.

Gezici Festival, İtalyan Usülü Komedi bölümünde bu yıl İtalya’da 31’inci yaşını kutlayan Il Cinema Ritrovato Film Festivali ile işbirliği yapıyor. Il Cinema Ritrovato (Yeniden Keşfedilen Sinema), İtalya’nın en önemli film arşiv ve restorasyon kuruluşlarından olan Bologna Sinemateki (Cineteca di Bologna) tarafından 1986’dan bu yana gerçekleştirilen bir etkinlik. Düzenlendiği yıl içerisinde restore edilen filmlere yer veren alçak gönüllü bir festival olarak başlayan Il Cinema Ritrovato, yıllar içerisinde altı sinema salonunda 500’ü aşkın filmin gösterildiği büyük bir organizasyona dönüştü. “Sinefiller için eşi bulunmaz bir cennet” olarak tanımlanan Il Cinema Ritrovato Festivali’nde, Bologna’nın Maggiore Meydanı, kurulan devasa beyazperdesiyle yaz boyunca 4000 kişilik bir açık hava sineması haline geliyor.

23’üncü Gezici Festival kapsamında, Il Cinema Ritrovato’nun koordinatörlerinden Guy Borlee’nin katılımıyla sinemaseverler, İtalyan sinemasının tarihine göz atma şansını yakalayacak. Guy Borlee, ellili yılların sonundan yetmişli yılların başına kadar üretilen ve çoğu zaman seks, evlilik, hamilelik, boşanma gibi el yakıcı konuları hicveden “İtalyan Tarzı Komedi”nin üç önemli yönetmeninden, üç filmi bir araya getiren bir seçki hazırladı: Pietro Germi’nin yönettiği Bayanlar ve Baylar (Signore & Signori, 1966); Antonio Piatrangeli imzalı  Onu İyi Tanırdım (lo La Conoscevo Bene, 1965) ve döneminin en iyi örneklerinden kabul edilen, Dino Risi’nin yönettiği Sollama (Il Sorpasso, 1962), bu bölüm kapsamında gösterilecek filmler.

Onu İyi Tanırdım / Io la conoscevo bene / I Knew Her Well

İtalya Büyükelçiliği’nin desteklediği bu bölümün öne çıkan filmi Sollama (Il Sorpasso), Dino Risi’nin en önemli çalışmalarından biri olarak kabul ediliyor. Bir hukuk öğrencisiyle, lafbaz ve serseri bir bekârın Roma’dan Toskana’ya yaptıkları yolculuğun hikâyesini anlatan film, sadece “İtalyan Tarzı Komedi”nin değil, aynı zamanda İtalyan sineması yol filmlerinin erken örneklerinden birini izleme şansını sunuyor izleyiciye. Piatrangeli’ye Nastro d’Argento Ödülü’nü kazandıran Onu İyi Tanırdım (lo La Conoscevo Bene), hikâyenin merkezine bir kadını yerleştirerek, taşradan Roma’ya sinema yıldızı olmak amacıyla gelmiş Adriana’nın (Stefania Sandrelli) Roma’da başından geçen “aşk” ilişkilerini anlatıyor. Bir kadının gözünden, kadın-erkek eşitliği meselesini komedileştiren film, İtalyan sinemasının “küçük” dünyasına ironik bir eleştiri yöneltiyor.

Bölümün son filmi, Bayanlar ve Baylar (Signore & Signori), 1966 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü’nü almasına karşın yakın zamana kadar hak ettiği ilgiyi görmemiş bir yapım. Film, küçük bir İtalyan kasabası’nda geçen evlilik, boşanma, aldatma ve seks ekseninde gelişen üç farklı öyküyü filmleştiriyor: Bir adam neden iktidarsız rolü yapar? Bir banka memuruna kasabanın bütün erkekleri neden tavır alır? Erkekler neden peşinden koştukları bir kadından birdenbire uzaklaşırlar? Bu soruların yanıtları “komik” cinsel öyküler içerse de; Germi’nin filmi İtalyan toplumunun baskıcı karakterine yönelik bir politik eleştiriyi de içeriyor.

