Ana Sayfa Blog Sayfa 236

Dünyanın en güzel 10 tavanı

Bazen dünyanın en görkemli yerlerinden bazılarını ancak boynunuzu yukarıya doğru kaldırdığınızda görebilirsiniz. Jonathan Glancey de boynunu kaldıranlardan.

1-Castello Di Sammezzano, Leccio/İtalya

Castello di Sammezzano, Leccio, İtalya-Floransa yakınlarındaki bir tiyatro. Bu İtalyan tiyatrosundaki büyüleyici tavan, tonozlar ve Peacock Room dekorasyonu ile kendinden oldukça söz ettiriyor. Tavus kuşu ve diğer egzotik desenler, bu rüya gibi binanın bitmek bilmeyen boş odalarında görülen dekorasyonun ilham kaynağını oluşturuyor. Çok eski bir saray olan bu yerin Mağribi tarzı dekorasyonu Ferdinando Panciatichi Ximenes d’Aragona’ya ait. Aristokrat İtalyan mimar, mühendis, botanikçi, filozof ve politikacı Ferdinando doğu akdeniz ülkelerini daha önce hiç ziyaret etmemiş olmasına rağmen, 1843 ile 1889 yılları arasında Leccio’da hayata geçirdiği zarif, son derece egzotik biçimler ve renkler ile böyle bir dünya hayal etti. 20. yüzyıldaki bu otel, saray ve çok renkli Peacock Room günümüzde kavramlar arasında arafta asılı kalmış bir yapı.

2- Ely Katedrali – Cambridgeshire

Marangoz William Hurley tarafından Cambridgeshire’de yapımı tamamlanan Ely Katedrali; orta sekizgen tavanının üzerindeki zarif ahşap fenerleriyle 1334’te tamamlanan orta çağ yapı mühendisliğinin ve tasarımının en güzel başarılarından biridir. Katedralin tabanından fener, merkezindeki Christ in Glory oymacılığı ile büyük, sekiz sivri bir yıldızın merkezi gibi görünmektedir. İlk başta sekiz meşe ağacından yapılan yaklaşık 10 metre yüksekliğindeki fener, görülebilen kereste santralı tonozlaması ve gizli bir tente ile desteklenmektedir. 19. yüzyılda renkli boyanmış meleklerle süslenmiş ahşap paneller fenerin çevresinde açılabilir. Harika sesleriyle performans sergileyen koro, katedralinin çatısından şarkılarını söylerler.

3- Solna Centrum Metro İstasyonu/Stockholm

Stokholm’ün Solna Centrum alışveriş merkezinin cazibe merkezi, 1975’ten beri hizmet veren Blue Line Metro istasyonudur. Ressam olan Anders Åberg ve Karl-Olov Björk, yer altındaki ana kayanın tavanını , ilgi çekici ve güzel bir şekilde aydınlatılmış gece kırmızısı rengine boyadılar. Burada yürüyen merdivenlerle inip çıkmak, efsanelerden hatırladığımız bazı büyücülerin mağarasına girmek gibidir. 1957 yılından bu yana Metro taşımacılığını ilgi çekici hale getirip kullanımını arttırmak için pek çok sanatçı, metro ağının 100 istasyonunun 94’ünü unutulmaz kamusal sanat eserleri haline getirerek, 112.000 km’lik Stockholm Metro Ağını “dünyanın en uzun sanat galerisi” yaptı.

4- Grand Central Terminali/New York

Yüzyıllardır görkemli ve popüler Grand Central Terminali’nin zodyak tavanının büyük kısmı görünmezdi. Warren-Wetmore ve Reed-Stern tarafından tasarlanan Beaux-Arts stile sahip görkemli binanın altındaki istasyonun 67 platformuna giden yolcuların uzun yıllar boyunca içtiği milyonlarca sigaranın sonucu biriken nikotin katranı, kalın tabakalar halinde tavanda kalıplaştı. Orta çağ astronomik haritalarından örnek alınarak, Fransız sanatçı Paul César Helleu ve New York‘lu Charles Basing ve ekipleri tarafından boyandı. Zodyak belirtileri, Yunanistan ve Güney İtalya’nın sonbahar-kış aylarında gökyüzünün geceki halini anımsatan mavi-yeşil bir zemin üzerine altın yaprağa çizildi. Temizlenmiş ve restore edilmiş tavan 1998’de açıldı.

5- Mescid-i Şah/İsfahan

1598 yılında Şah Abbas, İran’ın başkentini İsfahan‘a taşıdı. Burada, olağanüstü bir azimle hem güzel dini binalar hem de sivil binalar inşa ettirdi. Isfahan’da kolaylıkla bulunan tek yapı malzemesi pişmiş kerpiç tuğla olduğu için, büyük olmasına rağmen, yeni binaların oldukça donuk görüneceğine dair kendisinde bir korku vardı. Fakat renkli mozaik fayansların üretilmesindeki yeni teknikler, Şah’ın görevlendirdiği mimarların muhteşem dekorasyon fikirlerine sahip olmalarını sağladı ve Mescid-i Şah (1612-38) şimdiki mükemmelliğe kavuştu. Oldukça yetenekli hattat ve minyatürist Rezza Abbasi tarafından tasarlanan mavi, sarı, turkuaz, pembe ve yeşil çiniler, bu parlak ve sıcak şehrin ışıklarını yakalayıp yansıtırlar ve Abbas’ın camisinin mavi kubbesinin altında bütünleşirler.

6- Haesley Nine Bridges Golf Club House, Yeoju-gun/ Güney Kore

Yeni nesil kâğıt ve mukavva binalarıyla ünlü Japon mimar Shigeru Ban tarafından tasarlanan bu mekân şık atriyum lobisiyle birlikte 2010 yılında açıldı. Hafif, üç katlı, aynı malzemeden yüksek sütunlarla desteklenen lamine ahşap ızgara kabuğu tavanı ve tavanını oluşturur. İnce ve kat kat şekildeki ahşap kafes, tavanından ve çatısından aynı materyaller ile yapılmış 3 katlı yüksek sütunları destekler. Bilgisayar kesimi, kolonlar ve yapımında, mümkün olduğunca az malzeme kullanılmaktadır. Fligran, ateşe dayanıklı bu sütunlar atriyumdan havanın serbestçe akmasını sağlar ve tasarımları esinlenerek üretilmiştir, geleneksel örgü çerçeveli bambu yastıklarından yani “bambu eşleri”nden ilham alınarak tasarlanmıştır. Sıcak ve nemli havalarda burası, çarşaf ve yastıklardan çok daha soğuktur. Tavan plakası kabuğunun bir kısmı şiirsel bir etki yaratmak amacıyla bir havuza yansıtılır.

7-Heydar Aliyev Merkezi, Bakü/Azerbaycan

2012 yılında açılan ve acayip yetenekli ellerden çıktığı bilinen, zemini, duvarları ve tavanı kıvrımlı hatlara sahip bu kültür merkezi salonu 2012 yılında açıldı. Gerçekten büyüleyici ve dikkat çekici olan bu salon, mimar Zaha Hadid tarafından tipik inşaat kurallarını reddetmiş ve kendi fikirleriyle yeniden icat etmiş mimar Zaha Hadid’in eseri. Aslında, geometrik olarak karışık katlardan oluşan ve beyaz meşe kabuğundan yapılmış salon çelik bir çerçeve içine yerleştirilmektedir. Bu, yapıya gereken sağlamlılığını verirken salonun boş bir alanda yüzüyormuş izlenimini de vermesini sağlar. Zaha Hadid’in hedefinde hep böyle akıcı bir yapı oluşturmak varmış ve en yeni bilgisayar ustalığı ile bu hedefini Bakü’de tamamlamış. Sayesinde, bir tavana bir daha aynı gözle bakmayacaksınız.

8- San Pantalon, Dorsoduro/Venedik

Hayranlık uyandıracak birkaç an için, yarım kalan bir Barok kilisesinin tavanı 50 sent Euro’luk bir ışıklandırmayla aydınlanır. 17. yüzyılın göz kamaştırıcı eseri ve 443 metrekareyi kaplayan yağlıboya resim, kilisenin mimarisini ışık gölge oyunlarıyla dolu sütunları ve altın rengi gökyüzünden cennetin beyaz ışığına doğru hareket eden kanatlı meleklerden oluşan koro ile kilisenin inşaatı hala devam ediyor izlenimini vermektedir. Nefes kesici küçültülmüş perspektifleriyle illüzyonist yağlıboya tablo, Gian Antonio Fumiani’nin (1645-1710) muhteşem eseridir. Önemli 19. yüzyıl İngiliz eleştirmenlerinden olan John Ruskin, bu yapıyı “Resmin kaba, dramatik etkilerinin en ilginç Avrupa örneği” diyerek nitelendirmiştir.

9- Cennet Tapınağı/Pekin

Cennet Tapınağı, Ming Hanedanı Yongle İmparatoru (Zhu Di’doğan) döneminde inşa edilmiş geniş bir dini yapıdır. 1420’de tamamlanan üç katlı Cennet Tapınağı titizlikle yapılmış bir geometrinin ve görkemli biçimde renkli keresteleri yüksek bir kubbeye ulaşan görkemli renkli sütunların ışığında yılın saatlerini, günlerini, aylarını ve mevsimlerini, canlandırıp ve temsil etmektedir. Ahşap sütunların ve kirişlerin birlikte dev bir yapı seti gibi durduğu 38 metre yüksekliğindeki tapınak tek bir çivi bile çakılmadan inşa edilmiştir. Birbirinden farklı renkler; iyi bir servet, sevinç, refah ve imparatorluk yönetiminin ihtişamını hatırlatan çeşitli çağrışımları temsil etmektedir. 1889’da yanan ve yeniden inşa edilen, tapınağın içi 2008 Pekin Olimpiyatları için yepyeni görünmesi amacıyla yeniden boyandı.

10- St Stephen Walbrook/ Londra

Şehir sınırlarından görülen St Stephen Walbrook modern bir yapı görünümünde. Bu görünümün yanında, Christopher Wren tarafından tasarlanan bu kilise iç tasarımıyla, 17. yüzyıl sonlarının Avrupa’sının mimari harikalarından biri olduğunu bizlere kanıtlıyor. Sekiz korint sütunu ve açık pencerelerle bölünmüş 8 kemeri taşıyan muhteşem tasarımlı bir kubbe. Bu, Christopher Wren’in St Paul Katedrali için orijinal tasarımının üzerine inşa etmeyi umduğu kubbenin ölçekli bir modelidir. Kilise yetkilileri bu gerçeği reddetse de Wren’in bu sessiz kilisede neyin amaçladığını hala görebiliyoruz. Ahşap, sıva ve bakırdan yapılmış olan 19.3m’lik kubbe St Stephen’da olan parlak St Paul’a benzemez.

