Ana Sayfa Blog Sayfa 236

23’üncü Gezici Festival İtalyan sinemasıyla buluşuyor: İtalyan usülü komedi Il Cinema Ritrovato Türkiye’de

3

Ankara Sinema Derneği’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 1-14 Aralık 2017 tarihleri arasında 23’üncü kez sinemayı kent kent dolaştırıyor. Festivalin, bu yılki durakları Ankara, Sinop ve Kastamonu. Festivalin ilk durağı Ankara. 1-7 Aralık tarihleri arasında, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Alman Kültür Merkezi’nde başkentli sinemaseverlerle buluşacak olan Gezici Festival, 8-11 Aralık tarihleri arasında Sinop’ta konaklayacak ve 12-14 Aralık tarihleri arasında Kastamonu’da bu yılın yolculuğunu tamamlayacak.

Gezici Festival, İtalyan Usülü Komedi bölümünde bu yıl İtalya’da 31’inci yaşını kutlayan Il Cinema Ritrovato Film Festivali ile işbirliği yapıyor. Il Cinema Ritrovato (Yeniden Keşfedilen Sinema), İtalya’nın en önemli film arşiv ve restorasyon kuruluşlarından olan Bologna Sinemateki (Cineteca di Bologna) tarafından 1986’dan bu yana gerçekleştirilen bir etkinlik. Düzenlendiği yıl içerisinde restore edilen filmlere yer veren alçak gönüllü bir festival olarak başlayan Il Cinema Ritrovato, yıllar içerisinde altı sinema salonunda 500’ü aşkın filmin gösterildiği büyük bir organizasyona dönüştü. “Sinefiller için eşi bulunmaz bir cennet” olarak tanımlanan Il Cinema Ritrovato Festivali’nde, Bologna’nın Maggiore Meydanı, kurulan devasa beyazperdesiyle yaz boyunca 4000 kişilik bir açık hava sineması haline geliyor.

23’üncü Gezici Festival kapsamında, Il Cinema Ritrovato’nun koordinatörlerinden Guy Borlee’nin katılımıyla sinemaseverler, İtalyan sinemasının tarihine göz atma şansını yakalayacak. Guy Borlee, ellili yılların sonundan yetmişli yılların başına kadar üretilen ve çoğu zaman seks, evlilik, hamilelik, boşanma gibi el yakıcı konuları hicveden “İtalyan Tarzı Komedi”nin üç önemli yönetmeninden, üç filmi bir araya getiren bir seçki hazırladı: Pietro Germi’nin yönettiği Bayanlar ve Baylar (Signore & Signori, 1966); Antonio Piatrangeli imzalı  Onu İyi Tanırdım (lo La Conoscevo Bene, 1965) ve döneminin en iyi örneklerinden kabul edilen, Dino Risi’nin yönettiği Sollama (Il Sorpasso, 1962), bu bölüm kapsamında gösterilecek filmler.

Onu İyi Tanırdım / Io la conoscevo bene / I Knew Her Well

İtalya Büyükelçiliği’nin desteklediği bu bölümün öne çıkan filmi Sollama (Il Sorpasso), Dino Risi’nin en önemli çalışmalarından biri olarak kabul ediliyor. Bir hukuk öğrencisiyle, lafbaz ve serseri bir bekârın Roma’dan Toskana’ya yaptıkları yolculuğun hikâyesini anlatan film, sadece “İtalyan Tarzı Komedi”nin değil, aynı zamanda İtalyan sineması yol filmlerinin erken örneklerinden birini izleme şansını sunuyor izleyiciye. Piatrangeli’ye Nastro d’Argento Ödülü’nü kazandıran Onu İyi Tanırdım (lo La Conoscevo Bene), hikâyenin merkezine bir kadını yerleştirerek, taşradan Roma’ya sinema yıldızı olmak amacıyla gelmiş Adriana’nın (Stefania Sandrelli) Roma’da başından geçen “aşk” ilişkilerini anlatıyor. Bir kadının gözünden, kadın-erkek eşitliği meselesini komedileştiren film, İtalyan sinemasının “küçük” dünyasına ironik bir eleştiri yöneltiyor.

Bölümün son filmi, Bayanlar ve Baylar (Signore & Signori), 1966 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü’nü almasına karşın yakın zamana kadar hak ettiği ilgiyi görmemiş bir yapım. Film, küçük bir İtalyan kasabası’nda geçen evlilik, boşanma, aldatma ve seks ekseninde gelişen üç farklı öyküyü filmleştiriyor: Bir adam neden iktidarsız rolü yapar? Bir banka memuruna kasabanın bütün erkekleri neden tavır alır? Erkekler neden peşinden koştukları bir kadından birdenbire uzaklaşırlar? Bu soruların yanıtları “komik” cinsel öyküler içerse de; Germi’nin filmi İtalyan toplumunun baskıcı karakterine yönelik bir politik eleştiriyi de içeriyor.

Türkiye’de kamusal alan çerçevesinde kadın

Giriş

Toplumlarda yer edinen kamu/özel, sosyal/ekonomik, kültür/doğa ve eril/dişi gibi temel ikiliklere cinsiyet açısından baktığımızda; erkekler tarih boyunca -birkaç anaerkil kabine dışında- kadınlardan daha avantajlıdır yani birincil konumda görülür. Toplumda kadın veya erkek olmanın biyolojik cinsiyet dışında farklı anlamları da vardır; kadınların kamusal alandaki yeri de bu koşullarda şekillenir. Bu yüklediğimiz anlamlar ise toplumsal cinsiyettir; toplumsal cinsiyetlerimiz, toplumdaki değer yargılarını içinde barındıran, kadın ve erkeğin toplumdaki yerini tanımlar. Bu değer yargıları ise tarihsel süreçle, siyasalla, üretim biçimleriyle, ataerkillikle ve sosyal sınıfla bağlantılıdır.Kadının yerini inceleyebilmek için ekonomik, toplumsal, siyasal ve kültürel bütün koşulları göz önünde bulundurmak gerekir.

Bu çalışmamda, Türkiye’de kamusal alanda kadını ele alıp, ilk olarak kamusal alan kavramını ve kamusal alan/özel alan ayrımını açıklayacağım; daha sonra kadın ve kamusal alanı tanımlayıp bu alanda kadınların mücadelesini açıklayıp, Türkiye’de kamusal alanda kadınların tarihinden bahsettikten sonra 1982 Anayasasında kadının yerini inceleyeceğim.

Kamusal alan kavramı

Avrupa’da uzun yıllardır tartışılan kamusal alan kavramı, Türkiye’yi de 1980’li yıllarda 80 darbesinden dolayı etkilemeye başladı. 1980 darbesinin ardından, gözlerden uzak tutulan bazı topluluklar etnik ve kültürel kimliklerinin tanınmasını talep ettiler böylece kamusal alan kavramı, 1980’li yılların sonlarından itibaren günümüze kadar siyasette ve politikada gündeme geldi ve toplumsal konuları anlamada ve açıklamada başvurulan bir alan olarak görüldü.

Kamusal alan kavramının tarihi Antik Yunan’a ve Roma’ya dayandırılır. Aristoteles’e göre, “polis”, en iyiyi amaçlayan ve insanın kendisini geliştirebileceği tek topluluk biçimi; “zoe”, insanların yaşamsal ihtiyaçları; “bias” ise iyi bir yaşam ihtiyacıdır. “Poliste iyi yaşamanın gerçekleşeceği ve kamusal sorunlarını çözümleyeceği alan kamusal alandır [1].

Kamusal alan kavramı için tek ve genel geçer tanım yapmak zordur. Türk Dil Kurumuna (TDK) göre, “kamu” kelimesinin anlamı, halk hizmeti gören devlet organizmalarının tümü; “kamusal alan” ise kamuya ait, kamu ile ilgili işlerin yapıldığı yer. Kamusal alan, devlete ait mekanlar olabileceği gibi pazar meydanları, savaş alanları, mahkeme binaları da bu kapsama örneklerdir.

Kamusal alan tanımını ilk kez 1962 yılında Jürgen Hebermas “Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü: Burjuva Toplumunun Bir Kategorisi Üzerine Araştırmalar” adlı kitabında tanımladı. Hebermas kamusal alanı, “Özel şahısların, kendilerini ilgilendiren ortak bir mesele etrafında akıl yürüttükleri, rasyonel bir tartışma içine girdikleri ve bu tartışmanın neticesinde o mesele hakkında ortak kararlı kamuoyuna oluşturdukları araç, süreç ve mekanların tanımladığı hayat alanı.” olarak tanımlar. Hebermas, kamusal alanı Avrupa ile sınırlayarak sadece burjuvaların oluşturduğu bir alan olarak gördüğü için Oscar West ve Alexander Kluge tarafından eleştirildi. Onlar kamusal alanı, “mücadelenin savaş dışı yollarla karara bağlandığı proleter alan” olarak tanımladı.

Kamusal alan ve özel alan ayrımında kadın 

1980 sonrası neo-liberalizmle kamusal haklarda geri çekilme, etnik-ırkçı şiddetin yükselişi, faşist partilerin iktidarı oynayabilmesi ve küreselleşmenin etkileri kadının tanınma mücadelesinde kamusal/özel alanda ayrım kadınlar için önemli olmuştur. Kamusal ve özel alanın sınırlarının belirlenmesinde de farklı düşünceler ortaya çıkmıştır. Özel alan, haneye bağlanmıştır; kişi hanede yani özel alanda ne kadar baskıcı ve hüküm sahibi olursa kamusal alanda da o kadar söz hakkına sahip olur [2].

Kadınların mücadele etmek zorunda kaldıkları birçok konudan biri olan kamusal ve özel alan ayrımında belirleyici olan kadınlara verilen statü ve rollerdir. Herhangi bir toplumsal sistemde ve herhangi bir gelişme düzeyinde kadının statüsünün göstergesi ister kamusal alanda ister özel alanda olsun; a) kadınların güç ve otoritesine, b) toplumun kadınlar için uygun ve kabul edilebilir bulduğu rollere bakarak tanımlanmaktadır [3].

Batı politik düşüncesinde, kamusal ile özel alan ayrımı yaparken; kadınlara ait görülen ev işleri, çocuk, koca, hasta, yaşlı bakımı “özel alan” içinde görülür ve liberal/kapitalist devletin kamusal konusu olarak görülmez. Özel alan içine konumlandırılan konular kadın doğasının bir parçası olarak görülerek, batıdaki “iyi yaşama anlayışı, insana değer verme politikaları” çıkarları içinde kabul edilmiştir. Dolayısıyla kamu gündeminin öznesi erkektir [4]. Kamusal alanda kadının dışlanmasında kültürümüzde yer edinen, toplumdaki her alanda var olan “cinsiyetçilik, erkek merkezcilik ve ataerkillik” başlıca nedenlerdendir.

Eskiden özel alanı ilgilendirmeyen ya da önemsiz diye bir kenara bırakılan birkaç konu kamusal mesele haline gelmiştir. Özel alana sokulup, kamusallıktan uzak tutulan kadın ve çocuklara yönelik tecavüzler, ev içi şiddet, ev içinde cinsiyetçi iş bölüşümü, her türlü “ayrımcı kalıp” yargılarının hepsi bireysel değildir ve özellikle hükümet ilişkileri ile yapılanır. Anne Phillps de “Bir zamanlar kişisel varoluşun mahremiyetinde gizlenen şeyler birer kamusal meseledir ve olmalıdır. Cinsiyete dayalı iş bölümü ve iktidarın cinsiyete göre dağılımı, sınıflar arasındaki ilişkiler ya da uluslar arasındaki görüşmeler kadar politikanın parçasıdır, mutfaklarında ve yatak odalarında olup bitenler politik değişim talep etmektedir” der.

Kadın ve kamusal alan 

Kadınların kamusallaşması için hem kapitalizm koşulları hem de patriyarkal sistemdeki ikincil konumları nedeniyle çok zordur. Dolayısıyla kadın için kamusal alana ulaşma, orada yer edinme bu açıdan imkansız hale gelir. Kamusal alana katılım, “ilgili herkes” şeklinde tanımlanır ve ilgili herkesin katıldığı yüzlerce kamusal alan ortaya çıkar. Fakat kimin “ilgili herkes” kavramının içine girdiği açık değildir. Kadınlarla ilgili bir düzenleme ilk kendilerini ilgilendirir fakat düzenleme aynı zamanda çocuklarını, kocalarını ve anne babalarını da ilgilendirir; bu noktada karar verici olan “ilgili herkes” için geleneksel yaklaşımın kadın üzerinde engelleyici etkisi devam etmektedir. [5]

17. ve 18. yüzyılda toplum sözleşmesi kuramlarında da temelleri bulunan sivil toplum ve kamusal alanın ortaya çıkışı ve bu alanların demokrasi için elzem olarak görülmesi, bireyin hakları ve özgürlükleri bağlamında tartışmaları canlandırmıştır [6]. Toplum sözleşmeci yaklaşımlar bireylerin haklarına ve özgürlüklerine vurgu yaparak, erkek egemen bir sistem olarak düşünülerek yapıldığının üstünü örttüler. Hak ve özgürlüklerden bahsedilen bu dönemde kadınlar da bilinçli bir şekilde mücadeleye başlamışlardır [7]. Öncelikle kadınlar kedilerini yazın alanında anlatmaya başlar, daha sonra da bir araya gelip birlikte hareket etmeleri kadın hareketini güçlendirmiştir.

