Ana Sayfa Blog Sayfa 234

İstanbul Onur Haftası Komitesi: “15. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’ne Açılan Davaya Çağrımızdır!”

1

25 Haziran 2017 tarihinde yapılması planlanan ve İstanbul Valiliği tarafından son 2 yılda olduğu gibi son dakikada “provakatif eylemlere yol açabileceği, kamu düzenini bozabileceği” gerekçeleriyle yasak ilan edilen 15. Onur Yürüyüşü için binlere LGBTİ+ ve hak savunucusu sokağa çıkmıştı. Aynı gün içinde 25 kişi gözaltına alınmıştı ve gözaltına alınan tüm arkadaşlarımız aynı günün akşamı serbest bırakılmıştı.

Ancak Ağustos ayı itibariyle gözaltına alınıp serbest bırakılmış olan 25 arkadaşımıza İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından 2911 sayılı yasanın 28/1 sayılı maddesine muhalefetten (“izinsiz gösteri yürüyüşüne katılmak”) suçlamasıyla iddianame hazırlanmış ve dava açılmıştır.

16 Kasım 2017 tarihinde İstanbul Çağlayan Adliyesi 48. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek olan davanın takipçisi olduğumuzu belirtmek isteriz. LGBTİ+ haklarını savunan herkesi bu davayı sahiplenmeye, eşit hak ve yaşama talebimizi yinelediğimiz Onur Yürüyüşlerimizin yargılanamayacağını bir kez daha hatırlatmaya çağırıyoruz.

Davamıza destek olmak için bütün dostlarımızı 16 Kasım günü saat 9:00’da Çağlayan Adliyesi’ne bekliyoruz.

Daha detaylı bilgi ve irtibat için:

Emre Demir: 05435953670

İkinci Uluslararası Sosyal Ekoloji Konferansı’nın Ardından

0

Birincisi geçtiğimiz yıl Lyon’da gerçekleşen Sosyal Ekoloji buluşmasının ikincisi 27-28-29 Ekim’de Bilbao’da gerçekleşti.

Konferans deyince aklınıza büyük salonlar, sponsorlar ve oteller gelmesin. Tamamen dayanışma içerisinde gerçekleşen bir konferans bu. Buluşmanın gerçekleştiği alan Bilbao’lu aktivistlerin boş kalmış bir devlet okulunu işgal ederek, yıllardır kullandıkları iki katlı oldukça büyük bir bina. Burada Bilbao’lular, çocuklara alternatif eğitim verip, atölye çalışmaları ve onun yanı sıra spor-müzik etkinlikleri yapıyorlar. Kendi eğitim çalışmalarını da burada gerçekleştiriyorlar.

Sosyal ekoloji konferansının bir otonom alanda yapılması oldukça anlamlıydı katılanlar için. Diğer çok güzel bir uygulama ise sosyal ekoloji toplantısının adına uygun bir biçimde farklı alanlardaki aktivistleri bir araya getirip, dayanışma sağlamasıydı. Örneğin; tamamen vegan olan yemekler ilk gün feminist bir dernek, ikinci gün hayvan hakları derneği ve üçüncü gün de göçmenler derneği tarafından yapıldı. Her masada neden vegan yemek tercih edildiğini anlatan broşürler vardı. Aynı zamanda bu dernekler kendi faaliyetlerini anlatma imkanı bulmuş oldu.

Konferansın birinci günü; müthiş bir ev sahipliği yapan Bilbao’lularla ve değişik ülkelerden gelen sosyal ekolojistlerle tanışma ile başladı. Bask’lı arkadaşların konferansın amacı ve içeriğini özetleyen konuşmalarının arkasından Murray Bookchin’in kızı gazeteci Debbie Bookchin açılış konuşması yaptı. Toplantıya katılım oranının yüksekliği ve çok farklı ülkelerden gelen insanların olmasının mutluluğu herkesin yüzünden okunuyordu. Kısıtlı teknik imkanlara rağmen İngilizce, Fransızca ve İspanyolca simültane çeviriler yapılabilmesi gerçekten çok kıymetliydi.

İkinci gün; oldukça yoğun sunumların olduğu ve akşamın geç saatlerine kadar süren bir gün oldu. Perma kültür, veganlık, feminizm ve küresel ısınma bu günün başlıca konularıydı. Feminizm ve vejeteryan – veganlığın bağdaştırılarak anlatıldığı sunum teorik düzeyi oldukça yüksek, etkileyici bir sunumdu. Aynı sunumda, insan merkezli yaklaşım yani türcülük eleştirisi yapılarak tüm canlıları dikkate alan yeryüzü merkezli bir bakış açısı savunuldu.

İkinci günün diğer konuları da; mega projelerin yarattığı doğa tahribatı, toprak ve su sorunu, doğal yaşam alanları ile kent arasındaki koordinasyon sorunu, ulus-devletin ötesi şeklindeydi.

Konferansta kendi yaşadığı bölgelerin sorunlarını görselleriyle birlikte aktaran aktivistler de vardı: İlk olarak Almanya’nın Hambackh bölgesinden gelen iki genç kadın aktivist, yaşadıkları sorunları ve mücadele yöntemlerini anlattı; Hambackh Ormanı’nda maden arayan şirket, koca koca ağaçları dev iş makinalarıyla yok etmeye çalışırken, çoğunluğu kadınlardan oluşan bir grup aktivist, ağaçlara tırmanıp, ağaçların zirvelerine bungalov evler yapmışlar. Evler arasına da zamanla teleferik sistemi kurmuşlar. Eylemciler, oluşturdukları gözetleme sistemiyle makinalar ormana girer girmez ağaçlara tırmanıp şirket orayı terk etmeden ağaçlardan inmiyorlar. Bu durum bana, ağaçlara sarılarak ve tırmanarak onları korumanın ilk örneklerini Hindistan’da veren Chipko kadınlarını hatırlattı. Hambackh Ormanı, artık bu aktivistlerin yaşam alanı olmuş durumda ve orada kalmaya kararlılar.