Kaynak: BBC

Gılgamış Destanı Üstüne*

Mezopotamya yazılı edebiyatın ilk eserlerinden sayılan Gılgamış, insanın varoluşsal kaygılarından “ölüm” kaygısının Gılgamış’ı sürüklediği yolculuğun efsanesidir. Bundan beş bin yıl önce doğduğu varsayılan destan, Mezopotamya ekininin ayrılmaz bir parçasıdır.

Dönemin güçlü ve büyük medeniyeti Sümerlere ait olan destan, Akadça olarak taş tabletlere yazılmıştır. On iki tablet olarak yazılmış bu eserin birçok dizesinin kayıp ve okunamaz durumda olması destanın bütünlüğünün ve anlaşılırlığının korunduğu gerçeğini değiştirmez. Destan, bölgenin çeşitli yerlerinde yürütülen kazılarla ortaya çıkarılan tabletlerin okunmaya başlamasıyla kendini bir kere daha insanlığın büyük öyküsüne dâhil etmiştir. Bozkırkurdu’nda Herman Hesse, “Sonsuzluk içinde sonraki kuşaklar diye bir şeyden söz açılmaz, birlikte yaşamalar vardır sadece.” (s.165) sözünü doğrular nitelikte, yaptığımız okumalar, araştırmalar, söyleyişlerle destan ve destana adını veren Gılgamış günümüzde de yaşamımızda varlığını sürdürmektedir. 

Destanın başkahramanı Gılgamış, Uruk kentinin yöneticisi, bir dev olduğunu da düşünebileceğimiz (destanda boyunun yedi metre olduğu belirtilir) güçlü, kuvvetli birisidir. O yıllarda hayvan sürülerinin liderlerinin seçimi gibi insan topluluklarının krallarını da diğerlerinden daha üstün fiziksel niteliklere bağlı olarak belirlemesi, dönemin niteliklerine uygundur. Politeist bir toplumda ayrıca liderlerinin hamuruna Tanrılık katmasından daha anlaşılır bir şey olamaz. “Üçte ikisi tanrı / Üçte biri insandı.” (s. 67)

Gılgamış, bu nedenlerle halkını memnun edecek işler yapsa da kendine denk bir dostu olmadığından sıkılmakta ve taşkın hareketleriyle halkının tanrılarına “onu oyalamak için, Gılgamış’a denk birini yaratması” için dua etmesine sebep olmaktadır.

Destanın başlangıcında ve devamında gördüğümüz halk ve söyledikleri, daha sonra Yunan tiyatrosunda koronun oynadığı rolü oynamakta ve koronun yazılı edebiyattaki ilk yansımasını bize sunmaktadır.

Campell’in belirlediği Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’nun aşamalarına göre destana ve Gılgamış’ın serüvenine bakmadan önce şunları belirtmekte fayda var. Kahramanın yolculuğu, tümüyle gerçek A diyarından B diyarına, uzak bir ormana, bir sihirli işler ülkesine ya da hemen herkesin bildiği masaldan örnek verirsek bir fasulye tanesiyle, bulutların üstüne yapılabileceği gibi içsel bir yolculuk da olabilir. Aynı zamanda bir büyük yolculuğun içinde daha başka kendi içinde döngüsü kapanan ve başlangıç noktasına dönen birkaç öyküyü de içinde barındırabilir. Destanın içinde ölümsüzlük arayışına yönelten ve bir eşik olarak da görebileceğimiz Humbaba’nın öldürülmesi için Gılgamış’ın Enkidu ile çıktığı yolculuk buna örnek olarak verilebilir. Burada da döngü tamamlanır. Humbaba öldürülür ve yaşadığı ormanın sedirleri kesilip, Uruk kentine sedirlerle dönülür.

Bu kısa anlatı kendi içinde bir küçük öyküdür ve diğer tüm anlatılarda olduğu gibi burada da öyküyü seyirlik kılan Gılgamış’ın içinde gelip gittiği duygusal gelgitlerdir. Korkunun ve vazgeçmenin sularında yüzen Gılgamış kendisiyle bu yolculuğa çıkan Enkidu’nun rehberliği ve tanrıların desteği ile Humbaba’yı öldürmeyi başarır. Kendisine insanüstü ilk başarıyı kazandıran bu yolculuk destan içinde bir eşiğin geçilmesinin anlatımıdır.

Onu zafer sonrası giyinip, süslendiği sırada gören Tanrı İştar, Gılgamış’a aşkını sunar ve beraber olmalarını ister. Gılgamış’ın gökyüzü boğasının belasına uğrayan halkını kurtarmasına yol açan gelişme de böyle yaşanır. Gılgamış, İştar’a aşıklarının akıbetini hatırlatarak bu beraberliğe yanaşmaz. Yukarıda belirttiğimiz, destanı asıl ekseninde tutan, kahramanın değişimi, tüm karakterler açısından gerçekleştiğinde, öykünün cazibesi de artar. Bu değişim en hızlı İştar’da gözlemlenir.

Gılgamış’a büyük vaatlerde bulunan ve ona aşkını sunan İştar, birden Gılgamış’a düşman kesilir ve intikam almak için babasından Gökyüzü Boğasını ister. Onu bu konuda ikna eden İştar, halkının kıtlıkla karşılaşacağını bilmektedir. Tuhaf bir biçimde kendisi bolluk ve bereketinde simgesi olan tanrıçadır. Hareketleriyle halkın yıkımına ve ölümüne sebep olan gökyüzü boğası yine Gılgamış tarafından alt edilir.

Fakat Gılgamış’ın destanın başından beri gözlemlenen dramatik hatası, Humbaba’nın öldürülmesiyle tanrılar tarafından cezalandırılan Enkidu’nun ölümüyle su yüzüne çıkar.

Burada belki Enkidu’nun bir gölge kişilik ya da kahramanın kurtulması gereken özelliklerini temsil eden bir arketip olduğundan da bahsedilebilir ama bu yorum daha çok psikolojik bir tahlili gerektirdiğinden destanda temsil ettiği Tanrılar tarafından Gılgamış’a yaratılan arkadaş, dost, yaren sıfatları üstünden devam etmek daha uygundur. Ki destanın içinde dönüşümü yine Campell’in analizine oturmakta ve hatta vahşi doğasından, medeniyetin ve arkadaşlığın kıymetini bilen değişimiyle kendi içinde karakter dönüşümünü tamamladığını göstermektedir. Vahşi doğanın içinde yaşayan yabaniden, yeme, içme, giyinme, bireysel fikrini sunma ve kararlarını sergileme alışkanlıklarıyla “medeni” bir insana geçişi destanda rahatlıkla gözlemlenmektedir.

Enkidu, Humbaba’nın öldürülmesine karıştığından tanrılar tarafından cezalandırılır ve ölür. Onun destan içindeki serüveni, zamansız ölüm cezasını bile sakin karşılamasına yol açacak kadar dostluğun kıymetli olduğunu kabul etmesiyle son bulur. Ta ki kitabın başında da belirtildiği gibi bir yama anlatı olarak kabul edilen on ikinci tablete kadar, on ikinci tablette cehennemden kısa bir süreliğine çıkan Enkidu, daha doğrusu Enkidu’nun hayaleti, cehennemi ve orada olanları Gılgamış’a aktarmak için geri dönmüştür.

Kahramanın değişimi ve dönüşümü daha doğrusu tüm hikayenin anlatılmasına sebep olan kahramanın gelişiminin ancak bu soyut ya da somut yolculukla mümkün olduğunu bir kere de Enkidu göstermektedir.

Destan, Campell’in sistematiğe oturttuğu, kahramanın sonsuz yolculuğu aşamalarında şöyle takip edelir.

Sıradan günün dünyası; Tufan sonrası özellikle Kral Gılgamış’ın yaptıklarıyla bayındır hale gelmiş Uruk şehri ve oradaki yaşam.

Maceraya çağrı; Enkidu ve Gılgamış’ın karşılaşmaları

Çağrının reddi; Enkidu ve Gılgamış’ın kapışmaları

Doğaüstü yardımcı; Burada Gılgamış’ın annesi Ninsuna, rüya yorumları ve verdiği tavsiyelerle bu özellikleri barındırır. Tanrılar keza öyle ve hatta daha çok da Enkidu.

İlk eşiği geçiş; Humbaba’yı öldürmek için çıkılan yolculuk ve ganimetle dönüş.

Balinanın karnında; Uruk kenti, ölümsüzlük arayışına kadar geçen süre ve olaylar.

Çöküş, başlayış, giriş; Enkidu’nun hastalanması, Gılgamış’ın Enkidu’yu kaybetmesi üstüne yaşadığı derin acı, ölümle yüzleşmesi ya da başka bir ifadeyle kendi ölümlülüğünün hezeyanına kapılması.

Sınamalarla karşılaşılan yol; Uruk’tan ölüm acısı ve ölümsüzlük arayışıyla çıkış.

Tanrıçayla tanışma; İlginç bir biçimde Gılgamış’ın serüveninde bir tanrıçayla karşılaşılmaz sadece Hutanapişti, Gılgamış’a asıl yapması gerekenleri öğütlerken, bir kadını mutlu etmesinden bahsederken görürüz.

Baştan çıkaran kadın; Tanrıça İştar.

Babanın onayı; Hutanapişti’nin Tufan’ın nasıl oluştuğunu Gılgamış’a anlatması.

İlahlaşma; Hutanapişti’nin ona Tanrıların bir sırrını anlatması ve gençlik otunu nereden bulacağını öğretmesi.

Nihai ödül; Ona uzun bir yaşamı da vadeden gençlik otunu bulması.

Dönüş; Kayıkçı Urşanabi’yle yola çıkma.

Dönüşün reddi; Gençlik otu’un yılan tarafından kapılması ve

Gılgamış’ın serzenişi “Tekneyi de kıyıda bıraktım / Ve ondan (çok) uzaktayım artık!” s.209

Büyülü kurtuluş; “İki yüz kilometre yürüdükten sonra / Azık yediler / Bir üç yüz kilometre (daha) yürüdükten sonra / Konakladılar / Ve (sonunda) / Ağıllı-Uruk’a vardırlar!

İçsel kurtuluş; Uruk’un surları ve Uruk’u kayıkçıya anlatması.

Eşiği geçiş; Uruk’a varış.

Dönüş; Enkidu’nun hayaletinin cehennemden çıkarma isteği.

İki dünyanın efendisi; Enkidu’nun hayaletinin cehennemde açılan bir delikten çıkması, sanki insanmış gibi Gılgamış’la sarılmaları ve cehennemde neler olduğunu ona anlatması.

Yaşama özgürlüğü; Gılgamış’ın daha uzun yıllar Uruk’u yönettir. Destanın yazıya dökülmesi sırasında tanrıların adı yazılırken yanına koyulan yıldız işaretinin Gılgamış’ın adının yanına da koyulması onun iki dünyanın efendiliğini aldığını da gösterir. Böylece ölümünden sonra Gılgamış, adının yanına yıldız konularak destanı yazanlar tarafından tanrı olarak adlandırılmıştır.