19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında dünyanın birçok yerinde birlikte hareket etmeye başladılar. Sanayi Devriminden sonra, Amerika’da liberal düşünce ön planda olduğundan kadınlar da liberalizmden etkilenerek, liberal kadın hareketleri başlattılar ve kadınların talepleri eşitlik üzerine oldu. Kadınlar doğal hakları olan oy verme, eğitim, mülkiyet, çalışma gibi hakların tanınmasını ve kadın-erkek arasındaki ücret farkının kalkmasını talep ettiler. 1.Dünya savaşının sonunda, 1920 yılında, kadınlara oy hakkı tanınmıştır. ABD’de 26 milyon kadın oy hakkına kavuşur [8]. Günümüzde de kadınlara çizilen kalıp için verdikleri kamusal mücadele farklı şekillerde ve farklı boyutlarda devam etmektedir.

Türkiye’de kamusal alanda kadının kısaca tarihi 

Ülkemizde kadın hareketi Osmanlı’nın son döneminde başlamıştır. 1870’lerde, söz söyleme hakkı, eğitim hakkı, çalışma hakkı ve tek taraflı erkek hakkı olan boşanma için mücadele vermeye başladılar.; kendi adlarıyla risale ve roman yazdılar, gazetelere mektup gönderdiler, kendi dergilerini çıkarttıkları, dernekler kurdular.

20. yüzyılın başlarında kadın dernekleri sayısının artmasıyla mücadele daha da güçlendi. Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı deneyimi kadınları siyasallaştırdı [9]. Jön Türk iktidarı altında kadınlar, üniversitede okuma, devlet dairelerinde memur, fabrikalarda işçi olma haklarını elde ettiler. 1915 yılından itibaren oy hakkı talep etmeye başladılar. Cumhuriyetin kurulmasıyla, “Kadın Halk Fırkasını” Nezile Muhitin başkanlığında kurmak istediler ama kendilerine bir dernek kurmak izni verildi. Türk Kadın Birliği (TKB), Osmanlı’da başlatılan kadın hareketini Cumhuriyet dönemine aktarmada önemli bir faktördü. Cumhuriyet, 1926’da kadınlara savundukları medeni haklarını; 1930 ve 1934 yıllarında siyasi haklarını; 1935’de oy hakkını tanıdı. Oy hakkını tanımasıyla toplamda 18 kadın milletvekili TBMM’ye girdi.

Yirmi yılını geride bırakmış olan kadının hareketinin öncelik verdiği konu “kimliği” ve “bedeni” idi. Avrupa ülkelerinin çoğunda kocayı “aile reisi” gören kanunlar, 1950’li yıllarda Almanya ve İskandinav Ülkelerinde; 1960’larda Fransa, Belçika, İngiltere’de; 1970’lerde İtalya ve Yunanistan’da; 1980’li yıllarda ise İspanya ve Portekiz’de değiştirilmiş ve aile içinde kadın-erkek eşit konuma gelmiştir. Türkiye’de 1926 yılında, dönemin en moderni olan İsveç medeni kanunundan yola çıkarak kabul edilen kocayı aile reisi olarak gören yasa değiştirilmemiştir. 1985 yılında “Medeni Kanun Reformu” kadın hareketinin gündeminde ilk sırada oldu; on yedi yıl sonra, 2002 yılında, yürürlüğe giren yeni medeni kanun kabul edildi. Ülkemizde, kadın hareketinin en somut başarısı ve kadınlar için büyük bir kazanım oldu.

Kadın bedeninin baskı altında tutulması ve şiddete maruz kalması, seksenlerin sonundan günümüze kadar kadın hareketinde öncelikli bir diğer konu oldu ve çeşitli kampanyalar yürütüldü. Şiddet, tecavüz, namus cinayetleri ve tacizler bu mücadelenin öncelik verdiği sorunlardı. Şiddet konunda, “kadın sığınakları” modeli oluşturuldu ve devlet tarafından sığınakların kurulması gündeme getirildi. 1990 yılında, Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Cemil Çiçek aile koruma yasası ile ilgili “flört fahişeliktir” çıkışının ardından kadınlar, toplu boşanma dilekçeleri vererek, radikal bir eylem yapmışlardır. 1998 yılında devlet tarafından “4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun” kabul edildi; şiddete maruz kalan kadınların korunması gereği tanınmış oldu. Aileyi koruma ve kadına olan şiddet konusunda yetersiz kalan bu kanunun eksiklerine gidermek için 2008 yılında “Aileyi Korunmasına Dair Kanunun Uygulanması Hakkında Yönetmelik” yürürlüğe girmiştir. Bu değişikliklere rağmen kadına şiddet oranlarında azalmanın olmaması hatta artışın gözlemlenmesi ile 242 kadın örgütünün bulunduğu “Kadına Şiddete Son Platformunun” verdikleri mücadele ile, İstanbul Sözleşmesi temel alınarak yeni bir kanun hazırlanmıştır. 6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” kadınlara hediye olmak üzere 8 Mart 2012 tarihinde, Dünya Kadınlar Gününde, kabul edildi. Kadınların verdiği bu alandaki mücadelenin devamı günümüzde halen çeşitli kuruluşlar, kampanyalar tarafından devam etmektedir, çünkü aile içi şiddet oranı çok fazla artmıştır ve kurulan sığınakların sayısı yetersiz kalmıştır. Namus cinayetleri konusunda da günümüze kadar kampanyalar yürütüldü ve Kadın Hakları Sivil Toplum Örgütünün (KAMER) 1984 yılında kurulması çalışmalarda önemli bir faktör oldu.

350’den fazla dernek, vakıf, üniversitede kadın araştırma ve uygulama merkezleri ülkemizde kadınları ilgilendiren her konuyu tartışan ve çözümler üreten yerlerdir. CEDAW’ın (Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlemesi Sözleşmesi) başkanı ve BM Kadına Karşı Şiddet Özel Raportörünün birer Türkiyeli kadın olması, Türkiye kadın hareketinin dünya kadın hareketiyle bütünleşme düzeyinin kanıtıdır [10].

1982 Anayasası’nda kadının yeri 

Uzun bir geçmişe sahip olan cinsiyetler arası eşitsizlik olgusu günümüzde hem uluslararası hem de ulusal düzeyde önem verilen toplumsal bir sorundur [11]. Kamusal ve özel alanda eşitsizlik ve ayrımcılık; iş hayatı, aile yaşamı, eğitim gibi yaşımın içinde birçok alanda mevcuttur. Toplumda yer edinen ayrımcılık ve eşitsizliğin yasal olarak da devam etmesi, insan haklarının yaşama uygulanmasını engellemektedir.

Anayasada kullanılan dilin önemi ifadeleri vurgularken ki samimiyet açısından çok önemlidir. Özellikle kadın-erkek eşitliği konusu ele alınırken, kadınları ikinci sınıf birey olarak konumlandıran ifadelerin çokluğu ve kullanım yaygınlığı göz önüne alındığında “eşitlikçi ve nötr” dil kullanımına ayrıca dikkat edilmesi gerekmektedir [12]. Günümüzde azda olsa anayasa yazımında eşitlikçi ve nötr dil kullanan ülkeler vardır; TBMM Araştırma Komisyonu tarafından hazırlanan “Yakın Dönem Anayasalarında Toplumsal Cinsiyet” raporunda, İsviçre, Fiji ve Güney Amerika ülkelerinde nötr dil kullanılmaktadır.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği açısından kadının 1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasasındaki yerini; aile düzeninde, eğitimde ve iş hayatında inceleyelim.

1) Aile Düzeninde Kadının Yeri

1982 Anayasasında aile kavramı; Türk toplumunun temeli olarak görülen bir kurum olarak düzenlenmiştir. Aile kavramını kurum olarak gördüğümüzde, aile üzerindeki toplumsal baskılar, ideolojik şekillendirmeler, toplumsal cinsiyet ile oluşmaktadır. Son zamanlarda yapılan çalışmalar ataerkilliğin ailede sadece kadınları değil, tüm aile bireylerini etkilediğini ortaya koymuştur [13]. Aynı zamanda aile kurumunun devlet tarafından ideolojik aygıt olarak görüldüğü ileri sürülür. Yani devlet aileyi şekillendirerek kendi devamını sağlamakta ve bu şekilde ideolojisini bireylere aktarmaktadır [14].

1982 Anayasasının “Ailenin Korunması ve Çocuk Hakları” başlıklı 41. Maddesi şu şekilde düzenlenmiştir:

“Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır.
Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar.

(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/4 md.) Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir.

(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/4 md.) Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.”

41/1. Maddesinde 2001 yılında değişiklikle bu durum değiştirilmiş ve “ailenin eşit olduğu” birinci fıkraya eklenmiştir. Fakat eşitlik uygulanmasında kadının kendi soyasını kullanabilmesi konu olduğunda, Anayasa Mahkemesi aynı tutumu göstermektedir. Anayasa Mahkemesinin konuyla ilgili 1998,2011 ve 2013 tarihli kararları buna örnektir. 1998 yılında, evlenmeden önceki soyadı ile tanınmış bir kadın evlendikten sonrada kendi soyadını kullanmak istemiş ve yerel mahkemeye başvurmuştur. Yerel mahkeme düzenlemenin iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmuştur ve Anayasa Mahkemesi kuramda aile birliğinin devamı için yasa koyucunun eşlerden birine öncelik tanımış olduğu ve bunun da kamu yararı gereği olduğunu vurgulamıştır. Yani maddede belirtildiğinin aksine eşit olarak görülmediği bu olayda gözlemlenmiştir.

41/2’de “Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır.” denmektedir. 2. fıkrada annenin ve çocuğun korunması gerektiği belirtilerek kurum olarak anneliğin ele alınmasını göstermektedir. Annelik kurumu, toplumsal beklentiler, varsayımlar ve nasıl bir kadın veya anne olunacağını belirleyen kanun ve kurallardan meydana gelmektedir [15]. Anna Rich kurum olarak anneliği, “ataerkil bir kültürel kuruluş” olarak tanımlamaktadır. Anayasa Mahkemesinin kararlarında “geleneklerin devamını sağlayan aile kurumu” vurgusu ile birlikte okunduğunda, kadına geleneksel olarak annelik ve yüklenen görevlerin de çoğalmasına neden olmaktadır [16] ve bu anlayış, kadının toplum içindeki biçilen rolünü ifade etmektedir.

2) Eğitim ve Kadın

1982 Anayasası’nın “Eğitim ve Öğrenim Hakkı ve Ödev” başlıklı 42. Maddesi şu şekildedir:

“Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir.

Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.
Eğitim ve öğretim hürriyeti, Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz.

İlköğretim kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır.

Özel ilk ve orta dereceli okulların bağlı olduğu esaslar, Devlet okulları ile erişilmek istenen seviyeye uygun olarak, kanunla düzenlenir.
(Ek fıkra: 9/2/2008-5735/2 md.; İptal: Anayasa Mahkemesi’nin 5/6/2008 tarihli ve E.: 2008/16, K.: 2008/116 sayılı Kararı ile.)
Devlet, maddi imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirleri alır.

Eğitim ve öğretim kurumlarında sadece eğitim, öğretim, araştırma ve inceleme ile ilgili faaliyetler yürütülür. Bu faaliyetler her ne suretle olursa olsun engellenemez.

Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tabi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası andlaşma hükümleri saklıdır.”

Zorunlu eğitim 2012 senesine kadar ilköğretim iken 2012 senesinden sonra yapılan kanun değişikliği ile ilkokul ve ortaokul olmuştur. Zorunlu eğitim hakkı “kız ve erkek bütün vatandaşlar” için zorunludur denilse bile gerçekte böyle olmadığını; kızların ve erkeklerin eşit şekilde eğitim hayatına giremediğini 2012 senesini baz alınarak yapılan aşağıdaki tablodan da gözlemliyoruz.


TUİK (Türkiye İstatistik Kurumu)

2014 verilerine göre, Türkiye’de 25 ve daha yukarı yaşta olan ve okuma-yazma bilmeyen toplam nüfus oranı %5,6; bu oran erkeklerde %1,8 iken kadınlarda %9,2 yani okuma-yazma bilmeyen kadın nüfus oranı erkeklere göre 5 kat daha fazladır. Yine 2014 verilerine göre, lise ve dengi okul mezunu olan 25 ve daha yukarı yaştakilerin toplam nüfus içerisindeki oranı %19,1; bu oran erkeklerde %23,2, kadınlarda ise %15’dir. Yüksekokul ve fakülte mezunu olan toplam nüfus oranı %13,9 olup, bu oran erkeklerde %16,2, kadınlarda ise %11,7’dir.

2000 yılında Birleşmiş Milletlerin yaptığı Bin Yıl Zirvesinde, “Bin Yıl Kalkınma Hedefleri” arasında ilk ve öğretimdeki cinsiyet eşitsizliklerinin giderilmesi hedeflenmiştir ve Türkiye CEDAW’a (Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlemesi Sözleşmesi) taraf olduğundan bu anlaşma gereğinden toplumsal cinsiyet eşitsizliğini gidermekle yükümlüdür. 2010 yılında CEDAW tarafından hazırlanan 6. Periyodik Türkiye Raporuna yapılan yorumda ise “erkek çocuklarına verilen öncelikten kaynaklanabilecek kız çocuklarının düşük okul kayıt ve tamamlama oranları ile kalıp yargılaşmış eğitim seçeneklerin ısrarlı bir şekilde devam etmesine” dikkat çekilmiştir [17].

Eğitimde kadın- erkek eşitliğinin sağlanabilmesi için sadece ilk ve ortaokuldaki eğitimin zorunlu olmasının yetmediğini inceledik. Bu zorunluluğun yaşama geçirebilmesi için gerekli tedbirler alınmalı ve sosyal ve ekonomik destek sağlanmalıdır [18].