Fransa’nın Büre bölgesinden gelen aktivistler ise o bölgeye nükleer santral yapılmak istenmesinin ardından bölgeyi işgal edip savunmaya geçtiklerini anlattılar. Tüm canlıların on bin yıllık geleceğini etkileyebilecek nükleer santral yapımına, bırakın ülke yasalarını uluslararası yasaların engel olması gerekir. Türkiye de bu çılgınlığa iki adet nükleer santral yaparak katılıyor. Türkiye’li aktivistler de Hasankeyf’in baraj suları altında kalacağını ve Alakır’daki yaşam savunucularına yapılan saldırıları gündeme getirdi.

Buluşmanın üçüncü günü; toplumun yabancılaşması ve yok edilmesi sunumuyla başladı. Arkasından medya ve sosyal medyanın etkinliği üzerine bir konferans gerçekleşti. Bu sunumda tüm dünyada bir milyon insanın sosyal ekoloji alanını takip ettiğinin söylenmesi çok dikkat çekiciydi. Üçüncü günün son konusu jineoloji kavramının anlatılmasıydı. Kadın sorununun yalnız kadınlarla sınırlı bir bakış açısıyla çözülemeyeceği temelli bir bakış açısı öne çıkıyordu.

Gösterilen videolarda erkeklerin de jineoloji eğitim çalışmalarına katıldığını gördük. Hiçbir sorunun kendisiyle sınırlı bir alanda kalarak çözülemeyeceği düşüncesi Murray Bookchin’in tüm konuların çözümüne getirdiği holistik (bütünsel) bakış açısıyla çok uyumludur.

Bookchin’in, ekolojik sorunların çözümünün sosyal sorunların çözümüyle doğrudan bağlantılı olduğunu söylüyor olması burada önemini bir daha ortaya koyuyor. Söz Bookchin’e gelmişken, orada kendi aramızda ve Debbie Bookchin’le vejeteryan – veganlık mevzusunu Murray Bookchin üzerinden de tartıştık. Bookchin’in vegan veya vejeteryan olmadığını ve kitaplarında bu konuya pek girmediğini biliyoruz. Fakat hemfikir olduk ki konferansa katılan Bookchin takipçileri bu konuda onu aştı. Katılımcıların çoğunun vegan – vejeteryan oluşu ve yemeklerin konferans boyunca tamamen vegan tercih edilmesi buna örnektir.

Debbie Bookchin’in “kapitalizm uygulamalarıyla bizi sürekli sokağa çağırıyor, elbette sokağa çıkacağız ve fakat bununla yetinmeyip kendi alternatif pratiklerimizi ortaya koymalıyız” şeklindeki son sözünün ardından toplantı, final perspektifleri ve gelecek konferanslara dair görüşlerle sona erdi. Öne çıkan eğilim; bir daha ki buluşmada herkesin kendi ülkesinin acil ekolojik – sosyal sorunlarıyla ilgili çalışma yapıp, uluslararası dayanışmanın nasıl örüleceğinin belirlenmesi şeklinde oldu.

Ekim Devriminin 100. Yılında; “Kapitalizm Çürümüştür, Devrim İnsanlığın Dirilişidir” Sempozyumu

Dünyayı sarsan Ekim Devrimi 100. yılında, Anadolu’da ve dünyada çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. İlk sosyalist devrim olarak tarihte yerini alan, Bolşevikler önderliğinde 1917’de gerçekleştirilen devrim hala kapitalist egemenliğin en büyük korkusu olmaya devam ederken büyük bir dezenformasyona maruz kalıyor. Bu bilgi kirliliği içinde, Ekim Devrimini ve onun bugün için ne anlam ifade ettiğini anlamak üzerine, Ankara’da Ekim Devrimi sempozyumu düzenleniyor.

“100. yılında Ekim Devrimi’nin Yolunda Kapitalizm Çürümüştür, Devrim İnsanlığın Dirilişidir” başlığıyla düzenlenen sempozyum, ODTÜ Mezunları Derneği Vişnelik Tesislerinde gerçekleştirilecek. Kaldıraç tarafından hazırlanan sempozyum, 19 Kasım Pazar günü saat 12.30’da başlayacak. Sempozyumda; devrimde ideolojik mücadelenin önemi, kitlelerin öz örgütlenmeleri, devrimci partinin rolü gibi konuların yanı sıra kapitalizmin güncel durumu, Sovyetler sonrası sol ve sosyalizmin güncelliği başlıklarına yer verilecek.

Sempozyumun “Ekim Bir Meşaledir” başlıklı 1. oturumunda Temel Demirer, “Ekim Devrimi: Dünyayı Değiştirmek”; Özgür Narin, “Kitlelerin Öz Örgütlenmesi: Sovyetler”; Hakan Dilmeç, “Devrimci Bilincin ve Eylemin Adı: Parti” başlıklarında sunum yapacak. “SSCB’nin Çözülüşü Sonrası Dünya” başlıklı 2. oturumda Fikret Başkaya, “Neden Kapitalizmin Bir Geleceği Yok”; Sibel Özbudun, “SSCB Sonrası Yeni Sol’a Eleştirel Bir Bakış”, Ekin Erdem Evliya, “Sosyalizm Güncel Bir İhtiyaçtır” başlıklı sunum yapacak. Oturumların ardından soru-cevap bölümleri yapılacak.

