Ana Sayfa Blog Sayfa 248

Suyun Ölüm Tarihi belgesel gösterimine davet

Anadolu; Ana Tanrıçanın ve Şafağın ülkesi binlerce yıllık medeniyeti, tarihi ve doğayı bağrında taşıyor.

Anadolu üzerinde egemenlik kuranlar, bu topraklarda yaşayan her şeyi yok ederek yaşayacaklarını düşünüyorlar. Onlar yaşamlarını rant ve beton üzerine kuruyorlar!

Sur, Hasankeyf, Akkuyu, Cerrattepe, ODTÜ, Saraçoğlu, Dersim…

Mahallemizde yeşil alan olarak gördüğümüz her şey, dereler, yaylalar, şehirler, doğa, çevre, kültür, yaşam büyük bir yağma ve talan sistemi içinde rant avcılığının alanı haline getiriliyor.

IŞİD’in Suriye’de yaptığı gibi yerleşim yerleri, tarihi kalıntılar yerle bir edilip dümdüz arazi haline getiriliyor.

Palmira Antik kentinin dinamitlerle patlatılması gibi Hasankeyf kuşatılıp bombalanıyor. Artvin, Rize, Trabzon ve daha birçok yerde HES projesi yapılmamış köy kalmıyor.

Istranca Dağları’nda, Biga’da, Mersin Akkuyu’da, Kaz Dağların’da enerji santralleri nedeniyle binlerce ağaç kesiliyor.

Dersim’de HES projeleri ve “güvenlik” bahanesiyle çıkarılan orman yangınları ile insanların yaşaması güç haline getiriliyor. Alevi halkının değerleri yakılıp yıkılıyor…

Sur’dan Cerrattepe’ye her alanda yaşamı yok ediyorlar.

Şimdi bu yağma ve talana karşı kendi yaşamımızı, doğamızı korumak ve savunmak zamanıdır. Bu tüm insanlığın savunulmasıdır.

Satılmadık zeytin, fide, dere, su, taş bırakmayanlara yaşamı vermeyeceğiz!

Ya Anadolu’nun yiğit evladı Kazım Koyuncu gibi yaşamı savunacağız ya da yok olup gideceğiz!

Bunun yolu Sur’dan Cerratepe’ye halkların ortak direnişinden geçmektedir.

Direnişi büyütmek, mücadele yol ve yöntemlerini konuşmak, yönetmen Ali Ergül’ün katılımıyla Suyun Ölüm Tarihi isimli belgeseli birlikte izlemek üzere etkinliğimize bekliyoruz.

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği: “Futbolda cinsiyetçiliğe son!”

#FootballPeople Eylem Haftası bugün başlıyor! 

Sporu toplumsal değişim için bir araç olarak kullanmayı sağlayan ve futbolda ayrımcılık karşıtı bir girişim olan Fare Network, bu yıl 5-19 Ekim 2017 tarihleri arasında futbolda yaşanan her türlü eşitsizliğe karşı farkındalık oluşturmak için#FootballPeople eylem haftası düzenliyor.

Eylem haftasına katılan Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, futbolla özdeşleşen “erkek” olmayanlara yönelik şiddet dilinikırmak amacıyla, geçen yıl başladığı  #FutboldaCinsiyetçiliğeSon sosyal medya kampanyasını bu yıl da sürdürüyor.

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nden Özge Özgüner: “Tribünlerde ve futbol sahalarında yer alan cinsiyetçi küfürler ve tezahüratlar, kadınlara ve LGBTİ+’lara karşı şiddetin her biçimini normalleştiriyor. Bu şiddetin yeniden üretilmesini tolere etmiyoruz. Şiddeti durdurmak için hepimizin bireysel olarak da yapabilecekleri var. Profesyonel veya amatör olmanız farketmez; eylem haftası boyunca sahada, sokakta futbol oynayan / oynamaya çalışan ve futboldaki cinsel şiddete, cinsiyetçiliğe, homofobiye ses çıkarmak isteyen herkes, formalı ya da futbol topuyla çekilmiş fotoğrafını futbolda cinsiyetçilik karşıtı sözüyle birlikte derneğimize <[email protected]rg> iletebilir, kendi etkinliğini organize edip bizi haberdar edebilir.”

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Fare Network, ayrımcılıkla mücadele eden tüm grupları #FootballPeople eylem haftasına katılmaya çağırıyor. Tüm dünyada eş zamanlı yürütülen kampanyaya Türkiye’den Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ile birlikte Dudullu Spor Klübü, Muamma ve Sportif Lezbon Futbol Takımı katılıyor.

2016’da kampanya kapsamında Avrupa’da 2 binden fazla etkinlik düzenlendi, 100.000’in üstünde insan harekete doğrudan katıldı. #FootballPeople eylemi bu yıl Avrupa dışındaki ülkelere de yayılmayı başardı.

Futbolda kadına ve LGBT+lara yönelik ayrımcılık ve şiddet içeren söylemlere karşı farkındalık yaratmak isteyenler, kampanyanın afişlerini, sloganlarını ve hashtaglerini sosyal medyadan duyurarak kampanyaya destek olabilir. Kampanyayı #FutboldaCinsiyetçiliğeSon , #FutbolHerkesİçindir , #FootballPeople hastagleri ile takip edebilir.