3) İş Hayatında Kadın

1982 Anayasası’nın 48. Maddesinde olan “Çalışma ve Sözleşme Hürriyeti” metni şu şekildedir:

“Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir.

Devlet, özel teşebbüslerin millî ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak tedbirleri alır.”

Maddenin 1. fıkrasında “Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir.” denilmektedir fakat yasada var olan kadın-erkek eşitliği yaşamda görülmemektedir.2017 senesini baz alarak baktığımızda da TUİK (Türkiye İstatistik Kurumu) tarafından sunulan aşağıdaki İşgücü İstatistiklerinde görüyoruz.


Genel olarak istihdam oranlarına baktığımızda TUİK verilerine göre; 2013 yılında erkeklerin istihdam oranı kadınlarınkinin 2,4 katı olmuştur ve 2015 yılında, Türkiye’de 15 ve daha yukarı yaştaki nüfus içerisinde istihdam oranı %46 olup, bu oran erkeklerde %65, kadınlarda ise %27,5 oldu.

Türkiye’de çalışan kadınların belli meslek gruplarındaki oranlarına örnek verirsek: Siyaset içinde kadını ele alarak bakarsak, TUİK verilerine göre, 2014 yılındaki yerel seçimlerde kadın belediye başkanı oranı %2,9, kadın muhtar oranı %2 oldu, 2015 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki kadın milletvekili oranı %14,7 oldu, 2016 yılında bakan sayısı 27 olup ve bunların sadece bir tanesi kadın bakan oldu. Kadın işçi oranın en yüksek olduğu iş alanları ise “ev içi çalışanları” ve “sosyal hizmetler” oldu. Ev içi alanlarda toplam 20 bin 860 kişi çalışırken, bunların 17 bin 197’sini kadın işçiler oluşturuyor yani ev içi alanlarda çalışan kadın oranı %80,44 oluyor; sosyal hizmet alanında 32 bin 426 çalışan arasında 22 bin 777 kadın işçi çalışıyor yani bu alanda kadın işçi oranı %70,4 oluyor.

Küresel ölçekte yapılan toplumsal cinsiyet araştırmalarında ücret eşitsizliği sıralamasında Türkiye 145 ülke arasında 98. sırada yer aldı ve ücretli çalışmada kadınlar erkeklere göre günlük 23 dakika fazla çalıştığı ancak emeğin karşılığını alamadığı belirtiliyor. Dünya Ekonomik Forumu (2016) cinsiyet eşitsizliği ölçeğini kullanarak yapılan hesaplamada; Türkiye’de bir kadın günlük ortalama 1 dolar kazanırken, bir erkek günlük ortalama 2,27 dolar kazandığı görülüyor. Bir kadının ortalama yıllık maaşı 12 bin 162 dolar iken bir erkeğin ortalama yıllık maaşı 27 bin 672 dolar.

Anayasamızın “Çalışma Şartları ve Dinlenme Hakkı” başlıklı 50. Maddesi ise şu şekildedir:

“Kimse, yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamaz.
Küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar. Dinlenmek, çalışanların hakkıdır.

Ücretli hafta ve bayram tatili ile ücretli yıllık izin hakları ve şartları kanunla düzenlenir.”

50. maddenin 2. Fıkrasında korunması gerekli görülen “küçükler, kadınlar ve beden-ruh yetersizliği” olan kişiler denilmektedir. Bu grupların korunmak istenme sebepleri farklıdır; küçükler henüz gelişemediklerinden korunmaya gereksinim duyarken, bedeni ve ruhi yetersizliği olan kişiler de diğer insanlara göre dezavantajlı olduğu için korunmaya gereksinim duymaktadır. Kadınlar için koruyucu önlem alınması gerekliliğinin sebebi ise CEDAW’da düzenlendiği üzere (4. Ve 5. Maddeler) kadın-erkek eşitliğini sağlamaya yönelik alınacak pozitif ayrımcılık tedbirleri ve anneliğin himayesi amacıyla satın alınacak önlemler olarak ikiye ayrılabilir (19). Bu sebeple kadınlar için 50. Maddeye ayrı bir fıkra eklenerek devletin, kadınların korumaya muhtaç ve narin varlıklar olduğu zihniyetini yansıtan halihazırdaki düzenleme yerine, çalışma hayatında eşitliği sağlamak ve pozitif ayrımcılığı hayata geçirmek üzere; bunların yanında kadının doğum öncesi ve sonrasında ihtiyaçları gözetilerek düzenlemeler yapılması gerektiği vurgulanmalıdır (20).

Türkiye’nin toplumsal yapısı gözetildiğinde kadınların çalışmaya gerek görülmediği ve ev masraflarının erkek tarafından geçindireceği empoze edilerek kadının iş hayatından uzaklaştırılmaya çalışıldığı görülmektedir. Kadınlarda ev içinde kendilerine yüklenen temizlik, çocuk, koca, yaşlı bakımı gibi sorumluluklar arttığı için kendilerini iş hayatına atmakta zorluk çekiyorlar. Bu tip bulgular iş hayatında kadın ve erkeğin eşit konumda olmasını engellemektedir.

Sonuç

Patriyarkanın kurumlarında beslenen ve kadının ev içi emeğini erkeklerin hegemonyası açısından genişleten kapitalizm, günümüzde farklı şekillerde kadınları ezmektedir [21] ve kadınların erkek egemen sistem ile biçimlendirilmiş, toplumsal cinsiyet ve kapitalizmle güçlendirilmiş kamusal alana girerken zorluklarla mücadele ettiğini gördük. Kadınlar herhangi bir toplumda erkeklerle eşit koşullara sahip değildir; erkekler cinsiyetlerinden dolayı toplumsal, hukuki, ekonomik, dini, siyasi, politik ve geleneksel alanlarda öncelikli durumdadır. Kamusal alan literatürdeki bazı görüşlere göre, kamuya ait mekanlar bazında değil siyasal anlamda ele alınırsa, modern demokratik devletlerde bu olayın medya vb. organlar tarafından manipülasyona uğradığı ya da sömürüldüğü gözlemlenebilir [22].

Kadınlar kamusal alana çıkıp, bu alanda düşüncelerini, duygularını açıkladığında ve siyasi faaliyette bulunduğunda kimliğine kavuşacaktır ve kadınlar kamusallaşamadıkça özgürleşip kendi varlığına kavuşamayacaktır. Genel olarak, erkeklerin bu durum hoşuna gittiğin için, egemen durumda olduklarından dolayı, kendilerine verilen önceliklerden vazgeçmeyecekleri ya da kadınlarında bu öncelikleri elde edebilmesi için bir şey yapmayacakları ortada bu yüzden kadınlar kendi kamusal alanlarını ataerkil sistemle mücadele ederek yaratmak zorundadır.

DİPNOTLAR
[1] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.4)
[2] (Jürgen HEBERMAS, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, İletişim Yayınları, İstanbul: 1997, s.60)
[3]) (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.3)
[4] (Seyla BENHABİB, “Models of Public Space: Hannah Arendt, The Liberal Tradition and Jügern Habermas”, Habermas and the Public Sphere, Ed. Craig Calhoun, Cambridge, Mass, MIT Press, 1992, p.90)
[5] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.32)
[6] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.16)
[7] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.17)
[8] Jo Freeman, “From Suffrageto Women’s Liberation: Feminism in Twentieth Century America, “Women: A Feminist Persoective, http:/www.jofreeman.com/feminism/suffrage.htm, 12/09/2015)
[9] (https://m.bianet.org/bianet/kadin/43145-on-maddede-turkiyede-kadin-hareketi)
[10] (https://m.bianet.org/bianet/kadin/43145-on-maddede-turkiyede-kadin-hareketi)
[11] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.141)
[12] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.142)
[13] (Nadide KARKINER, “Aile ve Evlilik”, Toplumsal Cinsiyet Sosyolojisi, Anadolu Üniversitesi Yayını, Eskişehir, Ünite6: 2011, s.132)
[14] (E.2006/37, K.2008/141, K.T. 18.09.2008, R.G. 23/12/2008)
[15] (Aktaran: M. Porter, “Focus on Mothering”, Hecate, Vol:36, No:1/2, 2010, p.5-6)
[16] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.154)
[17] (CEDAW, Kadınlara Yönelik Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi Nihai Yorumları: Türkiye, 2010, s.9)
[18] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.157)
[19] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.160)
[20] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.160)
[21] (Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017, s.77)
[22] (Christian RUBY, Siyaset Felsefesine Giriş, İletişim Yayınları, İstanbul: 2014, s.136)

KAYNAKÇA

WEB SİTELERİ
http://bianet.org/
http://www.tuik.gov.tr/Start.do;jsessionid=5ny3Z1NGzMhLZ6ZxpRc2nXFZ8mphQ9vY2XHRkZMWhytNZchnJbX5!-531523744
https://www.msxlabs.org/forum/sosyoloji/418227-toplumsal-cinsiyet-nedir-toplumsal-cinsiyet-tanimlari-ve-ozellikleri.html
http://www.tdk.gov.tr/
http://www.un.org/womenwatch/daw/cedaw/

MAKALE
-ASLAN Seçil, Özelden Kamusala Bir Yolculuk: Türkiye’de Çalışan Kadın Olmak, Birikim Dergisi, Haziran-Temmuz 2008 sayısı
– SAĞLIK Esra, Kamusal Alanda Kadınlık Hallerinin Temsili
– KONAN Belkıs, Türk Kadının Siyasi Hakları Kazanma Süreci
– Nadide KARKINER, “Aile ve Evlilik”, Toplumsal Cinsiyet Sosyolojisi, Anadolu Üniversitesi Yayını, Eskişehir, Ünite6: 2011

KİTAP
– Ülker YÜKSELBABA, Gözde TÜRKELİ, İrem Burcu ÖZKAN, İrem ERBUYURCU, Melisa BAYKAL, Ayşegül HUYSAL ve Elif KOÇAR, Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk, Tekin Yayın, 1. basım, İstanbul: Mart 2017
-Christian RUBY, Siyaset Felsefesine Giriş, İletişim Yayınları, İstanbul: 2014, s.136
– Jürgen HEBERMAS, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, İletişim Yayınları, İstanbul: 1997

Dünyanın en güzel 10 tavanı

Bazen dünyanın en görkemli yerlerinden bazılarını ancak boynunuzu yukarıya doğru kaldırdığınızda görebilirsiniz. Jonathan Glancey de boynunu kaldıranlardan.

1-Castello Di Sammezzano, Leccio/İtalya

Castello di Sammezzano, Leccio, İtalya-Floransa yakınlarındaki bir tiyatro. Bu İtalyan tiyatrosundaki büyüleyici tavan, tonozlar ve Peacock Room dekorasyonu ile kendinden oldukça söz ettiriyor. Tavus kuşu ve diğer egzotik desenler, bu rüya gibi binanın bitmek bilmeyen boş odalarında görülen dekorasyonun ilham kaynağını oluşturuyor. Çok eski bir saray olan bu yerin Mağribi tarzı dekorasyonu Ferdinando Panciatichi Ximenes d’Aragona’ya ait. Aristokrat İtalyan mimar, mühendis, botanikçi, filozof ve politikacı Ferdinando doğu akdeniz ülkelerini daha önce hiç ziyaret etmemiş olmasına rağmen, 1843 ile 1889 yılları arasında Leccio’da hayata geçirdiği zarif, son derece egzotik biçimler ve renkler ile böyle bir dünya hayal etti. 20. yüzyıldaki bu otel, saray ve çok renkli Peacock Room günümüzde kavramlar arasında arafta asılı kalmış bir yapı.

2- Ely Katedrali – Cambridgeshire

Marangoz William Hurley tarafından Cambridgeshire’de yapımı tamamlanan Ely Katedrali; orta sekizgen tavanının üzerindeki zarif ahşap fenerleriyle 1334’te tamamlanan orta çağ yapı mühendisliğinin ve tasarımının en güzel başarılarından biridir. Katedralin tabanından fener, merkezindeki Christ in Glory oymacılığı ile büyük, sekiz sivri bir yıldızın merkezi gibi görünmektedir. İlk başta sekiz meşe ağacından yapılan yaklaşık 10 metre yüksekliğindeki fener, görülebilen kereste santralı tonozlaması ve gizli bir tente ile desteklenmektedir. 19. yüzyılda renkli boyanmış meleklerle süslenmiş ahşap paneller fenerin çevresinde açılabilir. Harika sesleriyle performans sergileyen koro, katedralinin çatısından şarkılarını söylerler.

3- Solna Centrum Metro İstasyonu/Stockholm

Stokholm’ün Solna Centrum alışveriş merkezinin cazibe merkezi, 1975’ten beri hizmet veren Blue Line Metro istasyonudur. Ressam olan Anders Åberg ve Karl-Olov Björk, yer altındaki ana kayanın tavanını , ilgi çekici ve güzel bir şekilde aydınlatılmış gece kırmızısı rengine boyadılar. Burada yürüyen merdivenlerle inip çıkmak, efsanelerden hatırladığımız bazı büyücülerin mağarasına girmek gibidir. 1957 yılından bu yana Metro taşımacılığını ilgi çekici hale getirip kullanımını arttırmak için pek çok sanatçı, metro ağının 100 istasyonunun 94’ünü unutulmaz kamusal sanat eserleri haline getirerek, 112.000 km’lik Stockholm Metro Ağını “dünyanın en uzun sanat galerisi” yaptı.