Geçen yıl da Ekim Devriminin 99. yılı dolayısıyla, “Başka Bir Dünya Mümkün Örgütleyecek Güç Sensin” başlıklı sempozyum, yine ODTÜ Mezunları Derneği Vişnelik Tesislerinde düzenlenmişti. Sempozyumda; Alaeddin Şenel, Özgür Narin, Fikret Başkaya, Temel Demirer, Özgür Müftüoğlu, Metin Yeğin, Sibel Özbudun, Tevfik Taş, Fevzi Özlüer, Onur Hamzaoğlu, Abdullah Aysu ve Işıl Ünal sunum yapmıştı.

Ercan Kesal seçkisi, 23’ncü Gezici Festival’de: “Sinemanın gücü ve sinemada adalet- vicdan olgusu

1

1-14 Aralık 2017 tarihleri arasında 23’üncü kez filmleriyle beraber kent kent dolaşmaya çıkacak olan Gezici Festival’in bu yılki durakları Ankara, Sinop ve Kastamonu. Her yıl, Ankara Sinema Derneği tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenen Gezici Festival, 23’üncü yılında da izleyicisinin merakla beklediği sürprizlerini sürdürüyor. Önceki yıllarda Zeki Demirkubuz, Tuncel Kurtiz, Barış Bıçakçı, Murathan Mungan ve Reha Erdem gibi, sinemanın ve edebiyatın öne çıkan isimlerinin seçtikleri filmleri sinemaseverlerle buluşturan Gezici Festival, bu yıl da geleneğini sürdürüyor.

Gezici Festival, bu yıl seyircisini, yazar ve sinema oyuncusu Ercan Kesal rehberliğinde, sinema sanatında adalet ve vicdan olgusunun farklı yüzlerini izlemeye çağırıyor. Kesal’a göre, “sinemayla birlikte insanın ilk kez “zamanı” durdurma, yeniden yaratma ve isterse ona geri dönme olanağına” kavuşması sinemaya özel bir güç bahşediyor: Zamanı, insanlığın her gün deneyimlemekten geri duramadığı maddi gerçekliğe bağlaması, kendisi de zamana bağlı olarak var olabilen “vicdan”ımızı fark etmemizi sağlıyor, çünkü “bellek vicdan demektir ve unutmaksa vicdansızlıktır.” Kesal bu nedenle, sinema sanatıyla aynı anda ve yan yana düşündüğünde aklına gelen ilk sosyal kavramın adalet ve vicdan olduğunu söylüyor. Ercan Kesal, Gezici Festival için seçtiği üç filmi, “Sinemanın Gücü ve Sinemada Adalet-Vicdan Olgusu” başlığı altında derledi

Amerika Büyükelçiliği’nin katkılarıyla gerçekleşecek Kesal’ın seçkisinde, sinemanın bu gücüne ayna tutan üç farklı coğrafya ve dönemden, üç farklı film var: 12 Kızgın Adam (12 Angry Men, Sidney Lumet, 1957), Öldürme Üzerine Kısa Bir Film (A Short Film About Killing, Krzysztof Kieslowski, 1988) ve Satıcı (The Salesman, Asghar Farhadi, 2016)

Usta yönetmen Sidney Lumet’nin renkli filmlerin popülerleşmeye başladığı dönemde siyah beyaz çektiği 12 Kızgın Adam, gösterime girdiği yıl gişede pek ilgi görmese de, eleştirmenlerin gözdesiydi. 1958 yılında en iyi film ve yönetmen dahil üç dalda Oscar adayı olması da bunun göstergesidir. Tamamı bir jüri odasında geçen film, 18 yaşında bir gencin babasını bıçaklamasıyla ilgili davada, jürinin karar alma sürecini anlatır. “Suçlu” kararının idam cezası anlamına geldiğini bilen ve bunun ağırlığını hisseden bir jüri üyesi, hızlıca “suçlu” kararı verip, bir an önce bu işten sıyrılmak isteyen 11 jüri üyesini ikna edebilecek midir?

Bölümün ikinci filmi, Polonyalı usta yönetmen Krzysztof Kieślowski’ye bugünkü ününü ve kült konumunu kazandıran mini TV serisi Dekaloglar’dan, Dekalog 5’in uzun metraja dökülmüş hali olan Öldürme Üzerine Kısa Bir Film. Kieślowski’nin filmi de, Lumet’nin filminde olduğu gibi bizi öldürme eyleminin kendisiyle yüzleştirir. Anlamsız, vahşice işlenmiş bir cinayeti izleyen yargılama süreci ve bir o kadar anlamsız ve vahşice gerçekleştirilen infazın arasında mekik dokuyan film, müvekkilinin idam edilmesinde istemsizce rol oynayan idealist avukat aracılığıyla izleyicisini “öldürme” ve “devlet eliyle öldürme” eylemleri arasındaki farkı düşünmeye iter.

Lumet ve Kieślowski’nin filmleri bizi, “kamusal” insanın adalet-vicdan ikilemleriyle yüzleştirirken, Asghar Farhadi, pek çok festivalden ödülle dönen filmi Satıcı’da, izleyiciyi evlilik, şehir yaşamı ve gündelik hayatta fark edilmeyecek şekilde içselleştirdiğimiz, ufak gibi görünen büyük “adaletsizlik”lerle yüzleştiriyor. Tahran’da yaşayan genç bir çift, oturdukları apartman dairesi hasar görünce yeni bir daireye taşınmak zorunda kalır. Dairenin önceki kiracısıyla ilişkili bir olayın etkileri, tiyatroyla uğraşan bu orta sınıf kentli çifti beklenmedik yerlere itecektir.

Sinemanın, adalet-vicdan meselesiyle kurduğu bağlantının üç örneği olarak belirlediği filmlerin gösterimleri sırasında gerçekleştirilecek söyleşiler de Ercan Kesal’la festival seyircisini buluşturacak.