Gılgamış’ın ölümsüzlük sevdasından vazgeçmesini ya da ölümsüz olamamasını kabullenirken yılana kaptırdığı uzun yaşam ve gençlik otunun aslında bize nasıl yaşamamızla ilgili bir ödül / iksir sunduğu söylenebilir mi? Ne de olsa yılanın temsil ettiği bilgelik aynı zamanda bilgi edinmeyle ya da öğrenmeyle geçecek bir ömrün ölümsüzlük sevdasından daha keyifli bir hayat vaat ettiği bilgisi de olabilir. Bu gibi sorular çoğaltılabilir olsa da cevap vermek, sadece kişisel bir düşünce paylaşımı olacaktır.

Peki kahramanlık destanlarının bu ilk yazılı örneğinin benzerleriyle taşıdığı ortak özellikler nelerdir? Direnmenin Estetiği’ne Güven’de Gökbenli, Zirmunskij’e göre kahramanlık destanlarının benzerlikleri şöyle sıralar.

Kahramanın mucizevi şekilde dünyaya gelişi, erken döneminde yaptığı iyilikler; fevkalade bir savaş atını ve doğaüstü gücü olan bir kılıcı kazanması; kahramanın ve savaş arkadaşlarının sayısız düşmanla –ejderha ve başka yaratıklarla ya da korkunç çirkin ve inanılmaz güçte bir canavarla yaptıkları çatışmalarda- kanıtladıkları cesaretleri ve güçleriyle geleneksel biçimde idealize edilmeleri.” İşte Gılgamış, bir destan kahramanı yapan özelliklerinin ortak kümesi budur.

Büyük dinlerin anlatılarında yer alan Tufan’in ilk kez yazılı bir eserden okunmasının yaratacağı şaşkınlığa, değişmeyen semboller diyarından bakarsak tekrarlanan rakamları, yılanı, karanlığı, rüyaları ve pek çok başka şeyi görebiliriz. Destan, baktıkça derinleşen yapısıyla bu zenginliği rahatlıkla sunmaktadır.

Sonuç olarak, öykücülük sanatının, dünyayı daha iyi bir yapma ve bizi iyileştirmek için sahip olduğu güçlü etkinin, günümüzden binlerce yıl önce anlatıla gelen bir öykünün çivi yazısıyla tabletlere aktarılması üstüne günümüze kadar geldiği söylenebilir. Gılgamış’ın yapması gerekeni öyle ya da böyle kabul etmesini sağlayan dünyeviliği ve Uruk’a dönüşü, onu bu günlere dek taşıyarak, dolaylı olarak aradığını bulmasına ve ölümsüzlüğü başka bir biçimiyle yakalamasına olanak tanımıştır.

Ursula’nın Kadınlar, Rüyalar ve Ejderhalar kitabında söylediği gibi; “Bu tür mitler, simgeler, imgeler, aklın sorgulaması karşısında yok olmazlar; ahlaki, estetik, hatta dinsel incelemeler bile onların büzüşüp kaybolmasına yol açmaz. Tam tersine: ne kadar bakarsanız, o kadar çoğalırlar. Ne kadar düşünürseniz, anlamaları o kadar artar.” S.102

 

*Bu yazı, Gılgamış Destanı kitaplarından, “Bottero, Jean. Gılgamış Destanı Ölmek İstemeyen Bir Büyük İnsan. Çeviren: Orhan Suda, Üçüncü Baskı. YKY Yayınları, Eylül 2008, İstanbul.” kitabı okunarak yazılmıştır.

Başlık görseli kaynağı: The Conversation

Black Mirror: Fifteen Million Merits

2011 yılında yayınlanmaya başlanan ve son yıllarda ülkemizde de oldukça yankı uyandıran Black Mirror dizisinin konusu, hızla gelişen teknoloji ve bunun birey üzerindeki etkisi, örneğin; bireyin yabancılaşması ve iletişimsizlik problemleri gibi günümüzde güncelliğini koruyan konular üzerine.

Dizinin bölümlerinden biri olan “Fifteen Million Merits“te ise sıkı bir tüketim toplumu eleştirisi yapılmaktadır.

Fifteen Million Merits

Gözlerinizi duvarları tamamen ekranla çevrelenmiş bir odanın içinde açtığınızı düşünün. Dijital horonuz ötüyor, uyanma vakti geldi. Uyanır uyanmaz siz de diğer herkesin yaptığı gibi doğruca kondisyon bisikletlerinin olduğu odaya geçiyorsunuz. Bisiklete binerek hem güç üretimi sağlıyorsunuz, hem de para puanınızı arttırıyorsunuz. Peki bu para puanlar nerede kullanılıyor? Dişlerinizi fırçalamak için kullanacağınız diş macunu, yemek yemek gibi temel ihtiyaçlarınız için bu para puanları kullanabilirsiniz. Dahası ekranınızdaki bazı yayınları da bu para puanlarla izleyebilirsiniz, hatta izlemek istemediğinizde de yine bu para puanlarla ekrana gelişigüzel gelen teklifi reddedebilirsiniz. Kondisyon bisikletinizi kullanırken ister televizyon programları izleyin, isterseniz oyun oynayın, tercih sizin… Örneğin bir bisiklete binme oyununu kondisyon bisikletinizle eş zamanlı olarak oynayabilirsiniz. Ya da sanal bir kemanla vakit geçirebilirsiniz. Bu aktiviteleri seçmek ise tamamen size kalmış.

Artık ekranlar her yerde…

Tuvalete girdiğinizde, ellerinizi yıkarken yüzünüze baktığınız aynada bile, porno reklamı karşınıza çıkabiliyor. Önünüze bir görüntü geldiğinde ise onu izlemek zorundasınız ya da para puanla izlemediğiniz için ödeme yapmalısınız. Eğer izlememek için gözlerinizi kapatırsanız ekran izlemeniz için uyarı yapıyor. Yani kaçış yok ya para puanlarınızdan olacaksınız, ya aklınızdan…

“Hot Shot” Programı

Hot Shot” adındaki program “Yetenek Sizsiniz” benzeri bir program. Bildiğimiz gibi bu tarz programlar dünyanın birçok yerinde benzeri bir formatta yayınlanıyor. Aynı formattan alınmış olması dolasıyla, bu programların birçok ögesinin benzer olması pek şaşırtıcı değil. Ancak, bu yarışmalardaki jürilerin, benzer karakter özelliklerine sahip olması gerçekten ilginç. Dizinin bu bölümünde de ekranlarda görülen benzer bir program, Hot Shot. Jüriler yarışmacıların özel hayatlarına burunlarını sokmakta tamamen serbestler. Bu arada jüri üyeleri aynı zamanda ekranlarda yayınlanan diğer programların yapımcıları…

Cinsellik vurgusu

Dizinin en önemli bölümlerinden biri başkarakterlerden Abi Khan’ın yarışmak için programa gidişiyle başlıyor. Jüri üyelerinden biri Abi’den tişörtünü çıkarmasını ister. Seyirciler de bu isteği alkışlarıyla destekler. Çünkü program ne kadar heyecanlı olursa herkes için o kadar iyidir. Yarışmacının ne düşündüğü ve ne hissettiği bu noktada önemsiz kalır. Jürideki diğer yapımcı, arkadaşına hak vermektedir:

Sesin gerçekten iyi… Fakat dünyadaki en büyüleyici ses değil. Sadece iyi. Bence kimse aslında sesini duymuyor. En azından izleyiciler arasındaki erkekler duymuyor. Dış görünüşün buna engel oluyor” der, onu erotik kanallarda görmek istediğini söyler. Yayındaki erotik kanalın yapımcısı olan jüri üyesi ise “Artık, hiç pedal çevirmen gerekmeyecek… Bizim yayınlarımızda star olursun. (Sadece şarkı söylersen) mobilyadan farkın olmaz. Tüm o utancı ve o onaylamayan sesleri unut. Bizim onlara karşı ilaçlarımız var” diyerek Abi’yi yüreklendirmeye çalışır. Kadın olan jüri üyesi de ekler. “Doğrusunu istersen tatlım ya o, ya da bisiklet.” Devamında diğer jüri üyesi “Bu canımı sıkmaya başladı” diyerek araya girer girer. “Sence o spot ışığına kim güç sağlıyor? Milyonlarca insan. Onlar. Bütün gün boyunca dürüstçe pedal çeviriyorlar. Onların sağladığı enerjiyle oluşan o ışığın altında sen duruyorsun ve kararsızlık hissediyorsun. Biliyor musun? Senin yerinde olmak için her şeyi yaparlar ve ne gerekirse yaparlardı.” Abi, erotik kanalda çıkmayı kabul eder, kadın olan jüri üyesi gözyaşlarını tutamaz.

Tüketimi en önemli edim sayan günümüz toplumu, birçok düşünür tarafından eleştirilmiştir. Bu eleştirmenlerden biri olan Baudrillard, “Tüketim Toplumu” kitabında medyanın bireyler üzerindeki ikna kabiliyetinden sıkça bahseder. Özellikle de reklamlara dikkat çeker:
Bu toplumun, genel bir düzeyde, kendine başlık olabilecek, şu hayran olunası reklam sloganını benimsediğini söylemek istiyoruz: ‘Düşlediğiniz beden kendi bedeninizdir.’ Bir tür devasa toplumsal narsizm, toplumu kendine affettiği imgeleyle karışmaya ve bu imgede soğurulmaya, reklamı insanları kendi bedenlerine ve bedenlerinin çekiciliğine ikna etmesinde olduğu gibi kendi hakkında ikna olmaya zorluyor”(Baudrillard,1997).

Dizide de Baudrillard’ın de bahsettiği gibi medya sektörünün sözcüleri olan jüri üyeleri bireyin “keşfedilmemiş” güzelliğini keşfeder. Abi’yi önce kendi güzelliğine inanmasına ikna ederler, sonra da erotik bir şovda oynamasına… Jüri üyelerinin de dediği gibi Abi’nin iki tercihi vardır. Ya bisikleti sürmeye devam edecek ya da teklifi kabul edecektir. Aslında teklif göstermeliktir. Abi’nin burada tercih şansı yoktur. Tüketim toplumunda birey sistemin kendi sunduğu seçenekler arasında bir tercih yapar. Bu da aslında bir tercihin söz konusu olmadığını göstermektedir.