4- Grand Central Terminali/New York

Yüzyıllardır görkemli ve popüler Grand Central Terminali’nin zodyak tavanının büyük kısmı görünmezdi. Warren-Wetmore ve Reed-Stern tarafından tasarlanan Beaux-Arts stile sahip görkemli binanın altındaki istasyonun 67 platformuna giden yolcuların uzun yıllar boyunca içtiği milyonlarca sigaranın sonucu biriken nikotin katranı, kalın tabakalar halinde tavanda kalıplaştı. Orta çağ astronomik haritalarından örnek alınarak, Fransız sanatçı Paul César Helleu ve New York‘lu Charles Basing ve ekipleri tarafından boyandı. Zodyak belirtileri, Yunanistan ve Güney İtalya’nın sonbahar-kış aylarında gökyüzünün geceki halini anımsatan mavi-yeşil bir zemin üzerine altın yaprağa çizildi. Temizlenmiş ve restore edilmiş tavan 1998’de açıldı.

5- Mescid-i Şah/İsfahan

1598 yılında Şah Abbas, İran’ın başkentini İsfahan‘a taşıdı. Burada, olağanüstü bir azimle hem güzel dini binalar hem de sivil binalar inşa ettirdi. Isfahan’da kolaylıkla bulunan tek yapı malzemesi pişmiş kerpiç tuğla olduğu için, büyük olmasına rağmen, yeni binaların oldukça donuk görüneceğine dair kendisinde bir korku vardı. Fakat renkli mozaik fayansların üretilmesindeki yeni teknikler, Şah’ın görevlendirdiği mimarların muhteşem dekorasyon fikirlerine sahip olmalarını sağladı ve Mescid-i Şah (1612-38) şimdiki mükemmelliğe kavuştu. Oldukça yetenekli hattat ve minyatürist Rezza Abbasi tarafından tasarlanan mavi, sarı, turkuaz, pembe ve yeşil çiniler, bu parlak ve sıcak şehrin ışıklarını yakalayıp yansıtırlar ve Abbas’ın camisinin mavi kubbesinin altında bütünleşirler.

6- Haesley Nine Bridges Golf Club House, Yeoju-gun/ Güney Kore

Yeni nesil kâğıt ve mukavva binalarıyla ünlü Japon mimar Shigeru Ban tarafından tasarlanan bu mekân şık atriyum lobisiyle birlikte 2010 yılında açıldı. Hafif, üç katlı, aynı malzemeden yüksek sütunlarla desteklenen lamine ahşap ızgara kabuğu tavanı ve tavanını oluşturur. İnce ve kat kat şekildeki ahşap kafes, tavanından ve çatısından aynı materyaller ile yapılmış 3 katlı yüksek sütunları destekler. Bilgisayar kesimi, kolonlar ve yapımında, mümkün olduğunca az malzeme kullanılmaktadır. Fligran, ateşe dayanıklı bu sütunlar atriyumdan havanın serbestçe akmasını sağlar ve tasarımları esinlenerek üretilmiştir, geleneksel örgü çerçeveli bambu yastıklarından yani “bambu eşleri”nden ilham alınarak tasarlanmıştır. Sıcak ve nemli havalarda burası, çarşaf ve yastıklardan çok daha soğuktur. Tavan plakası kabuğunun bir kısmı şiirsel bir etki yaratmak amacıyla bir havuza yansıtılır.

7-Heydar Aliyev Merkezi, Bakü/Azerbaycan

2012 yılında açılan ve acayip yetenekli ellerden çıktığı bilinen, zemini, duvarları ve tavanı kıvrımlı hatlara sahip bu kültür merkezi salonu 2012 yılında açıldı. Gerçekten büyüleyici ve dikkat çekici olan bu salon, mimar Zaha Hadid tarafından tipik inşaat kurallarını reddetmiş ve kendi fikirleriyle yeniden icat etmiş mimar Zaha Hadid’in eseri. Aslında, geometrik olarak karışık katlardan oluşan ve beyaz meşe kabuğundan yapılmış salon çelik bir çerçeve içine yerleştirilmektedir. Bu, yapıya gereken sağlamlılığını verirken salonun boş bir alanda yüzüyormuş izlenimini de vermesini sağlar. Zaha Hadid’in hedefinde hep böyle akıcı bir yapı oluşturmak varmış ve en yeni bilgisayar ustalığı ile bu hedefini Bakü’de tamamlamış. Sayesinde, bir tavana bir daha aynı gözle bakmayacaksınız.

8- San Pantalon, Dorsoduro/Venedik

Hayranlık uyandıracak birkaç an için, yarım kalan bir Barok kilisesinin tavanı 50 sent Euro’luk bir ışıklandırmayla aydınlanır. 17. yüzyılın göz kamaştırıcı eseri ve 443 metrekareyi kaplayan yağlıboya resim, kilisenin mimarisini ışık gölge oyunlarıyla dolu sütunları ve altın rengi gökyüzünden cennetin beyaz ışığına doğru hareket eden kanatlı meleklerden oluşan koro ile kilisenin inşaatı hala devam ediyor izlenimini vermektedir. Nefes kesici küçültülmüş perspektifleriyle illüzyonist yağlıboya tablo, Gian Antonio Fumiani’nin (1645-1710) muhteşem eseridir. Önemli 19. yüzyıl İngiliz eleştirmenlerinden olan John Ruskin, bu yapıyı “Resmin kaba, dramatik etkilerinin en ilginç Avrupa örneği” diyerek nitelendirmiştir.

9- Cennet Tapınağı/Pekin

Cennet Tapınağı, Ming Hanedanı Yongle İmparatoru (Zhu Di’doğan) döneminde inşa edilmiş geniş bir dini yapıdır. 1420’de tamamlanan üç katlı Cennet Tapınağı titizlikle yapılmış bir geometrinin ve görkemli biçimde renkli keresteleri yüksek bir kubbeye ulaşan görkemli renkli sütunların ışığında yılın saatlerini, günlerini, aylarını ve mevsimlerini, canlandırıp ve temsil etmektedir. Ahşap sütunların ve kirişlerin birlikte dev bir yapı seti gibi durduğu 38 metre yüksekliğindeki tapınak tek bir çivi bile çakılmadan inşa edilmiştir. Birbirinden farklı renkler; iyi bir servet, sevinç, refah ve imparatorluk yönetiminin ihtişamını hatırlatan çeşitli çağrışımları temsil etmektedir. 1889’da yanan ve yeniden inşa edilen, tapınağın içi 2008 Pekin Olimpiyatları için yepyeni görünmesi amacıyla yeniden boyandı.

10- St Stephen Walbrook/ Londra

Şehir sınırlarından görülen St Stephen Walbrook modern bir yapı görünümünde. Bu görünümün yanında, Christopher Wren tarafından tasarlanan bu kilise iç tasarımıyla, 17. yüzyıl sonlarının Avrupa’sının mimari harikalarından biri olduğunu bizlere kanıtlıyor. Sekiz korint sütunu ve açık pencerelerle bölünmüş 8 kemeri taşıyan muhteşem tasarımlı bir kubbe. Bu, Christopher Wren’in St Paul Katedrali için orijinal tasarımının üzerine inşa etmeyi umduğu kubbenin ölçekli bir modelidir. Kilise yetkilileri bu gerçeği reddetse de Wren’in bu sessiz kilisede neyin amaçladığını hala görebiliyoruz. Ahşap, sıva ve bakırdan yapılmış olan 19.3m’lik kubbe St Stephen’da olan parlak St Paul’a benzemez.

Kaynak: BBC

Gılgamış Destanı Üstüne*

Mezopotamya yazılı edebiyatın ilk eserlerinden sayılan Gılgamış, insanın varoluşsal kaygılarından “ölüm” kaygısının Gılgamış’ı sürüklediği yolculuğun efsanesidir. Bundan beş bin yıl önce doğduğu varsayılan destan, Mezopotamya ekininin ayrılmaz bir parçasıdır.

Dönemin güçlü ve büyük medeniyeti Sümerlere ait olan destan, Akadça olarak taş tabletlere yazılmıştır. On iki tablet olarak yazılmış bu eserin birçok dizesinin kayıp ve okunamaz durumda olması destanın bütünlüğünün ve anlaşılırlığının korunduğu gerçeğini değiştirmez. Destan, bölgenin çeşitli yerlerinde yürütülen kazılarla ortaya çıkarılan tabletlerin okunmaya başlamasıyla kendini bir kere daha insanlığın büyük öyküsüne dâhil etmiştir. Bozkırkurdu’nda Herman Hesse, “Sonsuzluk içinde sonraki kuşaklar diye bir şeyden söz açılmaz, birlikte yaşamalar vardır sadece.” (s.165) sözünü doğrular nitelikte, yaptığımız okumalar, araştırmalar, söyleyişlerle destan ve destana adını veren Gılgamış günümüzde de yaşamımızda varlığını sürdürmektedir. 

Destanın başkahramanı Gılgamış, Uruk kentinin yöneticisi, bir dev olduğunu da düşünebileceğimiz (destanda boyunun yedi metre olduğu belirtilir) güçlü, kuvvetli birisidir. O yıllarda hayvan sürülerinin liderlerinin seçimi gibi insan topluluklarının krallarını da diğerlerinden daha üstün fiziksel niteliklere bağlı olarak belirlemesi, dönemin niteliklerine uygundur. Politeist bir toplumda ayrıca liderlerinin hamuruna Tanrılık katmasından daha anlaşılır bir şey olamaz. “Üçte ikisi tanrı / Üçte biri insandı.” (s. 67)

Gılgamış, bu nedenlerle halkını memnun edecek işler yapsa da kendine denk bir dostu olmadığından sıkılmakta ve taşkın hareketleriyle halkının tanrılarına “onu oyalamak için, Gılgamış’a denk birini yaratması” için dua etmesine sebep olmaktadır.

Destanın başlangıcında ve devamında gördüğümüz halk ve söyledikleri, daha sonra Yunan tiyatrosunda koronun oynadığı rolü oynamakta ve koronun yazılı edebiyattaki ilk yansımasını bize sunmaktadır.

Campell’in belirlediği Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’nun aşamalarına göre destana ve Gılgamış’ın serüvenine bakmadan önce şunları belirtmekte fayda var. Kahramanın yolculuğu, tümüyle gerçek A diyarından B diyarına, uzak bir ormana, bir sihirli işler ülkesine ya da hemen herkesin bildiği masaldan örnek verirsek bir fasulye tanesiyle, bulutların üstüne yapılabileceği gibi içsel bir yolculuk da olabilir. Aynı zamanda bir büyük yolculuğun içinde daha başka kendi içinde döngüsü kapanan ve başlangıç noktasına dönen birkaç öyküyü de içinde barındırabilir. Destanın içinde ölümsüzlük arayışına yönelten ve bir eşik olarak da görebileceğimiz Humbaba’nın öldürülmesi için Gılgamış’ın Enkidu ile çıktığı yolculuk buna örnek olarak verilebilir. Burada da döngü tamamlanır. Humbaba öldürülür ve yaşadığı ormanın sedirleri kesilip, Uruk kentine sedirlerle dönülür.

Bu kısa anlatı kendi içinde bir küçük öyküdür ve diğer tüm anlatılarda olduğu gibi burada da öyküyü seyirlik kılan Gılgamış’ın içinde gelip gittiği duygusal gelgitlerdir. Korkunun ve vazgeçmenin sularında yüzen Gılgamış kendisiyle bu yolculuğa çıkan Enkidu’nun rehberliği ve tanrıların desteği ile Humbaba’yı öldürmeyi başarır. Kendisine insanüstü ilk başarıyı kazandıran bu yolculuk destan içinde bir eşiğin geçilmesinin anlatımıdır.

Onu zafer sonrası giyinip, süslendiği sırada gören Tanrı İştar, Gılgamış’a aşkını sunar ve beraber olmalarını ister. Gılgamış’ın gökyüzü boğasının belasına uğrayan halkını kurtarmasına yol açan gelişme de böyle yaşanır. Gılgamış, İştar’a aşıklarının akıbetini hatırlatarak bu beraberliğe yanaşmaz. Yukarıda belirttiğimiz, destanı asıl ekseninde tutan, kahramanın değişimi, tüm karakterler açısından gerçekleştiğinde, öykünün cazibesi de artar. Bu değişim en hızlı İştar’da gözlemlenir.

Gılgamış’a büyük vaatlerde bulunan ve ona aşkını sunan İştar, birden Gılgamış’a düşman kesilir ve intikam almak için babasından Gökyüzü Boğasını ister. Onu bu konuda ikna eden İştar, halkının kıtlıkla karşılaşacağını bilmektedir. Tuhaf bir biçimde kendisi bolluk ve bereketinde simgesi olan tanrıçadır. Hareketleriyle halkın yıkımına ve ölümüne sebep olan gökyüzü boğası yine Gılgamış tarafından alt edilir.

Fakat Gılgamış’ın destanın başından beri gözlemlenen dramatik hatası, Humbaba’nın öldürülmesiyle tanrılar tarafından cezalandırılan Enkidu’nun ölümüyle su yüzüne çıkar.

Burada belki Enkidu’nun bir gölge kişilik ya da kahramanın kurtulması gereken özelliklerini temsil eden bir arketip olduğundan da bahsedilebilir ama bu yorum daha çok psikolojik bir tahlili gerektirdiğinden destanda temsil ettiği Tanrılar tarafından Gılgamış’a yaratılan arkadaş, dost, yaren sıfatları üstünden devam etmek daha uygundur. Ki destanın içinde dönüşümü yine Campell’in analizine oturmakta ve hatta vahşi doğasından, medeniyetin ve arkadaşlığın kıymetini bilen değişimiyle kendi içinde karakter dönüşümünü tamamladığını göstermektedir. Vahşi doğanın içinde yaşayan yabaniden, yeme, içme, giyinme, bireysel fikrini sunma ve kararlarını sergileme alışkanlıklarıyla “medeni” bir insana geçişi destanda rahatlıkla gözlemlenmektedir.