Türkiye’de kamusal alan çerçevesinde kadın

Giriş

Toplumlarda yer edinen kamu/özel, sosyal/ekonomik, kültür/doğa ve eril/dişi gibi temel ikiliklere cinsiyet açısından baktığımızda; erkekler tarih boyunca -birkaç anaerkil kabine dışında- kadınlardan daha avantajlıdır yani birincil konumda görülür. Toplumda kadın veya erkek olmanın biyolojik cinsiyet dışında farklı anlamları da vardır; kadınların kamusal alandaki yeri de bu koşullarda şekillenir. Bu yüklediğimiz anlamlar ise toplumsal cinsiyettir; toplumsal cinsiyetlerimiz, toplumdaki değer yargılarını içinde barındıran, kadın ve erkeğin toplumdaki yerini tanımlar. Bu değer yargıları ise tarihsel süreçle, siyasalla, üretim biçimleriyle, ataerkillikle ve sosyal sınıfla bağlantılıdır.Kadının yerini inceleyebilmek için ekonomik, toplumsal, siyasal ve kültürel bütün koşulları göz önünde bulundurmak gerekir.

Bu çalışmamda, Türkiye’de kamusal alanda kadını ele alıp, ilk olarak kamusal alan kavramını ve kamusal alan/özel alan ayrımını açıklayacağım; daha sonra kadın ve kamusal alanı tanımlayıp bu alanda kadınların mücadelesini açıklayıp, Türkiye’de kamusal alanda kadınların tarihinden bahsettikten sonra 1982 Anayasasında kadının yerini inceleyeceğim.

Kamusal alan kavramı

Avrupa’da uzun yıllardır tartışılan kamusal alan kavramı, Türkiye’yi de 1980’li yıllarda 80 darbesinden dolayı etkilemeye başladı. 1980 darbesinin ardından, gözlerden uzak tutulan bazı topluluklar etnik ve kültürel kimliklerinin tanınmasını talep ettiler böylece kamusal alan kavramı, 1980’li yılların sonlarından itibaren günümüze kadar siyasette ve politikada gündeme geldi ve toplumsal konuları anlamada ve açıklamada başvurulan bir alan olarak görüldü.

Kamusal alan kavramının tarihi Antik Yunan’a ve Roma’ya dayandırılır. Aristoteles’e göre, “polis”, en iyiyi amaçlayan ve insanın kendisini geliştirebileceği tek topluluk biçimi; “zoe”, insanların yaşamsal ihtiyaçları; “bias” ise iyi bir yaşam ihtiyacıdır. “Poliste iyi yaşamanın gerçekleşeceği ve kamusal sorunlarını çözümleyeceği alan kamusal alandır [1].

Kamusal alan kavramı için tek ve genel geçer tanım yapmak zordur. Türk Dil Kurumuna (TDK) göre, “kamu” kelimesinin anlamı, halk hizmeti gören devlet organizmalarının tümü; “kamusal alan” ise kamuya ait, kamu ile ilgili işlerin yapıldığı yer. Kamusal alan, devlete ait mekanlar olabileceği gibi pazar meydanları, savaş alanları, mahkeme binaları da bu kapsama örneklerdir.

Kamusal alan tanımını ilk kez 1962 yılında Jürgen Hebermas “Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü: Burjuva Toplumunun Bir Kategorisi Üzerine Araştırmalar” adlı kitabında tanımladı. Hebermas kamusal alanı, “Özel şahısların, kendilerini ilgilendiren ortak bir mesele etrafında akıl yürüttükleri, rasyonel bir tartışma içine girdikleri ve bu tartışmanın neticesinde o mesele hakkında ortak kararlı kamuoyuna oluşturdukları araç, süreç ve mekanların tanımladığı hayat alanı.” olarak tanımlar. Hebermas, kamusal alanı Avrupa ile sınırlayarak sadece burjuvaların oluşturduğu bir alan olarak gördüğü için Oscar West ve Alexander Kluge tarafından eleştirildi. Onlar kamusal alanı, “mücadelenin savaş dışı yollarla karara bağlandığı proleter alan” olarak tanımladı.

Kamusal alan ve özel alan ayrımında kadın 

1980 sonrası neo-liberalizmle kamusal haklarda geri çekilme, etnik-ırkçı şiddetin yükselişi, faşist partilerin iktidarı oynayabilmesi ve küreselleşmenin etkileri kadının tanınma mücadelesinde kamusal/özel alanda ayrım kadınlar için önemli olmuştur. Kamusal ve özel alanın sınırlarının belirlenmesinde de farklı düşünceler ortaya çıkmıştır. Özel alan, haneye bağlanmıştır; kişi hanede yani özel alanda ne kadar baskıcı ve hüküm sahibi olursa kamusal alanda da o kadar söz hakkına sahip olur [2].

Kadınların mücadele etmek zorunda kaldıkları birçok konudan biri olan kamusal ve özel alan ayrımında belirleyici olan kadınlara verilen statü ve rollerdir. Herhangi bir toplumsal sistemde ve herhangi bir gelişme düzeyinde kadının statüsünün göstergesi ister kamusal alanda ister özel alanda olsun; a) kadınların güç ve otoritesine, b) toplumun kadınlar için uygun ve kabul edilebilir bulduğu rollere bakarak tanımlanmaktadır [3].