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, futbolda üretilen cinsel şiddet söylemleri ve cinsiyetçi tezahüratlara karşı farkındalık yaratmak için 13-14 Mayıs 2017 tarihinde ”Futbolda Cinsel Şiddet ve Cinsiyet Ayrımcılığı” konulu bir sempozyum düzenlemiş ve geçen yıl futbol kulüplerine futboldaki şiddetin azaltılmasına yönelik öneri ve talep listesi de göndermişti: http://cinselsiddetlemucadele.org/2016/06/28/futbol-kuluplerine-yonelik-oneri-ve-talepler/

#FootballPeople Eylem Haftası hakkında daha fazla bilgi için:
www.farenet.orgfacebook.com/farenetworktwitter.com/farenet,
www.instagram.com/farenet/ ve twitter.com/fare_es

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nin kampanyasına destek vermek ve daha fazla bilgi almak için:[email protected]g
www.cinselsiddetlemucadele.orgfacebook.com/cinselsiddetlemucadelehttps://twitter.com/cs_mucadeleinstagram.com/cinselsiddetlemucadeledernegi

Kampanyanın hashtagleri:

#FutboldaCinsiyetçiliğeSon , #FutbolHerkesİçindir , #FootballPeople

@cs_mucadele , @farenet

Geleceğin tarihi: Çernobil Duası

1
20. yüzyılın en ağır ve en trajik teknolojik felaketi olan Çernobil, 26 Nisan 1986 yılında saat 1’i 23 geçe Belarus yakınlarındaki Çernobil Nükleer Santrali’nde meydana geldi. Bir biri ardına meydana gelen patlamalar, 4 nolu reaktörü yerle bir etti ve tarihin en acı teknolojik felaketi yaşandı.
Çernobil’den sonra ülke, 485 köy ve kasabasını yitirdi. Her dört Belerusludan biri hayatını kaybetti. Ülkede kanser oranları hızla arttı. Tabii bu felaketin bilançosu tüm dünyayı da etkisi altına aldı. Polonya, Almanya, Avusturya, Romanya, İsviçre, Kuzey İtalya, Fransa, Belçika, Büyük Britanya, Kuzey Yunanistan, Japonya, Çin, Hindistan, Kanada, ABD, İsrail, Kuveyt ve Türkiye’de yüksek seviyelerde radyasyon tespit edildi. Felaketin yaşandığı çevre illerde yapılan sağlık taramalarında her 10 kişiden 7’sinin de hasta olduğu görülmüştür.

Daha önce Çernobil ile ilgili birçok kitap yazıldı, belgesel çekildi. Yapılan çalışmalardaki içerikler; Çernobil felaketinin neden yaşandı? Ne gibi sonuçlar doğurdu? gibi sorular istatistiksel verilere dayanıyordu. Svetlana Aleksiyevic ise Çernobil Duası adlı kitabında farklı bir şey denedi. Felaketi yaşayan masum halkla röportajlar yaptı ve bunları uzun bireysel monologlar halinde bir araya toplayarak “Yeni bir edebi tür” ortaya çıkardı. İsveç Akademisi, yazara Nobel Ödülü verdiğinde bu ifadeyi kullandı.

Aslında Aleksiyevic, sözlü bir tarih çalışması ortaya koyuyor. Çünkü aynı dönemde iki farklı felaket yaşanıyor. Biri toplumsal bir felaket olan; Sovyetler Birliği’nin yıkılması, diğeri de Çernobil teknolojik felaketi. İnsanlar bir yandan nasıl hayatta kalacaklarını, diğer yandan da hangi bayrak altında ayağa kalkacaklarını düşünmeye başlıyorlar. Yazar da, sokaktaki insanların hikâyelerini kayıt altına alarak, okuyucuya bir kolaj hazırlıyor Ve Çernobil’in bilinmeyenlerini, birinci ağızlardan aktarıyor. Kitap da Beleruslu halktan itfaiye erlerine, parti yöneticilerinden askerlere kadar farklı onlarca insanın korkularına, endişelerine, üzüntülerine yer veriliyor.

Kapak tasarımı da oldukça başarılı. Çernobil felaketinden sonra Belerusdaki boş bir lunapark görseli kullanılmış. Ve yine kapakta yer alan şu cümle; “Radyasyon hastalıkları kliniğinde on dört gün… On dört gün alıyor bir insanın ölümü.” Çernobil Nükleer Santralinde çalışan irfaiye erinin karısının ağzından dökülen bu cümle ve insanı derinden etkileyen hikayesi ile başlıyor kitap. Sonrasında farklı kişiler ve hikâyelerle ilerliyor. Pişmanlıklar, öfke kusanlar, bilinçsizce davrananlar, gidecek başka bir yeri olmayanlar, Çernobil insanları denilerek dışlanmaya maruz kalanlar. Hepsine kitapta uzun uzun yer veriliyor.