Enkidu, Humbaba’nın öldürülmesine karıştığından tanrılar tarafından cezalandırılır ve ölür. Onun destan içindeki serüveni, zamansız ölüm cezasını bile sakin karşılamasına yol açacak kadar dostluğun kıymetli olduğunu kabul etmesiyle son bulur. Ta ki kitabın başında da belirtildiği gibi bir yama anlatı olarak kabul edilen on ikinci tablete kadar, on ikinci tablette cehennemden kısa bir süreliğine çıkan Enkidu, daha doğrusu Enkidu’nun hayaleti, cehennemi ve orada olanları Gılgamış’a aktarmak için geri dönmüştür.

Kahramanın değişimi ve dönüşümü daha doğrusu tüm hikayenin anlatılmasına sebep olan kahramanın gelişiminin ancak bu soyut ya da somut yolculukla mümkün olduğunu bir kere de Enkidu göstermektedir.

Destan, Campell’in sistematiğe oturttuğu, kahramanın sonsuz yolculuğu aşamalarında şöyle takip edelir.

Sıradan günün dünyası; Tufan sonrası özellikle Kral Gılgamış’ın yaptıklarıyla bayındır hale gelmiş Uruk şehri ve oradaki yaşam.

Maceraya çağrı; Enkidu ve Gılgamış’ın karşılaşmaları

Çağrının reddi; Enkidu ve Gılgamış’ın kapışmaları

Doğaüstü yardımcı; Burada Gılgamış’ın annesi Ninsuna, rüya yorumları ve verdiği tavsiyelerle bu özellikleri barındırır. Tanrılar keza öyle ve hatta daha çok da Enkidu.

İlk eşiği geçiş; Humbaba’yı öldürmek için çıkılan yolculuk ve ganimetle dönüş.

Balinanın karnında; Uruk kenti, ölümsüzlük arayışına kadar geçen süre ve olaylar.

Çöküş, başlayış, giriş; Enkidu’nun hastalanması, Gılgamış’ın Enkidu’yu kaybetmesi üstüne yaşadığı derin acı, ölümle yüzleşmesi ya da başka bir ifadeyle kendi ölümlülüğünün hezeyanına kapılması.

Sınamalarla karşılaşılan yol; Uruk’tan ölüm acısı ve ölümsüzlük arayışıyla çıkış.

Tanrıçayla tanışma; İlginç bir biçimde Gılgamış’ın serüveninde bir tanrıçayla karşılaşılmaz sadece Hutanapişti, Gılgamış’a asıl yapması gerekenleri öğütlerken, bir kadını mutlu etmesinden bahsederken görürüz.

Baştan çıkaran kadın; Tanrıça İştar.

Babanın onayı; Hutanapişti’nin Tufan’ın nasıl oluştuğunu Gılgamış’a anlatması.

İlahlaşma; Hutanapişti’nin ona Tanrıların bir sırrını anlatması ve gençlik otunu nereden bulacağını öğretmesi.

Nihai ödül; Ona uzun bir yaşamı da vadeden gençlik otunu bulması.

Dönüş; Kayıkçı Urşanabi’yle yola çıkma.

Dönüşün reddi; Gençlik otu’un yılan tarafından kapılması ve

Gılgamış’ın serzenişi “Tekneyi de kıyıda bıraktım / Ve ondan (çok) uzaktayım artık!” s.209

Büyülü kurtuluş; “İki yüz kilometre yürüdükten sonra / Azık yediler / Bir üç yüz kilometre (daha) yürüdükten sonra / Konakladılar / Ve (sonunda) / Ağıllı-Uruk’a vardırlar!

İçsel kurtuluş; Uruk’un surları ve Uruk’u kayıkçıya anlatması.

Eşiği geçiş; Uruk’a varış.

Dönüş; Enkidu’nun hayaletinin cehennemden çıkarma isteği.

İki dünyanın efendisi; Enkidu’nun hayaletinin cehennemde açılan bir delikten çıkması, sanki insanmış gibi Gılgamış’la sarılmaları ve cehennemde neler olduğunu ona anlatması.

Yaşama özgürlüğü; Gılgamış’ın daha uzun yıllar Uruk’u yönettir. Destanın yazıya dökülmesi sırasında tanrıların adı yazılırken yanına koyulan yıldız işaretinin Gılgamış’ın adının yanına da koyulması onun iki dünyanın efendiliğini aldığını da gösterir. Böylece ölümünden sonra Gılgamış, adının yanına yıldız konularak destanı yazanlar tarafından tanrı olarak adlandırılmıştır.

Gılgamış’ın ölümsüzlük sevdasından vazgeçmesini ya da ölümsüz olamamasını kabullenirken yılana kaptırdığı uzun yaşam ve gençlik otunun aslında bize nasıl yaşamamızla ilgili bir ödül / iksir sunduğu söylenebilir mi? Ne de olsa yılanın temsil ettiği bilgelik aynı zamanda bilgi edinmeyle ya da öğrenmeyle geçecek bir ömrün ölümsüzlük sevdasından daha keyifli bir hayat vaat ettiği bilgisi de olabilir. Bu gibi sorular çoğaltılabilir olsa da cevap vermek, sadece kişisel bir düşünce paylaşımı olacaktır.

Peki kahramanlık destanlarının bu ilk yazılı örneğinin benzerleriyle taşıdığı ortak özellikler nelerdir? Direnmenin Estetiği’ne Güven’de Gökbenli, Zirmunskij’e göre kahramanlık destanlarının benzerlikleri şöyle sıralar.

Kahramanın mucizevi şekilde dünyaya gelişi, erken döneminde yaptığı iyilikler; fevkalade bir savaş atını ve doğaüstü gücü olan bir kılıcı kazanması; kahramanın ve savaş arkadaşlarının sayısız düşmanla –ejderha ve başka yaratıklarla ya da korkunç çirkin ve inanılmaz güçte bir canavarla yaptıkları çatışmalarda- kanıtladıkları cesaretleri ve güçleriyle geleneksel biçimde idealize edilmeleri.” İşte Gılgamış, bir destan kahramanı yapan özelliklerinin ortak kümesi budur.

Büyük dinlerin anlatılarında yer alan Tufan’in ilk kez yazılı bir eserden okunmasının yaratacağı şaşkınlığa, değişmeyen semboller diyarından bakarsak tekrarlanan rakamları, yılanı, karanlığı, rüyaları ve pek çok başka şeyi görebiliriz. Destan, baktıkça derinleşen yapısıyla bu zenginliği rahatlıkla sunmaktadır.

Sonuç olarak, öykücülük sanatının, dünyayı daha iyi bir yapma ve bizi iyileştirmek için sahip olduğu güçlü etkinin, günümüzden binlerce yıl önce anlatıla gelen bir öykünün çivi yazısıyla tabletlere aktarılması üstüne günümüze kadar geldiği söylenebilir. Gılgamış’ın yapması gerekeni öyle ya da böyle kabul etmesini sağlayan dünyeviliği ve Uruk’a dönüşü, onu bu günlere dek taşıyarak, dolaylı olarak aradığını bulmasına ve ölümsüzlüğü başka bir biçimiyle yakalamasına olanak tanımıştır.

Ursula’nın Kadınlar, Rüyalar ve Ejderhalar kitabında söylediği gibi; “Bu tür mitler, simgeler, imgeler, aklın sorgulaması karşısında yok olmazlar; ahlaki, estetik, hatta dinsel incelemeler bile onların büzüşüp kaybolmasına yol açmaz. Tam tersine: ne kadar bakarsanız, o kadar çoğalırlar. Ne kadar düşünürseniz, anlamaları o kadar artar.” S.102

 

*Bu yazı, Gılgamış Destanı kitaplarından, “Bottero, Jean. Gılgamış Destanı Ölmek İstemeyen Bir Büyük İnsan. Çeviren: Orhan Suda, Üçüncü Baskı. YKY Yayınları, Eylül 2008, İstanbul.” kitabı okunarak yazılmıştır.

Başlık görseli kaynağı: The Conversation

Black Mirror: Fifteen Million Merits

2011 yılında yayınlanmaya başlanan ve son yıllarda ülkemizde de oldukça yankı uyandıran Black Mirror dizisinin konusu, hızla gelişen teknoloji ve bunun birey üzerindeki etkisi, örneğin; bireyin yabancılaşması ve iletişimsizlik problemleri gibi günümüzde güncelliğini koruyan konular üzerine.

Dizinin bölümlerinden biri olan “Fifteen Million Merits“te ise sıkı bir tüketim toplumu eleştirisi yapılmaktadır.

Fifteen Million Merits

Gözlerinizi duvarları tamamen ekranla çevrelenmiş bir odanın içinde açtığınızı düşünün. Dijital horonuz ötüyor, uyanma vakti geldi. Uyanır uyanmaz siz de diğer herkesin yaptığı gibi doğruca kondisyon bisikletlerinin olduğu odaya geçiyorsunuz. Bisiklete binerek hem güç üretimi sağlıyorsunuz, hem de para puanınızı arttırıyorsunuz. Peki bu para puanlar nerede kullanılıyor? Dişlerinizi fırçalamak için kullanacağınız diş macunu, yemek yemek gibi temel ihtiyaçlarınız için bu para puanları kullanabilirsiniz. Dahası ekranınızdaki bazı yayınları da bu para puanlarla izleyebilirsiniz, hatta izlemek istemediğinizde de yine bu para puanlarla ekrana gelişigüzel gelen teklifi reddedebilirsiniz. Kondisyon bisikletinizi kullanırken ister televizyon programları izleyin, isterseniz oyun oynayın, tercih sizin… Örneğin bir bisiklete binme oyununu kondisyon bisikletinizle eş zamanlı olarak oynayabilirsiniz. Ya da sanal bir kemanla vakit geçirebilirsiniz. Bu aktiviteleri seçmek ise tamamen size kalmış.

Artık ekranlar her yerde…

Tuvalete girdiğinizde, ellerinizi yıkarken yüzünüze baktığınız aynada bile, porno reklamı karşınıza çıkabiliyor. Önünüze bir görüntü geldiğinde ise onu izlemek zorundasınız ya da para puanla izlemediğiniz için ödeme yapmalısınız. Eğer izlememek için gözlerinizi kapatırsanız ekran izlemeniz için uyarı yapıyor. Yani kaçış yok ya para puanlarınızdan olacaksınız, ya aklınızdan…

“Hot Shot” Programı

Hot Shot” adındaki program “Yetenek Sizsiniz” benzeri bir program. Bildiğimiz gibi bu tarz programlar dünyanın birçok yerinde benzeri bir formatta yayınlanıyor. Aynı formattan alınmış olması dolasıyla, bu programların birçok ögesinin benzer olması pek şaşırtıcı değil. Ancak, bu yarışmalardaki jürilerin, benzer karakter özelliklerine sahip olması gerçekten ilginç. Dizinin bu bölümünde de ekranlarda görülen benzer bir program, Hot Shot. Jüriler yarışmacıların özel hayatlarına burunlarını sokmakta tamamen serbestler. Bu arada jüri üyeleri aynı zamanda ekranlarda yayınlanan diğer programların yapımcıları…

Cinsellik vurgusu

Dizinin en önemli bölümlerinden biri başkarakterlerden Abi Khan’ın yarışmak için programa gidişiyle başlıyor. Jüri üyelerinden biri Abi’den tişörtünü çıkarmasını ister. Seyirciler de bu isteği alkışlarıyla destekler. Çünkü program ne kadar heyecanlı olursa herkes için o kadar iyidir. Yarışmacının ne düşündüğü ve ne hissettiği bu noktada önemsiz kalır. Jürideki diğer yapımcı, arkadaşına hak vermektedir:

Sesin gerçekten iyi… Fakat dünyadaki en büyüleyici ses değil. Sadece iyi. Bence kimse aslında sesini duymuyor. En azından izleyiciler arasındaki erkekler duymuyor. Dış görünüşün buna engel oluyor” der, onu erotik kanallarda görmek istediğini söyler. Yayındaki erotik kanalın yapımcısı olan jüri üyesi ise “Artık, hiç pedal çevirmen gerekmeyecek… Bizim yayınlarımızda star olursun. (Sadece şarkı söylersen) mobilyadan farkın olmaz. Tüm o utancı ve o onaylamayan sesleri unut. Bizim onlara karşı ilaçlarımız var” diyerek Abi’yi yüreklendirmeye çalışır. Kadın olan jüri üyesi de ekler. “Doğrusunu istersen tatlım ya o, ya da bisiklet.” Devamında diğer jüri üyesi “Bu canımı sıkmaya başladı” diyerek araya girer girer. “Sence o spot ışığına kim güç sağlıyor? Milyonlarca insan. Onlar. Bütün gün boyunca dürüstçe pedal çeviriyorlar. Onların sağladığı enerjiyle oluşan o ışığın altında sen duruyorsun ve kararsızlık hissediyorsun. Biliyor musun? Senin yerinde olmak için her şeyi yaparlar ve ne gerekirse yaparlardı.” Abi, erotik kanalda çıkmayı kabul eder, kadın olan jüri üyesi gözyaşlarını tutamaz.