Batı politik düşüncesinde, kamusal ile özel alan ayrımı yaparken; kadınlara ait görülen ev işleri, çocuk, koca, hasta, yaşlı bakımı “özel alan” içinde görülür ve liberal/kapitalist devletin kamusal konusu olarak görülmez. Özel alan içine konumlandırılan konular kadın doğasının bir parçası olarak görülerek, batıdaki “iyi yaşama anlayışı, insana değer verme politikaları” çıkarları içinde kabul edilmiştir. Dolayısıyla kamu gündeminin öznesi erkektir [4]. Kamusal alanda kadının dışlanmasında kültürümüzde yer edinen, toplumdaki her alanda var olan “cinsiyetçilik, erkek merkezcilik ve ataerkillik” başlıca nedenlerdendir.

Eskiden özel alanı ilgilendirmeyen ya da önemsiz diye bir kenara bırakılan birkaç konu kamusal mesele haline gelmiştir. Özel alana sokulup, kamusallıktan uzak tutulan kadın ve çocuklara yönelik tecavüzler, ev içi şiddet, ev içinde cinsiyetçi iş bölüşümü, her türlü “ayrımcı kalıp” yargılarının hepsi bireysel değildir ve özellikle hükümet ilişkileri ile yapılanır. Anne Phillps de “Bir zamanlar kişisel varoluşun mahremiyetinde gizlenen şeyler birer kamusal meseledir ve olmalıdır. Cinsiyete dayalı iş bölümü ve iktidarın cinsiyete göre dağılımı, sınıflar arasındaki ilişkiler ya da uluslar arasındaki görüşmeler kadar politikanın parçasıdır, mutfaklarında ve yatak odalarında olup bitenler politik değişim talep etmektedir” der.

Kadın ve kamusal alan 

Kadınların kamusallaşması için hem kapitalizm koşulları hem de patriyarkal sistemdeki ikincil konumları nedeniyle çok zordur. Dolayısıyla kadın için kamusal alana ulaşma, orada yer edinme bu açıdan imkansız hale gelir. Kamusal alana katılım, “ilgili herkes” şeklinde tanımlanır ve ilgili herkesin katıldığı yüzlerce kamusal alan ortaya çıkar. Fakat kimin “ilgili herkes” kavramının içine girdiği açık değildir. Kadınlarla ilgili bir düzenleme ilk kendilerini ilgilendirir fakat düzenleme aynı zamanda çocuklarını, kocalarını ve anne babalarını da ilgilendirir; bu noktada karar verici olan “ilgili herkes” için geleneksel yaklaşımın kadın üzerinde engelleyici etkisi devam etmektedir. [5]

17. ve 18. yüzyılda toplum sözleşmesi kuramlarında da temelleri bulunan sivil toplum ve kamusal alanın ortaya çıkışı ve bu alanların demokrasi için elzem olarak görülmesi, bireyin hakları ve özgürlükleri bağlamında tartışmaları canlandırmıştır [6]. Toplum sözleşmeci yaklaşımlar bireylerin haklarına ve özgürlüklerine vurgu yaparak, erkek egemen bir sistem olarak düşünülerek yapıldığının üstünü örttüler. Hak ve özgürlüklerden bahsedilen bu dönemde kadınlar da bilinçli bir şekilde mücadeleye başlamışlardır [7]. Öncelikle kadınlar kedilerini yazın alanında anlatmaya başlar, daha sonra da bir araya gelip birlikte hareket etmeleri kadın hareketini güçlendirmiştir.

19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında dünyanın birçok yerinde birlikte hareket etmeye başladılar. Sanayi Devriminden sonra, Amerika’da liberal düşünce ön planda olduğundan kadınlar da liberalizmden etkilenerek, liberal kadın hareketleri başlattılar ve kadınların talepleri eşitlik üzerine oldu. Kadınlar doğal hakları olan oy verme, eğitim, mülkiyet, çalışma gibi hakların tanınmasını ve kadın-erkek arasındaki ücret farkının kalkmasını talep ettiler. 1.Dünya savaşının sonunda, 1920 yılında, kadınlara oy hakkı tanınmıştır. ABD’de 26 milyon kadın oy hakkına kavuşur [8]. Günümüzde de kadınlara çizilen kalıp için verdikleri kamusal mücadele farklı şekillerde ve farklı boyutlarda devam etmektedir.