Entre Les Murs: Duvarlar arasında kimlik arayışları

2

Entre Les Murs” filmi, her ne kadar Sınıf olarak çevrildiyse de kelime bazında bire bir tercüme edildiğinde “duvarlar arasında” demek aslında. Filmin ismini ilk gördüğümde aklıma gelen sorulardan biri, bu duvarların nereye ait olduğuydu. Hastane mi, hapishane mi, apartman dairesi mi, hangisi? Cevabı çok geciktirilmedi. İlk sahneden François Marin ile yürüyerek geldiğimiz yerde, okulun/sınıfın duvarlarıyla karşı karşıyayız artık. Böylesi klostrofobik bir mekanda, çocukların saklanmış korkularına, endişelerine, nefessiz kalışlarına şahit oluyoruz. Dışlanmışlık, yalnızlık, kimlik arayışları arasında bocalayan çocukların. Bu duvarlar belki de toplumun kimlik ve kültür bileşenleri üzerinden 14-15 yaşlarındaki çocukların hapsedildiği sınırların göstergesidir. Toplum mekanizmasının gölgesindeki bu öğrenciler ise her şeyi sorgulamaya çoktan hazırdırlar.

Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye ödülünü kazanan, Laurent Cantet’in yönettiği “Entre Les Murs”(2008), bizi Fransa’nın banliyölerinden birinde bir okula götürür. Cantet’e göre, bu filmin asıl olayı biraz da dilin kendisidir. Kendisi, insanlar arasındaki söz oyunlarını ve bu oyunlar sonucu ortaya çıkan enerjiyi yansıtmak istemiştir filminde. Seyircilere kelimelerin ne kadar güçlü olduğu ve tek bir sözcüğün bile havayı birdenbire nasıl değiştireceğini çok iyi gösterir.

Daha ilk andan itibaren Fransızca öğretmeni olan François Marin [François Bégaudeau], onlara okudukları metinde ilgili oldukları kelimeleri sorar ve film genellikle onun öğrencileriyle olan diyalogu üzerinden ilerler. Kelimeler ve bu kelimelere herkesin yüklediği başka başka anlamlar değiş tokuş edilir film boyunca. Öğrencilerin, Marin’in “otoritesini” sorguladığı, onu eleştirdiği, hatalarını yüzüne vurduğu sahneler oldukça fazladır.

Marin, her ne kadar yumuşak başlı tavırlarıyla onları kendilerini ifade etmeleri için cesaretlendirse de, ben merkezli bir öğretmen tavrından uzak da olsa, gene de bu ideolojik mekanizmanın bir parçasıdır ve sınıfı kontrol altında tutmak ister, örneğin, öğrencilere konuşmadan önce parmak kaldırmalarını söyler. Eğer bir öğrenciden metin okuması istenirse, onu okumak zorundadır, diye düşünür.

Sınıfta huzursuzluğa sebebiyet veren ve yanlışlıkla sınıf arkadaşının yaralanmasına sebep olan Souleymane’ı disiplin komitesine gönderir. Kullandığı sözcüklerle Marin’i yoran Malili Souleymane, filmin en kritik noktalarından birinde durmaktadır. Oysa onun o kızgın ve sert tutumlarının ardında oldukça kırılgan biri vardır. Disiplin komitesinin önüne çıktığında, Fransızca bilmeyen annesinin tercümanlığını yaparkenki mahcup duruşu, iki kültür/iki dil arasında arada kalmışlıkları çok etkileyicidir. Souleymane, biraz da sistemin bir kurbanı gibidir, oyunu bozduğu,”huzur” kaçırdığı için oyun dışı bırakılmıştır.

Filmin ilk sahnelerinden birinde, öğretmenler birbirlerine kendilerini tanıtırken, emekli olmaya hazırlanan matematik öğretmeni, yenilere cesaretli olmalarını diler; çünkü “sorunlu” çocuklarla uğraşmak yorucudur. Evet, cesaretli olmalılardır belki; ama sadece bu çocuklardan öğrenecekleri şeylere hazırlıklı olmak için, bütün duvarların yıkılması için cesaretli olmalılardır. Sistemin gözetmeni rolündeki öğretmenler için bu durum bir nevi kırılma noktası olarak düşünülebilir.

Laurent Cantet kamerasıyla son sözlerini söylemeye hazırlarken, öğrenciler de artık tatil için hazırlardır, zil çalar ve sınıfı terk ederler. Geriye ise boş ve sessizlikle yüklü duvarlar kalır. Artık boş sıralara bakıyoruzdur. Bir tek sandalyeler konuşuyor gibidir, düzensiz duruşları birilerinin oradan kalktığını gösterir. Arkada gitgide duyulmaz olan çocuk çığlıkları ile buluşuruz. Her ne kadar öğrenciler tatile çıksalar da, sanki biz seyirciler için her şey yeni başlıyor gibidir.

İlk soruya dönecek olursak, bu duvarlar aslında hep benzer ideolojilerin ürünü olarak pazarlanır. Hastane, hapishane ya da okul, hiç fark etmez; aynı kontrol mekanizması işler. Peki, biz bu yapay sınırların, bölücü duvarların arasında gerçekten ne kadar birbirimize ulaşabiliyoruz, ne kadar “biz” olabiliyoruz? İşte, “Entre Les Murs“, bu sorularla bizi yüzleşmeye çağırıyor.