Yazar Aleksiyeviç, bu çalışmasını kaleme almak için tam 20 yıl bekliyor. 2015 Nobel Edebiyat Ödülünü aldığında da şu konuşmayı yapıyor; “Umut devri yerini, korku devrine bıraktı. Zaman geriye döndü. İkinci el, kullanılmış bir zamanı yaşıyoruz. Kızıl İnsan’ın tarihini yazıp bitirdim mi şimdi, emin değilim. Benim üç evim var. Belarus, toprağım, babamın vatanı, bütün ömrümü geçirdiğim yer. Ukrayna, annemin vatanı, doğduğum yer. Ve büyük Rus medeniyeti, kendimi onsuz hayal edemediğim… Benim için hepsi değerli. Sevgiden söz etmek ise, bizim çağımızda zor.”*

Bugün Kiev seyahat acentesi, Çernobil’e turistik gezi yapma imkânı sunuyor. Başlangıç noktası olarak Pripyat belirlenmiş. Sonrasında hayalet köylerle devam ediyor; tura katılanlar, terk edilmiş evleri, balkonlarda asılı halde kararan çamaşırları görebiliyorlar. Bölgeye ziyarete gelenlere yüzmemeleri, mantar, meyve toplamamaları önemle söyleniyor. Bir olay, üzerinden 50 yıl geçtiğinde tarih sayfalarında yerini alabiliyor ama Çernobil’i yaşayanlar gerçek bir tarihe tanıklık ediyorlar. Yazar bu felaketi geleceğin tarihi olarak yorumluyor. Kitabı okurken siz de bu tarihe tanıklık etmiş olacaksınız.

*Konuşma çevirisi buradan alıntıdır.

Betondan yine vazgeçilmiyor: Yaylalarda kentsel dönüşüm

0

Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki yaylalarda inşa edilen kaçak yapılar için harekete geçen valilikler, 4 ilde ilk etapta 4 bin 106 kaçak yapının yıkımını gerçekleştirecek. Bölgede Ayder Yaylası ve Uzungöl Tabiat Parkı için kentsel dönüşüm projesi uygulanacak. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Rize’deki Ayder Yaylası için “Ayder’i kirlettik, rezil ettik” çıkışı ile gündeme gelen Doğu Karadeniz yaylalarındaki kaçak yapılar için İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da “Hiç kimse kusura bakmasın, kaçak yapılar yıkılacak” açıklaması yapmıştı. Bu açıklamaların ardından Trabzon, Rize, Giresun ve Gümüşhane illerinin valilikleri yıkım için harekete geçti.

Ayder ve Uzungöl’e kentsel dönüşüm!

Doğu Karadeniz Bölgesi’nde kaçak yapılarla gündeme gelen Rize’nin Çamlıhemşin İlçesi’ndeki Ayder Yaylası ile Trabzon’un Çaykara İlçesi’ndeki Uzungöl Tabiat Parkı’nda ise Kentsel Dönüşüm Projeleri uygulanacak. 1987 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile ‘Turizm Merkezi’ ilan edilen Ayder Yaylası 1994 yılında Milli Park, 1998 yılında ise Doğal SİT Alanı ilan edilerek koruma altına alınmıştı. Belediye Mücavir Alanı da olan yayla son olarak 2006 yılında da Bakanlar Kurulu Kararıyla, ‘Kültür ve Turizm Koruma Gelişim Bölgesi’ ilan edildi. Koruma Amaçlı İmar Planı yapılamayan yaylada tüm koruma kararlarına rağmen kaçak yapılar yükselmeye devam etti. Kaçak ve beton yapıların inşa edildiği yayla ve çevresinde yüzlerce kişi, kaçak yapılaşma ile SİT ve Milli Park yasalarına muhalefetten yargılandı, 290 yapıdan 158’i hakkında, kaçak ve ruhsata aykırı olduğu gerekçesiyle yıkım kararı alındı. 5 ayrı koruma kararına rağmen kaçak yapıların yükseldiği Ayder Yaylası’nda TOKİ tarafından uygulanacak Kentsel Dönüşüm Projesi için 5 farklı yayla modeli hazırlanıyor. Uygulanacak modelde 2 katlı yatay yapıların yer alması öngörülüyor. Uzungöl’de imar sorununa bir türlü çözüm bulunamadı.

Önceki yıllarda, ‘İmar Kanunu’ ve ‘Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’na muhalefet suçlamalarıyla çok sayıda kişi hakkında dava açılmasına rağmen bölgede yaşanan sorun bir türlü çözülemedi. Turizm gelirinden pay almak isteyen çevre sakinlerinin evlerini pansiyon ve apart otele dönüştürmesi de imar kirliliğini artırdı. Son dönemde, Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkelerinden gelen turistlerin yoğun ilgi gösterdiği Uzungöl’de otel, apart otel, pansiyon ve işyeri sayısının plansız şekilde artışıyla birlikte imar kirliliğindeki artış da tavan yaptı. Uzungöl Tabiat Parkı’da Kentsel Dönüşüm Projesine tabi tutulacak.

Yapay göl yapacaklar

Öte yandan, Trabzon’da Uzungöl benzeri 3 ayrı tabiat turizm merkezi kurulması için çalışma başlatıldı. Uzungöl’e alternatif turizm merkezi olarak düşünülen yerlerin başında Tonya İlçesi’ndeki Kadıralak Yaylası geliyor.

Alıntı: BirGün

Eşit ve yeşil yaşam düşünün peşinden gidenler-2: Marti Kheel

Bazı insanlar kilometrelerce uzağınızda da olsalar çok yakınmış gibi gelir. Hiç tanımadığımız kişileri bu kadar yakın hissetmemizin müsebbibi ise çoğu zaman kelimeler. Bize ilham olan, yolumuzu aydınlatan şu insan tarafından karmaşıklaştırılan dünyanın en değerlilerinden biri olan kelimeler…

İfadeleriyle ilham olanlardan biri de Marti Kheel. Onu çoğu kaynak ekofeminist akademisyen ve aktivist olarak tanımlıyor. Bu iki ifade de Kheel’in hayatını tam olarak tanıtıyor aslında. Çünkü Marti Kheel hayatı boyunca gerek akademide gerek akademi dışında kadın ve doğanın özgürleşmesi için mücadele verdi.