Türkiye’de kamusal alanda kadının kısaca tarihi 

Ülkemizde kadın hareketi Osmanlı’nın son döneminde başlamıştır. 1870’lerde, söz söyleme hakkı, eğitim hakkı, çalışma hakkı ve tek taraflı erkek hakkı olan boşanma için mücadele vermeye başladılar.; kendi adlarıyla risale ve roman yazdılar, gazetelere mektup gönderdiler, kendi dergilerini çıkarttıkları, dernekler kurdular.

20. yüzyılın başlarında kadın dernekleri sayısının artmasıyla mücadele daha da güçlendi. Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı deneyimi kadınları siyasallaştırdı [9]. Jön Türk iktidarı altında kadınlar, üniversitede okuma, devlet dairelerinde memur, fabrikalarda işçi olma haklarını elde ettiler. 1915 yılından itibaren oy hakkı talep etmeye başladılar. Cumhuriyetin kurulmasıyla, “Kadın Halk Fırkasını” Nezile Muhitin başkanlığında kurmak istediler ama kendilerine bir dernek kurmak izni verildi. Türk Kadın Birliği (TKB), Osmanlı’da başlatılan kadın hareketini Cumhuriyet dönemine aktarmada önemli bir faktördü. Cumhuriyet, 1926’da kadınlara savundukları medeni haklarını; 1930 ve 1934 yıllarında siyasi haklarını; 1935’de oy hakkını tanıdı. Oy hakkını tanımasıyla toplamda 18 kadın milletvekili TBMM’ye girdi.

Yirmi yılını geride bırakmış olan kadının hareketinin öncelik verdiği konu “kimliği” ve “bedeni” idi. Avrupa ülkelerinin çoğunda kocayı “aile reisi” gören kanunlar, 1950’li yıllarda Almanya ve İskandinav Ülkelerinde; 1960’larda Fransa, Belçika, İngiltere’de; 1970’lerde İtalya ve Yunanistan’da; 1980’li yıllarda ise İspanya ve Portekiz’de değiştirilmiş ve aile içinde kadın-erkek eşit konuma gelmiştir. Türkiye’de 1926 yılında, dönemin en moderni olan İsveç medeni kanunundan yola çıkarak kabul edilen kocayı aile reisi olarak gören yasa değiştirilmemiştir. 1985 yılında “Medeni Kanun Reformu” kadın hareketinin gündeminde ilk sırada oldu; on yedi yıl sonra, 2002 yılında, yürürlüğe giren yeni medeni kanun kabul edildi. Ülkemizde, kadın hareketinin en somut başarısı ve kadınlar için büyük bir kazanım oldu.

Kadın bedeninin baskı altında tutulması ve şiddete maruz kalması, seksenlerin sonundan günümüze kadar kadın hareketinde öncelikli bir diğer konu oldu ve çeşitli kampanyalar yürütüldü. Şiddet, tecavüz, namus cinayetleri ve tacizler bu mücadelenin öncelik verdiği sorunlardı. Şiddet konunda, “kadın sığınakları” modeli oluşturuldu ve devlet tarafından sığınakların kurulması gündeme getirildi. 1990 yılında, Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Cemil Çiçek aile koruma yasası ile ilgili “flört fahişeliktir” çıkışının ardından kadınlar, toplu boşanma dilekçeleri vererek, radikal bir eylem yapmışlardır. 1998 yılında devlet tarafından “4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun” kabul edildi; şiddete maruz kalan kadınların korunması gereği tanınmış oldu. Aileyi koruma ve kadına olan şiddet konusunda yetersiz kalan bu kanunun eksiklerine gidermek için 2008 yılında “Aileyi Korunmasına Dair Kanunun Uygulanması Hakkında Yönetmelik” yürürlüğe girmiştir. Bu değişikliklere rağmen kadına şiddet oranlarında azalmanın olmaması hatta artışın gözlemlenmesi ile 242 kadın örgütünün bulunduğu “Kadına Şiddete Son Platformunun” verdikleri mücadele ile, İstanbul Sözleşmesi temel alınarak yeni bir kanun hazırlanmıştır. 6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” kadınlara hediye olmak üzere 8 Mart 2012 tarihinde, Dünya Kadınlar Gününde, kabul edildi. Kadınların verdiği bu alandaki mücadelenin devamı günümüzde halen çeşitli kuruluşlar, kampanyalar tarafından devam etmektedir, çünkü aile içi şiddet oranı çok fazla artmıştır ve kurulan sığınakların sayısı yetersiz kalmıştır. Namus cinayetleri konusunda da günümüze kadar kampanyalar yürütüldü ve Kadın Hakları Sivil Toplum Örgütünün (KAMER) 1984 yılında kurulması çalışmalarda önemli bir faktör oldu.