Halkların bize unutturmadığı bir gerçek: Kundalini, İçsel ateş, Şahraman, Yaşam Enerjisi…

Birçok kültürde karşımıza çıkan bu semboller DNA’mızın çift sarmalını işaret ediyor. İki elle yakalanan yılan, sopa, hayvan, sol elde tutulan ceylan ve sağ elde tutulan aslan… Hepsi DNA’mızdaki eril ve dişil enerjisinin yükseltilerek tepe çakraya taşınması ve hermoafrodit bir yapının ortaya çıkartılmasını işaret ediyor.🌞🌙

İçimizdeki yaşam enerjisi -chi, -ki, -hü adıyla da bilinen bu enerjinin yükselmesiyle birlikte, çift sarmallı DNA’mız 12 sarmala tamamlanıyor.🌈 Ve Ruh, beden, zihin birleşmesi sağlanıyor. En basit tabirle kişi aydınlanıyor 😊💛

Özellikle rahipler, inisiyeler, budistler, erenler bu enerjinin aktifleşmesi için uzun yıllar bedende çalışmalar yapardı. Ancak beklenen Kova çağıyla birlikte DNA aktivasyonu artmaya başladı. Bu çağ hakikat çağı, insan-ı kamillik çağı olarak da görülüyor.

Şu anda reiki, şambala, mor alev, ağarta, kuantum vb birçok enerji çalışmaları sayesinde ve gökyüzünden gelen ışık kodlarıyla birlikte insan bedeni bir değişim geçirmekte. Yani bilimin bedenimizde bulduğu ama işe yaramadığı için çöp DNA adını verdiği genlerimiz yavaş yavaş birleşmekte.

Birçok yeni doğan çocuğun DNA kodları hem farklı hem de çakraları doğuştan açık. Bu çocukların DNA’ları hastalıkların tedavisinde bile kullanılıyor.

Yaşam enerjisinin artmasıyla birlikte, Yeryüzünün enerjisi de gittikçe artmakta. Bütün bu enerji yükselişleriyle birlikte gerçek özümüze uyandığımızı, yaklaştığımızı söyleyebiliriz.

Kendi bedenimizi ve kim olduğumuzu tanımamızın vakti geldi de geçiyor.

Hepimizin annesi Doğa Ana’nın, insanların, gezegenin şifalanması dileğiyle

Bir Miyazaki Masalı: Ponyo

2

Bir dolunay akşamında su yüzeyinde başlıyor Miyazaki‘nin deniz kızı masalı. Hemen ardından denizin altına iniyor, gece karanlığında parlayan, görkemli renkleriyle yüzen balıkları, denizanalarını, bitkileri görüyoruz. Su altının loş renkleriyle yerli yerinde ama kaotik bir görüntü karşılıyor izleyenleri.

Kaosun nedenini az sonra fark ediyoruz. “Fujimoto”-baba karakteri tüm androjen görüntüsüyle su altında bir baloncuğun içinde yaşayan, insanlardan nefret eden ancak insanlığın tüm saldırgan tavırlarına sahip bir büyücüdür.

Babası tarafından tutsak edilen deniz kızı, evden kaçıyor, bir denizanasına tutunarak yüzeye çıkıyor. Yüzeye ulaştığında denize atılmış bir kavanoza sıkışan deniz kızını Sösuke buluyor.

Sösuke, annesi Lisa ve denizci babası ile okyanus kenarındaki kayalıkta yaşayan beş yaşında bir çocuktur. Deniz kızını kurtarır ve ona Ponyo ismini verir… Tıpkı yaratılan ilk insan olan Adem’in kaburga kemiğinden yaratılan Havva’nın adını koyması gibi.

Türkiye’de yayınlanan adıyla Küçük Deniz Kızı Ponyo, yönetmenliğini Hayao Miyazaki‘nin üstlendiği ve Studio Ghibli tarafından üretilen 2008 yılı Japon animasyon fantastik filmdir.

Deniz kızı Ponyo Hans Christian Andersen‘in hikâyesi “Küçük Deniz Kızı”ndan ilham alınarak yaratılmış olsa da Miyazaki verdiği röportajlarda asıl ilhamın bir öyküden daha soyut olduğunu söylemiştir.

Soyut olan ilhamı, Jungcu bir yorumla bilinçdışı ve arketiplerle ilişkilendirebiliriz. Ponyo, su altındaki tüm canlıların koruyucusu Deniz Annesi(Grannamare) Yüki Amami’nin sihirli kızıdır. Doğanın, anneliğin, sihrin temsilidir. Yaraları iyileştirebilir, küçük nesneleri büyütebilir. Sadıktır ve cesurdur.

Fakat babası olan Fujimoto, bencil, yasaklayan, yargılayan, aşırı kollayıcı bir karakterdir. Ponyo, insan ve büyücü babasının özelliklerini de taşımaktadır. Babası, doğal yok edicidir. Ve Ponyo’nun nasıl yıkıcı bir fırtınaya sebep olduğunu filmde izliyoruz zaten. Sösuke’yi nasıl sahiplendiğini, eleştirilerle hangi yolla savaştığını da izliyoruz.

Sösuke, zekası ve olgunluğuyla örnek karakter olarak sunulmuştur. Ve bu örnek karakter (erkek,insan), böylesine sihirli bir canlının hayatını sevgisiyle değiştirebilecek güce sahiptir.

Ponyo, ilk anlardan itibaren Sösuke’ye resmen aşık olur. Henüz beş yaşlarında olmalarına rağmen filmde “gerçek aşk”tan, birlikte yaşamaktan söz edilmektedir. Heteroseksüel, ataerkil klasik ilişki hali filmde çocuklukla iç içe geçmiş halde sunulmuştur.

Sösuke, Ponyo’yu gerçekten severse Ponyo insana dönüşecektir. Ve tüm sihirli güçlerini kaybedecektir. Bunları kabul eden Sosuke ve Ponyo’nun sadık, sınırsız, kör kütük aşık halleriyle “mutlu son” teması işlenmiş, çocuklara “severseniz böyle sevin” bilinçaltı mesajı kodlanmıştır.