Ayrıca Baudrillard aynı kitapta, en güzel, en eşsiz tüketim nesnesinin beden olduğundan bahseder. Tüketim toplumunda güzellik, zayıflık gibi bazı kavramlar diğer tüm zamanlarda olduğundan daha fazla ön plana çıkmıştır. Çünkü artık beden, üzerinden para kazanabilecek bir “meta” haline gelmiştir. Dizide jüri üyesinin Abinin tişörtünü çıkarmasını talep etmesi bunun bir örneğidir. Dizinin kırılma noktalarından biridir. Bu istek ahlakı sorgulatan bir istektir. Bu soruyla başlayan ve Abi’nin erotik şovu kabul edişiyle devam eden süreç ise Abi’nin yabancılaşma sürecidir.

Tüketim toplumu eleştirisi

Abi’den hoşlanan, programa çıkması için onu teşvik eden ve gerekli parayı sağlayan Bing, Abi’nin sahnede yaşadıklarının şokunu bir süre atlatamaz. Daha önce yaşamından mutsuz olsa da bir şekilde sisteme ayak uydurarak, bisiklete binmeye devam eden Bing’in hayatındaki dönüm noktası, Abi’nin sahneye çıktığı gün olur. O da programa katılmaya karar verir. Sahneye çıkar. Dans etmeye başlar. Bir anda ani bir şekilde yanında getirdiği cam parçasını boğazına dayar. Söyleyeceklerini dinlemeleri için jüri üyelerini tehdit eder ve şiddetli bir şekilde konuşmaya başlar, var olan düzeni, jüriyi eleştirir.

“…En büyük hayalimiz var olmayan avatarımız için yeni bir uygulama almak. O, orada bile değil. Var olmayan şeyler satın alıyoruz. Bize gerçek, bedava ve güzel bir şey gösterin. Gösteremezsiniz…”

Baudrillard, tüketim toplumunda gerçek ihtiyaçlar ile sahte ihtiyaçların birbirinden ayrılamayacak hale geldiğinden bahseder. Bu noktada bireyin, tüketim mallarını satın alması ve kendini satın aldığı bu şeyler üzerinden tanımlaması bir zorunluluk haline gelmiştir. İhtiyaçların belirlenmesi ise medya aracılığıyla olmaktadır. (Baudrillard,1997) Burada da Baudrillard’ın anlattığını görmekteyiz. Hangi şeyin gerçekten ihtiyaç, hangisinin üretilen ihtiyaç olduğu belirsizdir.

Dizinin anlattığı düzende, insanların kendilerine eşya alması yasaktır. Sistem bireyleri bu şekilde çalışmaya zorlamış olmaktadır. Bireyler sadece temel gereksinimlerini gidermek için değil, aynı zamanda avatarlarına eşya satın alabilmek için de çalışıyorlar. Bu şekilde de onlar sadece gereksinim duydukları kadar para puan kazanmakla kalmıyor ve daha çok üretimde bulunmaları için sistem tarafından teşvik ediliyorlar.

“Milyonlarca şakanın arasında bir şaka daha…”

Bing konuşmasından devam edecek olursak, konuşmanın sonlarına doğru Bing, okunu programa ve Jüriye yöneltiyor:

Bir mucize yakaladığınızda, onu küçük küçük parçalara ayırarak dağıtıyorsunuz. Ondan sonra da onu büyütüp, paketleyip 10.000 filtreden geçiriyorsunuz. Ta ki bir dizi anlamsız ışık haline gelene kadar… O sırada biz de gece gündür bisiklete biniyor ve nereye gidiyoruz? Ne için güç üretiyoruz. Hepsi küçücük hücreler ve ekranlar, daha büyük hücreler ve daha büyük ekranlar için… Şu anda yaşadığım şeyi alıp, batağa sokup kemiklerine kadar çökertip bir şakaya çevirdiniz. Milyonlarca şakanın arasında bir şaka daha...”

Jüri üyeleri, Bing’in konuşmasının ardından onun bu konuşmasını şova dönüştürmeyi teklif eder. Bing teklifi kabul eder. Dizinin bu bölümü, sisteme karşı çıkışın bile, sistemin kendisi tarafından nasıl eritildiğinin ve özdeşleştiğinin iyi bir göstergesidir.

Frankfurt Okulu düşünürlerinden Adorno ve Horkheimer bu sistemi “kültür endüstrisi” terimiyle açıklamaktadırlar. Adorno “günümüzde kültür her şeye benzerlik bulaştırır. Filmler, radyo ve dergiler bir sistem meydana getirir. Bu alanlarının her biri kendi içinde ve hep birlikte söz birliği içindedir. Siyasal karşıtlıkların estetik ifadeleri bile bu çelikten ritme hevesle uymakla birleşir” (Adorno,2007) diyerek, aslında dizideki Bing karakterinin sisteme olan eleştirel duruşunun, metalaşarak sistemle bütünleşmesini güzel bir ifadeyle anlatmış olur.
Bing’in toplum eleştirisi, şova dönüşerek kazanç elde edilen bir nesne haline gelir. Aslında bu noktada, Bing’in eleştirel konuşmasının rasyonelleştiğini de görürüz. Horkheimer “akıl tutulması” kitabında kültür endüstrisindeki rasyonelleşmeye dikkat çeker. Hayatın birçok alanı rasyonelleştirilen bir yapıya dönüşmüştür. Bu anlamda bireyin dürtüleri bile rasyonelleştirilir. Bireyin “toplumdan kaçacak yeri kalmamıştır. Ve nasıl rasyonalizasyon süreci artık pazarın isimsiz güçlerinin değil, plan yapan bir azınlığın bilinçli kararının eseriyse, kitlesel özneler de kendilerini öyle bilerek uyarlamak zorundadır: özne bütün enerjisini, pragmatistlerin deyimiyle, şeylerin hareketinin içinde ve o hareketin yönünde olmaya adamak zorundadır” (Horkheimer,1986). ”Aslında karakterin “milyonlarca şakanın arasında bir şaka daha…” sözü tam da Horkheimer’ın sözlerine denk düşmektedir. Bing medya yöneticileri tarafından uyarlanmış ve sisteme uygun haline gelmiştir. Yani karşı duruşu ‘sistemin hareketinin yönüne’ çevrilmiştir.

Daha dizideki birçok ögeye değinmek ve bunları günümüz toplumuyla bağdaştırmak mümkündür. Son olarak, Black Mirror adlı dizi, çağımızdaki tüketim çılgınlığına, iletişim problemlerine, teknolojinin olumsuz yönlerini güçlü bir anlatımla gözümüzün önüne sermektedir, diyebiliriz. Dizideki karakterlerinin yaşadıklarını, bizim de ileride yaşayabilecek olma olasılığımız da göz önüne alındığında, dikkate alınması gereken bir distopyadır.

54. Uluslararası Antalya Film Festivali’nden değerlendirmeler

53 yıldır Türk sinemasının kalbinin attığı yer haline geldi Antalya. Antalya dediğimizde aklınıza ilk gelecek şeylerden bir tanesi Altın Portakal Film Festivali geleneğidir. 54. yılına girmeden festival, radikal bir karar aldı ve değişime gitti. Bu yıl, uzun zamandır yapılan “Ulusal Yarışma” bölümü kaldırıldı ve Uluslararası Yarışma bölümü genişletilerek, tüm Dünya filmlerinden filmleri bir araya toplandı. Bunun için de Cannes Film Festivali gibi festivalleri kendine rol model aldı.

Bu karar, özellikle ülkemizdeki sinema birlikleri ve sektördeki isimlerce olumsuz karşılandı ve protesto edildi. Hem bu protestolardan kaynaklı hem de yeni yüzünü göstermeye hazırlanan Antalya’nın, bu seneki farklı hali merak konusuna dönüşmüştü. Ben de bu sene akreditasyon alan sinema yazarları arasındaydım. Daha önce 52. festivale katılmıştım. O zaman daha çok yeni adım atmıştım sektöre ve Antalya bana hem çevre hem de görüş açısından farklı algılar katmıştı. Bundan dolayı uzun zaman sonra Antalya’ya; hem biraz daha tecrübe kazanarak gelmek keyif verirken, hem de festivalin yeni yüzünü gözlemlemek istiyordum.

Tabi benimle birlikte birçok sinema yazarı büyüğüm ve arkadaşım da festivaldeydi. Festivali gerekçeli nedenlerle protesto edip gelmeyen meslektaşlarım ve meslek büyüklerime saygı duyuyorum. Çünkü alınan karar, belki de birçok kişi için bir geleneği yok etmek gibi algılandı. Ama şunu unutmamamız gerek, bir basın ekibiyiz. Ve basın özgürlüğü herkes için geçerli. İsteyen istediği etkinliği takip edip, olumlu olumsuz tarafız bir şekilde olanı biteni gözlemci bir şekilde sonuçlandırmalı. Ben en azından bugüne kadar az tecrübemle bunu yapmaya çalıştım. Yanlış fotoğraflar paylaşarak, katılımcılara bel altı sözler sarf etmek, belki de bu haklı protestoyu gölgeleyecek duruma neden oldu.

Festival nasıl geçti?

Antalya Film Festivali’nde Ulusal Yarışmanın kaldırılması sonrası tamamen uluslararası hal, aslında ülkemizde bu formüle daha hazır olunmadığını gösterdi. Çünkü her festivalin bir geleneği ve hazırlanış hali var. Tümüyle sistemi bir anda değiştirmek, tabi ki de zor. Ve bu durum açılık ve kapanış törenlerine de yansımış gibiydi. Aslında törenlerin hızlıca bitmesi düşüncesi güzel, ama biraz daha özveri gerekliydi. Çünkü törenler, hızlıca yapılıp bitirildi gibi bir havadaydı ve bu Antalya’nın markasına da pek uygun durmuyor. Sahneye sadece “Misafir” ekibinin kalabalık çıkıp, diğer ekiplerden birer kişinin olması da sahneden güzel görünmüyordu. Festivalde ulusal konuk yok denecek kadar az olduğu gibi, uluslararası konuk da fazla yoktu. Buna rağmen film gösterimlerinde, özellikle yarışma filmlerinin Açıkhava ve AKM gösterimlerinde salonlar tamamen doluydu. Antalya halkı, her sene olduğu gibi bu senede salonları doldurdu. Çünkü halk, ulusal-uluslararası mesele ile ilgilenmek yerine film izlemeye geliyor ve her yıl bekledikleri bir festivalde nefes almaya çalışıyor. Ama halkın yakındığı da, festivalde ünlü bir yüze rastlayamamaktı. Festivalin bu konuyla ilgili gelecek yıllarda ulusal bölüme biraz daha yumuşaması gerekli. Seçkide bu yıldan yerli yapımların yer almamış olması, büyük bir eksiklikti…

Yarışma filmlerinin tüm gösterimleri, festival tarafından hazırlanan Açıkhava sinemasında gerçekleşti. Bazı filmler de hava şartlarından dolayı AKM’ye alındı. Açıkhava, özellikle yarışma filmlerinin gösterilmesi güzel bir düşünce olmuş. Bu düşünce, halkı sinemayla daha da kaynaştırmak adına güzel bir fikir. Birçok festivale de örnek olmalı. Açıkhava sinemasının bu sayede dolu da olması güzel.
Ulusal yarışmanın kaldırılmasıyla, Antalya’daki film seçkisi de merak konusuydu. Bu seneki film seçkisine tamamen objektif bakacak olursak; yarışma filmleri dışında herhangi bir alternatif filmin seçkide olmaması iyi değil. Evet; Redoubtable, Dürüst Bir Adam, Misafir gibi başarılı filmleri izleyebildik. Ama Dünya sinemasından ilgi çekici ve daha görmediğimiz filmler de festival seçkisinde yer alabilirdi. İki tane yerli yapım seçkide vardı, fakat ikisinin de dili Türkçe değildi. Yerli yapımlara, kendi ülkemizde rastlayamamak üzücüydü.