350’den fazla dernek, vakıf, üniversitede kadın araştırma ve uygulama merkezleri ülkemizde kadınları ilgilendiren her konuyu tartışan ve çözümler üreten yerlerdir. CEDAW’ın (Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlemesi Sözleşmesi) başkanı ve BM Kadına Karşı Şiddet Özel Raportörünün birer Türkiyeli kadın olması, Türkiye kadın hareketinin dünya kadın hareketiyle bütünleşme düzeyinin kanıtıdır [10].

1982 Anayasası’nda kadının yeri 

Uzun bir geçmişe sahip olan cinsiyetler arası eşitsizlik olgusu günümüzde hem uluslararası hem de ulusal düzeyde önem verilen toplumsal bir sorundur [11]. Kamusal ve özel alanda eşitsizlik ve ayrımcılık; iş hayatı, aile yaşamı, eğitim gibi yaşımın içinde birçok alanda mevcuttur. Toplumda yer edinen ayrımcılık ve eşitsizliğin yasal olarak da devam etmesi, insan haklarının yaşama uygulanmasını engellemektedir.

Anayasada kullanılan dilin önemi ifadeleri vurgularken ki samimiyet açısından çok önemlidir. Özellikle kadın-erkek eşitliği konusu ele alınırken, kadınları ikinci sınıf birey olarak konumlandıran ifadelerin çokluğu ve kullanım yaygınlığı göz önüne alındığında “eşitlikçi ve nötr” dil kullanımına ayrıca dikkat edilmesi gerekmektedir [12]. Günümüzde azda olsa anayasa yazımında eşitlikçi ve nötr dil kullanan ülkeler vardır; TBMM Araştırma Komisyonu tarafından hazırlanan “Yakın Dönem Anayasalarında Toplumsal Cinsiyet” raporunda, İsviçre, Fiji ve Güney Amerika ülkelerinde nötr dil kullanılmaktadır.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği açısından kadının 1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasasındaki yerini; aile düzeninde, eğitimde ve iş hayatında inceleyelim.

1) Aile Düzeninde Kadının Yeri

1982 Anayasasında aile kavramı; Türk toplumunun temeli olarak görülen bir kurum olarak düzenlenmiştir. Aile kavramını kurum olarak gördüğümüzde, aile üzerindeki toplumsal baskılar, ideolojik şekillendirmeler, toplumsal cinsiyet ile oluşmaktadır. Son zamanlarda yapılan çalışmalar ataerkilliğin ailede sadece kadınları değil, tüm aile bireylerini etkilediğini ortaya koymuştur [13]. Aynı zamanda aile kurumunun devlet tarafından ideolojik aygıt olarak görüldüğü ileri sürülür. Yani devlet aileyi şekillendirerek kendi devamını sağlamakta ve bu şekilde ideolojisini bireylere aktarmaktadır [14].

1982 Anayasasının “Ailenin Korunması ve Çocuk Hakları” başlıklı 41. Maddesi şu şekilde düzenlenmiştir:

“Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır.
Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar.

(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/4 md.) Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir.

(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/4 md.) Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.”

41/1. Maddesinde 2001 yılında değişiklikle bu durum değiştirilmiş ve “ailenin eşit olduğu” birinci fıkraya eklenmiştir. Fakat eşitlik uygulanmasında kadının kendi soyasını kullanabilmesi konu olduğunda, Anayasa Mahkemesi aynı tutumu göstermektedir. Anayasa Mahkemesinin konuyla ilgili 1998,2011 ve 2013 tarihli kararları buna örnektir. 1998 yılında, evlenmeden önceki soyadı ile tanınmış bir kadın evlendikten sonrada kendi soyadını kullanmak istemiş ve yerel mahkemeye başvurmuştur. Yerel mahkeme düzenlemenin iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmuştur ve Anayasa Mahkemesi kuramda aile birliğinin devamı için yasa koyucunun eşlerden birine öncelik tanımış olduğu ve bunun da kamu yararı gereği olduğunu vurgulamıştır. Yani maddede belirtildiğinin aksine eşit olarak görülmediği bu olayda gözlemlenmiştir.

41/2’de “Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır.” denmektedir. 2. fıkrada annenin ve çocuğun korunması gerektiği belirtilerek kurum olarak anneliğin ele alınmasını göstermektedir. Annelik kurumu, toplumsal beklentiler, varsayımlar ve nasıl bir kadın veya anne olunacağını belirleyen kanun ve kurallardan meydana gelmektedir [15]. Anna Rich kurum olarak anneliği, “ataerkil bir kültürel kuruluş” olarak tanımlamaktadır. Anayasa Mahkemesinin kararlarında “geleneklerin devamını sağlayan aile kurumu” vurgusu ile birlikte okunduğunda, kadına geleneksel olarak annelik ve yüklenen görevlerin de çoğalmasına neden olmaktadır [16] ve bu anlayış, kadının toplum içindeki biçilen rolünü ifade etmektedir.