Bunların yanında filmde kızkardeşler, anneler, yan kadın karakterler arasında çok anlamlı bir dayanışma izliyoruz. Büyücü baba karakterinin filmin başında verdiği ürkütücü etki kadın karakterlerin büyülü birlikteliği sayesinde görünmez hale geliyor.

Klasik masalların hem kendileri hem uyarlamaları aynı ataerkil temele dayanmaktadır. Bu filmler her ne kadar eleştiriye çok açık, yanlış mesajlar veriyor da olsalar hayal gücüne yaptıkları katkı inanılmazdır. Deniz kızı Ponyo, dikkatli izlenip cinsiyetçi içerikleri farkedilerek dönüştürüldüğü takdirde, hem görsel hem de düşünsel bir şölen sunmaktadır.

Ponyo 65. Venedik Uluslararası Film Festivali‘nde aday olmuştur. Bologna Gelecek Film Festivali‘nde, “dünya çapında sinema ustalarına mükemmel bir hayal gücü şekillendiren yüksek sanatsal ve ifade kalitesine sahip animasyonu” şeklinde nitelendirilmiştir.

18. İzmir Kısa Film Festivali Altın Kedi Ödülleri sahiplerini buldu

1

18’inci Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali sona erdi ve Altın Kedi Ödülleri tarihi İzmir Havagazı Kültür Merkezi’nde düzenlenen görkemli bir törenle takdim edildi.

Renkli ödül töreni İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin katkılarıyla düzenlendi. Akşamın sunuculuğunu, daha önce de festivale büyük destek veren oyuncu Hakan Bilgin üstlendi. Törende 14 kategoride Altın Kedi ödülleri sahiplerini buldu. Bu sene rekor sayıda başvuru alan festivalde 82 ülkeden, kurmaca, belgesel, animasyon ve deneysel dallarda 400 kısa film sinemaseverlerle buluştu.

Ödüller- Ulusal Kurmaca

Altın Kedi için ulusal kategoride yarışan filmler jüri başkanı Handan İpekçi ve diğer jüri üyeleri Harika Uygur, Ali Düşenkalkar, Deniz Çakır, Aziz İmamoğlu ve Aytekin Çakmakçı tarafından değerlendirildi.

Altın Kedi En İyi Film Ödülü
Toprak. Yönetmen Onur Yağız (11dk.)

Altın Kedi En İyi İkinci Film Ödülü
Kapan. Yönetmen Korhan Günay (8 dk.)

Altın Kedi En İyi Üçüncü Film Ödülü
Bir İş Görüşmesi. Yönetmen Alkım Özmen (15 dk.)

Ödüller – Uluslararası Kurmaca

Altın Kedi için uluslararası kategoride yarışan filmler jüri başkanı András Muhi ve diğer jüri üyeleri Alev Fatoş Parsa, Sali Saliji – Sallini ve Murat Tolga Şen tarafından değerlendirildi.

Altın Kedi En İyi Film Ödülü
Heyvan (Animal). Yönetmen Bahram Ark, Bahman Ark (15 dk. Iran)

Altın Kedi En İyi İkinci Film Ödülü
Limbo. Yönetmen Konstantina Kotzamani (29 dk. Fransa)

Altın Kedi En İyi Üçüncü Film Ödülü
8 Minutes. Yönetmen Giorgi Gogichaishvili, Davit Abramishvili (13 dk. Gürcistan)

Festival’de Altın Kedi’ye değer görülen diğer ulusal yapımlar da şöyle;

Altın Kedi En İyi Belgesel Ödülü
Uzaktaki Kadın. Yönetmen Özgür Demirci (14 dk.)

Altın Kedi En İyi Animasyon Ödülü
Vadi. Yönetmen Can Erkan, Salih Toprak (10 dk.)

Altın Kedi En İyi Deneysel Ödülü
Elli Altı, Yönetmen Dilara Şahin (8 dk.)

Altın Kedi En İyi Kurgu Ödülü
Toprak. Yönetmen Onur Yağız (11dk.)

Altın Kedi En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü – Emre Pekçakır
Beyoğlu Sineması. Yönetmen Ömer Ferhat Özmen (15min)

Altın Kedi En İyi Umut Vaat Eden Genç Oyuncu Ödülü
Orhan Öztokat. Mümkün Hayatların En Güzeli. Yönetmen Derin Biricik (17min)

Ve

Altın Kedi En İyi Umut Vaat Eden Genç Oyuncu Ödülü
Miray Şahin. Tel. Yönetmen Berkay Hasbay (15min)

Festival’de üniversite öğrencilerinin oyları ile belirlenen Migros Gençlik Ödülü ise yönetmen Serpil Altın’ın, Yüzme Öğreniyorum adlı filmine verildi.

18’inci İzmir Uluslararası Kısa Film Festivali, başta Kültür Bakanlığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Sinema Genel Müdürlüğü olmak üzere, Buca Belediyesi, Konak Belediyesi, Bornova Belediyesi, Karşıyaka Belediyesi ve Fransız Kültür Merkezi’nin katkılarıyla gerçekleşti.

 

Bu gerillalar tarım gereçleriyle kentlerde doğa düşmanlarına karşı savaşıyorlar

ABD merkezli olarak başlayan bu “Tarımsal isyan” hareketine gönül veren gerillalar, şehirdeki ağaçlara meyve veren dallar aşılıyorlar ve oldukça zekice bir amaçları var.

San Francisco sokaklarında bir grup “Tarım Gerillası” 2011 yılından beri illegal olarak ilginç bir eylem yürütüyorlar. “Guerrilla Grafters” (Aşılayıcı Gerillalar) adlı grup, şehirdeki ağaçlara meyve veren çeşitli ağaçlardan aldıkları dalları aşılıyorlar. Amaçları çevrenin sürdürülebilirliğini arttırmak ve ağaçları asıl amaçlarına geri döndürebilmek. Aşılayıcı Gerillalar bu şekilde aşıladıkları ağaçlar yoluyla şehirli insanlara taze, sağlıklı ve elbette “bedava” meyveler sunmak istiyorlar.