Kheel, 1948 yılında Newyork’ta doğdu. Çok küçük yaşta ilerde yapacağı çalışmaların, vereceği mücadelenin sinyallerini verdi. Öyle ki hayvanların özgürleşmesi adına ilk protestosunu 12 yaşında gerçekleştirdi. Aile fotoğrafından dışlanan kedisini tekrar kameranın önüne geçirerek fotoğrafta olmasını sağladı. 1973 yılında market ve restoranlarda “et” diye satılan şeyin öncesinde canlı varlıklar olduklarını, yediğinin ceset olduğunu bir dizi kötü deneyimden sonra iyice farkına varınca vejetaryen olmaya karar verdi. Dört yıl sonra Montreal’da yaşarken Animal Liberation Collective üyesi oldu. Hayvan sömürüsünün ve istismarının en yakın tanığı olmaya başlayan Kheel, çok geçmeden veganlığı seçti.

Kaliforniya’ya yerleşince de bu yöndeki mücadelesine devam etti. 1983’de Feminists For Animal Right’ın maddi açıdan destekçisi oldu. Ataerkinin kadınları, hayvanları ve doğayı aynı şekilde sömürdüğünün bilincindeydi ve attığı adımları bu bilinç şekillendirdi. Feminsts For Animal Right git gide büyüyüp tanınırken etkinliğini ve eylemlerini arttırıyordu.

Marti Kheel, sadece eylemsel anlamda ön saflarda değildi. Akademide de yoğun çalışmalar yapıyordu. Ekofeminist teoriye ve onun gelişimine son derece katkı sağladı. Eserleri pek çok dile çevrilen Kheel, sorunların köklerine dair bilgilendirici bir öneride bulunuyor ve ekofeminizmin sorunların çözümünde yardımcı olabileceğini, tüm canlıları anlamak için önemli olduğunu belirtiyordu.

Sadece Doğanın Etiği Ekofeminist Bir Perspektif kitabıyla teoriye ve yaşama uygulama konusuna katkı sağlamadı. Makaleleri, kitap bölümleri ve konuşmaları ekofeminizm etrafında şekillendi. Doğanın, kadının, hayvanların aynı sistem tarafından, aynı ölçüde ezildiğinin bilincine vardığından beri mücadele eden Kheel, 19 Kasım 2011 yılında yaşamını yitirdi. Fakat eserleri, mücadelesi capcanlı duruyor ve yol aydınlatmaya devam ediyor.

Marti Kheel hakkında daha ayrıntılı bilgi edinip çalışmalarını görmek için; http://martikheel.com/index.html 

Başlık fotoğrafı: Marti Kheel ve arkadaşlarının Washington’da gerçekleştirdiği eylemden.

Serinin ilk yazısı: Eşit ve yeşil yaşam düşünün peşinden gidenler – 1: Petra Kelly

İnsan vücudundaki biyolojik saat keşfedildi!

“Hall, Rosbash ve Young’ın çalışmaları, daha önce bildiğimiz ve organizmanın günün doğal ritmine uyum sağlamasına yardımcı olan iç, biyolojik saatin nasıl çalıştığını gösterdi.”

İnsanlar ve diğer organizmaların hücrelerinde ortak bir ilkeye göre çalışan biyolojik saatin çalışma prensiplerini bulan 3 bilim insanı Jeffrey C. Hall, Michael Rosbash ve Michael W. Young bu yılki Nobel Tıp Ödülü’nün sahibi oldu.

Nobel Komitesi’nden ödülle ilgili yapılan açıklamada “Hall, Rosbash ve Young’ın çalışmaları, daha önce bildiğimiz ve organizmanın günün doğal ritmine uyum sağlamasına yardımcı olan iç, biyolojik saatin nasıl çalıştığını gösterdi. Bitkilerin, hayvanların ve insanların biyolojik ritimlerini Dünya’nın devinimiyle nasıl uyumlu hale getirdiğini anlamamıza yardımcı oldu.” ifadeleri yer aldı.

Amerkikan üniversitelerinde akademik çalışmalarını sürdüren Hall, Rosbash ve Young, deneylerinde örnek organizma olarak meyve sineklerini kullandılar. Üç bilim insanı diploma ve altın madalya yanı sıra 800 bin euro değerindeki para ödülünü de paylaşacak.

İsveç Kraliyet Bilim Akademisi, önümüzdeki salı günü Nobel Fizik Ödülü’nün, çarşamba günü de Nobel Kimya Ödülü’nün sahiplerini açıklayacak.

Haber Kaynağı: tr.euronews.com

Bağlarımız ve bağlımlılıklarımız: Sevgi çalışmaları

Son neslin ilk nesliyiz. Bundan sonraki nesilleri değiştirmek için elimizde bir şansımız var. Buşans başkalarıyla bağ kurmak, nefret yerine sevgiyi inşa etmek. Şu bağlarımıza bir bakalım. Bakalım bizi neler nasıl bağlamış.

Bir üst realitenin maddesidir sevgi. Vuhuu, amma da kitabı bilgi değil mi? Tamam öyleyse, kahve ağzına da dönemem çünkü benim cici spiritüellerim birazcık kalbur üstü insanlar ve mesaj onlara. En büyük sıkıntı da orada çünkü entelektüel bilgi biriktirmişler, çeri çöpü toplamışlar. Satürn’ün halkaları gibi dönüyorlar, kendi hallerinde yoldalar. Yola sözümüz olamaz, akışa da öyle. Sadece, bunlar bize iyi gelmeyebilir bizi kesmeyebilir, bakın şöyle de bir şey var diyebiliriz. Gelenekten gelen ezoterik bir kaynağın meyvesi  böyle olur mu? Mısır’dan Babil’den gelen bilgelikle çalışmak böyle yapar mı? Bu dışsallığa ihtiyacı kalır mı kişinin? 