2) Eğitim ve Kadın

1982 Anayasası’nın “Eğitim ve Öğrenim Hakkı ve Ödev” başlıklı 42. Maddesi şu şekildedir:

“Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir.

Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.
Eğitim ve öğretim hürriyeti, Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz.

İlköğretim kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır.

Özel ilk ve orta dereceli okulların bağlı olduğu esaslar, Devlet okulları ile erişilmek istenen seviyeye uygun olarak, kanunla düzenlenir.
(Ek fıkra: 9/2/2008-5735/2 md.; İptal: Anayasa Mahkemesi’nin 5/6/2008 tarihli ve E.: 2008/16, K.: 2008/116 sayılı Kararı ile.)
Devlet, maddi imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirleri alır.

Eğitim ve öğretim kurumlarında sadece eğitim, öğretim, araştırma ve inceleme ile ilgili faaliyetler yürütülür. Bu faaliyetler her ne suretle olursa olsun engellenemez.

Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tabi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası andlaşma hükümleri saklıdır.”

Zorunlu eğitim 2012 senesine kadar ilköğretim iken 2012 senesinden sonra yapılan kanun değişikliği ile ilkokul ve ortaokul olmuştur. Zorunlu eğitim hakkı “kız ve erkek bütün vatandaşlar” için zorunludur denilse bile gerçekte böyle olmadığını; kızların ve erkeklerin eşit şekilde eğitim hayatına giremediğini 2012 senesini baz alınarak yapılan aşağıdaki tablodan da gözlemliyoruz.


TUİK (Türkiye İstatistik Kurumu)

2014 verilerine göre, Türkiye’de 25 ve daha yukarı yaşta olan ve okuma-yazma bilmeyen toplam nüfus oranı %5,6; bu oran erkeklerde %1,8 iken kadınlarda %9,2 yani okuma-yazma bilmeyen kadın nüfus oranı erkeklere göre 5 kat daha fazladır. Yine 2014 verilerine göre, lise ve dengi okul mezunu olan 25 ve daha yukarı yaştakilerin toplam nüfus içerisindeki oranı %19,1; bu oran erkeklerde %23,2, kadınlarda ise %15’dir. Yüksekokul ve fakülte mezunu olan toplam nüfus oranı %13,9 olup, bu oran erkeklerde %16,2, kadınlarda ise %11,7’dir.

2000 yılında Birleşmiş Milletlerin yaptığı Bin Yıl Zirvesinde, “Bin Yıl Kalkınma Hedefleri” arasında ilk ve öğretimdeki cinsiyet eşitsizliklerinin giderilmesi hedeflenmiştir ve Türkiye CEDAW’a (Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlemesi Sözleşmesi) taraf olduğundan bu anlaşma gereğinden toplumsal cinsiyet eşitsizliğini gidermekle yükümlüdür. 2010 yılında CEDAW tarafından hazırlanan 6. Periyodik Türkiye Raporuna yapılan yorumda ise “erkek çocuklarına verilen öncelikten kaynaklanabilecek kız çocuklarının düşük okul kayıt ve tamamlama oranları ile kalıp yargılaşmış eğitim seçeneklerin ısrarlı bir şekilde devam etmesine” dikkat çekilmiştir [17].

Eğitimde kadın- erkek eşitliğinin sağlanabilmesi için sadece ilk ve ortaokuldaki eğitimin zorunlu olmasının yetmediğini inceledik. Bu zorunluluğun yaşama geçirebilmesi için gerekli tedbirler alınmalı ve sosyal ve ekonomik destek sağlanmalıdır [18].

3) İş Hayatında Kadın

1982 Anayasası’nın 48. Maddesinde olan “Çalışma ve Sözleşme Hürriyeti” metni şu şekildedir:

“Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir.

Devlet, özel teşebbüslerin millî ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak tedbirleri alır.”

Maddenin 1. fıkrasında “Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir.” denilmektedir fakat yasada var olan kadın-erkek eşitliği yaşamda görülmemektedir.2017 senesini baz alarak baktığımızda da TUİK (Türkiye İstatistik Kurumu) tarafından sunulan aşağıdaki İşgücü İstatistiklerinde görüyoruz.