Teknik olarak tarım gerillalarının yaptığı bu basit ve iyi niyetli hareket –elbette her güzel girişim gibi– yasalara aykırı. Birçok şehirde planlamacılar dikilen ağaçların meyve vermediğinden emin olmaya çalışıyorlar. Çünkü toplanmadan dökülen meyvelerin birikerek türlü türlü haşaratı çekmesi söz konusu. Bu şekilde “özenle” seçilen meyvesiz ağaçlar şehirlerde “meyve kirliliğine” sebep olmuyorlar ve süs bitkisi olarak yol kenarlarındaki kısa ömürlerini sürdürürken kentli insanlara da görsellikten başka bir fayda sağlayamıyorlar. Sonuçta bu uzmanların amacı da zaten şehirlerde bir doğal habitat kurabilmek veya insanları yeniden doğayla bütünleştirebilmek falan gibi faydalı işler gerçekleştirmek değil.

Halbuki bu gerillalar meyveyi “böcek çeker bir doğa zararlısı” olarak görmüyorlar. Sokaktan gelip geçen herkese bedava, taze, sağlıklı bir yiyecek sunmayı amaç ediniyorlar. Yani kısaca “Herkes İçin Meyve” diyorlar. Üstelik aşılama operasyonu da hayli basit. Grup bugüne kadar onlarca ağacı bu şekilde meyve verir hale getirmiş.

Gerillaların kentlerde gerçekleştirdiği bu meyve veren eylemlerinde kullandıkları silahlar ise ufak bir çakı, özel bant, plastik torba ve kağıt havlu parçalarına sarılmış parmak boyunda aşılanacak meyve ağacı dalları. Gerillalar ayrıca aşıladıkları ağaçları gizli graffiti kodları, karekod veya RFID etiketleriyle de işaretleyerek ağaç, aşılanan tür ve mahalle hakkındaki bilgileri de işlemeyi ihmal etmiyorlar.

Bu mücadele cesaret, özen ve paylaşım ister…

Kentleşmeye inat doğal hayatı betonların arasından da olsa yaygınlaştırmayı amaçlayan bu Tarım Gerillaları’nın temel felsefesi ise; “Cesaret Et, Özenle Bakımını Yap, Paylaş”

Pek çok belediye kanununa veya şehir düzenleme yönetmeliklerine göre, yapılan bu işlem yasadışı olarak sınıflandırılırken adlandırma bazı durumlarda “vandalizm”e kadar uzanabiliyor. Elbette durumun Türkiye’de de farklı olmadığını söylemek hiçkimseyi şaşırtmayacaktır. Ancak felsefenin ilk kısmı olan “cesaret” aşamasını geçmek, sanırız pek çoğumuz için pek de sorun olmayacaktır.

Detaylara girmesek de aşılama işleminin hemencecik olması beklenen bir durum değil tabii ki; Aşılama işleminden sonra bir süre aşının tutup tutmadığı, ağacın gerekli suya sahip olup olmadığı gibi birkaç tarımsal bakım prosedürünün de yerine getirilmesi gerekiyor ki işin bu kısmı da, bu amaca gönül verenler için gayet zevk verici bir uğraş olacaktır.

Son aşamaya gelip de ağaçlar meyve vermeye başlayınca ise artık operasyonun en zevkli “paylaşım” aşamasına geçiliyor. Burada da özgürlükler yine sınırsız; ister mahalleliyle bir hasat düzenlenip toplanan meyveler dağıtılabilir, isterseniz de ağacın yanından geçerken canı çekip dalından bir meyve kopartarak yemeye koyulan yabancıyı seyrederken, yaptığınız bu güzel işin hazzına varabilirsiniz.

Nasıl aşılama yapılacağıyla ilgili bir mini kılavuz

Grubun yaptığı işi daha ayrıntılı incelemek isteyenler için kaynak burada: http://www.guerrillagrafters.org/

Alıntı: İnadına Haber 

Dünyanın kumu tükeniyor

1

Dünyanın petrol ve su kaynaklarının tükeniyor olduğuna dair sayısız haber okumuşsunuzdur. Ancak az bilinen bir gerçek var ki o da neredeyse sınırsız bir kaynakmış gibi görünen dünya kumunun aslında hızla tükeniyor oluşu. Ve durum sadece bundan ibaret de değil.

İnsanlar, plajları ve uçsuz bucaksız çölleri gördüklerinde makul bir sebeple kumun sınırsız bir kaynak olduğunu düşünebilirler ancak Science dergisinde yeni yayınlanan bir çalışmaya göre küresel kum kaynaklarının aşırı kullanımı çevreye zarar veriyor, kıtlığa neden oluyor ve toplulukları tehlikeye atarak çatışmaları teşvik ediyor.

Hızla artan talep ve dizginlenemeyen kum madenciliği bir araya geldiğinde, diğer doğal kaynaklarda olduğu gibi kıtlığın oluşmasına sebep oluyor. Birçok güçlü kanıtın gösterdiği üzere çok sayıda bölgenin kumu giderek azalmaya başladı. Örneğin Vietnam’ın iç talebi, ülkenin toplam rezervlerini aşıyor. Eğer bu dengesizlik devam ederse, ülkenin altyapı bakanlığına göre 2020’de Vietnam’ın inşaat kumu tükenmiş olacak.