Rabaş’ın dediği gibi ” Ben dükkanı/bakkalı açarım, gelen gelir.”

Yukarının dükkanı açık mı arkadaşlar? Bunu biliyor muyuz? Çok hızlı bir cevap, evet/hayır hemen cevap. Zihin girdiğinde devreye bir sürü diyalog çıkacak şimdi. Jung, “siz inanırsınız ben bilirim demiş” Bilme hali. Ne kadar güven var değil mi cümlede. Bu güven eksikliği bizi vuruyor. Bağımlılık geliştiriyoruz bu güven eksikliğinden. Kenarda param olsun, şuyum olsun buyum olsun… Maddeye sarılıyoruz. Bu her neyse, evde bir adam/kadın olsun yoksa olmaz, çocuğum olsun yaşlanınca, bana baksın gibi gibi… Diğer maddesel bağımlılıkları saymıyorum bile…

Peki, insanın uyumlu gelişimi için ve insanın şu andaki sorumluluğu için ne yapacağız? Yaratılışın amacına nasıl geleceğiz? Eğer bunları merak ediyorsak, bu kavramları açacağız, sorular soracağız. Dedemizin hacıdan getirdiği pirinç tası yukarı kaldıralım ki içine biraz ışık dolsun. Tas önemli, yoksa su ya da damlayan şey nerede birikecek? Bizde böyleyiz, organik bir kap diyelim kolaylık olsun diye kendimize.

Modern hayat, bizim çıktılarımızı törpülemek için hizmet veriyor dışarıda. Daha iyi yaşayın, daha enerjik olun, aşkı bulun, şunu şunu yapın, olumlama yapın, çakraları açtırın. Tamam abi yap, ne oldu? Varlığının amacına yaklaşabildin mi? Dallarda uğraşıyorsun. Köke doğru gelmek gerekiyor ve çok ciddi bir niyetle gelmek gerekiyor. Üstatların yolundan gitmek gerekiyor. Kim bu üstatlar? Orasını akışa göre açılır di mi? Üç tane karton bardağın birinin altında ödül var ve hareket ettiriliyor. Ödül şunda denilirse, ki o ödül başlangıç ve sonda mevcuttu zaten, oyunun ne amacı kalır?

Kadim öğretilerin izinde olalım, insanlığın gelişiminin bir parçası olalım. Kendi üzerimizde çalışalım. Büyük bir samimiyetle, iyi ve kötüden bağımsız bir şey bu. Çalışmak bizi “kötü” de yapabilir ” iyi ” de amaç bu değil ki … Bakın yolu aydınlatan bir Üstat ne demiş

“Kendinizi değiştirme düşüncesi ile kendi üzerinizde çalışmaya başlama kararı almadan önce ciddi ciddi düşününüz… bu çalışma hiçbir uzlaşma sözü vermez ve fazlasıyla öz disiplin ve tüm kurallara uymaya her an hazır olmanızı gerektirir”

Haydi dostlar ilk adımları atalım. Ufak bir niyetle başlayalım. Bir tabure çekin ve çay söyleyin!

Sevgilerimle

24.Uluslararası Adana Film Festivali’nden izlenimler

Her yıl Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen, ülkemizin gelenekselleşen film festivallerinden biri haline gelen Uluslararası Adana Film Festivali, 24. kez düzenlendi. 25 Eylül – 1 Ekim 2016 tarihleri arası, zaman durdu ve kalpler sinema için atmaya başladı. Her yıl olduğu gibi bu yılda Adana şehri, bir hafta boyunca sinema kendi haline geldi. Şehrin her bir tarafı afişlerle doluydu. Sevgi kortejine ilgi yoğundu. Bu sene ilk kez yapılan Kültür satan Kasabası, festival için güzel bir başlangıç oldu. Aslında bu kasaba, ülkedeki diğer festivallere de kapı açarak bir kucaklaşma yaşattı ve bu çok değerli.

Her ne kadar festival ekibinin geçen seneki sistematik ve planlı ilerleyişini bu sene biraz sıkıntılı görmüş olsam da; halkın sinema salonlarına yoğun ilgisi ve Adana izleyicisinin sinemaya, festivale karşı yoğun ilgisi bu festivalin büyük bir ihtiyaç olduğunu bir kez daha gösteriyor. Bu sene davetli sayısı fazla olduğu için, halktan gelenlerin birçoğu ayakta kaldı. Bunu birçok gösterimde gördüm ve festivalin bunun için her sene önlem alması gerektiğini düşünüyorum. En azından Ulusal yarışma filmlerine gösterilen yoğun ilgi görülmeli ve belki de ikinci bir salon daha ayarlanmalı.