Genel olarak istihdam oranlarına baktığımızda TUİK verilerine göre; 2013 yılında erkeklerin istihdam oranı kadınlarınkinin 2,4 katı olmuştur ve 2015 yılında, Türkiye’de 15 ve daha yukarı yaştaki nüfus içerisinde istihdam oranı %46 olup, bu oran erkeklerde %65, kadınlarda ise %27,5 oldu.

Türkiye’de çalışan kadınların belli meslek gruplarındaki oranlarına örnek verirsek: Siyaset içinde kadını ele alarak bakarsak, TUİK verilerine göre, 2014 yılındaki yerel seçimlerde kadın belediye başkanı oranı %2,9, kadın muhtar oranı %2 oldu, 2015 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki kadın milletvekili oranı %14,7 oldu, 2016 yılında bakan sayısı 27 olup ve bunların sadece bir tanesi kadın bakan oldu. Kadın işçi oranın en yüksek olduğu iş alanları ise “ev içi çalışanları” ve “sosyal hizmetler” oldu. Ev içi alanlarda toplam 20 bin 860 kişi çalışırken, bunların 17 bin 197’sini kadın işçiler oluşturuyor yani ev içi alanlarda çalışan kadın oranı %80,44 oluyor; sosyal hizmet alanında 32 bin 426 çalışan arasında 22 bin 777 kadın işçi çalışıyor yani bu alanda kadın işçi oranı %70,4 oluyor.

Küresel ölçekte yapılan toplumsal cinsiyet araştırmalarında ücret eşitsizliği sıralamasında Türkiye 145 ülke arasında 98. sırada yer aldı ve ücretli çalışmada kadınlar erkeklere göre günlük 23 dakika fazla çalıştığı ancak emeğin karşılığını alamadığı belirtiliyor. Dünya Ekonomik Forumu (2016) cinsiyet eşitsizliği ölçeğini kullanarak yapılan hesaplamada; Türkiye’de bir kadın günlük ortalama 1 dolar kazanırken, bir erkek günlük ortalama 2,27 dolar kazandığı görülüyor. Bir kadının ortalama yıllık maaşı 12 bin 162 dolar iken bir erkeğin ortalama yıllık maaşı 27 bin 672 dolar.

Anayasamızın “Çalışma Şartları ve Dinlenme Hakkı” başlıklı 50. Maddesi ise şu şekildedir:

“Kimse, yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamaz.
Küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar. Dinlenmek, çalışanların hakkıdır.

Ücretli hafta ve bayram tatili ile ücretli yıllık izin hakları ve şartları kanunla düzenlenir.”

50. maddenin 2. Fıkrasında korunması gerekli görülen “küçükler, kadınlar ve beden-ruh yetersizliği” olan kişiler denilmektedir. Bu grupların korunmak istenme sebepleri farklıdır; küçükler henüz gelişemediklerinden korunmaya gereksinim duyarken, bedeni ve ruhi yetersizliği olan kişiler de diğer insanlara göre dezavantajlı olduğu için korunmaya gereksinim duymaktadır. Kadınlar için koruyucu önlem alınması gerekliliğinin sebebi ise CEDAW’da düzenlendiği üzere (4. Ve 5. Maddeler) kadın-erkek eşitliğini sağlamaya yönelik alınacak pozitif ayrımcılık tedbirleri ve anneliğin himayesi amacıyla satın alınacak önlemler olarak ikiye ayrılabilir (19). Bu sebeple kadınlar için 50. Maddeye ayrı bir fıkra eklenerek devletin, kadınların korumaya muhtaç ve narin varlıklar olduğu zihniyetini yansıtan halihazırdaki düzenleme yerine, çalışma hayatında eşitliği sağlamak ve pozitif ayrımcılığı hayata geçirmek üzere; bunların yanında kadının doğum öncesi ve sonrasında ihtiyaçları gözetilerek düzenlemeler yapılması gerektiği vurgulanmalıdır (20).

Türkiye’nin toplumsal yapısı gözetildiğinde kadınların çalışmaya gerek görülmediği ve ev masraflarının erkek tarafından geçindireceği empoze edilerek kadının iş hayatından uzaklaştırılmaya çalışıldığı görülmektedir. Kadınlarda ev içinde kendilerine yüklenen temizlik, çocuk, koca, yaşlı bakımı gibi sorumluluklar arttığı için kendilerini iş hayatına atmakta zorluk çekiyorlar. Bu tip bulgular iş hayatında kadın ve erkeğin eşit konumda olmasını engellemektedir.