6.Seans, Antalya Film Festivali Özel Bölümünü buradan izleyebilirsiniz:

Hangi filmler izlendi?

Film festivali tarafının güzelliklerinden bir tanesi; Çin, Almanya, Fransa, Japonya, Türkiye ve İran gibi ülkelerin ortak yapım filmlerinin bir araya gelip güzel bir yarışma seçkisinin olmasıydı. Michel Hazanavicius, Sean Baker, Naomi Kawase, Michel Franco ve Andaç Haznedaroğlu gibi yönetmenlerin bu seçkide bir araya gelmesi umut verici.

Redoubtable

“The Artist” filmindeki anlatım diliyle kendine hayran bırakan Hazanavicius’un bir sonraki denemeleri bende sınıfı geçememiş olsa da yeni filmi Redoutable’ı merakla bekliyordum.

Nostaljik çizgileri yüksek olan filmin, hikâyesi de masalsı bir şekilde anlatılmış. Yönetmen Jean-Luc Godard’nın hayatına farklı bir bakış açısı var, aynı zamanda gerçekçi olmaya çalışan yanını sevdim. Fransa’da ve Dünya’da öğrenci hareketi olarak geçen Mayıs 68 dönemine de selam veren filmde, Godard’ın bu direnişe desteğini görüyoruz. Ama bu olaylar filmde çok detaylı yer almıyor. Hazanavicius, bu durumu; devrimi gerçekleştiren öğrencilerle Godard’ın farklı bir hikâyeye doğru gittiği için farklı gösterdiğinden bahsetse de, o dönemi biraz daha detaylı anlatabilirdi gibi geliyor.

Dürüst Bir Adam / A Man of Integrity

Muhammed Rasulof’un 3.uzun metrajlı filmi olan Dürüst Bir Adam, belki de festivalin en kuvvetli yapımlarındandı. İran sınemasının güçlü özelliklerini olduğunu her zaman söylemişimdir, Dürüst Bir Adam’ı izlerken de yanılmadım. Gücü büyük insanların, gücü az insanlara uyguladığı baskıyı çarpıcı bir şekilde anlatan filmin sinematografisi de başarılı. Fimin güzel bir senaryosu olsa da, gelişme bölümünün fazla uzatılmış ve gereksiz konularla donatılmış olması izleyenleri sıkıyor. Buna rağmen, başrol Reza’nın adaletsizliğe karşı çıkışı muazzam anlatılıyor..

Aşkın Gözü / Radiance

Japonya ve Fransa ortak yapımı, yönetmenliğini Naomi Kawase’nin üstlendiği “Aşkın Gözü”, Filmlerin engelliler için hazırlanan versiyonlarını hazırlayan bir yazar olan Misako ile görme duyusunu kaybeden bir fotoğrafçı olan Nakamori’nin hırçınlıkla başlayıp aşka dönüşen hikâyelerini konu alıyor. Filmin öne çıkan artısı, Masatoshi Nagase’nin oyunculuğu. Kör bir fotoğrafçının yaşadığı buhranı başarıyla oynayan oyuncuyu ayakta alkışlamak gerek. Filmin başarılı yönleri olsa da, senaryosundaki fazla boğulma durumu açıkça hissediliyor. Filmdeki zıtlaşma ve hırçınlık duygusu, filmde gerilme nedeni olarak başarılı işleniyor. Fakat biraz fazla abartı şeklinde olmuyor değil.


Misafir / The Guest

Festivalin yerli yapımlarından ama yabancı dilleri de içerisinde bulunduran “Misafir” filmi, merakla bekleniyordu. Birçok dizideki yönetmenliğinden tanıdığımız Andaç Haznedaroğlu’nun Her Şey Aşktan ve Acı Tatlı Ekşi filmlerinden sonra yeni projesi, Antalya’da izleyiciyle buluştu. Suriye’de yaşanan savaş sonrası akrabalarını 7 yaşındaki Lena ve küçük kız kardeşine destek çıkan Meryem’in, Türkiye’ye yolculukları sonrası yaşananları konu alıyor film. Film, Güzel kurgusu, yalın anlatım dili ve gerçekçi oyunculuklarıyla başarının sahibi. Yaratılan başarılı sahneleriyle ilgiyi üstüne çeken filmde, aksayan senaryo biraz sıkıntılara yol açmış durumda. Ama özellikle Saba Mubarrak ve Rawan Iskeif’in performansları göz dolduran cinsten.

Florida Projesi / The Florida Project

Bir önceki filmi “Tangerine” de hayat kadını olarak çalışan trans bireylerlerin hayatına farklı bir bakış atan Sean Baker, yeni filmi Florida Projesi’nde daha güçlü bir hikâye ve başarılı vir cast ile karşımıza çıkıyor. Evsizlere yuva olan bir motelde geçen filmde asi annesiyle birlikte yaşayan Moonoee’in yaz hikâyesini izliyoruz. Çekim açılarıyla ve mekanıyla bana “American Honey” filmini çoğu kez hatırlatsa da iki film hikâye bazında birbirinden tamamen farklı. Filmin ağır işleyen ama bir yandan çocuklar arasındaki yaramazlık bağına güzel bir atfı olan bir senaryosu var. Sorumsuz olsa da kızını seven, kızını kendi gibi yetiştiren ve yaramazlıklarını sineme çeken anne ve kızının hikâyesi, çoğu kişi tarafından uygun olmazsa da, güzel anlatılıyor. Ayrıca film, Willem Dafoe gibi büyük bir artıya sahip. Sinematografi anlamında da bir güç olması ,filme daha da bir başarı getirebilirdi…

Zor Bir Karar / Ugly Ducking

Daha önce “Hayatın Tuzu” filminin senaryosunu yazan Ender Özkahraman, yeni filmi Zor Bir Karar’da bu kez yönetmen koltuğunda da oturuyor. Hakkari’de geçen hikâyede, kilim atölyesinde çalışan Eylem’in kendine büyük görünen burnunu estetik yaptırma hayallerini ve bir yandan abisinin yaşadığı sıkıntılar konu ediliyor. Bir kere filmin geçtiği kentin dokusu filmde güzel yer alıyor. Fakat yola çıkılan hikâye, o kadar saçma geliyor ki kulağa. Burun estetiği ile filmin dokusunun bir bağlantısı gerçekten sağlanamıyor. Abi tarafında ise olaylar başarılı bir şekilde gelişiyor. Finalde iki meselenin bir araya gelişi ise gülmekten başka bir şeye yaramıyor. Film, hikâye ve senaryo bakımından büyük bir zayıflıkta. Ama Eylem karakterini canlandıran Şükran Aktı, umut vaad eder cinsten…


Antalya Film Forum değerlendirmeleri

52. festivalde geldiğimde, Antalya Film Forum’u takip etmek için zamanım olmamıştı. Ama bu yıl, Forum’u özellikle takip etmeyi istedim. Çünkü bu sene daha yüklenildiği fark ediliyordu ve çok fazla konuk vardı. Bir yandan da film yapma isteği, içimde hep var olduğu için bu süreçleri gözlemlemek güzel oldu. Antalya Film Forum, bu sene Cam Piramit’te şatafatlı bir şekilde gerçekleşti. Kurmaca Pitching Platformu, Belgesel Pitching Platformu, Yönetmenlerle söyleşiler ve sektörden isimlerle özel söyleşiler gibi etkinliklerin olduğu Film Forum, bu sene bir hayli yoğun geçti. Sinema yapmak isteyenler için güzel bir okul haline gelen Forum’u, Antalyalı sinema öğrencileri ve yönetmenler her sene ziyaret etmeli…

Bu sene Antalya Film Forum, festivalden daha doluydu diyebiliriz. Ulusal film bölümünün Forum’a kaydığını söyleyebiliriz. Ödül töreninde destek ödülü alan Kıvanç Sezer ve Tayfur Aydın gibi yönetmenlerin; yapacakları yeni filmlerinin gelecek yıllarda Antalya’nın Ulusal Yarışma bölümünde yer alabilir çağrıları, aslında bir umut kapısı aralayabilir.

Uluslararası konuklar, basın toplantılarında festival hakkında neler söylediler?

Sinema sanatsal olsa da, hayatı sorgulamalı. Ben filmlerimde hep buna dikkat ettim.” diyen bu sene Antalya Film Festivali’nin Uluslararası Yarışmasının Jüri başkanı olan yönetmen Elia Suleiman, Antalya’nın bu sene sadece Uluslararası Yarışma yapması ile ilgili; “Yıllar Antalya’nın kararını gösterecek” dedi. Ayrıca Antalya’nın kendi orijinalliğinde değerlendirilmesi gerektiğinden bahseden Suleiman: “Türkiye’nin özgün çalışmalar çıkartması önemli, ileride Türk filmleri de Antalya’da yarışmalı. Antalya’nın genç sinemacılara ve yapımcılara değer vermesi ve çalışmalar gerçekleştirmesi çok güzel.” dedi.


“Redoubtable” filminin Oscar’lı yönetmeni Michel Hazanavicius, filmiyle ilgili Cannes’da kötüden çok iyi tepkiler aldığından bahsetti. Jean-Luc Godard’nın hikâyesinden bahseden filmi için Godard’a da mektup gönderen Hazanavicius, bir tepki almadığını ve almamasının iyiye işaret olduğunu söyledi. Başarılı filmlerinden sonra eline geçen maddiyatı yine sinema için harcadığından bahseden Hazanavicius: “Filmlerim için plan yapmıyorum, yağmak istediklerimi yapıyorum.” dedi. Ünlü yönetmen yarıştığı Antalya Film Festivali için: “Kısa bir ziyaret yaptım. Gösterimimiz şahane geçti. Yarışma filmleri seçkisi çok iyi. Festivale başarılar diliyorum.” dedi.