Tüketimi en önemli edim sayan günümüz toplumu, birçok düşünür tarafından eleştirilmiştir. Bu eleştirmenlerden biri olan Baudrillard, “Tüketim Toplumu” kitabında medyanın bireyler üzerindeki ikna kabiliyetinden sıkça bahseder. Özellikle de reklamlara dikkat çeker:
Bu toplumun, genel bir düzeyde, kendine başlık olabilecek, şu hayran olunası reklam sloganını benimsediğini söylemek istiyoruz: ‘Düşlediğiniz beden kendi bedeninizdir.’ Bir tür devasa toplumsal narsizm, toplumu kendine affettiği imgeleyle karışmaya ve bu imgede soğurulmaya, reklamı insanları kendi bedenlerine ve bedenlerinin çekiciliğine ikna etmesinde olduğu gibi kendi hakkında ikna olmaya zorluyor”(Baudrillard,1997).

Dizide de Baudrillard’ın de bahsettiği gibi medya sektörünün sözcüleri olan jüri üyeleri bireyin “keşfedilmemiş” güzelliğini keşfeder. Abi’yi önce kendi güzelliğine inanmasına ikna ederler, sonra da erotik bir şovda oynamasına… Jüri üyelerinin de dediği gibi Abi’nin iki tercihi vardır. Ya bisikleti sürmeye devam edecek ya da teklifi kabul edecektir. Aslında teklif göstermeliktir. Abi’nin burada tercih şansı yoktur. Tüketim toplumunda birey sistemin kendi sunduğu seçenekler arasında bir tercih yapar. Bu da aslında bir tercihin söz konusu olmadığını göstermektedir.

Ayrıca Baudrillard aynı kitapta, en güzel, en eşsiz tüketim nesnesinin beden olduğundan bahseder. Tüketim toplumunda güzellik, zayıflık gibi bazı kavramlar diğer tüm zamanlarda olduğundan daha fazla ön plana çıkmıştır. Çünkü artık beden, üzerinden para kazanabilecek bir “meta” haline gelmiştir. Dizide jüri üyesinin Abinin tişörtünü çıkarmasını talep etmesi bunun bir örneğidir. Dizinin kırılma noktalarından biridir. Bu istek ahlakı sorgulatan bir istektir. Bu soruyla başlayan ve Abi’nin erotik şovu kabul edişiyle devam eden süreç ise Abi’nin yabancılaşma sürecidir.

Tüketim toplumu eleştirisi

Abi’den hoşlanan, programa çıkması için onu teşvik eden ve gerekli parayı sağlayan Bing, Abi’nin sahnede yaşadıklarının şokunu bir süre atlatamaz. Daha önce yaşamından mutsuz olsa da bir şekilde sisteme ayak uydurarak, bisiklete binmeye devam eden Bing’in hayatındaki dönüm noktası, Abi’nin sahneye çıktığı gün olur. O da programa katılmaya karar verir. Sahneye çıkar. Dans etmeye başlar. Bir anda ani bir şekilde yanında getirdiği cam parçasını boğazına dayar. Söyleyeceklerini dinlemeleri için jüri üyelerini tehdit eder ve şiddetli bir şekilde konuşmaya başlar, var olan düzeni, jüriyi eleştirir.

“…En büyük hayalimiz var olmayan avatarımız için yeni bir uygulama almak. O, orada bile değil. Var olmayan şeyler satın alıyoruz. Bize gerçek, bedava ve güzel bir şey gösterin. Gösteremezsiniz…”

Baudrillard, tüketim toplumunda gerçek ihtiyaçlar ile sahte ihtiyaçların birbirinden ayrılamayacak hale geldiğinden bahseder. Bu noktada bireyin, tüketim mallarını satın alması ve kendini satın aldığı bu şeyler üzerinden tanımlaması bir zorunluluk haline gelmiştir. İhtiyaçların belirlenmesi ise medya aracılığıyla olmaktadır. (Baudrillard,1997) Burada da Baudrillard’ın anlattığını görmekteyiz. Hangi şeyin gerçekten ihtiyaç, hangisinin üretilen ihtiyaç olduğu belirsizdir.

Dizinin anlattığı düzende, insanların kendilerine eşya alması yasaktır. Sistem bireyleri bu şekilde çalışmaya zorlamış olmaktadır. Bireyler sadece temel gereksinimlerini gidermek için değil, aynı zamanda avatarlarına eşya satın alabilmek için de çalışıyorlar. Bu şekilde de onlar sadece gereksinim duydukları kadar para puan kazanmakla kalmıyor ve daha çok üretimde bulunmaları için sistem tarafından teşvik ediliyorlar.

“Milyonlarca şakanın arasında bir şaka daha…”

Bing konuşmasından devam edecek olursak, konuşmanın sonlarına doğru Bing, okunu programa ve Jüriye yöneltiyor:

Bir mucize yakaladığınızda, onu küçük küçük parçalara ayırarak dağıtıyorsunuz. Ondan sonra da onu büyütüp, paketleyip 10.000 filtreden geçiriyorsunuz. Ta ki bir dizi anlamsız ışık haline gelene kadar… O sırada biz de gece gündür bisiklete biniyor ve nereye gidiyoruz? Ne için güç üretiyoruz. Hepsi küçücük hücreler ve ekranlar, daha büyük hücreler ve daha büyük ekranlar için… Şu anda yaşadığım şeyi alıp, batağa sokup kemiklerine kadar çökertip bir şakaya çevirdiniz. Milyonlarca şakanın arasında bir şaka daha...”

Jüri üyeleri, Bing’in konuşmasının ardından onun bu konuşmasını şova dönüştürmeyi teklif eder. Bing teklifi kabul eder. Dizinin bu bölümü, sisteme karşı çıkışın bile, sistemin kendisi tarafından nasıl eritildiğinin ve özdeşleştiğinin iyi bir göstergesidir.

Frankfurt Okulu düşünürlerinden Adorno ve Horkheimer bu sistemi “kültür endüstrisi” terimiyle açıklamaktadırlar. Adorno “günümüzde kültür her şeye benzerlik bulaştırır. Filmler, radyo ve dergiler bir sistem meydana getirir. Bu alanlarının her biri kendi içinde ve hep birlikte söz birliği içindedir. Siyasal karşıtlıkların estetik ifadeleri bile bu çelikten ritme hevesle uymakla birleşir” (Adorno,2007) diyerek, aslında dizideki Bing karakterinin sisteme olan eleştirel duruşunun, metalaşarak sistemle bütünleşmesini güzel bir ifadeyle anlatmış olur.
Bing’in toplum eleştirisi, şova dönüşerek kazanç elde edilen bir nesne haline gelir. Aslında bu noktada, Bing’in eleştirel konuşmasının rasyonelleştiğini de görürüz. Horkheimer “akıl tutulması” kitabında kültür endüstrisindeki rasyonelleşmeye dikkat çeker. Hayatın birçok alanı rasyonelleştirilen bir yapıya dönüşmüştür. Bu anlamda bireyin dürtüleri bile rasyonelleştirilir. Bireyin “toplumdan kaçacak yeri kalmamıştır. Ve nasıl rasyonalizasyon süreci artık pazarın isimsiz güçlerinin değil, plan yapan bir azınlığın bilinçli kararının eseriyse, kitlesel özneler de kendilerini öyle bilerek uyarlamak zorundadır: özne bütün enerjisini, pragmatistlerin deyimiyle, şeylerin hareketinin içinde ve o hareketin yönünde olmaya adamak zorundadır” (Horkheimer,1986). ”Aslında karakterin “milyonlarca şakanın arasında bir şaka daha…” sözü tam da Horkheimer’ın sözlerine denk düşmektedir. Bing medya yöneticileri tarafından uyarlanmış ve sisteme uygun haline gelmiştir. Yani karşı duruşu ‘sistemin hareketinin yönüne’ çevrilmiştir.

Daha dizideki birçok ögeye değinmek ve bunları günümüz toplumuyla bağdaştırmak mümkündür. Son olarak, Black Mirror adlı dizi, çağımızdaki tüketim çılgınlığına, iletişim problemlerine, teknolojinin olumsuz yönlerini güçlü bir anlatımla gözümüzün önüne sermektedir, diyebiliriz. Dizideki karakterlerinin yaşadıklarını, bizim de ileride yaşayabilecek olma olasılığımız da göz önüne alındığında, dikkate alınması gereken bir distopyadır.

54. Uluslararası Antalya Film Festivali’nden değerlendirmeler

53 yıldır Türk sinemasının kalbinin attığı yer haline geldi Antalya. Antalya dediğimizde aklınıza ilk gelecek şeylerden bir tanesi Altın Portakal Film Festivali geleneğidir. 54. yılına girmeden festival, radikal bir karar aldı ve değişime gitti. Bu yıl, uzun zamandır yapılan “Ulusal Yarışma” bölümü kaldırıldı ve Uluslararası Yarışma bölümü genişletilerek, tüm Dünya filmlerinden filmleri bir araya toplandı. Bunun için de Cannes Film Festivali gibi festivalleri kendine rol model aldı.

Bu karar, özellikle ülkemizdeki sinema birlikleri ve sektördeki isimlerce olumsuz karşılandı ve protesto edildi. Hem bu protestolardan kaynaklı hem de yeni yüzünü göstermeye hazırlanan Antalya’nın, bu seneki farklı hali merak konusuna dönüşmüştü. Ben de bu sene akreditasyon alan sinema yazarları arasındaydım. Daha önce 52. festivale katılmıştım. O zaman daha çok yeni adım atmıştım sektöre ve Antalya bana hem çevre hem de görüş açısından farklı algılar katmıştı. Bundan dolayı uzun zaman sonra Antalya’ya; hem biraz daha tecrübe kazanarak gelmek keyif verirken, hem de festivalin yeni yüzünü gözlemlemek istiyordum.

Tabi benimle birlikte birçok sinema yazarı büyüğüm ve arkadaşım da festivaldeydi. Festivali gerekçeli nedenlerle protesto edip gelmeyen meslektaşlarım ve meslek büyüklerime saygı duyuyorum. Çünkü alınan karar, belki de birçok kişi için bir geleneği yok etmek gibi algılandı. Ama şunu unutmamamız gerek, bir basın ekibiyiz. Ve basın özgürlüğü herkes için geçerli. İsteyen istediği etkinliği takip edip, olumlu olumsuz tarafız bir şekilde olanı biteni gözlemci bir şekilde sonuçlandırmalı. Ben en azından bugüne kadar az tecrübemle bunu yapmaya çalıştım. Yanlış fotoğraflar paylaşarak, katılımcılara bel altı sözler sarf etmek, belki de bu haklı protestoyu gölgeleyecek duruma neden oldu.

Festival nasıl geçti?

Antalya Film Festivali’nde Ulusal Yarışmanın kaldırılması sonrası tamamen uluslararası hal, aslında ülkemizde bu formüle daha hazır olunmadığını gösterdi. Çünkü her festivalin bir geleneği ve hazırlanış hali var. Tümüyle sistemi bir anda değiştirmek, tabi ki de zor. Ve bu durum açılık ve kapanış törenlerine de yansımış gibiydi. Aslında törenlerin hızlıca bitmesi düşüncesi güzel, ama biraz daha özveri gerekliydi. Çünkü törenler, hızlıca yapılıp bitirildi gibi bir havadaydı ve bu Antalya’nın markasına da pek uygun durmuyor. Sahneye sadece “Misafir” ekibinin kalabalık çıkıp, diğer ekiplerden birer kişinin olması da sahneden güzel görünmüyordu. Festivalde ulusal konuk yok denecek kadar az olduğu gibi, uluslararası konuk da fazla yoktu. Buna rağmen film gösterimlerinde, özellikle yarışma filmlerinin Açıkhava ve AKM gösterimlerinde salonlar tamamen doluydu. Antalya halkı, her sene olduğu gibi bu senede salonları doldurdu. Çünkü halk, ulusal-uluslararası mesele ile ilgilenmek yerine film izlemeye geliyor ve her yıl bekledikleri bir festivalde nefes almaya çalışıyor. Ama halkın yakındığı da, festivalde ünlü bir yüze rastlayamamaktı. Festivalin bu konuyla ilgili gelecek yıllarda ulusal bölüme biraz daha yumuşaması gerekli. Seçkide bu yıldan yerli yapımların yer almamış olması, büyük bir eksiklikti…

Yarışma filmlerinin tüm gösterimleri, festival tarafından hazırlanan Açıkhava sinemasında gerçekleşti. Bazı filmler de hava şartlarından dolayı AKM’ye alındı. Açıkhava, özellikle yarışma filmlerinin gösterilmesi güzel bir düşünce olmuş. Bu düşünce, halkı sinemayla daha da kaynaştırmak adına güzel bir fikir. Birçok festivale de örnek olmalı. Açıkhava sinemasının bu sayede dolu da olması güzel.
Ulusal yarışmanın kaldırılmasıyla, Antalya’daki film seçkisi de merak konusuydu. Bu seneki film seçkisine tamamen objektif bakacak olursak; yarışma filmleri dışında herhangi bir alternatif filmin seçkide olmaması iyi değil. Evet; Redoubtable, Dürüst Bir Adam, Misafir gibi başarılı filmleri izleyebildik. Ama Dünya sinemasından ilgi çekici ve daha görmediğimiz filmler de festival seçkisinde yer alabilirdi. İki tane yerli yapım seçkide vardı, fakat ikisinin de dili Türkçe değildi. Yerli yapımlara, kendi ülkemizde rastlayamamak üzücüydü.

6.Seans, Antalya Film Festivali Özel Bölümünü buradan izleyebilirsiniz:

Hangi filmler izlendi?