Ödül töreni gecesi ise güzel hazırlanmasına rağmen, birçok sıkıntıyla cebelleşti. Bunlardan en büyüğü, yönetmen Semih Kaplanoğlu ve sunucu Meltem Cumbul arasındaki “el sıkışmama” muhabbetiydi. Bu konuda söylenecek çok fazla şey var, ki konuşuluyor da. Ama bu meseleyi uzatmak festivale sıkıntı vermemeli. Sunucuların festival hakkında değil de “Adanalılık” hakkında uzun ve boğan muhabbetleri ise gerçekten çok kötüydü. Her festivalde olduğu gibi bu ödüller konusu yine tartışmalı konuşmaların baş konusu oldu. Kötü şeyleri konuşmaktansa iyi ve güzellikleri konuşmak bence daha güzel. Ödüllerin tam listesini göremediyseniz ben sizin için hemen hızlıca paylaşıyorum:

Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması Ödülleri

En İyi Film: Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok
Yılmaz Güney Ödülü: Daha
Adana İzleyici Ödülü: Daha
En İyi Yönetmen: Onur Ünlü – Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok
En İyi Senaryo: Pelin Esmer & Barış Bıçakçı – İşe Yarar Bir Şey
En İyi Kadın Oyuncu: Başak Köklükaya – İşe Yarar Bir Şey
En İyi Erkek Oyuncu: Fatih Artman – Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok
Yardımcı Rolde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü: Hare Sürel – Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok
Yardımcı Rolde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü: Ahmet Varlı – Taş
En İyi Müzik: Mustafa Biber – Buğday
En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü: Gökhan Tiryaki – İşe Yarar Bir Şey
En İyi Sanat Yönetmeni: Naz Erayda – Buğday
En İyi Kurgu: Ayris Alptekin – Kar
Türkan Şoray Umut Veren Genç Kadın Oyuncu: Hazar Ergüçlü – Kar
Umut Veren Genç Erkek Oyuncu: Hayat Van Eck – Daha / Halil Babür – Kar
SİYAD En İyi Film Ödülü: Daha
FİLM-YÖN En İyi Yönetmen: Semih Kaplanoğlu – Buğday
Jüri Özel Ödülü: Körfez – Emre Yeksan

Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması Ödülleri

En İyi Film Ödülü: Loveless (Andrey Zvyagintsev)
Jüri Özel Ödülü: A Gentle Creature (Sergei Loznitsa)

Uluslararası Kısa Film Yarışması Ödülleri

En İyi Belgesel Film Ödülü: Bıraktığın Yerden (Volkan Güney Eker)
En İyi Canlandırma Film Ödülü: Kötü Kız (Ayçe Kartal)
En İyi Deneysel Film Ödülü: İrony (Radheya Jegatheva)
En İyi Kurmaca Film Ödülü: İt’s Just A Gun (Brian Robau)

Uluslararası Öğrenci Filmleri Yarışması Ödülleri

En İyi Belgesel Film: 683 (Canberk Şimşek)
En İyi Canlandırma Film: Eat, Pray, Bird (Huang Ji, Derrick Fun, Jeremy Teo)
En İyi Deneysel Film: Tablo (Mert İnan)
En İyi Kurmaca Film: 3.5 Lira (Hasan Ali Kılıçgün)

Adana Kısa Film Maratonu Yarışması Ödülleri

Orhan Kemal Birincilik Ödülü: Suda Zaman Yok (Ali Aktemur)
Yaşar Kemal İkincilik Ödülü: Kebapçı Mehmet (Nevzat Hız)
Muzaffer İzgü Üçüncülük Ödülü: Beni Yılmaz Güney’e Benzetiyorlar Biraz (Engin Yıldırım)

Hangi filmler izlendi?

Festivali başladığı günden sonuna kadar takip edebilmek, muhteşemdi. Yabancı filmlerden bir iki tanesini takip edebilmenin yanında, özellikle ulusal uzun metrajlı film yarışmasındaki seçkiyi takip etmeyi çok istiyordum. Çünkü bir çoğu Türkiye prömiyerlerini yapacak ve ilk defa görücüye çıkacaktı. Filmler arasında sadece Orhan Eskiköy’ün “Taş” filmini 28. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde takip edebilmiştim. Yerli yapımlardan, sadece Onur Ünlü’nün “Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok” filmini izleyememek, büyük şanssızlık oldu. Onun dışındaki diğer yapımları takip edebilmek büyük şanstı.

Pelin Esmer’in yönettiği, Barış Bıçakçı ile senaryosunu yazdığı “İşe Yarar Bir Şey” en favori filmim oldu. İkili, özenle hazırladıkları şiirler ve hikaye ile içimizi titreten duygularla dolu bir masalın içine sokuyor bizleri. Hele ki Leyla karakterini canlandıran güzel oyuncu Başak Köklükaya’nın inanılmaz oyunculuğu da filmi büyük bir artısı. Köklükaya’nın Leyla karakterini adeta yaşadığını görebilmeniz mümkün. Gönlümüzün de festivalin de En İyi Kadın Oyuncusu olan Köklükaya, ödülünü “Hala direnmekte olan, onuruyla yaşamayı seçen ve onuruyla yaşamak için direnenler adına alıyorum.” derken bile o kadar çok etkiledi ki herkesi, inşallah değerler hep onunla olur.

Festivalde tek bir ödüle bile kavuşamayan, ama bir çoğumuzu kurduğu Neslihan dünyasıyla içinde büyüleyen “Sofra Sırları”, Ümit Ünal’ın uzun aradan sonra yeni filmi. Durağanlığın ve hareketliliğin muhteşem bir uyumunu görebiliyorsunuz filmde. Ayrıca Demet Evgar’ın şahane oyunculuk yorumunu da yabana atmamak gerek.