Usta yönetmen Danis Tanoviç: “7 sene önce filmimle ödül kazanmıştım burada. Türkiye’yi seviyorum. Festivallerde eski arkadaşlarla bir araya geliyoruz ve yeni isimlerle tanışıyorum. Bu çok güzel bir şey. Her festivale gitmek bazen sıkıcı, bazen yorucu olsa da; her bir şehirde festival olması güzel.” dedi. Bosna Hersek’te savaş başladığında öğrenci olduğundan bahseden Tanoviç: “Elime kamerayı aldım ve savaş çekimlerine savaşın ortasındayken başladım. Dolayısıyla film yapımcılığını hiçbir zaman ticaret olarak görmedim. Ben bunu bir iş olarak değil, sanat olarak görüyorum.” dedi.


“Misafir” filminin oyuncusu Saba Mubarak: “Film gösterimimizden bir gün önce geldim ve az kalmış olsam da bu festivali çok sevdim. Antalya çok güzel bir şehir, daha önce film çekimlerimiz için yönetmenimiz Andaç’la gelmiştik. Salonların dolu olması çok güzel ve izleyicinin filmimizle kurduğu bağ muhteşemdi.” dedi.

Nötron yıldızlarının çarpışması astronomi tarihinde ilk kez gözlendi

3

Daha önce yapılan 4 gözlemde LIGO kara delik çarpışmalarından kaynaklanan kütleçekimsel dalgaları tespit etmişti. Fakat bu sefer ilk kez nötron yıldızlarının çarpışmasından doğan görüntüler elde edildi, hem de kütleçekimsel dalga kaynakları tespit edildi.

Şili’deki Swope Teleskopu’nun elde ettiği görüntüler astronomide büyük bir gelişmeye imza attı. İki ay öncesinde LIGO’ndan (Lazer İnterferometre Kütleçekimsel Dalga Gözlemevi) astronomlar iki nötron yıldızının muhtemel birleşiminin tespit edilebileceğinin farkına vardılar. 17 Ağustos’tan beri süregelen bu yarışta görülebilir ışıkta bir patlama diğer tipte radyasyonlar gözlemlendi.

UC Santa Cruz Astronomi ve Astrofizik Bölümü’nden  Yrd. Doç. Dr. Ryan Foley liderliğinde ekip, 130 milyon ışık uzaklıktaki NGC 4993 galaksisinde kütleçekimsel dalga kaynağı tespit etti. Foley’in ekibi 1 metrelik Swope Teleskopu ile ilk görüntüleri yakaladı. 11 milyar yıldır birbiri etrafından dolanan bu nötron yıldızları, diğer kara delik gözlemlerine göre, dünyamıza 10 kat daha yakında gerçekleşti. “Bu gerçekten büyük bir keşif. Sonunda hem ışık hem kütleçekim dalgaları olarak iki farklı açıdan gözlemleri birleştirebildik ki;  bu bile bir dönüm noktası. Bu aslında bir şeyi hem görüp, hem duymaya benziyor,” diyor Foley.

Uzun zamandır tartışılan nötron yıldızlarına ilişkin önemli bulgular ortaya koyan araştırmada, evrendeki altın ve diğer ağır metallerin kökenine ait önemli bilgiler ortaya konabilir. Bilim insanları nötron yıldızı birleşmelerinde altın,platin gibi ağır metallerin gerçek zamanlı olarak yapıldığına kanıt niteliğinde bulgular elde edildiğini söylüyor.

Araştırma Science,  Astrophysical Journal Letters ve Nature gibi önemli dergilerde yayınlanıyor. Science dergisinde kütleçekimsel dalga kaynağına ilişkin ilk optik gözlem keşfi olmak üzere 4 ayrı makale olarak yayınlandı.

Kayna: sciencedaily
Alıntı: gercekbilim
Kapak Görseli: 3.bp.blogspot.com

Sizce, ışık olmayan ortamda portre ne kadar güzel çizilebilir?

Portrenin -kimliğinin- fırçasını “üretici” olarak atmaktan, “tüketici” olarak atmaya

Toplumsal yapıda, “kimlik” elde edilerek var olunabilmesi üzerine oluş(turul)an şartlar, tarihsel diyalektik ve materyalist koşullara göre zaman zaman yer değiştirmiş ve/veya kökten dönüştürülmüştür…

Modernizm’in güçlendiği ve yerleştiği aşamalarda; “kimlik” elde etmek ve onu şekillendirmenin koşulları, üretim ilişkileri içinde oynanan “üretici” rolünün, nitel ve nicel özelliklerine göre şekil alıyordu. İşçi, zanaatkar, satış elemanı, çiftçi vs. meslekler, kimliğin temel-ögeleri konumundaydı. Bu temel-ögeler, statünü de belirliyordu, prestijini de… Fakat ikinci dünya savaşından sonraki dönemlere tekabül eden zamanlarda; sürecin işleyiş metodunda şiddetli dönüşümler meydana gelmiştir. Artık, kimliğini şekillendiren koşullar “üretimde” değil, “tüketimde” kendine yer bulmaya başlamıştı. İmgesel kodlar üreterek iletişim ağı kuran toplumsal yapılarda; “tüketici” olmak, kimlik portresinin çizilmesi esnasında, “üretici” olmaktan daha fazla fırça atma şansına erişmek anlamına geliyordu. Yani; kendi portresini (kimliğini) çizen “öznenin” kullandığı alet ve edevatlar değiş(tiril)miştir (Bauman, 1999; 29-45).

Değişimin ve dönüşümün arka-planında yatan gerekçeler irdelenmek istendiği takdirde de, çözümleme, bize şunları sunmaktadır: Üretim ilişkilerinin artı-değere dönüşebilmesi için gereken emek-gücünün yerine teknokratik araçların geçmeye başlamasıyla beraber; istihdam alanları azalmış, üretim daha seri bir şekilde çıktısına (metasına) kavuşabilecek donanımlara sahip olmuştur. Buna takiben de; çalışan bireylerin, üretim esansındaki ‘emek-zamanı’ kısalmış/azalmıştır.

Sanayi devrimini tamamlayabilmiş ülkeler, tamamlayamayan ülkelerden elde ettiği sömürgelerin momentiyle de birlikte; ideolojik ve baskı aygıtlarını kullanarak; bireyleri (ekonomik gücüne göre), daha fazla tüketime itecek stratejiler üretmiştir. Ve uygulama alanları da bu stratejilerin talimatlarına kaydırılmıştır -ekonomisinin gücüne göre de şiddeti belirlenmiştir. Böylece, değişen ve dönüşen koşullar ekseninde; emek-gücü ile hayatta kalabilen bireyler, sanayi devriminin yayılma-yerleşme aşamasındaki emek-zaman ilişkisinden koparabildikleri zaman sayesinde (ki bunda sendikal hareketlerinde etkisi vardır) boş zamanlarını daha fazla genişletme imkanı bulmuştur… Fakat, günde 14 saat yerine 9 saat çalışması; boşalan diğer 5 saatin nasıl doldurulacağı sorunsalıyla da bireyi baş başa bıraktı. Çözüm, kapitalist iktidar manipülasyonunda; boş zamanın, seri üretilen metalarını tükettirilmesiyle, üretim ilişkilerinin kendini yeniden üretebilmesi arasında cisimleşmişti.

İş yerinde sosyalleşebilen birey (ki modernizmin ilk aşamalarında, birey, zamanın büyük bir kesimini iş yerinde harcıyordu), oradan koparabildiği zamanlarda da, iş yeri dışında sosyalleşme imkanı yakalamış ve/veya bulmuştur. Lakin; değişen tarihsel koşullar ekseninde ortaya çıkan bu boş zamanlarda, bireylerin ne yapacakları egemenler tarafından tasarlanıyor, ve bu tasarılar “iktidar aygıtları” ile bireylerin zihnine yollanıyordu. Yollanılan donanımlı ve işlenmiş mesajlar da bireyi bitmek bilmeyen tüketime sevk ediyordu: “daha fazla tüket”, “hızlı tüket”, arzuladığın nesne hızlı bir şekilde seni tatmin etsin ve tekrardan o hissi iste! İstediğin bu hissi tekrar ve tekrar ama başka yollardan doğru yakala. Aldığın metalara bağlanma, sıkıl ve yenisini iste… Zemin kaygan, çerçeven esnekleştirilmiş ve muğlak. Boş zamanında arzuladığın tatminlere hızlıca ulaş ve tekrardan muğlaklaştırılmış çerçevenden (zihninden) bakarak yeni bir arzuya koş. Ve bu sarmal hiç bitmesin… İşte bu sosyalleşme ve kimlik inşa etme süreci, kapitalist iktidar ideolojisi ekseninde ve manipülasyonunda, bu biçimde şekillendiğinde; “tüketim toplumu” filizlenme zeminine ve iklimine kavuşmuştur.

Toplumun dizginleri de; “piyasa hegemonyası” eline kaymaya başlamıştır (Bauman, 1999; 32-50). Ürettiklerini tükettirebilecek çizelge ile kendini yeniden üretebilen kapitalist iktidar ideolojisi; kontrolü altında gerçekleştirdiği değişim ve dönüşümler ile; tüketim sarhoşluğu yaşayan tüketiciler yaratmıştır. Ekonomik kazancının sınırları içinde bir arzudan diğer arzusuna koşan ve bu koşunun ne zaman biteceğini bilmeyen tüketiciler… Kimliğinin mihenk taşını tüketim ile şekillendiren tüketiciler… Zaten;
Gereği gibi işleyen bir tüketim toplumunda tüketiciler faal bir şekilde baştan çıkartılma peşindedirler. Cazibeden cazibeye, ayartılmadan ayartılmaya, bir yemden diğerine atılarak yaşarlar. Her yeni cazibe, ayartı, yem bir öncekinden biraz farklı, belki daha güçlüdür; tıpkı üretici atalarının bir aktarım kayışından diğerine yaşadıkları gibi” (Bauman, 1999;43)

Sonuç olarak; birey, kimliğini inşa etme sırasında, her iki taraftan da tahakküm altına alınıyor, sürekli işlenmiş mesajlara maruz kalıyor ve nasıl bir “ben” olacağına karar verecek “hür zihne” kavuşamıyordu. İktidar her yerde, bireyin ve toplumun, kılcal damarlarına kadar girebilecek stratejiler üretmeye çalışıyor ve insanlar bu çalışmanın gölgesinde, portresini -kimliğini- çizmeye çalışıyordu… Peki, sizce; ışık olmayan ortamda portre ne kadar güzel çizilebilir?