Film festivali tarafının güzelliklerinden bir tanesi; Çin, Almanya, Fransa, Japonya, Türkiye ve İran gibi ülkelerin ortak yapım filmlerinin bir araya gelip güzel bir yarışma seçkisinin olmasıydı. Michel Hazanavicius, Sean Baker, Naomi Kawase, Michel Franco ve Andaç Haznedaroğlu gibi yönetmenlerin bu seçkide bir araya gelmesi umut verici.

Redoubtable

“The Artist” filmindeki anlatım diliyle kendine hayran bırakan Hazanavicius’un bir sonraki denemeleri bende sınıfı geçememiş olsa da yeni filmi Redoutable’ı merakla bekliyordum.

Nostaljik çizgileri yüksek olan filmin, hikâyesi de masalsı bir şekilde anlatılmış. Yönetmen Jean-Luc Godard’nın hayatına farklı bir bakış açısı var, aynı zamanda gerçekçi olmaya çalışan yanını sevdim. Fransa’da ve Dünya’da öğrenci hareketi olarak geçen Mayıs 68 dönemine de selam veren filmde, Godard’ın bu direnişe desteğini görüyoruz. Ama bu olaylar filmde çok detaylı yer almıyor. Hazanavicius, bu durumu; devrimi gerçekleştiren öğrencilerle Godard’ın farklı bir hikâyeye doğru gittiği için farklı gösterdiğinden bahsetse de, o dönemi biraz daha detaylı anlatabilirdi gibi geliyor.

Dürüst Bir Adam / A Man of Integrity

Muhammed Rasulof’un 3.uzun metrajlı filmi olan Dürüst Bir Adam, belki de festivalin en kuvvetli yapımlarındandı. İran sınemasının güçlü özelliklerini olduğunu her zaman söylemişimdir, Dürüst Bir Adam’ı izlerken de yanılmadım. Gücü büyük insanların, gücü az insanlara uyguladığı baskıyı çarpıcı bir şekilde anlatan filmin sinematografisi de başarılı. Fimin güzel bir senaryosu olsa da, gelişme bölümünün fazla uzatılmış ve gereksiz konularla donatılmış olması izleyenleri sıkıyor. Buna rağmen, başrol Reza’nın adaletsizliğe karşı çıkışı muazzam anlatılıyor..

Aşkın Gözü / Radiance

Japonya ve Fransa ortak yapımı, yönetmenliğini Naomi Kawase’nin üstlendiği “Aşkın Gözü”, Filmlerin engelliler için hazırlanan versiyonlarını hazırlayan bir yazar olan Misako ile görme duyusunu kaybeden bir fotoğrafçı olan Nakamori’nin hırçınlıkla başlayıp aşka dönüşen hikâyelerini konu alıyor. Filmin öne çıkan artısı, Masatoshi Nagase’nin oyunculuğu. Kör bir fotoğrafçının yaşadığı buhranı başarıyla oynayan oyuncuyu ayakta alkışlamak gerek. Filmin başarılı yönleri olsa da, senaryosundaki fazla boğulma durumu açıkça hissediliyor. Filmdeki zıtlaşma ve hırçınlık duygusu, filmde gerilme nedeni olarak başarılı işleniyor. Fakat biraz fazla abartı şeklinde olmuyor değil.


Misafir / The Guest

Festivalin yerli yapımlarından ama yabancı dilleri de içerisinde bulunduran “Misafir” filmi, merakla bekleniyordu. Birçok dizideki yönetmenliğinden tanıdığımız Andaç Haznedaroğlu’nun Her Şey Aşktan ve Acı Tatlı Ekşi filmlerinden sonra yeni projesi, Antalya’da izleyiciyle buluştu. Suriye’de yaşanan savaş sonrası akrabalarını 7 yaşındaki Lena ve küçük kız kardeşine destek çıkan Meryem’in, Türkiye’ye yolculukları sonrası yaşananları konu alıyor film. Film, Güzel kurgusu, yalın anlatım dili ve gerçekçi oyunculuklarıyla başarının sahibi. Yaratılan başarılı sahneleriyle ilgiyi üstüne çeken filmde, aksayan senaryo biraz sıkıntılara yol açmış durumda. Ama özellikle Saba Mubarrak ve Rawan Iskeif’in performansları göz dolduran cinsten.

Florida Projesi / The Florida Project

Bir önceki filmi “Tangerine” de hayat kadını olarak çalışan trans bireylerlerin hayatına farklı bir bakış atan Sean Baker, yeni filmi Florida Projesi’nde daha güçlü bir hikâye ve başarılı vir cast ile karşımıza çıkıyor. Evsizlere yuva olan bir motelde geçen filmde asi annesiyle birlikte yaşayan Moonoee’in yaz hikâyesini izliyoruz. Çekim açılarıyla ve mekanıyla bana “American Honey” filmini çoğu kez hatırlatsa da iki film hikâye bazında birbirinden tamamen farklı. Filmin ağır işleyen ama bir yandan çocuklar arasındaki yaramazlık bağına güzel bir atfı olan bir senaryosu var. Sorumsuz olsa da kızını seven, kızını kendi gibi yetiştiren ve yaramazlıklarını sineme çeken anne ve kızının hikâyesi, çoğu kişi tarafından uygun olmazsa da, güzel anlatılıyor. Ayrıca film, Willem Dafoe gibi büyük bir artıya sahip. Sinematografi anlamında da bir güç olması ,filme daha da bir başarı getirebilirdi…

Zor Bir Karar / Ugly Ducking

Daha önce “Hayatın Tuzu” filminin senaryosunu yazan Ender Özkahraman, yeni filmi Zor Bir Karar’da bu kez yönetmen koltuğunda da oturuyor. Hakkari’de geçen hikâyede, kilim atölyesinde çalışan Eylem’in kendine büyük görünen burnunu estetik yaptırma hayallerini ve bir yandan abisinin yaşadığı sıkıntılar konu ediliyor. Bir kere filmin geçtiği kentin dokusu filmde güzel yer alıyor. Fakat yola çıkılan hikâye, o kadar saçma geliyor ki kulağa. Burun estetiği ile filmin dokusunun bir bağlantısı gerçekten sağlanamıyor. Abi tarafında ise olaylar başarılı bir şekilde gelişiyor. Finalde iki meselenin bir araya gelişi ise gülmekten başka bir şeye yaramıyor. Film, hikâye ve senaryo bakımından büyük bir zayıflıkta. Ama Eylem karakterini canlandıran Şükran Aktı, umut vaad eder cinsten…


Antalya Film Forum değerlendirmeleri

52. festivalde geldiğimde, Antalya Film Forum’u takip etmek için zamanım olmamıştı. Ama bu yıl, Forum’u özellikle takip etmeyi istedim. Çünkü bu sene daha yüklenildiği fark ediliyordu ve çok fazla konuk vardı. Bir yandan da film yapma isteği, içimde hep var olduğu için bu süreçleri gözlemlemek güzel oldu. Antalya Film Forum, bu sene Cam Piramit’te şatafatlı bir şekilde gerçekleşti. Kurmaca Pitching Platformu, Belgesel Pitching Platformu, Yönetmenlerle söyleşiler ve sektörden isimlerle özel söyleşiler gibi etkinliklerin olduğu Film Forum, bu sene bir hayli yoğun geçti. Sinema yapmak isteyenler için güzel bir okul haline gelen Forum’u, Antalyalı sinema öğrencileri ve yönetmenler her sene ziyaret etmeli…

Bu sene Antalya Film Forum, festivalden daha doluydu diyebiliriz. Ulusal film bölümünün Forum’a kaydığını söyleyebiliriz. Ödül töreninde destek ödülü alan Kıvanç Sezer ve Tayfur Aydın gibi yönetmenlerin; yapacakları yeni filmlerinin gelecek yıllarda Antalya’nın Ulusal Yarışma bölümünde yer alabilir çağrıları, aslında bir umut kapısı aralayabilir.

Uluslararası konuklar, basın toplantılarında festival hakkında neler söylediler?

Sinema sanatsal olsa da, hayatı sorgulamalı. Ben filmlerimde hep buna dikkat ettim.” diyen bu sene Antalya Film Festivali’nin Uluslararası Yarışmasının Jüri başkanı olan yönetmen Elia Suleiman, Antalya’nın bu sene sadece Uluslararası Yarışma yapması ile ilgili; “Yıllar Antalya’nın kararını gösterecek” dedi. Ayrıca Antalya’nın kendi orijinalliğinde değerlendirilmesi gerektiğinden bahseden Suleiman: “Türkiye’nin özgün çalışmalar çıkartması önemli, ileride Türk filmleri de Antalya’da yarışmalı. Antalya’nın genç sinemacılara ve yapımcılara değer vermesi ve çalışmalar gerçekleştirmesi çok güzel.” dedi.


“Redoubtable” filminin Oscar’lı yönetmeni Michel Hazanavicius, filmiyle ilgili Cannes’da kötüden çok iyi tepkiler aldığından bahsetti. Jean-Luc Godard’nın hikâyesinden bahseden filmi için Godard’a da mektup gönderen Hazanavicius, bir tepki almadığını ve almamasının iyiye işaret olduğunu söyledi. Başarılı filmlerinden sonra eline geçen maddiyatı yine sinema için harcadığından bahseden Hazanavicius: “Filmlerim için plan yapmıyorum, yağmak istediklerimi yapıyorum.” dedi. Ünlü yönetmen yarıştığı Antalya Film Festivali için: “Kısa bir ziyaret yaptım. Gösterimimiz şahane geçti. Yarışma filmleri seçkisi çok iyi. Festivale başarılar diliyorum.” dedi.

Usta yönetmen Danis Tanoviç: “7 sene önce filmimle ödül kazanmıştım burada. Türkiye’yi seviyorum. Festivallerde eski arkadaşlarla bir araya geliyoruz ve yeni isimlerle tanışıyorum. Bu çok güzel bir şey. Her festivale gitmek bazen sıkıcı, bazen yorucu olsa da; her bir şehirde festival olması güzel.” dedi. Bosna Hersek’te savaş başladığında öğrenci olduğundan bahseden Tanoviç: “Elime kamerayı aldım ve savaş çekimlerine savaşın ortasındayken başladım. Dolayısıyla film yapımcılığını hiçbir zaman ticaret olarak görmedim. Ben bunu bir iş olarak değil, sanat olarak görüyorum.” dedi.


“Misafir” filminin oyuncusu Saba Mubarak: “Film gösterimimizden bir gün önce geldim ve az kalmış olsam da bu festivali çok sevdim. Antalya çok güzel bir şehir, daha önce film çekimlerimiz için yönetmenimiz Andaç’la gelmiştik. Salonların dolu olması çok güzel ve izleyicinin filmimizle kurduğu bağ muhteşemdi.” dedi.

Nötron yıldızlarının çarpışması astronomi tarihinde ilk kez gözlendi

3

Daha önce yapılan 4 gözlemde LIGO kara delik çarpışmalarından kaynaklanan kütleçekimsel dalgaları tespit etmişti. Fakat bu sefer ilk kez nötron yıldızlarının çarpışmasından doğan görüntüler elde edildi, hem de kütleçekimsel dalga kaynakları tespit edildi.

Şili’deki Swope Teleskopu’nun elde ettiği görüntüler astronomide büyük bir gelişmeye imza attı. İki ay öncesinde LIGO’ndan (Lazer İnterferometre Kütleçekimsel Dalga Gözlemevi) astronomlar iki nötron yıldızının muhtemel birleşiminin tespit edilebileceğinin farkına vardılar. 17 Ağustos’tan beri süregelen bu yarışta görülebilir ışıkta bir patlama diğer tipte radyasyonlar gözlemlendi.

UC Santa Cruz Astronomi ve Astrofizik Bölümü’nden  Yrd. Doç. Dr. Ryan Foley liderliğinde ekip, 130 milyon ışık uzaklıktaki NGC 4993 galaksisinde kütleçekimsel dalga kaynağı tespit etti. Foley’in ekibi 1 metrelik Swope Teleskopu ile ilk görüntüleri yakaladı. 11 milyar yıldır birbiri etrafından dolanan bu nötron yıldızları, diğer kara delik gözlemlerine göre, dünyamıza 10 kat daha yakında gerçekleşti. “Bu gerçekten büyük bir keşif. Sonunda hem ışık hem kütleçekim dalgaları olarak iki farklı açıdan gözlemleri birleştirebildik ki;  bu bile bir dönüm noktası. Bu aslında bir şeyi hem görüp, hem duymaya benziyor,” diyor Foley.

Uzun zamandır tartışılan nötron yıldızlarına ilişkin önemli bulgular ortaya koyan araştırmada, evrendeki altın ve diğer ağır metallerin kökenine ait önemli bilgiler ortaya konabilir. Bilim insanları nötron yıldızı birleşmelerinde altın,platin gibi ağır metallerin gerçek zamanlı olarak yapıldığına kanıt niteliğinde bulgular elde edildiğini söylüyor.

Araştırma Science,  Astrophysical Journal Letters ve Nature gibi önemli dergilerde yayınlanıyor. Science dergisinde kütleçekimsel dalga kaynağına ilişkin ilk optik gözlem keşfi olmak üzere 4 ayrı makale olarak yayınlandı.

Kayna: sciencedaily
Alıntı: gercekbilim
Kapak Görseli: 3.bp.blogspot.com

Sizce, ışık olmayan ortamda portre ne kadar güzel çizilebilir?