Bu sorun nadiren bilimsel tartışmalarda yer aldı ve sistemli bir şekilde incelenmedi. Ancak medyanın ilgisi dikkatleri bu soruna çekmeye başladı. Bilim insanları yol ve inşaat gibi altyapı çalımalarının yaşam alanlarına ve çevresine ne ölçüde zarar verdiğini hesaplamak için önemli bir gayret gösterirlerken, inşaat yapımında kullanılan taş ve çakıl gibi inşaat kaynaklarının çıkarılmasının yarattığı etki gözden kaçırıldı.

İki yıl önce küresel kum kullanımı üzerine bir çalışma grubu oluşturuldu. Bu grubun amacı, temel olarak kum çıkarılan ve kullanılan yerlerdeki çok sayıda etkilenen nokta üzerine uygulanabilir politikalar oluşturabilmek. Sistem entegrasyon yaklaşımı, zaman ve mesafenin ötesinde bu soruların sosyoekonomik ve çevresel etkileşiminin en iyi şekilde anlaşılmasını sağlıyor. Şu ana kadar öğrenilenlere göre artık kıtalararası kum madenciliği, kullanımı ve ticaretine yönelik düzenlemelerin oluşturulma vakti geldi.

Konu size hâlâ kritik görünmediyse şu bilgiyi de verelim: Muhtemelen haberiniz yoktu ama kum ve çakıl taşı, fosil yakıtlar ve biyokütleyi de aşarak (ağırlığa göre) şu an dünyanın en çok çıkarılan maddeleri durumunda. Buna çok da şaşırmamak lazım; çünkü kum, çimentonun, camın ve elektroniğin kritik bileşeni. Muazzam miktarlarda kum, arazi ıslahı, kaya gazı çıkarılması ve sahil yenileme programları için çıkarılıyor. Son dönemde meydana gelen Houston, Hindistan, Nepal ve Bangladeş selleri, küresel kum talebinin biraz daha artmasına sebep olacak.

2010’da ülkeler, sadece inşaat için 11 milyar ton kum çıkardı. En yüksek kum çıkarma oranlarında Asya-Pasifik bölgesi başı çekerken onu Avrupa ve Kuzey Amerika izliyor. Sadece ABD’de 2016’da, inşaat yapımı ve üretim için tek başına 8,9 miyar dolar değerinde kum ve çakıl taşı kullanıldı ki bu son 5 yılda %24’lük bir artışa denk geliyor.

Dahası, bu rakamların aslında küresel kum çıkarma ve kullanım miktarlarını tam olarak yansıtmadığı ortaya çıktı. Bazı kaynaklara göre birçok ülkedeki gerçek kum çıkarma oranlarının kayıtları gizleniyor olabilir. Resmi istatistiklerde tipik olarak inşaat amaçlı olmayan kum çıkarma verileri eksik olarak bildiriliyor.

Kum, geleneksel olarak yerel bir kaynak. Ancak bölgesel kıtlık ve yasaklar sebebiyle bazı ülkeler küresel emtialara dönüşüyor. Bu sebeple kumun uluslararası ticaretinin değeri son 25 yılda neredeyse 6 kat arttı.

Kum madenciliğinden elde edilen kâr bu rantı teşvik ediyor. Kum rekâbetinden kaynaklanan şiddete bir tepki olarak Hong Kong hükümeti 1900’leri başlarında kum madenciliği ve satışı üzerine bölgesel bir tekel oluşturdu ve bu 1981’e kadar devam etti. Bugün, Hindistan, İtalya ve başka ülkelerdeki yasadışı gruplar kum ve toprak ticaretini idare ediyor. Singapur’un yüksek miktardaki kum ithalatı, ülkeyi Endonezya, Malezya ve Kamboçya ile anlaşmazlığa düşürdü. Yani, görüldüğü üzere kum önemli bir rant kaynağı ve göz önünde olmayan bir sorun.

Bu aşırı kum sömürüsü, kum çıkarılan bölgelerdeki kum kaynaklarının giderek azalmasına sebep oluyor. Yoğun kum çıkarma sebebiyle nehirler ve kıyı ekosistemleri fiziksel olarak değişime uğruyor ve bu da erozyonlara sebep oluyor.

Ayrıca araştırmalar gösteriyor ki, kum madenciliği operasyonu, balıklar, yunuslar, kabuklular ve timsahlar dahil çok sayıda hayvan türünü de etkiliyor. Bu durumdan tek etkilenen hayvanlar da değil. Kum madenciliği insanların geçim kaynaklarının olduğu alanları da ciddi olarak etkiliyor. Artan erozyon sebebiyle plajlar ve sulak alanlardaki kıyı bölgeleri seller ve dalgalara karşı daha savunmasız hale geliyor. Bu da o bölgelerde yaşayan insanları doğrudan etkiliyor tabi ki.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın sayesinde medyanın konuya olan ilgisi artıyor ama hâlâ sorunun ölçeği yaygın olarak anlaşılabilmiş değil.  Kumun yaygın, kolay bulunan ve çıkarılan bir kaynak olması da onunla ilgili düzenlemeler yapmayı zorlaştırıyor. Sonuç olarak kum üretim ve tüketiminin küresel sonuçları konusunda çok az şey biliniyor.

Şehirlerin genişlemesi ve deniz seviyelerinin yükselmesi ile talep artacak. Büyük uluslarası anlaşmalar, 2030 Sürdürüebilir Gelişme Gündemi ve Biyolojik Çeşitlilik Kongresi‘nde doğal kaynakların tahsisi sorumluluğunu teşvik ediyor ama kumun çıkarılması, kullanımı veya ticaretinin düzenlenmesine dair uluslararası bir kongre bulunmuyor. Uluslararası düzenlemeler hafif olarak uygulandığı sürece zararlı etkiler oluşmaya devam edecek. Umulansa, uluslararası toplumların bir an önce kum kaynakları konusunu düzenlenleyecek küresel stratejileri geliştirmeye başlaması.

Kaynak: smithsonianmag
Alıntı: bilim.org