Kaynakça;
Bauman- Çalışma, Tüketicilik ve Yeni Yoksullar
Bauman- Postmodernizm ve Hoşnutsuzluklar
Foucault- Toplumu Savunmak Gerekir

Rudin I: Var olma sancısı

1

Rus edebiyatının en büyük yazarlarından 1818 Oreil doğumlu Ivan Sergeyeviç Turgenyev, Rudin I adlı eserinde, -mış gibi’liklerinde yaşayan; bilmese bile biliyormuşçasına bir tavır takınan insanların günlük yaşamını gözler önüne serer. Karakterler, hep bir kibarlık perdesi ardına saklanarak birbirlerini tolere eder görünürler; ama aslında kimse gerçek anlamda birbirine bağlı değildir. Sadece, kendilerince yarattıkları ideal “ben”i başkalarına kabul ettirme arzusu çerçevesinde diğer insanlarla bir araya gelmektedirler; bu nedenle de karakterlerin insan ilişkilerinde genel bir başarısızlık hâkimdir.

Peki, kitabın üçüncü bölümünde tanışacağımız Rudin neden bu kadar ışıltılı gözlerle dinlenmektedir? Anlatıcı şöyle der: “Rudin insanın ölümlü yaşamına sonsuzluk veren şeylerden söz ediyordu“(64). O zaman denilebilir ki, Rudin’in coşku yüklü anlatılarında dinleyicileri çeken taraf; kendi “olamayışlarını” bulmaları, içlerindeki var olma sancısını onun büyülü sözlerinde hafifletmeye çalışmalarıdır.

Öte yanda ise Pigasov, Rudin’den pek hoşlanmayıp, onun konuşmalarını samimiyetsiz bulur; çünkü o, Rudin ve diğerleri gibi bir ideale ulaşmaktan uzaktır ve bunun mümkün olmadığını tecrübe etmiştir. Pigasov şöyle tanıtılır:

Düşünceleri genel düzeyi aşmıyordu, ama öyle bir konuşması vardı ki, yalnızca akıllı değil, çok akıllı bir insan izlenimi veriyordu… Kendini bilim aşkıyla değil, ama tutkusu nedeniyle yetiştiren Pigasov, aslında çok az şey biliyordu. Denemeleri de korkunç şekilde iflas etmişti… Bu başarısızlık Pigasov’u çileden çıkardı. Bütün kitaplarını, defterlerini yaktı ve memur oldu. (34-35)

Bu pasajda anlatıldığı üzere, konuşmasıyla insanları etkileme yetisi irdelendiğinde, Rudin aslında Pigasov’un gençliği olarak değerlendirilebilir: Gençliğinde yüksek sosyete tarafından kabul edilmek isteyen ideal bir kimlik hayalinde yaşayan Pigasov’un.

Şimdiki Pigasov ise, çoktan Rudin’in yürüdüğü yollardan geçmiş ve kendini sorgulamaya başlaşmıştır; bu yönüyle de romandaki diğer karakterlerden sıyrılır. Pigasov şöyle der: “Olasıdır ki, içinde her gün biraz daha alçaklık keşfetmekte olduğum kendi yüreğimi inceleyişimdir. Başkalarını da kendime göre ölçüyorum. Bu belki de haksızlıktır, belki de ben başka insanlardan çok daha kötüyümdür, ama ne yapayım, alışkanlık“(58) ve “Bence, gerçek denen şey dünyada asla yoktur; yani adı var, kendi yoktur“(59). Ona göre, gerçekten ya da gerçeği yargılayacak kesin bir ölçütün varlığından bahsetmek imkansızdır, “ben” denilen şey de aslında çoğu zaman muhtemel bir yanılsamadan ibarettir.

Yazar, Rudin I’de, çevremizde karşılaştığımız boş olduğu halde doluymuşçasına ses çıkaran ya da bir bilip bin biliyormuş gibi davranan gösteriş meraklısı insanları eleştirse de, aslında madalyonun öteki yüzünde bir benlik arayışını da dile getirmektedir.

Sosyal açıdan tanınmayı hayatlarındaki en belirleyici nokta olarak belleyen karakterlerin yaşadığı boşluklarla, sadece Pigasov açık yüreklilikle yüzleşmektedir. Onunla “gerçeklikler” reddedilirken, ideal bir “ben” olup olmadığı da sorgulanmaya başlanır. Anlattıklarımızın yüzde kaçı bizizdir, sergilenen “ben ” ile gerçekte olan “ben” arasındaki fark nedir? -Mış gibilerde, kendini beğendirmek adına yapılan konuşmalarda – tıpkı Rudin’in kendi hayatını ya da birkaç bildiğini çokça süsleyip anlatmasında olduğu gibi- kişi hep bir var oluş mücadelesi içindedir. Hayat; kendini bulma arayışıdır, çoğunlukla da kaybedişlerdir; çünkü en çok böyle zamanlarda insan kendine yaklaşır. İdeal bir “ben”e ulaşma çabası ise yenilgiye mahkumdur.

Son olarak, var olma sancısının en çarpıcı örneği Pigasov ile Dahay Mihayloviç arasında geçen bir diyalogda okuyucuya verilir:

– Gerçekten bir kadın beni çok kırdı; oysa ne iyi yürekliydi.
– Kimmiş o kadın?

Pigasov alçak bir sesle:
-Annem, dedi.
-Anneniz mi? Nasıl olur da sizi kırabilir?
-Beni dünyaya getirmekle! (39)

Turyengev, Ivan Sergeyeviç. Rudin I. Memduh Tezel(Çev.). Çağdaş Matbaacılık Yayıncılık. Ağustos 2000.

Yüzlerce uzay aracının yattığı uzay aracı mezarlığı

1

Yeni Zelanda’nın doğu Doğu kıyısından yaklaşık 5.000 km uzaklıkta, 3 km’den fazla derinlikte bulunan yer, NASA tarafından uzay aracı mezarlığı olarak adlandırılıyor.

Bir uzay aracı görevini tamamladığında ya da yakıtı bittiğinde NASA’nın “Uzay aracı mezarlığı” adını verdiği yere gönderilir. Yeni Zelanda’nın doğu Doğu kıyısından yaklaşık 5.000 km uzaklıkta, 3 km’den fazla derinlikte bulunan bu yer, Dünya’daki herhangi bir kara parçasına en uzak olan noktalardan biri olma özelliğini taşıyor.

Bu nokta, çarpma anında 300 km civarında hızla hareket eden dev uzay aracı kütlelerinin gözlemlenmesini kolaylaştıran, mükemmel bir nokta. NASA’nın hesaplarına göre bir uzay aracının bu noktada birine çarpma ihtimali, 10.000’de 1.

1971 yılından bu yana dört ülkeye ait toplam 263 uzay aracı buraya düştü. Sadece büyük uzay araçları buraya ulaşabiliyorlar. Küçük uydular yüzeye ulaşmadan önce bütünüyle yanıp kül oluyorlar.

NASA’nın listesindeki bir sonraki araç, Uluslararası Uzay İstasyonu. İstasyon, 12 yıl sonra batık uzay araçları tarihindeki yerini alacak.

Haberimize ait videoyu buraya tıklayarak izleyebilirsiniz.

Alıntı: webtekno.com
Kaynak: businessinsider.com
Kapak Görseli: extremetech.com

Rent The Musical: March of the Modern Bohemian

One Song Glory

“One song glory.

One song before I go,

Glory…

One song to leave behind.”

“Jonathan Larson at the entrance of New York Theatre Workshop”

Jonathan Larson passed away at the age thirty-five, 1996 on the night of previews at Off-Broadway. He didn’t get to see his glory unlike millions and millions of people. Who would have guessed this anthem sang by Roger in the Rent, would be a kind of a prophecy? His known last written words are these; “In these dangerous times, where it seems the world is ripping apart at the seams, we can all learn how to survive from those who stare death squarely in the face every day and [we] should reach out to each other and bond as community, rather than hide from the terrors of life at the end of the millennium.”

Where the branches come from?

Larson wrote a musical about aids, homosexuality, bisexuality, love, capitalism, family and many more. He has put his heart out in his lyrics and music. He created a perfect replica of the 90’s world he lives in, despite the fact that every musical back then was creating a seraph of joy on stage. He took the La Bohème by Puccini and mashed it up with the neglected facts of back streets. Larson was already lost his friends to aids, was dealing with the discrimination of society, lack of success in his art life yet his artistic and delicate soul kept his hopes high for future. His surrounding pain and hope of a kid can be easily felt in Boom Boom Tick! – Another musical by him which is slightly less known-

His biggest accomplishment was Rent. It changed every acknowledged fact of musical history, as “Oklahoma!” and “Hair” did many years ago. Rent was and is, the reflection of people on the street (Pun intended). It was the very first musical in years, to reach out to bewildered and young community, who had something to scream out. It was the declaration of their thoughts, fears, concerns, needs.

“Original Cast of Rent the Musical”

RENT’s Process of Creation

Originally, the idea of Rent belonged to a young playwright Billy Aronson. Aronson picked up the similarities of the La Bohème and the world surrounds him. He was seeking for an innovative composer to work with him. Lucky we are, he met Larson. In 1991, Jonathan asked permission from Aronson to work on the musical by himself. Aronson agreed with Larson yet his contribution was enormous already. Aronson even wrote the lyrics of “Santa Fe” which is one of the biggest hits of the musical.

The first reading of the musical was in 1993. To be frank, it was a mess. The first draft was in need of an assistance. It was scrappy and dispersed like the life of Larson’s. He had numerous of ideas and he was making the very first mistake of writing; putting every idea in his craft. Anyhow, the musical was giving a big promise of becoming the new “Hair”.

After long hours of working, revising and having professionals’ notes, Rent made it to Off-Broadway at 1996. After the first preview, Rent took the world by the storm. It went on Broadway at the very same year. Nominated for ten Tony Awards and won four of them in addition to one Pulitzer Prize and six Drama Desk Awards, plus a nomination for Grammy Award. It is the ten to eleventh longest run musical in Broadway history – suppressed by Wicked the musical- and went on stage from New York to London to Tokyo and many other cities. There is also a film version with some of the original cast and will be having a revival as live performance on TV, planing to be aired on 2019.

“New York Theatre Workshop / Off-Broadway”

Who is Rent?

The story revolves around eight main characters;

Mark Cohen played by Anthony Rapp, a struggling Jewish-American documentary filmmaker and the narrator of the show. He is Roger’s roommate; at the start of the show. He was recently dumped by Maureen for a woman. It’s been alleged that Larson created the character from himself.

Roger Davis played by Adam Pascal, once-successful-but-now-struggling musician who is HIV-positive and an ex-junkie. His ex-girlfriend, April, killed herself after finding out that she was HIV-positive. Roger has the belief of he is a walking disaster and spreads death.

Mimi Márquez played by Daphne-Rubin Vega, a Hispanic-American club dancer and a drug addict. She lives downstairs from Mark and Roger, is Roger’s love interest during the show. Like him, has HIV. Anyhow, Mimi is more living in the moment kind of a person on the contrary of Roger. Additionally, Mimi had a one-time thing with Benny once upon a time.