Sonuç

Patriyarkanın kurumlarında beslenen ve kadının ev içi emeğini erkeklerin hegemonyası açısından genişleten kapitalizm, günümüzde farklı şekillerde kadınları ezmektedir [21] ve kadınların erkek egemen sistem ile biçimlendirilmiş, toplumsal cinsiyet ve kapitalizmle güçlendirilmiş kamusal alana girerken zorluklarla mücadele ettiğini gördük. Kadınlar herhangi bir toplumda erkeklerle eşit koşullara sahip değildir; erkekler cinsiyetlerinden dolayı toplumsal, hukuki, ekonomik, dini, siyasi, politik ve geleneksel alanlarda öncelikli durumdadır. Kamusal alan literatürdeki bazı görüşlere göre, kamuya ait mekanlar bazında değil siyasal anlamda ele alınırsa, modern demokratik devletlerde bu olayın medya vb. organlar tarafından manipülasyona uğradığı ya da sömürüldüğü gözlemlenebilir [22].

Kadınlar kamusal alana çıkıp, bu alanda düşüncelerini, duygularını açıkladığında ve siyasi faaliyette bulunduğunda kimliğine kavuşacaktır ve kadınlar kamusallaşamadıkça özgürleşip kendi varlığına kavuşamayacaktır. Genel olarak, erkeklerin bu durum hoşuna gittiğin için, egemen durumda olduklarından dolayı, kendilerine verilen önceliklerden vazgeçmeyecekleri ya da kadınlarında bu öncelikleri elde edebilmesi için bir şey yapmayacakları ortada bu yüzden kadınlar kendi kamusal alanlarını ataerkil sistemle mücadele ederek yaratmak zorundadır.

DİPNOTLAR
[1] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.4)
[2] (Jürgen HEBERMAS, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, İletişim Yayınları, İstanbul: 1997, s.60)
[3]) (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.3)
[4] (Seyla BENHABİB, “Models of Public Space: Hannah Arendt, The Liberal Tradition and Jügern Habermas”, Habermas and the Public Sphere, Ed. Craig Calhoun, Cambridge, Mass, MIT Press, 1992, p.90)
[5] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.32)
[6] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.16)
[7] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.17)
[8] Jo Freeman, “From Suffrageto Women’s Liberation: Feminism in Twentieth Century America, “Women: A Feminist Persoective, http:/www.jofreeman.com/feminism/suffrage.htm, 12/09/2015)
[9] (https://m.bianet.org/bianet/kadin/43145-on-maddede-turkiyede-kadin-hareketi)
[10] (https://m.bianet.org/bianet/kadin/43145-on-maddede-turkiyede-kadin-hareketi)
[11] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.141)
[12] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.142)
[13] (Nadide KARKINER, “Aile ve Evlilik”, Toplumsal Cinsiyet Sosyolojisi, Anadolu Üniversitesi Yayını, Eskişehir, Ünite6: 2011, s.132)
[14] (E.2006/37, K.2008/141, K.T. 18.09.2008, R.G. 23/12/2008)
[15] (Aktaran: M. Porter, “Focus on Mothering”, Hecate, Vol:36, No:1/2, 2010, p.5-6)
[16] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.154)
[17] (CEDAW, Kadınlara Yönelik Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi Nihai Yorumları: Türkiye, 2010, s.9)
[18] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.157)
[19] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.160)
[20] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.160)
[21] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.77)
[22] (Christian RUBY, Siyaset Felsefesine Giriş, İletişim Yayınları, İstanbul: 2014, s.136)

KAYNAKÇA

WEB SİTELERİ
http://bianet.org/
http://www.tuik.gov.tr/Start.do;jsessionid=5ny3Z1NGzMhLZ6ZxpRc2nXFZ8mphQ9vY2XHRkZMWhytNZchnJbX5!-531523744
https://www.msxlabs.org/forum/sosyoloji/418227-toplumsal-cinsiyet-nedir-toplumsal-cinsiyet-tanimlari-ve-ozellikleri.html
http://www.tdk.gov.tr/
http://www.un.org/womenwatch/daw/cedaw/

MAKALE
-ASLAN Seçil, Özelden Kamusala Bir Yolculuk: Türkiye’de Çalışan Kadın Olmak, Birikim Dergisi, Haziran-Temmuz 2008 sayısı
– SAĞLIK Esra, Kamusal Alanda Kadınlık Hallerinin Temsili
– KONAN Belkıs, Türk Kadının Siyasi Hakları Kazanma Süreci
– Nadide KARKINER, “Aile ve Evlilik”, Toplumsal Cinsiyet Sosyolojisi, Anadolu Üniversitesi Yayını, Eskişehir, Ünite6: 2011

KİTAP
– Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017
-Christian RUBY, Siyaset Felsefesine Giriş, İletişim Yayınları, İstanbul: 2014, s.136
– Jürgen HEBERMAS, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, İletişim Yayınları, İstanbul: 1997