Başarılı sinematografisi ve dikkat çektiği önemli konu ile güçlü bir temaya sahip olan “Daha”, oyunculuğuyla tanıdığımız Onur Saylak’ın yönetmen koltuğundaki ilk uzun metrajlı projesi. Başarılı dengelemeleriyle teknik altyapısını da yüksekte tutan yapımın iki başrolü Ahmet Mümtaz Taylan ve Hayat Van Eck, uzun ve güçlü alkışları hak ediyorlar. Özellikle genç oyuncu Hayat Van Eck, gelecekte çok karşımıza çıkacak başarılı isimlerden biri hale gelecek.

“Buğday”, Yumurta-Süt-Bal üçlemesinin ardından 7 yıldır göremediğimiz usta yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun yeni projesi. Gelecekteki yaşan için fazla umutsuz ve hüzünlü yaklaşan film, aslında izleyenleri önlem almak için bir hıza teşvik etse de, güçlü senaryosu ve başarılı sinematografisiyle izlenmeye değer kılan bir yapım olarak ön plana çıkıyor. Film siyah beyaz olmasına rağmen görüntü işçiliği çok iyi, bu ince çizgi çok önemli. Mesela “Taş” filmi oyunculuklarıyla ön plana çıksa da, “siyah –beyaz” meselesi sinematografiyle dengeli duramıyor ve bu tarz, o filme uyamıyor.

Günümüzde yeni yeni denenmeye başlanan gençlik filmleri arasına, Emre Erdoğdu’nun ilk uzun metrajlı filmi “Kar” da katılıyor. Müzeyyen ve kardeşi Ali arasındaki yeni tanışmaya doğru fokuslanan film, güçlü oyuncularıyla göz kamaştırıyor. Özellikle Ozan Uygun, Ali karakterinin baştan sona kadar değişiminin başarılı bir şekilde izleyenlere yansıtıyor ve benden Umut Vaad Eden Oyuncu ödülünü alıyor.
Erdoğdu, ilk filmine göre başarılı bir hikaye ile yola çıksa da, kamera ve sinematografide daha iyi olmalıydı dememekten de kendimizi alamıyoruz. Filmdeki fazlaca aktüel kamera kullanımı filmde sorunlara yol açıyor, ama filmin umut vaad ettiğini her zaman belirtmek gerek.

Michael Haneke’nin, 2017 Cannes’da Altın Palmiye için yarışan ve 90.Oscar Ödülleri’nde Avusturya’nın “Yabancı Dilde En İyi Film” dalında adayı olan “Happy End” i festivalde izleme şansı buldum. Haneke yine sert diliyle adeta bir balyon indirmeye devam ediyor yeni filminde. Isabelle Hupert’in başarılı performansı ve senaryodaki anlatım dili, filmi başarılı kılan etkenlerden. Rosemary Myers’ın yönetmenliğini üstlendiği “Girl Asleep” ise adeta 80’li yıllara doğru bir çocukluk rüyasına daldırıyor. Greta’nın değişen yeni hayatı, başka insanlarla arkadaşlığı ve bunu üstüne doğum gününde yaşadıklarına fokuslanan film, izleyenlere keyifli anlat yaşatıyor.

“Deniz Ali Tatar’la 6.SEANS | 24. Uluslararası Adana Film Festivali”
özel bölümünü buradan izleyebilirsiniz:

Bi’ yuva kuruyoruz

Doğanın kucağında, özgürce, korkusuzca, sevgiyle yaşayacağımız bir yuva kuruyoruz. Bu hayal hepimizin diyoruz ve hayalimizin kapısını sizlere açıyoruz.

Biz birbirini yolda bulmuş ve ortak hayale yürüyen bir grup insan olarak, doğanın bizden bağımsız olmadığını biliyor ve bu doğrultuda doğayı, kendimizi sevdiğimiz gibi koruyup kollayacağımız, kendimizi temiz tuttuğumuz gibi temiz tutacağımız, kendimizi beslediğimiz gibi besleyeceğimiz ve ona olan aşkımızı özgürce yaşayacağımız bir alana ihtiyaç duyuyoruz. Doğayı kurtarmak, devrim yapmak gibi insani arzuların ötesinde yalnızca huzurla, özgürce yaşamak istiyoruz. Kaç kişi olduğumuzun önemi yok, sayılamayacak kadar fazla olduğumuzu çok iyi biliyoruz. Ve tüm hayaldaşlarımıza tıpkı doğa ananın bize kucak açtığı gibi her zaman kucak açacağımıza söz veriyoruz.

Nasıl bir yer hayal ediyoruz?

Doğaya zarar vermeyecek çuval, taş, bölgenin toprağı ya da geri dönüşüm malzemelerini kullanarak, tıpkı doğa ananın bize öğrettiği gibi bildiklerimizi paylaşacağımız, her gelenin istediği gibi incilerini dökeceği, resim, heykel, dans, yoga, tiyatro, masal, müzik ve daha sayamayacağımız genişlikte atölyelerin yapılacağı bir çatı inşa etmeyi diliyoruz.

Kendi tarımımızı yaparak, toprağı kirletmeden, onu yormadan, su, tohum ve sevgi karşılığında bize verdiği mahsüllerin bereketiyle karnımızı doyurmak istiyoruz.

Yine doğanın bize verdiği enerji kaynakları dışında hiç bir enerjiye ihtiyaç duymadan tamamen sürdürülebilir ve sonsuz kaynaklarla beslenmek istiyoruz.

Çocuklar ile çocuk olurken onlara toprağa olan aşkımızı anlatan masallar anlatmak istiyoruz.