Tom Collins played by Jesse L. Martin, an anarchist professor with AIDS. He is described by Mark as a “computer genius, teacher, and vagabond anarchist who ran naked through the Parthenon.” He was formerly a roommate of Roger, Mark, Benny, and Maureen, then just Roger and Mark, until he moves out.

Angel Dumott Schunard played by Wilson Jermaine Heredia, an extravagant young drag queen who uses both she/her pronouns when in drag and he/him pronouns when out of drag. His relationship with Collin stands as the monument of love for both characters and the audience. The lyrics; “…I will cover you with a thousand sweet kisses when your heart has expired.” clearly shows the value of the time left for them.

Maureen Johnson played by Idina Menzel, a performance artist and a bisexual. Who left Mark for Joanne. Her attitude against her love-interests is discussable yet undeniably moving.

Joanne Jefferson played by Fredi Walker, an Ivy League-educated public interest lawyer and a lesbian. Joanne stands as the critic of the difference of higher and lower classes of society which is going on over centuries.

Benjamin “Benny” Coffin III played by Taye Diggs, the landlord of Mark, Roger, and Mimi’s apartment building and ex-roommate of Mark, Collins, Roger, and Maureen. His one hundred and eighty degree turn from his old way of living, makes the audience loathe his character and makes them question their way of acting.

Rent’s Story of Unspoken Truths

– Spoiler Alert –

Rent has an extremely complex dramatic structure;

After being requested to pay rent which they were waived before; Roger, Mark and Collins talks to Benny. He requests his ex-roommates to prevent Maureen from debuting her anarchist performance in return of not paying the rent. Since Maureen’s protest takes place where Benny is planning to turn into a cyber-café. The crew declines without hesitation.

Angel meets with Collins in an alley. Hereby, audience gets to realize the romantic relationship between two. Later on, Roger comes up to the stage and mourns after April and reveals his desire of writing one more song to live after his death. Right after, Mimi basically breaks into Roger’s apartment and openly flirts with him.

At the very next day, Maureen calls Mark for help due to a technical problem at the place where she is going to perform. When Mark arrives to the place he realizes that he is left alone with Joanne. Mark opens up his past with Maureen and her hobby of cheating and warns Joanne in a way. Afterwards he asks for permission to add the performance to his documentation.

“The cast performs La Vie Boheme”

Where things seem fine but destined for destruction

Later on, Mimi marches up to the stage and sings about her desire to go out which is basically declares her intention life her life fullest during the time she can and barges once more into Roger’s apartment yet she faces with Roger’s anger coming up from his insecurities. In the end while others gather around for the performance, Roger joins them. As the Maureen performs, Benny shows up with polices which turns out to be a great mistake. Show turns into a gigantic riot. After the show, people comes together at Life Café. Benny enters and asks for their forgiveness. There, Roger finds out that Mimi is HIV-positive, and Mimi already knows that Roger is too. The two re-enter the cafe and celebrate their newfound (More like re-found) relationship.

The gang celebrates the New Year together, with Mimi vowing to give up her drug habit and go back to school. However, they are locked out of their apartment, and all of their things are gone. Joanne serves as Mark’s lawyer and they sell his footage to Buzzline and he negotiates a job there. Maureen proposes to Joanne, and she accepts. Forward to their engagement party, where Maureen flirts with yet another woman.

Angry, Joanne threatens to leave her, while Maureen becomes angry at Joanne for making her be too monogamous. They then walk out on each other. Benny has repossessed all of Roger’s and Mark’s things, but it is revealed that Mimi later had dinner with Benny and he had changed his mind. Roger finds out, and believes that she is cheating on him with Benny. During the next song, Mimi resumes her drug habit and falls into a state of despair, while Angel gets progressively sicker and eventually dies.

The Good Witch Dead!

The next scene is Angel’s funeral in a large church. Collins and everyone else at the funeral. After this, Roger and Mimi argue about their past relationship, along with Joanne and Maureen. In their argument, Roger reveals that he has sold his guitar, bought a car, and is planning to leave for Santa Fe. After he arrives in Santa Fe he discovers that he still loves Mimi and decides to return. During this time Mark decides to finish his own film and quits his job at Buzzline.

However, after Roger returns he finds out that Mimi has quit rehab and has gone missing. After a while, Joanne and Maureen find her at a park. She had been living on the streets. As she is about to die, Roger sings the song he has been writing over the last year. Mimi is near death, but regains consciousness and says, “I was heading toward this warm, white light. And I swear, Angel was thereand she looked good!”

Before and After Rent

There were uncountable reasons for Rent to fail yet it got an indescribable trophy. This rock-pop musical changed the rules of composing and storytelling. It became the speech-maker of scared and misunderstood lives. Larson’s way of sharing love and pride created a wave of shock all over the world. His childish beliefs reminded everyone that we should appreciate what we have and must give love no matter what. He showed us a way to destroy the walls of pride and prejudice between each other. Rent was a merge of real life with fairy tale. It showed the importance of family, friends and love. Rent was not finished by Larson but during it’s transformation to a bigger stage, it was made by his notes left. It’s loops and structural problems makes the story more accurate. Makes the imperfect, a new definition of the perfect.

I, hereby finish this article by the lyrics of the genius Larson;

“Love heals…”

P.S. You can easily reach the movie version of Rent the musical.

Kültür endüstrisine genel bakış

Kültür ve endüstri kavramı toplum içinde bambaşka yönlerde olan iki kavram aslında. Endüstrinin modern çağrışımı ile kültürün çağrışımları birbirinden oldukça farklı.

Modernizm sosyal, ekonomik, kültürel birçok gelişmeyi de beraberinde getirir. Bu durum birey ve kültür için bazı değişimlere neden olur. Frankfurt Okulu kurucularından Adorno ve Horkheimer modern hayatın birey ve kültür üzerinde olan etkisini kültür endüstrisi kavramı ile açıklamaya çalışır. Fakat ondan önce kitle kültürü ve popüler kültür kavramları kullanılmış, bir süre sonra kavramların asıl ifade etmek istedikleri duruma yetmediği anlaşılmış ve yerine modern dönemi ifade eden bir kavram bulunması şart olmuştur. Çünkü bu kavramlar halis toplumu ifade eder; halk kültürü, halk edebiyatı gibi çağrışımları olan kavramlarda özneler aktif ve kültürü onlar inşa eder. Modern toplumda böyle bir özne var mıdır?

Modern dönemde özne ve nesne yer değiştirir. İnsanların ürettiği bir kültür yerine kültürün ürettiği insanlar oluşur. Nesneleşmiş bu kültür, Simmel’e göre öznel kültürün karşısında yabancı olarak hayatını sürdürür. Bireyi, bu düzene uymaya zorlar ve bu şekilde bireyleri aynılaştırarak “kişisel hayat formunun bir örnekleşmesine” sebep olur.

Kültür endüstrisi, var olan kültürün oluşmasında kitlelerin rolünün azaldığı ve oluşan bütünün içerdiği parçaları kendine uymak zorunda bıraktığı bir düzendir. Temel çabalarını genelin tikel üzerindeki hegemonyasını kırmak olarak açıklayan bu düşünürler; endüstrileşen dünyada kültürün de endüstrileştiğini ve bu şekilde aynılaştığını belirtirler. Bireyin de endüstri ürünleri gibi metalaştığını, özgünlüklerini kaybettiğini ifade ederler. Kültür endüstrisi ile benliğini kaybeden insan bu durumun yansımasını toplum içinde birçok düzende görebilmektedir: Dünya sineması, dünya markaları..

Adorno ve Horkheimer, modernizmin kültürü aynılaştırıcı etkisinin olduğunu ve kapitalizmin de etkisiyle tek boyutlu bir toplumun yaratıldığını savunurlar.  Horkheimer ve Adorno 1940’ta “Kültür Endüstrisi: Kitlelerin Aldatılışı Olarak Aydınlanma” makalesini yazdıklarında, özellikle ABD’de eğlence endüstrilerinin artan etkisine, sanatın metalaşmasına ve kültürün aynılığına karşı çıkmışlardır. Üreticiler, kültürü şekillendirici güce sahiptirler. Kapitalist düzen, kültür gibi dinamik bir olgunun, nesnel endüstri düşüncesiyle algılanmasına ve metalaşmasına sebep olur. Kültür, üretilen sanayi ürünleri kalıplarına girerek bir meta halini alınır, endüstrileşir. Kültür endüstrisi, özgün olan her şeyi yutar ve kendi evrensel kültürü doğrultusunda, metaları, bireyleri, toplumları aynılaştırır. Kültür endüstrisi, insanlar üzerinde hakimiyet kurar ve tikeli genele uymaya zorlar. Bunu yaparken de “niteliksel olarak farklı olanı, niceliksel özdeşlik içinde eritir”.

Kültür endüstrisi iyi, ideal yaşam olarak dayattığı yerel değerlerden, halis kültürden ve özgünlükten uzak düzene uymaya sevk eder. Bu düzen, bireyin nasıl düşüneceğine, nelerden zevk alacağına, neleri kullanacağına ortak doğrular doğrultusunda karar verir. Bu toplumda tüketim sisteminin esas amacı üretilen ürünlerin tüketilmesi için tüketicide sahte gereksinimlerin kışkırtılmasıdır. Örneğin reklamlarla yansıtılan “o ürünü” kullandığınızda ulaşacağınız güzel yaşam, mutlu evlilik.. Bir mobilya reklamında verilen gülümseyen suratlar insanlarda o mobilyalardan çok o mutlu hayata sahip olma isteği yaratır. Ya da bir dondurma ve bir kıyafet ile hayatınızın farklılaşacağına inanırız.  “Kültür endüstrisi durmadan vaat ettiği şeylerle tüketicisini durmadan aldatır.”

Adorno ve Horkheimer’ın birlikte kaleme aldıkları “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı eserde, aydınlanmanın öne çıkardığı “akıl”ın, bireyin silinmesine yol açtığını ele alınır. Bilim ve rasyonalite gibi modern hayatı şekillendiren ve insana özgürlük vaat eden düşünce sistemi aslında kendisi ile çelişir niteliktedir. Modern kapitalist düzen, akıl üzerinde hakimiyet kuran ve onu araçsallaştıran yeni güçtür. Kısaca kültür endüstrisi kavramı zamanla değişip dönüşen kültür kavramını da içine alır. Örneğin tarihi bir konak bir kafeye dönüştürülebiliyor ve günümüzde bunun gibi birçok örnek görebiliyoruz.  Kültür endüstrisi ile hem geçmişi hem geleceği tüketiyoruz. Geleceğe anlam yükleyip bu anlamı sürdürmeye çalışırken içinde bulunduğumuz anı da tüketiyoruz.

Kaynaklar:

Adorno ve Horkheimer- Aydınlanmanın Diyalektiği
Besim F. Dellaloğlu- Frankfurt Okulu’nda Sanat ve Toplum
Kültür Endüstrisi’nde Kaybolan Birey