Portrenin -kimliğinin- fırçasını “üretici” olarak atmaktan, “tüketici” olarak atmaya

Toplumsal yapıda, “kimlik” elde edilerek var olunabilmesi üzerine oluş(turul)an şartlar, tarihsel diyalektik ve materyalist koşullara göre zaman zaman yer değiştirmiş ve/veya kökten dönüştürülmüştür…

Modernizm’in güçlendiği ve yerleştiği aşamalarda; “kimlik” elde etmek ve onu şekillendirmenin koşulları, üretim ilişkileri içinde oynanan “üretici” rolünün, nitel ve nicel özelliklerine göre şekil alıyordu. İşçi, zanaatkar, satış elemanı, çiftçi vs. meslekler, kimliğin temel-ögeleri konumundaydı. Bu temel-ögeler, statünü de belirliyordu, prestijini de… Fakat ikinci dünya savaşından sonraki dönemlere tekabül eden zamanlarda; sürecin işleyiş metodunda şiddetli dönüşümler meydana gelmiştir. Artık, kimliğini şekillendiren koşullar “üretimde” değil, “tüketimde” kendine yer bulmaya başlamıştı. İmgesel kodlar üreterek iletişim ağı kuran toplumsal yapılarda; “tüketici” olmak, kimlik portresinin çizilmesi esnasında, “üretici” olmaktan daha fazla fırça atma şansına erişmek anlamına geliyordu. Yani; kendi portresini (kimliğini) çizen “öznenin” kullandığı alet ve edevatlar değiş(tiril)miştir (Bauman, 1999; 29-45).

Değişimin ve dönüşümün arka-planında yatan gerekçeler irdelenmek istendiği takdirde de, çözümleme, bize şunları sunmaktadır: Üretim ilişkilerinin artı-değere dönüşebilmesi için gereken emek-gücünün yerine teknokratik araçların geçmeye başlamasıyla beraber; istihdam alanları azalmış, üretim daha seri bir şekilde çıktısına (metasına) kavuşabilecek donanımlara sahip olmuştur. Buna takiben de; çalışan bireylerin, üretim esansındaki ‘emek-zamanı’ kısalmış/azalmıştır.

Sanayi devrimini tamamlayabilmiş ülkeler, tamamlayamayan ülkelerden elde ettiği sömürgelerin momentiyle de birlikte; ideolojik ve baskı aygıtlarını kullanarak; bireyleri (ekonomik gücüne göre), daha fazla tüketime itecek stratejiler üretmiştir. Ve uygulama alanları da bu stratejilerin talimatlarına kaydırılmıştır -ekonomisinin gücüne göre de şiddeti belirlenmiştir. Böylece, değişen ve dönüşen koşullar ekseninde; emek-gücü ile hayatta kalabilen bireyler, sanayi devriminin yayılma-yerleşme aşamasındaki emek-zaman ilişkisinden koparabildikleri zaman sayesinde (ki bunda sendikal hareketlerinde etkisi vardır) boş zamanlarını daha fazla genişletme imkanı bulmuştur… Fakat, günde 14 saat yerine 9 saat çalışması; boşalan diğer 5 saatin nasıl doldurulacağı sorunsalıyla da bireyi baş başa bıraktı. Çözüm, kapitalist iktidar manipülasyonunda; boş zamanın, seri üretilen metalarını tükettirilmesiyle, üretim ilişkilerinin kendini yeniden üretebilmesi arasında cisimleşmişti.

İş yerinde sosyalleşebilen birey (ki modernizmin ilk aşamalarında, birey, zamanın büyük bir kesimini iş yerinde harcıyordu), oradan koparabildiği zamanlarda da, iş yeri dışında sosyalleşme imkanı yakalamış ve/veya bulmuştur. Lakin; değişen tarihsel koşullar ekseninde ortaya çıkan bu boş zamanlarda, bireylerin ne yapacakları egemenler tarafından tasarlanıyor, ve bu tasarılar “iktidar aygıtları” ile bireylerin zihnine yollanıyordu. Yollanılan donanımlı ve işlenmiş mesajlar da bireyi bitmek bilmeyen tüketime sevk ediyordu: “daha fazla tüket”, “hızlı tüket”, arzuladığın nesne hızlı bir şekilde seni tatmin etsin ve tekrardan o hissi iste! İstediğin bu hissi tekrar ve tekrar ama başka yollardan doğru yakala. Aldığın metalara bağlanma, sıkıl ve yenisini iste… Zemin kaygan, çerçeven esnekleştirilmiş ve muğlak. Boş zamanında arzuladığın tatminlere hızlıca ulaş ve tekrardan muğlaklaştırılmış çerçevenden (zihninden) bakarak yeni bir arzuya koş. Ve bu sarmal hiç bitmesin… İşte bu sosyalleşme ve kimlik inşa etme süreci, kapitalist iktidar ideolojisi ekseninde ve manipülasyonunda, bu biçimde şekillendiğinde; “tüketim toplumu” filizlenme zeminine ve iklimine kavuşmuştur.

Toplumun dizginleri de; “piyasa hegemonyası” eline kaymaya başlamıştır (Bauman, 1999; 32-50). Ürettiklerini tükettirebilecek çizelge ile kendini yeniden üretebilen kapitalist iktidar ideolojisi; kontrolü altında gerçekleştirdiği değişim ve dönüşümler ile; tüketim sarhoşluğu yaşayan tüketiciler yaratmıştır. Ekonomik kazancının sınırları içinde bir arzudan diğer arzusuna koşan ve bu koşunun ne zaman biteceğini bilmeyen tüketiciler… Kimliğinin mihenk taşını tüketim ile şekillendiren tüketiciler… Zaten;
Gereği gibi işleyen bir tüketim toplumunda tüketiciler faal bir şekilde baştan çıkartılma peşindedirler. Cazibeden cazibeye, ayartılmadan ayartılmaya, bir yemden diğerine atılarak yaşarlar. Her yeni cazibe, ayartı, yem bir öncekinden biraz farklı, belki daha güçlüdür; tıpkı üretici atalarının bir aktarım kayışından diğerine yaşadıkları gibi” (Bauman, 1999;43)

Sonuç olarak; birey, kimliğini inşa etme sırasında, her iki taraftan da tahakküm altına alınıyor, sürekli işlenmiş mesajlara maruz kalıyor ve nasıl bir “ben” olacağına karar verecek “hür zihne” kavuşamıyordu. İktidar her yerde, bireyin ve toplumun, kılcal damarlarına kadar girebilecek stratejiler üretmeye çalışıyor ve insanlar bu çalışmanın gölgesinde, portresini -kimliğini- çizmeye çalışıyordu… Peki, sizce; ışık olmayan ortamda portre ne kadar güzel çizilebilir?

Kaynakça;
Bauman- Çalışma, Tüketicilik ve Yeni Yoksullar
Bauman- Postmodernizm ve Hoşnutsuzluklar
Foucault- Toplumu Savunmak Gerekir

Rudin I: Var olma sancısı

1

Rus edebiyatının en büyük yazarlarından 1818 Oreil doğumlu Ivan Sergeyeviç Turgenyev, Rudin I adlı eserinde, -mış gibi’liklerinde yaşayan; bilmese bile biliyormuşçasına bir tavır takınan insanların günlük yaşamını gözler önüne serer. Karakterler, hep bir kibarlık perdesi ardına saklanarak birbirlerini tolere eder görünürler; ama aslında kimse gerçek anlamda birbirine bağlı değildir. Sadece, kendilerince yarattıkları ideal “ben”i başkalarına kabul ettirme arzusu çerçevesinde diğer insanlarla bir araya gelmektedirler; bu nedenle de karakterlerin insan ilişkilerinde genel bir başarısızlık hâkimdir.

Peki, kitabın üçüncü bölümünde tanışacağımız Rudin neden bu kadar ışıltılı gözlerle dinlenmektedir? Anlatıcı şöyle der: “Rudin insanın ölümlü yaşamına sonsuzluk veren şeylerden söz ediyordu“(64). O zaman denilebilir ki, Rudin’in coşku yüklü anlatılarında dinleyicileri çeken taraf; kendi “olamayışlarını” bulmaları, içlerindeki var olma sancısını onun büyülü sözlerinde hafifletmeye çalışmalarıdır.

Öte yanda ise Pigasov, Rudin’den pek hoşlanmayıp, onun konuşmalarını samimiyetsiz bulur; çünkü o, Rudin ve diğerleri gibi bir ideale ulaşmaktan uzaktır ve bunun mümkün olmadığını tecrübe etmiştir. Pigasov şöyle tanıtılır:

Düşünceleri genel düzeyi aşmıyordu, ama öyle bir konuşması vardı ki, yalnızca akıllı değil, çok akıllı bir insan izlenimi veriyordu… Kendini bilim aşkıyla değil, ama tutkusu nedeniyle yetiştiren Pigasov, aslında çok az şey biliyordu. Denemeleri de korkunç şekilde iflas etmişti… Bu başarısızlık Pigasov’u çileden çıkardı. Bütün kitaplarını, defterlerini yaktı ve memur oldu. (34-35)

Bu pasajda anlatıldığı üzere, konuşmasıyla insanları etkileme yetisi irdelendiğinde, Rudin aslında Pigasov’un gençliği olarak değerlendirilebilir: Gençliğinde yüksek sosyete tarafından kabul edilmek isteyen ideal bir kimlik hayalinde yaşayan Pigasov’un.

Şimdiki Pigasov ise, çoktan Rudin’in yürüdüğü yollardan geçmiş ve kendini sorgulamaya başlaşmıştır; bu yönüyle de romandaki diğer karakterlerden sıyrılır. Pigasov şöyle der: “Olasıdır ki, içinde her gün biraz daha alçaklık keşfetmekte olduğum kendi yüreğimi inceleyişimdir. Başkalarını da kendime göre ölçüyorum. Bu belki de haksızlıktır, belki de ben başka insanlardan çok daha kötüyümdür, ama ne yapayım, alışkanlık“(58) ve “Bence, gerçek denen şey dünyada asla yoktur; yani adı var, kendi yoktur“(59). Ona göre, gerçekten ya da gerçeği yargılayacak kesin bir ölçütün varlığından bahsetmek imkansızdır, “ben” denilen şey de aslında çoğu zaman muhtemel bir yanılsamadan ibarettir.

Yazar, Rudin I’de, çevremizde karşılaştığımız boş olduğu halde doluymuşçasına ses çıkaran ya da bir bilip bin biliyormuş gibi davranan gösteriş meraklısı insanları eleştirse de, aslında madalyonun öteki yüzünde bir benlik arayışını da dile getirmektedir.

Sosyal açıdan tanınmayı hayatlarındaki en belirleyici nokta olarak belleyen karakterlerin yaşadığı boşluklarla, sadece Pigasov açık yüreklilikle yüzleşmektedir. Onunla “gerçeklikler” reddedilirken, ideal bir “ben” olup olmadığı da sorgulanmaya başlanır. Anlattıklarımızın yüzde kaçı bizizdir, sergilenen “ben ” ile gerçekte olan “ben” arasındaki fark nedir? -Mış gibilerde, kendini beğendirmek adına yapılan konuşmalarda – tıpkı Rudin’in kendi hayatını ya da birkaç bildiğini çokça süsleyip anlatmasında olduğu gibi- kişi hep bir var oluş mücadelesi içindedir. Hayat; kendini bulma arayışıdır, çoğunlukla da kaybedişlerdir; çünkü en çok böyle zamanlarda insan kendine yaklaşır. İdeal bir “ben”e ulaşma çabası ise yenilgiye mahkumdur.

Son olarak, var olma sancısının en çarpıcı örneği Pigasov ile Dahay Mihayloviç arasında geçen bir diyalogda okuyucuya verilir:

– Gerçekten bir kadın beni çok kırdı; oysa ne iyi yürekliydi.
– Kimmiş o kadın?

Pigasov alçak bir sesle:
-Annem, dedi.
-Anneniz mi? Nasıl olur da sizi kırabilir?
-Beni dünyaya getirmekle! (39)

Turyengev, Ivan Sergeyeviç. Rudin I. Memduh Tezel(Çev.). Çağdaş Matbaacılık Yayıncılık. Ağustos 2000.

Yüzlerce uzay aracının yattığı uzay aracı mezarlığı

1

Yeni Zelanda’nın doğu Doğu kıyısından yaklaşık 5.000 km uzaklıkta, 3 km’den fazla derinlikte bulunan yer, NASA tarafından uzay aracı mezarlığı olarak adlandırılıyor.

Bir uzay aracı görevini tamamladığında ya da yakıtı bittiğinde NASA’nın “Uzay aracı mezarlığı” adını verdiği yere gönderilir. Yeni Zelanda’nın doğu Doğu kıyısından yaklaşık 5.000 km uzaklıkta, 3 km’den fazla derinlikte bulunan bu yer, Dünya’daki herhangi bir kara parçasına en uzak olan noktalardan biri olma özelliğini taşıyor.

Bu nokta, çarpma anında 300 km civarında hızla hareket eden dev uzay aracı kütlelerinin gözlemlenmesini kolaylaştıran, mükemmel bir nokta. NASA’nın hesaplarına göre bir uzay aracının bu noktada birine çarpma ihtimali, 10.000’de 1.

1971 yılından bu yana dört ülkeye ait toplam 263 uzay aracı buraya düştü. Sadece büyük uzay araçları buraya ulaşabiliyorlar. Küçük uydular yüzeye ulaşmadan önce bütünüyle yanıp kül oluyorlar.

NASA’nın listesindeki bir sonraki araç, Uluslararası Uzay İstasyonu. İstasyon, 12 yıl sonra batık uzay araçları tarihindeki yerini alacak.

Haberimize ait videoyu buraya tıklayarak izleyebilirsiniz.

Alıntı: webtekno.com
Kaynak: businessinsider.com
Kapak Görseli: extremetech.com