Her şeyden öte bu sevgimizi sizlerle paylaşarak büyütmek, doğanın sonsuz ahengi içinde bir kuştan farksız yaşamak istiyoruz.

Bu dileklerimizin karşısında enerjinin başka bir formu olan paraya ihtiyaç duyuyor, sizden alacağımız bu enerjiyi katlayarak size geri vereceğimize söz veriyoruz. Doğanın hakimi değil parçasıyız diyoruz ve sizleri de bize destek olarak hayallerimizin parçası olmaya çağırıyoruz. Bu bize yolumuzu aydınlatmamızda yardımcı olacak bir miktar para, güzel bir dilek ya da gelip yanımızda bulunarak edebileceğimiz yardımlar olabilir. Biz bir bütün olduğumuzu biliyoruz, sizi de birliğimize çağırıyoruz. Hadi hep birlikte yeşile dönelim diyoruz.

Aşk ile sizleri çok seviyoruz.

Proje linki;
https://www.fongogo.com/Project/bi-yuva-kuruyoruz
Buna ek olarak YouTube videomuz;

Bilim insanları şifayı Himalayalarda arıyor

1

Barselona’nın Santa Creu i Sant Pau hastanesinde çalışan bilim insanları insan vücudunun yüksek rakımlara ve oksijen eksikliğine nasıl dayandığını araştırıyor.

Genetik ya da katılım bilimi sayesinde vücudun adaptasyonunun kolaylaştığını düşünen bilim insanları bu teorilerini güçlendirmek için Sherpa-Everest projesi kapsamında keşfe çıktı. Uzmanlar dağcı Ferran Latorre’nin Himalayalardaki Everest tırmanışına eşlik ederek sorularına yanıt aramaya çalıştı. Bu uzun yolculuk uzmanlar için olduğu kadar 14. kez Everest’e tırmanan Ferran için de zorlu bir maceraydı.

Dağcı Ferran Latorre: “Bu çadır benim geçici evim. Eşyaları kendinize uyarlıyorsunuz, tabii ki burada tek başınıza çok zaman geçiriyorsunuz. Evinizi ve yakınlarınızı özlüyorsunuz. İçiniz sıkılıyor, üzülüyorsunuz.”

Tıpkı Barselona’daki bilim insanları gibi Ferran Latore de bu projenin kobaylarından biri oldu. 5.400 metre yükseklikteki bir kampta, dünyanın dört bir yanından gelen 15 dağcı ve 22 Himalayalar’da yaşayan Şerpalar üzerinde testler yapıldı. Kan örnekleri buzda saklandı. Ardından uzman ekipler ardından helikopterle Nepal cumhuriyetinin başkenti Katmandu’ya taşıdı. Kan numuneleri önümüzdeki haftalarda incelenmek üzere Barselona’ya gönderilecek.

Euronews muhabiri Ana Buil Barselona’dan aktarıyor: “Everest Dağı’na 10 bin kilometre uzaklıkta, birkaç derece daha fazla ısı ve deniz seviyesine daha çok yakınlıkla Barselona’nın Santa Creu i Sant Pau hastanesinde bulunuyoruz. Sherpa Everest projesi burada doğdu. Projeyi kimlerin yürüttüğüne bir göz atalım.”

İki genetik mekanizma, aşırı yüksekliğe uyum sağlayabilme kapasitemizde güçlü bir rol oynuyor: Binlerce yıla yayılan gelişim ve gen ifadesi değişikliklerini inceleyen bilim epigenetik.

Sant Pau Araştırma Enstitüsü Genomik başkanı José Manuel Soria: “Oksijen eksikliği veya aşırı yükseklik gibi ortamlara maruz kaldığımızda DNA dizimiz değişmez. Bu durumlarda asıl değişen genlerin ifade şekillerinin nasıl düzenlendiği. Biz bunu araştırmak istiyoruz.” Himalaya’da alınan numuneler, astım, kronik obstrüktif pulmoner hastalığı ve kronik oksijen yetersizliği olan 50 hastanınkiyle karşılaştırılacak.
Sant Pau Hastanesi Gögüs hastalıkları uzmanı Oriol Sibila: “Hedefimiz farklı oksijensizlik durumlarına nasıl uyum sağlanacağını araştırmak. Örneğin denizde, Everest yüksekliğinde, 8 bin metrelik bir tırmanışın ardından vs. Elde ettiğimiz verileri hastalarımızınkiyle karşılaştırmak istiyoruz: Onlar saki sürekli oksijensiz durumda gibiler.”

Bu proje hastalara olduğa kadar Ferran Latorre gibi dağcılara da yarıyor. Ferran altı başarısız denemenin ardından 14.kez 8 bin metrelik son tırmanışını yaptığını ifade ediyor:

Dağcı Ferran Latorre: “Bir sonraki hedefim mi? Aslında 14 kez 8 bin metre tırmanınca beni bekleyen hala çok şeyin olduğunu anladım. Özellikle de 8 bin metrelik bir dağda yeni bir yol bulabileceğim fikri. 14 kez denedim fakat başaramadım. Ayrıca Everest’e kuzey cepheden oksijensiz tırmanmayı denemek istiyorum. Ve tabii ki Arjantin’deki Cerro Torre’ye ve Eiger kuzey cephesine tırmanış. Dağcılığa veda etmeden önce bunları yapmam gerekiyor. “
Kapak Görseli: pebbleshoo.com
Haber Kaynağı: tr.euronews.com